Hakîm-i Senâî Beyti ve Mesnevî 2035: «Can Elinden Cihân Göklerine İş Buyuran Gökler» — Gayb Âleminin Başka Bir Bulutu
Konu başlığı demiştik geçen hafta. Hakîm-i Senâî’nin can elinde cihanın göklerine iş buyuran gökler var. Ruh yolunda nice inişler, nice yokuşlar, nice yüksek dağlar ve denizler var. Beyitlerin tefsîri. can elinde cihanın göklerine iş buyuran gökler var. normalde bir gök diğer göğe iş buyuruyor. Can elinden cihan göklerine dedi, ruh, can dedi. Ve o bazı demek ki ruhlar var. O ruhlar ne yapıyor? Cihanın göklerinde âlemin göklerinde iş buyuruyor göğe. Bir gök başka bir göğe iş buyuruyor. Normalde bunu Senâî’nin beyeti, Hazret-i Pîr bunu şerh ediyor şimdi. Hakîm-i Senâî malum çok ünlü bir sufi. Onun da mesnevisi var. Ama tabi Hazreti Mevlânâ’nın mesnevisinden sonra diğerleri mesnevi hükmü kalkmış onlarda artık.
Allah Hakkında
Mesnevi denmemiş onlara. Mesnevî 2035. beyt. Gayb âleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi vardır. Fakat o ancak havasa görünür. bundan önceki beytlerde de Hazret-i Peygamber’in salâlâ ve selâm hazretleri kabristandan geri dönmüştü. Hazreti Ayşe annemiz hava yağmurlu olmasına rağmen üzerinde bir ıslaklık görmemişti. Baktı onun elbisesine sarığına onun üstüne başına ıslaklık yok dedi ıslanmamış. O da ona ne demişti? Senin örtün neydi dedi. O da senin dedi cübbenin altına girmiştim. O zaman senin gördüğün o yağmur manevi dedi. O gördüğün ıslaklık da manevi. O zahir yağmur değil demişti. Konu buydu. Ne demişti? O yağmur sizin bu bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka bir göktendir dedi. ardından Hazret-i Pîr diyor ki Gayb âleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi vardır.
Fakat o ancak havasa görünüyor. Normalde buna baktığımızda Hazret-i Pîr tabi bu Gayb âlemiyle alakalı bu âlemle alakalı bilgileri, bu âlemle alakalı oradan kopup gelen hikmetleri sıradan insanların bilemeyeceğini, göremeyeceğini söylüyor. Tabi normalde buna baktığımızda Allâh’a yakın olan kimseler bunu ancak görür noktasında duruyor. Burada normalde Gayb dediğimizde Gayb’den anladığımız ne olacak? Buna bu açıdan baktığımızda biz varlığın dereceleri altında biz en son dereceyiz. ne derecesi? Bu insan derecesi, Adem derecesi. Biz bu insan derecesi, Adem derecesinde yaşayan varlıklarız. Bunun bir üst makamı var. O ne? Şehadet mertebesi diyoruz biz oraya. bir şeyin şahitlendiği, görüntüye çıktı.
Burası da aslında benim Gayb’den anladığım şey farklı bir şey de. Ama ben normalde varlık dereceleri açısından baktığımızda onun insan mertebesi bir üst katman diyelim biz ona. Onun şehadet mertebesi, onun bir üst katmana Muhyiddin ibni Arabi’den gidersek, misal mertebesi, onun bir üst mertebesi ruhlar mertebesi, onun bir üst mertebesi ikinci taayyün dediğimiz şey. bunun bir üst mertebenin bir üst mertebesi de taayyünsüzlük. Allâh bilinmez idi hadisi kutsudaki. Allâh bilinmez idi. Burası bize Gayb mi? Evet. Gayb’den benim anladığım şeyler. Burası bize Gayb mi? Evet. Allâh bilinmez idi. Burası normalde Gayb Cenâb-ı Hak herhangi bir zahir nokteye bilinirliğe çıkmamış hali. Sonra Cenâb-ı Hak bilinmekliyi istedi ilk taayyün.
Bunu Aravi ilk taayyün olarak tarif eder. normalde ilk taayün dediğinde Cenâb-ı Hak’ın bütün sıfatsal tecelliyatları tabirca ise Allâh’ın Allâh olarak Allâh olup, bilinmesi, bilinmekliye geçmesi. Bunun normalde ikinci taayyünü vardır. İkinci taayün de yine tırnak içerisinde Arabiye’ye göre o ayahını sabite dediğimiz yerdir. Şimdi Gayb alemi dediğimizde, dediğimizde burada herkesin kendince kendi manevi durumuna göre anladığı şey girer orta yere. Bir kimse için gözün burnunun ucu dahi Gayb olabilir. O onun Gayb’ı ile alakalı. Bir kimse için 10 yıl sonrası Gayb olabilir. Bir kimse için 100 yıl sonrası Gayb olabilir. Bir kimse için şahadet mertebesi Gayb olabilir. Ama o şahsı bağlıyor. Yoksa şahadet mertebesi tecelli etmiş mi etmiş, var mı var.
O zaman sen bilmiyorsun onu. Onun bir üstüne misal mertebesi. misal alemi dediğimiz alem. Misal alemine film şeridi gibi aslında var ama yok. Henüz daha şahadet noktasına inmemiş misal alemi. Bir şeyin böyle hayali pro tipi gibi. Onun bir üst mertebesine ruhlar alemi. Ruhların yaratıldığı alem. Ruhların yaratıldığı perde. Orası da bir başkasına göre Gayb mi? Evet. Asıl burada Gayb olan bütün insanlara Gayb olan şey İkinci taeyyün olarak nitelendirdiğimiz nur-u Muhammediye Veyahut da ayağını sabit olarak nitelendirdiğimiz yer. Burası normalde genel manada. bütün insanların hepsine olmasa da büyük bir kısmına kapalı olan yer. Bakın ruhlar alemi değil. Onun bir üstü dediğimiz ikinci taeyyün mertebesi.
Aravi dilinden bakarsak ikinci taeyyün mertebesi. Yok Aravi dilinden bakmazsak ben böyle Muhyiddini İbn Arabi bunu böyle tahsil etmiş. Anlatılması kolay böyle olunca. Ama öbür türlü bu fakirin dediği nur-u Muhammediye olarak nitelendirdim ya. Nur-u Muhammediye olarak nitelendirilen ve aşkın varlığa sudur ettiği yer. Hiçbir şey yok idi. Hiçbir şey yok idi. Allâh vardı. Allâh tanımaklı istedi ve bir şey yarattı. Bak bilinmezdi taeyyünsüzlüktü. Allâh bilinmekli istedi. Allâh’ın Allâh olarak tecelli etmesi. Ve bir şey yarattı. Bu da nur-u Muhammediye. O zaman bu ne oluyor? İkinci taeyyüne denk gelen yer. Karşılığı ikinci taeyyün. Aravice bakarsak. Aravi bunu Muhyiddini İbn Arabi Hazretleri bunun farklı bir şekilde tafsilatlı olarak anlatmış.
Hüsusunda, fituatında. oralara girip de incelemiş değilim şimdi. Çünkü ayrı bir ekoldür o. Muhyiddini İbn Arabi bu meseleye bakarken o aşkın aşkınlığından anlatır bunu. Bakın aşkın aşkınlığından. aşkın aşkınlığı dediğim şey şu. o Allâh’ın aşkın bir şekilde tecelli etmesi. Nereye? Nur-u Muhammediye tecelli etmesi. Ve nur-u Muhammediye bu manada, bu manada. umuma kapalı olan, gayb dediğimiz şey. Yoksa herkesin bir üst tarafı, bir üst makam. Onun için gaybdır. insan mertebesinde duran bir kimse için. şehadet mertebesi gaybdır. Şehadet mertebesinde duran bir insan için misal alemi gaybdır. Misal aleminde duran bir kimse için ruhlar alemi bir gaybdır. Ruhlar aleminde duran bir kimse için ikinci tayin zaten gaybdır.
Şimdi buradan diyor. Hz. Bir, bu gayb ile alakalı meselede ancak diyor havasa görünür bunlar. Çünkü normalde o gayb alemi dediğimiz başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü dediğinde biz şimdi buluta farklı manadan bakacağız. O zaman yağmuru farklı manadan bakacağız. Göğe de farklı mana vermemiz gerekir. Evet zahiren baktığımızda nedir? Bulut buluttur. yağmur taneciklerin öyle söyleyelim. Veyahut da buharlar toplanır, bulut olur. Sonra yağmur halinde tabiatın dengesi değişir. Hava sıcaklığı, soğukluğu değişir. Rutubet değişir. Ondan sonra yağmur olur, yağar. Ama bu nerede olur? Bir de gökte olur.
Tasavvufî Bakış ve Havâss-Avâm Ayrımı — «Üç Tane Vururum Biter» Menkıbesi ve Sûfîlerin Görme Mertebeleri
O zaman tasavvufi manada baktığımızda, sufice baktığımızda o zaman yağmura farklı mana vermemiz lazım. Buluta farklı mana vermemiz lazım. Göğe farklı mana vermemiz lazım. Bir de Hakim Senayi’nin söylediği söz var. İş buyuran gökler. İş buyuran gökler deyince o zaman her mertebeyi bir gök olarak al, her mertebeyi. Ve bir üst mertebedeki mesela insan mertebesi, insan mertebesinin üzerinde şehadet mertebesi var. Şehadet mertebesi insan mertebesine tecelli ediyor. O zaman Cenab-ı Hakk’ın ilm-i ilâhîden doğan, ilm-i ilâhîsinden çıkan bir şey, ilm-i ilâhîsinden çıkan bir şey, önce ruhlar mertebesine, çünkü ilm-i ilâhî ayağını sabit eyle anlamamız mümkün. Veyahut da ilm-i ilâhîye baktığımızda Hz. Muhammed Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti noktasından bakmamız lazım.
Çünkü ilm-i ilâhîn, Cenab-ı Hakk’ın zatından çıkan olan ilimin ilk tecelli ettiği yer nur-u Muhammediye’nin üzerinde. İlk tecelli ettiği yer. Veyahut da arabice baktığımızda ilk tecelli ettiği yer ikinci tayün. ayağını sabit e. İkinci tayün. Cenab-ı Hakk’ın kendi zat noktasında Allâh Celle Celaluhu ve bütün bilinen bilinmeyen, adı konulmuş konulmuş, bütün sıfatlar onda cemen olmuş, onda toplanmış. Ve oradan gelen ilm-i ilâhî, oradan gelen bütün ilimler ayağını sabit eye tecelli ediyor. Ayağını sabit eden non-ruhlar alemine, ruhlar aleminden misal alemine, misal alemine, şehadet alemine, şehadet aleminden insan seviyesine, insan alemine tecelli ediyor. Böyle olunca Hakim Senai’nin gökler var, göklere emreder dediğinde o zaman her ilmi, hakikat, tecelliyat, hikmet bu aşağı doğru inmiş oluyor.
Böylece yukardaki gök, sema adına ne derseniz deyin veya alem aşağıdaki aleme ne yapıyor? Onu indirmiş oluyor, tecelliyat ölü yürüyor ve ruh yolunda nice inişler, yokuşlar var bu insanlara ait. O zaman bu insanlar, bu misal alemi veya şehadet alemi veya ruhlar alemi veya ne bileyim ikinci ta’iyün arasında ruhlar gelip gidiyorlar veyahut da belli seviyeye gelmiş olan ruhlar var. Onlar için de yollar inişli çıkışlı. Orada da dağlar, tepeler var. O yüzden normalde bunu ancak hikmet ehli olan havasa görünür diyor. Hazret-iPir bunlar. Bakın bu mana ile alakalı meselelerde hepsi de havasa görünür diyor. Ve tabi bir mutlak kayıp olarak nitelendirdiğimiz bir kayf var. Mutlak kayf, sadece bunu Allâh biliyor.
Bakın bununla alakalı birisinin bir söz söylemesi mutlak değil. Cenab-ı Hakk’ın kendi zatı ulhiyetinde var olan ilim. Bu kayf. Bundan peygamberlere kapı açılıyor. Hazret-iPir’e göre buradan bir kapıda büyük velilere, zamanın kutuplarına, zamanın büyüklerine kapı açılıyor. Burası diğerlerine kapalı. Hazret-iPir’in deyimi ile. O zaman ancak havas görebilir dediği kimseler bunlar. Bunlar, havaslar. Hasın üstünde. İlmi sıraladığımızda, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin noktasında hakkel yakinin zirvesinde olan kimseler bu havas ehirleri. Ve burası Cenab-ı Hakk’ın lütfu ikramı. Kul çalışır, gayret eder ama burası bu nokta, bu perde, bu seviye Cenab-ı Hakk’ın lütfu ile alakalı, ikramı ile alakalı.
Çalışma sebep ama burası özel bir yer. Bakara süresi âyet 269. Bunun Kur’ân’daki delili. Allâh hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anla. Demek ki burası neymiş? Allâh hikmeti dilediğine verir. Sen beğen beğenme, sen kabul etme. Allâh dilediğine bu hikmeti verir. Sen çalış çalışma, gayret etme. Buradan küçük bir Şeyh Efendi ile alakalı not düşeyim mi? Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi ile böyle sohbet ediyoruz. Özel iki kişiyiz. Usta Efendi dedi, oğlum dedi, niceleri dedi bu vazifeyi bekliyordu dedi. Alimler, hafızlar. Ben diyordum ki dedi, alim insanlar var, hafız insanlar var. Vazifeyi onlara verin. Ama dedi, Cenâb-ı Hak bize nasip etti dedi.
Bu sohbet benim Şeyhim ile beraber baş başa konuştuğumuz bir sohbet. Şimdi başka bir baş başa konuşmaya geçeceğim. Allâh rahmet eylesin. Bizim Sivas’ta Ali Abi vardı. Hüseyin bilir, Ali bilir, Karadağlar’dan Adnan bilir. Hafız kimse. Yolda giderken Kur’ân-ı Kerîm okuyarak gider. Bildiğiniz hafız böyle. Ben dervişlik hayatım boyunca öyle disiplinli, hemen hemen günlük 5000 tevhid çeken başka bir kimse tanımadım. Buna da ailem bana. Her sabah Kur’ân-ı Kerîm okur, günlük 5000 tevhidini çeker. Böyle disiplinlidir. Bakın böyle disiplinlidir. Onun bana söylediği şey. Şimdi Şeyh Efendi ile bunu konuştuk baş başa. Usta Efendi dedi, ben görevi bana bekliyordum dedi. Nasıl dedim abi ya? E dedi ben de nakibin-i kabbayım.
Hafızım. Direkt bana söylediği şey. Allâh rahmet eylesin. Görev bana verilir diye düşünüyordum. Onu bekliyordum dedi. Ama dedi, rüyamda dediler ki 5 Nisan’da görev açıklanacak. Git ilk dervişi sen ol dediler dedi. Ben kendime bekliyordum görev dedi. Buraya açık açık konuştu böyle. Ben sonra dedi, Mustafa Efendi dedi, ben dedi. Sivas’tan, o rüyadan sonra dedi, dost doğru dedi, Konya’ya gittim dedi. Bakın bizim dergahın Abdullah Efendi ile beraber, Hazret-i Mevlânâ’nın ayrı bir etkisi vardır bizim dergahın üzerinde. Bizim dergahın kuruluşu Kadri Rufay’dır. Ama Şeyh Efendi ile beraber Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rum’a Hazretlerinin bizatihi etkisi vardır. Çünkü normalde Şeyh Efendi Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rum’a Hazretleri ile irtibatta vardır manevi olarak.
Bu sefer bunları eskiler dahil çoğu kimse bilmez. Sebebi Şeyh Efendi ile bizim özel konuşmalarımızdan. Ali abi dost doğru Konya’ya gidiyor. Konya’da Hz. Piri’nin başına gidiyor. Hz. Piri diyor ki sakın vakit kaybetme. Git bu gece intisâb et. Ve o Ali abi hemen oradan biniyor otobüse dost doğru Konya’ya gidiyor, Nevşehir’e gidiyor. Nevşehir’de o akşam zahiren açıklanacağını Ali abi bilmiyor. Geliyor dergaha oturuyor. Tabii Şeyh Efendi de geliyor. Bombayı tabiri caizse patlatan Ali abi Nevşehir’de. Yine eskiler bilir küçücük bir yer vardı içinden su çıkardı rutubetli. Geliyor Şeyh Efendi’ye diyor ki, Efendim rüyamda böyle böyle gördüm. Hazret-i Mevlânâ da böyle böyle dedi. Beni ilk evlat olarak derviş olarak kabul edin diyor.
Ona intisâb ediyor. Şimdi Allâh hikmeti dilediğine veriyor. Buranın altını çizmek istiyorum. Sen zahiren düşünüyorsun bundan olur şundan olur bundan olmaz. Öyle değil. Allâh dilediğine bu hikmeti veriyor. Sen beğenmiyorsun, sen kabullenmiyorsun ama Cenâb-ı Hak vermiş ona vermiş. Dilediğine hikmeti veriyor. Buradaki o hikmet Cenâb-ı Hak’ın insanlara açmadığı sırrı. bu hikmet insanlığın tamamına açık değil. Allâh peygamberlerine hem kitap veriyor yanında hikmet de veriyor. Bakın peygamberlerine kitap yanında da hikmet veriyor. Bir çok âyet-i kerîme var bu konuda. Velilerine mürşid-i kâmillerine hikmet veriyor. Peygamberlerine hem kitap hem hikmet veriyor. Büyük peygamberlerine kitap verilen peygamberlere.
Diğer peygamberlere kitap verilmeyen peygamberlere de hikmet veriyor. Bakın, o Beni İsrail peygamberleri dediğimiz kitap verilmeyen peygamberlerle ümmetimin velileri, ümmetimin velileri Beni İsrail peygamberlerine denkdir. Hadîs-i Şerîfinin tefsiri bu. Kitap verilmeyen peygamberlerde de hikmet ver. Ümmet-i Muhammedin velilerinde de hikmet var. Ve Allâh bu hikmeti dilediğine veriyor. Ve bu normalde havaz ehli dediğimiz, zamanın büyük kutupları, mürşid-i kâmiller, veliler ve velilerin bir çıt altında olan evliyâlar. Bunun tamamına evliya diyebiliriz ama sıralama olarak evliyalıktan veliliğe geçilir. Bu ne demektir? Mesela dördüncü makama gelen evliyadır, beşinci makama gelen evliyadır, altıncı makama gelen evliyadır, yedinci makama gelen velidir.
Sıralama olarak baktığımızda dördüncü makamdaki de evliyadır. Evet, daha aşağıda çalışıp yukarı doğru çıkması lazım. Dördüncü makamda da oturdu, yerleşti. Embar-ı levvame mülhümeye geçti. Mutmain ne de oturdu. Hu esmasının bir ismi, Hay esmasında oturdu. O Hay esmasında oturduğu anda o da evliyadandır. Kalpler ancak zikrullâh ile mutmain olur dediği noktaya geldi. Mülhümeden mutmain ne geçti? O da evliyadandır. Mesela Hu esmasının sonuna doğru, o da kimsede artık böyle evliyalık emareleri olur. Nefsine uymazsa o yolu açılır. Bak nefsine uymazsa yolu açılır. Hu esması ve Hay esması tehlikeli esmalardır. Ya nasıl tehlikelidir? Adam böyle ufak tefek kalbinde, etrafında keramet olmaya başlar. Olunca böyle nefsine uymaması lazım orada. işte kalbine bir şeyler gelir.
Kalbine bir şeyler gelince o kimsenin ayağının kaymaması lazım. Böyle bir kimse ne olduğum dememesi lazım. Etrafına bir kimsenin üç beş kişi toplanır. Sen şunu yap, sen bunu yap, sen böyle yap. Nefsine uydur o. O nefsine uydur. Birinin nefsine uydurana işarettir o. O böyle biraz ona insanlar temanna etmeye başlar, ona saygı duymaya başlar. O da kendinde bir şey görür. Herkes bende toplansın diye uğraşır. Nefsine uydur o. Yıkılır o kimse. Hatta daha ileri konuşanları duymuşsunuzdur. Önce beni bulacaksınız. Benden şeyhe geçeceksiniz. Maniyet ayağını keser onun. Kafasını kolunu keser. Sen kimsin der. Bunun dediği zaman birisi ona uyarın. Benim bir sözüm var ya, bu meydanda nece başlar kesilir. Nefsine uydur.
Bırak kan parasını. Senden bir de kolumuzu yordun diye senden kol parası isterler. Kolumuzu yordun derler. Bir de onun parasını isterler. Bu yol öyle bir yol. O yüzden orası mesela tehlikeli yerdir. Bir şey biraz şimdi Cafer’den örnek vereyim de kimse yüzlerine alınmasın. Cafer abi şöyle, Cafer abi böyle iyi. Cafer de kendinde bir şey gördü. Öyle ya. Etraftaki insanlar saygı duyuyor filan. Cafer de diyor ki, önce beni tanıyacaksınız, önce beni bileceksiniz. Sonra şeyhi bileceksiniz, şeyhi göreceksiniz. Aa, siz bana danışmadan nereye şeyhle görüşüyorsunuz? Ne ay? Ne olmuşsun sen be abi? En güzel şarkıyı sen çaldın. Sonra Geylânî Hazretleri geliyor şak.
Mâhiyetten Kopuk Gelen Şeyler ve Kalbin Dirliği — Hâl Ehlinin Yürürken İdrâki ve Bilgi Mertebeleri
Üç tane vuruyor bitiyor. Bir tane vurursa tedavisi var. İki tane vurursa bir nebze tedavisi var. Üç tane vurdu mu tedavisi yok. Yolda nice başlar kesiliyor. Bırak kan parasını bir de kol parasını alıyorlar senden. Yoruldun bizi diyorlar. Yoruldun bizi. Bir de işin o tarafı var. O yüzden hikmet ehli olacaksa bir kimse kendi nefsini koymayacak ortaya. Bunu neden hu ve hay esmasında topladım? Kardeşler buradan ileri gidemiyorlar. Bir de bir şey var. Buna üzülüyorum. Hatta hay esmasına gelen geri dönüyor, yıkılıyor. Buna üzülüyor. Oysa hu esmasının sonuna doğru onda evliyalık kokusu gelmeye başlıyor. Hay esmasında o koku daha da fazlalaşır. Hak esmasına gelince oturur. Çünkü hak esmasına gelen kimse artık normal şartlarda şehlik yapabilecek seviyededir.
O mesela kayyum esmasına gelmese de ona halifelik verebilirsin. Hiç sana neden halifelik verdin diye de soran olmaz. Bir üstat, bir şeyh efendi, icazetli bir üstat, icazetli bir şeyh efendi. İstediğine halifelik verir, istediğine şehlik verir. Burası tartışılmaz. Tartışan şeyhinin şehlinden şüphe etmiş olur. Şeyh efendi hazretleri, bizim bir arkadaşa kardeşe dedi ki ilan edin. Bizim Adnan Hoca’ya da söylemiş. Adnan Hoca demiş ki ben Adana’dayım. Ondan sonra öbür arkadaş aramış. Abdullah efendi istediğini şeyh ilan edebilirdi. Ahmet Duran abi bana bizatihi söyledi. Ahmet Duran’a da söyleyeceğim. O da dedi ilan etsin dedi. O mesela bana söyledi bunu. Açık. Çünkü normalde o kimse hak esmasını aldıysa çok rahat şehlik yapabilir.
Herkes yapabilir. Teknik olarak. Mürşid-i kâmildir değildir, ayrı meselede. İcazeti vardır yoktur. Bunlar ayrı meseleler. Ama bir şey efendi, bir kimse için, o şeyhliğini ilan ettiyse onun o şeyhtir. Onun şeyhliğini tartışan kendi şeyhini, şeyhliğini tartışır. Bak onun şeyhliğini tartışan kendi şeyhini, şeyhliğini tartışır. Onun şeyhliğini tartışmaz. Farkında değil, bilmiyorlar. Millet tartışıyor. Örnekleyeceğim. Abdullah efendi, Sivaslı, bizim Ahmet Duran Gümüş abiye bana bizatihi söyledi. Şeyhliğini ona de ilan ettireceğim dedi. Bana söyledi mi? Bunu söyledi. Şimdi şey efendinin Ahmet Duran Gümüş abinin şeyhliğini ilan edeceğim dedi. Bana söyledi ve ilan etti. Onun şeyhliğini tartışan Abdullah efendinin şeyhliğini tartışır şimdi.
Abdullah efendi ilan etti mi etti nesini tartışıyorsun sen? Kabul etmiyorsun. Etme. Abdullah efendinin sözünü kabul etmiyorsun. Neyi kabul etmiyorsun? Abdullah efendinin sözünü kabul etmiyorsun. Abdullah efendi tabi misin tabisin. Bu ağaca, bu direğe desek ki bu şeyh, şeyhtir kardeşim o. Sen o şeyhe tabi sen. Değilse, nefsine tabi sen. Ben bu direği şeyh olarak kabul etmiyorum. Etmiyorsan etmiyorsun. Çok umurumuzda sanki. Şimdi normalde bu konuyu dağıtmayayım. Şimdi o hikmet sahibi olacak. O evliyalık noktasında yürüyor. O zaman o Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarında sığırlara vakıf olacak. Bu okumakla olacak bir şey değil canım kardeşler. Bunlar defterde kitapta yazan şeyler değil. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın ilm-i ilâhîsinden kopuk gelen şeyler. o havâss ehli dediğimiz insanlar artık yürürken o ilm-i ilâhîden onlara geliyor bu ilim.
Ve iman Buhârî’den hak ediyor hadîs-i şerifeye. Allâh bazı kullarına öyle bir anlayış verir ki onlar insanların kavrayamayacağı bazı sırları kavrarlar. Allâh dilediğine hikmet verir. Bakar da. Ve diyor. Allâh bazı kullarına öyle bir anlayış verir ki hadîs-i şeriften. O insanların kavrayamayacağı bazı sırları kavrarlar. Ve bu normalde bu hadîs bize o havâss ehli’nin manevi sırları kavrayacağına ve bunun Cenab-ı Hakk’ın hususi bir lütfu ikramı olduğunu gösteriyor. Ve bu normalde onların ferahsetlerini, idraklerini, akıllarını, kalplerini Cenâb-ı Hak kendisi dizayn ediyor. Bu normalde bir kimsenin kendi kalbini kendisinin bu noktada dizayn etmesi biraz zor. O yüzden Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri kalbimi senin dininde muhkim kıl diye dua ediyor.
Âmîn. Senin dininde diyor dikkat edin. Cenab-ı Hakk’ın zatına söylüyor. Senin dininde muhkim eyle diye. Ve normalde artık o kimse havâss ehli olduğundan bu galip alemin sırları da lazım olan, gerekli olanlar onlara verilmeye başlıyor. Mücadele süresi âyet 11. Allâh sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir. Demek ki Cenâb-ı Hak bu ilim verdiklerini ne yapıyor? Derecelerle de yükseltir. Ayetle sabit. O zaman Allâh dilediğine hikmet verir. Hadîs-i Şerîf Allâh hikmet verdiği kimseler insanların anlayamadığı şeyleri anlarlar. Ayet-i kerime Allâh kendilerine ilim verilenlerin derecelerini de yükseltir. Allâh yükseltir. Bir başkası değil. Ona hikmeti veren Allâh’tır.
Derecesini yükseltecek olan da Allâh’tır. Diğerleri, şey devam ediyor. Beyt. Hazreti Pürr diyor ki, diğerleri öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden şüphe ederler. iman eden, o dereceleri yükselen, o katından hikmet verilen, o bereketlendirilen, lütuflandırılan o insanlar ve o müminler topluluğu. Evet onlar normalde bunlara iman ederler, inanırlar ama insanların bir kısmı vardır. Bunlar öldükten sonra dirileceklerine inanmazlar. Bundan şüphe ederler. Türkiye’de de şimdi Müslümanım ama öldükten sonra diriltileceğime inanmıyorum. Kafir aslında. Neden? Biz öldükten sonra yeniden diriltileceğimize ve hesaba çekileceğimize iman ediyoruz. İman şartlarından birisi bu çünkü. Ama o kimse ben Müslümanım inanmıyorum buna dediği anda kafir o.
Veya hatta öte dünya dediğimiz kabir ve mahşer, cennet, cehennem olgusuna inanmıyorsa bir kimse kafir örneğin. O da kafir. Yasin süresi 77, 78, 79. İnsan bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi ki şimdi apacık düşmandır. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş de. Çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş de ki. Peygambere diyor bunu. Onları ilk defa yaraltan diriltecek. O her yaratmayı bilir. Bu âyet-i keriminin sebebi nüzulü şu. Müşriklerden birisi böyle bir kemik alıyor eline. Birkaç tane kemik. Onlar da elinden oynuyor, atıyor yere. Bunları kim diriltecek ki bir daha diyor. Bunları kim diriltecek bir daha deyince Cenâb-ı Hak bu Yasin süresinin 77, 78, 79. âyet-i kerimelerini inzal ediyor.
Bu bir müşriin hareketinden kaynaklanan bir âyet-i kerîme. Ve diyor çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş. De ki diyor peygambere. Onları ilk defa yaraltan diriltecek. O her yaratmayı bilir. Ve âyet-i kerîme öldükten sonra yeniden dirilmeye karşı şüpheyi kaldırıyor orta yerden. İnanırsan. Ama inkarçılar, müşrikler, kafirler öldükten sonra yeniden diriltileceklerine inanmazlar. Bir kimsenin bu konuda şüphesi varsa kâfirdir zaten. Biz öldükten sonra yeniden diriltileceğimize iman edenlerdeniz. Hesaba çekilip o hesabı verdikten sonra ama cennet ama cehenneme gidecek olan olmayı iman ettik bu konuda. Ama müşrikler ne yapıyorlar? Bu konuda iman etmiyorlar. Ve Allâh’ın bir insanı yeniden yaratacağına, yeniden o insanı yaratacağına inanmıyorlar.
Oysa kıyame suresi âyet 34’te Cenâb-ı Hak yine buyuruyor. İnsan kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet. Biz onun parmak kuşlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter. Cenâb-ı Hak o müntirlere, o inkarcılara, o kafirlere yeniden şatahat yapıyor. Diyor ki onlar buna inanmıyorlar ama biz onun parmak kuşlarına varınca kadar yeniden yaratırız. Kaf âyet 15. Biz ilk yaratmadan aciz mi kaldık? Hayır onlar yeniden yaratılmaktan şüphe ediyorlar. biz sizi ilk önce nasıl yarattıysak aciz değilsek biz sizi tekrar yaratacağız. Bundan şüphe duymayın diyor. Yine Buhârî ve Müslüm Hadîs-i Şerîfi siz ölüp toprağa karıştıktan sonra tekrar dilitileceksiniz. Allâh sizi yeniden yaratacaktır.
Yine Tirmizî’den bir Hadîs-i Şerîf. Tirmizî’den bir Hadîs-i Şerîf. Siz insanlar öldükten sonra tekrar yaratılmayacaklarını mı zannediyorsunuz? Allâh insanı yeniden diriltecek ve onun bütün yaptıklarının hesabını soracaktır. O zaman bunlara iman etmeyen, münkirler, kafirler, müşrikler, buna inanmayan her kim ne olursa olsun yeniden diriltileceğine inanmayan kimseler, evet. Bu konuda kafirdirler ve yeniden yaratılmakta şüphe ediyorlar. Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi perişan etmek için yağar. Ve yağmur vardır, bu alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi perişan etmek için yağar be iti. Yağmurun hem rahmet olduğu hem de imtihan olduğuna delil. Hazret-iPir bunu böyle söylerken yağmurun yağması hem bereket hem de ne oluyor?
Ahfat oluyor. Yağmur yağıyor, oh ne kadar güzel. Topraklar ıslandı, yeşillikler oldu, ağaçlar sulandı, bitkiler ne güzel, neşr-i nevab oldu. Ama yağmur var, sel oldu. Ortalığı aldı götürdü. Daha ilerisi Nuh tufanı oldu. E tabi bizde bir de ayrı bir yanlış şehirleşme. Yanlış şehirleşme. Şehirlerin yanlış yerleri kurulması, şehirlerin ovaları kurulması, dere yataklarını ıslah ediyoruz deyip de dere yataklarının bozulması ıslah etmiyor. Aleyhisselâm diyor onlar ıslah edicileriz derler ama bozguncudur diyor. İnsanoğlu ıslah ediyorum diyor bozgunculuk yapıyor. Şehirleri ovalara kuruyorlar, şehirleri deprem bölgelerine kuruyorlar. Ovalar çünkü deprem görecek olan yerler, batma görecek olan yerler.
Ama ne yazık ki ülkemizde şehirleşme yanlış. Ovaları imara açıyorlar. şimdi de diyorlar ki tarımla alakalı problem var. Gıda ile alakalı problem var. Siz tarım yerlerini şehire açarsanız, insanların orada ev yapmalarına müsaade ederseniz, tarım alanlarına fabrikalar kurarsanız, tarım alanlarına evler kurarsanız sizin tarım yapacak alanınız kalmaz. Bir de gider kenarlardaki köyleri dahi mahalle yaparsınız, onlara da büyükşehirler, kodamanlar karışacak derseniz, köyleri de bozarsınız, mezliraları da bozarsınız, tarımı da bozarsınız, hayvancılığı da bozarsınız. İnsanlar bu sefer şehire inerler, ucuz işçi olurlar. O zaman fabrikalarda insanları köle edersiniz. Sanki fabrikada çalışan adam zengin olacakmış gibi o da gider fabrikada çalışacağım diye uğraşır.
Kendi toprağını terk eder, kendi hayvanlarını terk eder, orada gider fabrikada kölelik yapar, gider şehirde kölelik yapar. Bu yanlış şehirleşmenin, yanlış politikaların ürünü. Bu sefer bir yağmur yağar, evler su altında kalır, bir yağmur yağar, fabrikalar su altında kalır, bir yağmur yağar, arabaları, evleri, mahalleleri önüne katar, sürer götürür. Ondan sonra da insanlar kızarlar oraya buraya. İnsanlar kızarlar. Desen ki yıllardan beri derim ben, hadîs-i şerîf var, ovaları yurt edinmeyin, oralarda depremler olur, deniz kenarlarını yurt edinmeyin, orada da su baskınları olur, deniz kabaracak çünkü. Yıllardan beri söylerim. Ovaları yurt edinmeyin, orada batışlar olur. Hadis de sabit. Devlet bizi dinlemez zaten.
Siyasetçiler bizi hiç dinlemez. Gidiyorlar güzelim Bursa ovasını ne yaptılar? Talan ettiler. Fabrikalar kurdular, koca koca yüksek binalar yaptılar. E şimdi 7.4 şiddetinde Bursa’da deprem bekleniyor. 7.4 şiddetinde Bursa’da deprem olduğunda bilin ki ovaların hepsindeki evler yıkılacak. O büyük deprem olduğunda Gölcük’te, İzmit’te Şeyh Efendi’ye sordular efendim o Nilüfer bölgesinde daireler ucuz alalım mı dediler. Şeyh Efendi dedi ki gidin alın 20-25 sene oturursunuz eve dediği tarihler yaklaştı. Ben Şeyh’imin dediğine iman ediyorum. Beni ilgilendirmez kim iman eder kim iman etmez kim kabul eder kim kabul etmez. Ama sonuçta buraları Bursa deprem bölgesi mi? Evet. Deprem bölgesi. Hamitler nereden kalmış?
Abdülhamid Han’dan kalmış. Bursa büyük bir deprem yaşamış. O kendi tapulu arazisini açmış oraya. Gelin oraları ev yapın demiş. Yapmamışlar. Ondan sonra bana soruyorlar efendim deprem Bursa’da ne zaman olacak? Kardeş gününü ben bilsem ben göçerim önce desem yalan olur. Ama normalde yok böyle bir şey hadîs-i şerîfler meydanda. yağmur vardır bereket olur, lütuf olur, ikram olur. Zahiri bu. Yağmur vardır afat olur. Cenâb-ı Hak rahmetin içerisine gadabını gadabının içerisine rahmetini koyar. Celaliyetinin içerisine celaliyetini koyar. Bu Allâh’ın kendi işi. Bizle alakalı değil. Ve Tövb-i Enam süresi âyet 99. Gökten su indiren odur. Biz o su ile her şeyden bitkiler çıkardık. Demek ki gökten suyu indiren o.
Hatta dünyaya da su gökten indi. Dünya bildiğiniz taş. Kaya hatta kapkara kaya. Kapkara, zifirkara. Zifirkara. Madenlerin cürûf hâlinde olmuş aldı.
Dünyâ Cürûf’tur — Altın-Cürûf Metaforu, Aşçıların Ve Madencilerin Tanıklığı; Hz. Nuh’un Dört Oğlu ve Tufân Sonrası
Dünya cürûftur diyor ya. Dünyanın ilk yaratılışı o. Dünya cürûf halde. Cenâb-ı Hak gökten merhamet ediyor, rahmet ediyor. Dünyaya bildiğiniz bir dünya kadar su kütlesi vuruyor. Enteresan bir şey. Nereden geldi, nasıl geldi, hangi alemden koptu geldi, bildiğiniz su kütlesi. Zaten vurduğu yerler okyanus oldu derinlemesine. Öyle vurdu. Arza. Sonra dağlar oluştu. Oradaki tepkiden buradan başka bir tepki oldu. Karman çorman oldu. O su komple dünyanın o lav halini iyice söndürdü. Binlerce yıl sönme devam etti. Binlerce yıl. Binlerce yıl. Su bu manada dünya göğünden değil başka bir gökten geldi dünyaya. Bildiğiniz dünya oluşurken su ile oluşmadı yani. Bildiğiniz dünya kara kuru cürûf bir şey. Cürüf nedir cürûf biliyor musunuz?
Cürüf bir madenin kaynadığında üste çıkan köpükleridir. Ben meslek lise’liyim, metaliklerimde okudum. Bir madenin kaynatırsınız, üstüne köpükleri çıkar, onu cürûf denir. Veyahut da aşçılar bilir, kadınlar da bilir. Eti haşlamak için tencereye atarsınız, üzerinde köpükleri çıkar. Cürüftür o. O köpükleri alacaksınız ki etin lezzeti daha güzel olsun, kararmasın yemek. O üzerinden o köpüğü alacaksınız. Bilmeyen kadınlar veya erkekler onu o köpüğü ile kaynatırlar. Tembellik yapar kimisi. Onun başında duracağına bile kevgirli alacaksın çünkü köpüğü. Kevgirli o köpüğü almazsan etin lezzeti bozulur, yemeğin lezzeti bozulur. Köpük, cürûftur o. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki dünya cürûftur.
Dünya cürûftur dediğinde dünyanın, ben o hadîs-i şerîfi bir de böyle anlıyorum, dünyanın ilk yaratılışı cürûf çünkü. Cürüf bildiğiniz cürûf. Ne ağaç ne ot ne bitki hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Bildiğiniz cürûf. Kara kuru bir şey cürûf. Su vurunca gökten büyük kocaman bir kütle, dünya kadar, dünya kadar büyük bir kütle Allâh’ın ilm-i ilâhîsi o suyu nereden topladı? O suyu dünyanın üzerinden nasıl getirdi? Bizimkinler de oturuyorlar. Allâh’ı kabul ediyorum ama Peygamber’i kabul etmiyorum. Gahil, zırh cahil. Zırh cahil, kör cahil. Bu tabiat olaylar kendi kafasından oldu. Ulan o su kütlesi nasıl kendi kafasından geldi dünyaya vurdu? Ay’a vurmadı da dünyaya vurdu? Mars’a, Jüpiter’e vurmadı da dünyaya vurdu?
Ha bir su kütlesi vardı dolaşıyordu. Dünya saman yolunda. Nereye vurayım acaba? Bu gerçekten bu kafirler gerizekalı ya. bunu eski âlimler, akılsız demiş bunlara. Ve bunlarla tartışılmaz, konuşulmaz bile demiş. Bir kimse Allâh’ı inkar ediyorsa onunla tartışılmaz demiş. Akılsız bunlar demiş. Ya gerçekten şimdi böyle bakıyorum ve diyorum ki ya gerçekten akılsız bunlar. Ya gerçekten ya kocaman akılsız bunlar. Bunlar isterse beş tane üniversite bitirmiş olsun. Akılsız profesör. Akılsız okumuş bunlar. Ya düşün ya bu su nereden geldi diye ya. Jüpiter’e gitmedi de dünyaya geldi. Mars’a gitmedi de dünyaya geldi. Meriha gitmedi de dünyaya geldi. Siruys’a gitmedi de dünyaya geldi. Ay’a vursaydı ay diye bir şey kalmayacaktı.
O kadar büyük bir kütle herhangi bir gezegenin vurduğunda normal şartlarda bütün yörüngenin değişmesi lazım. Hallaçmamı gibi atılması lazım. Ne yörüngesi ya ne ay kaldı ne güneş kaldı kaos oldu hepsi de birbirine girdi. Hiçbir şey yok. Onun yaratma hızında santim değişiklik olmuyor. Normalde depremler oluyor, seller oluyor öyle değil mi? Güneşte patlamalar oluyor. Dünyanın yörüngesinde değişme var mı? Yok. Santim oynamıyor. Bizimkinlerde yok ya. Doğa böyle. Evrene pozitif şeyler gönderelim. Yeni moda bu. Pozitif evrene gönderelim. Seni kim duyacak lan? Nokta bile değilsin geri zekalı. Evren dediğin şeyin içerisinde nokta bile değilsin. Nokta büyük sende. Yok evrene gönderiyom. Tabi anası babası evren ya.
Tabi. Bak biricilerinde daha var. Yükseklere çıkalım. İrtibat kuralım evrenle. Lan çık çıkabildiğin yere kadar. İlk sen değilsin. Babililerde yükseklere çıktılar. Astronomi değilleri gittiler. İlk sen değilsin geri zekalı. İlk akılsız sen değilsin merak etme. Sizden çok. Yalnız değilsiniz. En çok da o hoşuma gidiyor. Evrene göndersek. Gönder yavrum sen. Sen nefesi verince evreni göreceksin. Milletin içine bu değilsizliği soktular ki. Biri ölüyor ışıklar içinde uyuyor. Hangi ışık? Nerenin ışığı? Cehennemin çok canlı, çok canlı, çok ışıklı. Yanıyor. Neresi? Işıklar içinde uyuyacak. Nerede? Nerede? Yok öyle mi o? Alkışlarla gönder. Gönder. Dualarla değil. Layık ol onu. Allâh bizi affetsin. Ama gökten suyu indiren Allâh burada normalde su indiren odur âyet-i kerimesine.
Bu âyet-i kerimeyi ben böyle yağmura nitelendirmiyorum. Bunu yağmura nitelendirmiyorum. Gökten su indiren diyor. Ben bunu yağmur olarak nitelendirmiyorum. Ben bu âyet-i kerimeyi de bilmiyordum daha önce. Ama suyun kütle halinde dünyaya vurduğunu biliyordum. Suyun kütle halinde dünyaya vurduğunu biliyordu bu fakir. Ayet-i kerimeyi bilmiyordum. Daha da itiraf etti. Bu âyet-i kerimeyi dün gördüm. Kendimce diyordum ki bu su gökten indi. Allâh bununla alakalı bir şey demiştir diyordum. Kaosteyim ben dünden beri yine. Cuma, cumantesi sohbete kadar kaosum var benim. Hazret-i Pîr beni yoruyor. Şikayetçi değilim. Öyle beytler söylüyor. Öyle beytler söylüyor. Ben onları âyet ve hadisle açıklayacağım diye, şerheçem diye hem sizlere hem kendime söz verdim.
Bu sefer her beytle alakalı muhakkak bunun bir âyet var bununla alakalı bir hadîs var diye aramaktan taramakla geçiriyorum günümü. Hand olsun. Cenâb-ı Hak yardım ediyor, lütfediyor. Onun ayetini buluyorum. Gökten su indiren odur. bu yağmur değil. Dünyada su namına bir şey yoktu. Kumkuru kapkaraydı. Ve hadîs-i şerîf Hazreti Peygamberin dediği gibi cüruftu. Cenâb-ı Hak öyle bir büyük bir su kütlesini aldı getirdi dünyanın başına yıktı tabir-i cahissel. Ve dünyanın başına yıkınca öyle bir buharlaşma oldu ki yanıyor çünkü dünya. Ateş halinde. Kaynıyor. Bir vurdu suya, su bir vurdu dünyaya, dünya komple suların altında kaldı. Ve bu sefer dağlar oluştu, ovalar oluştu, denizler oluştu, o kaynamadan buharlar oluştu, yağmurlar oluştu.
Başladı yağmur yağma. O ilk o yağmurların içerisinde bakterilerden o maden hepsinin de sonu maden onlar. Bitkiler oluştu, ağaçlar oluşmaya başladı. Allâh öyle bir ince yaratıyor ki onu. Öyle bir hesap kitap üzerinde yürütüyor ki onu. Böyle onu fantastik bir film gibi izliyorsunuz onu. Bir belgesel gibi izliyorsunuz. Tabii o böyle yavaşın bir de hızlandırılmışı var. Öyle denizlerdeki bitkiler, ondan sonra karadaki bitkiler, yağmurlar, rüzgarlar, güneş, toprak oluşumları, küçücük küçücük kırıntılardan, toprak oluşumları, minareller ve dünya neş’i neva buluyor. Ama ilk başlangıcı gökten suyun dünyaya vurması çarpması inmesi. Başlangıç burası. Burası dünyanın içerisindeki yağmurlarla alakalı değil bu âyet-i kerîme.
İlahiyetçiler, diyanetçiler beni tefe koyacakmış hiç umurumda değil. Ama bu âyet-i kerîme dünyanın içerisinde oluşan yağmurlarla alakalı değil. Gökten suyu indiren O. Ve biz O suyla her şeyden bitkiler çıkardık. Çünkü O suyun içerisinde de öyle bir minareller topluluğu var ki, O suyun içerisinde, dünya üzerinde şu anda varlık olarak ne varsa hepsi de suyun içinde var. Topraktaki minarellerle birleşince suyu ister erkek görün ister dişi görün. Dünyayı o esnada dünyayı da erkek görün veya dişi görün. Bu ikisi birleşince bütün muazzam bir bitki manzumesi çıktı ortaya. Her şeyin yaratılışı insana benzer. Dünyanın da yaratılışı insana benzer. Varlığın da yaratılışı insana benzer. Allâh önce bir şey yarattı ama iki sıfatı var.
Kendi ruhaniyetinden ve nuraniyetinden bir şey yarattı. İkiyi bir etti. Ruhaniyetinden ve nuraniyetinden bir şey yarattı. Bir. Aynı insanın oluşumu gibi ana rahminde erkeğin sipermi girdi ana rahmine yumurtayı dölledi. İkiden bir oldu. Yumurtadan ve siperminden bir oldu. Bakın buraya iyi dikkat edin. Bu da kemalat noktasında seyrettiğiniz filmlerden birisi. Bir oldu. O kadar çok hızlı bir şekilde iki, dört. İkiye ayrıldı sonra dört oldu. Sonra sekiz oldu. Sonra on altı oldu. Sonra otuz iki oldu. Sonra altmış dört oldu. Bu hızaya yetişemiyorsunuz. Anne karnında çocuğun oluşumu. Allâh alemi Adem’in suretinde yarattı. Adem’i de kendi suretinde yarattı. O zaman bütün varlığın bütün derecelerinde oluşum bununla alakalıdır.
İkiyi bir eder Allâh. Dünya ile suyu buluşturdu çarpıştırdı. İkiden biri olur. İkiden biri olur mu? İkiden biri olur. Şimdi dünyadaki suyla alakalı. Rum sureti 48. âyet. Allâh rüzgarları gönderir de bulutları kaldırır. Sonra o bulutları gökyüzünde dilediği gibi yayar ve onları parça parça yapar. Sonra o bulutların arasından yağmurun çıktığını görürsün. Nihayet Allâh o yağmuru kullarından dilediğine ulaştırınca bir de bakarsın ki sevinirler. Enam sureti, pardon Rum sureti 48. Rum sureti 48’de Allâh rüzgarı, bulutları ve yağmurdan bahsediyor. Ama enam sureti 99. ayette de gökten su indiren odur diyor. Burada yağmur yok, bulut yok. Gökten su indiren odur. Muhteşem. Muhteşem. Dünyaya su indiren o.
İçerideki yağmurmuş, rüzgarmış, sonraki oluşan bir şey. Hud sureti 37. Bizim gözlerimizin önünde vahyimizle gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaktır. Bir öncek âyet-i kerîme dedi ki o yağmuru kullarından dilediğine ulaştırınca bir de bakarsın ki sevinirler. Yağmurdan kullar sevindi. Ne güzel yağmur yağdı. Bitkiler, ağaçlar, meyveler neşelendi. Suyun bir de başka yönü var. Nuh aleyhisselâm ile alakalı. Nihayet buyurumuz gelip sular kaynamaya başlayınca. Bakın su afat oldu. Sular her yerde yükselmeye başladı. Yağmur bardaktan boşanırcasına değil kazandan boşanırcasına yağıyor. Bildiğiniz bütün her yerlerden de su fışkırıyor. Hızla. Öyle bir hızlı ki insanlar koşmaya yetişemedi Nuh aleyhisselâm da.
İnsanlar sulardan kaçmak için koşmaya yetiştiremedi. Aldı sular hepsinin içine. Nuh’un oğlu kendince babasıyla alay ediyordu. Diyordu ki oğluna diyordu ki oğlum iman et gemiyi yaparken. Bak her yer suyla helak olacak. Oğlu da babasına diyordu ki Nuh’un oğlu o zaman için tek oğlan vardı. Sonradan oğulları oldu Nuh’un. Sonradan olanlar ayrı. Dört tane oğlu oldu.
Yağmur=Bereket-Rahmet (Tasavvufî Tefsîr) ve İbrâhîm Hoca Menkıbesi — Mürşidin Vedâ Ziyâreti
Bunlar tufanı, tufandan sonra olanlar. Oğlu diyordu ki ben yağmurlar başladığında suyu yükseldim de dağa kaçarım diyordu. Dağa kaçacak zamanı olmadı. Öyle devasa dalgalar, öyle devasa yağmurlar, öyle devasa su çalkantıları, öyle devasa suyun yutması öbür tahtan da fışkırması. Dağlardan sular indi. Ovalardan sular fışkırdı. Bildiğiniz yeryüzü suların altında kaldı. Şimdi bir takım akılperestler şöyle diyorlar Nuh’un bulunduğu bölgede oldu tufan. Yok ya bu akılsızlar gerçekten çok büyük akılsız. Gördün mü? Delilin ne? İşkembey Kübra’sı delili. Senin delilin ne bana sor. Ayet gerime. Seninkinden sağlam. Sen işkembey kübradan aktarıyorsun. Ben ilahi vahye dayanıyorum. Allâh yeryüzünü komple suların altında bıraktı.
Komple. Sular kaynadı. Bildiğiniz kaynadı. Yerden kaynadı. Allâh’la kim yarışacak? Aynı su ne oldu? İnsanları helak etti. Hazret-iPir ne diyor? Yağmur vardır alemi beslemek için ya. Yağmur vardır alemi perişan etmek için ya. E bunun normalde zahiri bu o zaman tasavvufi ilgilendiren noktası ne? Yağmur nedir o zaman bu noktada? Berekettir, rahmettir, lütuftur, hikmettir. Öyle değil mi? O zaman normalde sufilik yolunda bazı olaylar vardır ki bir kısmına rahmettir. Aynı olay bir başkasına afattır, zahmettir. Cenâb-ı Hak birisine hikmet verir. Ona rahmettir. Ona inananlara da rahmettir. Ama hikmet verdiği bir kimseye inanmaz kimseler onlara da cehennemdir. Hazret-iPeygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine Cenâb-ı Hak hikmet ve kitap verdi, peygamberlik verdi.
Ona ve inananlarına rahmet oldu. Ama Ebu Cehile ne oldu? Afat oldu. Peygamberliği o bekliyordu çünkü. Olacaksa peygamber ben olmalıyım diyordu. O yüzden ilahi tecellilerin bir pozitif tarafı vardır, bir de negatif tarafı vardır. Pozitif tarafı nedir? Bir keramet tecelli eder. Sen ona inanırsın. Senin için bu pozitif bir şeydir. Ama o keramete bir başkası inanmaz onun için negatif bir şey oldu. Bakın ilahi yağmur yağdı. Kimine bereket oldu, kimine ne oldu? Afat oldu. O yüzden bazen bu tecelliler cemaliyetten kopar gelir. Cemaliyetten kopar gelirse lütuf olur, ikram olur, ihsan olur. Bazen bu cemaliyetten değil celaliyetten kopar gelir. Celaliyetten kopar gelince o da kahır olur, kahar ismi şerif olur.
Şimdi hem kahrına hem de lütfuna hoş demek herkesin de işi değildir. Kimin işidir? Bizim koca Yunus’un işidir. Cana cefa kıl, ya vefa. Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Ya dert gönder, ya deva. Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Hoştur bana senden gelen. Ya hilatü yahut kefen. Ya taze gül yahut diken. Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Gelse celalinden cefa, yahut cemalinden vefa. İkisi de cana cefa. Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Ger bağ ger bostan ola, ger bedu ger zindan ola, ger vaslu ger hicran ola. Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Ey padişahı lem ezel, zatı ebel, hayy ezel. Ey lütfu bol, kahrı güzel. Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Ağlatırsın zâri zâri, verirsen cennet-i huri, layık görürsen nâri. Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Gerek ağlat, gerek güldür, gerek yaşat, gerek öldür. Aşık Yunus sana kuldur. Kahrın da hoş, lütfun da hoş. E Yunus gibi olmak lazım ki kahrın da hoş, lütfun da hoş diyelim. Cemalini de, celalini de ondan kopup geldiği için baş tacı edelim, kabul edelim. Ama Yunus söylemiş. Yunus olmak gerek. Rabbim cümlemizi Yunus olanlardan eylesin. Âmîn. Bahar yağmurlarının faydası şaşılacak bir derecededir. Göz yağmuru, güz yağmuru ise bağı sıtma gibidir. Bahar yağmuru bağğınâzü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuru ise bozar, sarartır. Önümüzdeki hafta Allâh nefes verirse, sağlığımız yerinde olursa, inşaAllah buradan devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Bizden yana da helal olsun. El Fâtihâ ma selavat.
Âmîn. Salih eyebrows A Yakınlarda ümre düşünceniz var mıdır? Yakında uzaktı hep düşünüyoruz kendimizce ama bu konuda geçen Ramazan’da böyle bir şey yapalım dedik ama Cafer geçen Ramazan’da değil mi o? Ama o gidecek olduğumuz şirket 400-500 kişiyi götüremeyiz dedi. Bu sene o sene değil dedi, kaldı. Şimdi de biraz kolaylaştı herhalde. Herkes kendince böyle bir vize alıp gidip gelebiliyor şu anda. O yüzden böyle bir ümre yaparız düşüncesiyle ibadetten geri kalmayın. Gidebilenler gitsinler. Bunu da birkaç sefer sordular bana ama ben Ramazan’ları artık sağlıktan dolayı gidebileceğimi tahmin etmiyorum. Çünkü en son Ramazan’da gittiğimizde ben böyle rahat bir şekilde ibadet edemedim. Şekerle alakalı, kalabalıklıkla alakalı.
Artık yaşlı, ihtiyar, aynı zamanda da aksi, fazlaca alıngan bir insan var karşınızda. O yüzden böyle toplu şeyler artık nereye kadar olur nereye kadar olmaz bir şey diyemiyorum. O yüzden bunu tekrar söyleyeyim. ben böyle bir program yapabilir miyim yapamaz mıyım bilmiyorum. Çünkü ağır bir yük yaklaşık 300-400 kişi gidecek. 300-400 kişi gitmek demek 1500 dolar olsa 400 kişi gitsen 400-600 bin dolar. Bu riski ben göze alabilecek noktada değilim. Çünkü hangi firmaya güvencen, kime güvencen 600 bin dolara adama yatıracaksın. Adam tiansın deyince bunu kaldıracak güç de değil. Evet bu sefer de büyük şirketlere, tanınmış şirketlere gidiyorsun. Onlarda biraz yüksek fiyat söylüyorlar. adam o tanınmışlığını, o güvenirliğini kullanıyor.
Bu konuda böyle de çok konuşmak istemiyorum. Biz böyle bir ömreye gideceğiz dedik. Amanin. Birisi yüz delik teklif etti. Birisi dedi ki Ramazan’dan önce dedi ma aile sizi ömreye götüreyim misafir edeyim sizi dedi. Bu tip yapıyorlarmış herkes. Onlar da bizi böyle bir şey zannetti. Dedik kardeş bizim böyle şeylerle işimiz yok. Ondan sonra hatta biz en son o ömreye gideceğimiz zaman Ahmet Hacer demiş ki sakın ha demiş yüz delik müzdelik teklif etmeyin kovar bizi demiş. Ben tabi ne yapacaksınız ben hesap kitap ettiriyorum, boyuna indirtiriyorum oradan fiyatlardan. O kulaklar için nasıl neydi hocanın adı ya. İbrahim Hoca ortağına telefon açtı. Benim yanımda açtı. Dedi ki bugün bir şey efendisiyle tanıştık dedi bildiğin şeyhlerden değil dedi.
O ortağda ilk defa bizi uğurlama geldi. Ben dedi bundan kaç yıldır bu işi yapıyorum dedi. Bir dedi ömre grubu uğurlamaya size geldim dedi. İbrahim Hoca böyle anlattı şöyle anlattı. Bundan sonra sen benim şeyhimsin dedi adam. Ben bugüne kadar hiç kimseye şeyhimsin demedim dedi. Sana şeyhimsin diyorum dedi. Her yerde de böyle tanıtacağım seni dedi. O bir tane Döngel Hoca vardı ya dönmüyordu döndürgemmiyordu neydi o? Ömer ne? Döngel oğlum maşallah ezberlemiş. O da benim sarığıma laf söylediydi ya. Canlı yayında çıkmış acayip garayıp başına bir şey sarmış falan. Ben Diyanete bir sayısaldan çaktıydım ya. şu kadar onun olsun cami var bu kadar imam var bu kadar da müezzin var bu kadar imamatif var.
Onlar birer tane bir kere kişi müslüman etseler şu kadar olur dedim onun ağırına gitmiş. Canlı yayında ben seyretmedim böyle böyle demiş demiş. Tabi ben de yazdım Allâh’ın Resulünün sarığına acayip garayıp bir şey dediğin zaman sarığı küçümsemiş oluyorsun. Küçümseyince tecdili iman tecdilik kahkerekli. Sen sarığa sünnet sarığıya bir laf söylersen öyle ölürsen gittin gümbürtiye. Sen bizim burada da onların açılışı var. Dön gele beni tanıtıyor benim şeyhim diyor. Tanıyor musun bunu diyor tanımıyorum diyor. Ben de dedim tanırsın sarımdan dolayı acayip garayıp kafasına bir şey koymuş dediğin adamım ben dedim. Kaldı böyle. Benden helallaşmadan ölme dedim. Helallaşmadan öldü. Ona da şeyhim diye şey yaptı ne o tanıştırdı.
Şimdi onun şeyhim demesi bana bir katkı veya şey değil. Çünkü böyle grupla gidenler gruptan böyle bir şeyler alıyorlar demek ki. Bir şeyler ediyorlar her neyse. Tabi bizimki öyle değil böyle bir ben ömreye gidiyorum arkadaşlar haydin deyince. Gene bu sefer halde 500 600 kişi olur. işte 400 kişiden hesapladım 600 bin dolar. E herkes getirecek parayı da bana verecek. Senle gidiyorum diye veya ben gidiyorum diye o şirkete yatıracak. E olmadı. Daha önce bunu yaşadım çünkü ben. Biz paraları yatırdık. Adam götüremiyorum dedim. Biz de o para yatıranların onlar da derviş kardeşimizdi. O para yatıranların bir kısmını ben ödemek zorunda kaldım. Bunu yakın dairen bilir. dervişlerden herkes bilmez. Ben onların 1100 dolarlarını ödemek zorunda kaldım.
Onlar geldiler biz seni tanırız abi dediler. Bunlar bendeki acı ve tatlı tecrübeler. Ben dedim ben de sizle beraber paramı vererekten gidiyordum. Biz hatta birisi şöyle dedi. Biz bilmeyiz abi. Biz seni biliriz dedi. Tamam kardeşim. Bende hala da o 1100 dolarlık senetler durur. Ben bazı işlere kalkıştan zaman eski tecrübeyi önüme koyarım. 1100 dolarlık ödenmemiş senetler var bende. Ben onu koyarım derim ki bunlar senin abi sana abi diyen, seni candan sevenlerdi. Senden bu 1100 doları azı dişini çeker gibi o yokluk zamanda aldılar mı? Aldılar. Mustafa Eczema adımını ona göre at derim. Bunlar siz böyle yapacaksınız diye bir kaydı. Yok böyle bir şey yok. Ama ben bunu yaşadım mı yaşadım şimdi 600 bin doları duyunca ben kalıyorum. 600 bin dolar deyince 4 karar 24 trilyon para ediyor.
Bu az bir para değil bu böyle altına imza atılacak derimce. Bence haddim aşam bir şey. O yüzden arkadaşlar beni beklemesinler ömreye gidecek diye. Ha ömreye gitmeyecek miyim? Ne var Allâh’ım aniden gidebilirim. Bir duyarsınız ki ömredeymiş. Bu ayrı mesele. Ama böyle ilan edip ben ömreye gidiyorum arkadaşlar gelmek isteyen gelsin. Bu biraz benim aşıyor beni.
Soru-Cevap: Lohusa’nın 40 Gün Evden Çıkmaması, Allâh’ın İlm-i İlâhî Nasîbi ve Cüz’î İrâde Mes’elesi
Hakkınızı helal edin. Lohusa 40 gün evden çıkmamalı mıdır? Hayır böyle bir şey yok. Lohusa evde yalnız kalabilir mi? Ya normalde bu tip bir Lohusa oldu çocuk doğdu. Anne için çok önemli psikolojik ve fizyolojik bir değişim. O psikolojik ve fizyolojik değişimde anneyi yalnız bırakmamak. O psikolojik ve fizyolojik değişimde anneye destek olma amaçlı. Bu eyvallâh. Allâh’ın ilm-i ilâhîsini birine nasip etmesi ne demektir? Bu nasıl olur? Çalışarak buna nal olunabilir mi? Ben cüz’î irâdeciyim. O yüzden çalışarak Cenâb-ı Hak her şeyi bahşeder, her şeyi verir.
Kaynakça ve Referanslar
- Hakîm-i Senâî (vef. 525H/1131M, Gazne) ve Hadîkatü’l-Hakîka: Ebu’l-Mecd Mecdûd b. Âdem es-Senâî, Hadîkatü’l-Hakîka ve Şerîatü’t-Tarîka (1131M); Mansûr Müsteânî nüshası — Tehran 1329H; Modarres Razavî tahkîki; Mevlânâ’nın Senâî’yi övüşü — Mesnevî 1. Defter (Senâî, Attâr ve Mevlânâ üçlüsü); Annemarie Schimmel, The Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalâloddin Rumi; J.T.P. de Bruijn, Of Piety and Poetry: The Interaction of Religion and Literature in the Life and Works of Hakim Sanai; Türkçe çeviri — Adnan Karaismailoğlu, Hakîm Senâi Hadîkası; «can elinden cihân göklerine» mısrası — Senâî, Dîvân; gayb âlemi tasvîri — İbn Arabî, Fütûhât 2/468; Ferîduddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr.
- Mesnevî 2035 Civârı Beyitler — Gayb Âleminin Başka Bir Bulutu: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, 2035. beyit civarı (gayb âleminin bulutu mecâzı); Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî 1/680-705; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi 1/421-435; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî Şerhi 1/615-635; Reynold A. Nicholson, The Mathnawi 1/195-205; gayb âleminin yağmurunun rahmet-bereket sembolü — İbn Atâullah, el-Hikem; Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbü’l-mevhibe.
- Havâss-Avâm Ayrımı — Sûfî Mertebelerinde Görme: «havâssu’l-havâss / havâss / avâm» tasnîfi — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu makâmâti’l-meârif; İbn Atâullah, el-Hikem, hikem 12, 47; «hârika-i âdet» mertebeleri (irhâs/mu’cize/kerâmet/maûnet/istidrâc) — Cürcânî, et-Ta’rîfât; Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber; sûfî maddî bakışın iç-derûnî bakışa dönüşmesi — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 31, 121; Mevlânâ, Fîhi mâ Fîh, gözle-bakışın derecesi; Hadîs-i şerîf «inne li-rabbiküm fî eyyâmi dehriküm nefehât» (Rabbınızın gündelik nefesleri vardır) — Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 1/213; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 10/231.
- «Üç Tokat» Menkıbesi ve Manevî İmtihân: Tasavvufta tokat-imtihân-keşf bağı — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’s-sabr; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; Bişr-i Hâfî menkıbeleri — Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ 1/89-95; sabretmenin keşf-i mâna sebebi olduğu — İbn Atâullah, el-Hikem 13. hikem; «Ne’mâl-belâü ke-belâi mahmûd»; Ahzâb 33/35 (sabredenler için ödül); Beled 90/4 («İnsanı meşakkat içinde yarattık»); Bakara 2/153 («Sabreden ile namaz kılanın yardımcısı Allâh’tır»).
- Mâhiyetten Kopuk Gelen Bilgi ve Hâl Ehri: «hâl ehli» tasvîri — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-ahvâl; İbn Atâullah, el-Hikem 23-25; «kalbin dirliği» (hayâtü’l-kalb) — Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye; Gazzâlî, İhyâ, Acâibü’l-Kalb (3. cilt); İbnü’l-Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân 1/8-12; mârifet-bilgi farkı — Sülemî, Tabakâtü’s-Sûfiyye; modern epistemoloji ile karşılaştırma — Seyyid Hüseyin Nasr, Knowledge and the Sacred.
- Dünyâ Cürûf’tur — Altın-Cürûf Metaforu: «inne’d-dünyâ mel’ûnetün, mel’ûnün mâ fîhâ illâ zikrullâh» (Dünyâ ve içindekiler la’netlenmiştir, ancak Allâh zikri ve onunla ilgili olanlar müstesnâ) — Tirmizî, Zühd 14 (2322); İbn Mâce, Zühd 3 (4112); Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân 7/375; «dünyâ cîfedir, talib-i dünyâ köpekdir» tasvîri — Hasen el-Basrî naklî, Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 2/132; altın-cürûf madencilik metaforu — Mevlânâ, Mesnevî 1. Defter (heves-i bî-şuûr); Hz. Nuh aleyhisselâm’ın dört oğlu (Sâm, Hâm, Yâfes, Kenân) — Hûd 11/40-46; Taberî, Tarih 1/175; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 1/258-272; Tufan sonrası ırklar — Buhârî, Enbiyâ 6; Ahmed, Müsned 5/9.
- Yağmur=Bereket-Rahmet (Tasavvufî Tefsîr): Yağmurun rahmet sembolü — Nahl 16/65, Bakara 2/22, Kâf 50/9; «mâ’in mübârekin» mübarek su — Kâf 50/9; «yâ semâü ekleilî» göklerin lisân-ı hâli — Hûd 11/44; sûfîlerde yağmur=feyz — İbn Arabî, Fütûhât 2/389-395; Necmüddîn-i Dâye, Mirsâdü’l-İbâd; Ankaravî İsmâil Rusûhî, Şerh-i Mesnevî; rahmet-i ilâhî tecellîsi — İmâm Rabbânî, Mektûbât 2. cilt 99. mektûb.
- İbrâhîm Hoca’nın Vedâ Ziyâreti — Sûfî Geleneğinde Mürşidin Helâlleşmesi: Karabaş silsilesinden İbrâhîm Hoca’nın vefâtından önce müridlerini ziyâreti — İrşâd Dergisi hâtırâtı; Mustafâ Özbağ Efendi sohbetlerinden naklî menkıbe; sûfî vedâ âdâbı (helâlleşme, son nasihatlar) — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-vasiyyet; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’l-vefât; Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; «mevtin sırrı» — İbn Atâullah, el-Hikem; Hz. Peygamber’in vefâtı yaklaşırken Hz. Ebû Bekir’i imâmlığa tâyini — Buhârî, Ezân 39; Müslim, Salât 21.
- Lohusa Âdâbı ve 40 Gün Mes’elesi (Nifâs): Nifâs müddeti (azamî 40 gün) — Tirmizî, Tahâret 105 (139); Ebû Dâvûd, Tahâret 119 (311); İbn Mâce, Tahâret 128 (648); Ahmed, Müsned 6/302; «umme Selemenin nifâs günleri» — İbn Mâce, Tahâret 130; nifâs döneminde namaz/oruç/cinsel ilişki yasağı, Kur’ân okuma rüksâtı — Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi 1/40-44; Mergînânî, el-Hidâye 1/32; modern aile hekimliği lohusa psikolojisi — Postpartum depression DSM-5 kriterleri; «40 gün evden çıkmama»nın bid’î dayanaksız âdetler — Hayrettin Karaman, Dînî Sorulara Cevaplar; Mahmûd Es’ad Coşan, Kadın ve Aile Sorunları.
- Cüz’î İrâde ve İlm-i İlâhî Nasîbi: Cüz’î irâde-küllî irâde tartışması — Mâtürîdîlik (cüz’î irâde Allâh tarafından yaratılmış olsa da kul kazandırır) — İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, b. el-irâde; Ebu’l-Muîn Nesefî, Tabsıratü’l-Edille; Eş’arîlikte kesb teorisi — Eş’arî, el-Lüma; Bâkıllânî, İnsâf; «kâle’llâhu te’âlâ ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh» (İnsân 76/30; Tekvîr 81/29); ilm-i ilâhî nasîbi — A’râf 7/178 («men yehdillâhu fe-hüve’l-mühtedî»); Bakara 2/269 («yu’tî’l-hikmete men yeşâ’»); fıtrî istidâd ve i’mâl-i fikrin birleşimi — İbn Sînâ, el-Mebde’ ve’l-Meâd; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 217. mektûb (cüz’î irâde-i mahdûd).
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs, Mârifet, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı