Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 838-839. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 838-839. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 3 • 23/46

Mesnevî-i Şerîf 838-839. Beyitler Şerhi Hakkında

838-839. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Geçen hafta ‘Allah isterse bizzat gam, neşe, bizzat ayak bağı, azatlık ve hürriyet olur.’ Bunu işlemiştik. Burdan devam ediyoruz inşallah. Sesim için özür dilerim. Hakkınızı helal edin.

“Rüzgar, toprak, su, ateş, kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hak’la diridirler ancak onun emrini tutarlar. Ateş, Allah huzurunda daima emre hazırdır, aşık gibi gece gündüz daima kıvranıp durmaktadır.”

Malum, eskiler dört anasırı erbaa derler; ateş, hava, su ve toprak. Bunlar, varlığın hemen hemen temelini teşkil eden maddesel boyuttur. O yüzden eskilerin hepsi de bütün varlığın bu anasırı erbaadan oluştuğunu söylerler. Bu manasa Hz.Pir de rüzgar, toprak, su, ve ateş kölelerdir, diyerekten onların hepsinin Allah’ın emrinde olduğunu, Allah emanetince, bir yerde cem olup insan olur, bir yerde cem olup hayvan olur, bir yerde cem olup ağaç olur, bir yerde cem olur denizler oluşur, dağlar oluşur, deryalar oluşur, yıldızlar oluşur, gezegenler oluşur. Hepsi de sonuçta bu dört anasırı erbaadan oluşur ve bunların hepsi de bütün varlık Allah’ın emrinde olduğu gibi bunlar da Allah’ın emrindedir. Allah’ın emrinde olmayan hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey. Ayet-i kerimede isra ayet 44’de Cenabı Hak buyurur ki: ‘Yedi gök, yer ve onlar da bulunan varlıklar, Allah’ı teşbih ve tenzih ederler. Aslında hiçbir şey yoktur ki hamd ile Allah’ı tesbih etmesin. Ne var ki siz onların teşbih ve tenzih etmesini anlamazsınız. Şüphesiz ki Allah çok yumuşak davranan ve çok affedendir.’ Cenabı Hak, bizi bütün göklere doğru seyrillah yaptırıyor. Diyor ki bütün göklere doğru bakın. (Dışardan yine çok gürültü geliyor, sohbeti dinlemekte güçlük çekiyor insanlar, dışarıda bir sessizlik olursa

mutlu olacağız.) Cenabı Hak, kendi mülkünde seyrillah yaptırıyor bize. Diyor ki bütün göklerde ve orda olanlar, göklerde ve orda olanlar. Demek ki bir gök halkı var, gökte yaşayanlar var, meleklerin cinnilerin haricinde, gök halkı var. Melekler var, cinniler de var. Bunların hepsi de ve gökte ne var ise varlık noktasında bir gezegende dahil buna, zerresinden kürreye kadar her şey, Allah’ı zikrediyor ve baktığınızda bir teşbih var, benzetme ve bir de tenzih var, reddetme ve bütün bu varlıklar, Allah’ı zikrederken, hem teşbih ediyorlar, hem de tenzih ediyorlar. Teşbih ve tenzih, Allah’ı tanıma, bilme dairesidir. Göktekiler marifetullaha erişmek için gayret gösteriyor çünkü teşbih ve tenzih, insanı marifetullaha götürür. Teşbih, benzetme. Tenzih, benzettiğin şey değildir. ikisinin arasında bir hayal perdesi vardır. Teşbih ve tenzih, ben sarkaç saatin sarkacına benzetirim. Tik tak tik tak.Teşbihte durursan, kabz hali olursun, ilerleyemezsin. Tenzihte durursan, yine kabz hali olur, yine ilerleyemezsin. Teşbih, tenzih, teşbih, tenzih. Teşbih için, bir kimsenin görmesi gerekir. Görmezsen teşbih edemezsin. Görmek, şahit olmaktır. Şahit olmak. Gören kimse teşbih eder benzetir. iki kimseyi gören kimse veya bir şeyi görürse bir kimse, onu bir şeye benzetir. Deriz ki, kaşları yay gibiydi. Bir kimsenin kaşı, yaya benzetmesi için yayı görmesi gerekir. Yay görmemiş bir kimse, yay ne der. O çünkü yayı görmedi. Ona yayı tarif etsen, yine bilmez, tanımlayamaz. Onun yayı görmesi lazım. Yayı görecek ki kaşlarının yay gibi intizamlı olduğunu görecek ve diyecek ki kaşları yay gibiydi ve saçları simsiyahtı. Bir koluma doladığımda saçlarını, ayrı bir bahar kokusu geldi. Bir baktım ki sadece koku değilmiş gelen. Ben bahar bahçesindeymişim. Onun bahçesinden başka bir bahçe mi var ki bu bahçe kimin diye sorayım. Onun mülkünün haricinde bir mülk mü var ki burası kimin diye sorayım. Saçlarıma onun saçlarını dolasaydım, der miydim ki bu saçlar benim, bu saçlar senin. Birbirine dolanmış saçlar. Ha senin ha benim. O zaman o bahar bahçesini görmeyen kimsenin, teşbih etmesi mümkün değildir. Yok, hayır. Sen her türlü bahar bahçelerini üst üste toplasan, onları bine çarpsan, sen muhakkak ki onlardan da güzelsin. Dünyadaki en güzel kadınların saçlarını saçlarına dolasam, bilirim ki sen ondan da güzelsin. Bildiğim, bilmediğim bütün kokuları burnumun ucuna sersem ve bütün kokulardan ayrı ayrı senin kokunu alsam, bilirim ki senin kokun hiçbir kokuya benzemez.

Ey sevgili! Ben günlerce gecelerce ağlasam, seni teşbih etsem, dil yetmez, kulak yetmez, dil yetmez, kelimeler yetmez, harfler yetmez ve bütün teşbihlerimi toplasam, bir terzihde reddedsem, tenzih yetmez. Teşbih yetmez. Hey Mustafa! Senin sözün, kelimen biter. Onun kelimesi bitmez! Gel sen, yolun kısasına bak, teşbihten de geç tenzihten de geç. Sen onu hamd ile zikret.

Eğer hamd ile zikredersen, bir gözün teşbih eder, bir gözün tenzih ama sırrın hep zikreder. işte teşbih, akılcılar için lazım olan bir şeydir. Akıl delil ister. Tenzih ise, hikmet ehli için lazımdır. Zikir ise marifet ehli içindir. O, her daim zikirde kalır. işte yedi göğe baksanız yedi göğü dolaşsanız, göktekileri görseniz ve göktekileri duysanız hepsini ayrı bir teşbihte görürsünüz ve aynı zamanda da ayrı bir tenzihde görürsünüz. Gözünüze dikseniz, yer ve yerin içindekilere baksanız, bütün hepsi de tenzihde ve teşbihde görürsünüz ve her şey tenzih ve teşbih arasında gelir gider ama Ankebut, ayet 45: ‘En büyük iş Allah’ı zikirdir.’ En büyük iş, Allah’ı zikirdir ve Cenabı Hak diyor ki siz onların teşbihini ve tenzihini göremezsiniz ve duyamazsınız ve anlamazsınız da şüphesiz ki Allah çok yumuşak davranan ve çok affedenler.

işte Cenabı Hak bütün mükevvenatı kendi külli iradesi altında tutar. O külli irade teşbihle ve tenzihle ayakta durur ve ateş diyor ki Hz.Pir malum, ateşi konuşturmuştu. Ateş diyor ki rüzgar, toprak, su, ateş, hepsi de Allah’ın emrindedirler ve benimle, seninle ölüdürler. Ölü onlara hayat veren, onları canlı kılan Allah’tır. Harfe mana yükleyen Allah’tır. Sayıya mana yükleyen Allah’tır. Yoksa sayı sayıdır, harf harftir, hiçbir şeyi yoktur. Ateşe mânâ yükleyen Allah’tır. Toprağa, suya, mana yükleyen Allah’tır. Allah emrederse hepsi de cem olur, ev olur. Hepsi de cem olur, ağaç olur. Hepsi de cem olur, Adem olur, insan olur ve bütün bu dört anasırı erbaa Allah’ın emrinde hazır beklemektedir. Su, Allah’ın emrindedir. Ne yaptın Nuh’a? Ey arz, suyunu bırak dedi. Dünyanın her tarafından su fışkırmaya başladı. Göğe deki yağ, yağmur ol. Gökten öylesine yağmurlar yağdı ki dünya su altında kaldı. Şimdi siz onların işte bir bölge su altında kaldı dediklerine bakmayın. Bütün dünya su altında kaldı. Nuh tufanı ve tufan bittikten sonra Cenabı Hak toprağa emretti. Cenabı Hak suya emretti. Dedi ki ey arz, ey toprak, suyu yut. Ey gök, yağmuru dindir. Yağmuru kes. Şakkadak durdu. Yağmur yağmıyor, toprak hızla ne yaptı? Suyu yutmaya başladı. Sular çekildi. iş oldu bitti. Vakti saati gelince, Nuh Aleyhisselam bir güvercin uçurdu. Güvercinin muştucu olması çok eskidir. Müjdeci olması, haberci olması çok eskidir. Kadim bir meseledir. Güvercin birinci gün gitti, uçtu geldi, ayağında bir şey yok, ikinci gün uçtu ayağında bir şey yok, üçüncü gün geldiğinde ayağında çamur tanesi gördüler. Demek ki Cenabı Hak üç gün içinde suyu yutturdu toprağa. Toprak onun emrinde, su onun emrinde, gök onun emrinde.

ibrahim’i Nemrut ateşe atıyordu. Yaktı kocaman devasa bir ateş. Ateşin yanına yaklaşmak mümkün değil. Rivayet edilir ki ta Basra’dan ateş görünüyordu. O kadar devasa bir ateş yaktı, gök günlerce kıpkızıl görüntü. Öylesine ateş yaktılar ve Nemrut emretti, ibrahim’i mancınıkla ateşe attılar. Ateş, Allah’ın emrinde. Cenabı Hak, ateşe dediki ey ateş, serin ol, selamet

ol, dostumu yakıcı olma, selamet ol dedi. Üşütücü de olma dedi. Ateş ibrahim’i yakmadı. Allah’ın emri gelirse, ateş yakmaz olur. Bazen zaman zaman anlatırım, kendimi kıymetlendirmek için değil, ben ateşin yakmadığına şehadet ederim. Ateş burhanı, bir tane kendi kızdırdığım demiri ne yaptı, benim elime verdiler yala dediler, yaladım. Yakmıyor ateş, yakmıyor. Şehadet! Ateş, Allah’ın emrinde, mükavenat onun emrinde.

Hani Salih aleyhisselamın kavmi vardı ya, hani gökten bir ses geldi. Gökten bir ses gelince, donakaldı bütün herkes ama Salih ve inananlarına o ses hiçbir zarar vermedi. iman etmeyen müşrikler dona kaldılar durdukları yerden gökten bir sese. Cenabı Hak diyor ki gökten onlara korkunç bir çığlık gönderdik. Çığlık! Kur’an-ı Kerim’de çığlık olarak geçiyor, korkunç bir çığlık. Kıymetli dostlar o çığlığı, kafirler, müşrikler, mürtetler, çok afedersiniz. inancı bozuklar, o çığlıktan nasibini aldı. Salih Aleyhisselam ve inananlarına o çığlık dokunmadı, o çığlık dokunmadı, demek ki her şey onun emrinde. Her şey onun kulu.

Hani Cenabı Hak, Hud Aleyhisselam’a, Hud’a, rüzgarı vermişti ya emrine onun, Hud Aleyhisselam iki eliyle rüzgara yön veriyordu. Elleriyle bir tarafı gösteriyordu. Buz gibi olup parçalanıveriyordu, dağılıyordu toz dağılır gibi hepsi de ve Hud Aleyhisselam geliyordu. Bu mümin evi, evin etrafına bir çizgi çiziyordu, rüzgar ona dokunmuyordu. insanın etrafına bir çizgi çiziyordu. Rüzgar o insana dokunmuyordu. Hud Aleyhisselam Rüzgarı iki eliyle sevk ve idare ediyordu. Bunu da müşrikler istemişti ondan. Demişlerdi ki ey Hud, biz sana inanacağız ama şu rüzgara yön verebilir misin sen? Herkes istediği ile imtihan oluyor. Müşrikler bunu isteyince, Hud Aleyhisselam secdeye kapandı. Allah’tan yardım diledi. Dedi ki bunlar inanacaklar iman edecekler, bana yardım et. Cenabı Hak, Hud’a rüzgarı Hud’un emrine verdi. Rüzgar Hud’un emrinde, müşriklerin önünde rüzgara bir yön verdi. Rüzgar esiyor. Rüzgarı durduruyor, rüzgarı sağa, rüzgarı sola, rüzgarı öne, rüzgarı arkaya, rüzgarı elleriyle rüzgarı yönetiyordu. Müşrikler dediler ki sen bir büyücüsün, inanmadılar ve Cenâb-ı Hak onların istediklerini onlara helak olarak, felaket olarak gönderdi ve onlar rüzgar o kimseye böyle dokunduğunda, hemen buz gibi oluyordu. Bildiğiniz buz, tıkır tıkır buz ve ondan sonra, parçalarınıveriyordu. Hücrelere dağılır gibi dağılıyorlardı ve rüzgar Hud aleyhisselamın şehrinde tabiri caizse, yılan gibi dolanıyor, nerde kafir var, anında dondurup, anında fırlatıyordu. Evlerinin içinden dahi, evin içerisinde yemek yiyor, yemek yiyor dikkat edin, ekmek donmuyor elindeki ama kafir donuveriyor ve kafir donduktan sonra bir rüzgar un ufak oluyor. Enteresan, müthiş bir şey, bu öylesine müthiş bir şey ki bunu görenin secdeden kafasını kaldırmaması gerekir. Öylesine müthiş bir şey bu, öylesine

şehadet edilecek bir şey bu böyle işte rüzgarın böyle işler yaptığını gören o kafirler saklanacak yerler arıyorlar. Kimisi odalara saklanıyor, kimisi sandıklara saklanıyor, kimisi mağaralara saklanıyor, kimisi devasa villalarında hizmetçilerinin arkasında. Öyle enteresan bir şey ki rüzgar kapının deliğinden giriyor, anahtarın deliğinden giriyor, kapının altında küçük bir aralık var ya, rüzgar o aralıktan giriyor, süzülüyor rüzgar ve odanın içerisine girdiğinde vahşi bir aslan gibi oluyor anında böyle çoğalıp köpürüyor tabiri caizse, adam buz gibi oluyor ve vurduğu zaman duvara unufak oluyor. Bildiğiniz toz oluyor. Bildiğiniz toz bulutu oluyor. Bu insanın gece bir taraftan uykularını kaçıran bir şey. O Hud’un kavminin başına gelen helakı bir kimse görse şek şüphesi kalmaz, günlerce azab bekler. Öylesine muhteşem bir incelik var, öylesine muhteşem bir sanat var. Allah’ın kudretinden, kuvvetinden kurtulmak mümkün değil. O bir şeye ol dediğinde, alternatifi yok onun. O Salih Aleyhisselam’ın kavmine gelen o çığlık var ya seyretmek dahi büyük ürperti, seyretmek. O çığlığı sadece kafirler ve müşrikler duyuyor. Sadece mürtedler duyuyor o çığlığı ve bir Müslümanla bir kafir çarşıda yan yana giderken birisi donup kalıyor. Birisinin annesi kafir, oğlu mümin, annesi o çığlıkla donup kalıyor. Oğlan hayretle ona bakıyo hani buna ne oldu diye. Herşey Allah’ın emrinde. Sanki bir çip var, kodlanmış, o çığlık kodlanmış, kime gideceğini biliyor.

Hani ebrehe fiillerini toparlayıp gelmişti ya, Ebrehe fillerini toparlayıp geldiğinde devasa bir orduyla Mekke’nin kapısına dayanmıştı ya ve bir ebabil kuşunun ağzındaki küçücük çamur, nükleer bir silah gibi olmuştu ve o devasa fillerin vuracağı yer, beynine odaklanmıştı. Her Ebabil kuşunun bıraktığı çamur, toprak, bir nükleer silah gibi filin tam beynine giriyordu, beyninin tam ortasına girip infilak ediyordu içerde ve bütün fiiller bütün fiiller dışında hiçbir şey yok, içi infilak etmiş vaziyetteydi ve baktıklarında fiilleri dışarıdan gayet normal görüyorlardı ama fiillerin içi infilak etmişti. O ebabilin, o kuşların ağzında taşıdığı küçücük, küçücük çamur tanesi, nükleer birer bomba gibi oluyordu. Çünkü toprak onun emrindeydi. Çünkü rüzgar onun emrindeydi. Bütün her şey onun emrindeydi.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Bedir’de bir avuç toprak alıp lanet olasıcalar namazımı kılamadım. Namazı için, namazını kılamadığı için çünkü gözünün nuru namaz, çünkü dinin direği namaz çünkü namazsız bir müslüman düşünülemez. Namazsız bir mümin düşünülemez. Namazını kılamamıştı. Sormuştu Ömer’e, sen, bakın can alıp can veriyorlar. Can alıp can verirken, Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerine sordu. Ey Ömer! Sen namazını kıldın mı? Sen kaç kişi öldürdün? Sen nasıl savaştın? Sen ne yaptın değil. Ey Ömer! Namazını kıldın mı? Savaşın ortasında her yer

kan revan iken o Ömer’e namazı soruyordu. Namazı kıldın mı? Hz. Ömer enteresan. Dedi ki ben kıldım Ey Muhammed. O zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin canı sıkıldı. Bir anda daraldı. Namaz, namaz, namaz! Bir avuç toprak aldı, lanet olasıcalar dedi. Namazımı kılamadım. Namazımı kılamadım. Namaz kılamamıştı! Namazını kılamadığı için bir avuç toprak attı, bir avuç toprak attı! O bir avuç toprak tank oldu, top oldu, gülle oldu, mızrak oldu, ok oldu, mermi oldu, rüzgar oldu, fırtına oldu. Düşman karıştı. Hallaç pamuğu gibi atılır oldu. Hepsi de geri çekilmek zorunda kaldı. Her birinin gözleri görmez oldu. O çünkü Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’di. Ölmekten korktuğu için atmadı. Savaştan korktuğu için atmadı. Namazı için attı. Namazım dedi namazım ve onun başka bir rivayette elinden su akar.

Ashabına açar, ashap susuz. Ashab perişan. Ne yapacaklarını bilmiyorlar susuzluktan. O, sevgililer sevgilisinin sevgilisi, elini uzattı çeşme oldu. Bütün ashab su ihtiyacını gördü. Bütün ashab. Su, onun emrinde. Onun eli de onun emrinde. Herkes suyunu içmişti, onun elinden. ihtiyacını görmüştü, onun elinden. O ne kutlu bir el! Öyle dedi ya Kur’an’da. Onun elini tutan, gerçekte benim elimi tutmuştur. Onun elini tutana ne mutlu değil mi? Düşündüğü zaman insan. Değil mi, rüyamızda tutsak elinden, bize lütfetse, ikram etse. Elimiz eline deyse, gözümüz gözüne deyse, yüreğimiz yüreğine deyse onun. Ah, iki avucumun içine alıverse elimizi, yüreğimizi, gözümüzü! Onun iki avucunun içindeyken nefesimizi veriversek, ne büyük müjde! Ne büyük mutluluk! işte onun rahmet dağıtan, merhamet dağıtan, rızık dağıtan eli, Allah’ın ilmi, izni keremi ile bir anda top, tüfek oluvermişti. Çünkü el de onun emrinde, toprak da onun emrinde, su da onun emrinde, her şey onun emrinde. Ah! Allah’ın kulları, öyle bir Rabbin emrine girmiyor! Allah bizi onun emrine giren kullarından eylesin inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Aramızda Güney Kore’den çekim yapan, belgesel çeken kardeşlerimiz var. inşallah onlara da arkadaşlar yardımcı olsunlar. Sema bittikten sonra semahaneye, bu semahaneye kimse oturmasın. inşaallah arkadaşlar bir belgesel çekecekler. Ondan sonra bayan sohbeti devam edecek. Hakkınızı helal edin.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 3 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-6-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Kabz, Hamd, Tesbîh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı