Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“ A dostlar, bu hikayeyi iyi dinleyin. Gerçekte bizim halimizi anlatır bu.”
Hz. Mevlana, mesnevinin ilk onsekiz beyitinden sonra, birinci hikayeyi anlatır. Bu birinci hikaye bir padişahın, bir halayıkcağıza, bir köle kadına aşkını anlatır. Hz Mevlana başlangıçta dinle derken, insanların neyi dinlemesi gerektiğini anlatır ve dinleyecek olan insandır. O yüzden o dinlemeye tabi olanlar, ardından anlatılacak olan hikayeye kulak kesilmeleri gerekir. Bu ilk anlatılan hikaye Hz Mevlana celaleddin-i Rumi Hazretlerinin deyimi ile bizim hikayemizdir der. Bizim derken, tekil demez, çoğul konuşur. Tekil değildir. Der ki bu hikaye bizim hikayemizdir. Yani Hz Mevlana gibi olanların hikayesidir. Bu Şemseddin-i Tebrizi’nin hikâyesidir, bu Abdulkadir Geylani’nin, Ahmed Er Rufai’nin, Ahmed el Bedevi’nin, ibrahim Dusuki’nin hikayesidir. Bu Abdurrahim Tantavi, Abdurrahim Neşavi’nin hikayesidir, bu Çorumlu Hacı Bekir babanın, bu Ali Haydar Efendi’nin bu Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin hikâyesidir, bu hikaye Nevşehirli Abdullah Efendi Hazretleri’nin hikayesidir, bu hikaye o güne kadar gelmiş, o günden sonra da gelecek ve bundan sonra da gelecek olan veliyullahın mürşid i kamillerin hikayesidir. Bu hikaye sizin hikayeniz dediğine göre çoğuldur çünkü , bu çoğul bütün velileri kapsar. Bu çoğuluk aslında kesrette vahdet, vahdetde kesret noktasında bir tek veli ama o veliler zümresinin hikâyesidir. O yüzden Hazreti Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri, dinleyin deyip insanları kulak kesilmeye sevkettikten sonra ve ardından gelen beyitlerde bağlarından kurtulun dedikten sonra, o bağlardan kurtulan o kimse o neyi dinleyecekse ve neyde mürşidi kamilse ve o mürşidi kamil de bütün
mürşidi kamillerin hikayesini anlatan ve bizim hikayemizdir dediği halayık cağızın bir padişahın halayıkcağıza olan aşkını anlatır. Buradaki padişah ruhumuzdur, buradaki halayıkacağız buradaki o padişahın aşık olduğu kadın ruhumuzdur, buradaki kuyumcu ruhumuzdur, buradaki doktor rumuzdur. Buradaki şahsiyetler; kimlikler, kişilikler, eşyalar, hepsi de birer rumuzdur. Arkasında birer mana vardır. Bunu sadece bir padişahın bir kadına aşıklığı olarak anlarsanız mesneviden bir şey anlamamış olursunuz ve mesneviyi hiç tanımamış, mesneviyi hiç dinlememiş, bu alemin manasını idrak etmemiş olursunuz. Bu manada, eğer mesnevideki hikayeleri La Fontaine hikayeleri gibi görürseniz, mesnevideki hikayeleri eğer ki nefsinizden bakarsanız veya zahiri ilim ile bakarsanız normal bir hikaye gibi dinlersiniz ama Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri bu bizim hikayemiz dersen ona bir derinlik katıyor. Bu Bizim Hikayemiz derken onu bir mana katıyor. Bizim hikayemiz derken onun dışında okuduğunuzun dışında, okuduğunuzun daha derinlemesine, okuduğunuz perdenin arkasında başka şeylerin var olduğunu söylüyor. Ve diyor ki a dostlar ve bunu anlayanları da kendine dost görüyor. Ve bunu okuyacak olanları da kendisine dost görüyor. Ve bunu ancak ve ancak kendisini anlayacak olanların, kendisini dinleyecek olanları, o dostlar dairesinde duracağını söylüyor. A dostlar derken kendisine çok yakın görüyor. Hani kur’an-ı kerim’de bazı tabirler vardır. Ey insanlar der, bütün insanlara hitaptır. Ey iman edenler iman edenlere hitaptır. Ey işte Yahudiler, Museviler der, Yahudilere ve musevilere veya ehli kitabadır bu hitap.
O zaman hitap, başlangıçta kullanılan kelimeye göre, kullanılan tarza göre nereye gittiğini söyler. Nereye gittiği belli olur. Burada a dostlar deyince Hazreti Mevlana, demek ki bu Mesneviyi anlayanı, mesneviyi dinleyeni, mesneviyi kendisine bu noktada ölçü edineni kendisine dost görüyor. Kendisine dost görüyor. Çünkü mesnevinin ilk başlangıcında ilk onsekiz beyitinde, ayrılıktan şahrem şahrem olmuş bir gönül isterim ki o beni anlasın, ben onunla konuşayım. O ayrılıktan şahrem şahrem olmuş bir gönül ister. Ayrılıktan şahrem şahrem olmuş gönül, onun dostudur. Eğer ayrılıktan şahrem şahrem olmadıysa, o onun dostu değildir. Onun yoldaşı değildir. Onun arkadaşı değildir. Onun gönüldaşı değildir. Nefsine uyan, onun dostu değildir, hevasına uyan onun dostu değildir, yolunda gitmeyen onun dostu değildir, âşıklığı kendisine ölçü edinen, onun dostu değildir. Bu noktada maşuk olarak kendisinin önüne Allah’ı koyan, onun dostu değildir. Eğer Allah ve Resul’ünün yolunda gitmeyen, onun dostu değildir. Çünkü kendisini, kendisi tanımlamış. “Ben Kur’an’ın kuluyam, Muhammed i Mustafa’nın yolunun tozuyam. Kim bunun dışında bir şey söylerse, o sözden de o söyleyenden de uzağım” diyerek kendinin nerede olduğunu göstermiş.
Eğer Kur’an ve sünnet dairesinde değilsen, onun dostluk dairesinde değilsin, eğer aşıklık yolunda değilsen, onun dostluk dairesinde değilsin. Eğer; kalbinden, gönlünden, şahrem şahrem dostlar ayrılığının acısını yaşamıyorsan, onun dostu değilsin. Eğer geceleri seccadeni atıp da tevhid okumuyorsan, onun dostu değilsin. Eğer sen iyilikte, merhamette, şefkatte, güzel ahlakta, edepte, terbiyede önde değilsen; o halde değilsen, onun dostu değilsin. O zaman dostluk dairesi kendince farklı bir şey, kendince farklı bir şey. O dostluk dairesi kendince özel, o dostluk dairesinde duranlar ancak ona dost olacak. O zaman “a dostlar” dediğinde biz sokaktan geçeni ona dost görmeyeceğiz, “a dostlar” dediğinde o dostu rahatsız edenleri dost görmeyeceğiz, “a dostlar” dediğinde heva ve hevesine uyanları dost görmeyeceğiz, “a dostlar” dediğinde insanların vicdanlarını yaralayan, gönüllerini kanatan, önden arkadan hançerleyen ahlakları, salakları, gerizekalıları, edepsizleri, o dostlar zümresinden görmeyeceğiz. Dost dendiğinde, dosta dosttur, dost dendiğinde edebi ile ahlak ile tavrı ile tarzıyla Muhammed’i kokan, dost dediğimizde o Muhammed’i kokuyu her tarafından almamız lazım. Dost dediğimizde o edebi o ahlakı her tarafından almamız lazım. Dost dediğimizde, insan görmemiz lazım.
insan ki dinleyen mahluktur. insan ki yapma denileni yapmayandır, insan ki bir daha bununla benim karşıma gelme diyene, gelmeyendir. insan ki insan ki böyle konuştuğunda rahatsız oluyorum dendiğinde bir daha konuşmayandır. insan! Her iki gözü olan insan değildir, her burnu olan insan değildir, her iki ayağı olan insan değildir, her dudağı dili olan insan değildir. Eşekde de dil dudak vardır. Eşek de de kulak vardır. insandır insanı dost olan, insan! insan ki insan ki dinleyendir. insan ki dinlediğini anlayandır. insan ki anladığını idrak edip uygulayandır. insandır o. Geri kalan ayeti kerime de belirtildiği gibi hayvandan daha aşağı mahluktur. Onu siz namaz kılarken zaten görebilirsiniz. Onu siz oruç tutarken görebilirsiniz. Onu siz bu tekkede görebilirsiniz. Onu siz başında örtü görebilirsiniz. Onu siz sakallı görebilirsiniz. Kanmayın! insan dostdur. insan dostdur! insan! O insan, aleme halifedir. O insan, cinlilere halifedir. O insan, meleklere halifedir. O insan, insanlığa halifedir. O insan; ağaca, kuşa, kurda, böceğe halifedir. O insan, mahlukatın efendisidir.
Hazreti Allah, o insanı halife tayin etmiştir. Nefsine uyannefsine uyan, heva ve hevesine uyan kimseleri değil. O yüzden, Hazreti Mevlana: “a dostlar, dinleyin. Bu bizim hikayemiz” derken, işte o dostluk dairesinde duranlara sesleniyor. Her ders alan mürit değildir, üstadını dinleyen müritdir. Her ,ben sizden ders alacağım. Üstadım bana ders ver, dersi, aldım, diyen dost değildir. O müritliği yerine getiren dosttur. O yolda yürüyen dosttur. O yolun
adabını, erkanını koruyan dosttur. Fütursuzca edepsizce, davrananlar dost değildir ve o edepsizliklerini eline alıp onu aşk zannedenler, hiç dost değildir. Bizim aşkımızda, haya vardır. Bizim aşkımızda, edep vardır. Bizim aşkımızda, terbiye vardır. Bizim aşkımızda, incelik vardır. Bizim aşkımızda, derinlik vardır. Bizim aşkımızda, yücelik vardır. Bizim aşkımız, bizim aşkımız; alemlere rahmet olan aşktır. Bizim aşkımız, tene değildir. Bizim aşkımız, bedene değildir. Bizim aşkımız, nefsimize değildir. Bizim aşkımız, insanların nefsine değildir.
Eğer bedene ve tene âşıklık, âşıklık olmuş olsaydı, alem aşıktan geçilmezdi. Eğer bedene ve tene olan hayranlık, aşk olsaydı, vallahi de billahi de ben burda oturmazdım. Onu aşk zannedenler, gelir burda otururlardı. Onların aşkı eşekliktir. Başka bir şey değildir. Nefsine uyup, şeytana uyup, heva ve hevesine uyup, onu aşk zanneden ahmaklar, gerizekalılar, terbiyesizler, asla ve asla onu aşk bilmesinler. Onlar, o dost dairesinde değil. Bunun bir kere altını çizeyim. Dost , dost, Allah’a dosttur. Dost Muhammed-i Mustafa’ya dosttur. Dost, velilere dosttur. Dost, müminlere dosttur. Heva ve hevese dost olanlar, şeytana dost olanlar, Allah’a dost değildir. Sen bedenine dostsun. Sen tenine dostun. Sen malına dostsun. Sen mevkiine dostun. Sen parana, puluna dostsun. Sen nefsine dostsun. Sen şeytana dostsun. Şeytan seni dürtüklemiş. Şeytan seni kandırmış, aldatmış seni. Seni edepsiz bir noktaya getirmiş. Seni hayasız bir noktaya getirmiş. Sen hayasızlığını aşk zannetme. Edepsizliğini aşk zannetme. O hayasızlığınla, edepsizliğinle sen ancak ve ancak şeytana dost olursun.
Bizim yolumuz Allah’a dost olmaktır, ona aşık olmaktır. Bizim yolumuz Muhammed-i Mustafa’ya uyumaktır. Onun edebi ile edeplenmek, onun ahlakı ile ahlaklanmak, onun yolundan yürümektir. Bizim yolumuz Abdulkadir Geylanilerin, Ahmed Er Rufailerin, Bedevilerin, Dusukilerin, Şah-ı Nakşibendilerin, Üftafelerin, ismail Hakkı Bursevilerin, Hz.Mevlana’nın yoludur. O yoldan yürüyenler ancak bu dostluk kavramının içindedir. Budistler putperestler, tenini ilah edinenler, heva ve hevesini ilah edinenler, bu dostluk dairesinde değildir. Bilgisini aklını ilah edinenler, bu dostluk dairesinde değildir. Bizim savaşımız neflimizle olan savaştır. Bizim mücadelemiz Şeytanladır. Müşrikledir. Bizim mücadelemiz, en büyük mücadelemiz içimizledir. içimizle! işte o nefsiyle mücadele edenler ancak bu dostluk halakasasının içinde durur. Nefsiyle mücadele edemeyenler, o dostluk halakasında duramaz.
Eğer bu âşıklık insana ise ve o aşıklığı içinde saklayıp gizlemeyi, şüheda şerbeti içmek ile nitelendiren bir peygamberin arkasından gitmektir. O zaman eğer biz aşık isek birisine dahi; onu kalbimizin içerisinde, kalbimizin
içerisinde yaşar onunla ölürsek, şüheda şerbetini içeriz. Edebimizi koruruz. Terbiyemizi koruruz. Onu açıkça ifşa etmek, âşıklık değildir, rezilliktir! Onu biliriz. A dostlar dediğimizde, benim içim dışım titrer. Acaba o, a dostların içinde miyim diye. “A dostlar” dediğinde ben de o halakanın içinde miyim, bizler de o halakanın içinde miyiz diye içim dışım titrer. Ve Hazreti Mevlana derki: “a dostlar işte bu hikaye, bizim hikayemizdir.”
Önce bu ‘a dostlar’ın altını çizmek isterim. Ola ki benim gibi bazıları gaflette bulunup, ben de o dostlar içerisinde olabilirim diye düşünmesin. Hemen atmasın kendisini orta yere. Kendi kendisini hesaba çeksin. Kendi kendisini bir düşünsün, ben o dostlar halakasında, o dostlar zümresinde, o dostlar olmuş olanlara dost olabildim mi? O dostlar olmuş olanların yolunda olabildim mi? O dostlar olabilmiş olanların ölçüsünde olabildim mi diye kendi kendisini bir hizaya çeksin, bir nefis mücadelesi yapsın diye ben belki de kendi nefsime söyledim. A dostların altını çizmek istedim. işte diyor bu hikaye bizim halimizi anlatır. Bu hikaye bizim halimizi anlatır. Hal anlatıyor. Öyle bir hal ki o hali anlamak için yaşamak lazım. Öyle bir hal ki o hale tefekkür etmek lazım. Öyle bir hal ki o halin içerisine atmak lazım. insanın kendisini oraya doğru bir seyri sülük etmesi lazım. O tarafa doğru kendisine bir kulaç atması lazım. O tarafa doğru bir ayak, bir adım atması lazım ki bu hal ile hallensin.
“Bundan önceki zamanlarda, bir padişah vardı. Hem dünya padişah-
lığını elde etmişti, hem de din padişahlığını.”
Öyle bir padişah ki hem zahir alemin padişahı, hem de batın alemin padişahı. Hem din de yüce hem de madde dünyasında yüce. Öyle bir yüce ki çift kanatlı. Öyle bir yüce ki çift koltuklu .Öyle bir yüce ki maddi ve manevi. Öyle bir yüce ki zahir, batın. Öyle bir yüce ki bir ayağı dünyanın merkezinde, bir ayağı arşı alada. Öyle bir padişah ki bir eli dünyanın üzerinde, bir eli levh i mahfuzun üzerinde. Öyle bir padişah! Ve o padişaha hem yerlerin halifeliği verilmiş hem de mananın halifeliği verilmiş. Tek taraflı değil. Yani Hazreti Ebubekir efendimiz gibi. Hz Ömer gibi. Hazreti Osman gibi. Hazreti Ali gibi. Davut gibi. Süleyman gibi. Hz Muhammed i Mustafa gibi. Öyle bir padişah! Ve o padişahın hem zahir hem batın padişahlığı var.
“Tesadüf bu ya! Padişah günün birinde yakınları ile avlanmak için
Atına bindi. Ana caddede bir halayıkcağız gördü.”
Halayıkacağız bir köle kadın. Önceden köle pazarları kurulur, köle olan kadınlar ve erkekler, o köle pazarlarında satılırdı. Kölelik iki şekilde olurdu. Ya savaşta esir olanlar köleleştirilir köle olarak satılırdı ya da çocuk yaşta birileri köle tüccarlarının eline geçer, kaçırılır onlar köleleştirilirdi ya da köle bir anne babanın çocuğu da köle olarak doğar ve köle olarak ölürdü. Önceden
böyle bir kölelik vardı. Anne baba köle ise çocuğu da köleydi. Anne babası köleleştirildi ise çocukta köle olurdu veya bir savaş sırasında esir alınanlar ganimet noktasındaydı. onlar kadınlar cariye hükmüne alınabilir veyahut köleleştirir satılır. Erkeklerde köleleştirilir satılırdı. islam öncesi hukuk buydu. islam öncesi hukuk böyle devam ediyordu ve Hazreti Muhammed i Mustafa (s.a.v) ‘a gelince Cenabı Peygamber, zaman içerisinde köleliği tasfiye etti. Köle azat etmeyi çok önemsedi. insanlar bir hata yaptıklarında, günah işlediklerinde köle azad etmeyi tavsiye etti ve islam kendi zamanında hiç kimseyi köleleştirmedi. Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin Medine döneminde ve Mekke döneminde, köleleştirdiği bir kimse yoktur, köleleştirilen de hiç kimse yoktur.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, öyle bir siyaset ve politika ile yirmiyıl içerisinde islam topraklarının içerisinde köleliğin kökünü kazımıştır. Kölelik, islam ile birlikte son bulmuştur. Esir edilenler dahi köle edilmemeye başlandı. Esir edilenlerde dahi köleleştirme politikası kaldırıldı. O yüzden islam bu manada köleliğe savaş açmış ve köleliği yenmiş bir dindir ve islam köleliği kaldırmış olmasına rağmen ispanyol çapulcuları, Fransız çapulcuları, Avrupalı çapulcular köleleştirme ve köleliğe devam ediyorlardı. Ve Afrika’dan siyah derilileri alıp köleleştiriyorlardıve köle pazarlarında onları satıyorlardı. Tabii islam’dan önce de bu köle ve köleleştirme hukuku devam ediyordu. Bu Orta Asya’da da vardı, bu Mezopotamya’da da vardı. Bu Avrupa ülkelerinin bulunduğu ülkelerde de köle ve köleleştirme vardı.
işte padişah ava giderken arkadaşları ile beraber yol kenarında, köle pazarında satılan bir kadını gördü ve o kadına bir görüşte aşık oldu. Bir görüşte ona aşık olunca padişah, kaç para dedi. Dediler ki şu para. Padişah da o köleyi satın aldı, onu götürdü sarayına baş köşeye oturttu. Allah insanı yarattı. Allah insanı yarattıktan sonra nefsi de yarattı ve nefsi hiç kimse almak istemedi ve cenâb-ı hak dedi ki kim bu nefsi alırsa ondan razı olacağım. Hz Adem bu razı olmayı, kendisine verilen ilmi ledünle bildi. Çünkü Allah, ademe bütün ilimleri vermişti. Bütün ilimleri ona öğretmişti ve Adem dedi ki madem ki sen bunu alandan razı olacaksın, ben ona talibim dedi. Ben ona talibim, deyince, Cenabı Hak o nefsi Adem’e üfledi.
Adem o nefsi alınca, üflenince nefis ona, Cenabı Hak emretti: “Ey melaikeler, Adem’e secde edin!” Adem’e secde emri, Adem’e nefis üflenince verildi. Çünkü Cenabı Hak, nefisi yarattı. Nefsi yarattığında Allah ona sordu.” Sen kimsin, ben kimim?” Nefis ona dedi ki “sen sensin, ben de benim.” Cenabı Hak, onu atın dedi ateşin içine. Kırk bin yıl nefis, ateş azabına düçar oldu. Kırkbin yıl sonra, Cenab ı Hak emretti. Çıkarın dedi nefsi ateşin içerisinden,
çıkardılar. Allah sordu ona “Sen kimsin, ben kimim”. O da Allah’a dedi ki, “Sen sensin, ben de benim” dedi. Cenabı Hak onu soğukluk deryasına attı. Kırkbin yıl soğukluk deryasında durdu. Kırkbin yıl sonra tekrar çıkardılar. Cenabı Hak sordu ona. “Sen kimsin, ben kimim?” Nefis dedi ki ona”sen sensin, ben de benim” Hz. Allah buyurdu ki, atın bunu açlık deryama. Nefis, açlığa otuzdokuz gün dayanabildi. Otuzdokuz gün sonra başladı feryat figan etmeye. Beni buradan çıkar, beni buradan aldır, demeye. Yalvarıp, yakarmaya başladı. Cenabı Hak sordu, alın getirin onu açlık deryamdan, dedi. Aldılar getirdiler, açlık deryasından. Sordu ona “Sen kimsin, ben kimim?” O dedi ki, sen alemlerin Allahısın. Sen beni yaradan Rabsin. Ben ise senin yarattığın mahlukum. Mahlukum dedi ve terbiye oldu.
Nefis terbiyesi için açlık o yüzden çok önemli bir şeydir. Oruç, o yüzden nefis terbiyesinde çok önem arz eder. Aç kalmak, nefis terbiyesinde çok önem arz eder. Nefsi aşağı düşürmek ancak açlıkla olur. Hani genç bir sahabe geldi dedi ki, Ya Resulallah, evlenemiyorum ama bu noktada da cinsel isteklerim arzularım çok diri. Bana bir yol öğret deyince, Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona orucu tavsiye etti. Oruç insanı terbiye eder. Oruç, insanı bu noktada nefsi en fazla aşağa çalan, nefsi en fazla terbiye eden, nefsi en fazla zorlayan ley açlıktır, oruçtur. O yüzden Sofiler orucu fazla tutun, gençler Pazartesi Perşembe orucunu terk etmeyin, yaşlılar ayın ortasında başında sonunda oruç tutmaya gayret edin. Ey iman edenler, ramazan otuz gün oruç size farz kılındı. Ramazan otuz gün, orucu kılın.
Sufiler, bir gün boş bir gün dolu oruç tutun. Dervişler, derviş olmaya aday olanlar, orucu sevin, açlığı sevin. Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bu dünyadan hiç doymadan göçtü, gitti, hiç doymadan. Yemekten aç kalkmak, yani tam doymamak, sünneti seniyedir. Doymadan yemekten kalkabilene helal olsun. Doymadan kalkın. işte o nefis, Hazreti Adem’e üflenince, Hazreti Adem’e secde emri geldi. Çünkü o nefsi kendi içine kabul etmişti. Allah ondan razı olacaktı çünki. işte diyor ki, padişah, padişah cariyeyi gördü. Cariyeyi görünce bir görüşte ona aşık oldu. Ona aşık olunca, ona verdi parasını satın aldı ve can kuşu kafeste çırpınmaya koyulmuştu. Mal mülk verdi. O halayık cağızı satın aldı.
Cankuşu dediği içindeki o istek, o arzu. içindeki o sevgi, çırpınmaya durdu. Dedi ki onu al, onu iste. Ona sahip ol. Onu elinin altına al. Kaç para, şu para. Bastı parayı halayık cağızı satın aldı. Onu aldı, muradına erdi ama kader bu ya halayıkcağız hastalandı. Onu aldı, onu götürdü sarayına ama muradına erdi, yani onunla yattı onunla cinsel ilişkiye girdi. Zahir olarak bakarsak. Batın olarak bakarsak, onu almanın, onu elde etmenin lezzetine, tadına vardı. Bir şeyi insan bardağı alır, bu suya sahip olmak da bir lezzettir
içmezse dahi. Der ki ben suya sahibim. içti, bu ayrı tattır. Suyu bilmek farklıdır, suya sahip olmak farklıdır, suyu içmek farklıdır, su olmak farklıdır. Su olduğunuzda suya ihtiyaç duymazsınız. Su olmanın yolu da su içmekten geçer. Su içmek, suya sahip olmaktan geçer. Suya sahip olmak, suyu tanıyıp bilmekten geçer. Eğer suyu hiç bilmezseniz, suya sahip olamazsınız. Bilmediğinize sahip olabilir misiniz? Hayır. Önce suyu bilmek lazım.
işte o halayık cağızını aldı, muradına erdi ama halakyıkacağız hastalandı. Hastalanınca, hani birinin eşeği vardı, palanı yoktu. Palani buldu, fakat eşeği kurt kaptı. Hani testisi vardı da su elde edemiyordu, suyu bulunca da testi kırıldı. Padişah sağdan soldan hekimleri toplattı dedi ki ikimizin canı sizin elinizde. Benim canım bir şey değil, canımın canı o. Bakın, sevmek nasıl bir şey! Benim canım bir şey değil. Sevmek! Benim canımın canı o! Sevmek! Benim isteğim önemli değil, Sevdiğim, aşkım, sevgilim, senin istediğin ne? Benim canımın ne istediği değil, senin canının istediği, benim canımın istediği. Senin sevgin, benim sevgim. Senin iyi gördüğün, benim iyi gördüm. Senin kötü gördüğün ,benim kötü gördüğüm. Senin yapma dediğin, başıma taç; senin etme dediğin başıma taç. Senin yapma dediğini bir daha yapmam. Asla ve asla, kat’a ve kat’a aklımdan değil, dünyadan sildim attım demek. Sevmek, benim canım değil, senin canın. Sevmek, benimki değil seninki. Sevmek, benim değil senin. Sevmek, ben yokum sen varsın. Sevmek, benim aklım yok, senin aklın var. Sevmek, benim fikrim yok, senin fikrin var. Sevmek, benim dilim yok, senin dilin var. Sevmek, benim elim yok, senin elin var. Benim ayağım yok, senin ayağın var. Benim ilmim yok, senin ilmin var. Benim bilgim yok, senin bilgin var. Ben yokum, sen varsın ey sevgili! Ben hayalim, sen gerçeksin. Ben perde değilim, perde de sensin oynayan da sensin. Ben yokum. Ben de sen de senim. Ben diye bir şey yok! O yüzden padişah diyor ki benim canım yok, onun canı var. Eğer onun canı can olursa, benim canım, can olacak. Eğer onun canı can olmazsa, benim canım olmayacak ki! Sevmek farklı bir dünya.
“Dertliyim, yaralıyım, dermanım o.”
Padişah diyor ki dertliyim, yaralıyım, dermanım o. Padişah diyor ki ben dertliyim. Yaralıyım, benim dermanım o. O dert,o yara çaresi de o. Canıma kim derman bulursa, definemi de aldı gitti, incimi de mercanımı da. Derdime kim derman oldu? Benim bu derdime derman olan, bütün mal varlığımı aldı gitti. Maddi manevi neyim varsa omun olacak. Yeter ki derdime birisi derman olsun.
“Peki hekimlerin hepsi de canımız da oynayalım beraber de düşünelim, beraberce bir karar alalım dediler. Bizim her birimiz, alemin bir mesihidir. Elimizde her derde bir merhem vardır dediler.”
Hekimler toplantılar, dediler ki her birimiz kendi aleminde bir mesihtir. Hani isa Aleyhisselam ölüleri diriltirdi ya, hani isa aleyhisselam körlerin, amaların gözlerini açardı. isa Aleyhisselam, alaca hastalıkları tedavi ederdi. Hani isa Aleyhisselam Cenabı Hak onu öyle bir mucize ile desteklemişti ki isa Aleyhisselam ilk doğduğunda beşikteyken konuşandı. O yüzden isa, beşikte iken kendisinin ne olduğunu konuşan bir peygamberdi ve isa Aleyhisselam ölen bir kimseye okur, küntü bi iznillah der, ölen kimse dirilirdi. Hatta meşhurdur ya Habib i Acemiye Antakya’ya isa Aleyhisselam’ın havarileri geldiğinde, ona dini tebliğ ettiler ona dini tebliğ edince onda Alaca hastalığı vardı. Alaca hastalığı için gitmediği doktor, gitmediği hekim kalmamıştı ama hiç kimse ona tedavide bulunamamıştı ve o Habib i Acemi dedi ki madem ki siz davanızda haksınız, benim bu hastalığımı tedavi edin dedi. Onlar da onun hastalığını okuyaraktan tedavi ettiler. O, tedavi olduğunu görünce bir mucize gibi bir şeydi, hemen iman etti onlara. O marangozdu kendisi ve hemen o marangozken o ilah yapar, Tanrı yapar, onları satar, geçimini onunla sağlardı. Bunun gibi doktorlar da hekimler de dediler ki biz hepimiz kendi dalında birer Mesihiz. Birimiz iç hastalıklarına bakar, birimiz göze bakar, birimiz kulağa bakar, birimiz işte ağıza bakar, birimiz dahiliyeci, birimiz hariciyeci. Tıbbın dalları var ya bütün tıp dallarında biz hepimiz her birimiz hünerliyiz. Hepimiz bir araya gelelim, hepimiz birlikte olalım ve birlikte olaraktan biz bu hastalığı tedavi edelim. Bu hastalıkla var gücümüzle savaşalım. Niçin? Teklif edilen şey hazine.
“Daldılar da Allah isterse demediler. Allah da onlara insanın aczini
Hani onlar bu işe daldılar ama inşallah deyip Allah’ı hatırlamadılar. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bir soru sormuşlardı da Cenabı Peygamber onlara yarın gelin cevap vereyim demişti. Ama inşallah dememişti Mekke’de. inşallah demeyince Cenabı Hak vahiy kesti. Vahiy kesince, müşrikler alay etmeye başladılar. Müşrikler alay etmeye başlayınca, Cenabı Allah, Cenabı Resul’ünü daha fazla üzmemek için ayeti kerimeyi indirdi. Dedi ki: “Ey Habibim! inşallah demedin. inşaallah demedin! Bir ikaz!
Siz bir şey yapacaksanız inşallah diyin, bir işe girişecekseniz başında besmele, besmeleden önce söz veriyorsunuz, inşallah yarın gelirim! inşallah yarın gelirim demek ki Allah’tan bir mani bir kader olmazsa, geleceğim demektir, söz veriyorum demektir. inşallah yarın oradayım dediğinizde, evde yatarsanız hiçbir mani olmadan, siz verdiğiniz sözü yerine getirmediniz. inşallah demek söz vermektir çünkü ama diyor onlar inşallah demediler. Allah’ı unuttular, gaflete daldılar. Kendi bilgilerine kendi hünerlerine
daldılar. O bilgi ve hüner, onları gaflete daldırdı. inşallah demedi demeyince de ,Allah, insan acizdir acizliğini gösterdi. Sen Allah izin vermezse kirpiğini dahi oynatamazsın. Allah izin vermezse, dilini bile oynatamazsın. Allah izin vermezse bildiğini unutursun. Allah izin vermezse, yolunu kaybedersin. Allah izin vermezse, evini kaybedersin. Allah izin vermezse; kalbini, yüreğini, içini, dışını, her şeyini kaybedersin. Allah izin vermezse, safsalak olur çıkar gidersin. Allah bizi affetsin.
“Allah isterse sözünü söylemediler dememden maksat gönül kapalılı-
Yani onların gönlü kapalıdır. Gaflete daldılar. Onlar gaflet içerisinde yüzmeye başladılar. Bilgileri ilimleri, eski dervişlikleri, eski hekimlilikleri, çalıştığı, nakipliği, nükebbalığı, haalifeliği önüne geçti onun, perde oluverdi. Gaflete dalıverdi. O kendince aman ben üstada çok yakımım dedi. O kendince ben Hazreti Resulullah’a çok yakınım dedi. O kendince ben Allah’a çok yakınım dedi. Yakınlık onda kibirlilik getirdi. Böbürlendi, perde oldu görmeyiverdi.
“ Ve o yüzden, yoksa eğreti bir hal olan inşallah sözünü unuttukla-
rını anlatmak değil”
Yani eğreti bir şekilde inşallah demen, seni kurtarmaz. Eğreti bir şekilde inşallah deme. inanaraktan de. Yürekten de. Allah’a güvenerekten de. Uyanık ol. Gaflette değilsen, inşallah sözünü söylemene gerek yok. Gafletteysen, gafletteysen uyan gaffetten. Perdeliysen, o perdeyi aç. O perdeden kurtul, inşallah.
“Nice inşallah demiyen var ki canı inşallaha eş olmuştur.”
Nice insanlar vardır. Kimdir onlar? Veliler, dostlar. Kimdir onlar? Peygamberler. Onlar inşallahın canı olmuştur. inşallahla eş olmuş, onlar dost olmuştur. Öyle dost olunca; sen atmadın, ben attım olur. Öyle konuşunca; ben konuşmadım, sen konuştun olur. Öyle dost olunca; sen öldürmedin, ben öldürdüm der. Öyle dost olunca, o benimle yürür, benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle konuşur der. O hale erişti mi ,onun, inşallahın özü olmuştur. Çünkü bakan Allah’tır ondan, gören Allah’tır ondan, duyan Allahtır ondan. Onun eğreti bir inşallah sözüne ihtiyacı yoktur. inşallah! Burada kaldık Cenab i Hak, önümüzdeki hafta nasip ederse inşallah ellibirinci beyitten devam edeceğiz. Hakkınızı helal edin.
El-Fatiha temes salavat
https://www.youtube.com/watch?v=oytYIEyBsU&list= PLpNiKWHUSB_KF_8QYHQPSQIvh9VWfDcyl&index=8
Kaynaklar ve Referanslar
- Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=oytYIEyBsU
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Sünnet, Aşk, Vahdet, Kesret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı