Âl-i İmrân 3/31 Meşrebi: «Allâh’ı Seviyorsan Bana Uy» — Necrân Hristiyanları ve Müslümanların Mâzîsi
Cenab-ı Hakk’ın Peygamberi Habîbim de ki eğer Allâh’ı seviyorsan bana uy. Bakın bu âyet-i kerîme bütün meselenin özür dilerim. bu bu muhabbet ondan miras kaldı. Hazreti Peygamberler’den miras kaldı. Tamam. Başka bir yerden miras aramak. Başka bir öğreti aramak. Gidip Yedi beş yılda iki tane de yok. Başka bir şey aramak. Cenab-ı Hakk’ın bir şeyi söylerken. Bütün dünyanın kendisiyle gidecek ve kendisinden sonra gelecek bir akış. Her şeye girersin geliyinde. Bakın. Her şeye girersin. Yok işte, filan kişinin öğreti varmış da, böyle bir öğreti yapışlandı işte. Yok filan kişi da şöyle bir şey yapıyor varmış da. Şöyle bir şey oluyor. Necran Hristiyanlarına söyle. Huzurum. Necran Hristiyanları gelmişti peygamberin sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretlerine Medîne-i Münevvere’ye başlarında kralları aynı zamanda da Hristiyan bir papazları vardı. normalde önceden de Hristiyanların kendilerine ait kiriseleri kendilerine ait papazları vardı.
Allah Hakkında
Bugünkü İngiltere’nin İngiltere Büyük Britanya Kraliçesi’nin krallığının kendi kilisesi olması gibi ama Büyük Britanya kilisesi Vatikan’a bağlı değildir. Bakın tekrar Büyük Britanya kilisesi Vatikan’a bağlı değildir. Büyük Britanya mason locası dünyanın herhangi bir mason locasına bağlı değildir. İskoç mason locası sonradan İngiltere Büyük Britanya mason locasına bağlanmıştır ama İngiltere Büyük mason locası herhangi bir yere bağlı değildir. Mesela New York veya Washington veya Amerikan Büyük locaları ama İngiltere’ye bağlıdır. Mesela Türkiye’deki hemen hemen mason localarının büyük bir çoğunluğu İngiltere Büyük Britanya mason locasına bağlıdır. Bir kısmı İspanyol mason localarına bağlıdır. Onlar daha çömezdir.
Bir kısmı İtalyon masonudur, bir kısmı Fransız masonudur. Oradaki mason localarına bağlıdır. Türkiye’deki bir kısım mason localar. Onlar Tırıvırı’dır tabiri caizse. Onların en önemli mason localı İngilizlerle alakalıdır. İngiltere’ye bağlıdır. Hristiyanlıkta da mesela sonradan Vatikan’a bağlanıldı. Önceden böyle küçük krallıkların kendilerine ait kiliseleri ve kendilerine ait orada en yüksek derecedeki Vatikan’daki gibi papazları vardı. Necran Hristiyanları da böyle geldiler. Büyük Necran Krallığı var. O Necran Krallığı’nın geniş toprakları var ve Hristiyanlık dinine hizmet ediyorlar ve kendi papazlarıyla beraber Peygamber Salullah aleyhissalam hazretlerine din tartışmaya geldiler. Öyle din tartışmaya gelince de Hazret-i Peygamber Salullah aleyhissalam hazretlerine şunu söylediler.
Biz de Allâh’ı seviyoruz. Bakın onların da iddiası şu. Biz de Allâh’ı seviyoruz. Biz de Allâh’ı seviyoruz deyince o zaman âyet-i kerîme indi. onlar öyle söyledi, cevabı Allâh veriyor. Ondan sonra cevabı Allâh verince diyor ki Cenâb-ı Hak ey Habibim de ki eğer Allâh’ı seviyorsanız bana oyun. Çünkü bu öğreti Adem’den itibaren gelip Hazret-i Muhammed Mustafa’da kemale ve zirveye ulaşmış bir öğreti Adem’den itibaren bütün Peygamber silsileleriyle gelip Hazret-i Peygamber Salullah aleyhissalallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde kemale ermiş ve zirveye ulaşmış bir öğreti. Çünkü maddi manevi, zahiri, batını, miraç Hazret-i Muhammed Mustafa’da. Bakın Hazret-i Muhammed Mustafa’da hem Ademiyet hem kelamiyet kelam hem ruhaniyet ruhullah hem de halilullah dostluk hepsi de Hazret-i Muhammed Mustafa’da cem olmuş vaziyette.
Adem Safiyullah, Ademiyet sonra kemale erme noktası Hazret-i Peygamber’dir sallâllâhu aleyhi ve sellem’de. Haliliyet, halillik, dostluk, zirve noktası Muhammed Mustafa’dadır. Bunu böyle dört büyük Peygamber’de bulunan özellikler var ya İsa aleyhisselâm ruhullah’dır. Ruhaniyet noktasında zirve Muhammed Mustafa’dadır sallâllâhu aleyhi ve sellem’de. Öyle hani bir kısmı da der ya o da senin gibi benim gibi insandır kör gözlü onun kalbi de kör gözü de kör. Bak onun kalbi de gör gör gözü de kör onun maddi manevi kör Allâh muhâfaza eylesin o Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bu tuz bu muhabbet yan bu öğreti ondan miras kaldı. Zahir ve batın öğreti mirasın sahibi kim Muhammed Mustafa gerçek sahibi kim Allâh Celle Celaluhu ve Hazret-i Peygamber de buyurdu ki size iki şey bıraktım ki onlara sarılırdığınız müddetçe sapıtmazsınız.
Allâh’ın kitabı Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin sünneti bunu İmam Malik nakletmiştir. Aynı zamanda bir hadîs-i şerîf daha vardır. nedir? Ondan sonra onda da ehlibeytini söyler. Bu manevi miras yoludur. Manevi miras yolu. Bu yolu takip etmeyenler bu yolun dışına çıkanlar sapıtırlar. Çünkü onları normalde sapıtacağını da bize Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri söylüyor. Kim bunlara sımsık yapışırsa kurtuluşa yarar. Başka hadîs-i şerifte. Kim bunların dışına çıkır çıkarsa sapıtır. Bakın bu manevi silsiliği takip edenler kurtuluşa ererler. Çünkü normalde Hazreti Ali efendimiz naklediyor. Bir kimse Hazret-i Peygamber’in sünnetiyle onun sahabeleri ve tabiinden meydana gelen cemaati severse Allâh da onu sever.
Duasını kabul eder, ihtiyaçlarını karşılar, günahlarını bağışlar, kendisini cehennemde ve münafıklıktan kurtulduğuna dair beraat verilir. Şimdi bu manevi silsiliğe tabi olanlar çünkü başka bir hadîs-i şerifte de Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurur ki ümmetimin hayırlıları sahâbeler benden sonradır. Ondan sonra onları takip edenler, ondan sonra onları takip edenler diye hadîs-i şerîf vardır. Şimdi bu hadîs-i şerife göre onu takip edecek. O takip eden, takip eden, takip eden ümmetin hayırlılarıdır. Takip edenler. Takip etmeyenler ümmetin hayırlısı değildir. Bunun zıttı ne? Takip etmeyenler. sen Kur’ân ve sünnete tabi olana tabi olacaksın. Sen ehli beytin gerçek manada ehli beyt ama öyle sass çalıp rakı içip, şarap içip ehli beytim diyenler değil.
Öyle değil. Namazı yok, abdestli yok, orucu yok, zikri yok, fikri yok, yolu yok. Neymiş? Ehli beytmiş. Doğru değil. Bakın doğru değil. Dilenciliğe çıkmış ehli beytmiş. Doğru değil. Ehli beyt dilenmez. Ehli beyt dilenmez. Ehli beyt şey’inillah demez. Doğru değil. O zaman ehli beyt kim? Kim Kur’ân ve sünnete sımsıkı yapışıyorsa o ehli beytimdir dedi. Bu bir, ikincisi manevi olarak sizilesi olacak o kimsenin. Şeyhuna yürücek. E kim senin şeyhin? Filanca. Iyi. Ne oldu? Vefat etti. Şimdi kim? Yok. Eee? Eee ıkçık ıkçık. Yok kardeş. Yolda kaldın sen. Git kendine bir şeyh bul. Git kendine bir mürşidi Kamil bul. Iıkçık ıkçık yapma. Yan yatıp çamura batma. Sen bu yolda yürüceksen bunu yapacaksın. Başka alternatifin yok.
Allâh muhâfaza eylesin. Öyle göstermelik de değil. Gideceksin dostu, bir mürşidi Kamil bulacaksın, dostu intisâb edeceksin. Dostu intisâb edeceksin. Öyle yarım yamalak değil. Kendi heva ve hevesine uyacaksan, kendinin hevesine uyacaksan gidip intisâb etme. Sen bildiğim yoldan gideceğim diyorsan gidip intisâb etme. Dinlemeyeceksen gidip intisâb etme. Itaat etmeyeceksen gidip intisâb etme. Onların dervişe ihtiyacı yok. Yapma. Bak işine. Allâh muhâfaza eylesin. Burada tabii Hazret-i Pîr de Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem hazreti’nin manevi mirasının onun takipçileri ve onu örnek alanlar tarafından devralındığını ve sürdürüldüğünü anlatıyor bize. Çünkü diyor ki Hazret-i Pîr varisleri de ondan miras kalmıştır.
Varisleri de seninledir. Ara bul. bu zamanda varisi yok diye düşünme. Ara kardeşim bulunur. Bulunmayan hit kumaşı değil onunla. Bulunur. Bulunmayacak diye bir şey yok. Aslında Hazret-i Pîr sonraki beyti diyor ki o gözünün önündedir diyor. O gözünün önündedir diyor. Allâh bizi görenlerden eylesin. Âmîn. Tabii buradaki tuz ve muhabbet tuz malum eee güzelliktir, muhabbet da hikmettir. Tuz güzellik olur mu? Evet. Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin manevi öğretisinin ahlakının hikmetinin bakın ahlakının hikmetinin Hazret-i Peygamber bakın bunların hiç birisini saklı gizli bırakmadı. Ahlakı meydanda, öğretisi meydanda, hikmetleri meydanda, mucizeleri meydanda görmek istiyorsan sünneti se niyesi meydanda, hadîsleri meydanda görmek istiyorsan, dinlemek istiyorsan ve bunlar da böyle işte sır olmayı Huzeyfetül Yamani’ye verdi.
Gitti münafıkların istesini ona verdi. Dedi ki filanca münafıktır. Bak saklamadı ilmi. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh Hazretleri dedi ki biz iki ilim aldık. Öndekini herkese saçıyorum. Arkadan dedi bir şey söylesem Ebû Hüreyre sapıttı der benim diyor. Işaret etti kafamı gövdenden ayırırsınız diye. Demek ki Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretleri kendisine müsaade edilmiş olan bütün ilmi ashabını anlattı aktardı. Bütün ilmi hala daha aktarmaya devam ediyor. Hala daha aktarmaya devam ediyor. Din tamam oldu, dinin kuralları belli ama anlaşılmayan yerler var. Anlaşılmayan. Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretleri ve varisleri o anlaşılmayan yerleri mana yoluyla hala da anlaşılır hale getiriyorlar.
Onların yolları devam ediyor çünkü. Ve o eee miras elden ele, gönülden gönüle ta kıyamete kadar devam edecek. Kıyamete kadar eksilmeyecek.
Mü’min’in Mîrâsı ve Bilenler-Bilmeyenler — Tasavvufî Bakışın Geleneği
O mirası sonradan gelenlere o herkes aktaracak, aktarmakla mükellef, öğretmekle mükellef. bu dersleri hazırlarken buraya anlatmayayım, buraya konuşmayın dediğim bir yer yok. Elime gelen, içime gelen bu manada o beytleri aktarırken ne varsa döküyorum. Beytle alakalı. Kendi kendime şuraya anlatmayayım diye düşünmüyorum. Allâh bizi affetsin. Âmîn. Çünkü Tassavufta, Sufilikte bu manevi mirası devralan veliler, mürşitler, evliyâlar, dervişler, nakipler, nüqabalar, nefislerine uyup da almış oldukları öğretiyi kem etme. kendine saklama. Etrafına aktarmama böyle bir şey söz konusu olmaz. Bu çünkü kendisine verilen emaneti yerli yerine yerleştirmemektir. Bu ilim o kimsenin kendisine ait değil çünkü. Bu ilim onun çalışarak kazandığı bir şey değil.
Bu dünyalık meta değil ki senin çalışarak kazandığın senin kendine ne olsun? Bu manevi bir ilim. Bu manevi ilim senin değil. Tabiri caizse mesleminin başında diyor ya ney? Bir evliya, bir mürşit, bir veli ney hükmündedir? Içi boştur. Ona üfleyen tabiri caizse Hazret-i Muhammed’i Mustafa’dır. Ona üfleyen Hazreti Allâh’tır. Ona üfleyen mürşid-i kâmildir. Hangisinden gelirse gelsin o üflenti haktır, doğrudur. Ama senin pirinden gelsin ama sahabeden gelsin. Ama Hazret-i Muhammed’i Mustafa’dan ama başka bir peygamberden gelsin. Ama sen bir ayeti kerimi okurken kalbine gelen ilham olsun ama sen bir şeye bakarken kalbine gelen ilham olsun hepsinin de kaynağı Hazreti Allâh’tır Celle Celaluhu. Ve o senin değildir.
Sen onu kendinin görürsen o zaman hata yapmış olursun. Allâh muhâfaza eylesin. Ve normalde bu manevi eğitime tabi olan müritler de tabi olan müritler. Bu manadan nasiplerini alırlar. Bu eğitimden nasiplerini alırlar. Dinlerlerse, itaat ederlerse, uyarlarsa o manevi eğitimden onlar da yol alırlar, onlar da nasiplerini alırlar. Ama yok Cumartesi gezmesi yaptıysa öyle geçerken de bir ureyim ya Sema’da ediyorlar orada hem Sema izlerim dediyse almaz. Ya bir gideyim görüneyim beni görsün orada olduğumu yeter bana diyorsa almaz. Yok. O kendini oraya teslim edecek, verecek, dinleyecek, itaat edecek, uygulayacak. Uygulayacak. ben gideceğim doktora şeker hastasıyım baktı etti, tahallil etti. Verdi ilaçları ben dedim ki ya bu ilaçlar içilmez.
Koydum kenara. Eee ne oldu? Sen tedavi oldun mu? Hayır. İçmedin ki ilaçları. Diyet verdi, diyeti uydun mu? Uymadın. Eee doktorun suçu ne bunlar? Ilacın suçu ne? Suç senin. Suç senin. Kabahat senin. Sen uymadın. Sen dinlemedin. Kimseye suç kabahat bulma. Allâh bizi affetsin. Varisler senin huzurunda oturuyorlar fakat nerede senin huzurun? Senin önünde önündedirler fakat nerede önün sonu? Düşünen can. o varisler görünmez insanlar değil. O bir mürşidler görünmez değiller. Veliler görünmez değiller. Yok onlar sırmış. Değil kardeş. Hangi peygamber sır olmuş? Peygamber varisleri sır olsun. Hangi peygamber gizli kapaklı konuşmuş? Peygamber varisleri gizli kapaklı konuşur hale gelmiş. Hangi peygamber gitmişte bir odaya kapatmış kendisinde aracılarla insanlara din anlatmış.
O hepsi de meydanda yaşamışlar. O varisse Hazret-i Muhammed Mustafa’nın ayak izine uyacak. O varisse Hazreti Resûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretleri neyi nasıl yaptıysa öyle yapacak. Kendi kafandan yol biçmek, kendi kafandan yol koymak yok. Böyle bir yol söz konusu değil. o varisler de ne yapıyorlar o zaman? Meydandalar, onlar ortadalar, göz önündeler. Bütün halkın gözünün önünde. Bakın bütün halkın gözünün önünde, bütün insanların gözünün önünde. Hele bu zamanda her şey, her şey gözünün önünde cereyan ediyor. Her şey. Saklı gizli bir şey yok. Yok onların üstadlarını Mossad takip ediyormuş da o yüzden halkın içine çıkmıyormuş da. Ama Mossad bir insan öldürecekse anında öldürüyor, görmüyor musun?
Aha canlı bombalar cebimizde. Ne yaptı? Lübnan’da bir anda çağrı cihazlarını patlattı, telefonları patlattı, motor, sikletler bile patladı. Bir de açıktan dediler bunu biz yapıyoruz. Milletin bir de gözünü korkutuyorlar. Diyor ki biz yaptık bunu diyor. Saklamıyor. Elin psiyonist pis Yahudisi cesaretli. Ne olacak ki? onca Müslüman olsan olacak. Bir tanesi bir kurşun dahi atamıyor. Lanet olsun bile diyemiyor. Lanet olsun bile diyemiyor. Lanet diyemiyorlar bile. Ne olacak ki? İstediğini yapıyor. Allâh bizi affetsin. O yüzden her şey meydanda. Bakın bütün her şey insanların gözünün önünde işleniyor artık. Saklı gizli yok. adamlar kendi televizyonlarında Müslüman kız çocuklarına tecavüz edenleri kahraman olarak nitelendirip televizyon programı yapıyorlar.
Müslümanların çocuklarını öldüren katleden canileri televizyon programına çıkarıp kahraman olarak ilan ediyorlar. Hakanları, papazları toplanmışlar. Müslümanları katleden, öldüren kimseleri kahraman olarak nitelendirip halkın önünde kahramanlıklarını ilan ediyorlar. Saklamıyorlar. Katilliklerini saklamıyorlar. Zalimliklerini saklamıyorlar. Canlı yayında bombalıyorlar. Okulları, Birleşmiş Milletler’in binalarını, hastaneleri, yol, her şey. Ateşkes yapsan ne olacak şimdi? Yapmasan ne olacak? Gazeteye bir şey kalmadı. Gazeteye bir şey kalmadı. Gazete ayakta kalan bina kalmadı. Ev kalmadı. Şimdi yıllar öncesine ben dediydim diyeceğim şimdi de Yıllar önce dediydim. Müslümanlar toplanıyorlar. Oraya ihya ediyorlar.
Binalar yapıyorlar. Apartmanlar yapıyorlar. Hastaneler, okullar, yollar yapıyorlar. Sonra bir sabah kalkıyor katil şerefsiz, hayseyesiz İsrail. Elinde mantar tabancası olmaya, mantar tabancası dahi olmaya o sivil halkın yapmış olduğu ne varsa hepsini yıkıyor. Hepsini yıkıyor. Şimdi yeniden yapacaklar. Bir de şunu yapacaklar. İsrail yıktı ya. Toplayacaklar Arap ülkelerini petrodolarları olanlara diyecekler ki bak koltuğunuz sallanabilir hem de halkınıza şirin görünün. Hadi buraya şimdi ihya edin. Tabii sen beş milyon dolar ver, sen elli milyon dolar ver. Bu para hesabı nereye gidecek biliyor musunuz? İsrail İsrail hem atmış olduğu bombaların parasını alacak hem de oraya göstermelik üç beş tane ev yapıvercek, yol yapıvercek.
Gene orada eee Filistinliler çalışacak. Sonra o yıl sonra bir daha yıkacak. Önemli değil. Yıkılıncaya kadar oradaki Müslümanlar ölünceye kadar bu böyle açmaz devam edecek. Ya da çıkacak yiğidin birisi savaş ilan edecek. Inşallah. Tez zamanla. Buradaki varisler, peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretlerini manevi mirasını devralar. Ve normalde mürşitler, alimler, evliyâlar o hakikat yolunu anlatanlar bu mirasa sahip çıkarlar. Bunlar huzurunda oturuyorlar demiş ya Hazret-i Pîr. Bu manevi önderlerin, bu pirlerin, bu üstadların, bu mürşitlerin aslında bunları aramaya çıkan insanlar için tabiri caizse eliyle kovmuş ki bu bulacak yakınlıkta. Çok uzakta değil. bulmak isteyen onu çok rahat bir şekilde bulur.
Çok rahat. böyle çok rahat bulununca da kıymeti bilmiyor. Bilinmiyor. Işin bir de bu tarafı var. Ve normalde aslında üç aşağı beş yukarı insanlar isterlerse bu manevi mirasa sahip çıkanlar o kimseler onların anında bulabilirler o kimseleri. Çünkü o manevi mirasa sahip çıkanları Cenâb-ı Hak arayanlara buldutturur. Onlara sevdettirir. Önü sonu düşünen can Hazreti Pürr diyor ya önünü sonunu düşünüyorsun. O normalde insanlar vardır. kimisi geçmişe kafasına takmıştır. Der ki benim ben geçmişimde şöyleydim böyleydim benim günahım affolur mu? Yok ben o temiz, pak yola laik değilim. Ben oraya gitmeyeyim. Ben şu günahı işledim, bu günahı işledim. Bunda geçmiş kaygısı var. Insanları helak eden iki kaygıdır bu.
Geçmiş ve gelecek kaygısı. Müslümanları aldatan, insanları aldatan, insanları yolundan eden, ailesinden eden, insanları normalde kendince kendi inanç felsefesini bozan, çizgisini değiştiren iki kaygı. Birisi geçmiş kaygısıdır. Geçmiş kaygısı kaygıların o gelecek kaygısının yanında yüzde on biredir, yüzde on beştir. Asıl insanları korkutan, asıl insanları psikolojik sendroma katan gelecek kaygısıdır. Bakın gelecek kaygısı. Bu kaygı noktasında insanı tökezzeten insanı perperişan eden, insanın ailesini, yolunu, yordamını dağıtan, kalbini dağıtan, ufkunu karartan, gözüne perdeler indiren, kalbini kayalaştıran, taşlaştıran bir kaygıdır, gelecek kaygısı. Bu gelecek kaygısı kadar insanın kalbini devasa bir kurt gibi kemiren başka bir hastalık yoktur.
İnsanlardaki psikolojik rahatsızlıkların temelini oluşturur gelecek kaygısı. Bakın gelecek kaygısı. Bu rahvan yürüyen bir insanın yürüyüşünü boza. Bu öyle bir şeydir. Allâh muhâfaza eylesin. Ve sufi düşüncesi sufideki hakikat arayışı hakikata teslim olma ve hakikat yolunda yürüme bütün kaygılarını insanın arkaya attırır. Çünkü sufilik öğretisinde anı yaşamak vardır. Sen daha da ileri ahiret kaygısını bile atmak zorundasındır. Bırak dünyayı. Gelecek ahiret kaygısını dahi atmak zorundasındır sen. Çünkü öğreti senden ahiret kaygısını da alır. Ahiret kaygısını da alır. Çünkü gelecek en önemli şey bir dünyevi gelecek var. Bir de uhrevi gelecek var. Dünyevi gelecek ne? zekat vereceksin, elin titrer zekat vereceksin zaman.
Kaybedeceğim diye düşünürsün. Sadaka vereceksin, kaybedeceğim diye düşünürsün.
Allâh’ın Nûruyla Görme — Hakîkî Mü’min Bakışının Sırrı
Hele böyle benim gibi zorluklardan gelen birkaç iflas geçiren bir kimsenin bu iflas etme kaygısını yenmek en zor kaygıdır. O çünkü iflas etti, eksiği gördü, eş dost bıraktı, herkes onu terk etti. Bu kaygıyı yaşayan, bunu yaşayan bir kimse yeniden onu yaşamamak için böyle kendisini çok disiplin eder. Disiplini normaldir. Ama kaygıya girerse iş bu sefer o kimse harcamak mecburiyetinde olduğu şeylere de harcamak istemez. Zekat farz tereddüt eder. Hatta bir kısmı buradan küfre girer. Benle beraber mi kazandılar? Der bunu. Gelecek kaygısıdır bu. Gelecek kaygısı dünyevi olarak insanı perişan eder. bir kısmı oğlu evlenecektir. Ya şuraya üç beş kuruş koyayım. Oğluna iş açacak. Beş on kuruş koyayım. Kızım evlenecek.
Kızların evliliklerine hazırlık yapayım. Üç beş kuruş buraya koyayım. Bunlar caizdir. Veya çoluk çocuğun oturacağı bir ev olsun. Bunlar caizdir. Ama o böyle kaygıya dönüşürse insanı perişan eder. Bu işin dünya alakalı kısmı. Bir de uhrevi ahiretle alakalı kaygı var. o kimse kendi kendine ben cehennemlik olurum diye başlar sarmaya. Bir hata yapar, o hatasının affı olmayacağını düşünür. Ve kesin cehenneme gideceğini düşünür. Veya tereddüt eder. Ya iman ettin, tövbe ettin. neden tereddüt ediyorsun? Imanından mı tereddüt ediyorsun? Tövbenden mi tereddüt ediyorsun? Zikrullahından mı tereddüt ediyorsun? Sen neden tereddüte girdin bu kaygıya düştün? Oysa Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri kaygıyı ortadan kaldırır.
Müthiş bir psikolojik rahatlıktır. Bakın meseleye bir de psikolojik olarak bakın. Tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir. Tevbe ettin mi ettin? Bu kaygı ne de sende? Bu şeytani bu kaygı. Bakın bu kaygı şeytani şimdi. Sen yanlış bir şey yaptıysan tövbe et, dön Rabbine. Yoluna devam et. Yok o hala da kendini cehenneme kaçacak. Çünkü zamanın hocası, hacası ondan sonra alimi, zalimi ona der ki sen kesin cehennemliksin. Ha sen Allâh mısın benim cehennemlik olduğumu hükmediyorsun? Bırak. Ona hükmedecek olan Allâh, hesabı görecek olan Allâh, sen nereden benim cehennemlik olduğuma hükmettin? Kimsin? Dinin sahibi sen misin? Sen peygamber misin? Hükmediyorsun. Yok o hükmedecek illaki. Veya sen Allâh mısın hükmediyorsun?
O hükmedecek. Sen kendine nereden hükmediyorsun? Bir de o var. Kendine hükmederekten kendine de gelecek kaygısına sokuyorsun. Ben kesin cehennemliklerden olurum. E sen böyle dersen olursun zaten. Hasreti pirin dediği gibi senin tövbenin de tövbeye ihtiyacı var o zaman. Senin zikrinin de zikre ihtiyacı var o zaman. Senin dersinin de derseye ihtiyacı var o zaman. Sen bu hükme nereden vardın? Ben günah işledim. E tövbe kapısı açık. Sen tövbe kapısının açık olduğuna mı inanmıyorsun? Kim tövbe ederse Allâh onların tövbelerini kabul eder. Allâh tövbe edip temizlenenleri sever. Bu ayetler dururken neden tövbe etmiyorsun? E sen bir de ders aldın. Günde yüz sefer tövben var. Çekiyor musun? Sustu. Alayım senin dersini çekmeyeceksen o zaman.
Çekmeyeceksen alayım senin dersini de ki ben çekmiyorum dersi. Çekemiyorum. Çekmek de istemiyorum. Allâh yolun açık etsin. E sen dersi çekiyorsan sen tövbe ediyorsan bu ümitsizlik şeytandan ama bunu Müslümanlar öyle bir hale geldi ki hem birbirlerine bu taşı atıyorlar hem de kendilerine bu taşı atıyorlar. biz birisinin hatasını kusurunu gördük mü? Adamı cehennemlik yapıyoruz anında. Anında cehennemlik yapıyoruz. Biz yapıyoruz. Otur kardeş. Allâh Allâh’lığını hiç kimseyle ve hiçbir şeyle paylaşmaz. Sana kim Allâh’lık elbisesini giydirdi? Şeytan. Başka bir şey değil. O zaman asıl kaygı gelecek kaygısı ubrevi. Oysa sufi terbiyesinde ahiret kaygısı da kalmaz. Ahiret kaygısı kalmaz. Ne dedi? İsa aleyhisselâm üç gruba rastladı.
Birinci grup ibadet ediyordu. Dedi ki niçin ibadet ediyorsunuz? Cehennem korkusundan dedi. Aradığım sizler değilsiniz dedi. Bakın ahiret kaygısı ikinci grupla karşılaştı. Niçin dedi? Cennete girmek için dedi. Onlara dedi ki ucuz amelesiniz. Aradığım sizler de değilsiniz dedi yürüdü. Üçüncü grup. Oturmuşlar Allâh’ı zikrediyorlar da. Onların alemi. O hadîs orada geçer. Şimdi şey olarak ya Müslüm, Tirmizî diyemeyeceğim. Oradan aklımda Üçüncü grup beni böyle çok etkileyen bir onların aleminden bir kısa idi bu. Üçüncü grup oturmuşlar Allâh’ı zikrediyorlardı. Dedi ki sizce bunu sevk eden şey ne? Dediler ki biz Allâh’ı seviyoruz. Dikkat edin. Biz Allâh’ı seviyoruz. dedi aradığım siz dersiniz dedi. İsa aleyhisselâm onların halakasına oturdu. sen normalde böyle bir halakaya oturunca senin ahiret kaygın da kalmamalı.
Sufi cennet cehennem kaygısından kurtulur. Sufi gözünü Allâh’a diker. Gözünü Allâh’a diker. Ahiret kaygısını da ne yapar? Yok eder. Eğer sen kendinde ön art olduğunu sanıyorsan cisme bağlısın. Candan mahrumsun. Ön arka ne? Cihet. Yön. Ve o zaman biz burada eğer sen kendine ön art olduğunu sanıyorsan cisme bağlısın. Dediğin zaman eee nefis insanı böyle dünyevi ve bedeni arzularla yakar insana. O kimse dünyevi arzuların içerisinde bedeni arzuların içerisinde perişan olur. Çünkü bu arzulardan geçip cismaniyetten yürüyüp ruhaniyete doğru yol alması gerekir. Ama o bu arzulardan kurtulmayınca nefsini terbiye etmeyince o ön arka yön kendince aradığı yönsüzlüğü bulmadığından dolayı cismimlere yaratılmışları olan bağlılığı, sevgisi, muhabbeti kendisini yaratanı geçtiği için o kimse yolunu kaybetmiş oluyor ve şunu unutmayın.
Dünyevi ve nefsani arzularınızı bedeni arzularınızı yenmedikçe manevi kapılarınız açılmaz. Bunları bunları yenmenin yolu haramlardan uzak durup farzları yerine getirip nafilelerle Allâh’a yaklaşmaktır. Mesela cinsel istekleri yüksek olan bir kimseye Hazret-i Peygamber’e sallâllâhu aleyhi ve sellem hazreti orucu tavsiye etti. Oruç tut dedi. Oruç çünkü onu bedenen onu oruç çünkü onu bedenen eee töreştürecek bedenen onu koruyacak bedenen muhafaza edecekti. Beden çünkü şehvete doğru yürür. Bedeni arzular, bedeni istekler insanın nefsini kabartır. Güzel yemek yemen lazım, lüks yemek yemen lazım, lüks kıyafetler alman lazım, lüks bir hayat yaşaman lazım. Bakın dünya ve bedeni zevkler, dünyevi ve bedeni zevkler, dünya ve bedeni şehvetler o kimsenin manevi yol almasını engeller.
O yüzden Sufiler genel itibariyle pazartesi perşembe oruçlarını tutmaya gayret ederler veya ayın üç günü oruç tutarlar on dört on beş on altı veya başında ortasında sonunda. Ama iyi bir Sufi sağlığı yerinde ise pazartesi perşembe oruçlarını tutmaya gayret eder ki bedeni rahatsızlıklardan kurtulsun. Ve dünya necistir hadîs-i şerifini hiçbir zaman rabutasından kaldırmaz dünya sevgisi ona e onu ele geçirmesin diye. Allâh muhâfaza eylesin. Âmîn. Alt üst ön art cismin vasıdır. Nurani olan can ise bunlardan münezzeh ve cihetsizdir. Kısa görüşürler gibi zanla düşmemek için gözünü o padişahın nuruyla alç. Alt üst ön insanın ardı sağı solu bu kavramlar Sufi öğretisinde cismani varlıkların mekana ve zamana bağlı özellikleridir.
Cismani varlıklar dediğimizde bütün şekle şemale bürünmüş, cisim olarak görülmüş ne var ise hepsinin zamana ve mekana bağlı olan özellikleri. Nurani can olarak nitelendirdiği ise Allâh’ın nuruyla nurlanmış zikrullahın nuruyla parlamış Hz. Muhammed Mustafa’nın nuruyla muhabbetlenmiş ve varlığın bu cismani varlığın sınırlamalarından kurtulmuş manevi yolda belli bir mesafe kat etmiş olan candır, ruhtur, bedendir. Buna ne derseniz deyin bütünsel olarak. O zaman o velilerin o mürşid-i kâmillerin ön arta art sağ sol bu tip yönle alakalı içsel alemlerinde manevi alemlerinde böyle bir şey kalmamıştır. Çünkü görünen her şey hakikatte yok hükmündedir kısacası. Ve bir sufi hakikat arayışında ise ve hakikat yolunda yürüyor ise o kimse kısa görmek kısa düşünmek ve kendince kendi nefsinin zanlarından kurtulması gerekir.
Zaten şeytanın vesvesesinden kurtulması lazımdır onun. Ama o içsel alemde nefsinin zanları vardır. Kısa görüşlülük şudur. Sen kapının arkasından haberin yoktur. Olur olmaz şeylere itiraz edersin. Manadan haberin yoktur. Olur olmaz şeyin üzerine zanla düşersin. Sen hakikat yolcusuysan ve sen ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin derecelerine kalbi olarak yürümek istiyorsan kısa görüş sahibi olamazsın. O zaman bilmediğinin üzerinde fikir yürütmeye kalkmazsın. Senin çünkü henüz daha manan açılmadı. Açılmayınca sen kısa görüşlülük ve yanlış zanlardan kurtulman gerekir. Ve nurani olan can ise bunlardan münezzehtir. O padişahın gözünü diyor. O padişahın nuru ilacı. O zaman Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretleri bana eşyanın hakikatini göster yarabbi dedi ya. sufilerde bir meşhur bir tez vardır.
O kimse diliyle zikrullâh’a başlar. O diliyle zikrullâh sonra kalbine zikrullâh iner. Kalbine zikrullâh inince kalpte zikrullâh’tan bir nur oluşur. O onda aynı zamanda feraset nurudur. O feraset nurudur aynı zamanda. Sonra o zikrullâh o kimsede sırrında zikrullâh etmeye başlar. Sırrında zikrullâh edince artık yavaş yavaş eşyanın ve şahısların hakikatini görmeye başlar. Ardından o kimse zikrullâh onun ruhuna yerleşir. Ruhuna yerleşince artık o kimse Cenâb-ı Hak’ın nuruyla her şeyi görmeye başlar. O yüzden cemal nuruna da o dayanır.
Şeyh Efendi-Mürîd İlişkisi ve Tasavvufî Edep — Manevî Bağın Mâhiyeti
Allâh’ın nuruyla gördüğünden dayanır. Allâh’ın nuruyla bakar. Allâh’ın nuruyla duyar. Allâh’ın nuruyla tutar. hadisi kutside buyurdu ya benimle söyler, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür. Meşhur ya hadîs-i şerîf. o kimsenin artık zikrullâh ruhundadır. O dili zikretse de zikretmese de ruhu zikreder. Hatta daha ileri boyut o ruhun zikrullahını dinler. Artık aklıyla ruhun zikrullahını yönetmez. Kalbiyle ruhun zikrullahını yönetmez. Akıl da kalpte zikrullâh ruh da başladığında el pençe divan durur. Artık onun ruhu zikir olmuştur. O esnada hangi esma tecelli ettiyse ruh o esmayı zikretmeye başlar. Öyle olunca sırda kalpte dilde ona tabi olur. Onun dışına çıkamaz. Böyle olunca o Allâh’ın nuruyla görür.
Böyle olunca o Allâh’ın nuruyla konuşur. Böyle olunca o Allâh’ın nuruyla duyar. Böyle olunca Allâh onun nuruyla ona lazım olanı gösterir, ona lazım olanı duyurur. Dervişin ahma da beni kim şikayet etti efendiye de. Dervişin hamı, dervişin yobazı, dervişin taş kalplisi kör gözlüsü bir de sorar Cemil abi Şeyh Efendi’ye sen mi beni şikayet ettin? Cafer abi Şeyh Efendi’ye beni sen mi şikayet ettin? Filanca abla Şeyh Efendi’ye siz mi şikayet ettiniz? Veya masasında kim oturuyor? Ayşe Fatma. Ayşe sen mi söyledin masa dolanıp biteni? Bu artık derviş değildir bu. Bunun bağı kopmuştur. Bunun bağı kopmuştur. Manevi bağı kalmamıştır. Bakın onun manevi bağı kalmamıştır. Kimisi de şöyle de benim kalbimden geçeni bilsin.
Olur. Tabii ya. Sen haşa Allâh’sın ya. O kim? O mürşetmiş benim kalbimden geçeni bilsin. Tabii. Bilsin işine. Otursun, sen önemlisin, kıymetlisin. Otursun, seni rahmet etsin. Kalbinden ne geçiyor diye. Söylesen takkadak düşer. Ya da der ki bunun cinni taifesi söyledi. Bunu şeytan söyledi. Yok bu büyücü. Peygambere dediler çünkü. o Allâh’ın nuruyla görüp Allâh’ın nuruyla duymaya başladığında onun için altı üstü sağdı soldu yandı arkası önü kalmaz. O artık Allâh’ın nuruyla görmeye başlar. Sen mademki zahiri önü sonu düşünmektesin ancak ve ancak bu gam ve neşe alemindesin. Mademki sen bu dünyayı düşünüyorsun mademki sen önünü düşünüyorsun sonunu düşünüyorsun. Öyle bu dünyayla senin işin. Âl-i İmrân âyet on dört.
Kadınlara oğullara kantar kantar altın ve gümüşlere besili atlara hayvanlara ve hekinlere karşı duyulan aşırı istek insanlara süslü gösterildi. Oysa bunlar sadece dünya hayatının geçici malıdır. Varılacak güzel yer ise Allâh katındadır. Sen bunlara kandın. Ayeti Kerime diyor ya. Âl-i İmrân ayeti on dört. Sen bu normalde bunları düşünüyorsun. Sen bunlara kendini kandırmışsın. Oysa bunlar Allâh’ın sana bu dünya üzerinde bahşettiği nimetlerdi. Sen bu nimetlere mazhar olunca daha fazla Allâh’ı zikredip Allâh’a hamd edip Allâh yolunda koşturman gerekirken yarabbi sen bana bir eş verdin. Sen bana evlat verdin. Sen bana binek verdin. Sen bana mal verdin. Sen bana sağlık verdin. Sen bana mutluluk verdin.
Hoşluk verdin. Dünya nimetlerini benim önüme saçtın. Az çok. Ben hamd edeyim. Ben şükredeyim. Ben Allâh’a daha yakın olmanın yolunu arayayım. Sen bunu bıraktın. Sen bunların üzerine hayatını kurdun. Aman bunları kaybetmeyeyim. Aman ben bunlara biraz daha fazlasını sahip çıkayım. Ya hamd et, şükret, Cenâb-ı Hak hamd edenlere nimetlerimizi arttırırız dedi. Allâh şükredenleri sever. Allâh hamd edenleri sever. Sen hamd et, bu çalışma, buradan bunu anlama. Gayret etme, koşma, buradan bunu anlama. Ham kafalılık yapma. Cenâb-ı Hak’ın vermiş olduğu nimetlere hamd et. Daha fazlasını iste ama Allâh için iste. Istiflemek için değil. Vay ne güzel arabası varmış adamın. Allâh yolunda gitmeyen araba sana zulümdür.
Onun hesabını veremezsin. İçinde fakir fukaranın yemek yemediği ev senden hesapçıdır. Sana zulümdür o. İçinde Allâh’ın zikredilmediği ev sana hesap sorar. Sen onun hesabını veremezsin. Cenâb-ı Hak sana kıyafet vermiş, örtünesin diye, çıplak gezinesin diye, hava atasın diye değil. Örtün, Allâh’a hamd et. Ortalığa hava atmak için giyinme. Cenâb-ı Hak sana para pul vermiş, bahşetmiş. Git elin Yahudisini markaları zengin et diye değil. Bilmem nereden takım elbise alacağım deyip dünyanın parasını verme. Haline göre, durumuna göre, kendine göre bir takım elbise mi alacaksın? Pantolon, gömlek mi alacaksın? Mantı mı alacaksın? Örtü mü alacaksın? Ne alacaksan al. Gidip bilmem nerenin örtüsüne elli bin lira, altmış bin lira, yüz bin lira veriyorsan sakın bana tarikattan, tasavvuftan, sufilikten, sakın bana böyle takvalıktan bahsetme.
Sen Hazret-i Muhammed’in Mustafa’nın evini sohbet edeceksin, hem ondan sonra gideceksin, bilmem nerenin örtüsünü örtücen elli bin lira. Bilmem hangi markanın çantasını taşıyacaksın? Elli bin dolarlık, otuz bin dolarlık, bir de milletin önüne öyle çıkacaksın. Sakın. Bir de maneviyattan, İslâm’dan bahsetmesin onlar. Milleti dinden soğutuyorlar. Kolunda iki yüz bin dolarlık saat İslâm’dan bahsetcek. Çantası bilmem kimin elli bin dolar. takvadan bahsetmek bahsetmesinler. Insanları dinden imandan ediyorlar. Insanları dinden soğutuyorlar. Dinden soğutuyorlar. Şeyh Efendi’nin altında kırk elli trilyonluk araba etrafında elli kişi koşuyor. Insanları dinden soğutuyorlar. Din bu mu? Hazreti Ömer koca Kudüs Fatihi yanındaki diyor ki ne olursun diyor.
Kudüs’e gireceksin. Kudüs Fatihi diyor ki deveye sen bin. Yalvarıyorsun abi. Diyor ki sıra senin. Deve sıra deveye binme sırası. Bir devesi var. Koca Kudüs Fatihi Hazreti Ömer’in yanında Ömer’i koruyacak bir manga asker bile yok. Bir manga asker on tane asker yok. Ve Kudüs’teki Kudüs’ü fetheden Müslüman askerlerin komutanı diyor ki yalvarıyorlar kendi içlerinden Allâh’a. Deveye binme sırası Kudüs’e girerken Ömer’de olsa diye yalvarıyorlar. Heyhat öyle değil. Deveye binme sırası Hazreti Ömer efendimizin hizmetkarından. Hazreti Ömer deveyi çekerekten geliyor. Hazreti Ömer efendimizin kıyafetiyle deveyi çeken kimsenin kıyafetinde fark yok. Kudüs halkı Hazreti Ömer’i karşılıyorum diye Hazreti Ömer efendimizin devesinin üstünde çünkü kendine hizmet eden var.
Ona temanna ediyorlar. Müslümanlar etrafındakilere o değil Ömer diye anlatmaya çalışıyorlar. Ömer o değil. Ömer kim? Ömer deveyi çeken. Kocam Ömer. Ömer deveyi çeken koca Ömer o. Kudüs Fatihi. Sadece Kudüs Fatihi değil. İran Fatihi. Ta Hazar’a kadar. Çünkü orada Hazar Yahudileriyle de savaşıyor. Hala da Hazar’da Yahudiler vardır. Hazar Yahudileridir. O bölgede hatta onları Türk olarak nitelendirirler. Hazar Yahudisidir. Onlar Yahudidir. Onlar Türk değildir. Onların üzerinden mossad çalışma yapıyor. Türkler hakkında siz de Yahudisiniz diye. Evet. Onlar Hazar Yahudisidir. Türkiye’de çoktur. Azerbaycan’da çoktur. İran’da çoktur. O bölgede çoktur. Hazar Yahudisi. Türkçe konuşurlar. Evet. Azerice konuşurlar.
Evet. Farisice konuşurlar. Evet. İran’dakiler Farisice konuşur. O Kuzey İran’da, Azerbaycan’dan bölünen yerde Azerice konuşurlar. Azerbaycan’ın içerisinde zannedersiniz ki bunlar Türk. Azerice konuşurlar. Onlar Hazar Yahudisidir. Son savaşları Hazreti Ömer Efendimiz’dedir. Hazreti Ömer Efendimiz onları yenmiştir. Ama orada kalmışlardır. Hazreti Ömer Efendimiz Hazar’a kadar çünkü savaşmıştır. Oradaki Hazar Yahudileriyle. Oradaki savaş Türklerle değildir. Tekrar altını çiziyorum. Hazar Yahudileridir. Ki o Hazreti Ömer aynı zamanda Kudüs Fatihi’dir. Ve o böyle deveyi çekerekten içeri girer. Deveyi çekerekten. Dikkat et. Ben o yüzden bu dört hatta buna Hazreti Hasan efendimiz’i de koyduğumuzda beş halife ben bunlara baktığımda dünya üzerinde Müslümanların siyasi bir liderlerinin olmadığını buradan hükmederim.
Bakın dünya üzerinde Müslümanların siyasi bir liderinin olmadığını bu beş halifeden hükmederim. Benim için Müslümanın halifesi ise Hazreti Ebu Bekir’e uyabilir, Hazreti Ömer efendimiz’e uyabilir, Hazreti Ali efendimiz’e uyabilir, Hazreti Hasan efendimiz’e uyabilir, uyabilir bunlara. Onların hayat standartlarını kendine standart edinir. Siyasisin. Müslümanların halifesiysen sen o çizgide yürümen lazım. O çizgide. Benim bildiğim bu. Allâh bizi affetsin. Sen mademki zahiri önü ve sonu düşünüyorsun. Ala on altı. Ne var ki siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır. O zaman siz bu dünya hayatını isteyince dünyanın şatafatına şatıatına kandınız. Dünyanın debdebesine kandınız.
Dünyanın gösterişine kandınız. Dünyanın altında makamına, mevkisine kandınız. Dünyanın şakşakına kandınız. Ona kanınca da siz ahireti terk ettiniz. Ahireti unuttunuz. Oh ne kadar güzel. Etrafınızda pervane dönen hizmetkarlar devasa lüks villalar hanlar, hamamlar, arabalar, katlar, yatlar, paralar, pullar, havada uçuşuyor. Hesabını bilmiyorsunuz. E böyle olunca dünya hayatının ziynetini ahirete tercih ettiniz. Öyle olunca siz bu dünyaya ait olan gama ve neşeye bakıyorsunuz. Çünkü dünya hayatının ne gamı ne de neşesi sufi için büyütülecek bir şey değildir. Sufi öğretisinde dünyanın normalde bir sufi öğreti de dünya ile alakalı iki şey vardır. Tecelliyat vardır. Ya gam vardır ya da neşe vardır.
Ne gamı büyütürsün ne de neşeyi büyütürsün. Gam nedir? Hastalıktır, sıkıntıdır, derttir, problemdir. Bu gamdır.
Gam ve Problemleri Büyütmek — Allâh’tan Başkasını İlâhlaştırmama
Sen bunu büyütürsen onu ilâhlaştırırsın kendine. Bunu büyütme. Bu sana zarar verir çünkü. Sen neşeyi büyütürsen o zaman sen dünyayı sadece eğlenceden ibaret görürsün. Bu da doğru nokta değildir. O yüzden dünya bir insan için, bir sufi için ben sufi öğretisi olarak söyleyeyim. Geri kalan dersini alırsa alır. Sufiler dünyayı ne tamamen neşe ne de tamamen gam olarak görürler. Tam olarak neşe ve gam görmek sufi yolundan eder. O zaman sufi için gam ve neşenin arasında gelgitler vardır. Sufi henüz daha yolun başındayken gamı da neşeyi de imtihan olarak görür. Gama düşerse der ki bu Allâh’tan gelen bir imtihan buradan kurtulayım. Neşeye düşerse der ki bu Allâh’tan gelen bir sevinç bunu abartmayayım. öyle ya ticarette ticaret yapanlar bilir bunu.
Güzel bir kar eder, neşelenir, hoşuna gider. Bunu abartma. Allâh’a hamd et. Peki ya Rabbi sana hamdü sena olsun. Kaç para kazandın? Beş yüz lira. Dört yüz lira kazandın. Hem önce katını ayıp tasattuk et onu. Nasıl bas be. Her kazandığından tasattuk et. Sufi içindir bu. Onu kendinin görme. Löp löp yutma. Bak Cenâb-ı Hak nasıl bereketlendirecek seni. Göreceğim onu. Ama bunu böyle malım artsın diye yapma. Malı arttırıp eksilecek olan Allâh. Ama sen o neşeni tamamiyetle neşe olarak görme. Beş lira kazandın. Ya bir kuruşunu veriver. Bir şey olmaz. Merak etme. Ben zekatımı hesaplarım. Ramazan’dan Ramazan’a zekatımı veririm. Ala farzı yerine getiriyorsun. Hiç sıkıntı yok. Sana kimse laf söyleyemez.
Hiç kimse. Sana dinen söylenecek bir laf yok. Sufisin sufi yolunda hakikati hakikati eee anlamak onunla yoğrulmak istiyorsun. O zaman bir neşeyi neşeye gark oldun. Bir Cenâb-ı Hak sana bir nimet verdi. Bu eş olur. Bu çocuk olur. Bu ticarette bir alışveriş olur. Bu bir sağlık olur. Bu bir ilim olur. Bu bir zikir halkası olur. Bu bir ilim halkası olur. Bu senin bir namaz kılman olur. Namaz kılmak daha iyi. Nimetdir çünkü. Bakın namaz kılmak nimettir. Oruç tutmak nimettir, lütuftur. Zekat vermek nimettir, lütuftur. Sadaka vermek nimettir, lütuftur. Tebessüm etmek nimettir, lütuftur. Aslık yüzlü olmamak nimettir, lütuftur. Bir ne bir iyilik yaptın. Nimettir, lütuftur. Sohbete geldin, nimettir, lütuftur.
Sohbete gittin, nimettir, lütuftur. Zikrullâh’a gittin, orada oturdun, nimettir, lütuftur. Sen insanları zikrullâh’a çağırdın. Nimettir, lütuftur. Bunlar için Allâh’a hamd et. Bunlar için tasadduk et. Tasadduk et. dedi ya Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, yarım hurmayla da olsa cehennem ateşinizi söndürünüz. Bak hayatın çok değişecek. Hayatın öylesine değişecek ki etrafın nurlanacak, sen de nurlanacaksın. Öyle bir hale geleceksin ki bakışın nur olacak, duyuşun nur olacak. Kendini böyle nur deryasında göreceksin. Bunu bir böyle kendi üzerinde göreceksin. Kendi üzerinde bunu hissedeceksin. Ama sen ona asık yüz, buna asık yüz. Aman onu öyle yap. Aman bunu böyle yap. Sufilik bu değil ya.
Ona hart hart buna hurt hurt. Sufilik bu değil ya. Ona laf yetiştir, buna laf yetiştir. Sufilik bu değil. Ona tefeden bak, ona ötekileştir. Sufilik bu değil. Sufi alakı bu değil. Onun saçını beğenme, onun örtüsünü beğenme, onun gülüşünü beğenme. Asla sen benim masama oturamazsın. Ha sen çok önemlisin. Öyle ya. Bu sufilik değil bu. Biz sufi topluluğunda bulunduğundan dolayı dahi hamdet. Cennet bahçesi. Cennet bahçesi. Cennet bahçesinde oturuyorsun. Farkında değilsin. Farkındalığını arttır. De ki cennet bahçesinde oturuyorum ya Rabbi. Ben ne yaptım da cennet bahçesine beni layık gördün? Sana hamd ediyorum. Bu kolay bir şey değil. Kolay bir şey değil. Zikrullâh halakasında oturmanın hamdini bir kimse bu dünyada bu bu dünyada son nefesine kadar ibadet etse karşılığı değil.
Son nefesine kadar ibadet etse karşılığı değil. E sen dünyaya tapınma kardeş. Sen nefsine tapınma. Sen hevâ-hevesine tapınma. Allâh muhâfaza eylesin. Âmîn. Hazret-i Pîr’le bu beyti kapatayım. Gam çekme. Her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Neşelenme. Dünya gelip geçicidir. Kalıcı olan yalnızca Allâh’tır. Muhteşem. Gam çekme. Bunu kendime okuyorum. Ben kendi nefsime okuyayım bunu. Gam çekme. Her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Neşelenme. Dünya gelip geçicidir. Kalıcı olan yalnızca Allâh’tır. Gam da geçer, neşe de geçer, keder de geçer, hüzün de geçer. Olumsuzluklar da geçer, olumluluklar da geçer. Her şey geçer gider. Her şey. Bakarsın kalanlar senindir. İnsan gelir geçer. Gelir geçer.
Bir bakarsın yanında candan kalanlar kalır. Gelip geçmeyen hiçbir şey yoktur. Iflas edersin gelir geçer. Annen ölür geçer, baban ölür geçer. Şeyhin ölür geçer. Insanlar seni bırakıp gider, geçer. Para seni bırakır gider, geçer ama. Geçmeyecek hiçbir şey yoktur bu dünyada. Geçmeyecek hiçbir şey yoktur. Seni terk etmeyecek hiçbir şey yoktur bu dünyada. Her şey seni terk eder. Her şey. Tırnak kesiyorsun, tırnağın bile seni terk ediyor. Tıraş oluyorsun, saçın seni terk ediyor. Temizlik yapıyorsun, onlar seni terk ediyor. Nefes terk ediyor. Alıyorsun, veriyorsun, terk ediyor seni. Bakıyorsun dün gece neredeydin, şimdi neredesin? Dün gece seni terk etti. Gündüz seni terk etti. Gündüz neredeydin? Şimdi gece oldu neredesin?
Her şey terk edip gidiyor aslında. Dostlar bakidir. Hakiki dostlar bakidir. Hakiki dostlar. O senin hakiki dostunsa ölünceye kadar seninle beraberdir. Hakiki dostun değilse o da seni bırakır gider. Bırakır gider. O senin gerçekten evladınsa seni bırakıp gitmez. Ölünceye kadar seninle beraberdir. Ama gerçekten sana evlat olmadıysa o da bırakır gider. Bırakır gider. O yüzden her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Unutma. Ümidini kesme. Sen hakikat yolunda yürümeye devam et. Bir el tutmuşsun o eli bırakma. Hazret-i Muhammed Mustafa’nın yolunu bırakma. Cennabak’ın emrini, Kur’ân’ını bırakma. Ey hakikatte yok olan, yok olan nerede ön nerede son? Bu var ya sohbetin zirvesi. Ey hakikatte yok olan. var gibi görünenler.
Var gibi görüyoruz. Hocam şimdi hoplayacak, sıplayacak oradan. Hocam sana gelecek laf kena. Bu benim alanım ya. Böyle bir rahatlayayım şimdi. Allâh vardı ondan başka hiçbir şey yoktu. Hadîs-i Şerîf Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bunu böyle söyledi. Allâh vardı ondan başka hiçbir şey yoktu. Allâh bilinmezdi, Allâh bilinmek istedi. Ve bir şey yarattı. Allâh vardı, ondan başka bir şey yoktu. Bu hadîs-i şerîfin Hazreti Ali Efendimiz arkasına kendi şerhine düştü. Allâh vardı, ondan başka hiçbir şey yoktu. Allâh Resûlü böyle buyurdu dedi. Hala da aynı dedi. Mühendis hadi bakalım sen de kafayı yor şimdi. Öyle ya. Mühendisler yorsunlar kafalarını. Onlar çünkü fizik görüyorlar, matematik görüyorlar.
Gördüğünüz bir alem veya insanlar Hazreti Ali Efendimiz diyor ki hala da aynı. Allâh vardı, ondan başka hiçbir şey yoktu. Hazreti Ali Efendimiz devam ediyor. Hala da aynı diyor. Evet. Yasin suresi âyet seksen iki. Bir şeyi dilediği zaman onun emri ona sadece ol demesidir. O hemen oluverir. Biz şimdi önce bir ben balyozu vurdum. Sizin varlığınızı yıktım diye. Şimdi de Cenâb-ı Hak diyor ki Yasin suresinde âyet seksen ikide o bir şeye ol dediğinde oluverir. Allâh vardı hiçbir şey yoktu. Allâh kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Ruhundan ve nurundan dediğimiz zaman onu bir şeye benzetmek mümkün değil. Ikisi de sıfatsal ruhu da nuru da elle tutulacak, elle tutulacak, gözle görülecek bir şey değil.
Çünkü Cenâb-ı Hak’ın sıfatlarını bir şeye benzetmek de mümkün değil. Benzeteceğiniz her şey o değildir. O zaman sufi bizim sufi yolumuzda bizim sufi yolumuz dediğimizde Gazâlî, İbn Arabi, Hazreti Mevlânâ, Kindi, ha silsileyi bir gözünüzün önüne getirin. Bu silsile. Bu yol. Bizim derken kendimizi farklı bir yola koymuyorum. Bu yol aşkın üzerine kurulu. Aşkının üzerine kurulu. Sevginin üzerine kurulu. Sevginin üzerine kurulu. Ve Allâh’ı her şeyden fazla sevme. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini gördüğünüz her şeyden fazla sevme. Üstadı da insanların içerisinde o günkü mevcut insanların içerisinde en fazla onu sevme. Sevme yolu. Ama bu yolun hakikat öğretisinde yaratılmış olan her şey geçici bir varlığa sahiptir.
Kalıcı bir varlığa sahip değildir. Gördüğünüz hiçbir şey ama zamansal ama mekansal olarak kalıcı değildir. Gördüğünüz her şey ve gördüğünüz her şeyi Cenâb-ı Hak zamanın en küçük biriminde var edip yok etmektedir. Böyle olunca hakiki varlık gerçek manada varlık Allâh’a aittir. Çünkü o hem ezelidir hem ebedidir. Başlangıcı da yoktur sonu da yoktur. Yaratmış olduğu her şeyin başlangıcı vardır, sonu vardır. Yaratmış olduğu her şeyin başlangıcı vardır. Değiştirir, farklılaştırır. Ama sonuç olarak yarattığı her şeyin bir başlangıcı vardır. Cenâb-ı Hak yaratmış olduğu bir şey yok eder yeniden var eder. Yok ettiği an onun için sonudur, var ettiği an onun için başlangıcıdır. Ve varlık tamamiyetle var oluş ve yok oluş denkleminin içindedir.
Varlığın tamamı bu denklemin içerisinde yürür. Bu denklemin dışına çıkması bu matematiğin dışına çıkması mümkün değildir. Böyle olunca yaratılmış olan her şey Allâh’ın varlığının önünde gölge mesabesinde, hayal mesabesinde bir şeydir.
Hakîkat ve Mecâzî Varlık — Sûfî Vücûd Anlayışı ve «Yok Hükmünde» Olan
Böyle olunca aslında o gerçekte hakikatte yok hükmündedir. Bu biraz karmaşık gelebilir bize. Ben kendi nefsim için söyleyeyim. Bunu anlamakta zorluk çekebiliriz belki de. Ama Allâh varlığının önünde Cenâb-ı Hak’ın varlık elbisesi giydirdiği her şey bir hayalden ibarettir. O yüzden Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rumi meseleyi kökünden siler atar. Der ki sen bu varlığı hayal üzerinde yürür gör. Bu varlığı hayal üzerinde yürür gör. Tabii bunu böyle idrak etmek bunu anlamak sufi yolunda yoğrulanlar o yolda yürüyenler için biraz zahmetlidir, zordur. Insanın beyin damarları düşünmekten patlayabilir ama bu aklın işi değildir. Bu kalbin işidir. Akılla bu işin içerisinden çıkılmaz çünkü. Bu ancak ilme lakin den aynal lakin o yolda kalbin yolunda yürümekle geçer.
E tabii böyle olunca bütün varlığı Cenâb-ı Hak’ın kendi varlık hakikatinin önünde bir hayal Muhyettin İbn Arabi Hazretleri rüya der buna. Hz. Pîr hayal der. Hatta gölge der. o zaman varlıkların hepsi de gölge varlıkları oldu. Varlıkların hepsi de birer hayal oldu. Şimdi rüya görürüz öyle değil mi? Şeyh’imi gördüm hamd ettim. Bir kendime geldim a böyle hal hayal arası ya kaza. E var mı? Var. Ha nerede? Yok. Var mı? Var. Yaşadı mı? Evet. Ha nerede? Yok. E rüyanda gördüm. Var mı? Var. Ha nerede? Yok rüya. Hadîs-i Şerîf insanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar. bu komple Muhyettin İbn Arabi bu hadîs-i şeriften hareket ederekten bu dünya hayatını rüyadan ibarettir der. Fisus’undan. Bu dünya hayatı rüyadan ibarettir der.
Hazret-i Pîr hayalden ibarettir der. Hatta ne dedi? Ey hakikatte yok olan. Ne yaptı? Kendisini Cenâb-ı Hak’ın varlık hakikatinde yok etti. Kendi varlığını iç etti. Hiç etti. Hem iç etti hem hiç etti. E böyle olunca o zaman dedik yoksun. Neden hala daha varlığından kurtulmuyorsun? Hakikatine dönmüyorsun. Sen yok olduğunu olmadığının farkına var. Sen bir rüya aleminde olduğunun farkına var. Ben Hazret-i Pîr’den daha ilerisini söyleyeyim şimdi. Senin varlığın nedir ki? Aşkın içinde kaybolup gider. Sen yokluk denizinde var olduğunu sanan bir köpüksün. Senin varlığın nedir ki? Aşkın içinde kaybolup gider. Sen varlığın nedir ki? Varlığından geçmek kolay. Sen aşk denizine aşk deryasına kendini atarsan senin varlığın o aşk deryasında yok olur gider.
Ve sen yokluk denizinde var olduğunu sanan bir köpüksün. Sen yokluk denizinde yaşıyorsun. Aslında var gördüm. Bu derya deniz, bu varlık tamam et de yok. Sen onun içerisinde var olduğunu zanneden bir köpüksün. Köpün bir hükmü olur mu? Olmaz. O yüzden yaratılan her şey aslında Allâh’ın yaratmasına muhtaçtır. Yaratı her şey ister Allâh’ı kabul etsin ister etmesin. Cenâb-ı Hak’ın hükmüne, Cenâb-ı Hak’ın celaliyetine, cemaliyetine, Cenâb-ı Hak’ın bütün kaderine, ilmine muhtaçtır. Her şeyle. Böyle olunca hiçbir şeye muhtaç olmayan Allâh’ın önünde sen bir hiçsin. Kendini bir şey görme. Çünkü Allâh celle celaluhu mutlak varlık noktasında zamansızdır, mekansızdır, yönsüzdür, eski dilde cihetsizdir. Altı üstü sağı solu yoktur.
Ezelidir, ebedidir. Başlangıcı da yoktur, sonu da yoktur. Ve yaratmış olduğu her şeyi kendi ilm-i ilâhîyesinden ol diyerekten yaratır. Ve onun hakiki bir varlığı da yoktur. Hakiki bir varlığı. Sen kendi kendine hakiki bir varlıkmışım gibi görür, aldanırsın. Yağmurlu gündür gece çağına kadar yürü. Bu yağmur bildiğimiz yağmur değil, Allâh yağmurlarındandır. Yağmurlu gündür bir ilim geliyorsa sana hakikat deryasından sen can kulağını aç, onu dinle. Sen namaz kılıyorsan yağmurlu bir gün desin ıslan ıslanabildiğin kadar zikrullâh alakasına oturmuşsun ıslan ıslanabildiğin kadar ve gece çağına kadar yürü. sen o ilm-i ilâhîden sana bir şeyler gelirken alabileceğin kadar al sabahlar olmasın de otur Allâh’ı zikretmenin tadını ve hikmetini yaşa.
Sejde etmenin tadını ve hikmetini yaşa. Ve sen secde edebiliyorsan Allâh’a hamd et, Cenâb-ı Hak’a şükret ve o yağmur yağarken testini doldur. O yağmur yağarken kendini yetiştir. Yoksa o fırsat elinden geçtikten sonra elinden uçup gittikten sonra ahvah etmenin bir anlamı yok. Bakın bir daha sahâbe dönemi yok. Sahâbeler ne yaşadıysa ne aldılarsa aldılar. Hazreti Ebu Bekir Ömer Osman Ali, Hazreti Hasan Hüseyin tekrar geri gelmiyor. O esnada ne aldıysan aldın. Hazreti Hüseyin Efendimiz sağ. Ya Yezidi oldun ya Hüseyin oldun. Oradan geri dönüşün yok. Yezidi olduysan Yezidi olarak yürüüp gittin. Hüseyin olduysan orada canından geçtin, ebediyeti kazandın. Abdülkadir Geylânî, Ahmet El Rıfai, Ahmet El Bedevi, Hazreti Mevlânâ.
O esnada doldurdun doldurdun, yağmurlu gün. O esnada rahmet sana geldi, o esnada rahmet sana yağdı. Almaya bak. Doldurmaya bak. Islanmaya bak. An o an çünkü. Dün dünde kaldı cancağızım. Dünü bugüne getirmen mümkün değil. Geçen yıl geçen yılda kaldı. Ömür geçti gitti. Dünkü Mustafa Özbağ bugün yok. Geçen yılki Mustafa Özbağ bugün yok. Geçti gitti bitti. Üç gün önceki Mustafa Özbağ yok. Geçti gitti. Yağmur yağarken. Sen yürü yol yürü. Gece çağına kadar yol yürü. Allâh Resûlü buyurdu ki gece yollar dürülür. Gece yolculuğu yap. Gece yolculuğu ne demek? Zahiren bir yere gideceksen gece git gel. Gece yolculuğu manada nedir? Gece ibadet et. Allâh’ı zikret. Geceyi boş geçirme. Dizi, yok telefon. Yok bu akşam film seyredelim.
Bugün bizim film günümüz. Yok bugün bizim ne o? Instagram günümüz. Yok hadi aile toplanalım, ne alalım? Hadi ona bakalım. Değil. Geceyi öyle geçirme. Geceyi zikirle geçir. Geceyi tövbeyle geçir. Geceyi ibadetle geçir. Geceyi bir saat, iki saat eşinle, çoluğunla, çocuğunla geçir. Yemeğini sohbet et. Onlarla çay iç. Onlarla kahve iç. Geceyi layla layla onunla geçirme. Gecenin bir kısmını ibadete hayır. Peygamberin izinden gidenlere söylüyorum. Peygamberin izinden gidecekseniz sallâllâhu aleyhi ve sellemin gece ibadetiniz olacak. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellemin izinden gidecekseniz seher ibadetiniz olacak. Seherde fosur fosur uyuma. Seherde kalk, dersini çek. Derviş ol. Sufi ol. Rızıklar maddi manevi dağıtılırken seher vaktinde dağıtılır.
Sen uykudayken her şey dağıtılıyor. Sen uykudayken dağıtılıyor. Bu nasıl derviş dik? Kalk sabah namazını kıl. Sabah namazından sonra otur dersini çek. Kur’ân oku. Tevbe et. Bir şeyler yap. Bir şeyler yap. Esnafsan git dükkanını aç. Diyon esnaflar dinlemiyor. Gidip dükkanlarını açmıyorlar. Kimse almıyor. Melekler gelir. Git sen dükkanını aç. Temizliğini yap. Git temizliğini yap. Seherini seher vaktini uykuda geçirme. Seher vaktini uykuda geçirenler kadın erkek genç yaşlı Allâh’ın nimetini görmüyorlar. Ne dedi hadisi kutsi de? Rızıklar seher vakti dağıtılır. Maddi manevi. O yüzden gece yolculuğu yap. Geceyi zikirle geçir. Seher vaktini namazını kıl ve seher vaktinde. Az da olsa Allâh’ı zikret.
Az da olsa. Az da olsa Kur’ân-ı Kerîm oku. Asla o gecenin yağmurunu ve seherin yağmurunu kaçırma. Bu yağmur bildiğiniz yağmur değil. Allâh yağmurlarından. Hazret-i Pîr öyle diyor. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eylesin. Âmîn. Ama bu ne zaman ne yazık ki bugünün insanı gece yatmaz gündüz kalkmaz. Şeyh Efendi daha ağır söylerdi. Söyleyeyim mi Şeyh Efendi’nin söylediği? Şeyh Efendi derdi ki itler bütün gece yürürler üremek böyle havlarlar Tam seher vakti olunca uyurlar derdi. Ağır. Namaz vakti geldi mi Mustafa Efendi? O yürüyen itler uyurlar karılar derdi. Onun sözünü ilk defa söyledim. Böyle derdi. Seher vakti uyumayı hiç uygun görmezdi. Biz onca yolculuk yapardık. Biz o yolculuklarımızda ben hiç onun seher vaktinde uyuduğunu görmedim.
Namazı kılarız. Namazı kıldıktan sonra dizleri ağırıyordu eskiler biriler. Bir der bir koltuğa oturur. Alır tespihini. Dersini çeker. Kendisi de öyle derdi. Mustafa Efendi ben şurada dersini çekeyim. Dilimin ucuna kadar gelirdi. Efendim senin ne dersin var? Öyle ya. Diyemezdim. dersin ne diye? Kendimce derdim ki yarabbi ne çekiyorsa ben de bana da onu çektir. Öyle ya. Ondan sonra ben de otururdum kendi kendime rabut ederdim. Ben de ne geldiyse onu çekerdim. Normal dersim var tabii. Virdim var ayrı. Ama o esnada orada ders çekerken kendimce onu edepsizlik görürdüm. senin şeyhin orada tevhid çekerken sen Allâh ismasını çekeceksin. O farklı bir vir çekerken işte sen başka bir vir çeksen. O transformasyonu yakalayamamak.
O böyle kanalı yakalayamamak gibi gelirdi bana. Bu şehlik iddiası değil. onunla beraber aynı nefeste olma. Onunla beraber aynı vir de olma. Onunla beraber Allâh affetsin. Aynı yolda yürüme. Olur ki ona olan tecelliyattan bir damla da sana düşer. Öyle ya. Seher vaktinde o ben hiç rastlamadım. Yolculuklarda beraber bazen aynı evde kalırdık. Ondan sonra o bir odada yatardı. Ben bir odada yatardım. Başkasının evinde misafir olurduk öyle. Şeyhin yattığı yerde sen tabii yatamazsın. E bir de hizmet edeceksin. Ben gelirdim onun kapısına yakın bir yerde dururdum. Bazen kapıya çökerdim oraya. Kapı açılır. Omanın uyanırsın. Kalkardık işte. Abdest alır. Havlusunu tutarız filan. Hem bir de böyle sabah namazına kalkmak kolay oluyor tabii böyle.
O saat kurmak nedir bilmez. Alarm kurmak nedir bilmez. Böyle şeylerle işi yok.
Yatak Sünnetleri ve Râbıta — «Babanız mı, Râbıta Edin Görün»
Yatağa yatcağı zaman artık ne okuyorsa okur, okumadan yatmaz. Yatağın içine oturur, ellerini açar, okur. Ondan sonra elini yüzüne sırar, zikrullahı başlar kendince sessiz bir şekilde yatağa. Bir saat, bir saat sonra bir bakmışsın ayakta. sabah namazı kaçta? Beşte. Sorar Mustafa Efendi oğlum burada sabah namazı kaçta? Hemen bakıyoruz biz tabii. Akılsızlar var ya. beşte. Ala. Saat dört. Sünnet ya az bir şey yatmak. Yatıyor. Bir saat sonra saati kurmuş gibi kalkıyor. Abdestimizi alıyoruz. Namazımızı kılıyoruz. İmam alıyor. En acısı şu. Ben biraz ezan okuyorum ya, kahmet getiriyor muyum? Sesi kahmet getiriyor. Ey sabi duysun da kalksın senin evinde koca şeyh yatıyor. bu uyku ne? Senin evinde şeyh yatacak, sen uyuyacaksın.
Allâh’ım ben onun adına üzülüyorum, derviş adına üzülüyorum. Diyorum ki şeyh efendisi şeyhi evinde misafir etmiş bir de ölüler gibi yalvarmış. Efendim hazırladım her şeyi. Bende kal baba. İyi. Kaldı sende. Sen nerede kaldın? Uykuda. Hatta birkaç tanesinde öyle yap. namazı ben kahmet getirdim. Şimdi tabii ikincide, üçüncüde ben sesti kahmet getiriyorum. Birincide yaşanmasın diye. Birincide kahmet getirdim, namazı kıldık, ev sabi yok. Topla Mustafa Efendi eşyaları. Hemen topladım ben. Gidi yok dedi. Aldım eşyaları. Biz apartmandan çıktık, gittik, arabaya koyduk eşyaları. Allâh’ım dedim yani. Soramıyoruz da şimdi nereye gideceksin diye, nereye gideceğiz diye. Ben nereye diye hiç soramadım şeyhime.
Ben arabaya bindiğimde nereye gidiyoruz diye hiç soramadım. Edeb ettim. Hiçbir şey demediğinde kendimce rahmet ettim. Kendisine başımda dururken. Nereye gideyim diye. Rahmetan da ne dediyse oraya doğru gitti. Bazen de sordu böyle. Mustafa Efendi nereye gidiyoruz dedi. Nereye emrederseniz oraya gidelim efendim. Diyordu. Biz neredeyiz diyordu. Hiç unutmuyorum. Biz neredeyiz Mustafa Efendi dedi. Kütahya’ya yaklaştık efendim. Kütahya’ya yaklaştık dedi. Ala afiyona gidelim yemek yiyelim orada. Bir yemek ısmarlayayım ben sana. Emredersiniz efendim. Gittik afiyona. Iqbal. Mark reklamı gibi olsun. Umurumda değil. Oturduk. Iqbal’e. O bana baktı böyle. Gözleri doldu. Onun gözleri dolunca bende aktı tabii.
Hadi Mustafa Efendi topla kendini dedi. Hadi dedi. O yediklerimizden söyle dedi. Gittim. Karson dedi ki başın sağ olsun birader. Allâh razı olsun dostlar sağ olsun dedi. birisi öldü diyor. Gözümden akıyor ya. Kendi kendime dedim şimdi bu adam dedim başın sağ olsun dedi. Ben şimdi dedim tandır söyleyeceğim. Bir de dedim ne o ekmek helvası değil mi? Neydi onun adı? Ekmek. Ekmek kadayıfı. Dedim iki tane tandır. Iki tane kaymaklı dedim. Ekmek kadayıfı. Adam bana bakıyor. Hem başın sağ olsun dedi. Ulan bu adam ne ne iş diyor gibisinden. Dedim bir zahmet. Biz filancı yerdeyiz. Tamam Hacı abi ben göndereceğim orayı dedi. Tabii oraya gidince kadar gözümün yaşını sildim. Toparladım yemek yiyemeyeceğiz çünkü.
Derledim toparladım kendimi oturduk neyse Mustafa Efendi buranın bu yemeğini dedi. Sen iyi tesbih ettin. Güzel yapıyorlar burada dedi. Yapıyorlar efendim dedim. Tandırları yedik üzerinde neydi ekmek? Ekmek kadayıflarını yedik. Ertuğrul’u çağırdı. Ağa’ya bir sade kahve yap yanına bir de soda dedi. Sade soda. Bana da bir orta şekerli yap ama benim kahvemi dedi süz dedi. Adam anlayamadı ben tarif ettim nasıl yapacağını. Kahveleri içtik. Mustafa Efendi şimdi nereye gidelim? Nereye derseniz oraya gideriz efendim dedi. Hadi beni Konya’ya bırak o zaman dedi. Emredersiniz efendim dedim. Oradan Konya’ya bıraktım. Konya’ya gittik orada hiç bilmediğim bir eve gittik. Şuradan gir buradan çık buradan gir şuradan gir buradan çık öyle navigasyon mavugasyon yok yani.
Öyle baktım. Hah burada dur dedi durdum ben orada. Kadın erkek ev sahibi nasıl koşa koşa geliyor efendim hoş geldiniz diye. Neyse eşyalarını çıkardım oraya. Tabii derviş tanıdım adamı. Mustafa Efendi beni buraya bıraktığını kimseye söylemedi. Emredersiniz efendim. Bunlar böyle mahrem işler ama uşaklar arar seni dedi. Uşaklar dedi oğulları. Onlara da söylemedi dedi. Emredersiniz efendim dedi. Bıraktım oradan. Tabii bu arada beni arayan arayanın cep telefonu var şey efendim yanında açmıyor. Sonra bindim arabaya bana dön Bursa’ya dedi. Bursa’ya dönüyor. Arıyorlar beni tabii. Şey Efendi Mustafa abi selamünaleyküm, aleykümselam. Efendi nerede? Efendi istirahat ediyor. Bir sıkıntı yok ben şimdi. Nerede?
Yerli göğün arasında. Abi sen neredesin? Ben de yerli göğün arasındayım. O ara benim replim oldu bu yerli göğün arasında. Velhasıl kelam şeyhin dediği tecelli ediyor. Uşağın birisi aradı. Selâmünaleyküm, aleykümselam. Hacı abi, buyur. Baban nerede? Baban emin bir yerde dinleniyor. Nerede? Yerli göğün arasında. Abi bize de mi? Canım kardeşim. Babanız iyi bir yerde dinleniyor. Rahatsız edilmek istemiyor. Telefonunu açtığında nerede olduğunu ona sor. Ya abi babama ulaşamıyoruz. Evet ulaşamayacaksınız. O yüzden ya râbıta edin ulaşın. Ya da ulaşamayacaksınız. Aa bu cevap iyi dedim. Kızdı biraz bana ama ardından diyorum ki râbıta edin ulaşın kardeşim. Babanız, üstadınız, herkes baba diyor. Şeyh Efendi’ye.
Babanız mı? Evet. Baba demek baba diyorsan ya senin baban, canın demek. Rabut et, gör nerede olduğunu. bu da eskiden bir anı olsun size. Selâmünaleyküm.
Kaynakça ve Referanslar
- Âl-i İmrân 3/31 — «Allâh’ı Seviyorsan Bana Uy»: «Kul in küntüm tuhibbûnellâhe fettebiûnî yuhbibküm-Allâh» (Âl-i İmrân 3/31); Taberî, Câmiu’l-Beyân 3/239; İbn Kesîr, Tefsîr 1/495; Şâtıbî, el-Muvâfakât 4/15; «hubbu’llâh — sebebu’l-ittibâ» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 30. mektûb.
- Necrân Hristiyanları ve Mübâhele Âyeti (Âl-i İmrân 3/61): Hicrî 9. senede Necrân Hristiyan delegasyonunun Medîne-i Münevvere’ye gelişi (60 kişilik heyet, başlarında Abdülmesîh el-Âkıb ve Seyyid el-Eyhem) — İbn İshâk, es-Sîre; İbn Hişâm, es-Sîre 4/239-242; İbn Sa’d, Tabakât 1/357; Vâkıdî, el-Megâzî; «fe-men hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke mine’l-ilm fe-kul te’âlev ned’u ebnâenâ ve ebnâeküm ve nisâenâ ve nisâeküm ve enfusenâ ve enfuseküm sümme nebtehil…» (Âl-i İmrân 3/61) — Taberî, Câmiu’l-Beyân 3/297; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 32 (2404); Tirmizî, Tefsîr 3 (2999); Necrân Hristiyanlarının cizye anlaşmasıyla dönüşü — Belâzurî, Fütûhu’l-Büldân; Mîlâdî takvim ve Hristiyanlık tarîhi karşılaştırma — Eusebius, Ecclesiastical History; Henry Chadwick, The Early Church.
- Allâh’ın Nûruyla Görme (Hadîs-i Kudsî): «yuhibbu’llâh fe-küntü sem’ahu’llezî yesme’u bihî ve basarahu’llezî yubsiru bihî ve yedehü’lletî yebtışu bihâ ve riclehü’lletî yemşî bihâ» (Allâh kulunu sevince, onun işiteni-göreni-tutanı-yürüyeni olur) — Buhârî, Rikâk 38 (6502); Beyhakî, Sünenu’l-Kübrâ 10/219; Hâkim, Müstedrek 4/345; «kul nazara mü’min bi-nûri’llâh» — Tirmizî, Tefsîr 15 (3127); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 10/267; sufî tasvîri — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; İbn Atâullah, el-Hikem.
- Râbıta Sünneti ve Mürşid-Mürîd İlişkisi: Râbıta’nın delîli — Mâide 5/35 («ve’btegû ileyhi’l-vesîle»); Tevbe 9/119 («kûnû maa’s-sâdıkîn»); Buhârî, Edeb 96 (6131); İbn Hac er, Fethu’l-Bârî 10/553; «râbıta-i kalb» — Şah Bahâeddîn Nakşibend; Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. cilt 187, 264; Hâlid-i Bağdâdî, Risâle-i Râbıta; Abdülgani Nablûsî, Miftâhu’l-Maiyye; modern eleştirilere cevâb — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara.
- Hakîkat ve Mecâzî Varlık (Vücûd-i Mutlak ve Mukayyed): «Vahdet-i Vücûd» tartışması — İbn Arabî, Fütûhât; Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; Abdurrahmân Câmî, Nakdü’n-Nusûs; «vahdet-i şuhûd» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 31, 121; «mevcûd-i mecâzî» — Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye; modern eleştirilere cevâb — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; Mehmet S. Aydın, İslâm Felsefesi Yazıları.
- Yatak Sünnetleri: Hz. Peygamber’in yatağa yatma âdâbı — Buhârî, Daavât 5-7, 11; Müslim, Zikr 12-15; Tirmizî, Daavât 16, 21, 30; «sübhânallâh 33, elhamdülillâh 33, Allâhu Ekber 34» tesbihi — Buhârî, Daavât 11; Müslim, Zikr 80-81; «Bismike Rabbî vada’tu cenbî» — Buhârî, Daavât 16; Müslim, Zikr 64-65; «üç İhlâs, Mu’avvizetân» — Buhârî, Daavât 12, 14; Müslim, Selâm 50-51; Hisn-i Hasîn, Hizbu’l-Arvâh; Mahmûd Es’ad Coşan, İslâm Akaidine Giriş.
- Karabaş Silsilesinde Râbıta-Şeyh-Mürîd Geleneği: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar Efendi → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi — İrşâd Dergisi hâtırâtı; Şeyh Efendi’nin baba mesabesinde olduğu — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’l-suhbet; «el-mürşidu vâlid-i ma’nevî» — İmâm Rabbânî, Mektûbât.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Mürîd, Hakîkat, Vird, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı