Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Aşiklar, güzeller kendi elleriyle onları öldürdükleri zamandır ki can
kadehlerini çekerler.
Demek ki aşıkları güzeller öldürürse, aşıklar kendilerini öldüren o güzelin elinden can kadehi içerlermiş. Aşık, maşuku tarafından canının alınmasını ister. Bir kimse gerçek manada mecaza da aşık olsa, canını götürür o mecazın önüne koyar. Hani halk arasında çok konuşulur ya kadın erkek birbirlerini çok severler. Aşıktırlar ya! Kim kimi seviyorsa canını götürür onun eline bırakıverir. Bu mecaz da olsa, bir kimse mecaza böyle bir âşıklık noktasından yaklaşırsa o zaman o mecaz hakikate dönmeye başlar. Eğer bir kimse mecaza canını verecek noktaya gelmezse, o kendince kendisini aşık görmesin. Züleyha, Yusuf’a olan aşıklığını anlatırken ne makamı ne mevkisi ne canı hiçbir şeyi aklına gelmedi, hiçbir şeyi! Bütün dünyada her ne var ise elinin tersiyle itiverdi. Öylesine elinin tersi ile itti ki o mecaz hakikate döndü. Hani bazen sorarlar sohbetlerde. Mecazdan hakikate ulaşılır mı diye. Ben de dedim ki bunun örnekleri var, bu kapıyı kapatamayız. Ama bunun örneği var deyip, her mecazın hakikate geçeceğini de söyleyemeyiz. Mecnunun, asıl adı Fuattır. Leyla’ya düştü. Leyla mecazdı ama mecazın eline canını koyuverdi. Mecazın eline canını koyuverince, Fuat’ın adı Mecnun oldu. Cenabı Hak onun haliyle onu isimlendittirdi. Hiç kimse onu Fuat olarak bilmez. Hiç kimse ona Fuat da demez. Ona Mecnun dendi ki binlerce yıldan beri, Leyla Mecnun hikayesi vardır. Sümerlerde dahi, Leyla Mecnun hikayesi vardır. Demek ki âşıklık öyle bir şey ki hiçbir zaman Cenab ı Hak ne mecaza olan aşıklığı ne de hakikate olan aşıklığı, dünyadan
orta yerden kaldırmıyor. Her devrin kendine göre Mecnun’u var. Her devrin kendine göre Leyla’sı var. Her devrin kendine göre Cüneyd’i var. Her devrin kendine göre Hasan-ı Basri’si var. Her devrin kendine göre Rabiat ül Adeviyye’si var. Her devrin kendine göre Kerem’i var, Aslısı var. Her devrin kendine göre mecazı da var hakikati de var.
işte aşık odur ki canının sevgilisi tarafından alınmasını ister. Bir sufi Allah’ı devamlı zikrettiğinden, Azrail geldiğinde onun yanına, onun canını almakta tereddüt eder. Hatta o Zikrullah halindeyken alamaz onun canını. Etrafında döner dolaşır Azrail ve Cenab ı Hak ona, Azrail’e, emreder. Der ki o benim kulum, dostum. Benim zikrullahıma aşık. Bana aşık. Sen der normal bir şekilde ona yanaşamazsın. Normal bir şekilde ona yaklaşamazsın. işte o ‘Hay’ esmasına aşıktır. Azrail’e der ki eline ‘Hay’ esmasını yaz. Azrail eline hay esmasını yazar. Aşık ‘Hay’ der, canını öyle verir. Seve seve verir. Koşa koşa verir. Tebessüm ederekten verir. Gülerekten verir. Acısız verir. Ağrısız verir. Bütün insanlar ölürlerken, dikenin ondan sökülüp çıkarıldığı gibi acı çekerler. insanlardan hiç bir kimse yoktur ki ölüm acısını tatmamış olsun. insanlardan hiç bir kimse yoktur ki ölüm onları ırgalamasın. Aşıklar bunlardan müstesnadır. Hani hadis-i kutsi de dedi ya, kul Allah’a kavuşmak ister. Kavuşmanın kapısı ölümdür. Kul, o kavuşma aşkıyla ölüme de aşık olur. Çünkü maşukuna, aşıksız kavuşulmaz. O maşukuna kavuşacaksa, maşukuna giden, maşukunun önünde duran her yol, her engel, her perde onun için maşuktur, âşıklıktır ve her yolu her perdeyi her engelle aşık olur. Çünkü o perde, o engel, o yol, onun maşukundandır. Maşukundan olan her şeye, ancak aşık olunur. işte gerçek aşıklar, o ölümün sancısını çekmezler. Çünkü onlar ölüme aşık olduklarından, ölmeden önce ölme sırrına kavuştuklarından, ölmeden önce hesaplarını, kitaplarını Rabbike nebike dinike imanike gördüklerinden, onlar koşa koşa giderler. işte o yüzden aşıklar sevgilileri tarafından öldürülmek, onlar için büyük bir mutluluktur. Onlar için bir şereftir. Onlar için büyük kutluluktur. Her aşık, kendi sevgilisinden, eliyle, kendi sevgilisinin eliyle, bu dünyada ölmeyi ve sevgilisinin eliyle yeniden can bulmayı bekler. Çünkü ona maşuğu binlerce can verecektir. O yüzden aşıklar canlarını götürürler, maşuklarının eline bırakır ismail dedi ki babacığım elini titretme, gözünü titretme, gönlünü titretme. Sen emrolunduğun işi yap. Sana tâbi olan, isyan etmeyen bir oğul göreceksin. işte aşıklar giderler başlarını maşuklarının önlerine canlarını maşuklarının önüne bırakırlar.
“Padişah o kana şehvet için girmedi. Kötü zannı inadı bırak sen.”
O padişah, elini kana bulamak istemedi. Padişah ruhtu. Padişah ruh iken, nefisle mücadele ederken, o elini kana bulamak için o yola girmedi.
Onun derdi kan değildi. Onun derdi şehvet değildi. Onun derdi makam değildi, mevki değildi. Onun derdi insanların dünya hırsı ve şehveti gibi değildi. Hiç de öyle olmamıştı. O yüzden sen kötü zannı bırak. Çünkü kötü zan, seni günah ı kebaire götürür. Kötü zan, senin kalbini karartır. Kötü zan, senin ışığını kapatır. Kötü zan, senin yoluna engeldir. Kötü zan, şeytandan sana bir vesvesedir. Kötü zanna düşme. Kötü zanna düşen, gıybete düşer. Gıybet ise fuhuştan daha haramdır. Kötü zanna düşen iftiraya düşer. iftira ise en büyük yedi tane günah ı kebairden birisidir. Sen sen ol da kötü zanna düşme hiç kimse için. Çünkü kötü zan, şeytanın sana atmış olduğu, kalbine bir mızrak tır. Allah muhafaza eylesin.
“Sen sandın ki bulandı, pis bir iş işledi; su berrak bir hale gelince bu
berraklık suda bulanıklık, tortu bırakır mı hiç?”
O kötü zanla, kötü bir iş işlendi zannedersin. Sen o kötü zanla nefisle terbiye yolunda bakarsın, bazı şeyler yanlışmış gibi gelir sana. O kötü zanla bakarsın. Hani insanlar edeple otururlar ya sohbet esnasında, o kötü zanlı kalbi kararmış olan, o kalbini şeytana satmış olan kimse derki ne buluyorlar da bu adamın önünde edeple oturuyorlar. O kötü zanna düşen kimse, bırak canım oraya gidip de ne dinleyeceksiniz der veya o kötü zanna düşen kimse, bir kimse Allah yoluna düşer, bu kesin onun buradan menfaati vardır der. Bir kimse Allah der, o kötü zanlı kimse der ki bunun Allah deyişinde farklı bir şey arar. Hz. Peygamber der ya, kalbini mi yardın baktın. Hani birisi müslüman olur son anda, kılıcın altında, Usame bir rivayette katleder. Der ki, niçin katlettin ya Usame. Der ki, Ya Resulallah, kılıç korkusundan kelime-i şehadet getirdi. Kalbini mi yardın baktın, kalbini mi yardım baktın. Kalbini mi yardım baktın dr. Usame ise ordu komutanlığı yapabilecek fazilette bir kimsedir. Dikkat edin. Askeriyeyi çok iyi bilen, orduyu harp sanatlarını, harp sanatlarını, harbi gözü kapalı yapabilecek olan bir kimsedir. Hz. Peygamber, kim olursa olsun, sallallahü ve sellem, ikaz ve irşad eder. Kalbini mi yardın baktın!
Kötü zan, seni şeytanın kucağına otutturur. O yüzden sakın, yolda kötü zanna düşme. Sakın insanların eksikliklerini, noksanlıklarını arama. Sakın insanların yanlışlıklarını, insanların hatalarını, kusurlarını öne çıkarıp onların üzerine bina etmeye çalışma. Birisinin hatasını, bir başkasına söyleyen kimse farkında değil. Kendisini hatasız görüyor. Hz. Mevlana hataları örtmekte gece gibi ol der. O zaman sen kusur araştırıcı olma. Sen kötü zanna düşüp insanları yanıltma, kendini de yanıltma. Sonradan gün geçer, devran döner, sular durulur, işin hakikati çıkar meydana. Utanacak yüzün varsa utanır, gider o kimseden helallik istersin ama utanacak yüzün dahi yoksa, kösele olduysa, Allah muhafaza eylesin, senin dışın mümin, için münafık,
fasık olur. Gidip helallik de alamazsın. Gidip bir şey de yapamazsın. Münafıklardan helallik beklemeyin. Mümin, fıska düşer, günah işler. Günah işleyen, tövbe edip geri dönüyorsa, o mümindir. Bir kimse günah ı kebair de devam ediyorsa o münafıklık alameti vardır onun üzerinde ve bir kimse orta yere bir fitne çıkardı, bir fitne ateşi yaktı. Döndü, o fitne ateşini kendi söndürmüyorsa, o münafıktır. insanlar kötü zandan, fitne ateşi çıkarırlar. Kötü zan onu münafıklığa götürür. Kötü zan onu Allah muhafaza eylesin fasıklığa götürür, konuma göre. Geri dönenler, gıybetten, iftiradan, dedikodudan geri dönenler, mümin insanlardır. insanlar günah işleyebilirler. Tövbe ederler. Günah işleyenlerin en faziletlisi, tövbe edip geri dönenlerdir ama günahlarından geri dönmeyip, tövbe etmeyip, aynı günah ı kebairde ısrar edenler, Allah muhafaza eylesin, onlarda münafıklık alameti vardır. Siz sakın onlardan geri dönüp, helallik isteyecek diye beklemeyin.
“Bu riyazatlar, bu cefalar, potanın gümüşten posayı ayırması içindir.”
Senin Kur’an ve sünnete iman etmen, Kur’an ve sünnet yolunda zorluklara karşı göğüs germen, otuz ramazan oruç tutman, sabırlı davranman, pazartesi perşembeleri oruç tutman, ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutman, ayın onüçünde, ondördünde, onbeşinde oruç tutman, riyazat, haramlardan uzak durman, herkes haramları gülüş ahenk içinde işlerken, herkes haramlara oluk oluk giderken, herkes haramı helalmiş gibi işlerken, herkes her türlü melameti, her türlü fuhşiyatı, her türlü fahşiyatı, her türlü şeytaniyeti, her türlü nefsaniyeti, sanki hakkıymış gibi yaparken, o sufi, o Kur’an yolcusu, o Allah yolcusu, o Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin izine basan, onun kokusuna müştak, onun nuruna müştak, onun sesine müştak, onun nefesine müştak, onun haline müştak, onun haliyle hallenmeye çalışan, kolay değildir. O riyazatları çeker. işte o riyazatlar, haramdan uzak durmalar, helallere dahi şüpheli bakman, olur mu ki dahi üzerinde, üzerinde şüpheli bir şey varsa, işi en ince noktasına kadar bakmak, şüphelilerden dahi uzak durmak! Herkes önüne gelini yeyip içerken o şüphelidir noktasında aman uzak durayım şüphelilerden deyip hayatı takvanın üzerine kurmaya çalışmak! Herkes her şeyi yaparken utanmak, arlanmak, edepenmek! O beni görüyor demek! O beni duyuyor demek! O beni işitiyor demek! Hakka ve hakikate riayet etmek! insanların içerisinde edeplice, terbiyelice, takvalıca durmaya çalışmak! Herkesin her şeyi, her şey fütursuzca işlerken, o riyazatları çekmek! Boşuna değil. Has ile kalb ayrılacak. Güzel ile çirkin ayrılacak. Edebliyle edepsiz ayrılacak. Mümin ile münafık ayrılacak. Halis kullar ile kafirler ayrılacak. Şeytanın peşinden gidenlerle, Allah’ın peşinden gidenler ayrılacak.
Bir tarafta şeytanın taraftarları, bir tarafta Allah’ın taraftarları. Yol ayrımı! Bu riyazatlar, bu potada altın nasıl ayrılacaksa, potada altın ayırmak için en yüksek derecede, ateşte kaynatırlar. Sen de o yüksek dereceli ateşlerin içinden geçeceksin. Hani Hazreti Peygamber der ya Sallallahu Aleyhi Ve sellem , ahir zamanda iman, ateşten bir kor olacak tutanın eli yanacak, atan ise dinden imandan olacak. Tutanın eli yanacak. Elin yanmıyorsa, imanın kemale ermemiş. O elindeki yangını yüreğin hissetmiyorsa, imanın kemale ermemiş. Sen hala da günah ı kebairleri rahat bir şekilde işliyorsun demek. Sen hala da gıybeti rahat bir şekilde yapıyorsun. iftirayı rahat bir şekilde yapıyorsun. Sen haram helal demeden yutuyorsun. Sen eksik noksan demeden atıyorsun. Senin dilin, dilin çok serbest kalmış. Burada dilini serbest bırakırsan, mahşerde dilin büyüyecek. O dilini çekemiyeceksin. Elin çok serbest kalmış. Mahşerde o elin senden hesap soracak. Senin uzuvların çok serbest kalmış. Haram helal dememişsin, dokunmuşsun. O zaman iman, insanın elini yakacak. iman yüreğine ferahlık verirken, elin yangın yeri olacak. iman ruhuna ferahlık verirken, nefsim yangın yeri olacak. iman ruha ferahlık verir ama nefse dar gelir. Ben camiye girince daralıyorum diyor. Niçin? Nefsine dar geliyor. Ben başımı örtüyorum nefesim daralıyor diyor. Daralıyor bütün. Bana öyle dedi birisi. Ben dedi başımı örttüm de dünyayı tepemde taşıyorum sanki dedi. Nefsine zar geliyor. iman ruha ferahlık, nefse ise cehennem ateşi. imanın öyle bir tecelliyatı var. Sakın eğer ki nefsimiz orda zorlanıyorsa, bilin ki Allah’ın hoşuna gidiyor. Hani oruç tutmaktan zorlanır ya o kimse, o Allah’ın hoşuna gidiyor. Namaz kılmaktan zorlanır ya, hadi ya akşama hepsini kılıveririm der ya o kimse. Akşam olur, akşama da hepsini birden kılamaz ha! Ya ne yapayım işte ya ben gene namazı terk ettim bak ben ne tembel adamım der, uyur orda o. Onun nefsine tatlı geliyor. O nefsi sen zorla, sen o namazı kıl. Namaz müminin miracı. O riya zatı yap. Secdeye alnını koy. Secdeye alnını koymuyorsan, bil ki nefsin seni uçuruyor. Sakın! Alnını secdeye koymayanlar şeytanın önünde eğilirler gerçekte. Şeytan çünkü secdeye gitmez. Şeytan secdeye gidilmesinden de hoşlanmaz.
Nerede şeytan sana vurdu git orada alnını secdeye ver. Yolda, yolda. Belde, belde. Camide, camide. Evde, evde. Gösterişmiş! Gösteriş olsun, git secdeye. Secdeye git. Şeytan seni kandırıyor. Şeytan seni aldatıyor. Şeytan önüne geçmiş, kucaklamış seni. Almış kucağına. Sen şeytanın öpüşlerine aldanmışsın. Eğer bir riyazatın yoksa, şeytanın öpüşlerine kanmışsın. Sende şeytanın kokusu var. Sende şeytanın izi var. Sende şeytanın damgası var. Şeytan damgalamış seni. Allah değil! Allah’ın damgasını alsaydın üzerine, gidip secde edecektin ama sen şeytanın damgasını almış alnına vurmuşsun kendi elinle. Sen o damga ile secdeye gidemezsin. Önce alnını sil, şeytanın damgasını
çıkar. Ondan sonra secdeye git. Git Allah’ın damgasını vurdur. Kimin kulusun, düşün. Kimin yolundasın, düşün. Riyazatı terk etme. Bize riyazat denilince, özel sizi odalara katıp, özel sizi hücrelerde bırakmayacağım. Onu dedemleri mezardan kaldırsam, desem ki girin bu odada Allah’ı zikredin. Onlar girerler Allah’ı zikrederler. O riyazat değil dostlar. Onlar riyazat değil. Yolumuzda bir odaya çekilip, bir camiye çekilip, bir mescide çekilip, bir mağaraya çekilip riyazat yapmak; yolumuzun adabı, erkanı, düsturu değil. Yolumuzun adabı, insanların içerisinde durup, günaha girmeden, günahla arana set çekip, Kur’an ve sünneti yaşamak ve yaşatmaktır. Riyazat budur.
Gıybet edilen bir yerde susun diyebilmektir riyazat. iftira eden bir kimseye; sus kardeş, gözünle gördün mü görmedin, kulağınla duydun mu duymadın, iftira attın, lütfen susar mısın diyebilmektir riyazat. Yoksa vallahi de billahi de yemin ediyorum, aha burada hücre, girelim oraya oturun. Tatil, tatil! Gidip bir hücreye oturmak tatil şimdi. Bu riyazatlar boşuna değil. Onüç yaşındaki çocuk, beşyüz kilometre gidiyor, beşyüz kilometre geliyor. Boşuna değil. Dokuz yaşında, sekiz yaşında, altı yaşında, beş yaşındaki çocuk sema edeceğim diye, beşyüz kilometre gidiyor, beşyüz kilometre geliyor. Riyazat! Evde fosur fosur uyuyorsun televizyon karşısında, tesbih de elinde benim gibi. Riyazat, yola çıkmak! Hani sufiler seyahat ederdi. Hani seyahatin nerede? Nereye Allah için sen çıktın yola bir şey anlatmaya? Riyazat! Evde ye yemekleri, şişir göbeğini. Nerede kaldı riyazat? Kimin işi yok? Herkesin işi var. Herkes ev bakıyor. Herkes çoluk çocuk bakıyor. Sen ne yapıyorsun? Ben yarın sabah işim var benim. Ee? erken kalkmam lazım. Ee? Yani bu akşam gidemeyeceğim sohbete. Yarın giderim. Olur! Yarın da gidemezsin sen, ertesi gün gidersin. Ya ben geliyorum çok ter kokuyor orası, ter kokuyor. Ya ben gelmeyeyim tekkeye. Neden? Ya Tekke’de bir sürü kadın var ya. Bakma! Ben gelmeyeyim tekkeye. Neden? Ya işte! Sokağa çıkıyor musun dedim? Evet. Dükkanına kadın geliyor mu? Evet. Otobüste kadınlarla karşılaşıyor musun? Evet. Sen sapık mısın yoksa dedim. Otobüsteki kadınlara sarkıntılık ediyor musun sen? Hayır. Sokaktakilere ediyor musun? Hayır. Ne yapacaksın, tekkedekilere mi edeceksin dedim. Hayır! Neden, sana mı sarkıntılık yapacaklar dedim, kaldı. Ben dedim binbir tane kadın olsam, dönüp bakmam sana. Üzme sen kendini dedim. Sen kendi nefsini büyüklettirme dedim.
Riyazat! Yol yürü, mücadele boşuna değil. Neden? Altınla gümüş ayrılacak? Neden? Altınla bakır ayrılacak? Neden? Posası ayrılacak? Neden demir ayrılacak? Neden? Kim neymiş meydana çıkacak. Cenab ı Hak Adem’i yarattı. Adem’i yaratınca şeytanın, şeytanın melek olmadığı ve şeytanın alim olmadığı çıktı meydana. Cenabı Hak dedi ki Adem’e secde edin. Adem’e
secde edin emri gelinceye kadar şeytan şeytandı ve bütün herkes onu meleklerin hocası olarak biliyordu. Ve o meleklerin hocası olarak ahkam kesiyordu, baş köşede oturuyordu. Kürsüde oturuyordu. Ne zaman Adem’e secde edin dedi, gerçeği çıktı meydana. Ne zaman namaz kılın dendi, gerçeği çıktı meydana. Namaz farz mı? Evet. Namazı kılıp kılmadıysan, Adem gibi Adem’e secde edin. Etmem. Niçin? Çünkü o benden daha kötü bir yaradılışla yaratıldı. Benim cevherim ondan daha iyi. Secde et kardeş Allah’a. Neden secde etmedin? Sen Allah’tan daha mı kıymetli gördün kendini? Hayır ama kıymetli gördün nefsinde o var, nefsinde kibirlilik var. Aldatma!
Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gönderilmezden evvel de Ebu Cehil’in adı Ebul Hikemdi. Hikmet’in babası. Asıl hikmet sahibi gelince, o cehaletin babası olarak kaldı. Bak, kıyamete kadar, ebediyete kadar cehaletin babası olarak kalacak. Senin de nefsin riyazata katlanmazsa, sen de cehaletin babası olacaksın. Riyazat ne? Kur’an ve sünnet. Riyazat ne? Haramlardan uzak durup, farzları yerine getirme. Riyazat ne? Nafilelerle Allah’a yaklaşma. Riyazat ne? Allah’a aşık olma, Allah’ı sevme. Herkes pop severken, herkes top severken, herkes topçuların peşinde koştururken, topların peşinde koştururken, sen kuran ve sünnet yolunda koşcan, riyazat o. Herkes bilmem hangi pop şarkıcısının bütün şarkılarını ezberinde bilirken, sen Kur’an’dan beş ayet bilmezken, nereye gideceksin? Tarkan’ın bütün şarkılarını ezberlemek kolay. Kur’an’dan on ayet ezberlemeyince nereye gideceksin? Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri kim kırk tane hadis-i şerifi hıfs ederse, cehennem ona haram olur. Hazreti Peygamber söylüyor sallallahü ve sellem. Kırk tane hadis, kırk tane hadis! Namazla alakalı beş hadis, oruçta alakalı beş hadis, zekatla alakalı beş hadis, hac ile alakalı beş hadis. Kırk hadis, kırk hadis ezberinde yok! Ferdi’nin bütün şarkıları ezberinde, Orhan’ın bütün şarkıları ezberinde. Heyy, müslüman kardeşlerim benim! Hangi popçunun kaç tane şarkısı olduğu ezberinde. Yirmi tane ayeti kerime yok ezberinde. Yirmi tane yok! Oturup yirmi tane türkçesinden Kur’an-ı Kerim meali okumak yok. Günde üç tane, beş tane, on tane oku ya! Yok! O Kur’an-ı Kerim’i bir sefer oku. Kendi nefsime söylüyorum. Yok! Al bir tane küçük bir hadis kitabı, küçüğünden olsun. Al ikiyüzelli hadis var. ikiyüzelli hadis al. ikiyüz hadis al. Git yedi, yedi tane imamın birleştirdiği bir hadis kitabı var. Neydi adı? Yedi imamın birleştirdiği hadisler? Bilen elini kaldırsın. Kimin? Kettanenin. Kettaninin, bir ciltlik, bir cilt lik!Git al. Buhari, Müslim hadisleri var, birleştikleri. iki ciltlik git al, iki cilt, küçücük. Git oku.
Ticareti çok iyi biliyoruz, senedi çeki çok iyi biliyoruz. Oooh! Ondan sonra banka hesaplarını çok iyi biliyoruz. Kredi kartlarını çok iyi biliyoruz.
Adamın cebinde beş tane kredi kartı var, kafasında beş tane hadis kitabı, hadis-i şerif yok. Cebinde beş tane kredi kartı var, kafasında beş tane hadis-i şerif yok. Sıraladığı zaman kredi kartları sıralanıyor. Adamın kafasında telefon numarası var, bilmem kaç tane telefon numarası biliyor adam. Beş tane hadis-i şerif bilmiyor. Soruyorum, evinin adresini biliyor musun, biliyorsun. imanla alakalı bir hadis i şerif söyle bana. iman ile alakalı bir hadis i şerif söyle. Kaldı! Evinin adresini söyle, tak, tak, tak, söyledi. imanla alakalı bir hadis i şerif söyle. Yok, yok! Riyazat! Bu riyazatlar boşuna değil. Bu Kur’an ve sünnete yapışma boşuna değil. Bu Kur’an ve sünnetin emirlerini yerine getirme, boşuna değil. Bu haramlardan uzak duruş, boşuna değil. Bu helal dairede yaşamak, boşuna değil. Haram o kadar insana tatlı gelirken, o tadı terkedip, helalın lezzetine dalmak, boşuna değil. Haramın bütün cafcaflığı üzerindeyken, helalın sadeliğini yaşamak, boşuna değil. Bu riyazatlar hepsi de lazım olan şeyler.
“İyinin kötünün sınanması, kaynayıp kötü tortudan ayrılması, üste
ağması içindir altının.”
O potanın içerisine, dünya bir pota, dünyayı bir pota olarak görün. Cenab ı Hak bütün insanlık alemini atmış bu potanın içerisine. Habire çamaşır makinesi gibi kaynatıyor, döndürüyor. Habire pota gibi içerden veriyor ateşi, veriyor közü, veriyor sıcaklığı, kaynıyor boyna, kaynıyor. Hani zeytin, biz zeytinciyiz ya, zeytinyağı sıkılacağı zaman, biz gideriz yağhaneye, dedeme Allah rahmet eylesin, haber verirler. Ahmet Aga, senin zeytinler sıkılıyor. Ooo, çok önemli! Hırsızlık olmasın, uğursuzluk olmasın, yağhanenin başında bekleyeceksin, çuvallar karışmasın. iki çuval başkasına atmasın. iki çuval sana başkasından gelmesin. Senin zeytinini değiştirmesin. Olur mu olur, hile hurda yapar dip zeytini alır, seni zeytinin içine koyar. Yağ acı çıkar.
Başında bekliyorsun ,zeytinin başında. Biz de çocuğuz gidiyoruz biz başında, o zaman görüyorum ben. zeytinleri yıkıyorlar, yıkadıktan sonra atıyorlar taşın altına, kocaman böyle benim göğsüme kadar gelecek kadar bir mermer taş. Ortası delik. Orada bir tane şeyi var onun, kocaman demiri var bağlanık, o teknenin içerisinde güldür güldür güldür güldür güldür güldür güldür boyna dönüyor o. Habire onun altına da ilk önce atıyorlar zeytinleri. O zeytini eziyor, merhem gibi yapıyor. Zeytinin çekirdeği de içinde, kabuğu da içinde, çeri çöpü de içinde, toprağı da içinde, taşı da içinde. Hepsi de içinde. Ne varsa. Eritiyo onu. Güldür, güldür, güldür, güldür, merhem gibi oluyor o. içinde bir tane böyle eline gelecek bir şey yok. Merhem gibi olmuş. Onu habire onun kürekleri var. Taşın altına atıyorsun boyna onu, kenarlarda kalmasın diye, onu böyle şeyden kendirden yapılma çuvallar var. Onların içerisine az az konuluyor. Baskülün altına konuluyor
onlar. Sıcak suyu basıyorlar, baskül de basıyor bir taraftan. Akıyor boyna oluğundan. Oluğundan akarken, havuza gidiyor o su. Havuza gidince, zeytinyağı en üstüne çıkıyor. Birinci baskı. En güzel yağ o. Onu ayırıyorlar. ilk ağız yağ. Birinci baskı yağı. Adam kendine yemeklik yapacaksa o yağ kıymetli. Bir daha basıyor, ikinci yağ çıkıyor. Bir daha basıyor üçüncü yağ çıkıyor. En kötü yağ.
ilmel yakin, aynel yakin, hakkal yakin. O birinci yağ var ya, en üstte çıkan, yağın hası. iç içebildiğin kadar, sürün sürüne bildiğin kadar. Şifa, şifa! ikincisi işte, berenarı, üçüncüsü yağhaneye satılıyor o, şey için sıkma parası veya bilmeyenler alıyor. Hani siz alıyorsunuz ya şimdi marketlerde yağ, zeytinyağı alıyorsunuz ya siz, aldığınız o zeytinyağlar üçüncü kalite yağlar. istedikleri kadar desinler birinci kalite, yalan söylüyorlar. Yağcıların hiç birisi de memleketinde birinci, ilk ağız yağını kendisi yer, eşine dostuna yedirir. Zaten o pahalı, onu orda alırlar ki. Hacı Mehmet, kaç para şimdi yağın kilosu Bayındır’da? 5 liradır. Onu almaz ki o satanlar var ya, kaça satıyor adam? Sekiz liraya zeytinyağı satıyor değil mi? Üçüncü kalite tabii. Aynı yağ. Neden onu bastı? Yağını çıkarmak için. Altından posası kalıyor ya. O pastayı daha büyük yağ hanelere götürüyorlar. Onların baskülleri daha fazla. Onlar götürüyorlar onları, bir daha işliyorlar, bir daha ya çıkıyor. Ondan sabun yapıyorlar. içine biraz çiçek yağı karıştırıp, zeytin yağı diye de satıyorlar. O çıkan posayı atmıyorlar. Zeytin kıymetli, ayet ile sabit ya. Çıkan posası da ya yakacak oluyor. Yakacakdan önce bir daha basıyorlar onu, şey yapıyorlar, hayvan yiyeceği yapıyorlar. Onun hiçbir şeyi mübarek ağaç, hiçbir şeyi atılmıyor. Yaprağından ilaç yaparlar. Öyle bunu bir şeysi atılmaz hiç. Çekirdeği dahi kıymetli. işte niçin? Yağını, posasını ayırmak için. Yağı, posası ayrılacak. Bu dünya bir pota. Bu pota kaynayacak. iyi kötü ayrılacak. iyiler suyun üzerine çıkacak. iyiler üstüne çıkacak. iyiler ayrılacak. Onların kanalları ayrı. Hiç siz altının aktığı kanaldan, bakırın aktığını gördünüz mü? Çocuk bile ıı dedi bak, seyretmiş. Altının kanalı ayrı, hiç altının zerresi yabana gider mi? Gitmez. O altın işleyicileri süpürmezler hiç onlar. Adam elbiseleri dahi orada bıraktırır işçilerin. işçiler elbiselerini orada bırakırlar. Başka elbise giyerler, giderler. Altının tozu dahi orada kalacak. Altının tozu dahi kıymetlidir. Düşünün siz, velilerin nasıl kıymetli olduğunu. iyilerin nasıl kıymetli olduğunu.
“Yaptığı iş Allah ilhamıyla olmasaydı o, yırtıcı bir köpek olurdu, pa-
dişah olamazdı.”
O kimsenin yaptığı iş, Allah’ın emirlerine uygun olmasaydı, o yaptığı iş Allah’ın ilhamıyla olmasaydı, o nefsine uymuş olurdu. O yırtıcı köpek nefistir. Köpek, sufilikte nefisi simgeler. Rüyanızda bir köpek görürseniz, o sizin
nefsinizdir. Kendinizi köpek gibi görürseniz, o sizin nefsinizdir. Karşıdaki kimseyi köpek suretinde görürseniz, onun sizin nefsinizdir. Bir köpek gelir sizi ısırırsa, o sizin nefsinizdir. Sakın ha filanca geldi beni ısırdı. O köpek, öyle düşünmeyin. Sen ısırdın onu. Sen nefsine uydun. Rüya görene ait. Rüyada köpek gördün. Bil ki nefsin işi ve en aşağı kademede, en aşağı kademede. Sevinme bir de aaa karabaşı gördüm ben diye. Gördün sen karabaşı. Nefsin düşmüş en dibe senin. Allah muhafaza eylesin.
“Şehvetten de arınmıştı, hırstan da tamahtan da”
Şehvet, hırs, tamah. Bu üçlüye dikkat. Şehvet, hırs, tamah. Bu üçlüden arınmazsan, kalbin selamete ermez. Bu üçlüden arınmazsan, başın selamete ermez. Bu üçlüden arınmazsan, akıl normalde çalışmaz. Bu üçlü sende devam ederse, senin aklını zabdurapt altına alır bu. Şehvet, sadece cinsellik değildir. Ben araba alacağım, şehvettir. Ben zengin olacağım, şehvettir. Benim evim şöyle olmalı, şöhvettir, hırs makamdır. Sakın ben şu makama oturacağım, ben milletvekili olacağım, ben belediye başkanı olacağım, ben siyasetin başı olacağım. Ben şuranın başı olacağım. Ben buranın başı olacağım. Hırs, batırır insanı. Hırs batırır. Tamah, seni kuru zana düşürür. Tamah etmek, benim de iyi elbiselerim olsun, benim de iyi arabalarım olsun. Kadınlar! Benim güzel bir mutfağım olmayacak mı? Elindekine şükr et. Benim güzel elbiselerim olmayacak mı? Haline hamd et. Erkekler, tamaha düşmeyin. Hırs, tamah, şehvet. Şu anda insanlığı oluk oluk, oluk oluk kanını, damarını, ilmini, imanını, irfanını, faziletini, insanlığını, içiyor. Oluk oluk içiyor. Düşmüş şehvetin peşine. Yüzonsekiz sefer bakıyoruz. Bilmem nerem, nasıl göründü diye. Düşmüş şehvetin peşine. Saçını nasıl tarar da, adamlar nasıl ona bakar, onun peşinde. Düşmüş şehvetin peşine. Benim gibi gelmiş elli yaşına, saçı sakalı ağarmış, onları siyaha boyayacağım da nasıl kandıracağım genç kızları diye uğraşıyor. Şehvetin peşine düşmüş. Şehvet ilahı olmuş insanların. ilah! Tanrısı, şehveti. Tanrısı hırsı. Hırs onun tanrısı olmuş. ilahi olmuş. Tamah onın tanrısı olmuş, ilahı olmuş. ibadetlerine terkederken dahi iyi şehvet, hırs, tamah bırakmıyor onu. Yiyip bitiriyor ,yiyip bitiriyor. Almış onu içine. Müthiş üçlü, müthiş üçlü. Şehvet, hırs ve tamah. Allah muhafaza eylesin.
“İyi yaptı, fakat kötü görünür bir iyi işti bu.”
Bazen velilerin öyle işleri vardır. O özünde iyidir ama gözü perdeli olanlar onu kötü görür. Bazen Peygamberlerin yaptıkları iş vardır, gözü perdeli olanlar onu kötü görürler. Hani Hz. Ömer efendimiz geldi ya, dedi ki bu vahimi bu anlaşma, değil dedi. Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem. Ya Resulallah dedi, bunda müslümanların zararına maddeler var. Önce Ömer efendimiz, Hz. Ebubekir efendimize gitti dedi ki ,Ya Ebubekir, Muhammed(s.a.v.)
dedi böyle bir anlaşma yapmış. Doğru dedi. Ya Ebubekir dedi, onun yanlışlıkları var, eksiklikleri var. Dedi ki Hz. Peygamber ne yaptıysa, doğru yapmıştır sallallahü ve sellem. Ebubekir gibi olmak! Onun sıddıklığında bir hayat yaşama. Koşturdu, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine, dedi ki bunda müslümanların zararına maddeler var. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, sabırlı inançlı ve istikameti belli. Dedi ki onun altına Muhammed i Mustafa(s.a.v.) imza attı, geri dönüşü yoktur artık.
Senin gözünü bazen perde bürür. Sen yapılan işi kötü görürsün. Özünde iyidir o, hakikatin de iyidir o ama onu anlayamazsın. ilmin yetmez, kafan yetmez, bilgin yetmez, dini ilmin yetmez, dini ilmin yetmez, siyasetin yetmez. Kendi kendince sen, bu kötü bir iş yaptı dersin. Bazen geliyorlar, bana söylüyorlar böyle. iyi. Bununla alakalı gördün mü diyorum sen, hayır diyor. Duydun mu? Hayır? Nereden bu kanıya vardın o kimse için? Kalıyor. ilim farklı bir şey. ilim farklı bir şey. Hani benim burada Atatürk’le alakalı söylediklerim vardı ya. Herkes dedi ki nasıl söyler. Ben nasıl söylerim demedim. Dedim ki yazıya dökün ,getirin. Deyin ki şurasında günah ı kebaire girdin, şurda yanlış konuşmuşsun. Ben de helallık isteyeyim herkesten dedim. Evet! Sohbetin hepsini de çevirin, çekin dedim yazıya. Risale halinde hazırlayın. Hazırla ve ondan sonra kırmızılarla işaretle. Burda haram işledin, burda haram işledin. Yok! Öyle bir şey yapan da yok, şu ana kadar olmadı ha. Öyle itiraz edenlerden şu ana kadar olmadı. Kulis yapıyorlar. Herkes bir laf söylüyor. Yaz. Yazacak ilim yok! Yaz, not düş oraya ayet hadis ışığında, biz de gelelim özür dileyelim cevap veremiyorsak. Yok!
işte senin gözün kör. Senin kulağın sağır. Sen perdelisin. Önce tövbe et, tövbe et de Allah senin gözünü kulağını açsın. Tövbe et de Allah senin kalbini açsın. Tövbe et de Allah senin idrakini açsın. Anlamazsın sen, bu halinle duymazsın çünkü. Bu halinle görmezsin. Sen bilemezsin bu halinle. Demek ki nice işler vardır, senin gözün perdeli olduğundan göremezsin sen. Hatta gözün perdeli ise cinni taifesi bile aldatır seni. Gözün perdeli ise şeytan bile aldatır seni. Gözün perdeli ise iki ayaklı şeytan bile aldatır seni. Gözüm perdeli ise iki ayaklı şeytan bile seni aldatır. Kulağın perdeli senin, gözün perdeli. Gelir sana bir laf söyler, inanırsın sen. Neden? Perdelisin sen, perdeli! Sen iyiyi, hakikati göremezsin, perdelisin. iyiyi hakikati görseydin, devamlı zikir ehli olacaktın. iyiyi hakikati görseydin, secde ehli olacaktın. iyiyi hakikati görseydin, haram dairede değil helal dairede yaşayacaktın. iyiyi hakikati görseydin, harama düşmeyecektin. Helal dairede durduğun için senin idrakin, kalbin, ufkun, gözün, gönlün, açık olacaktı. Duvarın arkasını bile görecektin sen. Senin gözün perdeli olmasaydı kabri dahi görecektin. Ne yaptı Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri başlarına birer tane hurma
dalı dikti. Dediler ki ne oldu ya Resulallah, niçin başlarına birer hurma dalı diktin. Bu kardeşleriniz dedi kabir azabı çekiyor birisi dedi diline sahip değildi laf dolaştırırdı, birisi de dedi dikkat etmezdi, bevl ederken ayakta bevl ederdi, üzerine sidik sıçratırdı. Bu iki şeyden dolayı kabir azabı çekiyorlar dedi ve ondan sonra dedi eğer siz de dilinize hakim olsaydınız benim gördüğümü görür, benim duyduğumu duyardınız dedi.
Dikkat et ey mümin kardeş! Muhammed i Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretlerinin gördüğünü görmüyorsan, duyduğunu duymuyorsan, diline sahip çık, çok tövbe et. Diline sahip çık ve çok tövbe et. Çünkü senin kulağın da gözün de perdelenmiş. Zikrullah halakasında, halakayı zikrullaha gelenden haberin yoksa, kalbine ilham gelmiyorsa, ağzını çokça temizleyip de gel o halakaya. Çokça temizleyerekden gel. Kendini muhafaza et dışarıda. Onun gördüğünü görürsün, o kapı açık. Benim gördüğümü görürdünüz. Benim gördüğümü görürdünüz. Müjdeye bakın! Hz. Peygamber diyor bunu sallallahü ve sellem. Benim gördüğümü görürdünüz! Onun gördüğünü görürsünüz. O neyi gördüyse, yola bakın yola. O Muhammed i Mustafa’(s.a.v)’in yoluna bakın. Onun yolundan, onun izinden gidenler, onun gördüklerini görürler. Onun yolundan, onun izinden gidenler, onun duyduklarını duyarlar. Muhammed Mustafa (s.a.v) söylüyor. O zaman sen o iyi iş yaptı, kötü iş yaptı sen bilmeden konuşma. Suizana düşme. ilm i hakikatin varsa konuş. ilm i hakikatin yoksa dinle, dinle! Kur’an ve sünnet bilgin varsa bak, kıyas et. Bilmiyorsan, dinle. Git bir bilene sor, git bir bilene sor, git bir alime sor, git bir arife sor, git bir aşığa sor. Kafandan davranma, nefsinden davranma, heva ve hevesinden davranma. Allah muhafaza eylesin.
“Hızır, denizde gemiyi deldi ama bu delişinde yüzlerce sağlamlık var.”
Sen meselenin zahirine bakma. Hızır gitti, gemiyi deldi. Gemiyi deldi, hızır zamana, mekana, vakte hükmedendi. O gemiyi delse de onun için önemli değil. Sakın sen de sahtekar Hızırlar gibi gemiyi delme, batırırsın sen. Onun delişinde türlü hikmetler vardır. Hızır gemiyi deldi, su başladı fışkırmaya. Musa aleyhisselam başladı feryada ona. Sen Hızır değilsin dedi. Ya sen nesin ki? Sen dedi bu genç çocuklar bizi aldılar dedi filikalarına, gemilerine bindirdiler, şehre getirdiler. Sen onun gemilerini deliyorsun dedi. Ona dedi ki ya Musa, tabii olacaktın. Tabii olacaktın, öyle söz vermiştin, itiraz etmeyecektin. Ben sana demedim mi benim ilmim ilmi ledündür, acı görünür dışardan. Buna sabretmek zordur, buna susmak zordur. Buna tahammül etmek zordur. Sen nefsine uyarsın, aklına uyarsın, gemi delinir mi dersin. Senin nefsin, senin aklın, gemiyi delmeyi kabul etmez. Doğru ama sen akıl muazenesinde konuşursun ama biz akıl muazenesinde konuşmayız. Biz hakikatten bakarız, hakikatten konuşuruz. Cenab ı Hak Hızır’a zamanın
ve mekanın tasarrufunu vermiştir. Su gelir, doldurmaya başlar. Suya elini uzatır. Dur, sakin ol der. Su kalır. Dolmaz da taşmaz da gelmez de gitmez de. Öyle kalır, havuz gibi. Hadi der şimdi çıkalım, yürü. Şimdi çıkalım der. Musa aleyhisselam onu görür.
Aklınla bakarsan, yine teslim olmazsın. Birinci keramet! Çıkarlar şehre. Şehirde hiç durmaz. Şehrin kenarına kadar gelirler. Bir duvar yıkılmak üzeredir. Hızır (a.s.) paçayı kolu sıvar. Musa (a.s.) a der, hadi çamur kar, haydi çamur kararlar. Çamur getir, toprak getir, harç getir, taş getir, duvarı ördüler. Musa (a.s.) der ki ya bittim, elimde ayağımda can kalmadı. Ne yapmaya sen der bu terkedilmiş virane bir evin duvarını tamir ettirdin. Başka işin mi yok senin. Yaparken de hep söylenir Musa (a.s.) . Ya nerden takıldın bu adama derler ya, gündüzümü gece etti, gece mi gündüz etti! Öyledir yol. Dışardakilerde bakar böyle. Lan bu ahmaklar bu duvarı napmağa örüyorlar. Orda örenlerden birisini çağırırlar. Takılmayın bu adamın peşine. Bu duvarı ördürüyor bak. Bu kafayı yemiş. Siz de kafayı yiyeceksiniz bunla. Bu deli! Siz de delireceksiniz. Bu akılsız bak! Bak boşu boşuna iş yaptı. Bilmez! Haydiiii….Musa, Hızır(a.s.)’a döner, yeter artık der . Hani derler ya iliğimi kemiğimi kuruttun diye. iliğimi kemiğimi kuruttun. Düş yakamdan o zaman. Yok der, ben devam edeceğim senle. Yolda giderken bir çocuğu öldürüverir Hızır (a.s.). Bunu böyle akılları çok ilerde olanlar, ben diyorum ki bunu anlatırken, çocuğu öldürüverdi, boğazından bıçaklan kesiverdi demiyorum. ilmi siyaset yapıyorum. Diyom Hızır(a.s.) Settar Allah dedi kayboldu, gitti diyorum, bir katırın arkasına bir iğne batırdı, katır da ona bir tekme çekti diyorum ben, çocuk öldü. Hz. Mevlana bu meseleyi anlatırken, tam kitabın ortasından anlatıyor. Diyor ki çocuğun boynunu kesip atıverdi. Yani inanacaksan dosdoğru inan. Oradan buradan kulağını çevirme. Buna katlanacaksan katlan. Hızır (a.s.) çocuğun boynunu kesmiş. Ulan bunlar demek ki böyle ulu orta katil insanlar de, çek git çekip gideceksen, önemli değil. O ilmin insana ihtiyacı yok. Oraya dem vuruyor. Diyor Hızır denizde gemiyi deldi ama bu delişinde yüzlerce diyor sağlamlık var. Neden? Tahta çürüktür Hızır’ın sözünün yanında. Sen tahtayı sağlam zannedersin. Bir velinin nazarı binlerce tahtayı helak ediverir. Sen demirden evleri sağlam, betondan evleri sağlam zannedersin. Cenab ı Hak pühh yapsa fazla gelir, yapsa fazla gelir. O yüzden sen onların işini aklınla oynama, aklını kaybedersin. Zaten yok sende fazla. O yüzden sen onu koru ya da tümden at. Volan kayışını at, boşta çevrilsin gitsin, değil mi, en sağlamı bu, değil mi? Rahatı bu, atıyorsun volan kayışını, ooo harika, hiçbir yere takılmıyor o zaman. (Bu da üniversitede öğretim üyesi. Talebeleri diyecek ki hoca bizim volan kayışını atmış.)
“O kadar ışıkla, o kadar parlaklıkla Musa’nın vehmi bile perde ar-
Şimdi bazı müfessirler, bazı alimler Musa o zaman peygamber değildi, peygamberliğinden önceydi, o yüzden Hızır’a tabi oldu. Böyle şerh ederler. Yok, öyle değil. Öyle değil. Musa(a.s.) peygamberdi. Yine yıkılacak ortalık şimdi. Musa(a.s.) peygamber iken, Cenab ı Hak onu ilmi ledün için Hızır’a gönderdi. Musa(a.s.), peygamber olmasaydı şunu demezdi. Dediler ki ya Musa, senden daha alim bir kimse var mı? Yok dedi Musa. Cenab ı Hakk’ın bu taacubuna gitti. Dedi ki ya Musa filanca sohbette böyle dedin. Musa(a.s.), konuşamaz oldu. Araya perde girdi. Araya perde girince, Musa (a.s.) canhıraş yalvar yakar noldu diye tövbe, namaz, secde, gözyaşı… Cenabı Hak dedi ki ya Musa filanca yerde konuşuyordun ya. Evet? Orda birisi sana sordu ya senden daha alim bir kimse var mı? Evet? Sen de benden daha alim bir kimse yok dedin ya, evet, bu Allah’ın taaccubuna gitti. Bu Allah’ın hoşuna gitmedi. Musa (a.s.) dedi ki yarabbi benden daha alim bir kimse var mı? Var ya Musa dedi. Senden daha alimi var. Kim yarabbi? Dedi ki yanına kurutulmuş bir balık al. Kızıl denizin kenarında yürü. Orada dedi ne zaman balık canlandı, denize gitti, orada dedi bir kulum var. Git ona tâbi ol. O senden daha alim. O ilmi ledün sahibi. Musa (a.s.) peygamberken ilme bu kadar haris, Allah’ın emrini yerine getirdi, geldi konuşa konuşa. Kur’an-ı Kerim’de bu hadise geçer. Bu yeni ahitte geçer. incil’de geçer. Bu eski ahitte geçer. Tevrat’ta geçer.
Hızır ile Musa (a.s.) kıssası, hem incil’de geçer, hem Tevrat’ta geçer, hem de Kur’an-ı Kerim’de vardır. Bu aynı bu kıssayı onlardan okuyabilirsiniz. Küçük lafız değişiklikleriyle ve dedi ki bir ara kendileri sohbet ederken, kendilerini kaybettiler. Bir baktılar ki balık yok. Dedi ki niçin söylemedin. Sözünüzü kesmek istemedim. Edebe bakın. Tabi, yanındaki de peygamber, sözünü kesmiyor o konuşurken. Efendim diyor, sözünüzü kesmek istemedim. Balığın gittiği yeri biliyorum ben. Balık çıktı heybeden, kurutulmuş balık. Salamura balık, tuzlanmış balık canlandı, çıktı. Ben size söyleyemedim geri. Geri döndüler. Dediler ki nerde? işte burda. Musa(a.s.) etrafına bir bakındı. Hani kepenek altında nice veliler yatarmış ya. Hızır Aleyhisselam da böyle yan gelmiş denize karşı. kepeneği de çekmiş kafasından, Musa aleyhisselam Selam verdi, Selamünaleyküm dedi, ve aleykümselam ya Musa dedi. Kendini tanıtmasına gerek yok. Yardımcısına dedi ki aradığımızı bulduk. Peygamber! Çünkü ismi ile hitap etti ona, tanışmadığı halde. Dedi ki aradığımı buldum. Hadi sen geriye dön git sen artık. Bundan sonra dedi bizim yolculuğumuz öyle.
işte diyor ki o Musa’nın gemiyi delmesinde, sen çürüklük görürsün. Onda diyor binlerce sağlamlık vardır. Neden? Sen suya söz geçiremezsin. O söz geçirir. Sen balığa söz geçiremezsin. O söz geçirir. Hani birisi geldi ya ibrahim Ethem’e. Dedi ki tacı tahtı terk ettin, şimdi dedi kendi söküğünü mü dikersin ihtiyar! Ne buldun ki dedi, ne buldun ki tacı tahtı terk etmekle? Şimdi bak dedi fakir fukara sökük dikmekdesin. Veliler incedir. Sanki böyle gözü görmüyormuş da iğneyi düşürüvermiş gibi yaptı, atıverdi denizin içerisine iğnesini. Dedi ki eyvah yaşlılık, iğnemi de düşürdüm dedi denize! Ya bak dedi gözlerin de görmüyor. Hala daha söküğünü dikmekle uğraşıyorsun deyince, ibrahim Ethem dönüverdi okyanusa. Hey balıklar dedi. iğnemi düşürdüm. Binlerce balık, hepsinin ağzında altından bir iğne çığmaya başladılar, benimkini al. O zaman o kimse anladı ki tacı tahtı terk etmiş ama Allah onu mananın ve maddenin tahtına oturtmuş. Lütfedip bir tanesini aldı. Muhammed ümmetindendi çünkü. Eyyub Aleyhisselam gibi bütün altın kelebekleri toplamak için uğraşmadı. Hani Eyüp Aleyhisselam mağarada yıkandı ya. Mağarada yıkanınca onun o üzerinden düşen kurtlar, birer altın kelebek haline geldi. Altın kelebek haline gelince, Eyyub Aleyhisselam onlardan tutmaya çalıştı. Tuttu. Ona dediler ki ne için hani altını tutmaya tevessül ettin. Allah’ın rahmetini, lütfunu, ikramını bana ikram etmiş. Onu tutmak istedim dedi. Şeriaten söyledi. Bak, Muhammed ümmetinden sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ümmetinden olan veli ibrahim Ethem, balıkların getirdiği iğnelerin hepsini toplayacağım diye uğraşmadı. işini görecek ya bir tanesini aldı, altın iğne ile söküğünü dikti, atıverdi yine denizin içine. Demek ki onun attığı başka, onun ilmi başka, o Hızır’ın yolunda. O balıklar bir iğne deyince ne geliyor ona? Ona bütün balıklar altın iğne getiriyor, altın iğne!
Hani rivayet edilir ya yine hacca gidiyormuş ibrahim Ethem, şefaati üzerimize olsun. Her adımda iki rekat namaz kılıyormış. Anlatırken utanıyorum. Bu nasıl bir sabır. Bu nasıl bir iman. Bu Nasıl bir teslimiyet. Bu nasıl bir muhabbet. Bu nasıl bir aşk. Bu nasıl bir âşıklık. Havsalası almaz insanın. Her adımda iki rekat namaz kılmak! Her adımda, her adımda! Abdest tazeleyecek. Kuyuya atar kovasını, çeker. Bir bakar ki bir kova altın. Bir kova altın! Orada insanlar etrafında insanlar var, aynı kuyudan o zaman su yok mu yok hiçbir şey yok. Herkes abdest alacak, ihtiyaç görecek. Kuyunun etrafı, yaşam alanı. Çeker bir kova suyu altın, bir kova altın. Bakar ki altın. Döker kuyunun içerisine, başlar tövbe edip ağlamaya. Paralama ya kendini. Yarabbi ben sana ibadet etmek için abdest alacaktım. Kastım buydu. Niyetim abdest almaktı. Niyetim dünya değildi. Niyetim para değildi. Niyetim altın değildi. Niyetim sendin. Su kendiliğinden yükselir kuyudan, oluktan
başlar kendiliğinden akmaya. Bir hitap: Ey kulum! Buyur abdestini al, senden razıyım. Demek ki onların işleri akla ermiyor.
Hani Hz Ali efendimize kadı yedi tane altın hükmeder ya. Yahudinin birisi gelir der ki benim emir el mümininden alacağım var. Kadı der ki yemin edebilir misin? Ehlibeyte yemin haram der. O zaman yedi altın hikmettim, borçlusun der yahudiye. Hz. Ali efendimiz çıkar mahkemenin kapısından, bir avuç toprak alır, üç ihlas bir fatiha okur. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin ruhaniyetine bağışlar. Der ki yarabbi, halim sana malumdur. Yedi altın der. Düşünün! Emir el müminindir. Evinde ve kesesinde yedi altını yoktur. Emirel müminindir. Yedi altın ona verecek belki de insan çoktur ama bir yere gidip o yedi altını istemez. Emirel müminindir, emirel müminin! Devletin kasasından yedi altını alamaz kendisi için. Ne zaman ki böyle emirel mümininlere biz tabi olduk, kurtuluşumuz o zaman. Ne zaman bizim devlet başkanlarımız, hükümet başkanlarımız, valilerimiz ne zaman bizim hakimlerimiz, amirlerimiz, hakimlerimiz, alimlerimiz Hz. Ali efendimizin yoluna düştü, o Hz. Ali efendimizin haliyle hallendi. O zaman ümmetin kurtuluşu. O zaman ümmetin dirilişi, o zaman ümmetin haykırışı var. Başka zaman yok. Beklemeyin, başka zaman yok.
Hani Yavuz’a gelir ya o günün başbakanı. Haşmetlim der, elbisenizi değiştirsek. Koca Yavuz’un iki kat elbisesi vardır. Padişahlığının son dönemlerinde kilo aldığından dolayı elbise dar gelir. Almanya Macaristan sefiri gelir, yeni atanmış. Sunacak mektubu ya, sorar başbakan, der ki haşmetlimizin kıyafetini nasıl buldunuz. Der ki o kadar haşmetli, o kadar azametliydi ki vallahi der, ayağının ucundan başka bir yere bakamadım. Koca Yavuz, padişahlığı esnasında devletten, devlet işleri için iki kat elbise alır. Sevmedikleri otuzüç yıl, otuzüç yıl padişahlık yapan Abdülhamit Han hazretlerinin iki kat elbisesi vardır, iki kat! Üç kat değil. Devletten aldığı iki kat elbisesi vardır. iki kat! Devlet işi sabahleyin mesai başladığında o elbise giyilir, akşam mesai bittiğinde tekrar çıkarılır. O devletin parasıyla, akçesi ile alınmıştır, o gece giyilmez, o başka günlerde giyilmez. Devletin işi olduğu zaman giyilir.
Hani Hz. Ömer efendimize birisi ziyarete gider, o esnada hiç konuşmaz. Bütün yazışmaları bitiririr, imzalaşmaları bitirir. Kandili üfler, söndürür. Ondan sonra gider oradan başka bir kandil alır, onu yakar. Şimdi konuşabiliriz der. Hoş geldin. Nasılsın, iyi misin, az önce der devletin işini yapıyordum, devletin işini yaptığımızdan beytülmalın malıydı der kandil ama der şimdi devletin işi bitti, bu da benim kendi kendi kandilim der. Ondan şimdi konuşuyoruz. Kendi kandilinde, devletin kandilinde değil. Devletin malını yiyen ne o? Yemeyen keriz. Öyle değil. Öyle değil! Devletin malı deniz, yemeyen keriz. Böyle! Şu işe bak! Ne hale gelmiş ümmet. Ne hale
gelmiş! Öyle ola, ola, ola, ola, ola şu memleketin iki yakası bir araya gelmedi zaten. Devletin malı deniz dediler, habire yediler. Habire yediler. Bankaları boşalttılar, fabrikaları başlattılar, kamu iktisadi kuruluşları boşalttılar. Atatürkçüyüz dediler, boşalttılar. Kemalistiz dediler boşalttılar. Laikiz dediler boşalttılar. Boşalt Allah boşalt! Ye Allah ye! Gazinoları ayrı, barları ayrı, pavyonlara ayrı, otelleri ayrı, baloları ayrı, içkilere ayrı…Ye Allah ye. Peşkeş çektiler her şeyi kendi etraflarına. Devletin malı deniz! Öyle yaptılar Allah muhafaza eylesin!
işte ne zaman ki Ali gibi oldular, yani birer veli terbiyesine girdiler, Hz. Ali efendimiz veli terbiyesi de veli terbiyesi. Seyr i süluk yapmış, riyazat yapmış. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in izinden gitmiş, onun izinden zerrece ayrılmamış. Ayrılmamış! Hızır’ın yolu, ibrahim Ethem’in yolu, Beyazıt ı Bestaminin yolu, Hallacı Mansur’un yolu, Abdulkadir Geylani’nin yolu, Hazreti Mevlana’nın yolu. işte onların işleri normal akılla değil. Herkes gitmiş Hz. Ali efendimizin bir avuç toprak aldığı yere, herkes bir avuç toprak, herkes okumuş, yedi altın demiş ama yok. Demişler ki ya Ali fark ne? Ağız demiş, Ali’nin ağzı değil. Sizin okudunuz dua tamam, ihlas okudunuz, Fatihayı da okudunuz, o da doğru. Hz Peygamber Efendimize de bağışladınız, o da doğru ama demiş Ali’nin ağzı değil!
Şeyh Efendi hazretleri, Allah rahmet eylesin, böyle bir hasta geldi, hastaya bir fatiha okudu. O biraz da böyle bilirler, saklamaz böyle fatiha okuduğunu, mırıldandı. Kimisi böyle ne okuduğunu saklar, sanki aman sanki keramet okuduğunda. Hani kimisi böyle saklar. Mübarek okur. Fatiha okuduaç ağzını dedi hastaya, açtı ağzını, (üfledi). Aç ağzını dedi, açtı. Tükürdü onun ağzına, iyileşti. Öbür taraftan biri dedi ki ya Fatihayı okudu ya dedi. Kulağım duyuyor benim. Döndüm, sen ne okumadın dedim. Kaldı, böyle baktı. Gençlik de var ya o zaman! Biz de yine edep adap yok da o zaman hiç yok. Baktım, mırıldanıyor. Dedim senin dilinde ne var? Nasıl yani dedi. E dedim baksana diline. Bu dilini uzattı şimdi bakıyor. Ne var dedi. Görmüyor musun dedim ben, yok dedi. O yüzden işte dedim Fatiha tesirli olmuyor senin dedim. Ne var ki dilimde dedi. Çok afedersiniz be o ke söyledim ben. Bu var senin dilinde dedim. Kaldı. Şimdi onun Fatiha okumasını o kendince şöyle görüyor. Ya ne olacak ki bir Fatiha okudu, iyileşti. Ben de Fatihayı biliyorum. Herkes biliyor Fatiha’yı. Fatiha’yı bilmeyen mi var? Yok. Onun Fatiha okumasına da gerek yoktu aslında. Hani böyle bakacaktı, geçti diyecekti, geçecekdi o veya bakmasına da gerek yoktu. Bir de insanın içi hoş olmaz ya böyle dışardan gören. Ağzına tükürüyo birisi.Ya ne kadar irite edici bir şey değil mi. Birinin ağzına tükürmesi Ben giderdim böyle efendim bir kansırsan bana derdim yalnız kaldığımızda. Milletin önünde diyemezdim
de. Ne oldu yine? Şu benim nefsim beni perişan ediyor derdim. Aç ağzını derdi böyle sert. Ben açardım, puuu yapardı benim ağzıma. Allah razı olsun efendim derdim ben. Bana bir gün dedi, ne oldu dedi, yoksa nefsin benim dedim bir türlü aşağı inmiyor dedim. Hep kaldırıyor kafasını dedim, kabargın benim nefsim dedim. Öyledir o nefis dedi o şimdi. Merhamete geldi, aç bakayım bir daha ağzını dedi. Allah rahmet eylesin. Açtım ağzımı. Puuu yaptı birdaha.Şimdi oldu dedi. Allah razı olsun efendim dedim. Tabi!
Bir gün yine öyle hamamdayız, Sivas’ta kaplıcada. Yanıyor, tam kaplıcanın çıkış noktası. Herkes kızıyor alana. Neden burayı aldın, kimse giremeyecek içine. Ya baba buraya girer mi kardeşim kaynıyor burası diyor. Tam ağzı diyor. Gerçekten de o bir iki üç tane orada sırayla banyo var o sıcak kaplıcada. Kimse orayı almıyor. Kimse almıyormuş zaten. Alan da Allah rahmet eylesin, Ahmet Turan abi. Boş yer yok, bütün kaplıcalar dolu. Bir orası boşmuş, orayı almış. Herkesin derdi kaplıca, benim derdim ayrı. Ben oturdum önüne. Dedim ben iyi değilim. Benim bu nefsim dedim beni perişan ediyor dedim. Aç ağzını dedi, açtım ben ağzımı. Onlar konuşuyorlar boyuna Sivas’taki arkadaşlar. Buraya neden aldınız işte kim aldı kim almadı filan. Tükürdü bana bir güzel. Tamam mı dedi. Allah razı olsun efendim dedim be. Onlar konuşuyorlar ama boyuna şimdi hani su çok sıcak girilmez çıkılmaz diye. Hadi gir şuraya dedi. Ben hiç, cumburlop… Millet konuşuyor girilmez diye, ben içindeyim! Böyle kolumu oynattıydım, yandı kolum bir anda! Ha dedim ben. Tabi girerken işin doğrusu şimdi, destur üstadım dedim girdim ben ondan sonra, destur üstadım dedim, girdim öyle duruyorum ben şimdi, burama kadar. Önce bir durdum öyle. Her tarafım karıncalaştı sanki, uyuştu böyle. Şöyle kolumu oynatayım dediydim, yandı kolum. Hiç oynatdım, öyle durdum ben. Duruyorum şimdi böyle hani çok afedersiniz, kurbağalar durur ya böyle. Ben duruyorum böyle şimdi sıcağın içinde. Kımıldadığın anda yanıyorum çünkü. Yanıyorum! Onlara dedi döndü böyle. Ne oluyor dedi? Efendi baba, burası çok sıcak da. Onlar görmemişler bile benim girdiğimi.Eee Mustafa Efendi girdi ya dedi. Bir baktılar ben ordayım, suyun içinde. Buram buram yüzümden ter akıyor ama benim. Mustafa Efendi, güzel mi oğlum dedi. Çok güzel Efendim dedim ben. Ala o zaman dedi, cumburlop o da girdi. Bana dedi anlaşılmıyor konuşma yalnız, öyle bir şey oldu içerde, duymuyorlar öbürküler bizi. O da bir kımıldamış, o da yanmış. Mustafa Efendi, Mustafa Efendi dedi. Ne o? Kımıldamak değil de depreşme hiç ha dedi. Dedim ben kımıldandım, yandım efendim dedim. Hah dedi. Hah dedi, sakın depreşme dedi. Biz öyle duruyoruz. Onlar sonradan uyandılar bizim girdiğimizi. Siz burada mısınız ?Nereye
konuşacağım ben, öyle duruyorum, suyun içindeyim ben. Kaynıyor ortalık! o Duman dumana, buhar!
Yanıyor ortalık, kimse girmiyormuş oraya. Ben böyle duruyorum içinde, benim bir tek boğazım meydanda. Şeyh efendinin de boğazı meydanda. ikimiz böyle yüzyüzeyiz ama yakınız böyle. Zaten daracık, ufacık şeyler, yüzyüzeyiz. Onlar konuşuyorlar, biz duyuyoruz onlarınkini, bizim konuştuğumuzu onlar duymuyorlar. mustafa Efendi dedi, oğlum bunlar bizi duymuyor herhalde. Duymuyorlar efendim dedim ben. Ha iyi, duymasınlar o zaman dedi. Duymasınlar efendim dedim. Onlar habire daha burayı neden tuttunuz, neden ettiniz diyorlar. Muhabbet onların daha o! Onlar da böyle peştemalleri üstlerinde, giremeyecekler ya onlar. Onlar kaldı meydanda. Biz içerdeyiz ama. Şimdi bir başkası bakar, ayağını sokar. Ondan bir ara ayağını soktular, ayağının parmağını sokuyorlar, pat atıyorlar. Sıcak, giremezler.
Bir başkası sıcak girmez dediği yere sen giriverirsin. Akıl işi değil bu! Bakın bu akıl işi değil. Akılla alakalı değil. O suya da hükmeder. O Hızır’ın yolundan. Ali’nin yolundan. Kerremallahu vech! O Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in hususi yolundan. O suya da denize de balığa da çama da ağaca da ne dedi Hz Peygamber Efendimiz? Ağaç mı gelsin dedi. Gelsin deyince o daha ala ya! Hani o olmayacak. Ağaca dedi gel, ağaç yerinden kalktı geldi. Ah! O varlığa da hükmediyor. O dedi ki ben mi dedi senin elindekini söyleyeyim, yoksa elindekinler mi beni söylesin? Bak müşrik kafası! Örtülü, kör, âma! Dedi ki benim elimdekiler seni söylesin. Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu deyince taşlar tak attı taşları elinden. Başkasının değil o.
Ne yaptı Davut? Sapan taşı. Kimi? Callutu. Üç tane taş. Üç tane bildiğiniz taş. Calluttaki zırh kimsede yok. Callutun ordusundaki zırh kimsede yok. Ama Davud’da sapan taşı var. Davud’un sapan taşı, atom bombası. Davut’un sapan taşı füze. Bütün zırhları delecek olan füze ve taşlar dile geldiler yolda giderken. Ey Davut! Al beni. Ben Callutu dedi vuracağım. Callut benim üzerinden öldürülecek. Davut aldı. Taş dile geliyor, ona söylüyor. Beni al. Öbür taş dedi ki beni al, aldı. Öbür taş dedi ki beni al, aldı. Üçünü bir yere koydu, sapan taşını attı, Callutla beraber iki komutan felç. Bir atışta üçü. Davut, Davut oldu! Davut, Davut oldu! Sen füze atarsın vuramazsın. O sapan taşı. O çünkü sen atmadın ben attım sırrına vakıf. O sen atmadın, ben attım sırrıyla sır olmuş. O sen öldürmedin, ben öldürdüm olmuş. O biz değiliz, o olmuş. O yüzden onların suyu, senin binlerce tahtandan sağlamdır. Onun bir nazarı, senin binlerce kuvvetli evinden barkından sağlamdır. Musa’nın vehmi bile ne yaptı, bu işi anlayamadı, algılayamadı.
“Artık tutup da kanatsız uçmaya kalkışma sen.”
Mübarek olsun. Sen kanatsız uçmaya kalkma. Kanatsız uçmaya kalkarsan ne olur? Kedilere yem olursun. Kanatsız uçan kuş ne olur? Kedilere yem olur. Uyanık kediler vardır. Kuş yuvalarının altında beklerler yavru zamanı. içinden salak, embesil kuşlar, kanatları çıkmadan uçacağım diye uğraşır, yuvadan düşer. Yuvadan düşünce, kediye yem olur o. Sen yuvada dur. Yuvada beslen. Yuvada kanatlan. Sen yuvada tüylen, uçacak zamana gel, uçarsın. Sen üzme kendini, seni uçurur ama sen şehvetine düşersen, hırs yapar, tamah edersen, kanatsız uçmaya kalkarsan, kedi köpeğe yem olursun sen. Kedi köpeğe! Hiç kartal yavrusu, kartal kediye yem olur mu? Kanatsız uçmaya kalkarsa, kedi yemi olur. Hiç şahin kediye yem olur mu ama kanatsız uçmaya kalkarsa kedi yemi olur o. Sen padişahın omuzuna konacak şahinsin. Bekle, dinle, hırs yapma, tamah yapma, şehvete düşme. Padişah omuzuna kon. Sen madem ki iyi bir şahinsin, padişah omuzuna yakışırsın. Ne zaman? Eğitildikten sonra. Seni eğitmeden koyarlar mı o padişahın omuzuna? Seni eğitmeden koyarlar mı padişahın koluna? Yok! Eğitimli olanlar, riyazat yapanlar konar oraya. Riyazat yapmayanlar konmaz. O zaman sen nefsine uyup palazlanmadan çıkma meydana. Nefsine uyup, tüylenmeden tüylendim zannetme iki tane sarı tüy görüp de. Sen parmağının üzerine bir damla su görüp, kendini ummanlarda zannetme. Ummanlar da zannetme!
Karınca misali, hani bir karınca varmış ya Mesnevi’de geçer. Eline bir saman çöpü oluşturmuş, saman çöpünün üzerine geçmiş. Bir de at sidiği, at sidiğinin üzerinde, saman çöpünün üzerinde karınca. Dermiş ki kaptan-ı derya benim. Karınca gibi olma! Sidiğin üstünde, saman çöpünde, kaptanıderya zannetme kendini. Sidiğin üstünde, saman çöpünün üstünde kendini mürşid i kamillerden görme, kendini velilerden görme. iki rüya görüp kendini evliya sınıfına koyma. iki hal anlatıp geçici şeylerden dolayı kendini dev aynasında görme. Kanatsız uçmaya çalışma. Uçamazsın. Ya? Kedi köpeğe yem olur gidersin. Allah muhafaza eylesin.
“O kızıl güldür.”
O veliler var ya, o hızlının yolunda gidenler, o Muhammed i Mustafa’nın yolunda gidenler, onlar kızıl güldür. Yani kırmızı gül. Onlar aşkın rengine boyanmışlar. Onlar aşkın haliyle hallenmişler. Onlar aşkın kendisi olmuşlar. Sakın onlara sen, kan deme. Senin gözün perdelenmiş. Sen aşka kan diyorsun Senin gözün perdelenmiş. Sen kırmızı güle kan diyorsun. Senin gözün perdeli. Senin aklın perdeli. Senin duyuların kapanmış. Senin maneviyatın kapanmış. Allah muhafaza eylesin.
“Akıldan sarhoş olmuştur o.”
Onlar akıldan sarhoş olmuşlar. Akılı içmişler, içmişler, içmişler, akıl sarhoşu olmuşlar. Bir kimse az olur onu aramaya koşar. Bir şeyin çoğu da
sarhoş eder insanı. Onlar akıl sarhoşu olmuş. Kendini akıllı zannetme. Kendini akıllı zannetme. Onlar akıl sarhoşu, deli adını takma ona. Sen sakın onlara da deli deme dese de Hz. Mevlana diyeceksin sen. Neden? Hadis i Şerif tecelli edecek: “Siz Allah’ı öyle zikredin ki dışarıdan görenler size bunlar deli olmuş desin.” Sen öyle zikredeceksin ki dışarıdan görenler seni yine deli olmuş bu diyecekler. Allah bizi affetsin inşallah. 240’ tan devam edeceğiz önümüzdeki hafta inşallah. Allah izin verirse verirse.
https://www.youtube.com/watch?v=IEpn5N_uSYE&list= PLpNiKWHUSB_KF_8QYHQPSQIvh9VWfDcyl&index=40 Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Padişahtı o hem de pek uyanık bir padişah. Öz bir kişiydi o. Hem de
Allah’ın öz kişilerinden.” (Hekimden için söylüyor bunu. )
“Bir kişiyi böyle bir padişah öldürürse baht ne yandaysa o yana, en iyi bir mevkiye çeker, iletir onu. Onun faydasını onu kahredişte görmeseydi, o mutlak lütuf nasıl olurda kahretmeyi dilerdi.”
O hekim mürşid-i kamildi. O mürşid i kamiller bir şey yaparlarken, Allah’ın emri ve hikmeti üzerine yaparlar. Allah’ın emri ve hikmeti üzerine bir şey yıkarlarsa, onun yenisi ve daha iyisi gelecektir, onda hikmet ara. Onlar o mürşid i kamiller, o Allah’ın velileri, peygamberleri, o Allah’ın dostları bizim gözümüzün önünde bir şeyi böyle yırtar atarlarsa, suizana düşme, onun yenisini yapacaktır onlar, yenisiyle emredilmişlerdir. O yüzden onların bir şeyi yırtıp atmasında hikmet vardır. O yüzden onlar nefisle mücadelede, senin nefsine zorluk vermelerinde bir hikmet vardır. Senin nefisle mücadelende, sana emrettikleri şeyler sana acı gelebilir, sana yıkıntı gelebilir, sana ölüm gelebilir. Bunlar senin yeniden dirilişine sebep, yeniden yenilişine yenilenmene sebep olacaktır. Onlar zulmetmek için yola çıkmazlar. Allah kullarına zulmetmek istemez, zulmetmez. Peygamberler ümmetlerine zulmetmezler. Allah’ın dostları, velileri etrafındaki insanlara ve velilere ümmete ve ihvan kardeşlerine zulmetmezler. Onlara kötülük yapmazlar. Onlara yanlış ilaç bile bile vermezler. Onlar ihya etmek için hidayete sebep olmak için yeniden diriltmek için yeniden diriliş olması için bir şeyi öldürürler. O yüzden suizana düşmek iyi değil. O yüzden bazen onların kahredişleri fayda verir. Onların yıkmaları bazen fayda verir. Onlar bazen bir şey yıkıyormuş
gibi görebilirsiniz siz. O yıkıntının altından neşv ü neva eder, harika binalar çıkar. O kahredişin arkasından harika binalar çıkar.
“Çocuk hacamatçının açacağı yaradan titrer durur. esirgeyici ana ise
o solukta sevinçlidir.”
Çocuğa hacamat yapmaya kalksanız, çocuk jileti görür, usturayı görür titrer korkar ama anne bilirki o cocuk hacamattan sonra şifa bulacak. Annesi o titreyen çocuğu sükunete erdirmeye çalışır. Ameliyata girecek olan hasta kesileceğim, biçileceğim ameliyat masasında kalırım korkusuyla titrer durur ama onun iyiliğini isteyen dostları, onun ameliyat olmasından sevinirler. Birisi bıçağın altına yatmaktan korkarken onun dostları ise onun iyileşip şifa bulacağını ümit ederekten ameliyat olmasından sevinirler. Bir başkası onu dışarıdan gördüğünde vah vah demez hiç. Siz ameliyat olup şifa bulacağına inandığınız bir kimsenin ameliyat olmasına vah vah der misiniz? Onun hasta haline vah vah dersiniz ve dersiniz ki neden tedavi olmuyorsun, tedavi olmak sünnet. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, tedavi olmayı teşvik etti. Hatta müslümanlar hasta olmazdı da yahudinin birisi göçecekti dedi ki müslümanlar hasta olmuyor. Onlar az yerler, az konuşurlar, az uyurlar. O yüzden hasta olmazlar dedi. Demek ki hastalığın sebebi neymiş kıymetli dostlar? Çok yemek, çok konuşmak, çok uyumak. Bunlar insanı maddi manevi hasta eder. Çok yiyenler maddi manevi hasta insanlardır. Çok konuşanlar olur olmaz her yerde her şeyi konuşurlar. Bunlar maddi manevi hasta insanlardır. Çok uyuyanlar, maddi manevi hastadır. Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, o yahudi doktora dedi ki müslümanlar az yerler, az konuşurlar, az uyurlar. O yüzden hasta olmazlar. Dikkat edin, hastalığın sebebidir çok yemek, hastalığın sebebidir çok uyumak, hastalık sebebidir olur olmaz her şeye konuşmak.
Enteresan bir şeydir. Duyduklarınızı sizin anlatmanız yalan olarak yeter. Bakın duyduğunu anlatmak yalan olarak yeter. Duyduğunu dahi anlatma. Sana yalan olarak yeter diyor. Gıybet etmek, iftira etmek, boş lakırdı etmek, insanları eğlendirmek için konuşmak, şaklabanlık yapmak için konuşmak, insanlara bu noktada şarkı söyleyip de ordan para kazanmak, çalgıcılık yapıp ordan para kazanmak. Bunlar caiz olmayan şeyler. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde işte bir kimse ameliyat olmaya gitse, ameliyat olacak olan kimse belki de titreyebilir. Onu ama ameliyata gönderenler, şifa ümidiyle onun ameliyat olmasından sevinirler. Bu zahiri hastalıklar, e batıni hastalıklar da aynı. Birisi bir mürşid i kamile gitse, orada maddi manevi hastalıklarından kurtulacağına inanılsa, insanlar oraya gitmesi için teşvik etmezler mi? Çekmeyen bilmez. Evde huzursuz, huysuz bir kadın olsa, evde huzursuz, huysuz bir adam olsa kadın da adam da birbirlerini tedavi olacak
yer ararlar. Bakın az önce geçinemiyoruz, bizde büyü mü var diyorlar. Bu derdi ancak onlar bilirler. Onlar nefislerini terbiye etselerdi, onlar nefislerini edeple süslemiş olsalardı, bizim başımızda büyü mü var nazar mı var deyip üfürükçülere koşturmazlar, hocalara koşturmazlardı. Adı hoca onların. Onlar üfürükçü, büyücü, istismarcı.
işte manevi tedavi de budur. O mürşid i kamiller, o veliler manen tedavi ederler. O manevi tedaviyi alan kimse iyileşir. Onun iyileştiğini gören kimse sevinir. Oysa o manevi tedavi esnasında acı çekiyordur. Ona yeme demek ve onun o sözü dinlemesi, çok konuşma demek, onu dinlemesi, bu haram, bu caiz değil, bu normal değil, şunu şöyle yapacaksın,riyazatları çekmesi, o riyazatları yaparken o kimse acı çeker. Herkes kahvede kağıt oynarken, sen oynayamazsın. Herkes mayosunu, bikinisini giyip denizde güneşlenirken sen güneşlenemezsin. Herkes gidip heva ve hevesini doyururken, sen duyuramazsın. Bu dışardaki kimselere bakılınca acı gelir. Hatta bunları yapanlar dönerler ona, vah vah vah görüyor musunuz, bunlar yapamıyorlar derler. Hatta kimisi yani yokluk kolay değil, yani yaşayamıyor ya böyle bir hayat. Onu yokluktan zanneder. Ama bu riyazatdır. Yolun adabı, erkanıdır. Bu yol riyazatsız gidilmez. Yol riyazat ister. Yol çalışmak ister. Gayret ister, edep, terbiye ister. Kendini muhafaza etmek, sınırlamak ister. işte o yüzden bunlar dışarıdan acıymış gibi gelir ama hekim bunları verir ki o oradan şifa bulsun.
“Yarım can alır. Yüzlerde can bağışlar.”
Hekim bunları yaparken, o veliler o mürşid i kamiller, bu eğitime tabi tutarken insanları, sanki canı gider insanın. Yarım canı gider ama sen yarım can verirsin, o sana yüzlerce can bağışlar. O can bağışlanmak kapısını aralar sana. Sen yüzlerce can bulma kapısını bulursun. Sana yüzlerce can bulmanın yolunu öğretir o.
“Vehme bile gelmeyen bir şey vardır ya onu verir işte.”
Bu hayale bile gelmez, bu düşünceye bile gelmez. Artık sen Allah’a vuslat yolcususun. Sana onu gösterir, sana onu verir, sana binlerce can bağışlar, sana ebedi can bağışlar. Sen ebedi alemde hep onun cemalini seyrederekten kalırsın.
“ Sen kendine göre kıyaslamadasın ama çok, pek çok uzak düşmüş-
sün. İyice bak bir hele.”
Sen kendi kendine de bunu kıyaslama. Kıyaslamada hata yapıyorsun. O yüzden kıyaslayaraktan kendini bu meselenin hikmetinden uzak tutuyorsun. Sen velilerle normal insanları kıyaslama. Sen peygamberlerle normal insanları kıyaslama. Sen yol gidenlerle yolsuzları kıyaslama. Sen delice zeytinle
aşı zeytinin bir tutup da sen onları böyle bir şey yapma. Ya? Sen git o velilerin, o peygamberlerin yolunda yürümeye çalış. Sen git Kur’an ve Sünnet dairesinde yürümeye çalış, diyelim ve cariye padişah hikayesi bitmiş oldu. Bu hikayeyi evlerinde Mesnevi olanlar tekrar dönüp bir daha okusunlar. Bu hikayeyi iyice anlamaya çalışsınlar. Çünkü Hz. Mevlana bu hikayeyi, bu bizim hikayemiz diye adlandırılmış. inşallah önümüzdeki hafta Allah izin verirse, Cenab ı Hak sağlık afiyet verirse, bakkalla dudu kuşunun hikayesine geçeceğiz ki mesnevideki ikinci hikaye.
Kaynaklar ve Referanslar
- Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=IEpn5N_uSYE
- Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=uEGEAbEmp8k
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı