Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Rabbim gecemizi hayırlı eylesin inşallah. Cümlemizi hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayanlardan, batılı batıl bilip batılla mücadele eden kullarından eylesin. Rabbim cümle Ümmet-i Muhammedi Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatma mücadelesi veren kullarından eylesin inşallah. Allah razı olsun. Hepiniz de hoş geldiniz. inşallah 1399. beyitten devam ediyoruz. Hani bir Rum kayseri vardı. Rum kayseri, Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerini sormuştu, onu arıyordu ve sahabeler de onunla alakalı, bu konuyla alakalı onlara bir şeyler söylemişlerdi. Bu yeni sözlerden Rum kayseri çok etkilendi. Bu normalde Rum kayseri böyle etkilenince Hz. Ömer(r.a) hazretlerini görme iştiyakı daha da arttı.
“Gözünü o padişahı aramaya dikti. Eşyasını da kaybetti, atını da”
Onu, böyle Hz. Ömer(r.a) hazretlerini anlatınca veçhe geldi. Tabiri caizse böyle bir cezbe geldi ona. Cezbe gelince malı mülkü hiç aklına gelmedi. Gerçek cezbe odur ki o kimsenin cezbe anında dünyalık bir şey aklına gelmez, dünya aklına gelmez. Paraymış, pulmuş, malmış, mülkmüş, katmış, yatmış, arabaymış, makam mevkiymiş, şeyhmiş, mürşitmiş, dervişmiş, nakipmiş, nükebbaymış, erkekmiş, kadınmış, babaymış, dedeymiş… Aklına bir şey gelmez. Cezbenin hakikati budur. Eğer o kimsenin cezbe halinde malı, mülkü, katı, yatı, atı, avradı aklına geliyorsa o hakiki cezbe değildir. işte o Rum kayseri, Hz. Ömer (r.a.) hazretlerinin özelliklerini, sahabenin onlar hakkındaki konuştuklarını duyunca Rum kayseri de ne yaptı? Atını,
eşyasını, her şeyini bıraktı, aklının ucuna dahi gelmedi, Hz. Ömer(r.a) hazretlerini aramaya koyuldu:
“O iş erinin ardına düşmüş, her tarafa koşmakta, delicesine onu ara-
Artık o hale geldi, her şeyini bıraktı, tabiri caizse deliler gibi Hz. Ömer’i
arıyor (r.a) hazretlerini. Diyordu ki:
“ ‘Dünyada böyle adam da olur mu ki cihandan can gibi gizlenmiş’ di-
yordu. Candan kul olmak için onu aradı. Şüphesiz arayan bulur.”
işte Rum elçisi kendi kendine diyordu ki yani bu dünya üzerinde böyle bir acayip adam bulunur mu ki? Böyle bir adam var mı ki? Bu öyle bir şey ki tenlerdeki can gibi saklı olmuş. Tendeki can gibi gizlenmiş ve tendeki can gibi normalde görünür halde değil. işlevi var ama görünmüyor. Ona benzetti onu, arayan bulur, arayan bulur dediği tabi Hz. Pir söylüyor bunu, arayan bulur. Burayı açalım biraz; arayan bulur.
Her arayan bulur mu? Ben inanırım, bulur ama bunu derler ki işte Allah işte nasip edecek, kısmet edecek. Her arayan bulmaz derler bazıları. Ben bunu kabul etmem. Ben derim ki her arayan neyi arıyorsa onu bulur. Neyi arıyorsa! Hatta Hz. Pir’in deyimiyle: ‘neyi arıyorsan osundur’ der, sen neyi arıyorsan osundur. Sufilik açısından bakılacak olursa buna, bir kimse arıyorsa gerçekten hakikat noktasında o bulur. Çünkü Cenab-ı Hak, ayeti kerimesinde vadetmiş. Yolumuzda mücahede edenlere yollarımızı açarız. Allah’ın vaadi haktır. Allah vaadinden geri dönmez. Bu kim olursa olsun. Cenab-ı Hakk’ın yolunda arıyorsa o kimse ve Cenab-ı Hakkın yolunda koşuyorsa Allah onun yolunu açar. ‘Ben aradım, bulamadım.’ Yok canım kardeşim! Sen tembellik yapmışsın. Dosdoğru aramışsın. ‘Ben aradım bulamadım.’ Sen doğru yerde aramamışsın. Sen doğru yerde aramamışsın! Sen doğru yerde aramış olsaydın bulurdun. Sen doğru yerde, doğru yolda, doğru menfezde aramışsın. Örnekliyorum, yani sen ekmek arıyorsan fırın bulacaksın. Sen kasaptan ekmek almaya çalışırsan orda ekmek aramaya çalışırsan bulamazsın. Sen fırın bulacaksın. Bir fırıncıdan gideceksin ekmeği bulacaksın. O zaman doğru yerde, doğru şekilde arayan, her ne ararsa onu bulur. Bunu ben hani insanın kendisinden örneklendirmesi çok hoş değil ama tecrübe de böyle kazanılıyor. Ben kendi kendisine namaza başlayan, kendi kendisine oruca başlayan bir insanım. Hiç kimse bana şunu bırak, şunu et, bunu et demedi. Biz çok biliyoruz ya, böyle bir akla da ihtiyacımız yok. Ben teker teker bıraktım her şeyi, ondan sonra bir öğlen namaz vakti ezan okunuyor, namaza çıkmaya karar verdim. Hemen benim çalıştığım dükkânın arkasında risale-i nur okuyan, ondan sonra, bir Hüseyin abimiz var. Bizim mahallede oturuyor. Bizim mahallenin de damadı. Hüseyin abi, okunan ne
dedim. Ezan efe dedi. Kimi çağırıyor dedim. Bizi çağırıyor dedi. Ne duruyoruz ki daha o zaman dedim. Benim ilk namaza başlamam, öğlen namazı. Kapattık dükkânları biz, o dükkân kendisine ait, ben çalışıyorum, biz gittik öğlen namazını kıldık geldik. Benim için bu devrim, ihtilal! ikindiye tekrar gittik, akşama tekrar gittik, ben yatsıya camiye gittim, bu dört vakti camide kıldım. Camiye giden insanlar dahi dönüp bakıyorlar, hani ne oldu da bu adam buraya düştü.
Hani bir sıkıntı var küçük yerlerde, böyle problemdir. Bir de gencim, yakışıklıyım, boyum posum yerinde, kilom yerinde. Dönüp bakıyor herkes, hani bu adam ne oldu da hani nasıl geldi buraya, nasıl düştü diye. Bir, iki, üç… Sonra abimin evde ‘Mesnevi’ var abimin kitabı. ‘Onların Âlemi’ var Ahmet er Rufai hazretlerinin, abimin kitabı. ‘Hak Yolcusunun Düsturları’ var Ahmet er Rufai Hazretleri’nin, abimin kitabı. Ben ‘Onların Âlemi’ni okumaya başladım bir müddet, ‘Onların Alemi’ insanı alemden çıkarıyor. Başladım kendi kendime zikrullah yapmaya, kendi kendime zikrullah yapıyorum. işi o kadar ben büyüttüm ki sabah namazını kılıyorum. Sabah namazından sonra böyle bir beton bir yer var evin arka kısmında, betonun üstüne merdivenle yukarı çıkıyorum, başlıyorum orda zikrullah yapmaya. Seher vaktindeki zikrullah makbul, hadislerden de okumuşum ya, sabah namazından sonra işe gidinceye kadar ben kendi kendime zikrullah yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, şatahatvari gelmesin, zaman zaman söylüyorum, yolda yürüyen insanın kalbinden geçeni, kalbime ilham olarak geliyor. Karşıma kim çıkacak, kalbime ilham olarak geliyor. Ben şimdi diyorum şu çıkacak, pat çıkıyor köşeden adam. Şimdi dönecek, geri bakacak diyorum ben, geri bakıyor, dönüyor geriye. Şimdi köşeden şunu gelecek, şunu…Resmi dairede çalışıyorum, şimdi diyorum şu girecek içeri bunu söyleyecek diyorum, giriyor söylüyor. Bir başkası olsa kafayı yer. Ben ama zikrullaha devam ediyorum, abdestsiz yere basmıyorum. Gece saat üç, abdest bozuyorum, abdest alıp öyle yatıyorum yine. Bakın gece saat üç, abdest alıyorum yine öyle yatıyorum, abdestsiz yatmıyorum, abdestsiz dolaşmıyorum. Nerde abdestim bozuldu, orda abdestimi alıyorum. Hangi tuvalette olursa olsun, tuvalette abdestimi bozdum, orda abdestimi alıyorum. Beş vakit namazı hiç kaçırmıyorum. Devamlı zikrullah yapıyorum, devamlı tevhit çekiyorum ve ben kendi kendime dedim ki bana bir şeyh lazım, kitapta okuyorum çünkü onu.
Bana dedim bir üstat lazım, bana bir mürşit lazım. Bunu ben kendi kendime çözüyorum bunu, diyorum ki benim bu durumlarımı çözecek, benim bu durumlarıma bir şey söyleyecek olan bir kimse lazım bana. Kendi kendime bunun kararını veren bir insanım ve sonra ilk ramazan, oruç tutuyorum ben, o ramazanda şeyh efendi hazretlerinin halaka-ı zikrullahı ile ben
buluştum. Bizim, Allah rahmet eylesin, Mehmet diye bir arkadaş vardı, onu çağırdı bir arkadaş. Hep anlatıyorum ilk zikrullah halakası ile tanışmamı, dedim nereye çağırıyor seni, dedi birader sana göre değil dedi. Söyle lan dedim, nereye çağırdı seni. Ben dedim Furunlu köyünü biliyorum. Eğer bana söyleme dedim, vallaha da billaha da tillaha da dedim basacağım bu gece orayı dedim. Biz namaza abdeste başladık ama kabadayılıktan bir şey bırakmıyoruz gene. Bu korktu, ben basacağım deyince basıyorum, o biliyor çünkü. Dayak atacağım diyorsam atıyorum, döveceğim deyince dövüyorum. Orası karışacaksa karışıyor. Hoç hala da geri adım atmış değiliz. Öyle yaşımın atmış olduğuna bakmayın, dövülecekse döverim, kimseye de bir şey demem ya! Yatırıveririm aşağı! Sakalımın beyazlığı sizi aldatmasın, siyahlar arkadan tekrar gelmeye başladı! Ona göre yani, onu da not olarak düşelim kenara, bir yerde dursun. Öyle biz varoş çocuğuyuz yavrum! Hah, adamın geliyor senin, her gün uğruyor. Bir de fotoğraf çekti, selfie yaptık, kime göndereceksin dedim, ha nerde Onur? Attı mı? Evet.
Şimdi neyse gittim ben zikrullaha, orda da bu sefer bütün her şeyin zirvesi yaşandı. Arayınca bulursun. Neyi arıyorsan ara ama aramış olduğun şeyin yerini karıştırmışsındır. Yerini şaşırma. Kuyumcu dükkânında teneke aranmaz. Tenekeci dükkânında da altın aranmaz. Altın arıyorsan kuyumcu dükkânına, kuyumcular çarşısına gideceksin, teneke arıyorsan tenekeciler çarşısına gideceksin, buğday arıyorsan buğday pazarına gideceksin. Sen kuyumcular çarşısında buğday arama. O zaman arayan bulur mu? Evet. Gerçekten bulur ve Hz. Ali radıyallahu anh hazretleri: ‘Bizi arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur. Aşık olana biz de aşık oluruz.’ Hz. Ali efendimizin sözü bu. Aslında bir hadis-i kutsi daha var: ‘Arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven aşık olur, aşık oldu mu ben de ona aşık olurum. Ben ona âşık olunca gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum’ diye o hadis-i kutsinin bir de bu versiyonu var. Hatta diyor ki: ‘Onun canını ben alırım, diyeti bana aittir sonunda.’ Demek ki arayan bulurmuş. Öyle arayan bulmaz diye düşünmeyin. Arayan bulur. Bir insan ne aradığını, nerede arayacağını bilecek yeter ki. E şimdi kuyumcular çarşısında buğday arayan demek ki kafası çalışmıyor, saf bir kimse o. O nerde ne arayacağını bilmiyor. Bir insan nerde ne arayacağını bilirse muhakkak bulur ve arayanlar, bakın arayanlar, çoğunlukla bulunduğu ortamın yabancılarıdır. Çünkü arayanlar ordaki toplumun, ordaki toplumun vasat düşüncesine, vasat fikrine, vasat hal ve hareketlerine ve fiiliyatına uymayan insanlardır. Tabiri caizse, benim tabirimle aykırı insanlardır. Aykırı, her arayan; kadını erkeği yoktur bunun. Aykırı bir fıtrata sahiptir. O herkes gibi düşünmez. O herkes gibi hareket etmez. O herkesin gittiği yerden gitmez. O herkesin yediği gibi
yemez. O herkesin içtiği gibi içmez. O herkesin düşündüğü gibi düşünmez. O gerçek bir arayıcısı ise gerçek bir arayıcı, o hiçbir zaman herkes gibi olmayacaktır ve dünyayı değiştirenler bu arayanlardır ve onların aramaları asla ve asla son bulmaz. Onun araması bitmez. O bir durakta durmaz ve o yüzden bulundukları toplumun yabancısıdır. Bulundukları ailenin yabancısıdır. Bulundukları şehrin yabancısıdır. Aslında yabancı değildir ama yabancısıdır. Sebep? Çünkü herkes ona başka gözlükle bakar. Bu başka derler. Bakın bu başka derler. Onun konuşması farklıdır, hal ve hareketleri farklıdır, düşünme fizyonomisi farklıdır, çalışması farklıdır, yürümesi farklıdır onun böyle her şeyi farklı çalışır. O çünkü bir arayıcıdır. Arayıcıdır! O bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiye sahip olup tatminsizlik hastalığına sahiptir.
Hastadır o bir açıdan. Niçin? O asla tatmin olmayacaktır. Bu tatmini haz olarak düşünmeyin. Ona yetmeyecektir hiç. Hep daha da diyecektir ve siz onun önüne klasik bir şekilde tekdüze geldiğinizde asla anlaşamayacaksınız onunla. Asla! Asla bir noktada buluşamayacaksınız ve arayan hiçbir kimse ile bir noktada buluşmaz. Sebep? O çünkü perdeden perdeye her daim aramaya devam eder. Ancak onunla beraber koşanlar arıyorlarsa, onların birbirlerine frekansları tutar. Eğer aramadan yorulduysa gerçek bir arayıcı değilse o yorulacaktır. Yorulup tabiri caizse ya yolda teklemeye başlayacaktır ya da koşamayacaktır, nefesi yetmeyecektir ya da yoldan çıkacaktır ya da terk edecektir. Tü yansın! Buraya kadarmış deyip dönecektir. O yüzden Mustafa Özbağ, tü yansın deyip dönene bir daha bakmaz geriye. Sebep? Çünkü o asla ve asla aynı frekansta olamaz bir daha. Bu gecenin frekansıyla bir dahaki cumartesinin frekansını aynı olması mümkün değil. Çünkü aynıysanız sohbet de sizi heyecanlandırmayacaktır. Siz aynıysanız ben de aynıysam hiçbir zaman hiçbir sohbet sizi heyecanlandırmayacaktır. Ben eğer aramayı bırakırsam ben heyecanımı yitiririm. O zaman siz de yitirirsiniz, arayıcı değilseniz. Arayıcıysanız o zaman yok hayır heyecanınız yetmez, bitmez, yitirilmez. işte o yüzden bu yolda arayanlar hep de talebedir, öğrencidir yani mürittir. Arayanlar hiçbir zaman gerçek manada mürşit değildir.
Gerçek manada mürşit Allah’tır. Gerçek manada mürit da Allah’tır. Sakın ayırt ettiğimizi düşünmeyin ama arayanların üzerine Cenâb-ı Hakkın mürit ismi sıfatı tecelli eder, arıyor çünkü o, bakın arıyor. O arayan diğerlerine karşı mürşit görünür. Diğerlerine karşı mürşittir ama kendi içerisinde onun üzerinde ‘Mürit’ ism-i şerifi tecelli eder ama ona bir başkası bakınca onu mürşit görür. Sebep? Çünkü o arıyor. Her arayanın üzerinde mürşitlik kokusu vardır. Her arayanın üzerinde! Bakın her arayan! Sebep? Ona bakan muhakkak ki ondan bir şey öğrenir. Hani hadis-i kutsi vardı. Neydi? ‘Allah’ın öyle kulları vardır ki onlar görüldüğünde Allah hatıra gelir. Çünkü
onlar arayıcıdır. Onlar arayıcı olduğundan dolayı bitmek tükenmek bilmeyen bir nefesle koştuklarından dolayı ona bakan herkesin aklına Allah hatıra gelir. O gerçek arayıştır.
Hani: ‘öyle insanlar vardır ki zikrin anahtarıdır’, hadisi şerif. Zikrin anahtarı! O görüldüğünde hemen zikredilir. Onlar hemen zikre otururlar. Hemen cemaat, cemaatsiz zikrullah ile aşina olurlar. işte onlar arayıcıdırlar. Onlar her daim arama üzerinde dururlar. Onlar durdukları yerde durmazlar zaten, coşkun akan Fırat nehri gibi. Onlar durdukları yerde durmazlar. Niyagara şelalesi gibi, at kendini, içine at. Ha rafting olacak, olacak. Kolun bacağın kırılacak, kırılacak. Suyun içerisine dalacak çıkacaksın. Dalacak çıkacaksın. Gâh seni kıyıya vuracak, vuracak. Canını düşünüyorsan dalma hiç. Kolunu bacağını düşünüyorsan hiç dalma. Hiç. Bak işine. Git camiden eve, evden camiye, beş vakit namazını kıl, hayatını devam ettir. Körlerden gel, körlerden git. Hayat böyle! O zaman o gerçek manada arayıcı ol. Çünkü Hz. Pir de dedi bak, ‘arayan bulur’ dedi. Hz. Ali efendimiz de dedi ‘arayan bulur’ diye. Cenab-ı Hak da dedi ‘arayan bulur’ dedi. O zaman ara ve hakikate susamış olanlar ararlar ve hakikatin sonu yoktur. Hakikatin bir tavanı yoktur. Ben hakikate ulaştım diyen hakikate ulaşamamıştır. Ben oldum diyen aslında olamamıştır. Ben erdim diyen aslında ermemiştir. Kendi kendini aldatır çünkü eğer aradığın senin hakikatin hakikatin hakikati ise senin araman bitmeyecektir. Senin koşman da bitmeyecektir. Allah, Rabbim cümlemizi bunlardan eylesin inşallah ve hiçbir zaman şunu unutmayın ve hiçbir zaman da bundan bıkmayın: Aramanın sonu gelmeyecektir hiç. Aramanın sonu gelmeyecektir. Çünkü o hep her perdeye tecelli eder ve her perdede de kendini gizler. Öyle olunca sonu gelmez.
“Bir bedevi karısı, onun yabancı olduğunu gördü; Ömer’i aradığını
anlayıp: ‘İşte şuracıkta, şu hurma ağacının altında;
Elçinin, Emirü’l Mü’minin Ömer’i, Allah ondan razı olsun- bir ağaç altında uyur bulması. Hurma ağacının dibinde, halktan ayrılmış, yapayalnız, gölgelikte uyuyan Allah gölgesini gör dedi.”
Hani bir beldeye bir şehre bir köye birisi gelir. Yabancı olduğu bellidir. iki tarafına bakınır ya, bir şey arıyor. Bir de adam malını mülkünü terk etti. Atını eğerini terk etti, eşyasını meşyasını terk etti. Medine sokaklarında deliler gibi Ömer’i arıyor. Bu sefer kadının birisi onun Ömer’i aradığını anladı çünkü onlar peygamber terbiyesinden geçtiler. Peygamber terbiyesinden geçtikleri için onun, onların kalpleri ilham alıyor. Hakkında ayet inen kadınlar var Medine-i Münevvere’de. Hakkında ayet inen kadınlar var yani öyle kadınlar Medine-i Münevvere’ deki kadınlar, pasif değil. Medine i Münevvere’ deki Müslüman kadınlar öyle şimdiki Müslüman kadınlar gibi değil.
Küçümsemek istemiyorum ama onlar Allah’ı zikirde, Allah’a inanmada, Allah’a yaslanmada, Allah’a tabi olmada, Resul’üne tabi olmada zirvedeler. Yani eşmiş, çocukmuş, malmış, mülkmüş, Kur’an sünnet için zirvedeler. Hiçbir şey gözlerine görünmüyor. Hz Muhammedi Mustafa’ya sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bir zarar gelecek, işte o savaşta, zor durumda denildiğinde Medineli kadınlar kılıçlarını, bıçaklarını, ondan sonra, kamalarını kapan Uhud’a yürüdü, bakın Uhud’a doğru yürüdü. Onlar öyle sahabe kadınlar, tavizleri yok. Düşünebiliyor musunuz, akşam eve geldiğinde çocukları ölmüş, çocukları ölünce çocuklarını yıkayıp kefenleyip yan odaya koyup kocasına gerekli olan hizmetleri yapıp kocası, çocuklar ne oldu sesleri çıkmıyor, deyince sahibine teslim ettik deyip böyle bir imanı kâmil sahibi kadınlar. Çocuğum öldü diye ağlamıyor bile. Yüreğine taş basıyor, eşiyle yemek yiyor, cinsel ilişkiye giriyor, bakıyor daha adam ses seda yok. En sonunda diyor ki ne oldu? Diyor ki bir kimse diyor sana bir emanet bıraksa sonra diyor gelse emanetini alsa sen diyor buna üzülür müsün? Neden üzüleyim ki diyor. Onun zaten diyor. işte biz de çocukları, emaneti yerine teslim ettik, çocuklar vefat etti, diyor. Medine kadınları böyle bir kadın. Dinlerini öğrenmede harisler. Dinlerini öğrenmede harisler.
Gece yarısı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gelip: ‘kocam bana zihar yaptı. Sen bana annem gibisin, dedi. Ben boş mu oldum’ dediğinde kadın Allah Resulü(s.a.v) de geçmiş dinden hüküm veriyor, boş olman gerekir diyor. Allah Resulü(s.a.v) hazretlerinin cübbesinin yakasından tutuyor: ‘Olmaz ya Muhammed(s.a.v.)’ diyor sessiz sessiz, ‘olmaz!’ Bunu diyor Rabbine danış. Bunu Rabbinle görüş diyor, olmaz. Medineli kadınlar böyle. Öyle pısırık kadın yok Medineli kadınlardan. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri duruyor ve anında hakkında ayet iniyor, zihar ile alakalı ayet. O kadındır sebep ve zaman sonra Hz. Peygamber(s.a.v.) hazretleri vefat ettikten sonra, Hz. Ömer efendimiz yoldan giderken o kadın onu çağırıyor, Hz. Ömer efendimizi. Hz. Ömer efendimiz attan iniyor, o kadının omzuna elini koyuyor, bir şeyler konuşuyor. Diyorlar ki ya Emire’l Müminin, bir kadın seni yolundan alıkoydu. Susun diyor. O kadın kim biliyor musunuz? O diyor filanca, hakkında ayet inen kadın o diyor, hakkında ayet inen kadın. Medineli kadınlar dinlerine böyle harisler, böyle sıkılar. Tavizleri yok hiç. işte o Medineli kadın, o Rum elçisinin ne aradığını anlıyor, kalbine ilham geliyor. Kalpler çalışıyor çünkü kalpler kör değil, kalpler sağır değil, kalpler mühürlü değil, kalpler duygusuz değil, kalpler ilhama kapalı değil. Rabbinden ilham alan kalpler bunlar. Diyor ki sen Ömer’i arayıp duruyorsun, filanca yerde diyor, hurma ağacının altında yapayalnız oturuyor.
Bakın Hazreti Ömer(r.a.) hazretleri de arayıcı. O da yalnız. O da halvette. Ne yaptı? Hurma ağacının dibinde gitti halvet etti.
Nedir halvet? Günahlardan uzak durmaktır. Halvet nedir? Daha iyi ibadet etmek için günahlardan korunmak için insanın kendi kendisini inzivaya çekmesidir. Namaz halvettir. Bakın namaz halvettir. Her şeyi bırakırsın, namaza durursun. Namaz, gerçek manada bir halvettir. Zikrullah, yapan için halvettir. Toplanırsın, her şeyden kesilirsin. Yanıbaşındakinden de kesilirsin, Allah’ı zikredersin. Halvettir. Bir insanın tek başına Allah’ı zikretmesi de halvettir. Bir odaya çekilip zikretmesi de halvettir. insanlarla biraz ilişkiyi, halkla ilişkiyi aza indirip Hak ile beraber olma da halvettir. Bakın bunların hepsi de halvettir. Bir insan bir yöneticidir, âlimdir, şeyhtir, bir yerde böyle bir iş adamıdır, iş yapıyordur aile başkanıdır, aile sorumluluğu vardır, onun halvet etmeye ihtiyacı vardır. Halvet etmeli. Sebep? O, o dinginliği yakalamalı, kendi kendine tefekkür etmeli. Düşünmeli. O yapacak olduğu meseleyi veya hedefindeki meseleyi halvet etmeli, düşünmeli, ona rabıta etmeli, onunla kalbi ile bir frekans kurmalı. Ne iş yaparsan yap, ister dünyevi ister uhrevi ister aileyi ilgilendiren ister çocuklarını ilgilendiren ister anneni babanı ilgilendiren, önemli değil. Sen biraz halvet et, kendi kendine düşün, inzivaya çekil. Bir böyle kendine gel, bir namaz vakti beş on dakika öncesinden otur seccadene, bir böyle bir tefekkür et, böyle bir âlemi varlığı tefekkür et. Yapacak olduğun şeyi düşün biraz, yapacak olduğun şeyi düşün. Yapacak olduğunuz şeyi düşünün biraz ve böylece ona odaklan, ona kilitlen, ona rabıta et. Halvet bu.
Yoksa halvet git kendini bir odanın içerisine kapat saatlerce böyle kukuman kuşu gibi düşün, o değil o. O böyle bir an insanın kendisini ona verip onu böyle kendini ona vermesi veyahut da halvet, bir halvet daha, işte herhangi bir zalim bir iktidar, Müslümanlara karşı acımasız bir şekilde zulmediyor inananlara. Halvet ediyor inananlar. Dağlara çekiliyorlar, mağaralarda yaşıyorlar. Hıristiyanların yaşadığı halvetler. Sebep? Çünkü o Yahudi zalimler, inanan Hıristiyanlara bunlar kâfir deyip gördükleri yerde öldürüyorlar. Katlediyorlar, evlerini basıyorlar. Hala da aynı şekilde yapıyorlar da değişmedi. Hıristiyanlar da yapıyorlar. Şimdi görmüyor musunuz Filistin’de adamın tapulu evi, adamı evinden çıkarıyorlar. Tapulu evin senin, senin evini boşalttırıyor. Sana ültimatom veriyor. Bir hafta içinde boşaltacaksın evini diyor, deliyor, yıkıyor. Senin tapulu evini yıkıyor, bütün dünya da seyrediyor. Hatta seyretmiyorlar, gözlerini yumuyorlar, kulaklarını da tıkıyorlar. Bunlar yeni değil. Bu Yahudiler, Hıristiyanlara da aynını yaptılar. Yıktılar, yaktılar, hanımlarını esir aldılar, erkeklerini öldürdüler. Bütün o Yahudi zalim iktidar sahipleri, inanan Hıristiyanlara hep zulmetti. O Yahudi iktidar
sahipleri inanan ibrahimilere hep zulmettiler, yaktılar, yıktılar. Ne zaman ki Hıristiyanlık dini Roma imparatorluğu’nun koruması altına girdi, Roma imparatorluğu Hıristiyanlık dinini kendine resmi din olarak kabul edince Hıristiyanlar nefes aldılar. O Sümela manastırı neden orda taaaa dingilin tepesinde? Gitmesi zor, gelmesi zor? Yahudi zulmünden. O Nevşehir’de, Göreme’de, orda burda, toprağın altında şehirler var, kiliseler var. Neden? Yahudi zulmünden dolayı. Bakın Yahudi zulmünden dolayı. E sonradan da onlar Yahudilerle Hıristiyanlar başladılar, birleştiler Müslümanlara zulmetmeye başladılar. Devam ediyorlar hala daha. Müslümanlar bütün yeryüzünde zulüm altındalar. Hem ekonomik zulüm altındalar hem siyasi zulüm altındalar hem kültürel olarak zulüm altındalar. Her türlü zulüm var Müslümanların üzerinde. Müslümanların kanlarının, canlarının, kültürlerinin, inanışlarının, namuslarının bir kıymeti harbiyesi yok. Bir değeri yok. Hıristiyanlar ve Yahudiler birleşmişler, Müslümanların boğazlarını tutmuşlar, Müslümanları öldürüyorlar günden güne. Maddi manevi öldürüyorlar, katlediyorlar maddi manevi ve islam dünyası hızla dinini terk ediyor. Dini yaşantısını terk ediyor. Dini anlayışını terk ediyor. Kur’an ve sünneti terk ediyor ve terk ederken kendi içlerinden yetişmiş olan hainler tarafından yaptırılıyor bu. Kendi içinden, kendi lisanından konuşuyor bunlar. Kendi lisanından ve Müslümanlar bunun farkında değiller.
Hala da Müslümanlar birbirlerini katletmek için uğraşıyorlar. Birbirlerine çelme takacağız diye uğraşıyorlar. Müslümanlar inanıyorlar. O Müslüman’a inanan diğer o Müslüman’a inanan Müslümanlar sonunda kandırılıyorlar. Kimler tarafından? inandıkları insanlar tarafından ve o inandıkları insanlar kimisi Yahudilerle işbirliği yapıyor, kimisi Hıristiyanlarla, kimisi ateistlerle, kimisi ne bileyim ne idüğü belirsiz insanlarla! Üç beş kuruşa satılıyor Müslümanlar. Bir makama satılıyor Müslümanlar, bir mevkiye satılıyorlar. Bu çok acı bir şey ve Müslümanların içerisinden çıkan adı Profesör olan, adı diyanet olan, adı ne olursa olsun içinden çıkmış zayıf halkalar, Müslümanların imanlarını, idraklerini bozuyorlar ve Müslümanlar ne yazık ki derlenip toparlanamıyorlar. Denizin üzerindeki köpük gibiler ve Hıristiyan ve Yahudiler bu işi başarmış vaziyetteler. Hiç birimiz de islam’dan yana bir şey kalmadı. Kültürlerimiz, düğünlerimiz, derneklerimiz, eğlencelerimiz, müziklerimiz hepsi de değişti. Yemek yeme şekillerimiz, sistemlerimiz, hepsi de değişti. Bakın değişti! Kültürümüz değişti, örfümüz değişti, âdetimiz değişti, eğlencemiz değişti, yemeklerimiz değişti, kıyafetlerimiz değişti, eğitimimiz değişti. Hepsi de değişti. Neye benzedi? Gâvurlara benzedi. Evet! Ya zorla benzettiler yasayla, kanun çıkardılar. Ondan sonra da biz zaten kendimiz benzedik. Tecavüze açığız. Evet ve tecavüzcümüze aşığız.
Kim tecavüz etti? Batı! Bize tecavüz eden, bizim Osmanlı imparatorluğu’nu dağıtan, Osmanlı imparatorluğu’nun topraklarını işgal eden, orda Müslümanların kanını döken, ırzına geçenlerle biz şimdi biz sizden olduk demek için yarışıyoruz. Evet! Çanakkale’yi geçemeyen ingiliz, sonradan elini kolunu sallaya sallaya, üç sene sonra geldi. Elini kolunu sallaya sallaya gitti. Her şeyimizi değiştirdi de gitti. Gitmedi aslında da hani askerleri gitti. Gitmedi, içimizde hepsi de. Gitmediler. Sakın ha bıraktılar zannetmeyin. Osmanlı imparatorluğu’nun bıraktığı bütün devletlerin hepsinde ingilizler oturuyorlar hala daha. Evet! ingilizlerin sözü geçiyor. Bitmedi.
işte yani bu normalde baskılardan dolayı da ne yapmışlar? inananlar halvet etmişler ama halvetin bu manada hani hicret günahlardan kaçınmaktır diyor ya hadisi şerif’te, halvet günahlardan kaçınmaktır. ibadetlerini yerine getirmektir. Haramlardan helale dönmektir. Asıl halvet odur ve o halveti yaşayan kimse gerçek manada halveti yaşar. Halkın eziyetinden uzak durmak değildir bu. Bunun karşılığı nedir? Celvettir. Celvet nedir? Halkın içerisinde, halkın eziyetlerine katlanmaktır. Halkın içinde durup insanlara dini tebliğ etmek, dini yaşama ve yaşatma mücadelesi vermektedir. Benim yolum halvet değildir. Benim yolum celvettir. Benim halvetim nedir benim? Namazımdır, zikrimdir evime çekildiğimdeki halimdir. Halvetim odur benim ama ben celvet ehliyimdir. Ben dinimi anlatacağım. Ben sohbet edeceğim. Ben sorulara cevap vereceğim. Bu insanların yeniden islam’ı anlamaları, öğrenmeleri, yaşamaları için mücadele edeceğim. Allah’ım bizleri muhafaza eylesin. O yüzden benim için celvet, halvetten üstün hükmündedir. Benim için halvet üstün değildir. Benim için evlâ olan celvet halidir. insanların içerisinde olup insanların durumları ile ilgilenmen, insanların varsa derdi derdiyle dertlenmen, elinden gelecek olan bir şey varsa onu esirgememen ve onlara Kur’an ve sünneti, dini anlatmaktır. Celvet budur. Bunu yaparken harama bulaşmadan bunu yapmaktır. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.
“Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titremeye başladı. O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hoş bir hal geldi. Muhabbet ve heybet birbirinin zıttı iken gönlünde bu iki zıttın birleştiğini gördü.”
Ömer hurma ağacının gölgesinde gölgeleniyor ve elçi onu uzaktan görünce kendince bir kendine bir heybet geliyor ve aynı zamanda da gönlüne hoş bir muhabbet geliyor ve muhabbetle heybet elçinin gönlünde birleşiyor ve işte o öyle bir hal oluyor ki tiril tiril titremeye başlıyor ve
“Kendi kendine diyor ki: ‘Ben nice padişahlar gördüm, büyük sultanların makbulü oldum. Onlardan korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı başımdan aldı.”
Yani o bir büyükelçi öyle olunca nice sultanlar görmüş, nice krallar görmüş, nice padişahlar görmüş ve bunların hiç birisinde de böyle bir heybet görmemiş, böyle bir hal yaşamamış. Bunda yaşıyor. Buna tabii hayretine mucip oluyor ve:
“Aslanlar, kaplanlar bulunan ormanlara daldım, yüzümün rengi bile
Yani ben bu yolculuklar esnasında aslanların, kaplanların yaşadığı ormanlıklara daldım ve onlarla yüz yüze geldim. Yüzümün rengi bile değişmedi.
“Birçok savaşlarda bulundum, savaş başlayınca bir hayli ağır yaralar aldım, düşmanları ağır bir suretle yaraladım. Bütün bu ahvalde kalbim, diğerlerinden daha kuvvetli idi.”
Yani ben savaşlara katıldım, yaralandım da yaraladım da. Ölümle burun buruna geldim ama ağır yaralar da aldım. Öldürmekle de burun buruna geldim ama bu arada ben hiç böyle bir hal yaşamadım ve diğer etrafındaki insanlardan daha metin durdum. Daha korkusuz durdum. Daha sıradağlar gibi durdum. Bu adam silahsız kuru yerde yatıyor. Ne enteresan değil mi? Yani o zaman da Hz. Ömer(r.a.) hazretleri iki kıtaya hükmediyordu. Toprakları genişlemişti. Hiçbir koruma ordusu yoktu. Kapısında bekleyen bir bekçi dahi yoktu ilk defa Mısır’a atadığı vali, kapısına bir tane sekreter koymuştu. Valilik binasına kapı koymuştu. Valilik binasına kapı! Kapı kapı! Kapıya da bir tane tabiri caizse sekreter koydu. Bunu Hz. Ömer efendimize söylediler. Dedi ki o binayı onun başına yıkarım. O binayı onun başına yıkarım. O kapıyı dedi kırsın, önündeki sekreteri de atsın. Muaviye zamanında başladı, valilerin özel evleri, sarayları Muaviye ile başlamıştır. ilk valilik sarayını yapan Muaviye’dir. Evet! ilk valilik sarayı, sarayda hizmetkârlar Muaviye zamanında başlamıştır. Acı bir şey bunlar.
“ ‘Bu adam silahsız kuru yerde yatıyor, benim yedi azam tir tir titremekte’ bu ne? Bu heybet Hak’tan, halktan değil; bu heybet şu abalı adamdan gelmiyor’ dedi. Bir kişi Hak’tan korkup takva yolunu tuttu mu cin olsun insan olsun onu kim görse korkar.”
Demek ki Hz. Ömer(r.a.) hazretlerinin o heybeti, o görünüşü, o böyle insanları titreten hali, etrafındaki halktan değil. Ya? Haktan geliyor. insanlardan değil, insanı yaratandan geliyor. Güç insandan değil, Allah’tan. Güç etrafında değil Allah’ta. Eğer güç Hak’tan ise sana, senin Hak’tan başka korkacak bir şeyin yok ama güç halktan ise o zaman kork. Allah muhafaza eylesin ve bu da ne diyor Hz. Pir? Takva yolunu tuttu mu? O zaman takva ne? Takva kulun Allah’tan korkmasıdır. Takva neymiş? Allah’tan korkması. Çünkü takva Arapça bir kelime. Karşılığı da manası da Allah’ın azametinden
korkup rahmetini ümit ederekten Rabbi’ne karşı kulluk görevlerini yerine getirmek. Manası bu. Hani Ali imran ayet 20: ‘Ey iman edenler. Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkup gerektiği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin.’ Demek ki Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkanlar takvaya ulaşıyorlar. O zaman takva bu manada bir insanın Allah’la olan arasındaki ilişki, Allah ile olan arasındaki samimiyet, Allah ile olan arasındaki alışveriş. Takva buna göre dizayn ediliyor. Birkaç tane hadis var: ‘Nerede olursan ol, Allah’tan ittika et (yani kork) ve kötülüğün arkasından hemen bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. insanlara da güzel ahlak ile muamele et.’
O zaman takva neymiş? Nerde olursan ol, Allah’tan kork ve bir kötülük senin elinden çıktıysa hemen ardından iyilik yap. Hemen! Bekletme, hemen tövbe et. Hemen bir iyilik yap. Hemen birisine bir yardımda bulun, yardımcı ol. Dilinle, paranla, malınla, mülkünle, güler yüzlülüğünle, tatlı tebessümünle, bir hoş sohbetinle, özür dilemekle iyilik yap. Kötülüğün ardından iyilik yap. Burası çok önemli veyahut da bir yerde bir kötülük yaptınız hemen Allah’ı zikredin orda, kötülük yaptığınız yerlerde Allah’ı zikredin. Kötülük yaptığınız insanların üzerine tevhit çekip onlara hediye edin. Helalleşecek aranızda bir şey olsun. Ulaşamıyorsun o kimseye, onun gönlünü kırdın, onun kalbini kırdın ama şu anda ulaşamıyorsun ona, hiç olmazsa yüz tevhit çek, onun ruhaniyetine bağışla. Sebep? Mahşer yerinde, hesap kitapta ona senin bağışladın tevhit, senin elinde bir hediye olsun, ona karşı. Tevhit gibi bir hediyeniz olsun. Oturun ola ki bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek birisine kötülük yaptınız, kalbini kırdınız, incittiniz, onu üzdünüz, bir şey yaptınız, oturun yetmiş bin tevhit niyet edin, kötülük yaptığınız, ne bileyim, incittiğiniz, kırdığınız insanlara ulaşamıyorsanız, bakın ulaşamıyorsanız, onlara tevhit hatmi, ruhaniyetlerine hediye edin ama Adnan orda oturuyor, Adnan’ın ulaşamayacak bir durumu mu var? Yok. Git Adnan’dan helallik iste, Adnan kardeş böyle böyle, ben bir hata yaptım, yanlış yaptım sana karşı, hakkını helal et, özür dilerim senden. Benim bu dediğim ulaşamıyorsun, nerede olduğunu bilmiyorsun ona bir tevhit hatmi çek gönder. Sebep? Çünkü ‘tevhidim ağır gelir’ dedi hadisi kutside Musa’ya. Dedi ki Musa aleyhisselam Tur-i Sina’da: ‘Yarabbi! Bana öyle bir şey öğret ki o yükte hafif pahada çok ağır olsun. Beni sana dost etsin, beni sana yaklaştırsın. Dedi ki Musa’ya: ‘Ya Musa! Tevhidime devam et. Musa aleyhisselam dedi ki: ‘Bunu herkes söylüyor.’ Ha bunu herkes söylüyor! Özel bir şey istiyor. Şimdi bu dervişlerde de var: ‘Efendim bir de bana özel bir şey söyler misiniz?’ ‘Tevhide devam et.’ ‘Çekiyorum ben zaten.’ Allah Allah! Sana çekip çekmediğini mi sorduk veya birisi bir şey, bir dua
istiyor, diyorum tevhide devam et. Tevhidi insanlar küçük görüyor. Ben çekiyorum zaten, ben devamlı tevhit çekiyorum dediği anda küçük görüyor. Yok canım kardeşim. Sen yaptığını küçük görüyorsun. Sen tevhidin azametini, tevhidin ağırlığını, tevhidin tecelliyatını, tevhidin manasını anlamamışsın. Anlamış olsaydın küçük görmezdin. Anlamış olsaydın hafif görmezdin. Sen tevhide devam et.
Birisi öyle dedi şeyh efendiye. Efendim ben devamlı çekiyorum ki dedi, dersli değil bu adam. Şeyh efendi dedi ki böyle tebessüm etti, sen bu akşam dedi yüz tane dedi niyet et çek dedi. Yarın sabah görüşürüz dedi. Çekerim efendim, ne olacak dedi. Bu bütün sabaha kadar yüz taneyi bitirememiş. işte la ilahe illallah, la ilahe illallah, (horrr, uyuyor, Allahım, tevhit çekecektim…) Sabah olmuş, bu bitirememiş yüz tane tevhidi. Sabah erkenden kahvaltı yapacağımız yere geldi. Selamünaleyküm, Aleykümselâm. Hocam ben o yüz tevhidi bitiremedim dedi. E hani dedi boyna dedi şu kadar şundan çekiyordum, bu kadar bundan çekiyorum diyordun dedi. işte ‘neden oldu ki’ dedi. Nefsinden çekiyordun dedi. Bir insanın şeyhi olmayınca nefsinden çeker onu. Onları dedi nefsinden çekiyordun. Şimdi dedi sana böyle vird olarak verince dedi çekemedin. Gerçeğin bu senin dedi. Hani gerçeğin bu senin! Hani hakikate ulaşamamış daha, özüne ulaşamamış. Hani şeytan geldi ya isa aleyhisselama dedi: ‘Ya isa! Allah’ı dilinle zikret dedi, daim dedi. isa aleyhisselam bir an ‘lailahe illallah, la ilahe illallah’ demeye başladı, sonradan dedi, ya şeytan insana tevhidi ilham etmez, önermez, bu dedi neden önerdi ki dedi. Neden önerdi? Ondan önce isa aleyhisselam tevhidi kalbi ile çekiyordu. Kalp ile zikrullah yapmak, dil ile zikrullah yapmaktan evlâdır. Onu evlâ olandan daha az evlâ olana çekti. Şeytanın sağdan vurması! Şimdi ona dedi ki şeyh efendi, Allah rahmet eylesin, sen dedi bunu dedi nefsinden yapıyormuşsun. Şimdi işin hakikati bu. Yani sen yüz tevhid hiç çekemiyorsun. Hiç unutmuyorum birisine otuz üç besmele vermişti, küçük gördü o otuz üç besmeleyi. Otuz üç besmele, bitirememiş! Dedi nefsinden yapıyorsun.
Şimdi burdan herkes kendine bir mektup yazmasın, ‘ha ben ders çekemiyorum, demek ki nefsimden’, haa nefsinden! Bitiremiyorsun, nefsinden. Sonunu getiremiyorsun, nefsinden. Nefsinle mücadele et. ‘Ya işte çekemiyorum ben’, nefsinden! Ne yapmaya geldin buraya? Nefsinle mücadele etmek için geldin. Ne yapmaya geldin buraya? Nefsini terbiye etmek için geldin? Ne yapmaya geldin buraya? Nefsin sana yapma diyecek, sen yapmaya geldin. E gene yapmıyorsun? Ne anladık biz bu işten. Allah muhafaza eylesin. işte takva sahibi olma, haramlardan uzak durma. Takva sahibi olma, şüphelileri terk etme. Allah muhafaza eylesin. Bir de takvanın kendi içerisinde
de dereceleri vardır. ilme’l yakin, hakka’l yakin, ayne’l yakin olarak. Nedir ilme’l yakin takva? ilmel yakin olan takva, o nedir? O iman edip şirkten kurtulmaktır. iman edip şirkten kurtulmak, ilmel yakin takvadır. Birinci derecede takvadır. Önce şirkten kurtul.
Buyurun: ‘Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu.’ Yarabbi! Senin Kur’an ve sünnetinde neye iman etmemiz gerekiyorsa hepsine de iman ettik. imanlarımızı kabul eyle. Hz. Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, nasıl iman ettiyse bizde kalben öyle iman ettik, imanlarımızı kabul eyle. iman, bu şirkten kurtulma, bu ilmel yakin iman. Allah kabul etsin inşallah. Böyle imanlarımızı; diyor ya: ‘Ey iman edenler, iman ediniz’ yani imanlarınızı, tazeleyiniz. Hadis-i şerifte de diyor ki bunu arada her aklınızda geldiğinde ‘eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu’ diyerek imanlarınızı tazeleyiniz diyor hadisi şerifte. Kalbinize bir kötülük geldiğinde, şeytan size bir vesvese verdiğinde, kalbinizde namaza karşı bir soğukluk, zikrullaha karşı bir soğukluk, Kur’an ve sünnete karşı bir soğukluk, koşuşturmaya karşı bir soğukluk var ise veya eşine karşı düşmanlık, çocuklarına karşı düşmanlık, derviş kardeşlerine karşı düşmanlık, derviş kardeşlerinin gıybetini etme, üstadının arkasından gıybet etme, üstadının arkasından olur olmaz konuşma, peygamberin üzerinde şüphe etme, Kuran’ın üzerine şüphe etme, Allah’ın üzerinde şüphe etme…Böyle bir şeytan vesvesesi ile karşı karşıya kaldığınızda hemen: ‘eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu’ deyip tevhide başlayın. Hemen zikrullaha başla. Öyle kendi kendine babayiğitlik, bahadırlık yapma. Tevhitle yürü. Bu ne yapacak? Bu seni normalde şirkten kurtaracak. Bu ilme’l yakin takva hali. Bu ilme’l yakin. Önce iman et, şirkten kurtul, kelime-i şahadet getir, kendini sabitle. Sağlamlaştır.
Ardından ayne’l yakin takva. Ayne’l yakin takva ne? insanların günahlardan uzak durması. Ben şimdi, derviş kardeşleri şirk üzerinde görmek zaten adaba mugayir. Ben ne derim takvayı size anlatırken? Derim ki günahlardan uzak durun. Takva bu. Bugünün takvası günahlardan uzak durmak, haramlardan uzak durmak. Bu haram, dokunma. Bu haram, yürüme. Bu haram, konuşma. Bu haram, bakma. Gözünü haramdan koru. Bu gün için ümmeti Muhammed’in sıkıntıya düştüğü yerler, dilin haramları, gözün haramları. Dil ve göz! Bakma harama. Dilini muhafaza et, dilini koru. Haramlardan uzak dur ve küçük gördüğün günahlarda ısrarcı olma. Büyük günaha götürür seni. Onları küçük görme. Günahı büyük küçük diye ayırma. Komplesini büyük gör ve günahlardan uzak dur ve günahlardan uzak durursan işte farzları da yerine getirirsen sen bugün için takvada çok önemli
bir yol katettin. Haramlardan uzak durmaya gayret ediyorsun, mücadele ediyorsun muhakkak harama düşeceksin ama ısrar etme. Hemen ordan çık, sıçra, durma orda, günahta ısrarcılık ayrı büyük günah-ı kebairdir, ordan uzaklaş. Aman farzları yerine getir. Bu ayne’l yakin takva derecesi. Bu, bütün Ümmet-i Muhammed’de tesis olması lazım ama bilhassa sufilerde bu kesinkes tesis olması lazım.
Üçüncüsü ne? Hakke’l yakin takva sahibi olmak. Bu ne? Bu artık o kimse kalbini günahı kebairlerden koruyor, düşüncesini günahı kebairlerden arındırıyor. Kalbini mâsivâdan arındırıyor. Bir an için boşluk kalmasın diyor. Devamlı kalbinde muhabbetullah tecelli etmiş. Zikrullah tecelli etmiş. Bu da ne? Bu da Hakke’l yakin takva derecesi. Sufilerin ulaşmak istedikleri derece. Kalbinden dahi günah geçirme. Yalnız bu şu demek değil: ‘Benim kalbim temiz, namaza ihtiyacımız yok.’ Otur, pis adam! Namaza ihtiyacı yokmuş! Kalbi temizmiş! Pis mendebur! Ya neden pis dedin? Namazı kılmayanın hayvandan aşağı farkı mı var. Kasten namazı terk etmek küfür. Evet Bir de neymiş? Kalbi temizmiş. Ben senin o gördüğüm Müslümanlardan daha temizim! Benim gördüğüm Müslümanlar temiz diyorum ben. Hırsızlıklarına şahit değilim, şuna şahit değilim, buna şahit değilim, benim gördüğüm Müslümanlar öyle. Sen kimi gördün bilmiyorum diyorum ben. Benim gördüklerim bunlar. Ben diyorum haftada dört beş gece onlarla beraberim. Evet. Onların kalbi temiz, namaza ihtiyaç yok! Onların kalbi temiz, oruca ihtiyaç yok! Onlar herkesten temizler!
Şimdi yeni sloganlar var ya şeyde, sosyal medyada, e ben hırsız değilim! Ha Müslümanlar hırsız! Bütün Müslümanlar zan altında. iki tane siyasetçi, iki alavere dalavere yapmış. Yaptılarsa bütün Müslümanlar suçlu. Bir tane sufinin, tarikatın başındaki bir kimse bir şey yapmış, bütün ehl-i tarikat suçtu, toptan! Bu memlekette biz hırsız Atatürkçüler gördük. Bütün Atatürkçüler hırsız mı diyeceğiz şimdi? Bu memlekette laikim deyip de Müslümanlara zulüm eden laikler gördük, bütün laikler zalim mi diyeceğiz şimdi? Ensemizde boza pişirdiler bizim, ne diyeceğiz şimdi? Bütün Kemalist laikler zalimdir, zulüm ehli midir diyeceğiz ki öyleler ama toptan Müslüman’ın birisi bir hata yapıyor, bütün Müslümanlar böyle! Ya bütün Müslümanlar böyle deyince Âdem’e kadar laf söylüyorsun. Âdem aleyhisselamda Müslümandı, bütün peygamberler Müslümandı. Hz Muhammedi Mustafa da Müslümandı. Sen bütün Müslümanlar böyle dediğinde Âdem aleyhisselamla Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.) arasında ne kadar peygamber, ne kadar iman eden Müslüman varsa hepsini de aynı kefeye koydun. Küfür ehli oldun be ahmak! Ama şimdi moda oldu. Bütün Müslümanlar hırsız diyor! Ya deme bunu. Bunu söyleme. Cahilsin işte, zır cahilsin bir de! Bütün dervişler böyle
deme; Abdülkadir Geylani hazretleri de girdi, taaa Hz. Ali efendimizden itibaren bütün silsile girdi. Onca veliye laf söyledin. Onca sufiye laf söyledin. Onca dervişe laf söyledin, iftira attın hepsi ne de! Nasıl imanla öleceksin sen? Mümkün değil. Hadi git Abdülkadir Geylani hazretleri ile helalleş. Hadi Cüneydi Bağdadi hazretleri ile helalleş. Hadi git Hz. Ali efendimizle helalleş hadi! iftira ettin, topyekun bütün Müslümanlar böyle! Allah muhafaza eylesin. Yanlış ama işte takvanın en üst derecesi kalbi günahlardan, masivalardan arındırıp her daim Hak ile beraber olma hali. Allah cümlemizi onlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Cenab-ı Hak, bizden yana da helal olsun inşallah. Konu başlığına gelmişiz:
“Bu düşünce içinde hürmetle ellerini bağladı. Bir müddet sonra Ömer uykudan uyandı. Ömer’in uykudan uyanması ve Kayser elçisinin ona selam vermesi.”
Konu başlığı burası. inşallah önümüzdeki hafta Allah’tan bir şey gelmezse burdan Rabbim inşallah devam ettirecek. Vaktinizi aldım, yirmi dakika geciktik ama konu konu ardına ardına eklendi ve konu başlığını Cenab-ı Hak nasip etti, burda kaldık. inşallah önümüzdeki hafta burdan devam edeceğiz. Soru yok herhalde, yok peki. Allah gecenizi hayırlı eylesin. El-Fatiha maassalavat.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Vird, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı