Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #67 — Vahy Mertebeleri Devamı: «Allâh Sesi Gelince Dirildik» ve Fenâ Makâmı

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #67 — Vahy Mertebeleri Devamı: «Allâh Sesi…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


«Allâh Sesi Gelince Dirildik» — Hz. Pîr Mevlânâ’dan Vahiy ve Diriliş Mertebesi

Âmîn. Evet, geçen hafta, Cenab-ı Hakk’ın vahyini konuşmuştuk. Malum, Hz. Pîr, biz öldük, tamamıyla çürüdük, mahvolduk. Fakat Allâh sesi gelince hepimiz dirildik, kalktık. Allâh sesi ister hicab ardından ister hicapsız gelsin. Cebrâîl Meryem’e yakasından üfleyerek ne verdiyse, Allâh sesi de insana onu verir. Beytler bunlardı. Malum, bilgimizin yettiğince, söyleyebildiğimiz kadar dilimizin döndüğünce, bu manada vahyin ne olduğu ve Cenab-ı Hakk’ın vahyi sistematini nasıl çalıştırdığıyla alakalı sohbet etmiştik. Arkadaşlardan, kardeşlerden, dinleyen dervişlerin dışından da olumlu tepkiler geldi bu manada. böyle bunu kimse anlatmadı gibi. sonuçta biz olmayan bir şey değil, Cenâb-ı Hak hamdü sena olsun, âyet-i kerimeleri sıraladık, hadîs-i şerifleri sıraladık.

Allah Hakkında

Yoksa böyle bir olmayan bir şey anlatma noktasında değiliz. Allâh bizi affetsin. Âmîn. Bu arada baş sağlığı dileyenler için, dilemeyenler için hepsinden de Allâh razı olsun, teşekkür ediyoruz. İnşallah yarın Allâh izin verirse öğlen namazında Bayındır’da Oktay kardeşinin defin işlemini bitireceğiz inşâallâh. Gasilhaneden saat 11.00-11.30 gibi alacağız. İnşallah tekbirlerle baba evine, oradan da camiden de kabristanlığa götüreceğiz. İnşallah vazifemizi yerine getireceğiz. Vazife olarak görmüyorum da ama öyle derler halk dilinde. O yüzden inşâallâh topraktan geldiği vücut olarak tekrar toprağa dönecek. Ruh olarak da her şey Rabbine döndürülecek. Evet. Ben bazen sufili sanatçılığa benzetirim. senin ne yaşadığın önemli değildir.

O gün ders vardır. Sen o derse sahip çıkarsın. Çıkarsın dersini yaparsın, zikrullarını yaparsın, sohbetini yaparsın. Veyahut da birisi en yakının vefat etmiştir. Veyahut da bu önemli değildir. Annendir, babandır, çocuğundur, kardeşindir. Veyahut da çok olumsuz bir şey yaşamışındır. O bütün her şeyi bırakırsın, olumsuz yaşadıklarını da arkaya atarsın. Çıkar, sohbetini yaparsın, zikrullarını yaparsın, yapman gerekenleri yaparsın. Gömersin tabiri caizse, acını da sevincini de. Bir ümittir ötelere bırakmak, ötelere bırakırsın. Sevdiklerini, sevemediklerini, seni sevenlerine, cevap veremediklerini hepsini de öteye bırakırsın. Sufilik biraz bu manada ayrı bir kendi içerisinde lezzeti, tadı, acısı, neşesi olan bir yoldur.

O yüzden bu yaklaşık sufilik hayatına girdiğimizden beri bu böyle olup gidiyor. Rabbim inşâallâh bizleri diri tutsun, bizleri diri ayetle eylesin. Yoksa hayat, Hz. Peygambere sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. bir dizine Hazret-i Hasan, bir dizine Hazret-i Hüseyin oturuyor. Cebrâîl aleyhisselâm diyor ki, ne kadar sever sensin bir gün ayrılacaksın diyor. Bir gün ayrılıyorsunuz. Önemli olan o ayrılma saatinden önce insanların birbirlerini kırmadan, üzmeden, birbirlerini severek günlerini yaşaması. Ben böyle dolu dolu yaşamayı seven bir insanım. Ben dervişlerle de dolu dolu bir hayat yaşadım, inanıyorum. Oktayla da dolu dolu bir hayat yaşadık. Bu konuda şunu da yapsaydık, bunu da yapsaydık diye hiç içimden geçmez.

Böyle bir pişmanlığım olmaz. Ben şeyhime de öyle dolu dolu yaşadığıma inandım. Hiç şunu da yapsaydık, bunu da yapsaydık, şurada yanında olsaydım diye ben öyle bir haiflenmem olmadı hamdolsun. O yüzden Oktay’da da bir haiflenmem yok. Ben seven sevdiğiyle de hadîs-i şerîfi mûcibince ne sevdiklerimden ne de beni sevenlerden ayrılmayacağına inananlardanım. O yüzden bazen tuhaf gelebilir size böyle dirayetli durabiliyorsun diye. Benim kitabımda ayrılık yoktur. Ha birisi elimi bırakırsa dönüp bakmam gereği. O yüzden onda bir haiflenmem de olmaz ama öbür türlü bir haiflenmem olmaz. Allâh bizi affetsin. Âmîn. Evet. 1935. Beyit. Geçen hafta dediğidim bu hafta ve önümüzdeki hafta olan sohbetleri iyi dinleyin, dikkatli dinleyin.

Hatta bunları kaydedin bir kenara. bunlar çünkü böyle ender sohbetlerden öyle söyleyeyim. Biz vahiyi bize tam anlatmıyorlar. Vahiyi anlatırlarsa bu toplumun Allâh’la olan ilişkisi değişecek çünkü. Toplum Müslümanlara öyle bir Allâh anlatılıyor ki tabir-i caizle ise Allâh bir peygamber gönderdi, peygamberle de bir tane kitap gönderdi, sonra bıraktı elini kolunu bağladı. Haşa hiçbir şey yapmıyormuş gibi. deyin bu kardeşim, ondan sonra siz de peygambere tabi olun, Kur’ân’a tabi olun, böyle yaşayın. Ama bu Kur’ân bize ne diyor? Allâh bize ne diyor? Bu konularda biraz böyle eksik bir şey var. Tabii bu eksiklik biraz da ümmet-i Muhammed’in kendisinden kaynaklanıyor. Bu konuda Allâh’a yakın olma, Allâh’a ünsiyet peyda etme böyle bir derdinin olmamasından kaynaklanıyor.

Böyle bir derdi olmuş olsa ama zahir olarak ama manevi olarak biraz uğraşsa, gayret etse o zaman Allâh’la olan ilişkisi daha sağlam olacak. Daha üst düzeyde olacak ama bu noktada bilhassa Müslümanların içerisindeki tırnak içerisinde, sufiler demeyeceğim, ehli tarikat noktasında olanlar, bu acı bir şey kör. Başlarındaki şeyhleri de kör, dervişleri de köreltiyorlar. Neden? Başındaki şeyh kör olduğundan dolayı dervişlerin de uyanmasını istemiyor. Çünkü dervişler uyanırsa hadi arkadaşlar medresi yaptırıyoruz para, hadi bakalım Kur’ân kursu yaptırıyoruz para, hadi bakalım Suudanın bilmem neresine kuyu kazdıracağız para, bu sefer o körlükten kurtulurlarsa onlar Müslüman körlükten kurtulunca hürriyetine kavuşacak.

Hem dini olarak hürriyetine kavuşacak, manevi olarak hürriyetine kavuşacak, insan olarak da hürriyetine kavuşacak. Ama o hürriyetine kavuşmaması için ellerinden gelen bütün çabayı sarf ediyorlar. Mesela böyle bir İslami kural olabilir mi? Bir tek kendi sohbetinize geldiğiniz başka bir sohbete gitmeyeceksiniz. Başka bir yere gidersen körleşirsin. Zaten kör zaten adam ya nesine körleşecek.


Müslümanların Günümüz Hâli ve Vahiy İdrâkindeki Eksiklikler — «Bir Şeyine Körleşmemek»

Allâh bizi affetsin. Ne yazık ki Müslümanların gündemi Allâh değil. Müslümanın gündemi Allâh olmayınca o körlükten de memnun. Gündemi Allâh olmayınca o bağnazlıktan da memnun, yobazlıktan da memnun. Gündemi Allâh olmayınca kendi yaşamış olduğu hayatı din noktasına koymaktan da memnun. Bir hayat yaşıyor, hayatını din yapıyor. Hayatını din yapınca o hayatından da memnun, dininden de memnun. Neden? Din kendisine göre çünkü kendisinin üretmiş olduğu bir din. Müslüman olsa dair, ehli tarikat olsa dair dini kendisi üretti çünkü. Kendi hayatına göre bir din üretti. Kendi hayatına göre bir din ürettiğinden heva hevesini ilah edinen kâfir oluyor ya, âyet-i kerimede öyle diyor ya, neden? Heva heves bu.

Heva hevesine göre, hevasına göre. heva ne? Hava demek. Boşluk. Heves ne? Nefsin kendi, senin önüne koyduğu heveslerin senin. Heva heves, boşluktaki bir heves. onun normalde bir kökü yok, onun bir temeli yok. Köksüz ve temelsiz hevâ-hevs. O heva hevesi ilah edindi. Ne dedi? Bence böyle olması lazım dedi. beş vakit namaz farz kılınmış bence böyle olmaması lazım. Bence nafileye gerek yok. Sünnetlerin sahi olup olmadığı belli değil. Hemen aldı onu. Heva heves o çünkü. Ya bence şöyle olması lazım dedi. Heva heves aldı onu. şahsın kendisi kendisine bir din üretti. Bize şunu anlattılar. Ne diyor. Hazret-i Ömer Efendimiz? Biz helvadan putlar yapar, acıktığımızda onu yerdik. Şimdiki Müslüman da heva hevesinden put yapıyor, acıkınca yiyor.

Din lazım ona. Nasıl din lazım? Onun kendi dini lazım. Allâh’ın dini değil. Allâh’ın görüşü lazım değil ona. Onun kendi görüşü lazım. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’nin ne yaptığı ona lazım değil. Ya onun kendisi peygamber çünkü haşa. Onun kendi heva ve hevesinden ürettiği peygamber ne dedi ona? O önemli. Kendi heva ve hevesinden ürettiği Rabbisi ne dedi ona? Bu önemli. Allâh’ın dediği değil. Bakın Allâh’ın dediği değil. Allâh’ın dediğine dönünce geçen haftaki sohbetleri dinleyeceksiniz. Allâh arıya vahyediyor. İnsanlara vahyediyor. Göklere vahyediyor. Yerlere vahyediyor. Denizlerin içindekine vahyediyor. Varlığı tamamiyette vahyediyor. İyi. Kardeş sen de Allâh’ın yaratıysın. Sana da vahyediyor.

Sen bunu neden görmüyorsun, duymuyorsun? Onu görüp duymuyor o. Onu görüp duymuyor o. Neden? Gözü kör kulağı sağır. Aslında kalbi de mühürlü. Kalbinin mühürlü olduğunu da bilmiyor. Sebep heva hevesinden dolayı. Kalbi de mühürlü. 1935. Beyt. Ey derileri altında yokluğun kürütüp mahvettiği kimseler. Sevgilinin sesiyle yokluktan dönün. Tekrar var olun. Tekrar var olun. Derilerinin altında yokluğun çürütüp mahvettiği kimseler. İnkar eden, heva hevesini ilah eden, aslında diriymiş gibi görünür ama gerçekte ölüdür. Hadîs-i Şerîfte Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. diyor ya, size ölü kimseyle diri kimsenin arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah. Allâh’ı zikredenler, dikkat edin bakın.

Allâh’ı zikredenler diri, Allâh’ı zikretmeyenler ölü gibidir. Şimdi herkes kendine baksın. Herkes sohbeti dinleyen buradaki ve dışarıdaki veya dinleyecek olanlar. Bu sözümü duyduktan sonra kendinizi hesaba çekin. Bu söz Peygamber’in sözü sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Dil onun, vücut Peygamber’in. Peygamberden söyleyen kim? Allâh. bu sözün peygamberiyle birbirine bir ilim verir. bu bir vahiy. Bu vahiy. Ne diyor. Hazret-i Peygamber? Allâh’ı zikredenler diri, zikretmeyenler ölü gibidir. Ey Allâh’ı zikretmeyenler! Ölüsünüz! Yaşayan birer ölüsünüz! Ve çürümüş vaziyette içiniz. Buradaki içten murat kalbiniz. Kalbiniz çürük. Çünkü kalpte zikrullâh oturmadı. Kalpte zikrullâh oturmadığından dolayı bütün vücut çürük.

Kalpte zikrullâh oturmadığından dolayı mananda çürük. Hepsi çürük. Zikrullâh oturmuş olsaydı, o zaman normalde o çürük hükmünde olmayacaktı. Zikrullâh olsaydı, kalbi onun vahiy alacaktı. Ehli sünnet âlemleriyle biz bunun adına ne koyduk? İlham koyduk. Çok güzel bir şeydi. Peygamberlerle bir ilham koyduk. Çok güzel bir şeydi. Peygamberlere gelen vahiy ile insanlara gelen vahyin derecesi aynı değildi. Aynı olmadığını göstermek için ona İslam uleması ilham dedi. Ama Ayet-i Kerimelerde ilham kelimesi yok. Ayet-i Kerimelerin hepsinde vahiy var. Arı’ya vahiy etti. Arı’ya da ilham etti demiyor. Vahiy etti demiyor. Ona da ilham etti demiyor. Veyahut da Musa’nın annesine vahiy etti diyor. Ona da ilham etti demiyor.

O zaman Musa’nın annesine vahiy eden Allâh, Hz. Muhammed’i Mustafa’ya da vahiy ediyor. Ve sallallâhu aleyhi ve sellem için diyor ki, o hiç heva hevesinden konuşmadı. Ayet-i Kerimel sebep o çünkü vahyin yürüyeni, görünenin görünenidir. Vahyin yürüyeni görünenidir. Onun bütün her şeyi vahye dayalıydı. Her şeyi. Bakın her şeyi. Biz şimdi onun insani yönü olarak tanımladık bazı şeylerini. O da vahye göreydi. Bakın o da vahye göreydi. Biz insani yönü derken, onun sanki insani yönünde hata varmış gibi, insani yönü sanki ayrı bir yönmüş gibi göründük. Hayır. O zerresinden kürriyeye komple vahiydi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini böyle tanıtmış olsaylardı herkese, herkes de ayrı bir peygamber sevgisi olacaktı.

Daha kuvvetli olacaktı. Ve sünnet-i seneye tabi olduğunda kurtuluşu bulacaktı. Sünnet-i seneye tabi olduğunda Allâh’a yaklaşacaktı. Nafilerlerle Allâh’a yaklaşmanın en önemli ayaklarından birisi sünnet-i seneye tabi olmaktı. ama ne yaptı? Bu sefer onlar içlerini çürüttüler. İçi çürüdü ümmetin. En am âyet 122. Ölü iken hidayetle diriltip kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz bir kimse karanlıklar içinde kalıp ondan çıkmayan kimse gibi midir? kafirlere yaptıkları böyle süslü gösterildi. Şimdi normalde o inkarın içerisinde dolaşanlar ne yaptı? Karanlığa büründüler. Heva hevesine ilah edinenler karanlığa büründüler ve çürüdüler. Ve kafirlere de yapmış oldukları ameller onlara süslü gösterildi.

Bu Beyt’in buraya kadar olan söylediklerim avama âyet tefsirdi Beyt’in. Bu sohbeti dinleyenlerin içerisinde avama âyet insanlar olacak. Avama âyet insanlar bu sohbetin bu kısmı onları ilgilendiriyor. Şimdi söyleyeceklerim kendisini sufi yolunda görenler, kendisini sufi yolunda görenler, seyr-i sülük yürüyecek olanlara bu Beyt’in ikinci kısmı. Ey varlığın içerisinde çürümüş olanlar, ey fena mertebesinde kalıp fena mertebesinden yukarı çıkamayan, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarında fena olup kendi seyr-i sülükünü bitirdiğini düşünen bu sohbetin kendisini şeyh görenler, kendisini mürşid görenler, kendisini mürşid-i kâmil görenler, kendisini oldum bittim görenlere veya hatta içinizden çıkacak olan kimselere böyle bir kimse çıkarsa bu sohbeti iyi dinlesin.


Fenâ Makâmı: «Mertebede Kendince Düşünmemek» — Sufî Yolun Esas Şartı

Fena makamına gelip de fena makamında kendince meraatibleri bitirdiğini düşünen kimse varlığın içerisinde çürüdü gitti. O varlığın, o Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarında kaldı. O sevgilinin yolunda sevgiliye daha yürümesi lazımdı. O fena mertebesinden, fena mertebesinden veya herhangi bir sıfatta fena olmaktan yürümesi gerekirdi. Nereye kadar yürüyecek? Cemalullah’ta fena oluncaya kadar yürüyecek. Cemalullah’ta fena olduğunda yolu bitmeyecek. Ey kendisini şeyh gören, mürşid gören kardeşler, kendinize bir tane sahih bir mürşid-i kâmil bulun. Fena mertebesine ulaşıp da kendinizi olduk zannetmeyin. O fena mertebesinde çürür gidersiniz. Asıl maksuda ulaşamazsınız. Cemalullah tecelliyetine ulaştığınızda yolun sonu zannedersiniz.

Yolun sonuna geldim. Ben meratipleri bitirdim zannedersin. Bu yanılgıdan ibarettir. Bu yanılgıdan ibarettir. Bir derviş kendisini Cemalullah’ta fena etmeye uğraşır. Bu sufi için bir hedeftir. Bir mümin için hedeftir. Ama oraya gelen bir sufinin önüne yeni bir kapı açılır. O kapı Zatî tecellilerdir. Zatî tecelliler kapısı açılmadıkça o kimse gerçek manada meratiplerini bitirmiş bir mürşid-i kâmil değildir. Çünkü meratiplerini bitirmiş bir mürşid-i kâmil pir seviyesinde olur. Pir seviyesinde olmadığı müddetçe o meratiplerini bitirmemiştir. Şeyhlik yapabilir, mürşidlik yapabilir ama tam manasıyla kemal ermemiştir. Çünkü onda Zatî tecelliler yoktur. Hz. Pîr, Allahuâlem burada beytin başında ey derileri altında yokluğun çürütüp mahvettiği kimseler derken diyor ki siz fena mertebesine geldiniz.

Aynı zamanda kendi makamını kendi meraatibini de ortaya koyuyor. Diyor ki siz fena mertebesine geldiniz, fenada kaldınız. Allahuâlem kendisini söylüyor. Oysa diyor ben fena mertebesinde geçtim. Zatî tecellilere ram oldum. Zatî tecelliler altındayım. Ve devam ediyor sevgilinin sesiyle, sevgilinin sesiyle. Yokluktan dönün tekrar var olun. Zatî tecelliler ram olup, Zatî tecelliye mazhar olup yeniden var olun. artık sen, artık sen Allâh’ın Zatî tecellisi altındasın. Asıl varlık odur. Allahuâlem. O ses, sevgilinin sesi, Allâh kulunun boğazından çıksa da esasen ve mutlaka padişahdan gelmektedir. Artık o seni yeniden Allâh’ın Zatî tecellisine götüren ses veyahut da seni o yolda götüren yürüten ses.

İster senin şeyhinden gelsin, ister senin zâkirinden gelsin, ister ottan gelsin, ister çöpten gelsin, ister kuştan gelsin, ister Hazret-i Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem’den gelsin, ister geçmiş peygamberlerden gelsin, ister pir efendilerden gelsin. O ses kimden gelirse gelsin, artık padişahdan gelmektedir. Sen o sesi, o sesi başkasından zannetme. Ezan okundu. Doğru mu? Ses müezzinden mi geldi? Ses müezzinden geldi derseniz şirke girersiniz. Ezanın sahibi kim? Allâh vahyetti. Ezanı kim okursa olsun. Allâh vahyetti. Allâh vahyetti. Vahyi duyduysan, vahye tabiysen, seni namaza çağırdı. Seni namaza çağırdı. O zaman ses kimin sesi? Sevgilinin sesi. İmam Malik muvattasından içinin içinde oturulmayan bir eve girildiği zaman şöyle denmesi müstehaptır.

Esselamu aleyne ve âlâ ibadillahissalihîn. Türkçesi ne? Allâh’ın selamı bize ve Allâh’ın salih kullarına olsun. Ses kimin? Sen bunu söyledin. Söz senin mi? Söz kimin? Sen söyledin. Kim dinledi? Sen söyledin. Kim dinledi? Sen dinledin. Ne oldu ki? Sen söyledin. Sen dinledin. Vahyi sen aktardın. Sen dinledin. Ey Müslümanlar uyanın! Ezan okundu. Ne dedi? Hayyâ lel selâh. Ne dedi? Hayyâ lel felâh. Haydin namaza dedi. Haydin felâha dedi. Çıktı burada birisi ezan okudu. Kim dinledi kim okudu? Söz kimin? Allâh’ım. Sen söyledin. Kim dinledi? Sen dinledin. Sen varsın ya. Sen var olduğun için, sen söyledin, sen dinledin. Yoksa, çek kendini aradan. Kim söyledi, kim dinledi? Bağırdı ya sabah namazında. Ne dedi?

Es selâtu hayrüm minen ne’üm. Ne söyledi? Namaz uykudan hayırlıdır. Kim söyledi, kime söyledi? Sevgilinin sesi. Mühezini görürsen şirke düştün. Sevgilinin sesi. Af bin Malik anlatıyor. Bir gece Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte namaz kıldım. Namaza durdu ve Bakara Sûresi’ni okumaya başladı. Bir rahmet ayeti geçince duruyor. Cenâb-ı Hak’tan rahmet niyaz ediyordu. Bir azap ayeti geçince yine duruyor. Allâh’u Teâlâ’nın azabından merhametine sığınıyordu. Ardından rükâh vardı. Kıyamda durduğu kadar rükuda durdu. Ve orada şu zikri okudu. Subhane zil cebaretü vel meleketü vel kibriyâyü vel azameti. Türkçesi şu. Kudreti sonsuz, uçsuz, bucaksız, mülk ve azamet sahibi Allâh’ın şanına yakışmayan her türlü noksandan tenzih ederim.

Evi Davud ve Nesayiden. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem vahyi okuyor. Vahyi okurken bir de kalbine gelen vahyi ile vahye vahyi ile cevap veriyor. Vahye vahyi ile cevap veriyor. Ebu Hüreyre’den Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem rükudan belini doğrulturken Allâh kendisine hamd edeni duyar. Allâh kendisine hamd edeni duyar. Namazda söylüyorsunuz, öyle değil mi? Peki, sonra ne diyorsunuz? Rabbena lekelt hamd. Ne dedik? Ey Rabbimiz sana hamd olsun. Peki, biz semi allahu limen hamideh dediğimizde ne dedik? Allâh kendisine hamd edeni duyar. Kendimiz söylüyoruz. Allâh kendisine hamd edileni duydu. Sonra Rabbena lekelt hamd dedik. Ey Rabbimiz sana hamd olsun dedik. Namazda? Allâh kendisine hamd edileni duyar.

Kaktık dedik ki Allâh’ım sana hamd ediyoruz. Duyar diyen kimdik? Allâh kendisine hamd edileni duyar dediğimizde bu sözü kim söyledi? Biz söyledik. Ardından dedik ki ey Rabbimiz sana hamd olsun. Hem duyar dedik hem sonra hamd ettik. Sevgilinin sesi değil mi? Ne yaptık kendi kendisine? Biz kendi kendisine kendimize mi hamd ettik? Ona hamd ettik, öyle mi? O ne dedi? Allâh hamd edileni duyar dedi. Biz de dedik ki Allâh kendisine hamd etmiş. Bu nasıl bir ilişki? Hem biz kendimiz diyoruz Allâh hamd edileni duyar, sonra da diyoruz ki sana hamd ediyoruz. Allâh. Allâh kendisine hamd edileni duyar. Allâh hamd edileni duyar. Sonra da diyoruz ki sana hamd ediyoruz. Allâh. O zaman Allâh hamd edileni duyar.

Bu Allâh’a ait bir söz. Doğru mu? Kimden çıktı önemli mi? Cevap verdik. Rabbimiz sana hamd olsun dedik. Kime cevap verdik? Ne cevap verdik? Vahye. Vahye kimden çıktı? Bizden çıktı. Bizim dilimizden çıktı. Ne yapalım? Biz dilimizi tutalım mı şimdi? Vahye söylemeyelim mi? Vahye kimin dilinden çıktı? Ne dilinden çıktı? Namaz kılanların hepsinin dilinden çıktı. Ne yapalım? İnsanın dilinden çıktı diye kabul etmeyelim mi şimdi? Dikkat edin. Vahye insandan çıktı diye kabul etmeyecek mi şimdi? Ezanı sahâbe rüyasında gördü. Doğru mu?


Hz. Peygamber’in Rüyâsında Görünmesi — Mü’minin Manevî Müşâhedesi

Geldi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine ezanı söyledi değil mi? Allâh Resûlü de hemen kabul etti değil mi ezanı? Üzerinde çek şüphe etti mi? Etmedi. O sahabenin rüyasının sahihliğinden dolayı o sahabenin rüyasını vahye olarak görmemiz doğru mu? Şimdi bütün ezanlar okunuyor. O sahabenin rüyasından okunuyor. Ezan Kur’ân’dan mı? Değil. Ezan Kur’ân’dan mı? Değil. Ezan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin kalbine gelmiş olan hadisi kutsi dediğimiz vahyiden mi? Değil. Ezan ne? Ezan bir sahabenin görmüş olduğu rüya. Şimdi az önce okundu. Bütün Müslümanlar ezanı dinledi mi? Bir sahabenin rüyasındaki kelimeleri dinlediniz. Bir sahabenin rüyasında kendisine bildirilen kelimeleri dinlediniz.

Reddedebildiniz mi? Reddedebildiniz mi? Peygamber reddetmedi sallallâhu aleyhi ve sellem. Ezan olarak okunuyor. Her ne kadar Bilal-i Habeşi’den meşhur olsa da rüyayı gören Bilal-i Habeşi değil. Peki, ezanın vahyi değil diyebilir miyiz? Geçen haftaki derste sahih rüya Peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür dedik mi? Adı Şerif’te dedik. İbrahim’e rüyasında vahyetti mi? Evet. Yusuf’a rüyasında vahyetti mi? Evet. Meryem’e vahyetti mi? Evet. Musa’nın annesine vahyetti mi? Meleklere vahyetti mi? Göğe yere vahyetti mi? Bal, ııı, arıya vahyetti mi? Kardeş, canım kardeşim benim. Bakın ezan okundu. Ezan okununca da normalde ezan da bir sahabenin görmüş olduğu rüyamı. Evet. O zaman sevgilinin sesiyle padişahdan geldi o.

O ses kimden gelirse gelsin, padişahdan geldi. Evet, yine ardından rükuya vardı. Kıyamda durduğu kadar rükuda da durdu. Ve orada da şu zikri okudu. Aa, bunu okuduk. Evet. En önemlisi, nerede her namazda oturuyoruz? Ne okuyoruz? Ettehiyatı. Doğru mu? Peki. Kur’ân’da geçiyor mu ettehiyatı duası? Yok. Hadisi kutsilerde var mı? Yok. Ben Türkçesini okuyacağım. Sözle ve bedenle yapılan bütün ibadetler, güzel sözler Allâh’a mahsustur. Ey peygamber! Dikkat edin buraya. Ey peygamber! Allâh’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Âmîn. Her oturuşta bunu okuduk mu? Okuduk. Bizim dilimizden, bizim dilimizden kime gitti selam ve rahmet, bereket? Efendim? Peygambere gitti. Doğru mu? Evet. Bakın devam ediyoruz.

Şunu kesin bir dille belirtirim ki Allâh’tan başka ilah yoktur. Ve yine kesin bir dille belirtirim ki Muhammed Allâh’ın kulu ve resulüdür. Peki. Ettehiyatı oturduğumuzda okuduk. Oturunca, okuyunca dedi ki bir de ettehiyatı miktarınca oturmak namazda farz. Hanefilleri göre namazın içindeki en önemli farzlardan birisi. Ayakta durmak, rüküya gitmek, secdeye gitmek ve oturmak. Peki. Peki. O zaman şimdi bizim dilimizden, bizim dilimizden biz diyoruz ki ey Peygamber! Allâh’ın selamı, rahmeti, bereketi senin üzerine olsun. Ondan sonra da dönüyoruz kendimize diyoruz ki şuna iman ettik kesin bir dille söyledik Allâh’tan başka ilah yok. Ve yine kesin bir şekilde belirttik Muhammed onun kulu ve resulüdür.

Kim söyledi kim dinledi? Kime söyledi? Musa ateşin yanına gelince, mukaddes yerdeki vadinin sağ tarafından ağaçtan şöyle nidaha edildi. Ey Musa! Ben alemlerin Rabbi olan Allâh’ım. İyi. Ses ağaçtan geldi. Ses ağaçtan geldi. Ses ağaçtan gelince, Musa bu ağacın sesi mi dedi? Ne dedi? Bu Rabbi’nin sesi mi dedi? Bu Rabbi’nin sesi mi dedi? Bu Rabbi’nin sesi mi dedi? Bu ağacın sesi mi dedi? Ne dedi? Bu Rabb’imin sesi dedi. Rabb’im onunla konuştu değil mi? Ağaç ne oldu? Hicap, perde oldu. İyi. Muhammed ümmeti. Ettehiyyatı’da perde yok. Hiç düşündün mü? Sen direkt perde siz diyorsun ki her namazda. Ey Peygamber! Allâh’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Ve dönüyorsun diyorsun ki Allâh’tan başka ilah yoktur.

Allâh’tan başka ilah yoktur. Peygamberi de onun kulu ve elçisidir. Burada perde var mı arkadaşlar? Burada örtü var mı? Namazda diyorsun ki Allâh hamd edenleri duyar. Sonra aynı anda diyorsun ki Ya Rabbi! Öyle demiyor musun? Rabb’im biz sana hamd olsun. Allâh kendisine hamd edilene duyar dediğin anda sen diyorsun. O nasıl diyorsun ki Rabb’imiz sana hamd olsun. Perde var mı? Rabb’in senden sana seslendi. Rabb’in senden sana seslendi. Bunu böyle duyarsan, bunu böyle anlarsan Rabb’in senden sana seslendi. Senden, senin dilinden, senin dilinden sana seslendi. Sen de Allâh’a hamd ettin. Senin dilinden sana vahyetti. Senin dilinden sana vahyetti. Sen de dedin ki, duyuyor ya. Sen de ne yaptın? Senin dilinden vahy ile Allâh hamd edenlerin hamdini duyar dedi.

Ve sonra sen de hamd ettin. Kimin dilinden kime konuştu? Senin dilinden yine sana konuştu. Meryem âyet 25-26. Meryem’e dedi ki Meryem’e dedi ki Hurma dalını kendine doğru silkele ki üzerine taze hurma dökülsün. Ye iç, gözün aydın olsun. Meryem’e perdesiz konuştu. Meryem’in kalbine ilham etti. Perdesiz dedi ki hurma dalını kendine doğru çek silkele. Kupkuru bir hurma ağacı. Çekti dalını silkeledi tazeci hurmalar yedi. Ve dedi ki ye iç, gözün aydın olsun. Kime dedi? Meryem’e. Perdeden mi konuştu? Hayır. Perdesiz konuştu. Perdesiz konuştu. Direkt onun kalbine ilham etti. Kur’ân söyledim. Söylediğim şey Kur’ân. Başka bir şey değil. Meryem’e vahyeden sana neden vahy etmesin? Musa’nın annesine vahyeden sana neden vahy etmesin?

Sahabeye vahyeden sana neden vahy etmesin? Sen neden sahih rüya görmeyesin? Veya gördüğün sahih rüyayı neden tereddüt edesin? Neden rüyana tabi olmazsın? Vahye karşı gelirsin? Neden dersin boş boş bu işler rüyayla olmaz diye? Bu işler rüyayla olmaz dediğinde hem Âyet-i Kerîme’yi inkar edersin, hem hadîsleri inkar edersin. Vahyi inkar etmesin. Ne kadar inkar edersin? Vahyi inkar ediyorsun. Allâh ona dedi ki, ben dilim sen vücudsun. Ben senin hislerin memnuniyet ve gazabınım. Yürü! Benimle duyan, benimle gören sensin. Sır sahibi olmak ne demek? Bizzat sır sensin. Sen madem ki hayret aleminde lillah sırrına mazhar oldun. Ben de senin olurum. Çünkü kim Allâh’ın olursa Allâh da onun olur. Dedi Hazret-i Epir.

Yürü! Ben dilim sen vücudsun. Ben senin hislerinim. Ben senin memnuniyet ve gazabınım. Yürü! Benimle duyan, benimle gören sensin. Benimle gören, benimle duyan sensin. Sen madem ki hayret aleminde lillah sırrına mazhar oldun. Allâh kullarını seçer. Sen ona bir adım gelirsen o sana on adım gelir. Hadîs-i Kudsî. Sen ona on adım gidersen o sana yüz adım gelir. Sen ona yüz adım gidersen o sana koşarak gelir. Rabbin kullarını seçer. Dilediğini yaratır. Dilediğini yaratır. Dilediğini yaratır ve dilediğini de kendine seçer. Dilediğini yaratır ve dilediğini yarattıklarının içinden de kendisine seçer. Hiç kimsenin seçme hakkı yoktur. Allâh birini seçecekse kendine seçmiştir. Senin başka bir şey seçme hakkın yoktur.


«Senin Seçilme Hakkın Yoktur, Kudret Allâh’ındır» — Mü’minin Tevekkül Hâli

Senin seçilme hakkın da yoktur. Kudret onun, kuvvet onun, aziz olan o. İstediğini aziz eder, istediğini zelil eder. Aziz ettiğini hiç kimse zelil edemez, zelil ettiğini de hiç kimse aziz edemez. O kendine seçtiyse birisini, ona hidayet verir, ona ilim verir. Ona verilmesi gereken ne var ise hepsinde verir. Onu salih amellere aşina eder. Onu sufiliye aşina eder. Onu Allâh yolunda koşmaya aşina eder. O yolda koşanların yanında seni istihdam eder. O seçmiştir çünkü. Ve o öyle bir Allâh’tır ki O öyle bir Allâh’tır ki Ondan başka ilah yoktur, ondan başka yaratıcı yoktur. Onun dışında yaratan, seçen bir Rab olmadığı gibi Uluhiyette, ululukta da yegane O vardır. Ondan daha ulusu, ondan daha büyüğü yoktur.

Bütün kudret ve kuvveti elinde tutan O’dur. Bütün hakimiyeti kendi zatında tutan O’dur. Başında da sonunda da, başlangıç olarak el evvelde de El ahirde de hamd onadır. Başka bir yere hamd yoktur. Elhamdulillahi Rabbil Alemin Hamd alemlerin Rabbi nedir. Çünkü seçtiğini aziz edecek olan da O’dur. Kahrı, cezası, cefası. Bütün her şeyi elinde tutan da O’dur. İsterse kahrıyla terbiye eder, isterse cemaliyle terbiye eder. İster Rahmanıyla terbiye eder, ister Rahimiyle terbiye eder. Terbiye eden de O’dur. Ve bütün yarattıkları sonunda O’na döner. Bütün yarattıkları, bütün yarattıkları O’na döndüğü gibi bütün yarattığı her şey O’na muhtaçtır. Yarattığı her şey O’na muhtaçtır. Yarattığı her şey O’nun önünde fakirdir.

Gani olan O’dur. Gani olan O’dur. Senin üzerinde maddi manevi her ne var ise gerçek sahibi O’dur. Senin hiçbir şeyin yoktur. Sen bir hiçsindir. Bunu idrak edebilirsen ne âlâ sana. Bunu idrak edemezsen Allâh muhâfaza eylesin. Senin sonun hüsrandır. Şûrâ 13, Allâh dilediğini kendine seçer, itaatine gölene de kendine iletir. Allâh dilediğini kendine seçer. Sen O’na itaat edersen seni kendine yönlendirir. Allâh dilediğini seçer, kendisine itaat edenleri de kendisine yönlendirir. Sen O’na itaat etmezsen O’na yönelemezsin. O’na yönelemezsin demek O’na ulaşamazsın. Ünsiyet peyda edemezsin. Muhakkak ve muhakkak senin O’na yönelmen gerekir. Muhakkak O’na itaat etmen gerekir. Eğer itaat edersen senin önüne bir nur koyar.

O’nun yolunu aydınlatır. Eğer itaat edersen senin kalbine bir nur verir. Senin gideceğin yönü gösterir sana. Sen O’nu zikredersen O seni zikreder. Sen O’nu zikretmezsen O seni zikretmez hususi manada. Sen O’na yönelirsen O seni kendine doğru çeker. Sen O’na bir adım gidersen O sana on adım gelir. Sen O’na sırtını dönersen O da sana sırtını döner. Ve eğer sen O’na yönelirsen seni ruhul kudüsle desteklerim diyor. Ayet ne? Ayet Bakara 87. Seni bir ruhla destekler. Mücadele 22. Allâh bunların kalplerine imanı yerleştirmiş ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Ey Müslüman kardeş! Allâh’a yönelirsen Cenâb-ı Hak kendi katından kalbine, kendi katından hiçbir kulun haberi yok bundan. Hiçbir peygamberin haberi yok.

Cezab-ı Hakk’ın haberi yok. Cebrâîl’in haberi yok. Mikael’in haberi yok. Meleklerin haberi yok. Bu sırrın sırrı Allâh senin kalbine bir ruh üflecek. O ruh ayrı bir ruh. O ruh sana yol gösterecek. O ruh sana mihmandarlık edecek. O ruh seni Allâh’a yaklaştıracak ve yürüyeceksin o yolda. O zaman imanın tadını alacaksın. O zaman Allâh’ı görüyormuşçasına iman edeceksin. O zaman Allâh’a görüyormuşçasına ibadet edeceksin. Ey Müslümanlar! Allâh’ı tanıyın, Allâh’ı bilin, Allâh’ı sevin ve Allâh’a itaat ederseniz o sizin kalbinize bir ruh gönderecek. O ruh senin söyleyen dilin, duyan kulağın, tutan elin, yürüyen ayağın olacak. Hazret-i Pîr bu hadisi kutsizliği söylüyor. Ama bu hadisi kutsizden önce bu âyet-i kerimeleri bilmeniz lazımdı.

O seni ruhla ne yapacak? O seni ruhla ne yapacak? Destekleyecek, kalbine verecek o ruhu, kalbine. Ve kalbinden bir ses sana yapma diyecek. Sen o sese tabi olacaksın. Seni Cebrâîl’le destekleyecek. Ruhul Kudüs’te desteklerim dedi. Ruhul Kudüs kim? Cebrâîl Aleyhisselâm. Ne dedi. Cenâb-ı Hak? Kul Allâh’ı severse, Allâh da kulunu sever. Allâh kulunu severse, Cebrâîl’e nida eder. Ey Cebrâîl! Allâh filanca kulunu sevdi. Sen de sev ve gök halkına nida et. Allâh Cebrâîl’le seni destekledi. Cebrâîl gök halkına nida etti. Ey gök halkı! Belekler demedi. Ey gök halkı! Çünkü Allâh göklere de vahyeder. Allâh yerlere de vahyeder. Allâh denizlere de vahyeder. Cebrâîl nida etti. Ey gök halkı! Cebrâîl nida ederse bütün varlık selama durur.

Çünkü ondan konuşan Allâh’tır. Bütün varlık selama durur. Bütün varlık! Cebrâîl’in üzerinden konuşan Allâh’tır çünkü. Cebrâîl nida eder. Ey gök halkı! Allâh filanca kulu sevdi. Siz de sevin. Bütün gök halkı onu sevdi. Allâh cebrail’e nida ederse bütün varlık selama durur. Bütün gök halkı onu sever. Melekler mümin kulların kalbine vahyeder. Allâh filanı sevdi. Siz de sevin diye. Hadîs-i Şerîf şöyle gidiyor. Göktekiler de o kimseyi severler. Göktekiler, gök halkı. Cinni tayfesinden tutun da ismini bildiğiniz bilmediniz. Sabaha kadar, tan yeri ağrıncaya kadar bir Kadir gecesi böyle bölük bölük geliyorlar. Hiç tanımadığımız, görmediğimiz varlıkta. Veytullah da olanı söylüyorum. Nerede İsmail? Burada mı bizim ahçı İsmail?

Gelmedi mi bu gece? O sene ömrede olanlar bizden elini kaldırsın. Tam akşam namazının vaktiydi değil mi? İsmail geldi dedi ki bu gece Kadir gecesi mi dedi? Ben de dedim ki hadi bakalım dedim. Ben de dedim ki hadi bakalım dedim. Sudeysi Kadir suresini okursa hatırladın mı o geceyi? Sudeysi Kadir gecesini okusun o zaman dedim. Kadir gecesiyse dedim. Aynen tabirim bu. Evet, Sudeysi. Bir de Sudeysinin okuyup okumayacağını da, Sudeysinin de olduğunu bilmiyoruz. Sudeysi geldi. Sudeysi ilk sure Fâtihâ’yı okudu. Ben açık açık konuşayım artık. Bizim çuvalın ağzı dikişi mi dikişi kalmadı bu ara. İçimden dedim Kadir gecesiyse oku Kadir suresini de dedim. Delil olsun. Sudeysi durdu bir an. Sonra Kadir suresini patlattı.

Aha şuraya düşüvereyim dedim içimden. Akşam namazı kılındı. Bunları kendimi methetmek için söylemiyorum. Size ölçü olsun diye söylüyorum. Size delil olsun diye söylüyorum. Tabirci aise ben dünyayı da ahireti de bohçaladım attım kenara. İsterse bir tane derviş kardeş kalmasın. İsterse bir dünya dolusu derviş olsun. Tabirci aise umurumda değil. Ben kendimde kendi hayatımı bitirdim ben. Benim için ölümle yaşamanın bir şey değil. Benim için ölümle yaşamanın bir farkı yok. Bunu böyle şatahat gibi algılamayın. Geçiyor. Binlercesi geçiyor tavaf edip gidiyorlar. O gün Kadir gecesiymiş, gök halkı da o gün tavaf edermiş. Kat kat Beytullah’tan taa Arş-ı alaya kadar. Hepsinin kendi katı var.


Manevî Hiyerarşi: Her Şeyin Kendi Katı, İmâmı, Padişâhı — Sufî Tevhîd-i Vücûd

Hepsinin başında padişahı, imamı, hiç unutmuyorum bu esnanteneyi. Bayrakları, sancakları var. Hepsi de Beytullah’a gelip tavaf ediyorlar. Bir de başlarındakiler Allâh affetsin. Kimisi kendi kendisini tanıtıyor, kimisine bir münaadi var. O tanıtıyor. Bunlar filanca gök halkından. Bunlar filanca gök halkından. Sabah namazı okununcaya kadar sabah ezanı okundu, sabah namazı kılındı bitti. Allâh Cebrâîl’le nida eder, gök halkı da seni sever. Senin bir şey yapmanın gerek yok. Sana kendilerini tanıtırlar. Şeyhim diyecek olanlar, bunları çalıp çırpıp kendileri bir şey yaşıyormuş gibi anlatmasınlar. Hırsızlık olur. Yaşamadığı, görmediği rüyayı anlatmak da malum çok ağır bir şey. Ve göktekinler seni seyreder.

Hepsi de seni sever. Hepsi de seni sever. O zaman farklı bir ayetin sende tecelliyatı olur. Sende farklı bir tecelliyat olur. O tecelliyat ne? Enfal 17. O kafirleri siz öldürmediniz fakat Allâh öldürdü. Ey Muhammed kafirler attığın zaman aslında sen atmadın fakat Allâh attı. sen zati tecelliye mazhar oldun. Zati tecelliye mazhar olduğunda artık sen atmadın. O attı. Artık söyleyen dilisin, gören gözüsün, tutan elisin, yüreğin ayağısın. Artık senden değil o söz. Ondan. Artık gördüğün senin değil, onun. Onunla gördün. Onunla tuttun. Zati tecelliyatın âyet-i kerimedeki hali ve kulun üzerinde o hale gelen kulun üzerinde görünen hak oldu. Hak sıfatlarıyla kulunda zahir oldu. Hak sıfatlarıyla kulunda zahir oldu.

Aslında kul orada batın sıfatına geçti. Çünkü kulda bir şey kalmadı. Benimle görürsün dedi, benimle duyarsın, benimle söylersin, benimle tutarsın dediğinde kulun kendisi kalmadı. Kul batın oldu, o hak zahir oldu. Zahir oldu, onun üzerinde ve bütün sıfatlarıyla kulun üzerinde tecelli etti. Sıfatlarıyla kul kalmadı ortada. Az önce sıfatın tecelliyatından bahsetmiştik. şimdi de zati tecelli bu oldu. bu da o meşhur Hades-i Kutsi’nin şerhiydi. Hazret-i Pîr onu Allâh affetsin bir beyiyle söyledi. ilim bir noktaysa cahiller çoğaltırmış, biz de çoğalttık. Neydi Hades-i Kutsi? Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse? Neden? Çünkü o kul üzerinde, veli olan o kulun üzerinde tecelli eden, zati ve sıfatı tecellillerin hepsi de ona ait, kula ait değil.

Ona düşman oldun, gerçekte kalmadın. Ona ait değil. Ona düşman oldun, gerçekte kime düşman oldun? Allâh’a düşman oldun. Ne dedi? Veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Ben de ona düşman olurum demedi. Ben ona harp ilan ederim dedi. o gerçekte benimle savaşır dedi. Allâh’la savaşanın galip olması mümkün mü? Değil. Kuluma bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma giden ona farz kıldıklarım. O nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Ve Hades-i Kutsi’nin Türkçe karşılığı şey, benim sevgime erişir diyor o Türkçe karşılığında. O benim sevgime erişir. Türkçe olarak, karşılık olarak onu bulmuşlar. Aslında değil. O aşka ulaşır. Allâh aşığı olur o. O aşık olunca da Allâh onu sever. kul onun sevgisine erişti. kul Allâh’ı sevdi.

Allâh’ı sevdi. Bakın kul Allâh’ı sevdi. Allâh’ı sevdi. Allâh onu sevince Hades-i Kutsi devam ediyor. Gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili olurum. Benimle görür, benimle duyar. Benimle konuşur, benimle yürür, benimle tutar. Benimle yürür, benimle tutar. Benimle yürür, benimle tutar. Devam ediyor. Hades-i Kutsi. Benden bir şey isteyince ona veririm. Açık çek. Benden bir şey isteyince ona veririm. Benden sığınma talep ederse, onu himayeme alırım. Onu korurum. Hazret-i Pîr, bu Hades-i Kutsi’yi Allâh-u Alem bir beytte söylemiş. Ne güzel demiş değil mi? Buradaki beytlerde. Allâh ona dedi ki ben dilim, sen vücutsun. Ben senin hislerin memnuniyet ve gazabınım. Ben senin hislerin memnuniyet ve gazabınım.

Ben senin hislerin memnuniyet ve gazabınım. Yürü. Benimle duyan, benimle gören sensin. Muhteşem. Sır sahibi olmak da ne demek? Bizzat sır sensin. Bizzat sır sensin. Yürü kardeş. O Allâh’ı sev, ona muhabbet besle, ona tabi ol. Ona tabi ol. Ona tabi ol. Velilerine düşmanlık etme. Muhalefet etme. Zorla senin boynunu büküp derviş ol diyen mi var? Hiç olmazsa dilini tut. Kendini tut. Bırak. Su akar, yolunu bulur. Sen nama dilini tutmuyorsun. Allâh muhâfaza eylesin. Son safha artık bu son safhada o mürşid-i kâmilin üzerinde zati tecelliler, zati tecelliler onun üzerinde tecelli etmeye başlar. Ve o zati tecelliler, o zati tecellilerin üzerinde tecelli etmeye başlar. Ve o zati tecellilere tabir edecekse gark olur.

Öyle olunca benim tabirim gark olmak ya, bayındır lafı. Zati tecellilere gark olur. Zati tecellilere gark olunca hadisi kutsi tecelli eder. Ben insanın sırrıyım, insan da benim sırrımdır der. Bu akşamlık bu kadar yetsin mi? Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Biraz böyle gecekiyoruz, içeride bir çay kahve içiyoruz, böyle bir kafamızı dağıtıyoruz. Ama vakit de geçiyor, hakkınızı helal edin. Bundan sonra bizim artık böyle benden çok saat, dakikada beklemeyin. Böyle kendimizi tacar diyeyim güzelce. Yaşlı, ihtiyar adamız artık. O yüzden bu kadarcık bizim de yaşlılığımızı, ihtiyarlığımızı verin artık. Olmaz mı? Allâh razı olsun. Olmaz diyen varsa söylesin. hakkın avucuna koyacak kadar gücümüz, kuvvetimiz var gene.

Ölümüz daha iyi iş yapar Allâh’ın izniyle. Tabii ya bak ölümüz daha iyi iş yapar dedim. Bizim Hacı Okta’ya yakınımıza geldi ya. Maşallah. Dirisi de iş yapıyor, ölüsü de iş yapıyor. Durmuyor. Düşünürlükten sonra, bir şey yapar. Bir şey yapar, bir şey yapar. Bir şey yapar, bir şey yapar. Dirisi de iş yapıyor, ölüsü de iş yapıyor. Durmuyor. Hamdolsun.


Üç Vahiy Kategorisi ve «İnsanda Vahiy Olmaz Şirk» — Modern Sapkınlığa Cevab

Ölüsünün de tecelliyatını gördük. O yüzden ölü demeye de artık böyle dilimi zarmıyor. dedim bundan sonra ölü demeyeyim artık ben dedim. Onun sevdiği bir tabir var. Nuriye diyordu. Nuri’nin babası da vefat ettiydi malum. Tabii bizim Hacı Okta’ya da babası vefat ettiydi. Hacı Okta’ya babası vefat edince Türkan teyzeye diyormuş. Türkan teyze üçü, yedisi. Yok burnu düştü, yok göze aktı. Yok helva dağıtalım, yok köfte verelim ortalığa. Okta’y da diyor ki Nuri’ye, oğlum senin baban ölü diyor. Ne üçü ne beşi ne yedisi hiçbir şey görmedik diyor. Ondan sonra. O da Nuri de gülüyor tabii garibim ne yapsın. Okta’yla Nuri’ye uğraşacak. Bugüne kadar hiç kimse uğraşamadı Okta’yla. Allâh’ın izniyle. Neyse muhabbet bu şimdi ardından ben bunu sürdüreceğim.

Ona göre üçü beşi yedisi, dokuzu, on üçü, on beşi on yedisi, yirmi biri kırkı, sek sene yüz yirmisi, sene devriyesi yapacak bir şey yok artık. Herkes ona göre gardını alsın. Sözüm nereye gidiyor herkes biliyor. Siz böyle bakıyorsunuz ama bu sözün gittiği bir yer var. O yüzden o kendini biliyor. Şimdi diyor ki kendi kendine tamam üçünü beşini yedisini kırkını takip edeceğiz artık diyordur. Yapacak bir şey yok. Allâh bizi affetsin hakkınızı helal edin. El-Fâtihâ. Âmîn. Âmîn. Yusuf Hoca bu ilahiyetçiler benim bu sohbetleri dinlemesinler. Beni herhalde böyle aforoz ederler gibi geliyor bana. İki haftadır abone değilsin. Bütün dini tedrisat gözümün önünden geçti. Hiç kalmadı. Hiç kalmadı. Bizde çok önceden kalmamıştı.

Geçen hafta sen de çarpıldın yani. Allâh’ın izniyle bir türlü ilahiyetçiler var. Sizin bir sürü sorum yok. Ne sorumlar yiyen? Cumartesi, ilahiyet… Sizin bir sorum yok. On beş senelik… On beş senelik dini öğreti kalmadı. Hiçbir şey. Eyvah. İlahiyetçiler, diyanetçiler dinlemesin bu sohbeti o zaman ya. Ama ben ne yapayım? Ayet-i kerimeler bunlar. Sonuç itibarıyla ben de âyet-i kerimeleri okuyorum. Başka bir şey değil. Benim Arapçam yok ama… Öyle bir dini tedrizaatımız da yok. Bunu böyle ben methedileyim diye söylemiyorum. Ama gerçekten de yani… Bu Müslümanlara meselenin hakikati anlatılmıyor. Evet, evet. İnsanda vahiy olmaz değil mi? Tabii. Şirk. Tabii. Tabii. Ayet-i kerimede ben vahiy ettim diyor.

Üç tane vahiy kategorisi var. Öyle diyorlar.


Kaynakça ve Referanslar

  • «Allâh Sesi Gelince Dirildik» — Mevlânâ’dan Vahiy ve Diriliş: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; «vahiy diriltir» tâbiri — Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; «mü’minin Allâh sesini duyma»sı — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «manevî diriliş» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; modern okuma — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir.
  • Müslümanların Günümüz Hâli ve Vahiy İdrâki: «mü’minin idrâki» — Bediuzzaman, Sözler 25. Söz; «modern Müslümanların hâli» — Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü; Necip Fâzıl, İdeolocya Örgüsü; Cemil Meriç, Bu Ülke; «kalpleri katılaşmış nesil» — Hadîd 57/16.
  • Fenâ Makâmı (Sufî Mertebesi): Fenâ-bekâ teorisi — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-fenâ ve’l-bekâ; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «fenâ makâmında kendince düşünmek» tehlikesi — İbn Atâullah, el-Hikem; «sukût-i benlik» — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; modern fenâ tartışması — İmâm Rabbânî, Mektûbât.
  • Hz. Peygamber’in Rüyâsında Görünmesi: «men reânî fi’l-menâmi fe-kad reânî» — Buhârî, Ta’bîr 10 (6993); Müslim, Rüyâ 10 (2266); rüyâ tâbiri ve sahîhliği — Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, «rüyâ» mâdesi; modern rüyâ — Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri.
  • Mü’minin Tevekkül ve İlâhî Kudret İdrâki: «innallâhe alâ külli şey’in kadîr» (Bakara 2/106, 109, 148, 259, 284); «kudret Allâh’ın» — Yâsîn 36/82; Hicr 15/85; Tevekkül — Tevbe 9/51; Mâ’ide 5/23; Âl-i İmrân 3/159; «seçilmek-seçmemek» — İbn Atâullah, el-Hikem, hikem-i tevekkül.
  • Manevî Hiyerarşi (Sufî Kozmoloji): «her şeyin kendi katı» — sufî kozmoloji — İbn Arabî, Fütûhât 2/468; Sühreverdî-i Maktûl, Hikmetü’l-İşrâk; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; «kademeleşme» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 121, 234; modern kozmoloji — Seyyid Hüseyin Nasr, Religion and the Order of Nature.
  • Üç Vahiy Kategorisi (Şûrâ 42/51): «vemâ kâne li-beşerin en yükellimehu’llâhu illâ vahyen ev min verâ-i hicâbin ev yürsile resûlen fe-yûhî bi-iznihî mâ yeşâ’» (Şûrâ 42/51) — Taberî, Câmiu’l-Beyân 25/47; İbn Kesîr, Tefsîr 7/213; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 27/175-185; üç vahiy çeşidi: (1) ilkâ-i ilâhî, (2) hicâb arkasından kelâm, (3) melek vâsıtasıyla; «insanda vahiy olmaz» — modern reddiyecilik eleştirisi — Şâtıbî, el-İ’tisâm; «modern peygamberlik iddiâlarının reddi» — İbn Kayyim, el-Menârü’l-Münîf; Ahmed Ebû Zehra, el-Mezâhibü’l-İslâmiyye; modern vahiy felsefesi — Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi; Bediuzzaman, Mektûbât 19. Mektûb.
  • Karabaş Silsilesi ve Vahiy Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Karabaş tedrîs üslûbu — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Fenâ, Bekā, Mürşid, Zikir, Tevhîd, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı