Erhan Hacı Abi’nin Ziyâreti, Sûfî Dostluğun Mâhiyeti — Hasta Ziyâreti ve Cenâze Defin Sünneti
Bugün biraz te’hirli oldu. Sonradan tanışıp, sonra çok samimi olduğumuz Erhan Hacı abimiz ziyaretimize gelmiş. Allâh razı olsun. Kısa bir beraberlikten sonra devam eden bir dostluk, bir beraberlik oldu. Cenâb-ı Hak hamdolsun. Cenâb-ı Hak birbirimizi sevdirdi, birbirimize karşı muhabbet ihsân etti. Kanlarımız uyuştu, damarlarımız uyuştu. Kan, damar uyuşunca böyle bir dostluk meydana geldi. Allâh razı olsun. Biz böyle hamdolsun. Cenâb-ı Hak’a. Birbirimizden memnun hep böyle olduk. Cenâb-ı Hak inşâallâh bu dünyalık değil, ahirette de beraber eylesin inşâallâh. Âmîn. Biz kendisinden bir zarar görmedik. Herhalde O’da bir annen görmemiştir. Böyle bir dostluk feda oldu. İnşallah o dostluğumuz daim olur inşâallâh.
Allah Hakkında
Âmîn. Yolculuklarımız oldu beraber. Böyle dostluğumuz, kardeşliğimiz, abi kardeşliğimiz oldu. O benden büyük tabii de yaş olarak. Ama biz böyle abi kardeş, böyle bir hususi bir dostluk oluştu hamdolsun. O dostluğumuz da devam ediyor inşâallâh. Bizim dostluklarımız mezara kadar değil. Mezardan sonra unutanlardan değiliz. Bizim dostluklarımız ebedi. Rabbim ebedi olanlardan eylesin. Âmîn. Unutan vefasızlık yapan gaflete düşüp de hainlik yapanlardan eylemesin. Âmîn. Çünkü o unutan vefasızlık yapan, hainlik yapanlar mahşerde sadihlerle beraber olmazlar. Velev ki namazda kılsa hainse vefasızsa, velev ki oruçta tutsa hainse vefasızsa onların bayrakları ayrıdır. Mahşer yerinde onlar vefasızlar ve hainler ayrılırlar.
Vefasızların ve hainlerin ayrı bir toplanma merkezi vardır mahşerde. Orada toplanırlar. O yüzden vefasızlık yapmayan hiç kimseye, insanlık vefadan geçer. İnsanlık vefasız olmamaktan geçer, hain olmamaktan geçer, nankör olmamaktan geçer. Bir kimse namazda kılsa, nankörse, hainse, vefasızsa o kimseden hayır gelmez. Bir kimse oruçta tutsa ama o kimse vefasızsa, hainse, nankörse ondan hayır gelmez. O yüzden insanlık namazda, oruçta ölçülmez. İnsanlık erdemliliği, insanlık faktörleri farklı bir şeydir. Bu böyle hata şurada insanlar bunları namazda, oruçta ölçüyorlar. Bu doğru ölçü değildir. Hadîs-i Şerîfte Hazret-i Peygamber’in sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretleri ümmetimin namazı, orucu sizi aldatmasın der.
Siz onların muameleisine bakın. Bir insanın namazı, abdesti, orucu, ehli tarikat olması, bir dergaha bağlanması, bir şeyhe intisâb etmesi o ölçü değildir. Ölçü onun muamelesidir. Muhamele vefasızlık mı etti, hainlik mi etti, arkadaşını sattı mı, kardeşini sattı mı, eşine mi vefasızlık yaptı, çocuğuna mı vefasızlık yaptı, eşe mi vefasızlık etti, eşe mi hainlik yaptı. Çünkü insanı insan eden erdemlilikler bunlardır. Bir kimse hafız olabilir, Kur’ân’ı yutmuş olabilir, vefasızdır. Onunla yol gidilmez. Bir kimsenin alnını secdeden kalkmıyordur, haindir. Onunla yol gidilmez. Bir kimse arkanı döndüğünde bir dolap çeviriyordur, isterse her gece seninle zikrullâh yapsın. Onunla yol gidilmez. Çünkü hayat yolu engevelidir, inişli çıkıştır, arızalıdır, dikenlidir, sıkıntılarla doludur hayat yolu.
O hayatı yaşarken insan etrafındakileri ancak o zaman tanımlar. Başına bir sıkıntı geldiğinde, bir dert geldiğinde, bir problem geldiğinde, bir taraftan boğazın sıkıldığında, bir taraftan burnunu, elini, kolunu kaptırdığında senin gerçek dostun, arkadaşın, eşin, çocuğun meydana çıkar. Öbür türlü meydana çıkmaz. Para var, pul var, huzur var, laylölyem var, gayet güzel. Olmayınca ne olacak? Başına bir sıkıntı gelince ne olacak? Başına bir dert gelince ne olacak? Başına bir gam, bir keder gelince ne olacak? Kim kalacak yanında? Bu önemlidir. İnsanın ayağı sürçer, dili sürçer, eli kolu sürçer. İnsan mı? Sürçer, bir şeye güç yetiremez. Olabilir. Bir şeyde hesabı tutmaz. Olabilir. O esnada etrafındakiler ne yapıyor?
Seni seviyorum diyenler ne yapıyor? Bu önemlidir. Bakın önemli olan budur. O yüzden ben böyle yüzüne karşı methetmek istemem ama öyle bir insanların dar olarak gördüğü ama dar olmuyor. İnsanların sıkıntılı gördüğü ama sıkıntılı olmayan bir zaman perspektifinde tanıştık. Hamdolsun. Öyle dostluğumuz, arkadaşlığımız, kardeşliğimiz devam etti. İnşallah devam eder gider. Allâh’ın izniyle. Zahmet etmiş, Allâh razı olsun ziyaretimize gelmiş. Huzurlarınızda tekrar teşekkür ediyorum kendisine. Böyle ben ondan büyüküm falan diye düşünmemiş. Ben ondan küçüğüm, ben onun kardeşiyim. Allâh razı olsun inşâallâh. Evet konu başlıyor. Biraz buradan girelim inşâallâh. Ayşe’nin Allâh ondan razı olsun. Mustafa’a sallallâhu aleyhi ve selleme bugün yağmur yağdı.
Sen mezarlığa gittin aldığın için elbisen ıslak değil diye sorması. Bir gün Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri sahâbe de bir kimse vefat eder. Vefat edince o gün yağmurlu bir gündür. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri kabristana gider. Hazret-i Peygamber efendimizin en önemli özelliklerinden birisi şu, hastayı ziyaret eder.
Tohum-Toprak Diriliş Mecâzı — Manevî Dirilişin Tabiatla Paralel Akışı
Birisi vefat ederse kabristana kadar gider. Onu defnedilir, başında duasını okur, döner. O vefat eden kişinin ailesini de ziyaret eder. Yine böyle bir defin işlemi var. O gün Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri defin işlem için gidiyor. Yağmur yağıyor ama ıslanmıyor. Bu da peygamberlik mucizelerinden bir mucize. Mustafa bir gün dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla mezarlığa gitti. Tabii bunu böyle okur geçerdim ama biraz mezarlık ve defin adabıyla alakalı birkaç tane de hadîs koyma zarureti gördüm. Çünkü bu benim geldiğim ilçede böyle değildi. Bursa’ya geldim de gördüm bunu. Mesela birisi vefat ediyor. Annesi, babası, kardeşi neyse. Ondan sonra vefat ettiği zaman mezarlıklarda Cantık ve Ayran da oturuyor. bu benim çocukluğumda yoktu.
Benim gençliğimde yeni derviş olduğumda da Bayındır’da yoktu. Ben bunu Bursa’da gördüm. Bu sünnet iseniyeti olmayan bir şey. O yüzden ölüm ve mezarlıkla alakalı bir iki hadîs-i şerîf inşâallâh. Kim cenazeyi takip eder ve üç kere taşırsa, ölen kardeşine karşı olan borcunu ödemiş olur. Bizde bu çok güzel bir sünnet iseniyeti işleniyor. Cenazeyi taşımak için herkes sıraya giriyor. Kim diyor üç sefer onu sıraya girdi onu taşırsa, o ölen kimseye karşı kardeşlik borcunu ifa etmiş olur. Cenazeyi ne ses ne de ateşle takip etmeyin. Muvatta ve Ebû Dâvûd. cenaze bu manada böyle şimdi yeni çıktı ya bir döttürü öttürüp de şehitlerin cenazesini öyle götürüyorlar. Bu da yok. Bu da bir daha. böyle bir ses çıkarma, boru çalma, boruzan çalma, davul dümbek çalma filan alkışlarla, ıslıklarla bu yok cenazeye definde.
Tekbir var, tevhid var. Tekbir ve tevhid var. Öbür türlü ateş yakmak. Bunlar da ateş perestelerinde adete. Bunlar da cenaze için bu meşaleler var ya onlar da cenazeyi meşaleye yakarak götürüyorlar. Bu da normalde ateş perestelerinde adete. Yine cenazede çabuk olun. Eğer salih biri ise kendisine iyilik yapmış olursunuz. Böyle biri değilse belayı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz. Cenazeyi bekletmemek. normalde ama şu anda da mecbur insanların yakınları en yakınları dışarıda öyle olunca son görevlerini onlar da yapsın diye Almanya’dan gelecek olan var. Başka ilden başka bir ilçeden gelecek olanlar var. bu böyle sünnet seneye de yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor gibi ama mecbur kalınıyor insan. oğlu var kızı var son vazifesini yerine getirsinler diye bekletiliyor.
Sizden biri bir cenazenin geçtiğini görürse cenaze ile birlikte yürümese bile cenazeyi geride bırakınca veya cenaze kendisini geride bırakınca veya cenaze onu geride bırakmadan yeri konunca kadar oturmasın. cenazeye biz bu noktada ne yaparız hürmet ederiz. cenaze gelmezden önce ayağa kalkacaksın senin önünden geçti gitti o zaman oturabilirsin veya cenazeyi takip edeceksin. Tanıdığın değil işin var müsait değilsin ama cenaze geçinceye kadar ne yapacaksın bekleyeceksin. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bazen cenazenin önünde yürüdüğü görülmüş ama genelde cenazenin önüne gelmek için. Cenazenin önüne geçmemişler cenazenin arkasından takip etmişler genel olarak ama bu konuda her iki tarafta her iki şekilde de adı şerif var ama biz yine saygı gösteririz cenazeyi önümüzden de geçse pardon biz cenazenin önüne geçmemeye gayret ederiz.
Ve tekrar söylüyorum ölen kimsenin evinde cenazeye gelenlere bir şeyler ikram etmek bu da var sünnette ama ölünün evinde yemek pişmez. Bu da sünnette var oraya eve yemek göndermek de sünnet veya yiyecek göndermek çünkü orada taziyeye gelenler var taziyeye gelenlerden dolayı ev halkı yemek pişiremez oraya yemek göndermek de sünnet. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri öyle yapmış ama tekrar bunun altını çizerekten söylüyorum mezarlıklarda bir şey yenilip içilmesi caiz değildir. Bunu son örnek Allâh razı olsun. Hacı Cafer’e dedim. Evin önünde dedim ne yapacaksanız yapın ondan sonra dedim şeyde ne o mezarlıkta dedim bir şey doğutmayın çünkü sünnet iseniyede yok. Rabbim bizi sünnet iseniyede uyanlardan eylesin.
Onun mezarına toprak doldurdu. Tohumunu yer altında diriltti. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri o sahâbe mezarına yerleştirdi ve onun duasını etti. Yine Ebu Davut adı şerif kardeşiniz için Allâh’tan mağfiret talep edin. Onun için karşılaşacağı sorgulamada metanet dileyin. Zira şimdi ona hesap sorulacak buyurdu. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri. Normalde ölünün defti tamamlandıktan sonra bunu sahabeye söylerdi. böyle böyle ona hayır duada bulunun ona dua edin diye. Yine bakın bu hadîs şerif koydum şimdi kabir azabını reddeden böyle ilahiyat profesörleri var. Bu hadîs de sabit hadisi inkar ediyorlar Allâh muhâfaza eylesin. Ayşe Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabir azabından sordu.
Aleyhisselatü vesselam evet kabir azabı haktır. Onlar kabirde azap çekerler. Onların azabını hayvanlar işitir buyurdu. Hazreti Ayşe der ki bundan sonra sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri namaz kılıp da namazında kabir azabından istaze etmediğini sakınmadığını hiç görmedim. Buhar-i Müslüm ne sahip? Tabi normalde normal şartlarda bu kabire indirildikten sonra ona dua etmek, onun için tövbe etmek, ona normalde hakkında hayır dilemek sünnetin içerisinde. Fakat Hazret-i Pîr burada başka bir şey söylüyor. Tohumunu yeraltında diriltti. Sahâbe vefat etti. Onu tohum olarak görüyor Hazreti Mevlânâ. Diyor ki, tohumunu yeraltında diriltti. Şimdi bir şey, tohum ekersiniz, toprakta dirilir tohum.
Ağaç-Bitki Canlanma ve Kabirden Gelen Ses — Hz. Ömer Efendimiz’in Kabir Diyâloğu
Ne olur? Yeşerir, ağaç haline gelir, bitki haline gelir. Normalde oysa ektiğiniz tohumdur. burada da Hazreti Mevlânâ ölümü bir son olarak görmüyor. Ölümü başka bir başlangıç olarak görüyor. Ve yeni bir başlangıcın habercisi ölümü öyle görüyor. Zaten ehli tasavvuf ölümü son olarak görmez. Ölüm bir son değildir. Ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır. Yeni bir hayatın başlangıcı. Ölen bedendir çünkü. Ruh ölü değildir. Ruh ölümü tatması başka bir şeydir. Ölmesi başka bir şeydir. Her nefis ölümü tadıcıdır. Sudan aldın, büyüdüm, içtin. Suyu tattın. Bitki çayı var, içtin, tattın. Çay var, içtin, tattın. Ölüm tatmak içindir. Ölümü tadarsın. Ama bu senin yok olduğun anlamına gelmez. Bu senin yok olmadığını gösterir.
Bu dünyada herkes ölümü tadar. Ve beden bu manada çürür gider. Bedenle bir işimiz yok. Ama o yeni bir başlangıçtır. O yüzden toprakla, kabrin toprakla doldurulması bedenin ölümüdür. Bedenin ölümü. Ve bedenin bu manada çürümesidir. Beden toprakta yok olurken, ölürken asıl tohum dikilmiş olur. O tohumun dikilmesi ise ruhun bedenden ayrılıp ayrı bir perdeye geçmesi ve ayrı bir perde de varoluşun tecelliyatıdır. Ruh artık beden kafesinden kurtulmuş, ayrı bir perde de hayatı devam etmektedir. Ama bu kabir hayatında ya cehenneme bakaraktan cehennem acısı çeker ya da cennete bakaraktan cennetin tadını yaşar. Ya da cemalullahi seyrederken cemalullah’taki fenalığı yaşar. Hazret-iPir devam ediyor. Bu ağaçlar toprak altındaki insanlara benzerler.
Ellerini topraktan çıkarıp halka doğru yüz türlü işaretlerde bulunurlar. Duyan söz söylerler. Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle toprağın içindeki sırları anlatır. Bu gördüğünüz ağaçlar, bu yeşillikler, bu bitkiler, toprağa ekilen tohumların yeryüzündeki neşi neva bulması, meyve vermesi, sebze vermesi. Nasıl toprağa dikildikten sonra ağaç haline gelip meyve veriyorsa ve bütün bu ağaçlar, bu bitkiler bize bir şey anlatmakta. Onu da İsra 44 âyet-i kerîme bize naklediyor. Yedi gök, yer ve onlarda bulunan varlıklar Allâh’ı tesbih ve tenzih ederler. Aslında hiçbir şey yoktur ki hant ile Allâh’ı tesbih etmesin. Ne var ki siz onların tesbih etmesini anlamazsınız. Şüphesiz ki Allâh çok yumuşak davranan ve çok affedendir.
Nasıl Hz. Pürr dedi ki, bu ağaçlar toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan çıkarıp halka doğru yüz türlü işaretlerde bulunurlar. sen o ağacı dinlesen, lisan-i kalp ile ağaç sana yüz tane doğru söyleyecek. Çünkü senin gözünün gördüğü görmedi, canlı veya cansız gördüğün bütün her şey Allâh’ı tesbih etmekte, tenzih etmekte, hamd etmekte. Eğer onu duyacak bir kulağın var ise o ağaç da, o bitki de, o meyve de sana çok dersler verecek. E senin ağaca normalde bitkiye ihtiyacın yok ama sen bir kabrin başına da gitsen o da sana çok ders verecek. Ağaç konuşur da kabirdeki konuşmaz mı? Meyve konuşur da kabirdeki konuşmaz mı? Meyvanın hamdini dinlersen kabirdekini de dinlersin. Ağacın sana konuştuğunu söylersen, konuştuğunu sen dinlersen, kabrin içindekini de Emir Sultan Hazretleri’nin başına gittiğinde onun da ne söylediğini dinlersin.
E Yunus’tan söylemek kolay. Sordum Sarı Çiçeğe, annen babam var mıdır? Çiçek dedi derviş baba, annen babam topraktır. İyi, sen neden bir Yunus olmadın da sormadın Sarı Çiçeğe? Sen neden bir Yunus olmadın sormadın güle? Sen neden bir Yunus olmadın? Ağaca neden sormadın? Kuşa neden sormadın? Böceye neden sormadın? Mükavanat komple Allâh’ı hamd ederken, sende neden o kulak yok? Sen neden o hamdi dinlemedin? Kainatta bir zikir senfonesi var. Bütün her şey kendi lisanında Allâh’ı zikrediyor. Sen birisini yakalayabildin mi? Bunların zikri hafi değil, kalbi değil. Cehri zikrullâh ediyor. Güneş de cehri zikrullâh ediyor. Ay da cehri zikrullâh ediyor. Rüzgar da cehri zikrullâh ediyor. Sıcaklık, soğukluk cehri zikrullâh ediyor.
Kainattaki, gözünüzün gördüğü görmediği her şey cehri zikrullâh ediyor. Hepsinin de bir zikrullâh frekansı var. Sen birbirine hiç denk gelmedin mi? Hiçbirisinin de zikrullâh frekansına denk gelmedin mi? O esnada selvi hu esmasını mı çekiyor? Dinledin mi? Çıktın yeşillikler güzel, çamlıklar güzel, Uludağ güzel, harika. Dinledin mi? O kuşcağız öterken hangi esmayı çekiyor? Hu esmasını mı çekiyor? Yoksa şükür esmasını mı çekiyor? Hamdi nasıl dile getirmiş? Hangi esmayla hamd ediyor? Ya senin kedi olarak gördün, köpek olarak gördün, çok affedersiniz merkep olarak gördün, at olarak gördün, inek, koyun, keçi hangi hayvan görürsen gör. Hangi esmayı zikrediyor? Hangi esmayla Allâh’a hamd ediyor? O zaman biz kâinâtın ayeti kerimede kâinât Allâh’ı zikrediyorsa, yel ve gök arasındaki bütün her şey ona hamd ediyorsa, o zaman bize çok şey söyleniyor.
Duyan kulak için. Ama kalpler örtülmüş bizim. Hicap perdesi olmuş. Yalandan, dolandan, gıybetten, dedikodudan, haram yiyip içmekten, ağzımıza sahip olamamaktan, dedikodudan, gıybetten, eşlerin birbirine olan davranışlarından, anne baba çocuk davranışlarından, bizi ilgilendiren bütün hadiselerden biz hata yapmışız. Kalbimiz bizim hicap perdesiyle perdelenmiş. Perdelenince biz burnumuzun ucundaki bir şeyin dahi hamdini, zikrini, tesbihini, teşbihini duyamaz hale gelmişiz. Bu konuda da bir çabamız yok. Bu konuda da herhangi bir çabamız yok. Namazı kılalım, orucu tutalım, meselemiz bitti. O noktada kalıyoruz. O noktada kalınca biz derinlemesine nüfuz etmiyoruz. Yoksa biz derinlemesine nüfuz etmiş olsak, çünkü sahâbe öyleydi.
Hazret-i Ömer Efendimiz gitti kabrin başına, ”Ya felanca Allâh’ın vaadini şimdi duydun mu?” dedi. ”Gördün mü?” Kabirden ses geldi.
«Ey Emîrü’l-Mü’minîn, Gördüm Duydum» — Berzah Âlemi ve Mü’minin Mevtâ ile İlişkisi
”Ey emîrü’l-mü’minîn, gördüm.” dedi. Duydum. Bakın, Hazret-i Ömer, sahabenin içerisinde en akılcı olan, kabirdekiyle konuşuyor. ”Biz konuştuk mu? Babamızı gömdük, babamızla konuştuk mu? Annemizi gömdük, annemizle konuştuk mu? Çocuğumuzu gömdük, çok seviyoruz ya. Konuştuk mu? Eşimizi gömdük, konuştuk mu? Ey eşim, nasılsın? Allâh sana nasıl muamele de bulundu? Baba, Allâh sana nasıl muamele de bulundu? Nasılsın?” diyebildik mi? Bunları bize öğretmediler. Sahâbe de insandı. Evet, Hz. Muhammed Mustafa’nın terbiyesinde büyüdü. Eyvallâh. İyi, sonradan gelenler de var. O sisiyle devam ediyor. Kabirdeki kimselerle görüşenler, konuşanlar var. Bunları böyle söylüyor mu ya? Evet, sosyal medyadan atıyorlar boyuna.
Bilmiyor, cahil insanlar. Bunu da uçuk bir muhabbet olarak görüyorlar. Millet Şeyh Efendi ile bir kabrin başına gitmeye çekinirdi. Hele yanında duracaksın. Tiril tiril titrarsın. Hemen yandan vurur böyle. Ne gördün ha? Hemen hiç. Biri hiç umuyordu. Biri kabrin başında. Ne gördün ha? dedi ona. O kaldı, hiçbir şey göremedim efendim dedi. Yaptığı meslek ile alakalı. Şimdi mesleğini söylesem kim olduğunu anlayacak bazı arkadaşlar. O yüzden söylemiyorum. Şunu da mı görmedin dedi. Mesleği ile alakalı. Renkten rengi girdi. Ya dedi. Heva hevesini nefsinize uyuyorsunuz dedi. Şatat eder gibi döndü. Mustafa Efendi ne dedi dedi. Bak ne gördün demiyor. Ne dedi dedi. Ben de bunu dedi efendim dedi. Döndü ona.
Duydun mu dedi. Duydun mu dedi ona. Kaldı. Sonra ne zaman denk gelsem Şeyh Efendi’den 3-5 adım geride. Onun kapsam alanın dışına çıkıyor. Genelde millet kapsam alanın dışına çıkardı. Şeyh Efendi sorardı çünkü. Hiç. Demek ki bu dervişlikte bu var. Öyle havalanmaya bakmıyor bu iş. Birisi soruyor. Ne gördün demiyor. Ne dedi diyor. Bak ne gördün ayrı. Ne dedi ayrı. Senin gördüğünü biliyor. Ne dedi sana diyor. Demek ki o kabirdekiler siz onlara ölü demeyiniz. Şehitler, peygamberler, salihler siz onlara ölü demeyiniz. Emir Sultan’a ölü diyemezsin. Üfdadi Hazretlerine ölü diyemezsin. Evet ziyaret etmek muhakkak güzel bir hareket. Sandıkanın altından haber ver bana. Sandıkanın altından haber ver bana.
Asıl önemli olan o. her şey Allâh’ı hamd ediyor. Her şey Allâh’ı zikrediyor. Sen onu duyuyor musun? O frekansa giriyor musun? O frekansdan bir ses alıyor musun? Bu neyle mümkün? Bu haramlardan uzak duracaksın. Farzları yerine getireceksin. Ve Allâh’ı çokça zikretcen. Ve o Hazreti Pır tabi ağaçların köklerini insanlara benzetiyor. Müthiş bir teşbih var burada. Benzetmen var yani. Ağacın kökü toprağın içerisinde, meyvaları dışında. Orada iki hayat var. Bir görünen hayat var. Meyva ve yaprakları, dalları. Bir de görünmeyen var. Kökü. Görünmeyen senin kökün. O görünmüyor. Senin meyvandan senin kökünü bileceğiz. Senin meyvandan senin kökünü bileceğiz. Meyvan acısa, sen acısın kardeş. Kökün acı senin.
Meyvan tatlısa, hoşsa, yenilebilirse senin kökün sağlam. Harika. Toğumun da sağlam. Ya evet. Toğumun sağlamsa, senin meyvan da sağlam. Sen yenilebilirsin, sofraya konulabilirsin. Sen bir misafire sunulabilirsin. Ama yok. Meyvan acı. O zaman köküne dikkat et, kendine dikkat et. Meyvan nasıl acı? Dilinden çıkan acı. Gözünden çıkan acı. Elinden çıkan acı. Ayağından çıkan acı. Tat vermiyorsun. Lezzet vermiyorsun. Bu neden kaynaklanıyor? Bu senin kökünden kaynaklanıyor. Senin terbiye edilmediğinden, aşılanmadığından gösteriyor. Allâh muhâfaza eylesin. Âmîn. Kazlar gibi başlarını su içine çekmişler. Karga gibiyken tavus haline gelmişler. Karga çirkinliği temsil ediyor burada. Kötü ahlakı temsil ediyor.
Tavus ise güzelliği temsil eder ya hep. Ama tavusun da derdi vardır. Nedir? Tavusun ayaklarıdır derdi. Tavus ayaklarına bakar. Ayakları bakınca kibirini yener. Her güzelin ayakları vardır. Kibirlenme. Cenâb-ı Hak sana bir şey takmıştır. Ayağına bak. Kibirini yen. Öyle güzelim diye hava atma. Bak tavus da çok güzel ama ayakları çıplak. Öyle kendi kendine havalanma. Senden daha yakışıklısı var İsmail. Tabii benim oğlum Allâh’ıma. Allâh Allâh. Kaldır elini Erhan Hacı kim acaba bu yakışıklı diyor. O yüzden Allâh güzel görünmeyen bir şeyi güzelleştirir. Tevbe ile, zikir ile güzelleşebilirsin. Karga ahlakından tavus olabilirsin. Bu yol kapalı değil. Cenâb-ı Hak, Cenâb-ı Hak eğer ona yaslanır, ona dayanırsan ummadığın yerde sana güzellikler nazip eder.
İnsan değişen ve dönüşen bir varlıktır. İnsan değişen ve dönüşen bir varlıktır. Vahşilikten kemalata geçebilir mi? Evet. Çünkü Cenâb-ı Hak onu o değişmeyi ve dönüşmeyi göze alırsa Allâh onu değiştirir ve dönüştürür. Kötüye gitmek istersen kötüye dönüşürsün, iyiye gitmek istersen iyiye dönüşürsün. İyilik kapısı da açıktır herkese, kötülük kapısı da açıktır. Sen ne tarafa meyledersen Cenâb-ı Hak senin o tarafına doğru yolunu açar. Bunu isteyen sensin yalnız. Bunu isteyen sensin. sen bir kötülük yaptığında şunu deme, Allâh’ı suçlama. Cenâb-ı Hak takdir etmiş, ben bu kötülüğü yaptım. Ha senin hiçbir suçun yok, sen tertemizsin. Öyle bir şey yok. Allâh bizi affetsin. Allâh onları kış vakti hapsetmişse de, bahar da o kargaları tavus haline getirir.
Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır. Hakkınızı helal edin. Bu beyti çünkü normalde bir hayli uzun söylemişim ama neyse bitirivereyim artık bunu da bir dahaki haftaya 220’den başlayalım. Rûm Sûresi âyet 50. Allâh’ın rahmetinin izlerine bir bak. Ölümden sonra yeryüzüne nasıl hayat veriyor? Şüphesiz o ölüleri de böyle diriltecektir. O her şeye kadirdir.
Allâh’ın Her Şeyi Yenilemesi (Tecdîd-i Halk) ve Seher Vakti Zikri — «Eski Kullanmaz, Yeniden Yaratır»
Burada Hazreti Pür dedi ya Allâh onları kış vakti hapsetmişse de bahar da o kargaları tavus haline getirir. Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır. Cenâb-ı Hak bir kışı yaşatır sana. Kışı yaşattıysa sabret, mücadele et. Bahar yakındır. Gecenin en karanlık noktası aydınlığın başlangıç noktasıdır. O yüzden normalde nasıl Cenâb-ı Hak sonbaharı geldiğinde bütün bitkiler, ağaçlar, yapraklarını dökerler her şey yok olur gider. Ama Cenâb-ı Hak yağmurla onları bereketlendirir yeniden yeniden diriltir. O yüzden yeryüzünü nasıl yeniden diriltiyorsa seni de yeniden diriltir. Sen haramlarla kendini öldürürsün, tövbe suyuyla yeniden dirilirsin. Zikrullâh ile kemale erersin.
Nasıl bahar yağmurlarıyla Cenâb-ı Hak bütün arzı yemyeşil ediyorsa birçok bitki, böğürtü, böcek ne bileyim kuşlar, hayvanlarla cıvıl cıvıl hale getiriyorsa seni de aynı hale getirir. Ümidini kesme. Kış çünkü ölümdür, durgunluktur, geçici bir sondur kış buradaki tabirle. Ama bahar yeniden hayatın başlangıcı yeniden doğuştur, yeniden ümit etmektir. Yeniden o durgunluktan canlılığa geçmektir. Yeniden ölümden hayata geçmektir. sen normalde karga gibi çirkindin, sıradan bir insandır ama normalde Allâh’a yöneldin, tövbe ettin, zikrettin, doğru insan oldun. Cenâb-ı Hak seni tavus gibi yaptı, seni sevdi. Seni sevince de Cebrâîl’e dedi ki ey Cavirail ben filancayı sevdim gök halkından idha et onlar da sevsin sen de sev.
Cebrâîl nida etti gök halkına ey gök halkı Allâh filancayı sevdi siz de sevin. Melekler mümin kulların kalbine ilham etti. Allâh filancayı sevdi siz de sevin dedi. Ve mümin kullar da onu sevdi. Oysa sen önceden çirkindin, üzerinde sevilecek bir şey yoktu. Ama sen Allâh’a yöneldin, Allâh’a teslim oldun. Cenâb-ı Hak senin günahlarını affetti, seni süsledi, seni sevimli hale getirdi, seni yeniden yeşertti. Senin üzerinde yeniden iyilikleri, güzellikleri neşvi neva eyledi. İyilikler Rabbinizden, kötülükler de nefsinizden. Öyle olunca sen normade manevi bir güzelliğe, manevi bir alına geçtin. Sen bahar bahçesi gibi oldun, gül bahçesi gibi oldun. Gül dalında gül oldun, bülbüller dalında şakılmaya başladı.
Oysa sen önceden karga gibiydin, necislerin leşlerin peşinde giderdin. Ama velakin tövbe ettin, geri döndün. Cenâb-ı Hak seni gül bahçesinde gül dalı gibi eyledi. Ve sen bülbülün peşinden koşarken, bülbül geldi senin dalına kondu, sana şakılmaya başladı. En güzel namelerini senin için söyledi. Ve en güzel nameleri seher vaktinde. Hatta bir an gaflete düştün, nerede bu bülbül diye aradın. Ama sonradan uyandın ki, o bülbül ötelerden gelme. Sen kendini gül dalında, gül bahçesinde gördün. Nerede acaba dedin, baktın. Oysa sen yakaza koltuğunda oturuyorsun. Ha dedin ki ya, bu gül bahçesi ötelerden bir gül bahçesiymiş. Bu gül dalı ötelerden bir gül dalıymış. Bu gül dalında konan bülbül ötelerdenmiş.
Ve Cenâb-ı Hak seni ne yaptı? Temizledi, yeniden diritti, yeniden bahar bahçesi haline getirdi. Yeniden senin göğsüne bahar kokularını saçtı. Ve sen bir kokladın ki, o koku Yemen’den gelmekte. Çünkü hadîs-i şerifte buyurdu ya Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, Rahman’ın kokusu dediği Yemen bölgesinden gelmekte. Demek ki o Rahman’ın kokusu seher vaktinde seni böyle yalazadı gitti. Ege bölgesinde yalazamak derler, sıcak vurur insana, yalaz vurur derler, sıcak vurur. Veyahut da Bayindir’de normalde kışın, Poyraz vurur çok, Poyraz vurunca Poyraz yalazladı, Poyraz vurur onu der. Aslında görünen bir şey yoktur, cisim olarak. Sıcak veya soğuk seni yalazlar, etkiler seni. Sıcağı görmezsiniz, hissedersiniz.
Soğuğu görmezsiniz, hissedersiniz. Senin vücudunda o bir etki bırakır. sen Allâh’ı seversen, zikredersen, tövbe edersen, Sen Cenâb-ı Hak’ın yolunda yürürsen, evet, seni bahar bahçelerine döndürür. Dalına güller kondurur, güller şakımaya başlar. Şakımaya başlayınca şakıması cik diye ötmesi değil. Allâh’ı zikretmeye başlarlar. Birisi hu der, birisi hay der. Sen ikisinin arasında hu hay gider gelirsin. Birisi oradan üçüncüsü gelir, üzerine bir de Allâh isması koyar. Sen hu hay Allâh der. Nereden dediğini de bilemezsin. Bir bakarsın ki, an geçmiş. Ne gül kalmış, ne gül bahçesi, ne bülbül kalmış, ne de şakıyanı kalmış. Gene nefsinle baş başa kalmışsın. Ararsın yine, beklersin. Yine o bahçe kurulur, yine o gül dalına konar mı diye.
Heyhat, kaçırmışsın. Artık öbür ağına gözünü dikersin. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi değildir. O hep yeniden yaratır her şeyi. O eski kulun, o eski kulu, o eski kulu, o eski kulu, o eski kulu. O eski kullanmaz. Eski kullanan insanlardır. Allâh cümlemizi böyle kendisini yenileyen, seher vaktinde Allâh’ı zikreden ve Cenâb-ı Hak’ın o sonsuz nimetlerine hamd eden kullarından eylesin.
Kaynakça ve Referanslar
- Hasta Ziyâreti ve Cenâze Defin Sünneti: «hakku’l-müslimi ale’l-müslimi sittün» (Müslimanın müslüman üzerinde altı hakkı vardır) — Müslim, Selâm 5 (2162); Buhârî, Cenâiz 2; «iyâdetü’l-marîd» — Buhârî, Marzâ 4; Müslim, Birr 41-43; Tirmizî, Cenâiz 2 (969); cenâzeye katılmanın fazîleti — Buhârî, Cenâiz 17, 58; Müslim, Cenâiz 8 (945); Mâlik, Muvattâ, Cenâiz 17; sufî kardeşliği âdâbı — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’s-suhbet; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, bâbu’l-uhuvvet.
- Tohum-Toprak Diriliş Mecâzı: Bakara 2/261 (yedi başaklı tohum); Hadîd 57/20; Hac 22/5; Fussilet 41/39; «kemâ ahyâ Allâhu’l-arda ba’de mevtihâ» (Rûm 30/19, 50); ölü topraktan diriliş — Tâhâ 20/53; Yâsîn 36/33-36; Necm 53/45-46; Vâkıa 56/63-65; Mülk 67/15; sûfîlerde «kalb tohum» — Mevlânâ, Mesnevî; İbn Atâullah, el-Hikem; Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl.
- Hz. Ömer Efendimiz’in Kabir Diyâloğu: Hz. Ömer’in defterdar Lebîd b. Rebîa Müslümanlığı sebebiyle gönderilmiş elçi kıssası — İbn Sa’d, Tabakât; Mes’ûdî, Mürûcü’z-Zeheb; Hz. Ömer’in Şâm seferi sırasında kabir hâdiseleri — Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr; Berzah âlemi rivâyetleri — Sa’leb, Kit-âbu’l-Arvâh; İbnü’l-Kayyım, er-Rûh; «emîrü’l-mü’minîn» tâbiri ilk kez Hz. Ömer için kullanıldığı — Tirmizî, Menâkıb 16; İbn Sa’d, Tabakât 3/281.
- Berzah Âlemi ve Mevtâ ile İlişki: «verâihim berzahun ilâ yevmi yub’asûn» (Mü’minûn 23/100); «yâ leytenî kuntu turâbâ» (Nebe 78/40); kabir azâbı ve nimeti — Buhârî, Cenâiz 67-68; Müslim, Cennet 17 (2872-2877); Tâhâ 20/124; Mü’min 40/46; Münker-Nekir suâli — Tirmizî, Cenâiz 70 (1071); İbn Mâce, Zühd 32 (4267); İbn Hibbân, Sahîh; Şâranî, Muhtasaru Tezkiretü’l-Kurtubî; modern parapsikoloji ve Müslüman düşüncesi — Mahmûd Es’ad Coşan, İslam Akaidine Giriş; Mehmed Niyâzî, Geniş Bilgi Tarîhi.
- Tecdîd-i Halk (Allâh’ın Her An Yenilemesi): «külle yevmin hüve fî şe’n» (Rahmân 55/29); «mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd» (Kâf 50/18); «tecdîd-i halk» — İbn Arabî, Fütûhât 2/385-390; Kâşânî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem; Sühreverdî, Hikmetü’l-İşrâk; «her an yeni yaratılış» — Mevlânâ, Fîhi mâ Fîh (yeniden yaratılış); İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 234. mektûb; modern fizik ile karşılaştırma (kuantum yenilenme) — Seyyid Hüseyin Nasr, Religion and the Order of Nature.
- Seher Vakti Zikri ve Teheccüd: «kânû kalîlen mine’l-leyli mâ yehceûne ve bi’l-eshâri hüm yestağfirûn» (Zâriyât 51/17-18); Âl-i İmrân 3/17, 19/3; Furkân 25/64; «kum’i’l-leyle illâ kalîlâ» (Müzzemmil 73/2); Hz. Peygamber’in seher vakti namâzı — Buhârî, Teheccüd 2-15; Müslim, Müsâfirîn 197-200; «efdalu’s-salâti ba’de’l-mektûbe salâtu’l-leyl» — Müslim, Sıyâm 202; Ahmed, Müsned 2/329; sûfîlerde seher vakti — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-eshâr; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, bâbu’l-leyl.
- Karabaş Silsilesi ve Sûfî Dostluk: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar Efendi → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi — İrşâd Dergisi hâtırâtı; sûfî dostluk (uhuvvet-i sûfiyye) — Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «el-mer’u alâ dîni halîlihî» — Ebû Dâvûd, Edeb 16 (4833); Tirmizî, Zühd 45 (2378).
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Tevhîd, İhsân, Ruh, Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı