Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Allah geceniz hayırlı eylesin inşallah. Cenabı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı kalbine, gönlüne ilham olanlardan eylesin inşallah. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. 1202. beyit olması lazım. Konu başlığı aynı zamanda:
“ Kaza gelince, aydın gözlerin bile bağlanacağını bildiren Süleyman
Süleyman’ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuşlar huzuruna
Süleyman Aleyhisselam, Benî israil peygamberlerinden birisi, Davut Aleyhisselam’ın oğlu. Her ikisi de babalı oğullu, aynı zamanda peygamberlik yapan enteresan bir hal ve yeryüzünün komple hâkimiyeti verilmiş olan bir kimse. Kâfirlerden Firavun’a verilmiş bir de müminlerden Süleyman’a ve Zekeriya’ya verilmiş ve Süleyman Aleyhisselam, Davut peygamberin oğlu ve malum o büyük Süleyman mabedini veya sarayını yaptıran kimse. Ben Süleyman Aleyhisselam ile alakalı böyle bir kısacık bir şey söylemiş olayım, siz sonra teferruatlı bir şekilde okursunuz ama okuduğunuz kaynaklar ne Yahudi kaynakları olsun ne de Hıristiyan kaynakları olsun. Bununla alakalı okuyacaksanız islam tarihinden, peygamberler tarihinden okuyabilirsiniz. ‘Süleyman’ın büyük divan çadırı kurulunca, bütün kuşlar huzuruna geldiler.’ Tabii Süleyman Aleyhisselam aynı zamanda kral peygamberlerden birisi veyahut da hem devletin başında hem de peygamber kendisi ve Süleyman Aleyhisselam’ın muhteşem orduları var. Bu ordularıyla imana
gelmemiş olan beldeleri imana davet edip onların imanlarına vesile olan ve Cenab-ı Hakkın dinini yaymaya çalışan bir peygamber. Çadırı kurulunca, bütün kuşlar huzuruna geldiler.
“Onu kendilerinin dilini anlar, sırrını bilir bir zat bulup, huzuruna, canla başla bir bir koştular. Bütün kuşlar cik cik ötmeyi bırakmışlar, kardeşinin seninle konuşmasından daha fasih bir surette Süleyman’la konuşmaya başlamışlardı.”
Süleyman Aleyhisselam sefere çıkacağı zaman bütün ordusunu toplardı. Tabi bu ordu sadece insanlardan oluşmuyordu, kuşlardan, rüzgârdan, ondan sonra hayvanlardan, cinnilerden ve şeytanlardan oluşan büyük bir orduya sahipti. Neml Suresi, ayet 16’da da: ‘Süleyman da Davut’a varis oldu ve dedi ki ey insanlar; bize kuşdili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. Süleyman’ın cinlerden insanlardan kuşlardan orduları toplandı. Hepsi de topluca gidiyorlardı. (Neml ayet16). O yüzden Kur’an-ı Kerim de bize Süleyman Aleyhisselam’a verilen nimetlerden bahsediyor ve Kuranî tabirle ona kuşdilinin öğretildiği ve bolca her şeyden verildiği ve cinnilerden, insanlardan, kuşlardan ordularının olduğu söyleniyor ve Süleyman Aleyhisselam, sadece kuşdilini bilmezsi, diğer hayvanların dillerini de bilir, normal insanlarla konuşulur gibi hayvanlarla da konuşurdu. Aynı şekilde cinniler de emrine verilmişti. Tabii cinniler de bölüm bölümdür. Cinniler dediğimizde hepsi de girer. Denizde, suda yaşayan cinniler ayrıdır, karada yaşayan cinliler ayrıdır, havada yaşayan, gökte yaşayan cinniler ayrıdır, farklı farklı gezegenlerde yaşayan cinniler ayrıdır, insanın vücudunda dolaşan cinniler ayrıdır. Bunların hepsi de farklı farklı, kavim kavimdir. Bunu böyle tafsilatlı bilmezler. Cinniler deyince hani böyle bir cinni topluluk deyip çıkarlar. Normalde denizlerde yaşayan cinniler ile karalarda yaşayan cinniler aynı değildir. Bunu da bilmiş olun.
işte Süleyman’a bütün bu cinni taifesinin tamamıyla, denizlerdeki, okyanuslardaki cinnilerden tutun, birinci kat gökteki, ikinci kat gökteki cinnilerden tutun, yeryüzünde dolaşan, yeryüzünde yaşayan cinnilere varıncaya kadar hepsini de ne yapıldı? Süleyman’ın emrine verildi ve aynı zamanda da şeytan Süleyman’ın emrine verildi. Bu bir Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanı ve Süleyman bir yere ordusu yola çıkınca ne kadar kuş varsa bilhassa büyük kanatlılar Süleyman’ın ordusunun başında, tabiri caizse böyle nasıl söyleyeyim, kanatlarını böyle birleştirirler hepsi de kanat kanat, kanat kanat, kanat kanada birleştirirler, bulut gibi olurlar ve ordu çölde hiçbir zaman güneşin altında kalmazdı, hiç! Hani bir uçan halı var ya hikâyelerde, değil mi? Okuyorsunuz değil mi? Uçan halının, nereden geldiğini biliyor musunuz? Onu Hintlilerin zannediyorsunuz değil mi? Uçan halı, Süleyman
Aleyhisselam’ındır. Süleyman Aleyhisselam’ın böyle bir halısı var, kocaman ama yünden değil. Böyle sazlıklardan, böyle ağaçtan yapılma bir halı veyahut da bugünkü dile çevirirsek platform gibi bir şey. Nereye gidilecek savaşa? Örneğin beş yüz kilometre öteye gidilecek, değil mi? Ne kadar takım taklavat, savaş aletleri, hayvanlar, filler, ne var ise, insanlar, hepsi de onun üzerine biniyor. Süleyman Aleyhisselam’a verilen bir mucize de rüzgâra emretmek. Rüzgâr da Süleyman Aleyhisselam’ın emrinde. Rüzgâra emrediyor, Rüzgâr o platformun altına giriyor, onu havalandırıyor, havalandırdıktan sonra havalandıran rüzgârın işi ayrı, havalandırdıktan sonra onu gideceği menzile götüren rüzgâr ayrı ve öyle rüzgâr onu nereye gidecek, örneğin işte Babil’den Şam’a gidilecek, rüzgârla beraber o platform hızla Şam’a gidiyor ve düşünün orda bir ordu var, o ordunun Süleyman Aleyhisselam’ın bu ordusuna karşı gelmesi mümkün mü? Değil.
O yüzden Süleyman Aleyhisselam Belkıs’a haber gönderiyor ve Belkıs o yüzden bütün âlimlerini topluyor, savaşçılarını topluyor. Çünkü Süleyman’ın şanı, şöhreti bütün dünyaya yayılıyor. Yani bir rivayette tabii Belkıs onun eşi oluyor. O zaman için dört eş sınırlaması yok. Kur’an dört eşle sınırlar, şimdi millet sanki Kur’an dört eşe müsaade etti diyorlar ya, değil. Kur’an sınırladı, aşağı indirdi, dörde indirdi yani yoksa örneğin Mekke’de yüz seksen tane, yüz tane, yetmiş tane, elli tane, zenginliğine göre, durumuna göre, yirmi tane, otuz tane, eşi olan müşrikler zamanında, Mekke’deki erkekler mevcut. Süleyman Aleyhisselam’ın rivayetlere göre yirmi beş, otuz tane eşi var, hatta böyle onun kendisinden sonra gelecek olan krallara vasiyeti var, çok kadınla evlenmeyin, insanlara zulmetmeyin, paralarını pullarını almayın diye böyle krallık vasiyeti var. ilk krallık vasiyetlerinden birisi de Süleyman(a.s.)’a aittir ve Süleyman Aleyhisselam’ın böyle mucizeleri birçok. işte yine böyle bir Süleyman(a.s.) yine ordu kurup savaşa gideceği zaman, hayvanların hepsi de kuşların hepsi toplandılar ve hepsi de normalde kendilerince onunla konuşmaya başladılar ve fasih bir şekilde iki insan bu kadar rahat konuşamaz ama Süleyman Aleyhisselam ile kuşlar ve hayvanlar rahat konuşurlardı.
“Aynı dili konuşma hısımlık ve bağlılıktır. İnsan yabancılarla kalırsa mapusa benzer. Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeştirler. Nice iki Türk de vardır ki birbirlerine yabancı gibidirler.”
Birbirleriyle sohbet, eden konuşan insanlar birbirlerinin dillerini anladıklarından birbirlerinin normalde fikirleri de kolayca anladıkları için birbirleriyle çabuk kaynaşırlar. Hemen öyle olur ya tanışmıyorsunuzdur ama Selamünaleyküm Aleykümselâm, vay nasılsın, iyi misin, sen nereden geldin? Bursa’dan. Sen nereden geldin? Yozgat’tan. Bu böyle hacda falan çok
meşhurdur ya, Türkler birbirlerini tanırlar, hacda en fazla konuşanlar Türklerdir. Ya Beytullah’ın içinde onun anasını, danasını, karısını ne iş yaptığını, nerde oturduğunu, kaç çocuğu olduğunu, torunlarına varıncaya kadar, mahallesine, sokağına kadar soracak adam!
Ya Beytullah’tasın değil mi! Beytullah’ta böyle oturmuşsun Beytullah’ı izliyorsun, Allah’ı zikret değil mi, Beytullah’ı izle! Yani sana ne adamın nerede oturduğundan, ne iş yaptığından, çoluğundan, çocuğundan, torunundan, tombalağından! Yok! Bizimkiler soracaklar. Bir de cevap alamazsa da canı sıkılıyor, kızıyor, konuşacak! Ya Beytullah konuşma yeri değil. Orda gayet az konuşacaksın, Allah’ı zikredeceksin, ibadet edeceksin. Orası zikir yeri, ibadet yeri. Yok, orda konuşacak illaki! Hele bir de yakalarsa seni, lafbazın birisi, yandı keten helva. Yandı ki yandı! Seni ibadetten alıkoyar, tavaftan da alıkoyar, her şeyden alıkoyar seni ama biz de bu hastalık. Aynı şey dergâhta da vardır. Sohbet var, yanı başındaki sorar, ondan sonra, onunla konuşacağım diye uğraşır. Ya bırak, elleme! Sen dinlemiyorsun, hiç olmazsa başkasına engel olma. Konuşma. Tarikat adabında bir sohbet eden bir kimse varsa konuşmazsın. Soru sormazsın yanındakine. Sadece vazifeliler vazifelerini yaparlar, geri kalan konuşmaz. Cumada, hutbede konuşulmaz. Hutbe, adam yayılıyor, tatile geldi, camide değil, tatilde! Hutbe, cumanın farzıdır. Namazda oturur gibi hutbeyi oturup dinleyeceksin. Namazda oturur gibi. O hooooo hutbede, orada imam okuyor, öbürkü de emekli maaşlarının kaç para olduğunu, onun çektiğini çekmediğini soruyor. Ben şahitliğimi söylüyorum. Çektin mi maaşı? Yok çekmedim, ya benimkini torun alıyor da! imam hutbede ama! Ha hutbede ne okuyor ne okumuyor, ne söylüyor ne söylemiyor ayrı mesele. Bir de imamlarda da enteresanlık var. Yani çık, hutbeni oku in, sünnet olan bu. Ohoooooo! Dedikodular, cami ile alakalı dedikodular, dernekle alakalı dedikodular, yok işte tuvaletin temizliği ile alakalı laflar, yok yapraklar dökülüyormuş, son cumadan alıntılar bunlar. Yani hutbe mi ne mi belli değil. Konuşsan da kızıyorlar.
Bir de hutbedeki bir kimseye müdahale etmek yasak, sakın ha! Görev başındaki memurun görevini engellemekten soruşturma geçirirsiniz. Sakın hutbedeki bir kimseye, görevli bir memura karışmayın. Sakın ha! Memurun görevini engellemekten dava açılır. O yüzden müdahale etmek yok. Öyle konuşacaksan da kendi kendine konuşacaksın, ha diyecekler ki bu deli, bu kendi kendine konuşmuş yani hutbeye bakaraktan ya bu ne alakası var böyle konuşuyorsun demek yok, yasak, suç Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre. O yüzden müdahale etmek mümkün değil. Zaten onların da yapacak bir şeyi yok, hutbe Ankara’dan yayınlanıyor, yani hutbe normalde il müftülüklerinden de değil, direkt Ankara’dan. Yani bir imam orda mahallede,
orda köyde, ilde acil bir mesele var orda bir durum olmuş, onunla alakalı hutbe irad edemez. Böyle bir şey yok. imamlar da bu konuda özgür değil. işte aynı lisanı konuşan insanlar çabuk anlaşırlar, birbirleriyle çabuk kaynaşırlar, hemen birbirlerinden böyle ayrılmak istemezler ama lisan olarak farklı bir lisandaysan, konuşacak kimse yok, düşünsene, mapus gibisin, kimseyle konuşamıyorsun, kimseye meramını anlatamıyorsun yani ancak hani diyorlar ya tarzanca konuşur diye, öyle konuşuyorsun.
“Şu halde mahremlik dili, bambaşka bir dildir. Gönül birliği, dil bir-
liğinden daha iyidir.”
O zaman bir kimsenin, mahremlik dili dediği, birbiriyle mahrem olmuş, tanışmış muhabbet etmiş, iyice birbirlerini tanıyorlar, onların dili ne oluyor? Bambaşka bir dil, daha samimi oluyor ama diyor, gönül birliği dil birliğinden daha iyidir. Gönül birliği ne? insanın birbirlerine muhabbet beslemesi, birbirini sevmesi ve gönül birliği, aynı hedefe koşmak, aynı felsefeye sahip olmak, aynı fikre sahip olmak, aynı heyecana sahip olmak, aynı hemen hemen birbirine yakın duyguları beslemek. O duygu coşkunluğunu veya o duygu dinginliğini tatmak, aynı gönülden gönüle hani bir yol vardır derler ya, iki gönülün birleşmesi, iki gönülün birbirinden manevi olarak birbirini tanıması, birbirini sevmesi, birbirine muhabbet beslemesi ve bu çoğaldığı zaman gönül birliği oldu.
Burası şimdi gönül birliği. Herkes tek noktada birleşti. Mesele ne? Allah rızası için Allah sohbeti dinlemek, Allah’ı zikretmek. Para vermek yok, pul vermek yok, herhangi bir makam mevki, o, bu yok. Hiçbir şey yok. Biz Allah için burdayız. Yok, işte gözümüz kadınlara kayarsa, o zaman nefsimize uyduk veyahut da kadınların gözü bize kayarsa onlar nefislerine uydu. Biz Allah için burdayız. Yok, oğlumuza kız beğenmeye yok, kızımıza damat beğenmeye gelmedik, para istemeye, para toplamaya, dergi satmaya, kitap satmaya gelmedik, vakfımızın ihtiyacı var, para toplayacağız değil, biz Allah için buradayız. Bunun dışında bir düşüncesi olan varsa buyursun çıksın, kızmayız darılmayız. Allah için buradayız biz. Bu gönül birliği. Bakın bu gönül birliği. Aynı fikirde, aynı hedefe koşuyor, aynı yolda. Bu gönül birliği. Burda dil birliği olmasa dahi, önemli olan bu gönül birliği. O gönlü yakalayacak insanlar. Evinizde gönül birliğini yakalayacaksınız, işyerinizde gönül birliğini yakalayacaksınız, dergâhta gönül birliğini yakalayacaksınız, aynı minval üzerinde, aynı daire üzerinde gideceksiniz, aynı hedefe koşacaksınız, aynı heyecanı tadacaksınız. Gönül birliği bu. Eğer bu heyecanı, bu duyguyu, bu hissiyatı, bu maneviyatı göremiyorsa bir kimse, gönül birliği değil. O zaman, burada olsa dahi Yemen’de. Hz. Pir’in sözü var ya; kimisi diyor yanımızda görünür ama yemendedir, kimisi de diyor Yemen’dedir
ama canımızdadır, yanımızdadır. Gönül birliği bu, aynı şeyleri paylaşmak, aynı duyguyu. Aynı frekansta durmak.
Hani Hz Ebubekir (r.a)hazretleri bir şey söylerdi Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri aynı şeyi söylerdi. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şey söylerdi, Hz. Ebubekir (r.a) hazretleri de aynı şeyi söylerdi: Gönül birliği. O zaman o gönülden gönüle olan yolu bulmak, bulabilmek, o bağlantıyı kurmak, o frekansı ayarlamak, müridin mürşidiyle gönül birlikteliğini sağlaması. O zaman mürşidin kalbindeki ilham, müridin kalbine de gitti. O zaman mürşidin kalbindeki zikrullah veya tecelliyat, müridin de kalbine gitti. Eğer o gönül birliğini sağladıysa, o gönül birliğini sağlayamadıysa, o zaman normalde dil birliği oldu, fikir birliği oldu ama aynı şekilde de hal birliği olmalı yani zikrullahta üstadın gördüğü hali o da görecek. Belki de bazı şeyler derece açısından mümkün olmayabilir ama bazı şeyleri görebilmeli. Hal birliği, hal olarak, hal birliği veyahut da bir derviş kardeşinin gördüğü hali görmek, hal birliği. Sufilik budur. O görüneni, onun gördüğü hali sen de görürsün, aynı hali yaşarsınız ve birbirinin haberi olur aynı hali yaşamaktan. Gönül birliği, bakın gönül birliği, önemli olan bu neymiş? Gönül birliğiymiş.
Hz. Pir’den bir beyit, yine Mesnevi’den: ‘Dildeşinden ayrı düşen, yüz türlü nağmesi bile olsa dilsizdir. Gül solup da mevsim geçince bülbülden nağme duyamazsın.’ O zaman dildeşinden ayrı düşen yani aynı dili değil aynı makamda, aynı mânada duran, o gönül birliğini oluşturan, o gönül frekansını oluşturan, bundan ayrı kaldı mı insan, yüz tane bin tane dil bilsin, yüz tane bin tane name bilsen, o zaman onun haliyle hâllenmeyen bir kimse yalnızdır, asıl yalnız odur. Onun halini anlamıyorsa bir kimse, onun haliyle hâllenen yok ise asıl yalnız olan odur. Yoksa binlerce insan olmuş olsa ama onun halini yakalayamasa, onun halinden bihaber olsa, o yalnızdır. Eşler arasında da aynıdır. Bir kadın kendi halinden anlayan bir erkek arar. Bir erkek kendi halinden anlayan bir kadın arar. Evlidir herkes ama eğer ki hal birliği yoksa birbirlerinin halinden anlamıyorlarsa karı-koca da olsalar yabancıdırlar. Bakın, yabancıdırlar! Sıkıntı burdadır ailelerde. Anne baba çocuklar var ama gönül birliği yok ise hal birliği yok ise çocuk babasının halinden uzaksa, çocuk annesinin halinden uzaksa, anne-baba çocuğun halinden uzaksa o aile zahiren beraberler ama manen dağılmış vaziyetteler. Manevi bir birlik yok. Manevi bir dağılmışlık var. Sufilik de aynıdır, orda gönül birliği gereklidir, yoksa herkes bir yerdedir ama üstadının çizgisinde durmuyorsa, üstadının dairesinde durmuyorsa, üstadının haliyle hâllenmiyorsa, aynı dairede değil ise o zaman o derviş de ne yaptı? Gönül birliğini kuramadı.
“Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız, yüz binlerce tercüman zuhur eder.”
Gönülden sözsüz, söz ne? Kelime. insanların anlaşabilmesi için birbirlerini anlayabilmesi için üç dil vardır. Birisi nedir? Söz ile anlaşma, dil ile anlaşma. ikincisi nedir? ikincisi imayla, işaretle anlaşma. Hani var ya işaret dili, işaretle anlaşma veyahut da biz de işaret ederiz ya, karşımızdaki kimse bizim işaretimizi anlar. Hani yaparız, yapma veya kalk, ordan işaret, bu da bir dildir. Öbürkü nedir? Yazma, yazım. Bu üçüdür insanların arasında iletişimi kuran. Hz. Pir diyor ki gönülden sözsüz. Bakın, sözsüz, işaretsiz yazısız, yüz binlerce tercüman zuhur eder. O zaman insanlar demek ki meramını anlatabilmesi için üç tane dili var. Bir, söz. ikincisi ne? işaret dili. Öbürkü ne? Yazı. O zaman işaretsiz, yazısız, sözsüz, gönülden yüz binlerce nağme akar. işte o gönülden frekansı yakalayan, gönülden frekansını bitiren bir kimse o zaman o yüz binlerce nameyi dinler, duyar, görür, işitir. O sağırlardan değildir, o körlerden değildir. Gönülden düşen nağmeleri dinler ve görür ve sufilik de budur zaten ve normalde bazen de insanın o gönlünden geçeni sır tutar o kimse. Ne mimiklerine sevk eder ne dile sevk eder ne de yazıya sevk eder. Asıl sır odur. Eğer o gönül birlikteliği oluştuysa işte o kimse, o sırra vakıf olur. Allah cümlemizi onlardan eylesin.
“Kuşların hepsi bütün sırlarını, hünerlerini, bilgi ve işlerine ait şeyleri, Süleyman’a birer birer apaçık söylüyorlar, kendilerini bildirmek ve tanıtmak için öğünüyorlardı.”
Yani ne yapıyordu kuşlar, geldiler Süleyman’a herkes kendi maharetini, herkes kendi yapabileceği şeyleri anlatıyorlardı. Bir de övünerek anlatıyorlardı. işte mesela aslan çıkıyor, övünerek anlatıyor. Ben diyor binlerce can alırım, bir pençemle diyor ortalığı yakarım, yıkarım. Ben senin yanında durayım, senin koruman olayım. Aslan dile geliyor. işte fil geliyor, dile geliyor, diyor ki benim üzerime istediğin yükü yükle, ben senin yükünü götürürüm, istersen tahtını da benim üzerime yükle. Ben onu götürürüm. Hatta diyor diğer fillerle beraber, hep beraber seni koruruz, senin bütün ordunu taşırız. Bütün hayvanlar teker teker Süleyman Aleyhisselam’a neleri yapabileceklerini, kendilerini methederekten, kendilerinin en iyi özelliklerini meydana çıkararaktan söylüyor ve o devasa kuşlar bütün dünya üzerinde ne kadar kuş biliyorsanız, tanıyorsanız ki o zaman için daha büyük kuşlar var, akbabalar gibi kartallar gibi onların daha büyükleri de olabilir. Onların da hepsi geliyorlar, ne yapıyorlar? Hepsi de kendilerini anlatıyorlar Süleyman Aleyhisselam’a.
“Bu öğünmek kibirden, varlıktan dolayı değildi. Her kuş onun huzu-
runa varsın, yakınlarından olsun diye öğünüyordu.”
Bunların övünmesi neden? Kibirden değil. Bir kibirden övünmek var, bir de bir kimsenin bir işte maharetli, o maharetini öne sürmesi var. Bakın maharetini öne sürmesi, maharetini orta yere koyması farklı bir şeydir, o maharetiyle övünüp kibirlenmek farklı bir şeydir. Hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, savaşa gideceği zaman, cihata çıkacağı zaman, iki tane genç sahabe vardı, çocuk hükmünde, onlar da savaşmak istiyorlardı ama Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onlar çocuk diye onları götürmek istemedi. Birisi dedi ki o küçük sahabe için, dedi ki:
“Ey Muhammed! Ya Resulullah, sallallahü aleyhi ve sellem , bu çocuk güzel ok atar, hedefine vurur, hedefine isabetli ok atışı yapar.” dedi. Allah Resulü döndü ona, dedi ki: “Sen bu konuda iyi misin?” “Evet” dedi. “Bunu da alın o zaman” dedi, orduya yazıyor. Bu sefer öbürkü de dedi ki, öbür sahabe, genç çocuk, dedi ki Ya Resulullah, ben de çok iyi güreşirim. Bakın kendi özelliğini orta yere çıkardı. Kendi özelliğini orta yere çıkarınca Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona kibirlisin demedi. O zaman güreş tutun dedi. Onlar güreştiler, dikkat edin, ölüme gidecekler, güreşiyorlar, ben gideceğim diye ve o güreşçi, okçuyu alaşağı ediverdi. Benim Ali Karadağ’ı alaşağı ettiğim gibi. Söyleyeyim artık yani Ali Karadağ güreşçi ama bir de hava atıyor bazen, yok işte Hüseyin’i de ben yendim, yok şunu da yendim, yok bunu da yendim! Hüseyin Avrupa üçüncüsü. Oğlum senin bir derecen var mı? Yok ama Hüseyin’i de yenmiş. Burda mı Hüseyin? Yok. Yoksa bir güreş tuttururdum burda onlara ben. Ali burda ama? Değil mi? Nerde? Yendin mi Hüseyin’i? Dosdoğru söyle şimdi. Ne? Hüseyin seni hiç yenemedi. Hiç yok. Mehmet Karadağ nerede ya, Hacı Mehmet? Öyle mi? Bu Hüseyin’i hiç yenemedi mi? Efendim? Anlamadım hiç? Güreştiklerini görmedin hiç sen. Var mı gören? Mehmet sen gördün mü? Sen de görmedin. Ali hep öyle diyor ama değil mi? Ali’den duydun. Hüseyin’den değil yani. Hüseyin’in güreşçi arkadaşı burada, ha aynı kiloda değiller. Ha, o alt siklette. Bak bak bak bak bak! Kilosu hafif demiyor, alt siklet! Hüseyin yok ya burda şimdi artık, söyleyin artık ama naibi benim Hüseyin’in burda. Ben sizi bir güreştireceğim ya! Bir gözümle göreyim ben bir kadar normalde. Bu boyna otuz yıldır bana aynı şeyi söylüyor. Hüseyin kırk bir kiloydu, sen elli yedi kiloydun. Bak bak!
Evet! O güreşçi de böyle işte. Hani ben iyi güreşçiyim deyince Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri güreştirdi onları, güreşçi tabi onu attı. Bakın onun iyi güreşçiyim demesi kibirden sayılmadı veya Hz. Ali radıyallahu anh hazretleri Hayber’in fethinde olsun, şeyde, savaşlarda çıktığında böyle, onun meşhur bir nağmesi vardı, bütün önceden savaşa çıkanlar, tek tek karşıdan şey isterdi, rakip isterdi ve her çıkan, kendi yaptıkları
ile öğünürdü. Hz. Ali radıyallahu anh hazretleri de çıkar böyle savaş meydanında, ateş gibi öğünürdü. Bir gün Allah Resulü arkadan dedi ki eğer dedi Ali savaş meydanında değil de bunu normal zamanda söyleseydi helak olduydu, dedi. Tabii burdaki öğünmek, kibirlilikten değil, düşmana korku verme. Bakın düşmana korku verme, bu kibirlilik olmuyor. Bir de bir kimsenin kendisine ait bir özelliğini orta yere çıkarması, yani ben bu işi yaparım. Ben bu işi iyi yaparım, ben bu işin uzmanıyım. Ya ben bu işin ehliyim, bu övünmek olmuyor. Burda ayırdetmek için söylüyorum bunu.
Bazen şimdi arkadaşlar ifrat tefrit noktasında duruyor. Kardeşim bu işi iyi yapıyorsan söyle, de ki ben bu işi yaparım, ben bunun ustasıyım. Bak filanca yerde bunu ben yaptım, şunu şurda ben yaptım, bunu böyle böyle böyle ben yaptım. Bu övünmek değil. Bu, o kimsenin kendi işiyle alakalı özelliklerini söylemesi. Şimdi Sait’i görünce, bizim kasap Sait şimdi. Ne adam? Adam kasap kendisi. Hayvanı tanır. E şimdi hangisi kapak atmış hangisi kapak atmamış veya açmış mı? Ne diyorsunuz siz ona? Kapak açmış açmamış, o biliyor. işi onun o. Ya adam daha hayvanın boynuzundan tutmaya korkuyor, o kapak açıp açmadığını bilecek, benim gibi işte o da! Ya deme, ben biliyorum deme! Ben bazen kurban keserken soruyorum, hacı kapak açmış mı başkasına, kapak açmış mı diyorum ben, açmamış diyor. Adam kurban diye kesiyor onu. Ya ibadet ediyorsun. Yanında bir bileni al götür, ver adamın hakkını, bilen bir insan alsın hayvanı. Yok! Kendileri çok bilecekler ya. Bir de bir bilen kimseye para vermek zoruna gider insanın. Tabii bu işler öyledir. Ondan sonra aldanır, sonra saçını başını yolar. Sonra telefon açıyor, bizim hayvan kapak açmamış, ne yapmamız lazım? Ya derslerde bangır bangır bağırıyoruz, yanınızda bilen götürün diye. Bana ne soruyorsun sonra hayvan kesildikten sonra! Bunun gibi!
O bir kimse bir işi biliyorsa onu ben biliyorum demesi kibirlilik değil. Bununla alakalı sizden hani böyle bir şey olduğunda Yusuf Aleyhisselam ne, dedi Mısır kralına? Dedi ki beni hazinene, hazinenin başına ata, beni hazinedar et. Ben dedi bu işi iyi bilirim. Ben bu gelecek olan belayı, gelecek olan musibeti, gelecek olan kıtlığı nasıl dizayn edilecek, nasıl organize edecek iyi bilirim dedi. (Yusuf Suresi, ayet 55). O yüzden bir kimse bir şeye ihtiyaç var ise o ihtiyaç olunan şeyle alakalı bir şey biliyorsa o konuda ehilse bu kendisini bu noktada, ben bu konuda iyiyim, ben bu konuda kendi çapımda ordinaryüs profesörüm demesi kibirlilik değil. Bununla büyüklük taslarsa kibir. Allah muhafaza eylesin.
“Bir kul, bir efendiye kul olmak dilerse, hünerlerinden bir miktarını ona arz eder. Fakat o efendi tarafından satın alınmayı istemezse kendisini hasta, sağır, çolak ve topal gösterir”
Yani bir kimse eğer ki bir kimseyle beraber olmak, onunla çalışmak, onunla beraber yol yürümek istiyorsa, ne yapar? Kendi hünerlerini onun önüne serer. Yani bir eleman alacaksınız işyerine, o eleman patronun hoşuna gitti, işyerinin hoşuna gittiyse orda çalışmak için ne yapacak? Hünerlerini dökecek orta yere, patron ondan memnun olacak, çalışanlar ondan memnun olacak. Demek ki o kimse patronu sevmiş, işvereni sevmiş ve iş yerinin de özelliklerini sevmiş, canhıraş orda çalışıyor. O işyerini ve patronu kaybetmek istemiyor. Eğer patron hoşuna gitmediyse iş yeri hoşuna gitmediyse ayakları bir iki adım ileri gidiyorsa beş adım geri gidiyor. Çünkü patronunu sevmedi, işyerini sevmedi ve hünerini göstermiyor veyahut da işçi psikolojisi öyledir. Yani ordaki o patron hoşuna gitmedi veyahut da çalışma şartları hoşuna gitmediyse performansını düşürür. Aslında kendi kendine, kendi ayağına ateş eder, performansını düşüren. Çalışanlar! Performansınızı en yüksek noktaya getireceksiniz. O patron sizsiz yapamayacak. Siz orayı bıraktığınızda sizin bulunduğunuz servis, sizin bulunduğunuz ortam, çökecek. Öyle çalışacaksınız.
O bir Bülent Ersoy’un sözü çok hoşuma gittiydi, ben öyle şarkıyı öyle okurum ki benden sonra kimse öyle okuyamaz, dedi. Söz hoşuma gitti benim. Ben dedi şarkıyı öyle okurum ki benden sonra kimse öyle okuyamaz dedi. Bu bir evet hani öğünme, iyi biliyor o kimse. Sen öyle bir şarkı oku, senden sonra kimse onu okuyamasın, seni taklit etsinler. Sen öyle oku. Sen öyle zakirlik yap, senden sonra kimse o zakirliği yapamasın. Kendi kendine, kendi ayağına ateş eder, performansını düşüren, çalışanlar performansınızı en yüksek noktaya getireceksiniz o patron sizsiz yapamayacak. Sen öyle bir çavuşluk yap, senden sonra kimse o çavuşluğu yapamasın. Sen öyle bir dervişlik yap, senden sonra kimse öyle dervişlik yapamasın. Sen öyle bir şeyhlik yap, senden sonra kimse öyle şeyhlik yapamasın. Sen öyle bir babalık yap, sen vefat ettiğinde çocuklar desinler ki babam Allah’ın lütfuymuş. Sen öyle bir annelik yap, ortadan kaybolunca veyahut da başka bir şeyle karşılaştıklarında çocuklar desinler ki annem Allah’ın lütfuymuş. Sen öyle bir evlat ol, öyle bir evlat ol, seni evlendirdikten sonra anne baba saçını başını yolsun, bu nasıl bir evlatmış desin. Bakın bu, insanın kendince kendisini kemale erdirmesi ile alakalıdır. Bu böbürlenmek için kibirlenmek için değildir. Sen öyle bir şey yap, zirvede bırak. O zirveye kimse ulaşamasın. Sen öyle yap, sen öyle çalış, öyle gayret et, öyle gözyaşı dök. Sen öyle sev, senden sonra hep senden bahsetsinler, o şöyle âşıktı diye. Sen öyle sev ama.
Nasıl Mansur hala daha milletin dilinde ise nasıl Beyazıt hala daha milletin dilinde ise nasıl Mevlana hala daha milletin dilinde ise bakın bunların hepsi ile alakalı küfrüne fetva veriyor ham kafalılar. Münafık gönüllüler,
bunların küfrüne fetva veriyor bakın ama bırakın islam dünyasını, bırakın doğuyu, batı dahi tanıyor. Batıda Mecnun risaleleri var, batıda Hallacın risaleleri var. Batıda Beyazıt konuşuluyor. Batı üniversitelerinde Mesnevi, Mevlana kürsüleri var. Londra Üniversitesi’nde Mevlana kürsüsü var. Bu fakir bunu bağıra bağıra bağıra bağıra bu memlekette hala daha bir Konya’da dahi bir Mevlana kürsüsü yok deyince, Konya Üniversitesi, Mevlana kürsüsü açtı, daha yeni. Ondan önce Çanakkale’de Halit Hoca açtı Mevlana kürsüsünü Çanakkale’de. Konya’dakilerden önce açtı ama batıda Londra Üniversitesi’nde, New York’ta, önemli üniversitelerde, Mevlana kürsüleri var arkadaşlar. Önemli üniversitelerde Arabî kürsüleri var, Arabî! Oturmuşuz biz Anadolu’nun bağrından çıkmış bu değerleri, bu değerleri biz kendimiz götüreceğiz diye uğraşıyoruz, kendimiz boğazını sıkacağız diye uğraşıyoruz. Devlet, yobaz kafalılar, münafık gönüllüler, devletle el ele verip Kültür Bakanlığı denilen kültürsüz bakanlık el ele verip boğazını sıkacağız diye uğraşıyorlar. Evet, Londra’da Mevlana Kürsüsü var Londra Üniversitesinde çünkü o kürsünün başındaki profesörle tanıştım. Adamlar bir de uluslararası Mevlana kürsüsü kurmuşlar, fikirlerini tartışıyorlar, felsefesini tartışıyorlar, biz burda semayı yasaklayacağız diye uğraşıyoruz. Jandarması, polisi, valiliği, emniyeti, alarma geçiyor. imamlar, müezzinler, müftüler alarma geçiyor, üç tane semazen sema dönecek diye. Biz kendi kültürümüzü, kendimiz boğazını sıkıyoruz, öldürecek yer arıyoruz biz. Allah muhafaza eylesin. Ama batı ve doğu! iran’da Mevlana kürsüsü var, Pakistan’da var, evet! iran’da, en büyük Mevlana araştırmacılarından birisi iran’da. Yani düşüne biliyor musunuz, Mevlana ile alakalı en önemli araştırmaları yapan bu Anadolu’dan önce Nicholson ya! Var mı böyle bir şey ya! ilk çeviriler, Nicholson’dan ya! Ya bunu görünce insanın böyle içi parçalanıyor. içi parçalanıyor insanın ama söyleyecek laf yok. Allah muhafaza eylesin. Evet, konumuza dönelim fazla yaymayalım.
Bir kimse bir yeri sevdiyse orda hünerini orta yere koyar. Orda hünerini arttırır ama bir kimse bir şeyi sevmediyse orda hünerini göstermez. Orda durucu değildir. Orda durucu olan hüner üzerine hüner sergiler. Orayı seven, hüner üzerine hüner sergiler. Örnekliyorum; bir kimse ney üflemeyi sevdi mi hüner üzerine hüner yayar o. Bir kimse işte bendiri sevdi mi hüner üzerine hüner yayar. Bendir onun elinde cilveleşir, aşka gelir. Ney onun dudağını gördüğünde kendinden geçer. Kudüm ona vurdukça her sesi Allah diye göklere vurur. Bu o kimsenin ona kendisini vermesi ile alakalı, sevmesiyle alakalı. Ya yine sema edeceğiz şimdi ya işte! Yani nöbet sırası bendeymiş, ne yapacağım! Değil! Ben bu semada Allah’la cemalleşeceğim diyorsa sema sema olur. Ben bu akşamki semada cemale erişeceğim diyorsa sema
semadır. Ben bu akşam üflerken dinleyecek olan “O” diyorsa ney, ney olur. O, mashara vururken, gudüme vururken dinleyecek olan “O” diyorsa o zaman o zaten aşka gelir. Ayrıdır o zaman onun namesi. Aynı şey, bir insan ya ben burda elemanın, sekiz saat çalışacağım gideceğim diyorsa o işten hayır bekleme. O geliver ayvazım gidiverdin tingozum, öyle o, ondan bir cacık olmaz. Hiçbir şey olmaz ondan. O kimse aşkla sarılmalı işine, o kimse ciddiyetle işine bakmalı. O rafı dizayn ederken ilk gibi yapmalı, aşkla yanmalı, konuşmalı raftaki malzeme ile, konuşmalı. Sevmeli onu. Sen neden satılmadın yavrum demeli, öpmeli onu, sevgi ile yürümeli.
Hani sufilerdeki böyle bazı ritüelleri dışardan görenler şey yaparlar ya böyle, küçümserler, ya bunlar şirk ediyorlar filan, hani aslında ritüeldir, bir kimse dergâhın kapısından girerken hani bazıları eşiği öpmüşler ama ben onu çok hoş görmem, kapının bu kilit tarafı var ya hani açtığımız yer, burayı veyahut da kendi boy ölçüsünü öper de geçer. Der ki ben bu kapıdan öğrendim her şeyi ve bilmediklerimi ben yine bu kapıdan öğreneceğim. Aslında orda kapıya hürmet, içerdeki hikmete hürmettir. Bir kimse derse gelirken aşkla gelir, koşarak gelir, uçarak gelir, süzülerekten gelir. Yol kısalır ona. Neden? Zikrullaha gidiyor, sohbete gidiyor, derse gidiyor. Ayakları geri geri gitmez onun. Yani sohbet var ama başka bir şey daha var. Yok, hayır, böyle bir şey düşünülemez. O sohbete süzülerekten gitmeli. O sohbete koşa koşa gitmeli, büyük bir aşkla yapmalı işini. Yemek yapıyorsun, aşkla yap. Zeytinyağını karıştırsan dahi şifa bulur herkes, lezzet bulur. Ütü yapıyorsun, aşkla yap. Öyle bir ütüle, bozulmaz o akşama kadar, aşkla ütüle ama sen onu. Sen evine bir şey götürüyorsun, aşkla götür. istersen bir simit götür eve, aşkla götür ama muhabbetle götür. Merak etme, o simit bütün hane halkına yeter ve herkes lezzet bulur, tat bulur ondan. Derler ki ama bizim aldığımız simit böyle olmuyor. Olmaz. Sebep? Aşk yok sende çünkü. Sen aşkla götür, kuru simitten lezzet alır herkes. Sen aşkla kuru ekmeği karıştır, içine biraz şeker dök, biraz da sıcak su dök, karıştır. Karıştır kuru ekmeği, aşkla karıştır. Onu yiyen var ya, manası açılır o kimsenin. Sen aşkla karıştır. Sen aşkla yap. Yapmazsan, yiyen bakar şimdi çünkü her yiyen, aşkla yemiyor ki. Alır, ya bunun tadı olmamış! Eğer yiyen de aşkla yiyorsa sen istersen onun önüne ne koyarsan koy, hepsi de lezzetli gelir ona. Neden? Sevdiği yapmış çünkü sevdiği yapmış. O aşk olursa işte o zaman o kimse efendisinden de razı, mürşidinden de razı, dergâhından da razı, her şeyden razı, her şeyini seviyor. Öbür türlü dervişler bahane, söylenenler bahane, şu şunu dedi de bu bunu dedi de o onu yaptı da bu bunu yaptı da bu böyle oldu da şu şöyle oldu da… Gidecek olana bahane çok. Kalacak olana da kalma malzemesi çok. Bunun gibi. Allah muhafaza eylesin.
“Hüdhüd’ün hünerini arz etme sırası geldi. Sanatını ve düşüncelerini bildirme nöbeti erişti. Dedi ki: ‘Ey padişah! En küçük bir hünerimi kısaca arzedeyim. Kısa söylemek daha iyidir dedi.”
En küçücük hünerini söylüyor. Diyor ki en küçücük hünerimi söyleyeyim. Yani bu dedi uzun söze gerek yok, uzun lafa da gerek yok. Süleyman da dedi ki tabii bu kısa sözü, biraz daha açayım, büyüklerin önünde çok söz söylenmez. Burda Hüdhüd’ün üzerinden Hz. Pir bize bir edep gösteriyor. Diyor ki büyüğün önünde kısa konuş. Çok uzun konuşma. Cümleyi çok uzatma, sözü çok uzatma ama kısa konuşmak, az kelimelerle meramını anlatmak, edepli insanların işidir. Erdemli insanların işidir. Hikmetli insanların işidir. Öbürkü bir şey anlatmak için bir sayfa konuşur, anlatamaz yine ama öbürkü iki kelime konuşur, meramı anlatır. O hikmet ehlidir. Bir başkasının on sayfada anlatamadığını iki cümlede bitirir. iki kelime de bitirir. Bu hikmet ehlidir. işte Hz. Pir, Hüdhüd’ün üzerinden diyor ki bize, kısa söylemek daha iyidir. Mü’minun suresi: ‘Müminler, onlar tümüyle boş şeylerden yüz çevirenlerdir.’ Sevilmez, bir üstadın önünde uzun konuşma, boş konuşma. Bir devlet büyüğünün önünde uzun konuşma, boş konuşma. Bir makam sahibinin önünde uzun konuşma, boş konuşma. Kısaca bitir ve Allah Resulü(s.a.v.) hazretleri diyor ki: ‘Bana sözün özü verildi.’ Allah’a yalvar, o sözün özünden hiç olmazsa az bir şey sana da verilsin. Çünkü çok konuşmak insanı afata götürür. Çok konuşmak kime aittir? Kur’an ve sünneti tebliğ eden, doğruyu anlatan, hikmetli konuşanlar, sözü uzatabilirler. Sebep? Çünkü onu dinleyenler konuyu anlasınlar diye, konuya aşina olsunlar, konuya vukufiyetleri artsın diye, onlar çok konuşabilirler. Ama öbür türlü o da boş konuşmayacak. O da boş anlatmayacak. Allah muhafaza eylesin.
Dikkat edin, Müslim’den hadisi şerif, dikkat edin: ‘Derin sözlere dalıp gereksiz yere lafı uzatanlar, helake uğramışlardır.’ O zaman dervişlik taslayıp kendi kendine derin sözler söyleyip insanları helake uğratma. Sufilik taslayıp insanların anlayamayacağı, kavrayamayacağı kelimeler ve cümleler kurma, kendi kendine derin süsü verip de insanların anlayamayacağı sözler söyleme ve çok konuşma, boş konuşma, sözü kısa kes. Özlü konuş. Özlü konuş! Hele bir de bu Kur’an ve sünnet dairesinde bir şey sohbeti yapıyorsan, dinleyiciler var ise boş kelama düşme. Allah muhafaza eylesin. Evet, bu normalde son kelam, şeyden, Kutadgu Bilig’den bu okuyacaklarım şimdi: ‘Söz bilerek söylenirse bilgi sayılır. Bilgisizin sözü kendi başını yer. Çok sözden fazla fayda görmedim ama söylemek de faydasız değildir. Sözü bilerek söyle. Sözün gözsüzlere, körlere göz olsun.’ Evet ve Süleyman ondan sonra ne yaptı? Dedi ki:
“ ‘Söyle bakalım, o hangi hünerdir’ dedi. Hüdhüd dedi ki ‘gayet yükseklerde uçtuğum zaman havadan bakınca taaaa yerin dibindeki suyu görürüm. O su nerededir, derinliği ne kadardır, rengi nedir, topraktan mı kaynıyor, taştan mı? Hepsini görür, bilirim. Ey Süleyman! Ordu kurulacak yeri tayin etmek üzere beni sefere beraber götür’ dedi. Süleyman da: ‘Ey iyi yoldaş! Susuz ve uçsuz bucaksız çöllerde sen bize arkadaş ol; bu suretle su bulur, seferde yoldaşlara saka olursun’ dedi.”
Ve böylece Hüdhüd kuşunu Süleyman Aleyhisselam yanına aldı ve engin çöllerde o böyle kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde nerede su var, ordugâh nereye kurulmalı, ordugâhın kurulacağı alan neresi olmalı, nerde yırtıcı hayvanlar fazla, nerde çok rüzgâr esiyor, nerde esmiyor, nerde tehlike var, nerde tehlike yok, nerde su var, nerde su yok, bunların bilgilenmesi için ne yaptı, Süleyman Hüdhüd’ü yanına aldı. Ne yaptı Süleyman? Hüdhüd’ü yanına aldı. Şimdi herkes bir üstadın yanında durmak ister. Herkes üstada yakın olmak ister. O zaman Hüdhüd gibi hünerin olsun. Su nedir? Su maneviyattır. Su maneviyattır. O zaman sen Hüdhüd gibi ol. Nerde maneviyatlı bir kişi var, onu tespit et, onu bul, onun derviş olmasına sebep ol, vesile ol. Eğer öyle isen evet, o zaman padişahın koluna yakışır bir doğan olursun. Padişahın koluna doğan olacaksa ne olması lazım onun? Avcı olması lazım, avcı olması lazım. Öyle değil mi? Avcı olursa ancak padişahın koluna yakışır. iyi avcı olması lazım. Avını görüp ta uzaklardan o avı avlayıp padişahın önüne getirmesi lazım ki o sarayda yaşasın. Onu hak eder ama yok! O iyi bir avcı, doğan değil ise o padişahın koluna yakışmaz. O padişahın sarayına da yakışmaz. O zaman o ne yapar? O dışarda dolaşır gider herkes. Herkes doğandır ama padişahın sarayında yaşayan padişahın kolunda yaşayan, ayrı eğitimli, ayrı özel bir doğandır. O zaman Süleyman’ın yanında duracaksan Hüdhüd gibi hünerin olmalı. Hünersiz sufi, sufi değildir. Hünersiz yol arkadaşı, yol arkadaşı değildir. insanın bir hüneri olmalı. insanın bir hüneri olmalı. Sufilikte veya bir toplulukta veya bir evde veya bir iş yerinde, senin farklı bir hünerin olmalı. Allah cümlemizi hüner sahiplerinden eylesin inşallah. Bugün soru yok herhalde. Evet, hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Rabbim cümlemizi affetsin inşallah. El-Fatiha meessalavat. Âmin
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Sünnet, Muhabbet, Aşk, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı