Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“O güzelim ışık, şekle bürününce kale burçları gibi sayılar belirdi. Burçları mancınıkla yıkın da şu bölüğün arasındaki fark kalksın. Bunu iyice açar, anlatırdım ama birinin fikri sürçmesin diyorum; bundan korkuyorum hani. İnce sözler, keskin bir kılıca benzer; kalkanın yoksa geri dur. Bu elmas kılıcın önüne kalkansız gelme; çünkü kılıca kesmekten utanç gelmez. Bu yüzden kılıcı kına koydum ben. Eğri okuyan biri aykırı okumasın, ters anlamasın dedim. Biz gene hikayeyi tamamlama ya gerçekler topluluğunun vefasını anlatmaya geldik. O uydukları adamdan sonra kalktılar, onun yerine bir naib istemeye giriştiler.”
Mana, bir şeye tecelli ettiğinde şekle şemale, vücuda bürünür. Bir onun şekle bürünmüş hali olur ama bu harf olur, söz olur ama bu şekil olur bir rumuz olur. Öncesi ise o baştan başa manadır. Onun anlatımı ancak rumuzlarla olur. Şekle şemale bürünmekle olur. Mesela Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri rüyasında süt içti, o sütü ilme yordu. Süt, ilim hükmünde oldu. Aslında o şekle şemale bürünürken, süt göründü ona veyahut da miraçta Hz. Peygamber(s.a.v.) hazretlerine yine süt mü şerbet mi dendiğinde o süt ikramını tercih etti ve sütü alması, sütü içmesi onun manaya tevil edildi. Şerbeti içmiş olsaydı dünyaya tevil edilecekti. Bunun gibi bir şey başlangıçta komple manadan ibarettir ama o şekle şemale bürünürken o normalde indirilirken şekle şemale bürünür. Bir kimsenin ruhu baştan başa manadır ama o mana insan vücuduna üflendiğinde şekle şemale bürünür ve insanınvücudu bu manada burç hükmündedir görüntüde, kalbinin burcu gibi. O burç yıkıldığında, orta yerde sadece mana kalır.
Bir insanın teni, vücudu bu manada burç gibidir. Eğer bir kimse tenden, vücuttan geçerse, (dışardan çok ses geliyor), biz bütün vücutları ortadan kaldırsak, herkesin ortada sadece ruhu kalır. Bütün burçları yıksak, sadece ortada ruh kalır ve bir gün bu ruhlar, bu bedenlerden kurtulurlar. Bu ruhlar, bu bedenlerden kurtulduklarında, bu mecburi istikamettir. Bütün ruhlar, eğer iman edip salih ameller işledilerse, özgürlüklerine kavuşurlar. Kınından çıkmış kılıç gibi olurlar. Eğer salih kimselerdense keskin bir kılıç olur. Salih kimse değilse tahtadan bir kılıç olur. Ateşte yanmaya gider. O zaman bize düşen, onun keskinkılıç olması için salihlerle beraber olup, salih ameller işlememiz lazım. ‘Burçları mancınıkla yıkın da şu bölüğün arasındaki fark kalksın.’ insanların kendi içlerinde burçları vardır. Bedeni bir burçtur, kalbi bir burçtur, rengi bir burçtur. Diğerlerinden sizi ayıran, sizi diğerlerinden ayıran her ne özelliğiniz varsa hepsi de burçtur ve siz bu burçları yıkmazsanız asla birlikteliğe, birliğe kavuşamazsınız. Hz Mevlana mesnevisinin başka bir beyitinde der ki sen testini doldurmaya bak. O testiler kırıldığında içindeki sular nasıl böyle bir ve beraber olur, deryaya doğru yol alır giderler der. Siz bu beden burcunuzdan geçtiğinizde içinizdeki ruhların birbirlerinden farkı kalmadığını görürsünüz. Birbirlerinden bu noktada herhangi bir değişikliğinin, renginin olmadığını görürsünüz. ‘Bunu iyice açar anlatırdım ama birinin fikri sürçmesin diyorum, bundan korkuyorum hani.’ Bazı sözler vardır ki bu sözler çok açık konuşulmaz. Çok açık konuşulduğunda, karşıdaki kimse bunu farklı anlayabilir. Farklı anlayınca da onun küfrüne sebep olabilirsiniz veyahut da o farklı anlamdan dolayı onun için sıkıntılı bir şey olabilir. O yüzden sufiler, rumuzlu konuşmayı severler. Hani Ebu Hureyre (r.a.) hazretlerinin sözü vardır ya ben diyor Peygamber(s.a.v.) hazretlerinden , iki heybe ilim aldım. Heybenin önünde olanları önüme gelene saçıyorum, söylüyorum. Eğer heybenin arkasından bir şey söyleyecek olursam, Ebu Hureyre dinden dönmüş, kafir olmuş der, beni katledersiniz diyor. Demek ki bazı sözler vardır ki o sözleri açıkça konuşmak hoş değildir.
O zaman o sözleri rumuzlu konuşmak, örtülü konuşmak gerekir. Eğer rumuzlu, örtülü konuşulmazsa o zaman karşıdaki kimse o yanlış anlamadan dolayı sıkıntı yaşayabilir orda.
Hani yine Hz. Mevlana Celalettin i Rumi hazretleri senin ilmin karşıdaki kimsenin anlayacağı kadardır der. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri de siz insanların anlayacağı dilden konuşun, insanların anlayacağı seviyeden konuşun diye emreder. Neden? Fitne çıkmaması için. Fitneye sebebiyet vermemek için. O yüzden Hz. Mevlana’ da diyor ki bunu ben iyice açarım ama insanlar başka vecheden bakar, başka yerden bakar, fitneye düşerlerdi diyor. ‘ince sözler keskin bir çelik kılıca benzer, kalkanın yoksa geri
dur.’ Bu ince mânâ sözler ve mana, çelik kılıca benzer. Elmas kılıca benzer. Bunun için bunu dinlerken, kalkan gerekli. Kalkan nedir? Kuran ve sünnet bilgisidir. Eğer kur’an ve sünnet bilgisi olmayana sen o sözleri söylersen, o kimsede, o kimsenin, Allah muhafaza eylesin, aklını kalbini bulandırırsın. Muhakkak ki o insanlarda kur’an sünnet bilgisi gerek. Fıkıh bilgisi gerek.
Eğer kur’an sünnet ve fıkıh bilgisi yok ise o kimseye tasavvuf anlatırken, ince ayrıntıları anlatırken, düzgün konuşman lazım, rumuzlu konuşman lazım, örtülü konuşman lazım. Onun anlayış kapasitesine göre konuşman lazım. Önce orta yere bir yem atacan, bir söz söyleyecen, karşıdaki kimse o söze müşteri oldu mu olmadı mı bakacan. Eğer o söze müşteri olmadıysa, ağzını örtecen, kapatacan. Arif olan cevherini boş yere saçmazmış. Boş yere saçmayacaksın. Hani pirinci suyun içerisine atarlar. Pirinci, suyun içine atarlar ekileceği zaman ama buğdayı suyun içine atmaz çiftçi. Buğdayı toprak tava gelmesi lazım. Toprak tava gelince çiftçi buğdayı atar. iyi bir çiftçiysen tava gelince buğdayı at. Suyun içerisine, balçığın içerisine atarsan, tohumu çürütürsün. iyi çiftçi değilsin demek ki sen. iyi çiftçi, tohumu çürüteceğini bile bile atmaz. işte kemal ehliysen, tohumun çürüyeceğini bile bile atmazsın. Kemal ehli değilsen, sen habire tohumu ziyan edersin. O zaman sen önce bataklığı kurut. Önce bataklığı kurur, sonra tohum at.
Hani bir kimseye bazen kardeşler, ben kendi üzerime alayım, biz bazen aşkımızdan, heyecanımızdan, muhabbetimizden kime ne söyleyeceğimizi, ne kadar söyleyeceğimizi kararlaştıramayabiliriz. Otururuz, bizim orda keletir derler, keletirden döker, o adamın kafasından aşağı ne varsa dökeriz. Oysa peygamberi bir metot gerekir. Peygamberi metot nedir? Karşındakinin durumuna, konumuna göre ona din tebliğ edilir. Eğer o kimse Mekke dönemindeyse, ona Mekke dönemindeki din tebliğ edilir. Namazdan haberi yok, abdestten haberi yok, imandan haberi yok, ona önce iman anlatılır. Sen önce iman anlatılacak olan kimseye, özür dilerim ama itikafı anlatırsan o kimseye sen nereye itikaf anlatıyorsun! itikafı anlattın, kaybettin adamı. Ona diyeceksin ki kardeş itikaf ibadeti var, günlük yetmişbin tevhid çekiliyor. Sen kime itikaf ibadetinden anlattın şimdi? Eline bir şey mi geçti?
Veyahut da o kimse daha namaza başlamamış, ona teheccüd namazından bahsediyorsun. Ya adam namazı bilmiyor daha,sen ona teheccüd namazını neden tarif ediyorsun! Veyahut da o kimse henüz daha elifbayı bilmiyor, onu hafız edeceğim diye uğraşıyorsun. Dur kardeş ya! Önce elifbayı öğret sen. Önce ona abdesti öğret. Önce ona gusletmeyi öğret. Önce gusletmeyi öğret. E gusletmeyi bilmeyen bir kimseye ne anlatacaksın sen? Önce guslü öğreteceksin. Diyeceksin ki islamın gusül farzlarından birisi. Guslü gerektiren haller şunlardır. Guslü gerektiren haller böyle olunca, ağzına burnuna su
vereceksin, bütün vücudunu yıkacaksın. Gusül gusüldür.Bu, guslün en kısa tarifi diyeceksin. Muhakkak gusletmen lazım diyeceksin. Büyük bir çoğunluğu insanların gusletmesini bilmiyor. Gusletmesini bilmeyen bir kimseye tasavvuf anlatacaksınız! Gusletmesini bilmeyen bir kimseye, günlük yetmişbin tevhidi anlatacaksınız! Gusletmesini bilmeyen bir kimseye nefesini şöyle tutup şöyle zikredeceksin, bunu anlatacaksınız. Bu doğru bir strateji değil.
Bakın, söylediğiniz doğru olabilir, stratejiniz doğru değil. O zaman ona doğuruyu, doğru strateji ile anlatacaksınız. Doğru stratejiyle. O zaman onun gibi ince sözler, keskin kılıca benzer. Onun karşısında kalkan gerek. Kalkansız o ince sözün karşısına çıkarsan, kılıç diyor kesmekten usanmaz. işi odur çünkü. Allah bizi affetsin. Bu elmas kılıcın önüne kalkansız gelme, çünkü kılıca kesmekten utanç gelmez. Kalkansız gelme. Bir de elmas kılıç, biraz da Mürşid i Kamillerdir. Kalkansız gelme, onun yanına edepsiz gelme, onun yanına destursuz gelme. Keskin kılıç gibidir. Hani Abdülkadir Geylani hazretlerinin meşhur sözü vardır ya, bizim diyor kılıcımız kınından çıkmış öyle durur. Biz diyor bir kimseye vurmayız. Bir kimseyi kesmeyiz. Ahmaktan gelir bizim kılıcımızla çarpar der. Ahmaklar gelir Abdülkadir Geylani hazretlerinin kılıcına çarpar. Ahmak olma. Kılıca çarpma edebine dikkat et. Kendine dikkat et. Söyleyeceklerine dikkat et. Hal ve hareketlerine dikkat et. Sen bir veliyi üzer incitirsen onun intikamını Allah alacak senden.Velinin yanında durmak berekettir. O velinin yanında durmak bir taraftan da bakılınca tehlikelidir. Yanında edebini muhafaza edersen, peygamber sofrasında oturursun. Ama edebini muhafaza etmezsen, kendi kelleni uçutturursun.
O yüzden herkesten birşey olacak diye bir kaide yoktur. Önceden sufi topluluklar kimseye gelin sufi olun demezlerdi. Sonradan insanların imanlarını kurtaralım, işte onlara böyle islamı anlatalım deyince sokağa düştüler. Gelin bize tabi olun demeye başladılar. iş daha da arttı, ders kağıtlarını parayla satmaya başladılar. Sohbet cidilerini parayla satmaya başladılar, milletten zekat toplamaya başladılar, sadaka toplamaya başladılar, para toplamaya başladılar aman dediler ya ne kadar çok müridimiz olursa, o kadar çok paramız olacak. Başladılar, mürit toplamaya. Gerçek sufiler, mürit toplamak için yola çıkmazlar. Gerçek sufiler. Bir kimse gerçekten sufi ise, mürid toplamak için yola çıkmaz. Çünkü o yolun kılıçtan keskin, kıldan ince olduğunu bilir o. Bizim gönlümüze hoş gelir o. Dışardan bakınca aman ne tatlıdır. ama hadis i kutsi de bellidir. Bela ve müsibetin çoğu, büyüğü peygamberleredir, sonra velilere, sonra velilerin etrafındakileredir. Eğer gerçekten o kimse veli kimseyse, davet ettiği yer bela ve musibete davet ediyordur onları. Adam davet ediyor. işin bozulursa düzelir senin burda işin diyor.
Ya nasıl adamın işi düzelecek ki? Eğer orası bir velinin dergahıysa, onun başındaki şeyh bir veli ise onun başındaki şeyh bir mürşid-i kamil ise, sen onu gel burda işin düzelir diye davet etmek ahmaklıktan başka bir şey değil. Ya işin düzgünse bozulur orada. Neden? Düne kadar sen dünyayı seversin, dünyaya aşık olursun, dünyaya sevip, dünyaya aşık olduğundan sana hiç kimse bir şey demez. Orda derler ki sana dünyaya aşık olma. Sen dünyaya aşıksındır. Dünyaya aşık olduğundan, dünya sana aşık, sen dünyaya aşık, birbirinizle geçinir gidersiniz ama işin içerisinde ben Allah’ı seveceğim deyince dünya senden intikam alır. Senin o güne kadar eşinle bir problemin yoktur. Vur patlasın çal oynasın. O kafe bizim, o çay ocağı bizim, o park bizim, o sinema bizim…
Birisi derviş olunca şimdi ama hanım derviş oldu ama bey derviş oldu, iş bozuldu. Önceden kafe, sinemaydı ondan sonra ne bileyim restoranttı, işte avmlerdi dolaşıyordu, birisi derviş oldu, iş bozuldu. Ne oldu? E birisi ordan tat almıyor artık, öbürkü ordan tat alıyor, iş bozuldu. Sen nerde o kimseyi davet edeceksin, şunu şöyle yap diye (şu kapının ağzını boşaltın sağlı sollu gelin içeri biraz daha.) Bir sufi topluluk da keskin kılıç gibidir. Orda dikkat et kendine. Orda kendini disipline et, orda kendini muhafaza et. Hani şeyh efendi Allah rahmet eylesin, çok söylerdi, o meydanda nice başlar kesilir de kan parasını veren olmaz. Sebep? Orda dikkatli olmak gerekir. Başka bir yerde o kadar dikkat istemeyebilir ama sufi hayatta dikkat ve disiplin lazım. Sen orda ağzında sakızla şakkak şakkak otutturamaz, oturtmazlar seni orda. Sen gevşek gevşek orda oturamazsın. Orda nahoş hareketler yapamazsın. Edebe mugayir hal ve hareketler yapamazsın. Sen dikkatli davranmak zorundasın. Sen bütün hayatını kur’an sünnet ve edep dairesinde yaşamakla mükellefsin.
Kendini öyle disiplin edeceksin. Hani yine söylemiş ya ‘kıyamazsan tatlı cane, sakın çıkma meydane.’ Cana kıyacaksın, disipline edeceksin kendini. Gevşek bir hayat yaşamayacaksın. Evin içerisinde ayrı, sokakta ayrı, dergahda ayrı… Çok yüzlü olmayacaksın. Çok yüzlü olmayacaksın.
Dergahta nasıl edepliysen evinde de edepli olacaksın. iş yerinde de edepli olacaksın. Sokakta da edepli olacaksın. Dükkanında da edepli olacaksın. Gelene gidene de edepli davranacaksın. Sokakta kediye bile de edepli davranacaksın. Sokakta taşa toprağa bile edepli davranacaksın. Her şeye edepli davranacaksın. Bileceksin ki edepsizlik şeytandandır. Bileceksin ki edepsizlik şeytandandır. Her halin edebe uygun olacak. Annene babana edepsiz davranmayacaksın. Eşine edepsiz davranmayacaksın. Çocuklarına edepsiz davranmayacaksın. Sokaktaki insanlara edepsiz davranmayacaksın. Komşularını edepsiz davranmayacaksın. Bileceksin ki bu yol edep yolu. Bileceksin
ki bu yol güzel ahlak yolu. Bileceksin ki bu üstün ahlaklı olma yolu. Bunu kafana sokacaksın. Buraya geldiğinde vay ne güzel sema izliyoruz ya, atalım bacak bacak üstüne de! iyi, bir nargilen eksik senin. Sen de oturduğun yerde Allah diyeceksin. Yanındakinle konuşmayacaksın, yanındakinle sohbet etmeyeceksin. Sohbet edeceksen yanındakinle mahvel orda, mahvele git, sohbet et. Dedikodu yapacaksan mahvel orda veya işte neresiyse. Gıybet edeceksen bak ya, bak işine, nerde gideceksen git.
Bileceksin ki burası tekke. Biyeceksin ki burda dikkatli davranmak gerekir. Bileceksin ki burası edep yeri. Bileceksin ki burası güzel ahlak yeri. Bileceksin ki burda desturlu konuşmak gerekir, dörtyüzelli yıllık tekke burası. Dikkatli davranacaksın. Bunlar, tekkeler, Bediüzzaman Saidi Nursi’nin tarifi ile insanlığın merkezi hükmündedir. Bediüzzaman Saidi Nursi hazretleri Mektubat 29. mektup 9. kısım 8. telvitte der ki: ‘Tekkeler, tekkeler insanlığın merkezi hükmündedir.’ insanın merkezi kalbidir. Bir insanın kendi merkezi kalbidir. Tekkeler de insanlığın kalbi hükmünde, merkezi hükmündedir. insanlığın kalbinde olduğunu bileceksin. Orası insanlığın kalbi. Orası insaniyetin kalbi. Orda bulunanlar dikkatli olacaklar. Orda dervişlik yapanlar ölçülü olacaklar. Adaletli olacaklar. Muhabbetli olacaklar. Orda dervişlik yapanlar ince ahlaka sahip olacak. Bilecek ki eğer o orda edepsizlik ederse, kendisinden edepsizlik sirayet ederse, bütün insanlık, o edepsizlikten nasibini alacak. Bilecek ki o derviş, o derviş şunu bilecek. Eğer ben burda edebe riayet etmezsem, herhangi bir dünyanın, herhangi bir yerindeki edepsizlikten ben de benim sebebimden dolayı olmuştur der.
Bir sufi bulunduğu yerde edebe riayet etmezse, Alaska’daki edepsizliğin sebebi olur. Dünyanın bozulmasının sebebi sufilerin bozulmasından kaynaklanır. Eğer dünya karanlığa doğru koşuyorsa, bunun sebebi ilk önce sufilerdir. Sufiler kendilerini ince ahlak ve edebe tabii etmezlerse islam dünyası bozulur. islam dünyasının bozulmasının sebebi, sufilerin bozulmasındandır. Bakın tekke ve zaviyeler kendi işlevlerini yitirdiğinde dolayı Osmanlı battı. Benim Osmanlı’nın batış sebebi gördüğüm, batış sebeplerinden birisi de budur. Eğer tekkeler ve zaviyeler kur’an ve sünnetin özü, kur’an ve sünnetin kalbi, kur’an ve sünnetin manası oralarda yaşanmaya devam etseydi, islam dünyası bu zillete düşmezdi. islam dünyası bu zillete düşmezdi. Şimdi islam dünyası zillet altında. Zillet altında ve ardından işlevin işlevleri düzgün olmadığından kapatıldı, karanlık çöktü. Karanlık çöktü, yerine bir şey konmadı. Tekke ve zaviyeler kapatıldı, yerine bir şey konmadı. Yerine bir şey konmayınca ahlak çöktü, adalet çöktü, maneviyat çöktü, insanlık çöktü, merhamet çöktü, sevgi çöktü, akrabalık çöktü, aileler çöktü sülaleler çöktü, şehirler çöktü. Şimdi adamın gözünün önünde cinayet işleniyor,
hareket eden yok. Gözünün önünde zina işleniyor, hareket eden yok. Gözünün önünde her türlü melanet işleniyor, kimse kimseye karışmıyor. Utanma da kalmadı. Utanmıyor da kimse. Utanma duygusu kalmadı! Utanma duygusu kalmadı! Hani meşhur Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin sözü var ya ‘utanmazsan istediğini yap’ diye, utanmıyor, herkes istediğini yapıyor şu anda. Sebep? O utanma duygusunu işleyecek maneviyat kalmadı.
Evet, o zaman sufilik keskin kılıç gibidir. Sufiler, kınından çıkmış keskin elmas kılıç gibi olmalılar. Gerçek bir sufi, kınından çıkmış elmas kılıç gibidir. Onun yanına kalkansız gelme, onun yanına techizatsız gelme, onun yanına boş gelme, onun yanına kur’anla, sünnetle, edeple, terbiye ile gel. Dikkatli ol, onunla konuşurken dikkatli ol. O cemaatin içerisinde dikkatli ol. Oraya müntesip oldun mu dikkatli ol. Zulmetme, dikkatli ol. Adaletsiz davranma, dikkatli ol. Edepsiz davranma kimseye, manen tokadı yersin, sesini üç yıl sonra, beş yıl sonra, on yıl sonra duyarsın. Bu sözümü unutmayın. Bir yerde edebe mugayir davranırsınız, sesini üç yıl sonra duyarsınız. Allah muhafaza eylesin.
‘Bu yüzden kılıcı kınına koydum ben. Eğri okuyan biri aykırı okumasın, ters anlamasın dedim.’ Ben diyor kılıcımı kınıma koydum. Bu hikmetli sözler, keskin kılıç gibidir. Ben sustum, hakikatin hakikatini konuşmadım. Hakikatin, hakikatini konuşursan inkar edersin. Hakikatin hakikatini konuşursan sana ağır gelir. Hakikatin hakikatini konuşursam anlamazsın. Anlamadığın için de cehaletini orta yere dökersin. O kılıç senin tabiri caizse flatonu çıkarır. O yüzden ben sustum, kılıcımı kınıma koydum.
‘Biz gene hikayeyi tamamlamaya gerçekler topluluğunun vefasın anlatmaya geldik.’ Biz, bu hayat bir hikayeyse, biz bunu hayatın gerçeklerini anlatmaya geldik. Biz yine hikaye ile o gerçekleri anlatalım. Hikaye ile anlatalım ki insanlar o hikayeden çıkaracak oldukları derslerini kendi renkleriyle, kendi anlayışlarıyla çıkarsınlar. ‘O uydukları adamdan sonra kalktılar, onun yerine bir naip istemeye giriştiler’ diyelim onun yerine geçmek için, beylerin kavgalarından devam edelim inşallah. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun.
El Fatiha maassalavat
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Kalb, Sünnet, Şeyh, Dervîş, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı