Mustafa Özbağ Efendi bu sohbette nefis mertebelerinin dördüncüsü olan Nefsi Mutmainne'yi tafsîl eder. Mülhimeden mutmainneye geçen kimse, günâhı kebâirleri terk etti, farzlara sımsıkı yapıştı, gevşemedi, bir üstâda bağlandı; harika rüyâlar açıldı, hâli açıldı. Cenâbı Hak Fecr Sûresi 27. âyetinde «Ey mutmain olan nefis» diye hitâb etmiştir. Bu hitâb cennetten geldi. Emmârede hitâb yok, levvâmede hitâb yok, mülhimede hitâb yok; mutmainneye geldi, hitâb var. O sufî gerçek manâda mutmainneye geçtiyse hitâb alacak — ya zikrullâhta ya manâda. Hitâb aldı; o hitâba mazhar oldu; artık Cenâbı Hak ona hitâb ediyor. O Allâh'a doğru gidiyor; Allâh'a yakınlaşma yolunda. Onun nefsi artık hayvâniyetten kurtulmuş, ruhâniyete bağlanmıştır; itâat sevgiyle yapılır, severek yaşar. Kalbi aynaya dönmüş, hakîkati görmeye başlamıştır. Onun durduğu makâm sır makâmıdır; kalbi Muhammedi Mustafâ'dan almaya başlamıştır. Mutmainnenin esmâsı «Hay»dır; tevhîdin manâsı «Lâ mevcûde illâllâh»a yükselir: «Allâh'tan başka mevcûd yoktur». Onun alâmetleri cömertlik, tevekkül, alçak gönüllülük, sabır, adâlet, insâf, yakîn, sözünde durmak, yumuşak huyluluk, şükür, rızâ ve ihsândır.
Mutmainne'nin Tarîfi: Fecr 27-30
Mustafa Özbağ Efendi sohbete temel hakîkati ortaya koyarak başlar: nefis mertebelerinin dördüncüsü Nefsi Mutmainne'dir. Cenâbı Hak Fecr Sûresi'nde buyurmuştur: «Ey mutmain olan nefis. Sen O'ndan hoşnud, O da senden hoşnud olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Ve cennetime gir» (Fecr 89/27-30). Bu nefse hitâb geldi. Hangi nefse hitâb geldi? Mutmainneye erişen nefse geldi. Emmârede hitâb yok, levvâmede hitâb yok, mülhimede hitâb yok; mutmainneye geldi, hitâb var: «Ey mutmain olmuş nefis». Bu hitâb nerede? Cennette. O sufî gerçek manâda mutmainneye geçtiyse hitâb alacak: ya zikrullâhta alacak, ya manâda alacak. Hitâb aldı; o hitâba mazhar oldu; artık Cenâbı Hak ona hitâb ediyor. O Allâh'a doğru gidiyor; Allâh'a yakınlaşma yolunda.
Mülhimeden Mutmainneye Geçiş
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî terakkîyi tafsîl eder: emmâredeydi o kimse — Müslümân olmuş olmasına rağmen harâmları korkusuz bir şekilde yaşıyordu, dînin vecîbelerine dikkat etmiyordu. Levvâmeye geçti — yanlışlıklar yaptı ama pişmân olmaya başladı. Mülhimeye geçti — günâhı kebâirleri terk etti, farzlara sımsıkı yapıştı, virdlerini çekti, edebeerkâna uydu. Mutmainneye geçti — artık o gevşemiyor, harâmı işlemiyor, dedikodu, gıybet, iftirâdan uzak. Yürüyüşü devâm ediyor, kesintiye uğramıyor. Mutmainneye geçti.
Hayvâniyetten Kurtulma
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî hakîkati tafsîl eder: nefsi mutmainnedeki kimse Allâh'ın varlığını, birliğini, Muhammedi Mustafâ'nın peygamberliğini şehâdet etmiş kimsedir. Kendi içinde, kalbinde, rûhunda tasdîk etmiş; îmân artık olgunlaşma devresine girmiş. Hani kırmızı olacak ya elma — yeşilden pembeliğe dönmüş; olgunlaşma yolunda. Artık o hayvâniyetten tamâmıyla kurtuldu; hayvâniyetle bir bağı kalmadı artık onun. O kimse devâmlı kendini bu noktada ruhâniyete bağladı, manevîyâta bağladı. Hani mülhimede itâat edecekti ya, orada mülhimede itâatte zorlama vardı; burada zorlama yok. Bu itâate sevgiyle yaklaşıyor; sevdiğinden itâat ediyor artık, sevdiğinden yaşıyor, severek yaşıyor, sevdiğinden yapıyor her şeyi.
Hz. Peygamber'in Tevâzu Misâli
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir misâli tafsîl eder: artık o dînin kendi içerisindeki rumuzlu sırlarına vâkıf olmaya başladı. Şerîat dediği — tâbiri câizse — kabuk değil; şerîatın inceliklerine hâkim olmaya başladı. O böyle doğru, o yumuşak huylu, o güler yüzlü, o tatlı dilli; insânların gönlüne ferahlık veren, gönlüne tatlılık veren bir kimse. O tevâzûda yerlere seriyor her şeyi; birisi onu kullanıyor gerektiğinde — o kadar alçak gönüllü. Hani bir kadın geldi Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize: «Sen ne dolaşıyorsun burada ortalıkta? Ne iş yapıyorsun sen?» dedi. Hazreti Peygamber daha hiçbir cevâb vermeden «Şu benim çuvalımı al da getir» dedi. O «Ben peygamberim» demedi; çuvalı aldı sırtına. Kadın önde, O arkada; Medîne sokaklarının arkasında evine kadar götürdü. «Benim evim burası» dedi, «Buraya koy bu çuvalı»; O da oraya koydu. O güler yüzlülükte, insânlara yardım etmede Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin izinde olan kimse.
İnsânların Arasında Aspirin Gibi
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kıvâmı tafsîl eder: o böyle insânların arasında aspirin gibi. Bundan bıkmak yok; bu hâlden usanmak yok; bu ahlâkın güzelliğinden çıkmak yok. O âşıklıkta belli bir olgunluğa erişti. Artık böyle günâh işlemek için kafasını çevirmiyor bile; içinden bile geçmiyor. Onun kalbinden böyle bir altyazı olarak dahî geçmiyor günâhla alâkalı. Herkes günâha sevk etmek için uğraşıyor onu — onun kalbinden altyazı olarak bile geçmiyor. Ekrânı puslanmıyor hiç; ekrânı kararmıyor; bulanmıyor artık. Bulanıklık gitti, fluluğu gitti onun. O böyle tâbiri câizse ayna gibi oldu.
Kalbin Velediği: Zikrullâh Çocuğu
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî hakîkati tafsîl eder: zikrullâh onda devâm ediyor. Artık onun kalbinde bir veled oluştu, bir çocuk oluştu. Kalbinde zikrullâh gümbür gümbür gidiyor. Sohbette de kalbinden zikrullâh gidiyor; yolda da kalbinden zikrullâh gidiyor; o konuşurken de kalbi ondan bağımsız zikrullâh ediyor. Kalbi ondan bağımsız ilhâm alıyor. O böyle konuşurken de kalbine bir taraftan akıyor; yolda yürürken de kalbine akıyor onun. İlâhî vâridâta açıldı; ilâhî vâridâta açıldı. O buna dahî kendi kendine hayret ediyor: «Yâ sohbet ederken de böyle de oluyormuş demek ki» diyor. Hayret kapısı açılıyor ona.
Hakîkate Râm Olmak
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî hakîkati tafsîl eder: bu farklı bir noktada artık. Onun kalbi farklı. Mülhimedeki gibi perdeler puslu değil; mülhimedeki gibi kalpte karartılar yok. O perdeler artık berrak perdeler; böyle safîyete doğru gidiyor; hakîkati görmeye başlıyor; hakîkate râm olmaya başlıyor. Â, Âdem ama Âdem değil — hakîkate râm oluyor. İnsân ama insân değil — hakîkate râm oluyor. Veyâhut gördüğü, yediği, içtiği her şeyin hakîkatine âşinâ oluyor. Artık o tâbiri câizse Mevlâ'sında sükûn buluyor. Başka bir yerde sükûnet yok onun için. O böyle kendi kendine zikrullâhta, ibâdette, kendi kendine koşuşturmada sükûn buluyor. O yemede, içmede, uyumada sükûn bulmuyor. Herkes «Yâ bir yemek yesem» — o yemekte sükûnet bulmuyor.
Sükûnet Zikrullâhda: Ra'd 28
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir Kur'ânî hakîkati tafsîl eder: Cenâbı Hak Ra'd Sûresi'nde buyurmuştur: «Bunlar îmân edenler ve gönülleri Allâh'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh'ı anmakla mutmain olur» (Ra'd 13/28). O artık îmân etti; gönülleri Allâh'ın zikriyle sükûnete erdi; ve kalbi ancak zikrullâh ile mutmain oldu. Onun kalbinde zikrullâh oturdu, yerleşti artık. Yerleşti. Âyeti kerîme neydi başlangıçtaki: «Ey mutmain olan nefis». Mutmain olan nefis neydi? Zikr ile mutmain olan. Kalpler ancak zikrullâh ile mutmain olur. Artık o kimsenin kalbi konuşuyor; nefisle bağı bitti; hayvâniyetle bağı bitti. Onun kalbi ancak zikrullâh ile mutmain oluyor. Ancak. Her şeye zikr gözüyle, zikr tadında bakıyor.
Harâma Geçit Yok: Tarîhî Yıkım
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kâideyi tafsîl eder: ona artık harâmı uzaktan dahî gösterme; o günâhı kebâiri terk etmiş. «Yâ bu amcasının oğlunun düğünüydü, yok kardeşim günâh mı?» — Günâh; günâhı kebâir mi? Günâhı kebâir, gelemem kardeşim. «Ne yapalım, işte damatta bizim böyle düğün yaptı, Allâh yolunu açık etsin, bensiz yapsın». Harâma geçit yok. Bakın, târih boyunca dindarları yıkan şey ibâdet eksikliği değildir. Târih boyunca dindarları yıkan şey harâma meyletmektir. Bir kimsenin Allâh'a olan dostluğu çok namâzdan değildir; Allâh'a olan dostluğu harâmlardan uzak durmaktır. Harâmdan uzak durmak. Elinin altındakileri de harâmdan uzaklaştırma, uzak tutma. Allâh'a dostluk peydâ edecek misiniz? Harâmdan uzak durun. Allâh ile samîmi mi olmak istiyorsunuz? Harâmdan uzak durun — birinci adım bu. İkinci adım ibâdetlerinizi yerine getirin. Üçüncü adım O'nu sevin.
Mutmainnede Olan: Evliyâdan
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kıvâmı tafsîl eder: mutmainnede artık «Ey mutmain olan nefis» diye Cenâbı Hakk'ın onu nazara aldığı, ona hitâb ettiği nefistir. Artık o Allâh'ın hitâbına mazhar oldu. Cenâbı Hak ona husûsî bir şekilde hitâb etti çünki. Sebep? O evliyâdan oldu. O nefsi mutmainneye geçti, evliyâlar sınıfına geçti. Herkes insândır, herkes mü'mîndir, herkes Müslümândır; ama o bir adım attı, evliyâlar sınıfına geçti. Artık ondan günâhı kebâir bekleme; artık ondan yalan, dedikodu, gıybet, iftirâ bekleme; artık ondan ağzından, gözünden, kulağından, elinden, ayağından harâm bekleme.
Eminin Olunan Kimse: Hadîsi Şerîfler
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hadîsi şerîfi tafsîl eder: Resûli Ekrem efendimiz buyurmuştur: «Sizin en hayırlınız insânlara faydalı olanınızdır» (Beyhakî, Şu'abü'l-Îmân). Yine buyurmuştur: «Müslümân, dilinden ve elinden Müslümânların selâmette olduğu kimsedir» (Buhârî, Îmân 4-5; Müslim, Îmân 14). İşte o kimse — nefsi mutmainnede. Onun elinden ve dilinden diğer Müslümânlar emin. Burada bir sufî, diğer sufîler onun elinden ve dilinden emin. Eşi onun elinden ve dilinden emin; çocukları onun elinden ve dilinden emin; arkadaşları onun elinden ve dilinden emin. Eş, anne, baba, çocuklar, arkadaşlar, iş yaptığın kimseler, etrâf — elinden ve dilinden emin senin. Onun üzerinden günâhı kebâir yok. Onun yanına altın bıraktığında altın olarak geri alırsın; yirmi dört ayar bıraktın, on sekiz ayar olarak almazsın. Emin.
Şehâdet: Kabir, Cennet, Cehennem, Melekler
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî hakîkati tafsîl eder: göz göre göre bile bile o harâm işlemiyor. O artık kalbi îmânla, İslâm ile olgunlaşmış bir kimse — mutmain olmuş. Onda şüphe yok: «Acaba hesâbkitâb var mıdır?» — yok, şüphe yok. Şüphenin kalkması o kimsenin manâsıyla alâkalı. Bu hâle gelen bir kimse artık kabir hâline vâkıf. Kabristandan geçerken kabir azâbı çekenlerin seslerini duyuyor; o diyor ki «Kabir hak, o yüzden kabir azâbı da hak». O bir cenâzeye gittiğinde hemen orada «Rabbike-Nebîke» enstantanesini görüyor; veyâhut bir kardeşi, bir arkadaşı, samîmî bir kimse — son nefesini görüyor onun. «Rabbike-Nebîke»yi duymuş, kalbi îmân etmiş. Nefsi mutmainne cenneti görüyor, cennetin varlığına şehâdet ediyor; cennet hayâtına şehâdet ediyor; cehennemi görmüş, cehennem hayâtına şehâdet ediyor.
Yedi Kat Gök ve Manevî Tasdîk
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî tecellîyi tafsîl eder: îmân onda olgunlaştı. Melekleri gördü, meleklerin konuşmalarına âşinâ oldu, kalbi mutmain oldu. Şeytânı gördü, şeytânı tanımladı, kalbi mutmain oldu. Cinnî tâifesini tanıdı, tanımlayınca kalbi mutmain oldu. Birinci kat gök, ikinci kat gök, üçdört… mutmain oldu. Burası dördüncü kat. Beşi göremedi ama kalbi mutmain oldu — birinciyi gördü ya, ikinciyi gördü ya, üçüncüyü gördü ya, dördüncüyü gördü ya, evet beşincisi de var. Neden? Yedi kat gökten bahsediliyor. Kalbi mutmain oldu o kimsenin. Yaşananları anlatıyorum size. Kalbi mutmain olmak. Artık o kimse hatta mutmainnenin sonuna doğru biraz daha ileri doğru bunlar daha artacak. Bunlar zâhiren de artacak. Onun kulağı duymaya başlayacak, gözü görmeye başlayacak.
Manevî Yalancılığa Yer Yok
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kâideyi tafsîl eder: o artık güler yüzlü, tatlı dilli; insânların içerisinde sevecen, babacan, anacan. O kırmaktan, dökmekten imtinâ ediyor. Neden? Birisini kırdığında zikrullâhta Geylânî hazretlerini göremiyor — anlıyor. Hani ona ters yaparsa Perşembe günü yumuyor gözlerini ama yok bir şey, veyâhut çocuğuna uygunsuz davrandı, Perşembe yumuyor gözlerini görmek için — yok. Uzaktan bir sedâ geliyor «Her yer karanlık…» ama o bir de görüyormuş gibi yapıyor — bu da sufîliğin yalancılığıdır; bu da sufînin yalancısı. Değil. Bu iş mutmainnede leke kaldırmaz çünki. Bu iş öyle gevşeklik kaldırmaz. Bu iş öyledir ki artık sufîlik yaşar o. O ince elenir, sık dokunur o da. Sen birine kaşını kaldırsan sıkıntı yaşarsın; öyle gevşeklik yok.
Hevâ ve Hevesten Kurtulma
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî hakîkati tafsîl eder: artık bütün manevî şeyleri tasdîklemiş, tanımış, görmüş kimse nefsi mutmainnedeki. O hevâ ve hevesinden, kendi yanlış arzu ve isteklerinden kurtulmuştur. «Yâ gideyim filânca kafede oturayım, orada hâtunlar da vardır, kendime bir şekil edeydim» — öyle bir şey yok. «Yâ bir giyineyim de şuradan bir geçeyim, hâtunlar bir görsün» — öyle bir şey yok. «Bugün hangi örtüyü takayım? Yâ kör olasıca adam hangi örtüyü taktıysam bakmadı, bugün o örtüyü takayım da baksın bana» — öyle bir şey yok. Onda hevâ ve heves yok. Onun örtüsü tesettürdür, süs değildir. Onun örtüsü tesettürdür, süsten değildir. Erkeğin kıyafeti mâkul kıyafet, süslenmek değil. Süslenmek değil; hevâ ve hevesi geçti. Hevâ ve hevesten kurtulmuş olan nefis. Çünki hevâ ve heves şeytânın üflemesidir; onun kalbine hevâ ve heves inmesi demek onun kalbinden zikrullâhın gitmesi demek.
Tâviz Yok: Mutlak İtâat
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kıvâmı tafsîl eder: o Allâh'ın emirlerine, Cenâbı Hakk'ın sözlerine itâat eden, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözlerine itâat eden, varsa üstâdı, üstâdının sözüne otomatikman itâat eden, Sünneti Resûlullâh'a otomatikman itâat eden, âyeti kerîmeye otomatikman itâat eden kimse. Aslâ onda tâviz yoktur. Yap yapar, at atar, tut tutar, git gider, gel gelir — mutmain olan nefis. O artık kalbi mutmain. O kimse üstâddan da mutmaindir. Üstâd için en mükemmel, en kıymetli derviştir o. Sebep? Üstâd onun üzerinde şekşüphe yapmaz ki. Bütün üstâdlar isterler ki dervişleri bu hâle gelsin. Sebep? İşi kolay. Yap yapar, tut tutar, gel gelir, git gider — otomatiğe bağlar.
Sır Makâmı: Söylememek
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kıvâmı tafsîl eder: onun makâmı artık bir adım daha arttı, sır oldu. Ufak ufak ona sırlar geliyor kalbine. Ağzını kapatmasını bilecek ama. Zikrullâh esnâsında kalbine bir şey geldi: «Yâ biliyor musun kalbime…» — yok, hayır. O sır. Artık sen sır ehlisin. Bir adım attın, sır ehli oldun. Baktın, falancanın yarın başına bir şey gelecek — gördün. Sır. «Sen yarın nereye gideceksin?» — «Şuraya» — «Sakın gitme, başına böyle böyle bir şey gelecek» — sakın hâ. Sır. Bunlara dayanmak, katlanmak zor şeylerdir. Ertesi gün çocuk hasta olacak biliyorsun: «Hânım çocuğu ört bak yarın» — «Neden ya?» — «Yâ ört sen işte» — «Yâ neden?» — «Yâ ört, hasta olacak gördüm ben onu». Buraya dayanmak, katlanmak zor. Tehlikeli dediğim yerler bunlardır. Sır perdeleri aralanıyor sana, ilhâm perdeleri aralanıyor sana, kerâmet perdeleri aralanıyor sana — sakın, sakın.
Hakîkati Muhammediyye'ye Yürüyüş
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî hakîkati tafsîl eder: o, bu esnâda artık tâbiri câizse Hakîkati Muhammediyye'ye doğru yürüyor. Ondan almaya başlıyor artık. Bakıyor şeyhi bir anda Muhammedi Mustafâ olmuş; ardından şeyhi olmuş; bir anda Muhammedi Mustafâ olmuş; â, şeyhi olmuş. Onun hâli de değişiyor. O kimsenin bir de manâsı da açılır, kalbi de harekete geçer onun. Hayâtı kolaylaşır; bağlar otomatiğe; etrâf patinaj çeker biraz, çoluk çocuk etrâf iki taraf patinaj çekerler ama o artık huzûra ermiş. O huzûrdan geri dönmek istemez. O huzûrdan geri dönüş kargaşa, kaos, cehennem onun için. O kimse şöyle düşünür: «Daha önce cehennem hayâtı yaşıyormuşum; cehennemmiş benim hayâtım» der.
İlmi Ledün Damlaları
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî hakîkati tafsîl eder: mutmainneye gelen bir kimsenin manevî olarak aklı tam, îmânı güçlü, bilgisihakîkat bilgisi sağlam, zikri safiyânedir. Onun kalbine artık ilmi ledünden hakîkat damlaları başlar damlamaya. Ona bir soru işâreti gelir kalbine; doğrusu gelir onun: «Â, buymuş» der. Veyâhut etrâftan bir kimse «Yâ bu nedir acaba?» der; kalbine doğrusu gelir onun. Onun kalbi ilhâm almaya başlar; kalbine hakîkat damlaları damlamaya başlar. Öbürkü cilt cilt okur — o Allâh'ı zikreder, ona lâzım olan ilim gelir. Zâten İslâm dünyâsının sıkıntısı bu: biz lâzım olanla ilgilenmiyoruz. İnsân günlük hayâtını ne kadar dînine uygun yaşayabilir, onun ilmine uğraşacağına lâzım olmayan şeylerle uğraşıyor.
Mutmainnenin Esmâsı: Hay
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: nefsi mutmainne sâhibi dervişe Hay ismi telkîn edilir. Önceden duvardan Hû duyuyordu ya — şimdi artık bir yerden yürüyor: «Hay!». Nereden geldi, dedi bu böyle, etrâfına baktı, kimse yok. Eyvah. O duymuş sadece. İş değişmeye başladı. «Hay, Hay, Hay, Hay». Vücutta büyümeye başladı. Hay dedikçe büyüyor; Bursa'yı içine alıyor; Uludağ'ı içine alıyor. Kocaman bir şey oldu. Hay dedikçe büyüyor — eyvah eyvah. Bir taraftan bakıyor: «Ben bu muyum?» diyor. Manevî tecellîyâtlar değişmeye başlıyor. Ama onun zikrullâhı, makâmı Hay esmâsıdır. Onun durduğu yer sır makâmı artık. Onun kalbi Muhammedi Mustafâ'dan almaya başladı.
Şeyhinin Her Yerde Tecellîsi
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî tecellîyi tafsîl eder: o, bu noktada her yerde kalbi olarak şeyhinin hitâbını duymaya başlıyor; onu görmeye başlıyor her tarafta. Güneşe bakıyor — şeyhi olmuş; dağa bakıyor — şeyhi olmuş; bir bakıyor şeyhi bulut gibi onu izliyor, iki tâne göz var üzerinde. Yanındakine diyor «Gözleri gördün mü?» — o da kafası gitmiş olarak görüyor seni. İlk önce anlamıyorsun ya sen de: «İki tâne göz takip ediyor bizi, fark ettin mi?» — «Hayırdır abi, ne gözü ya?» — sen görmüşsün sadece, tamâm. Hâl bunlar. Onları yaşıyor o. Onun üzerinde kerâmet oluyor Hay ismi.
Tevhîdin Dördüncü Manâsı: Lâ Mevcûde İllâllâh
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tevhîdî mertebeyi tafsîl eder: onun kalbi tecellîyâtı, tevhîde verdiği manâ da «Lâ mevcûde illâllâh»tır. Hani o ilâhideki gibi: «Lâ maksûde illâllâh, lâ matlûbe illâllâh, lâ mevcûde illâllâh». Yâ ne söylüyorsun? Bunun hâlini biliyor musun? Hayır. Tecellîyâtını biliyor musun? Hayır. Fiiliyâtını biliyor musun? Hayır. Ne yapmaya konuşuyorsun edebiyât olarak? Veya bir başkası diyor «Lâ mevcûde illâllâh — Allâh'tan başka mevcûd yok» — iyi, hâline vâkıf mısın? Kalbine geldi mi öyle bir şey? Boş kelâm yok. Nefisle mücâdelede boş kelâm yok. Bizde kardeşler bunu rüyâlarında görürler; onlara Hay ismi telkîn edilir. O Hay ismi şerîfini duyar rüyâsında etrâfında. Devâmlı Hay ismi şerîfiyle alâkalı zikirler, telkînler — bunları duyar. O kimsenin nefsi mutmainneye geldiğine işârettir.
Mutmainnenin Alâmetleri
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî kıvâmı tafsîl eder: nefsi mutmainnenin makâmı sırdır; alâmeti cömertlik, tevekkül, insânlardan kendini yüksek görmeme, gamlı yaşama, ibâdet, şükür, rızâ ve ihsândır. Ayrıca fakir, sabır, adâlet, insâf, yakîn, sözünde durmak, yumuşak huyluluk vardır bunların üzerinde. Nefsi mutmainnenin âlemi Muhammedî hakîkattir. Mahalli sır; hâli sâdık ve tatmîn hâlidir. Kendisine gelen manâ şerîat sırlarıdır. Bu oturdu, yerleşti artık baba derviş oldu o. Kadınerkek hiç önemli değil. Öyle bir şey oldu ki artık uçana kaçana, gelene gidene kamera gibi. Herkes orada oturuyor biliyor ama orada değil o; vücûden orada. Bağı kalmadı dünyâ ile onun. O kimse nefsi mutmainneye geldi mi dünyâ ile bağı kalmaz onun.
Mürşidliğe Doğru Gidiş
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî istikbâli tafsîl eder: o yürüyor. O zamân o ismi şerîfi pîr efendilerden birisi, veya o ismi şerîfi sahâbelerden birisi — bunları açık açık söylüyorum — eğer o kurmaylığa doğru gidecekse peygamberlerden birisi gelir, ona Allâh'ın zikrini ta'lîm ettirir. Eğer peygamberlerden birisi ona gelir, bu ismi şerîfi rüyâsında, hâlinde ta'lîm ettirirse Allâhu a'lem onun yolu mürşidliğe doğru gider. Bunlar önemli işâretlerdir. O velîliğe doğru gidecektir. Allâh cümlenizi onlardan eylesin.
Bütün Dînler İslâm
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akâidî hakîkati tafsîl eder: bu nefis meratipleri sadece İslâm dünyâsına has bir şey değil. Yâni Muhammedîlere has bir şey değil. Âdem aleyhisselâmdan Muhammedi Mustafâ'ya kadar gelen bütün peygamberler İslâm peygamberidir; gönderilen bütün kitâblar İslâm kitâbıdır; ve dîn İslâm dînidir. Yâni peygamberlerin ismiyle anılsa da bütün dînler İslâm. Bizim İsevî olarak gördüğümüzde de İslâm, Mûsevî gördüğümüzde de İslâm, İbrâhîmî olarak gördüğümüzde de İslâm. Cenâbı Hak âyeti kerîmede «Şüphesiz Allâh katında dîn İslâm'dır» (Âli İmrân 3/19) buyurmuştur. Tahrîf edilmiş, değiştirilmiş, bozulmuş — yâni insânlar bunları değiştirmişler, bozmuşlar, tahrîf etmişler.
Yahûdîlerin Tahrîfi
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir târihî hakîkati tafsîl eder: bilhassa Yahûdîler bu konuda çok enteresan bir kavimdir. Bütün gelen peygamberlerle gelen dînleri bir müddet sonra hep ifsâd etmişler; hep kendi hevâ ve heveslerine göre, kendi nefislerine göre dînin hükümlerini yorumlayıp değiştirmişler. Hani Kur'ânı Kerîm'de var ya, Allâh size bir öküz kesmeyi emretti deyince kendi aralarında başlıyorlar tartışmaya: «Allâh öküz dedi ama sarı öküz mü, beyaz mı, al mı, alaca mı?» — öküzü kesmiyorlar sonuçta. Allâh öküz kes demiş sana, bir tâne büyük baş kurbân et — bunlar tabî renk olayına giriyorlar, ayrıntı istiyorlar. Neden? Öküz kesmek istemediklerinden. İnsânlar böyle ayrıntıya düşünce: namâzı kılmak istemiyor, ayrıntıya düşüyor; orucu tutmak istemiyor, ayrıntıya düşüyor; îmân etmek istemiyor, ayrıntıya düşüyor. Bu insânoğlunda Yahûdî hastalığıdır.
Harâmda İnce Eleyip Sık Dokumak
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir kâideyi tafsîl eder: ince elenip sık dokunacak yer harâmlarla alâkalıdır. Harâmı bırak kardeşim kalsın orada — onun üzerinde fazla düşünmene gerek yok, fazla konuşmana gerek yok. «Bu harâm değil mi?» — değil, iç ya. Bu tip şeylerde ayrıntıyla uğraşanlar evlerinde, işlerinde, kendi nefislerinde, etrâflarına hep sıkıntıya uğrarlar; etrâfa da hep sıkıntı verirler. O yüzden Yahûdîler kadar peygamberlerin yolunu ifsâd eden bir kavim yoktur; peygamberleri katleden, şehîd eden başka bir kavim yoktur — o yüzden lânetlenmiştir Kur'ân'da. Cenâbı Hak âyeti kerîmede «Onlar peygamberleri haksız yere öldürdüler… Bunlar âyetlerimizi inkâr etmelerinden dolayıdır» (Bakara 2/61) buyurmuştur.
İslâm Dünyâsının Vazîfesi
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir içtimâî hakîkati tafsîl eder: bunlar böyle yapar; ama İslâm dünyâsı da uyursa, nemelâzımcılık yaparsa, tehlikeyi görmezse, kendi nefsini terbiye etmezse, İslâm'a sımsıkı yapışıp Kur'ân ve Sünnet'e sımsıkı yapışıp hem yaşatma hem yaşama mücâdelesi vermezse, köle olmaya mahkûm, dağılmaya mahkûm. Düşünebiliyor musunuz: bütün dünyânın petrol rezervlerinin büyük bir çoğunluğu Müslümânların elinde, doğalgaz rezervlerinin büyük bir çoğunluğu Müslümânların elinde, altınuranyum Müslümânların elinde — ama dünyâ üzerinde en fazla ütülen, sömürülen de Müslümânlar. Dünyâ üzerinde en fazla sömürülen, en fazla bu noktada ütülen Müslümânlar. Biz oturmuşuz Şîa-Sünnî, Vahabî-Selefî, Kâdirî-Rufâî, tarîkâtçısıcemâatçisi birbirimizle uğraşıyoruz; herkes birbiriyle uğraşıyor. Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye yolunun manevî terbiyesi de mü'mîni nefsi mutmainnenin manevî kıvâmına, Hay esmâsına, «Lâ mevcûde illâllâh» tevhîdine, ve evliyâlık makâmına yöneltir; ve bu vasıflar onun manevî terakkîsinin temel cüzlerini teşkîl eder.
- Kur'ânı Kerîm: Fecr 89/27-30; Ra'd 13/28; Âli İmrân 3/19; Bakara 2/61, 67-71; Yûnus 10/62-64; Mâide 5/3.
- Sahîhi Buhârî, Kitâbü'l-Îmân 4-5, Müslimin tarîfi hadîsi.
- Sahîhi Buhârî, Kitâbü'r-Rikâk 38, Velîler hadîsi kudsîsi.
- Sahîhi Müslim, Kitâbü'l-Îmân 14.
- Süneni Ebû Dâvûd.
- Süneni Tirmizî.
- Süneni Nesâî.
- Süneni İbn Mâce.
- İmâm Mâlik, Muvatta.
- İmâm Ahmed, Müsned.
- İmâm Beyhakî, Şu'abü'l-Îmân.
- İmâm Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, Acâibü'l-Kalb ve Riyâzâtü'n-Nefs.
- İmâm Sühreverdî, Avârifü'l-Ma'ârif.
- İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü's-Sâlikîn, nefsi mutmainne bahsi.
- İmâm Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, Fecr 27 ve Ra'd 28 tefsîri.
- İmâm Kurtubî, el-Câmi'u li-Ahkâmi'l-Kur'ân.
- İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm.
- Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf, hakîkat ve aşk bahsi.
- İbnü'l-Arabî, Fütûhâtı Mekkiyye, Hakîkati Muhammediyye bahsi.
- Mustafâ Özbağ Efendi, Nefis Meratipleri, Nefsi Mutmainne bölümü.
Sohbetin Tasnîfi: Bu sohbet Nefsi Mutmainne'nin tarîfini (Fecr 27-30), mülhimeden mutmainneye geçişi, hayvâniyetten kurtulmayı, Hz. Peygamber'in tevâzu misâlini, insânların arasında aspirin gibi olmayı, kalbin velediği zikrullâh çocuğunu, hakîkate râm olmayı, sükûnetin zikrullâhda olduğunu (Ra'd 28), harâma geçit yokluğunu, mutmainnedeki kimsenin evliyâdan oluşunu, eminin olunan kimseyi, kabircennetcehennemmeleklere şehâdeti, manevî yalancılığın olmazlığını, hevâ ve hevesten kurtulmayı, mutlak itâati, sır makâmını, Hakîkati Muhammediyye'ye yürüyüşü, ilmi ledün damlalarını, mutmainnenin esmâsı Hay'ı, şeyhin her yerde tecellîsini, «Lâ mevcûde illâllâh» tevhîdini, mutmainnenin alâmetlerini, mürşidliğe doğru gidişi, bütün dînlerin İslâm olduğunu, Yahûdîlerin tahrîfini, harâmda ince eleyip sık dokumayı, ve İslâm dünyâsının vazîfesini tafsîl etmektedir.
Kaynak: mustafaozbag.com | Video: YouTube | Seri: Nefis Mertebeleri Sohbetleri