Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefis Meratipleri ·

5. Mertebe — Nefs-i Râzıyye (Nefis Mertebeleri)

Mi. Evet kaldığımız yerden devam edeceğiz bu nefis mertebelerini tanımaya çalışıyorduk. O geçen hafta nefs-i mutmainne ne okuduk şimdi bu hafta da. V makam. V Esma veya da. V nefes merâtib-i nefs-i. R...


Mustafa Özbağ Efendi bu sohbette nefis mertebelerinin beşincisi olan Nefsi Râzıyye'yi tafsîl eder. Râzıyye, râzı olan, hoşnud olan, memnûn olan bir nefis kategorisidir. Bu nefis kategorisine gelen bir kimse dışarıdan gelen her ne var ise rızâ gösterir, memnûn olur. Cenâbı Hak Fecr Sûresi 28. âyetinde «Sen Rabbinden râzı, Rabbin de senden râzı olarak dön» buyurmuştur. Beşinci esmâya geldiğinde yönü tamâmiyetle Allâh'a dönüktür. Allâh'tan ne geliyorsa râzıdır. Şikâyet zerrece yoktur. Bir şeyden şikâyet etmek onun için küfür gibi. Bela, musîbet, sıkıntı, dert, gam, kasâvet eksik olmaz; mülhimede başlayan ezâ-cefâ mutmainnede artar, râzıyyede yağmur gibi akar. Lâkin râzı olmak vardır. Bu, Hallâcı Mansûr'un «Ene'l-Hak» dediği noktadır; eğer şeyhi yoksa, sağlam bir mürşidi yoksa kişinin teli yanar. Râzıyyenin esmâsı «Hak»tır; tevhîdde hakîkat tecellîyâtı «Lâ mevcûde illâllâh»tır. Bu haldeki bir kimse şeyhlik yapar. Bu mertebe ile ilgili önemli kâidelerden biri: bir kimsenin şeyhi sağ ise, kendi üzerinden zuhûr eden kerâmetleri şeyhinden izinsiz anlatması nefsine uyduğuna işârettir.

Râzıyyenin Tarîfi: Fecr 28

Mustafa Özbağ Efendi sohbete temel hakîkati ortaya koyarak başlar: Nefsi Râzıyye, râzı olan, hoşnud olan, memnûn olan bir nefis kategorisidir. Bu nefis kategorisine gelen bir kimse dışarıdan gelen her ne var ise rızâ gösterir, memnûn olur. Cenâbı Hak Fecr Sûresi'nde buyurmuştur: «Ey mutmain olan nefis. Sen Rabbinden râzı, Rabbin de senden râzı olarak dön. Kullarımın arasına gir. Ve cennetime gir» (Fecr 89/27-30). Râzıyye âyeti kerîmenin tam «Sen Rabbinden râzı» cüz'üdür. Beşinci esmâya geldiğinde yönü tamâmiyetle Allâh'a dönüktür.

Şikâyet Etmemek: Allâh'tan Geleni Kabul

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kıvâmı tafsîl eder: herkes hastalıktan şikâyet eder, işsizlikten şikâyet eder, parasızlıktan şikâyet eder, eşinden şikâyet eder, çocuklarından şikâyet eder, arkadaşlarından şikâyet eder. Hava sıcak şikâyet eder, hava soğuk şikâyet eder, iş var şikâyet eder, iş yok şikâyet eder. Râzıyyedeki kimse böyle değildir. Gelene «Hoş geldin, Allâh râzı olsun, O'ndan geldi ya» der. Gidiyor — «Allâh'a emânet ol, O'ndan geldi, O'na gitti». O râzıdır. Şikâyet etmez. Kendi nefsiyle alâkalı şikâyet edeceği hiçbir şey yoktur. Başı ağrıyor, karnı ağrıyor, midesi ağrıyor — söylemez. Kendisini ilgilendiren herhangi bir mes'elede konuşmak yoktur; râzıdır.

Ezâ-Cefâ Silsilesi: Mülhime, Mutmainne, Râzıyye

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî hakîkati tafsîl eder: bu arada da ezâ-cefâyı unutmayın. Mülhimeden sonra başladı yandan: kimisi çimdik attı, kimisi laf attı, kimisi çelme attı, kimisi sıkıntı verdi. Mülhimede başlıyor bunlar. Eşinden, çoluğundan, çocuğundan, annenden, babandan, etrâfından, arkadaşlarından gelir. Mâşâallâh, gelir böyle mülhimede. Mutmainnede mâşâallâh güzel böyle, debisi bol bir şekilde akar; bela, musîbet, sıkıntı, dert, gam, kasâvet eksik olmaz. Bunlar lâzım. Râzıyyede mâşâallâh subhânallâh yağmur gibi akıyor; yâni kafanı çıkarsan sanki asit yağıyor, eritecek böyle. Ama râzı olmak var. Çünki âyeti kerîme öyle: «Sen Rabbinden râzı». Sen râzı olacaksın önce. Sen râzı olmazsan O senden râzı olmaz.

Şikâyet Yok: Hayatta Şikâyet Yok

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kâideyi tafsîl eder: artık böyle Allâh ahlâkına yönelmiş bir kimse. Ahlâkı incelmeye başladı, ahlâkı iyice güzelleşmeye başladı. Artık güzel, iyi, hoş olanlar hep onun tercihinde. Şikâyet zerrece yok. Râzı olacak ya, şikâyet yok. Acıdan, sancıdan, sıkıntıdan, elemden, dertten, kederden şikâyet yok. Hastalıktan şikâyet yok. Başınıza gelen beladan, musîbetten, sıkıntıdan şikâyet yok. Anneden, babadan, eşten, çocuktan, arkadaştan, dosttan şikâyet yok. Hayatta şikâyet yok onda. Şikâyeti bohçaladı, attı kenâra. Hiçbir şeyden şikâyet yok. Aman şikâyet etmek küfür gibi onun için. Bir şeyden memnûniyetsizlik beyân etmek onun için küfür gibi. Önüne ne geliyorsa yaşıyor — anı yaşamak. Bir an sonrasını düşünmek yok.

Beşerî Özellikleri Kaybetmiş Bir Kimse

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kıvâmı tafsîl eder: artık ona bakan kimse der ki «Yâ bu insân mı?» Beşerî özelliklerini kaybetmiş bir kimsedir. Onun bir şeyi kendi kendine tatmîn etme, psikolojik olarak bir şeyden böyle kendini tatminkâr etme psikolojisi yoktur. İnsân bir şeyden kendini tatmîn etmeye çalışır — ama hayvânî, ama insânî — tatmîn duygusu onda yoktur. Direkt Allâh ahlâkıyla ahlâklanan, artık böyle her şeyin temîzini, iyisini, helâlini seçen. O seçici. Ona helâl olması yetmez; temîz olacak. Her şeyde titizlenen, ibâdetinde, Allâh'a yaklaşmakta, arkadaşlarıyla münâsebetinde titizlenen bir kimse. Ona çirkin, kötü, yanlış, eksik şeyleri kabûl ettirmek mümkün değildir.

Bir Ayağı Dünyâda Değil

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî hakîkati tafsîl eder: o hep üveyik kuşu gibi hep ötelere gitsin. O urûc etmenin yolunda; o merdiveni göğe dayamış. Onun bu noktada bu dünyâ ile işi yok artık. Onun gönlü nûr perdesinden nûr perdesine gidiyor. O böyle Cenâbı Hakk'ın sıfatlarının, esmâlarının üzerindeki tecellîyâtıyla haşırneşir. O Cenâbı Hakk'ın etrâfındaki sıfatlarla haşırneşir. Tâbiri câizse mutmainnede bir ayağı cennetteydi, bir ayağı dünyâdaydı; artık bunun bir ayağı dünyâda değil. Tâbiri câizse o gitti, bir baktı ki cennette oturuyor. Ona Cenâbı Hak hitâb ediyor direkt. Hitâb ettiğinde bütün vücut kulak oluyor; her şeyiyle duyuyor. Bu kimse artık yavaş yavaş fenâ'ya doğru gidiyor.

Sıfatların Tecellîsi: Hallâcı Mansûr Tehlikesi

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî tehlikeyi tafsîl eder: bu nefis sâhibi artık Allâh'ın ahlâkında yok olmaya gidiyor; ve bu nefis sâhibinin üzerinden artık bâzı sıfatlar tecellî etmeye başlıyor. Fenâ'ya doğru gittiğinden dolayı onda değişik sıfatlar tecellî ediyor — meselâ Cenâbı Hakk'ın el-Basîr ismi şerîfi gibi, es-Semî' ismi şerîfi gibi, er-Rezzâk ismi şerîfi gibi. Zamân zamân bu sıfatlar onun üzerinden tecellî ediyor. Onun üzerinden tecellî ettiği için burada şeyhi olmayan bir kimsenin yolu kayar, telleri yakar. Eğer onun bir mürşidi yoksa, sağlam bir şeyhi yoksa, teli yakar orada. Hallâcı Mansûr'un «Ene'l-Hak» dediği nokta burasıdır. O bu noktaya doğru gidiyor. Eğer şeyhi yok ise, bu mes'elelerden bilgisi yoksa, şeyhinin de bilgisi yoksa, sıkıntılı.

Sufîlik Kalabalık Değildir

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: sufîlik çok kalabalıklık değildir. Şimdi bir kısım Türkiye'deki — ben onları sufî olarak nitelendirmiyorum, ehli tarîkat — kalabalık olmaya gidiyor. Hâlbuki çok kalabalıkta sen kaliteli, bu mes'elenin özüne vâkıf insân yetiştirmen mümkün değildir. Bizim arkadaşlara: kardeşler, rüyâsında görenlere ders verin; rüyâsında görmeyenlere ders vermemeye gayret edin. Rüyâsında görmüyor adam — zorlamayın kardeşim adamı. Neden? O rüyâsında görürse o burada kalır, yetişir; rüyâsında görmezse o burada kalmaz, bir şey olduğunda çeker gider, onun manevî bir bağı olmaz. O kimse rüyâsında görmeli; şeyhi rüyâsında görmeli, yolu rüyâsında görmeli.

Sufîlik Özel Okul Gibidir

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: bir kısım topluluklar vardır, önüne gelene ders verir; o kalabalık olacak, kalabalıklığıyla övünecek. Ne kadar fazla insân, o kadar rant — çünki onun için ne kadar çok kalabalık, o kadar çok zekât, o kadar çok para. Denklem bu çünki orada. Oysa bir okulun istiâb haddi vardır. İyi bir öğrenci yetiştireceğim diyen bir okul ne yapıyor? «En fazla yirmi kişi» diyor benim sınıflarım. «Otuz kişiye ben yetiştiremem, ilgilenme zamânım olmaz». Sufîlik gerçek manâda bunun gibi bir şey — özel okul, kolej gibi. Gerçek sufîlik böyle bir şeydir.

Beşinci Makâm: İnsân Makâmı

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kıvâmı tafsîl eder: insân makâmı derim ben beşinci makâma — insân makâmı. Bir kimse beşinci makâma geldiyse ehli cennettir direkt. O kimse cehenneme uğramadan gider. Bir kimse dördüncü makâma gelirse ehli cennettir, cehenneme uğramadan gider. Sufîliğin birinci derecede amacı budur. Adam neden kendini disiplin eder? Mutmain olmuş nefis. Bu ne? Dördüncü makâm. Mutmain olmuş — kalbi mutmainneye ermiş; kalbi îmân ettiği Allâh'ın üzerinde mutmain; kalbi îmân ettiği Muhammedi Mustafâ'nın üzerinde mutmain; kalbi intisâb ettiği şeyhinin üzerinde mutmain. Dervişliğe yeni adım attı nefsi mutmainneye gelen kimse.

Mutmainnede Şeyhin Bir Dediğini İki Etmemek

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîkat edebini tafsîl eder: dervişliğe adım attı. Şeyhi tanıyacak, şeyhe teslîm olacak, şeyhin bir dediğini iki etmeyecek olan kimsedir nefsi mutmainneye gelen derviş. Nefsi mutmainneye gelmeyen dervişlerin hepsinin de ayağı kaymaya hazırdır. Kayar ayağı. Gözü kayar, gönlü kayar, vücûdu kayar, her tarafı kayar onun. Neden? Daha o kazığını çakmadı, daha onun nefsi mutmainne noktasına gelmedi. Tehlikede. O kimse kendisini hesâba çekecek, sağlam tutacak, zaptirâpt altında tutacak. Diyecek ki: «Ben bir yere derviş oldum, intisâb ettim, biat ettim; ne diyorlarsa yerine getireceğim».

Hak Esmâsı: Râzıyyenin Esmâsı

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: nefsi râzıyyenin esmâsı Hak ismi şerîfidir. Hak esmâsını aldı, gerçek; oturdu, yerleşti. Esmâsı Hak. O «Hak» dediğinde bin bir tâne «Hak» çıkıyor ondan. Hak bir de gerçekhakîkat manâsında. Her şey gerçek, her şey hakîkate uygun. Onun râzı olmadığı hiçbir şey yok. Herkes bir şey gidiyor, çırpınıyor — o duygusuz gibi, çırpınmıyor. Herkes ahı efgân ediyor — hayır, onu etkilemiyor. Muhakkak Allâh'ın kullarına üzülüyor, ama râzı olmuş. Ondan râzı; ondan râzı olunca O da ondan râzı. İki râzılık cem olmuş. Burası cem, birleme makâmı. İki râzıyye cem oldu. Birleme makâmı; cem olma yeri.

Fenâ: O'nda Kayboldu, O'nda Eridi

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî hakîkati tafsîl eder: bâzen o O'nun yerine geçiyor, O onun yerine geçiyor. Râzı olmuş artık. Hak Hak Hak — her şey Hak artık. Onun için hak olmayan hiçbir şey yok. İkilikten kurtuldu, fenâ oldu, O'nda kayboldu, O'nda eridi, bitti artık. O'nun sıfatlarının onun üzerinden tecellî ettiğini görüyor. Bir bakıyor, eli tâ bilmem nereye gidiyor; bir bakıyor, gözü bilmem nereye kadar gidiyor; bâzı şeyler yaşıyor farklı şeyler. O böyle herkesin meselâ istekleri var — istekten kesiliyor. Önceden saçlarımı bir sağa mı yatırayım, bir sola mı yatırayım diye bakıyordu — saçının ehemmiyeti kalmamış. Onun hep içinde Allâh sevgisi, hep içinde Allâh duygusu, hep yakîn ateşi var onda. Yakînin de yakînini olmak istiyor.

Melâmet Zihniyeti: Hayrını Saklamak

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî hakîkati tafsîl eder: o öyle ki içsellikte kendini fâş etmeme, meydana çıkartmama, kendini saklama, ibâdetlerini öne çıkartmama, hayırhasenâtını öne çıkartmama, kendini gizleme, üzerinde tecellî edecek bir şeyler var ise onları örtme. Burada öyle bir hâl vardır: o hep örtünmeyi, hep saklanmayı, hep gizlenmeyi ister. Meydana çıkmayı istemez, belli olmasını istemez, görünmeyi istemez. Bâzen melâmet zihniyeti diye anlatıyorum: bu noktada olan kimse biraz melâmet zihniyetli olur. Melâmeti tarîf ederken çok kısa diyorum bir cümleyle: «Hayrını saklamak, şerrini gizlememek» derim. Melâmet — hayrını saklar beşinci makâmdaki kimse.

Yedinci Makâmda Açıktan Yapma

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî hakîkati tafsîl eder: o kimse yediye gelince hayrını saklamaz; açıktan hayrını gösterir, açıktan zekâtını gösterir, açıktan namâzını gösterir, açıktan zikrini gösterir, açıktan yaptıklarını söyler. Sebep? O nefis mücâdelesini bitirdi. O örnek olsun diye söylüyor; o kendi nefsinin methedilmesi için söylemiyor. Onu geçti, bitti; o şimdi örnek olsun diye gösteriyor. Yolu örnekleyecek çünki; o mihenk oldu, o delîl oldu — ona bakaraktan yol alacak insânlar, o ölçü koyuyor artık. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri nasıl eşkâre yapardı ya, o da eşkâre yapacak.

Râzıyyede Kerâmeti Saklamak

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kâideyi tafsîl eder: nefsi râzıyyede saklayacak, melâmet yapacak. Kerâmet zuhûr ederse utanacak; demeyecek «Şöyle bir kerâmet görüldü benim üzerimden». «Olmadı, hamdolsun, bizim üzerimizden de böyle oldu» — o râzıyyede değil. Bir kimsenin şeyhi sağ ise, kendi üzerinden zuhûr eden kerâmetleri şeyhinden izinsiz anlatması nefsine uyduğuna işârettir. Nefsine uymuş o; nefis kayığına binmiş. Bir kimsenin şeyhi sağ mı? Sağ — gel kardeşim, boynunu bük, sen yap dervişliğini.

Mürşidin Kendi Nefsi İçin Bir Şey İstememesi

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîkat edebini tafsîl eder: bir üstâd, bir şeyh gerçekten mürşid ise kendi nefsine bir şey istemez. Kendi nefsine bir şey istiyorsa o mürşid değildir. Bir dergâh zekât toplarmış — yâ bir dergâh zekât mı toplarmış? Bir tekke zekât mı toplarmış? Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz. Cenâbı Hak âyeti kerîmede «Sizden bir ücret istemeyenlere uyun; onlar doğru yoldadırlar» (Yâsîn 36/21) buyurmuştur. Dîn parayla anlatılmaz. Mustafa Özbağ Efendi söz vermiştir: «Bir gün gelip ben sizin önünüze 'Ben şeyh oldum, ben mürşid oldum, ben şunu oldum' demeyeceğim. Sizden hiçbir şey istemeyeceğim kendi nefsim için. İstersem vermeyin; verirseniz, varsa hakkım, helâl değil».

Yolun Kâidesi: Allâh İçin İş Yapmak

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kâideyi tafsîl eder: lâfım benim şahıslara değil; ben yol anlatıyorum. Bir gün gelir sizden istersem dilimi kopartın diyorum. Bir gün gelir kendi nefsime sizden bir şey istersem dilimi kopartın. Tutun sakalımdan, yüzüme tükürün; ben de kendimi düzelteyim. Bunlar yolun kâideleridir. «Allâh için olan şeylere destek verin» — kendi nefsime bir şey istersem, gerçekten beni uyarın. Hattâ borç istesem dahî vermeyin. Bu kadar net. Yolun kâidesi budur.

Râzıyyede Varlıklara El Açmamak

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: nefsi râzıyyedeki bir kimse Allâh'ın varlıklarına elavuç açmaz. Onun Müslümân veya kâfir cinnî tâifesiyle işi olmaz; onun diğer varlıklarla işi olmaz. Bu hâle gelen kimsenin üzerine varlıklar gelmeye başlar; onlar yardımcı olmak ister meselâ, söylerler. Bu hâle gelen bir kimse bunlara tevessül etmez hiç. Tevessül edince ayağı kayar.

Susmak: Kerâmet Söylenince Kaybeder

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kâideyi tafsîl eder: meselâ birisi geldi onun kalbine gelir «Buna şunu okusan geçecek» der. O geldiğinde «Senin şu hastalığın var, ben bunu okuyayım, geçsin» — bunu söylerse kaybeder. Bu kerâmettir; bunu söyledi mi kaybeder. Örneğin birisi ona geliyor, daha o evinden çıkarken onu görür — bunu söylerse kaybeder. «Ben seni evden çıkarken görmüştüm, üzerinde siyah bir palto vardı» — kaybeder bunu. Susacak; ağzını kapatacak; bilse dahî «Biliyorum» demeyecek; görse dahî «Görüyorum» demeyecek. Şatahâta, şatâfata düşenler bunları söylerler; yolda kalır o kimse. Beşte de kalmaz, dörtte de kalmaz; tekrâr üçe iner. Ama kendi kendine hava yapar «Beşteyim» diye. Sır olması gerekir.

Beşin Sonunda Varlıkların Yok Olduğunu Görmek

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî tecellîyi tafsîl eder: biraz daha yürüdüğünde beşin içinde — o beşin başında görmüş olduğu varlıkları, ruhâniyetleri, beşin başında tanımış olduğu beşinci göğe kadar olan tanıdıklarını — beşin sonuna doğru hepsinin de yok olduğunu görür. Vardı, yok oldu. Önceden vardı; yok oldu. Fenâ budur. Varlıkla alâkalı her şeyi yok görmeye başlar. O yüzden bu nefsin mertebesinin ismi zikri Hak esmâsıdır. Başka yerlerde bâzı dergâhlarda Hay esmâsı ile Hak esmâsını, Hû esmâsı ile Hay esmâsını yer değiştirirler — ama bu fakîrin aldığı terbiye buydu.

Esmâ-i Seb'a: Hayyu'l-Kayyûm Allâh

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîkat erkânını tafsîl eder: bizim zikrullâhlar zamân müsâitse meselâ «Lâ ilâhe illâllâh» ile başlar; Allâh ile gider; Hû, Hay, Hak biter. Aslında bir de esmâ-i seb'a — Hayyu'l-Kayyûm Allâh, Kâdir Kayyûm Allâh diye — normalde Kayyûm esmâsı ile Kahhâr esmâsı üstâda âiddir. Kayyûm esmâsını ve Kahhâr esmâsını üstâddan başkası vurdurmaz. Ders âdâbı Hak esmâsına kadardır. Üstâd orada Kayyûm esmâsını vurdurmayı isterse vurdurur; Kahhâr esmâsını vurdurmak isterse vurdurur; Hayyu'l-Kayyûm Allâh'ı çektirmek isterse çektirir. Bunlar üstâda âiddir.

Esmâ Çekmek ile Esmâ Geçilmez

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: esmâyı çekmekle esmâ geçilmez. Meselâ «Yedi gün Hû Hû Hû Allâh çek» — tamâm, yedi gün çekti, bitti. O bir tespittir. Sen Hû Hû Hû Allâh çekerek Hay esmâsına geçemezsin; öyle değildir o. Sen o nefis merâtibinin hâllerini yaşayacaksın — tespit budur. Hiç bitmeyecek olan şey: ahlâkını güzelleştir, cömertliğini arttır. Yolun olmazsa olmazlarıdır: insânlara iyilik yapmak, insânların sıkıntılarını gidermek, cömertliğini arttırmak, maddî-manevî insânlarla iyi geçinmek; ailenle iyi geçinmek, çocuklarınla iyi geçinmek; ailenden, çocuklarından, arkadaşlarından, akrabalarından, annenden, babandan, etrâfından gelen sıkıntıları göğüslemek.

Ahlâkı Düzeltmek: Peygamber Sünneti

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir ahlâkî kâideyi tafsîl eder: erkekler için hatunu dövmekkırmak, çocuklarını dövmekkırmak — bu yol aldırmaz insâna. Kadınlar için adama laf söylemek, çocuklara laf söylemek, iki tarafa laf söylemek, çemkirkavga etmek — yol gidemez o kimse. Ahlâk önemlidir. Ahlâkını düzgünleştirecek. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlâkî sünnetlerini, sosyal sünnetlerini yerine getirmeye gayret edecek. Üzmeyecek, kırmayacak, incitmeyecek; bunlara dikkat edecek. Resûli Ekrem efendimiz buyurmuştur: «Ben ancak güzel ahlâkı tamâmlamak için gönderildim» (İmâm Mâlik, Muvatta; Beyhakî).

Tevhîdin Râzıyyedeki Hakîkat Tecellîyâtı

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tevhîdî mertebeyi tafsîl eder: onun tevhîddeki hakîkat tecellîyâtı «Lâ mevcûde illâllâh»tır — «Allâh'tan başka mevcûd yoktur». Bu haldeki bir kimse şeyhlik yapar. Beşinci makâm Hak esmâsını almış, tecellîyâtı almıştır. Düşmüş o ayrı; alıp düşüyor büyük bir çoğunluğu. Mustafa Özbağ Efendi'nin nazarında en üzüntü verici şeylerden birisi: bir dervişin mülhimeden levvâmeye düşmesi, mutmainneden mülhimeye düşmesi, Hak esmâsından aşağıya düşmesi. Çok üzülüyor onlara. Sufîlikte üzen en önemli şeylerden birisi odur.

Kaygan Zemîn: Cezbe Hâli

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî tehlikeyi tafsîl eder: o kimse Hak esmâsında oturdu, yerleşti, duruyor orada. Burası çok kaygan bir zemîn çünki. Burası sıkıntılı bir yer. Yukarı doğru tırmandıkça sıkıntı çoğalıyor zâten; orada zemîn daha da kaygan. Onu rüyâsında şeyh olarak görürler, hâlinde görürler — sıkıntılı bir yer burası. Onun da nefsi kaymayacak. Artık o cezbeden bir hâle gelir. O cezbeden bir hâle gelince etrâfındaki o câzibelere kapanmayacak.

Râzı Olmak Cebriyye-Kaderiyye Sapmasından Korur

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akâidî hakîkati tafsîl eder: önce sen O'ndan râzı oluyorsun — âyeti kerîme öyle: «Sen Rabbinden râzı». Sen râzı olacaksın önce. Sen râzı olmazsan O senden râzı olmaz. Sen râzıysan bir şey değiştirmeye çalışma o zamân; teslîm ol. Burada kimisi cebriyyeye kaymış, kimisi kaderiyyeye kaymış. Sıkıntılı yerdir. Cebriyye yanlışı: «Allâh ne dediyse o, ben hiçbir şey yapamam» diyerek cüz'î irâdeyi reddetme. Kaderiyye yanlışı: «Ben her şeyi kendim yaparım, kaderim ile alâkası yok» diyerek Cenâbı Hakk'ın takdîrini reddetme. Mü'mîn ne cebriyyeye, ne kaderiyyeye düşer; Ehli Sünnet ve'l-Cemâat akîdesince Cenâbı Hakk'ın iradesi ile cüz'î irâdeyi cem eder. Râzıyyedeki kimse ise Cenâbı Hakk'ın takdîrine tam râzıdır; cüz'î irâdesini de O'nun yolunda kullanır.

Düşmenin Acısı: Mustafa Özbağ Efendi'nin Üzüntüsü

Mustafa Özbağ Efendi sohbetin sonunda muazzam bir manevî hassâsiyeti tafsîl eder: bunu söyleyeceğim şimdi alan kardeşler var, hepsi de düştüler. Böyle söylemem onları yermek için değil, kendilerini toplamaları için. Kendim de üzülüyorum onlara. Bir usta sanatıyla övünür; belki de o kimselerden daha fazla üzülüyorum ben. Şimdi dinliyorlar ya, bir de sohbetler elden ele dilden dile gidiyor. Benim nazarımda en üzüntü verici şeylerden birisi odur, bir dervişin mülhimeden levvâmeye düşmesi, mutmainneden mülhimeye düşmesi, Hak esmâsından aşağıya düşmesi. Çok üzülüyorum ona; ona çok üzülüyorum. Sufîlikte beni üzen en önemli şeylerden birisi odur. Çünki o beşinci esmâyı bitirse diyeceğim ki artık bu apolet takacak — yâni kurmay olacak. Tâbiri câizse bir şeyh adayı olacak. O beş yerine kalmış, yerine geri düşmüş — büyük üzüntüdür.

Şeyh Efendinin Son Dönem Tavrı: Kapalı Gitmek

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîkat hâtırasını tafsîl eder: rüyâsında görmüyordur o kimse — Şeyh Efendinin tâbiriyle «Kapalı gitmek» diyor ona. Şeyh Efendi de herkes kapalı gitsin isterdi son dönem. «Oğlum, bir rüyâ anlatıyorlar, ona bir esmâ veriyorsun, düşüyor» diyordu. Gerçekten de öyle oluyor — o yüzden son dönem, meselâ son beşaltı yıl, hiç kimseye esmâ vermemeye başlamıştı Şeyh Efendi. Mustafa Özbağ Efendi şeyh değildi, ama icâzeti vardı; yedi gün esmâ verirdi. «Ben yedi gün veriyorum Efendim» diyordu Mustafa Özbağ Efendi; Şeyh Efendi de «Âlâ oğlum» derdi. Bir esmâ «Yedi gün yüzer tâne Hû Hû Hû Allâh çek; yedi gün yüzer tâne Hay Hay Hay Allâh çek» — bu bir tespittir. Tesbit ile esmâ geçilmez; nefis merâtibinin hâllerini yaşayacak.

Sırrın Sırrına Erişmek

Mustafa Özbağ Efendi sohbetin sonunda muazzam bir manevî hakîkati tafsîl eder: o böyle eğer yerleşir, otururşa, hani mutmainnede sır ehliydi ya, o sırrın arkasındaki sırra erişmeye başladı. Sırrın sırrına doğru gidiyor. Bir sır var, sırrın sırrı var. Hakîkatin hakîkati vardır, onun da hakîkati vardır. Sır vardır, sırrın sırrı vardır, onun da sırrı vardır. Kitaplarda okuduğunuz gibi değil. O kimse artık ne yapıyor — ruhânilerle uğraşmaya başlar. Meleklerle konuşmaya başlar; peygamberlerle konuşmaya başlar; büyük velî zâtlarla konuşmaya başlar; cinnî tâifesiyle haşırneşir olmaya başlar. Onlar gelirler çünki ona. Onun işi artık böyle ruhânilerledir. Ona baksan «Bu dünyâya âit değil» dersin; o adama veya kadına bu dünyâya âitmiş gibi gelmez. Onun işi o taraftır; o tarafa döner. Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye yolunun manevî terbiyesi de mü'mîni Hak esmâsına, «Lâ mevcûde illâllâh» tevhîdine, melâmet zihniyetine, ve sırrın sırrı makâmına yöneltir; ve bu vasıflar onun manevî terakkîsinin temel cüzlerini teşkîl eder.

  • Kur'ânı Kerîm: Fecr 89/27-30; Yâsîn 36/21; Bakara 2/156; Mâide 5/119; Tevbe 9/100.
  • Sahîhi Buhârî, Kitâbü'r-Rikâk.
  • Sahîhi Müslim, Kitâbü'l-Birr.
  • Süneni Ebû Dâvûd.
  • Süneni Tirmizî.
  • Süneni Nesâî.
  • Süneni İbn Mâce.
  • İmâm Mâlik, Muvatta, güzel ahlâk hadîsi.
  • İmâm Ahmed, Müsned.
  • İmâm Beyhakî, Şu'abü'l-Îmân, ahlâk bahsi.
  • İmâm Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, rızâ ve sabır bahsi.
  • İmâm Kuşeyrî, er-Risâletü'l-Kuşeyriyye, rızâ bahsi.
  • İmâm Sühreverdî, Avârifü'l-Ma'ârif.
  • İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü's-Sâlikîn, râzıyye bahsi.
  • İmâm Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, Fecr 27-30 tefsîri.
  • İmâm Kurtubî, el-Câmi'u li-Ahkâmi'l-Kur'ân.
  • İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm.
  • Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf, fenâ ve aşk bahsi.
  • İbnü'l-Arabî, Fütûhâtı Mekkiyye, fenâ ve sıfatların tecellîsi.
  • Mustafâ Özbağ Efendi, Nefis Meratipleri, Nefsi Râzıyye bölümü.

Sohbetin Tasnîfi: Bu sohbet Râzıyyenin tarîfini (Fecr 28), şikâyet etmemeyi, ezâ-cefâ silsilesini, hayatta şikâyet yokluğunu, beşerî özelliklerini kaybetmiş kimseyi, bir ayağı dünyâda olmamayı, sıfatların tecellîsi ve Hallâcı Mansûr tehlikesini, sufîliğin kalabalık olmadığını, sufîliğin özel okul olduğunu, beşinci makâm insân makâmını, mutmainnede şeyhin bir dediğini iki etmemeyi, Hak esmâsı râzıyyenin esmâsını, fenâ hâlini, melâmet zihniyetini, yedinci makâmda açıktan yapmayı, râzıyyede kerâmeti saklamayı, mürşidin kendi nefsi için bir şey istememesini, yolun kâidesini, varlıklara el açmamayı, susmayı kerâmet söylenince kaybetmeyi, beşin sonunda varlıkların yok olduğunu görmeyi, esmâ-i seb'ayı, esmâ çekmekle esmâ geçilmemeyi, ahlâkı düzeltmeyi, «Lâ mevcûde illâllâh» tevhîdini, kaygan zemîn cezbe hâlini, ve sırrın sırrına erişmeyi tafsîl etmektedir.


Kaynak: mustafaozbag.com | Seri: Nefis Mertebeleri Sohbetleri