Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #102 — Aristo’nun İskender’e Mektubu, Sünnî Fıkıh ve İmâm-ı Gazâlî Tedrîsi

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #102 — Aristo’nun İskender’e Mektubu, Sünnî Fıkıh…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Topik Girişi & Aristo’nun İskender’e Mektubu — «Dîni Devletin Temeli Kıl»

Evet, Gazâlî’den kaldığımız yerden devam edeceğiz. Geçen hafta maverdinin sözünü işlemiştik. Mâverdî diyordu ki, din ve devlet kardeşti. Şimdi bunu sadece maverdinin üzerine dizayn edersek, sanki Müslümanlar da bu böyleymiş gibi algılanır. Geçen hafta vakit kalmadığından Hristiyan dünyasına veyahut da diğer dinlerle alakalı durum ne? Ona çok değinmeye zaman kalmamıştı. maverdi bunu böyle söylerken, mesela Aristo’nun İskender’e yazdığı mektubu burada hemen bir kısa bir bölüm aldım. Onu da görelim ki, bu sadece İslam dünyasına ait bir şey değil. geçen hafta az bir şey Hristiyan dünyasına da bahsettik ya, dedik onlar da İncil’e önünde İncil’e el basaraktan yemin ediyorlar diye. Burası böyle ilginizi çekçek şimdi.

Devlet Hakkında

Aristo deyince tabi Yunan felsefesinin piri. Şimdi Yunan felsefesine baktığınızda bize nasıl anlatırlar? çok demokrat öyle değil mi? Çok layık öyle değil mi? böyle güzelleme yaparlar, yaptıkça da yaparlar. Şimdi, İskender’in, Aristo’nun İskender’e yazdığı mektubu iyi dinleyin. Aristo’nun İskender’e yazmış olduğu mektuptan bir pasaj size. Şöyle demiştir, dini devletin temeli kıl. Aristo’ya gönderiyor bunu İskender’e. İskender kim? tarihte en fazla coğrafi yerlerde imparatorluk kurmuş, hepimizin ayakta alkışladığı büyük İskender. kanuniyesiz, büyük kanuni demezseniz. Biz çünkü tarihimizde barışık bir ülke toplum olmaktan çıktık çünkü. O büyük İskender. Öyle ya. Bakın ona da ne yazıyor Aristo? Din’i devletin temeli kıl.

Kim sana muhalefet ederse o senin devletinin düşmanıdır. Hangi devlet başkanı devletini din’e hizmetçi kılarsa o devlet başkanlığına daha layıktır. Hangi devlet başkanı da dinini devletine hizmetçi yaparsa devlet onun için afettir. Din’i korumak için iktidarı, devleti kullan. Din’i korumak için devleti, iktidarı kullan. Ancak iktidarı korumak için din’i kullanma. Meşhur Aristo’nun meşhur büyük İskender’e yazmış olduğu mektup. o Yunan fesefesinin, çok hümanist görünen öyle ya. O çok insalcil görünen Aristo’nun İskender’e yazmış olduğu mektup. diyor ki din’i devletin temeli kıl. din ne oluyor bu sefer İskender’de? Devletin temeli oluyor. bugün Hristiyan dünyasında devletin temeli. Hristiyanlıktır.

Bütün devletler bütün devletleri Hristiyanlardır. Dünya üzerinde hiçbir devlet yoktur ki temeli din olmasın. İslam demiyorum bakın. Dünya üzerinde hiçbir devlet yoktur ki temelinde din olmasın. Bütün devletlerin temellerinde din vardır. O dinle devlet iç içedir. Dinle devlet iç içedir. Ama derseniz ki devletler dini kullanırlar kabul ederler. Ve bütün devletler dini kullanırlar. Devlet başkanları da dini kendilerine basamak ederler. Bunlar ayrı tartışma konusu. Devam ediyoruz geçen haftadan kaldığımız yerden. Yine geldik aynı yere. Bir alıntı daha yapalım.


Devlet Formal Hukuk-Fıkıh Tedrîsi — Sünnî Fıkıhın Sonradan Oluşması (Şîa-Hâricî-Mu’tezile Karşı)

Devlet formal hukuk demektir. İslam kültüründe hukuk ise fıkıhtır. Diğer mezheplere göre fıkıh, sünni mezheplerde en gelişkin biçim olmuştur. Dolayısıyla Hanedan’ın parantez içerisinde Selçuklu, sünni hanefi mezhebini tercih etmesinde bir inanç tercihinden söz edilebileceği gibi, devlet olarak örgütlenmenin getirdiği bir ihtiyaçtan kaynaklandığı, hatta bu ihtiyacın zorunu olduğu da belirtilmelidir. Nizam-ı Mülk de bu kritik mücadelede ve yeniden yapılanma döneminde kendisine destek olacak, dönemin ihtiyacı olan İslami yorumu üretecek, daha da önemlisi bir teorisyen olarak yeni bir dönemin kapılarını açacak, yeni bir dönemin kapılarını açacak İmam-ı Gazâlî’yi keşfeder. Tırnak içerisinde alıntı, normalde bir yerde soruyu soran Hakan alıntı yapmış.

Evet, devlet baştan böyle madde madde inşâallâh gidebilirsin, hoş geldin. Sordum az önce geldi mi dedim, henüz gelmedi dediler, yeni mi geldin? Geldiğine çok sevindim, böyle seni muhatap alıyorum ya daha çok hoşuma gidiyor. Devlet formal hukuk olarak İslam ve fıkıh ayrımı, bunlar normalde böyle adım adım gidersek meseleyi daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum, ben kendim öyle anlamaya çalıştım. Devlet malum bir kanunu olan yazılı, genellenebilir, uygulana bilir, süreklilik isteyen bir yapı. Toprağının üzerine böyle teknik konulara girmedim çünkü konu fıkıhla hukukla alakalı. Devlet için bir toprak lazım, normalde değişik unsurlar lazım daha var. Ama buradaki soru formatına göre yazılı neyin ne olduğu yazılı, genellenebilir ve aynı zamanda da uygulana bilir, süreklilik isteyen bir yapı.

En önemli şey süreklilik isteyen bir yapı ve en önemlisi bu kanunlar genele hitap etmeli ve uygulana bilmeli. Bu konuda hem fikiriz değil mi? Evet. Ben çünkü bu formata göre gitmek istedim. Tabii burada İslam fıkıhı, İslam fıkıhı deyince de söz konusu olan Sunni fıkıh dediğimiz fıkıh literatürü giriyor. Şimdi bunu biraz daha böyle geriye doğru bunu algılamamız için biraz daha geriye gideceğiz. Biraz daha geriye gittiğimizde Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, Hazret-i Ebû Bekir Ömer Osman Ali radıyallâhu anh hazretleri ardından 6 aylık dönemde Hazret-i Hasan efendimizin o halifelik dönemlerinde Sunni fıkıh diye bir algı yok. burada sonradan bu Sunni fıkıh oluşunun şeyi karşılık var çünkü.

Neye karşılık Sunni fıkıh? Şiaya karşı. Neye karşı? Mütezileye karşı, hariciye karşı. İslam dünyası büyümeye başladıkça değişik topluluklar, değişik inançlar, değişik kavimler oluşmaya başlıyor. Şimdi o güne kadar mesela Yahudiler, Yahudilik ve dini bir ırkın üzerine kurulu, ırk üzerine kurulu. Genel olarak Hazret-i Peygamber zamanında, sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında o bölgedeki devletler genelde şehir devletleri. Hazret-i Peygamber zamanında söylüyorum. Şimdi İslam toprakları genişledikçe değişik kavimler, değişik dinler, değişik felsefi boyutlar, değişik ahdet, gelenek, görenekler giriyor işin içerisine. Ve fıkıh olarak, kanun olarak baktığımızda Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin döneminde böyle bir problem yok. kafirler soru soruyor, âyet-i kerîme eniyor, Müslümanlar soru soruyor, hadîs-i şerîfler irade ediliyor.

Ve insanlar hemen danışacağı, hemen konuşacağı, hemen sorabileceği mekanizma hazır. O yüzden sufilikte mürşid ilişkisi hemen sorabileceği mekanizma hazır olmalı. Hemen sorabilmeli, hemen cevabını alabilmeli. Bu Peygamberi metottur. Tabii Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri döneminde Sunni fıkı, Şia fıkı mütezileydi, hariçiydi. Ondan sonra Şia’nın İsmaliyesiydi, Batıneydi. Böyle bir problem yok ortalıkta. Bir tek Peygamber var, Kur’ân var, Sünnet-i Seniye var. sahabenin içerisinde fakih olanlar var. Bakın fakih olanlar var. Ama bunlar kendince bireysel mezhep olarak avdolayabiliriz. Ama bunlar ismi konulmuş bir mezhep değil. Ama bunun da yolu kimden açılıyor? Yine Hazret-i Peygamber’den açılıyor.


Hz. Peygamber’in Muâz’a İctihâd İcâzeti — Hulefâ-i Râşidîn İctihâdları; Müseylemetü’l-Kezzâb Cihâdı

Malum Muâz’ı normalde Yemen’e göndereceği zaman, bakın bu hadise fıkhın icazeti açısından çok önemli. Muâz’ı Yemen’e göndereceği zaman soruyor. Ey Muaz! Sen nasıl hükmedeceksin? Cevap şu, Kur’ân ile Ya Resulallah bulamazsan diyor. Bakın daha o zaman Hazret-i Peygamber’in dilinden çıkan bir mesele bu. Bulamazsan. Kur’ân ile bir şey bulamadın. Bu Kur’ân’ın eksikliği değil. Senin sünnetin ne Ya Resulallah? Bulamazsan. O zaman diyor ki kendi re’yim ile ictihâd ederim diye cevap verdim. Kendi re’yim ile ictihâd ederim diye cevap verdim. Bunun üzerine Allâh Resûlü, Nebisinin razı olduğu şeyde başarılı kılan Allâh’a hamdolsun dedi. Şimdi bu İslam dünyasında Hazret-i Peygamber’in kendi zamanında direk ictihâd kapısının aralandığı yerdir.

Hazret-i Peygamber sağdır ve Hazret-i Peygamber görevinin başındadır. Peygamberlik ve Devlet Başkanı olarak. Ve Hazret-i Peygamber kendi ağzından Muâz’ın, Muaz’ın kendi re’yi ile ictihâd etmesini kabul eder. Bunu böyle bir kenara alın, not alın bunu. Ardından tabi Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebû Bekir, Ömer, Osman, mesela Hazret-i Ömer Efendimiz’in, Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz’in kendi zamanlarında ictihâdları vardır. Mesela Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz’in ilk ictihâdı nedir? Zekat vermeyi reddeden yalancı Peygamber’e savaş açmaktır. Müseylemetü’l-Kezzâb’a. Mesela ordu Hazret-i Peygamber Efendimiz zamanında savaşa gidecektir. Hastalığından dolayı bir türlü gidemez. Ve o ordu orada dururken, cihada gidecek ama önce Müseylemetü’l-Kezzâb’ın üzerine gider.

İştahat eder Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz. Der ki Peygamber’in zamanında nasıl oluyorsa öyle olacak. Kim bundan bir adım geri çıkar, bundan dışarı çıkarsa ben ona cihâd ilan ederim der. Bunu da Hazret-i Ömer Efendimiz’e karşı der. Hazret-i Ömer Efendimiz bunu der ki, sen la ilâhe illallah diyen kimseyi mi savaş ilan ediyorsun? Ona mı katlediyorsun? O da der ki, vallahi kim bundan bir adım ayrılırsa ona cihâd ederim der. Bakın bunlar iştahattır hep. Bunun hukuk açısından baktığımızda iştahattır. O yüzden bunları şimdi geçeceğim, Hazret-i Ömer Efendimiz’in ictihâdları vardır, Hazret-i Osman Efendimiz’in vardır, Hazret-i Ali Efendimiz’in daha fazladır bu konuda ictihâdları. Ama emevlilere gelinceye kadar böyle bir orta yerde düzenli bir hukuk yok.

Hep böyle sahâbelerin ağzından çıkan ve sahâbelerin Hazret-i Peygamber’den duydukları ve o zamana kadar devlet, devlet, İslam devletin en önemli vazifesi cihâd etmektir, dini yaymaktır ve cihâd etmektir. Devlet dine hizmet etmektedir. Dezmana kadar emevlilere kadar. Hazret-i Ali Radıyallâhu anh hazretleri şehit olur, Hazret-i Hasan Efendimiz 6 aylık bir halife dönemi var, sonra Muaviye adına halifelikten Hazret-i Hasan Efendimiz çekilir. Muaviye döneminde çok böyle bir sıkıntılı bir durum yoktur ama Muaviye ne zaman ki oğluna halifeli bırakır, sıkıntılar başlar. Şimdi burada İslam devlet hukuku veya fıkıhı dediğimizde Hazret-i Ali Radıyallâhu anh hazretlerinin zamanında fıkıh ekolleri ikiye ayrılır.

Bunu da beyan etmek zorundayız. Bir ekol Medîne-i Münevvere’de kalır. Bunlar Medîne-i Münevvere’den çıkmayanlardır. Mesela İmam Malik bunlardan birisidir. İmam Malik’in mesela muvattası o yüzden sadece Hicaz bölgesindeki Müslümanlara yöneliktir. Ve Medîne alimleri fakihleri Medîne-i Münevvere’de Hicaz bölgesinde kalıp onlar dışarı çok çıkmamışlardır. Mesela tarihçiler derler ki Veda haccında yaklaşık 12.000 sahâbe vardı. Bunun 10.000’i Hicaz bölgesinde kaldı. Bunun 2000 tanesi yaklaşık dünyanın değişik bölgelerine hicret ettiler derler. Şimdi Sünni fıkıha geleceğiz ya, o yüzden bunun temelini atalım. Sünni fıkıh diye nitelendirdiğimiz Hanefi fıkıh olarak nitelendirdiğimiz fıkıh küfede nüvesi, özü, merkezi küfedir.

Neden küfedir? Hazret-i Ali raddellahu anh hazretleri halife olunca küfeye yerleşir. Devletin merkezi de küfe olur. Küfe olunca Hazret-i Ali efendimizin etrafında tabiri caizse sahabenin şeyini, kelime mi, af buyurun ağırları alimleri Hazret-i Ali efendimizin yanına gider. Maâzera bunlardan birisi İbn-i Mes’ûd küfeye yerleşir ve orada hakimlik yapar, orada müftülük yapar, kadılık yapar ve normalde Hazret-i Ali efendimiz oraya intikal etmezden önce İbn-i Mes’ûd’dan başka dikkat edin isimlere. Sa’d ibn-i Vakkas, Ammar bir Yasin, Ebu Musa el-Eşari, Mûruma bin Şubeh, Enes bin Malik, Huzeyfetül Yaman, İmran bin Hüseyin gibi sahâbeler. Bunlar böyle fıkıhtar, tefsirde, ondan sonra kelamda, hadiste çok önemli sahâbeler.

Bunlar normalde Hazret-i Ali efendimizle beraber hatta İbn-i Abbas, Hz. Abbâs’ın oğlu İbn-i Abbas bunların hepsi de ne yaparlar küfeye yerleşirler. Küfe nerededir? Irak’tadır. Böyle olunca bu sahâbeler ve onların yetiştirdiği tabi kendilerini Medîne fıkıhçıları ile deng saymışlardır. Medîne’de de kalan fıkıhçılar var. Bunları da yok saymak mümkün değil. Ama normalde bu sahâbeler bu Irak’a göçen küfe sahabeleri ve onların yetiştirdiği talebeler birçok konuda Medîne fıkıhçılarının yolundan değil kendi reylerini kullanmışlardır. Bu böyle tabiri caizse İslam dünyasında önemli bir olgu ve adımdır bu. Şimdi bütün toplumsal hayatı kuşatması lazım o fıkıh dairesinin veya olgusunun. Tabi bu böyle bunları İslam dünyasında dönem dönem değerlendirmek gerekir aslında.

Mesela Hazret-i Peygamber dönemini bir dönem ondan sonra Hz. Öbebekür Ömer Osman Ali’yi bir dönem sonra Emevileri bir dönem Abbasileri bir dönem Selçukluları bir dönem.


Sünnî Fıkıhın Gelişkinliği — İcmâ-Kıyâs; Hanefîlerin Yönetim Tekniği; Bayındır Zeytin-Pamuk Başak Fıkhı

Ve sonra Moğol istilasından sonra örnekliyorum bunu mecelleden sonraki dönem bugün geldiğimiz noktada son yüzyıllık dönem bunların hepsi de mesela şu anda örnekliyorum Diyanet önceden bu kadar fetva yayınlamıyordu. Bu son dönem çatır çatır fetva yayınıyor. bunlar normalde dönemsel dönemsel irdelenmesi dönemsel dönemsel konuşulması lazım. Ve burada tabi en önemlisi Hazret-i Peygamber Salallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin devri normalde vahye dayanan ve aynı zamanda da vahyin denetimi altında olan bir dönem bu dönem. Tabi kaynak merkez o dönem o yüzden normalde İslam’ı din bugün size din olarak İslam’ı seçtim ve dininizi tamamladım. Bu meselede bir sıkıntı yok o yüzden sonraki dönemlere o dönem ışık tutmuş.

Şimdi neden sünni fıkıh daha gelişkin şimdi oraya gelelim. Şimdi sünni böyle bir ırkçılık gibi algılanmasın hakkınızı helal edin baştan söyleyeyim. Ama bu gözden sünni fıkıh neden daha gelişkin bu tarihsel bir tespit tarihsel bir gözden ve tarihsel bir doğru. Sünni fıkıhın daha gelişkin olması çünkü sünni fıkıh icma dediğimiz topluluk ve kıyas mekanizmalarını kurmuş ve bunları devamlı olarak çalıştırmış. Bu benim kendi şahsi düşüncem ne zamana kadar son 300 yıla kadar. Ben Osmanlı’daki son 200 yılı ve Cumhuriyet döneminde için alıyorum. Son 300 yıl bu mekanizma icma ve kıyas o eski günlerini parlak günlerini kaybetmiş. Tabi normalde sünni fıkıhın en önemli özelliklerinden birisi devamlılık ve düzendir.

Sünni fıkıh devamlılığı getirir aynı zamanda bir düzen içerisinde götürür onu. O düzeni kendi içerisinde kendi disiplinleriyle oluşturmuştur. Ve normalde sünni fıkıh genel olarak siyasi otorite ile çatışmadan siyasi otoriteyi dizayn etmeye çalışır. Çatışmacı değildir. Çatışmadan dizayn etmeye çalışır. Sünni fıkıhın benimce tespit ettiğim en önemli özelliklerinden birisi budur. Mesela hala da Anadolu insanı devlette çatışmaz. Devlette çatışanı kerih görür. Bakın devlette çatışmaz, devlette çatışanı kerih görür. Bu biz Anadolu İslamı dediğimiz bu ta normalde Selçuklulardan itibar. Turulşah’tan gelir bu. Şimdi böyle olunca o otorite ile çatışmadan işlerini yürütme bir düzen içerisinde. Ve özellikle hanefiler, hanefiler İmam-ı Azam’ın öğretisiyle daha fazla akıl yürütürler.

Muâz Bin Cebel böyle dedi ya neyle hükmedeceksin? Kendim ictihâd ederim dedi. İmam-ı Azam bunu kendisine örnek alır. Hatta meşhurdur sözü. Biz bir meselede Kur’ân’a bakarız. Bulamazsak Sünnet-i Seniye’ye bakarız. Bakın orada sahabeyi bile söylemez. Bulamazsak ben kendim reis sahibiyim, ictihâd ederim diyor. Sahabeyi bile karıştırmıyor orada. ashaba bakarız demiyor. Kur’ân’a bakarım, Sünnet-i Seniye’ye bakarım. Bulamazsam İmam-ı Azam’ın sözüdür bu. Kendim ictihâd ederim diyor. Bu tabi İmam-ı Azam’ın hocası da, İmam-ı Cafer’in de aynı sözü var. Aynı zamanda küfe âlimlerinden birkaç tane daha hocalar var. Onlar da aynı şeyi söylüyor. Ve hanefiler o günkü İslam tırnak içerisinde İslam devletlerinin pratikleriyle uyumludur.

Ve halkın pratikleriyle de uyumludur. Halkın pratikleriyle de uyumludur. Bazen örneklerim ya, ben Bayındırlıyım. Bizim orada zeytin toplandı mı toplandı. Toplandıktan sonra zeytin sahibi çıktı değil mi tarladan? Başak deriz biz ona. Başak toplamak serbesttir orada, caizdir bir de. Haram değildir o. Fetvası da vardır bunun. Pamuk ekellerdi önceden pamuk toplandı. Bir kat topladığında iki kat toplandı, üç kat toplandı, bitti. Millet tarlaya girer başak yapar oradan, başak toplar. Bunlar yöresel fıkıhtır mesela. Hanefîler bu yöresel fıkıhlara açıktır. Mesela bir kimsenin muhtarın elma ağacı var. Muhtarın elma ağacı yola böyle sarkmış. Muhtar diyecek ki şimdi bende öyle bir elma ağacı yok kimse ağzını suyunu sulandırmasın köye girinip vuruyorlar çünkü.

Mesela böyle kendi sınırının dışına elma ağacının dalları sarkmış yola ondan alabilirsin. Yandı muhtar şimdi. Bu yöresel fıkıhtır. Hanefîler bunlara açıktır. Şimdi o yüzden Hanefi fıkıhı sadece inançla alakalı değildir. Aynı zamanda da bir yönetim tekniği koyar ortaya.


Hanefîlerin Hüküm Askıya Alma — Hz. Ömer’in Müellefe-i Kulûb Zekâtı; Üç Talâk-Diyet İctihâdları

Yani Hanefi fıkıhı devletsiz değildir, devlet Hanefi fıkıhsız olamaz. O noktadadır Selçuklularda. Şimdi böyle olunca normalde mesela Hanefîler bir illete bağlı bir hikmete bağlı olduğu bilinen hükümler illet ve hikmetin değiştiği zaman o hükmeti değiştirirler. Orada saplantı halinde kalmazlar. Bir illet var, hastalık var, bir problem var. O illete bağlı bir hüküm geliştirdiler. Hükmettiler. Ama o illetin durumu vaziyeti değişti. Değişince hükmü de değiştirirler. Orada sabit kalmazlar. Hanefilerin bugünkü Hanefileri söylemiyorum ha bunlara. Eskiye doğru gidiyor eskiden bahsediyorum. O yüzden normalde böyle kamu düzenini korumak İslam devletinde kamu düzenini korumak, hak ve adaleti gerçekleştirmek, zaruretleri gidermek maksadıyla bazı hükümlerin uygulanmasını askıya dalırlar.

Bu çok radikaldir bunlar. siz diyeceksiniz ki ya bir hükmü nasıl askıya alırlar, asal alırlar. Mesela buna da örnek olarak Hazret-i Ömer Radiyallahu An Hazretlerinin Kur’ân’la sabit olan gayrimüslimlere devletten zekat verilmesinin hükmünü Hazret-i Ömer Efendimiz kendi zamanında kaldırmıştır. İslam güçleşmiş, kuvvetlendi. İslâm’ın bu gayrimüslimlerin kuvvetine ihtiyacı yoktur deyip onlara zekat dağıtılmasını kaldırır Hazret-i Ömer Efendimiz. Bakın dikkat edin. Kur’ân’da ayetle sabit olan bir şeyi kaldırır. Buranın altını çizelim. Kur’ân’la sabittir zekat ayetinde ona normalde dil öyledir ya müellefil kuluba derler. gayr-i Müslim insanlara gönlünü İslam’a ısındırmak için onlara zekat vermek. Hazret-i Ömer Radiyallahu An Hazretleri kendi sağlığında halifelinde bu âyet-i kerimenin hükmünü tabiri caizse kaldırır.

Der ki şimdi buna ihtiyaç yok ve zekat gelirlerinden bunlara herhangi bir şey verilmesine gerek de yok der. Şimdi bu bakın bir hükmü kaldırıyor. Kaldırıyor derken işlemez hale getiriyor. Mesela şimdi bir tartışma var öyle değil mi? Örnekliyorum bir erkek bir kadına üç talakla boş dedi. Üç talak bir talak mı sayılacak yoksa üç talak mı sayılacak? Bakın tartışma var. Şimdi neden tartışma var? Bazı hadîs-i şeriflerde üç talak bir talak saydırmış, bazı hadîs-i şeriflerde üç talak bir talak saydırmış. Üç talak bir seferde vermeyi kabul etmemiş. Mesela Hazret-i Ömer Radıyallahu An Hazretleri üç talak bir seferde veren bir kimsenin üç talakta boş olduğuna hükmetmiş. Üç talak bir talak saymamış. Bu normalde bakın bir iştahattır evlilik kurumunu korumak amacıyla böyle gelgitler yaşanmasın diye o normalde bir talakta verilen bir şeyi üç talak olarak bir talakta üç sefer verdiyse boşsun demiş.

Ama mesela hadîs kitaplarından okuyorum ben de. Sahabeden bir kimse hanımını üç talakta boşadı geldi Allâh Resûlü’nün yanına dedi ki üç talak boşadım bir seferdim dedi öyle boşam olmaz dedi. Döndürdü onu geri. Gideceksin dedi şimdi bir temizlik müddeti bekleyeceksin bir talak sonra boşayacaksın. Yine bir temizlik dönemi bekleyeceksin bir talak daha boşayacaksın. Sonra bir temizlik dönemi daha bekleyeceksin yine sonra boşayacaksın dedi. Ama mesela küfe imamları reis ayetleri bunu kabul etmediler. Dediler ki evlilik ciddiyet isteyen bir şey bir kimse bir kadını üç talakta bir seferde boşadıysa boşamıştır dediler imam azam da bunun içinde. Şimdi normalde mesela bir kimse öldürülüyor aklıma gelenleri söylüyorum.

Bir kimseyi öldürüyor haksız yere öldürünce diyet ödeyecek. Diyet ödeyeceği zaman nereden hesaplanacak? Deve hesabından hesaplanacak ya. O zaman için bir deve bir Mercedes veya Audi diyelim. Bir ara deve fiyatları çok yükselmiş. Deve fiyatları çok yükselince devenin fiyatını bir yere bağlamışlar. Demişler ki bu kadar yüksek diyet ödenmez. Bu diyetler yüksek deve fiyatları yükselince bunu demişler bir noktaya bağlayalım bir seviyeye bağlayalım demişler. Bunun gibi mesela yine bu Hazret-i Ömer Efendimiz’in iştahatlerinden birisidir. Mesela bir kimse arabasını aldı getirdi Cevdet Usta’ya getirdi koydu. Cevdet Usta da araba tamir olacak. O esnada Cevdet Usta’nın dükkanında arabada bir hasar oluştu.

Dükkanda oluştu. Bu Hazret-i Ömer Efendimiz’in iştahatidir. Cevdet o hasarı ödemek zorunda. Evet. Bunlar böyle o güne kadar olan fıkıh literatörlerinde, kanun literatöründe olmayan şeyler. O yüzden böyle hanefiler kendilerince toplumun ihtiyacına bakıp, toplumun ihtiyacına bakıp, bölgenin ihtiyacına bakıp bölgedeki hastalıklara, illetlere çözüm üretebilmişler. Ben bu konuda çok muzdaribim, şöyle muzdaribim. Ne yazık ki biz 300 yıldan beri aslında Hakan kardeş bu İslam’da ictihâdı konuşacağız demişti. Ben bekliyorum onun bu konudaki çalışmalarını. Çok önemli bir konu, çok titizlikle davranılması lazım. Bu ictihâd mekanizması işlevini yitirmiş. Bakın işlevini yitirmiş. Şimdi Selçuklu’nun tercihi inanç mı zorunluluk mu dediğimizde bu tercih hem inançtan kaynaklanıyor hem de devlet olarak örgütlenmenin zorunlu ihtiyacı olarak var bizde.

Şimdi Selçuklu’nun başlangıç noktasında baktığımızda nereye kadar inelim Tuğrul Şâh’a inelim. Tuğrul Şâh’la beraber iki tane daha kardeşi var. Bunlar normalde şehir beylikleri öyle diyelim. O zaman normalde bir halife var Abbasilerin içerisinde. O halife ne yazık ki önemini yitirmiş, ağırlığını kaybetmiş ve orada da emevîlerden sonra Abbasiler çok zayıf bir devlet halindeler. Bölük pörçükler, etrafta birçok böyle küçücük küçücük devletçikler oluşmuş. Dığınık bir şeyde ve her yıl o devletçiklerin arasında savaş var. Bitmek, tükenmek bilmeyen savaşların içerisinde. O bölgede Tuğrul Şâh dediğimizde Türkler o Türklerin içerisinde komple Arap olmayan bütün ırklar Türk orada. Arap olmayan. Yahudiler var o bölgede Araplar var, Araplar var, Şia var mesela bir Fatımlı Devleti kurulmuş, Haşhaşiler var, Abbasiden kalanlar var, farklı farklı küçük devletçikler var, devletçikler var.


Tuğrul Şâh’tan Selçuklulara — Çok Uluslu-Çok Dinli Coğrafya; Melikşâh’ın Adâlet Devri

Tuğrul Şâh ve kardeşleri de bu küçük devletçiklerin başında bir kardeşinde birkaç tane şehir var, bir kardeşinde birkaç tane şehir var, Tuğrul Şâh’ta da birkaç tane şehir var. Ama o kardeşlerin hepsi de Tuğrul Şâh bağlı. Daha henüz Halife’den Abbası Halife’den tuğ ve sancak alınmamış ve Tuğrul Şâh savaştan savaşa seferden sefere koşuyor. Coğrafya çok uluslu, çok dinli, çok uluslu, çok dinli ve sürekli savaşan bir ırk var Türkler. Bunu da böyle şimdi beyan edeceğim yanlış anlaşılmasın. burada Kürtler de var dediniz de Kürtler Türkmen boyu, onlar da Türk. Onlara siz ayrı bir kavimsizliğe in İngilizler. Orada çünkü başka bir kavim yok. Yahudiler var, Hristiyanlar var, Bizanslılar var Bizanslıların farklı farklı Hristiyanların kolları var, Süryaniler Katolikler gibi.

Bir de Êzîdîler var, şeytana tapanlar var, farklı farklı orada inanışlar var ama bir tarafta da Persler’den kalıntılar var ve aynı zamanda da Şia başlıyor yavaş yavaş. İsmailiye takımı var, Bâtınî takımı var örneğin bunlar Caferilikten ayrı. Şia ile Caferiliği ayırın. Mesela Caferîler ile Batinlileri ayırın. Caferiler ile İsmâilîler ayırın. Caferiler ile Fatımlileri ayırın. Böyle bir de Hariciler var bölgede, mütezile var bölgede, kaderiyeciler var bölgede, cebriyeciler var bölgede hepsi de bunların. Bakın bu kadar böyle bütün her şeyin birbirine karıştığı iç içe girdiği bir coğrafya. Selçuklu’nun yavaş yavaş Selçuklu olmaya başladığı zamanlarda. Şimdi böyle bir toprakların üzerinde coğrafya geniş, çok uluslu, çok dinli, çok mezhepli, çok meşrepli bir ülke.

Böyle olunca oradaki sizin hukuk sisteminiz esnek ama disiplinli olmak zorunda. Bu tabirimi de hoş görün ama esnek ama disiplinli olmak zorunda. Aynı zamanda merkezi meşruiyeti tutmak zorundalar. bir merkeziyetçilik olması lazım, devletin bir merkezi olması lazım ve devlet o merkezden yönetilmesi lazım. Öyle olunca bu hem dini olarak birçok mezhep meşref var hem de birçok iril ufaklı devlet var. Burada fitne o zaman için tabiri caizse bulgur gibi kaynıyor boyuna bu fitneyi de bastıracak ideolojin olması gerekiyor. Ve Akâ’id’nın olması, kelamının olması gerekiyor. Felsefenin de olması gerekiyor. Batini dediğinizde felsefe var işin içerisinde. Ve o dönemde bir de Sokrat’tan, Aristodan, Yunan felsefesinden Avrupa’dan habire çevirirler yapılıyor.

Bu çeviriler yapılırken de hiç analiz edilmeden, gözden geçirilmeden kitap haline getirilip millete uyguduluyor. bu ne kadar doğrudur ne kadar değildir o yüzden normalde bunu da uygulamıyor. Selçuklular kendilerince tabiri caizse Sünniler Tuğrul Şâh döneminde İslam dini devlet dini hükmüne geliyor. Nasıl Bizans Hristiyanlığı devlet dini haline getirdiyse önceden Hristiyanlar zulüm altında. Kimin zulmü altında? Yahudilerin zulüm altında. O yüzden dağların tepesine kiliseler yapıyorlar. Çünkü Yahudiler onları siz kafirsiniz deyip katlediyorlar. Hristiyanlar ne yapsınlar yerin altında mağaralar yapıyorlar kiliseler yapıyorlar. Dağların en zirvesine kiliseler yapıyorlar. Çünkü bir Yahudi zulmü var Hristiyanların üzerinde.

İsa’yı da zaten Yahudiler o hale getirdiler çarmıha geldiler. Şimdi onlardan ortak Evangülistler çıktı. Yahudi Hristiyan ortaklığı bu. Aslında Yahudi ve Hristiyanlar en büyük düşmandır birbirlerine. Ama Müslümanlara karşı onlar şimdi birleştiler. Öyle olunca çok ırklı çok dinli çok felsefeli bir coğrafya. Öyle bir coğrafya ki bakın ona Kaşgar’dan Ege Adaları’na kadar. Ve Aral Gölü’nden Kafkasya’dan Yemen ve Adana kadar uzanan bir devlet. Bir imparatorluk böyle olunca anlatsana Karahanlılar bile Selçuklulara bağlı. Karahanlılar dediğinizde onlar da büyük bir Türk devleti. Onlar da Selçuklulara bağlı. Öyle olunca en zirve noktası Melikşâh dönemidir. Melikşâh döneminde bütün Avrupalı tarihçiler bunu destekler.

Bir adalet devridir. Bakın adalet devridir. Avrupalı tarihçiler Selçuklu Devleti’nin Melikşâh dönemini derler ki bir adalet devleti. Hatta Ermeniler bile Selçuklunun adaletinden memnundur. Bütün Selçuklu topraklarında yaşayan hangi dine mensup olursa olsun hangi millete hangi ırka mensup olursa olsun hepsi de Melikşâh döneminde güvendedir, mutludur. Hepsi de normalde tabiri caizse can güvenlikleri, mal güvenlikleri, din güvenlikleri emanatındadır. Zaten Melikşâh öldüğünde bölge insanının hepsi de üzülür. Ve devletin teşkilatı Melikşâh döneminde Nizam-ül Mülke verilir.


Nizâmü’l-Mülk Tedrîsi — Nizâmiye Medreseleri ve İmâm-ı Gazâlî’nin Keşfi

Şimdi Nizam-ül Mülke geliyoruz. Tabi Nizam-ül Mülke çok gayretli bir kimsedir, alim bir kimsedir. Normalde ilmi ve kültürel faaliyetleri zirvede bir kimsedir. Ve Nizamiye medreselerini kurar, Nizamiye medreseleri dünya çapında şöhrete kavuşur. Hem ahlaki noktada hem devlet yönetiminde hem iktisadi noktada hem de normalde ticari hayat açısından muhteşem gelişmeler olur. Muhteşem gelişmeler olur. O yüzden Nizam-ül Mülke’nin devlet açısından siyaset namesi gerçekten bütün devlet insanlarının ve devlet adamlarının okuması ve uygulaması gereken bir şeydir. Ben bazı bölümlerini zaman zaman göz gezdiriyorum zaman buldukça gerçekten o zamandan bu zamana ışık tutan bir siyaset namesi var. O yüzden sadece vizyur olarak görmek mümkün değil, bir devlet kurucusudur Nizam-ül Mülke.

Devlet kurucusudur ve normalde Nizam-ül Mülke’nin diğer vizyullerden ayıran en önemli özelliği devlet gücüyle tabirimi hoş görün ideolojiyi iç içe yaşatmasıdır. İdeoloji nedir? Devletin bir ideolojisi, bir hedefi olmalı ve Nizam-ül Mülke bunun ikisini harmanlamış, bunun ikisini birleştirmiş bir insandır ve Nizamiye medreselerini devleştirerekten akçeli hale getirerekten devletin memurları vardır orada. Bu noktada ilmi komusal alana yaymak ve normalde kılıcın yetmediği çünkü kılıç yetmez kılıcın yetmediği yerde zihinle, ahlakla, fikirle insanları yönetmeye çalışır. Nizam-ül Mülke’nin felsefesi budur. Nizam-ül Mülke sadece devletin gücünü kullanıp insanları yönetmek yoktur. İşin içerisine ilim girer, irfan girer, ahlak girer.

İşin içerisine insanların bireysel özgürlükleri girer girer. sadece devletin kılıç zoruyla bir şey yaptırması söz konusu değil. E geldik şimdi Gazâlî’nin keşfi tesadüfü mü yoksa bir stratejik bir seçim mi? Gazâlî’nin keşfi Gazâlî’nin bir ilmi derinliği var. Bunu yok saymak mümkün değil. Ama Gazâlî’de en önemli olgulardan birisi kriz dönemlerinde devletle dini ve dindarları, dindarları… Bir araya getirip düzeni meşrulaştıran bir kimsedir. Bunlar tartışmaya açıktır. diyeceksiniz ki ya düzeni meşrulaştırıyor, evet meşrulaştırmış. Bugünden biz o güne baktığımızda eksik yönlerini görebiliriz. Ama devletin içeriden Fâtımîler var, içeride Bâtınîler var, içeride İsmâilîler var, içeride Haşhaşiler var.

Dışarıda Batıda Bizans var, Şia var bir tarafta, bir tarafta Abbasiden kalıntılar var. Biraz daha böyle Selçukluların güney doğusuna doğru gittiğimizde Selçuklunun dışarıda da içeride de uğraştığı, savaştığı çok alan var. Öyle olunca o kriz döneminde devleti meşrulaştıran, meşruiyete çeken, ilmiyle felsefeyi sınırlayan yok eden değil, ilmiyle felsefeyi sınırlayan, Bâtınîleri etkisiz hale getiren, Şimdi mesele yanlış anlaşılmasın diye kelimeyi yuttum ama yutmayayım. Sünniliği biraz da ortodokslaştıran, Ortodoklaştırarak sistemleştiren bir gazali. Bunu normalde ben eleştiri açık bir insanımdır. Çünkü o zaman için Selçuklular bunu hep söylerim kendi içimdedir. İslam dininin ayakta durmasının en büyük etkenlerden birisidir.

Ben hala da derim, İslam şu anda bir fikri planda, mezhebi planda, felsefi planda ayakta duruyorsa, Selçuklulara dua etmek gerekir. Çünkü o günkü Abbasi’lere baktığınızda, Emevilerden sonra Emevi ve Abbasi ikisini bir nitelendirdiğinizde, Ne yazık ki İslam dünyasının elle tutulur bir tarafı kalmamıştır. Etkisiz, yetkisiz, gücü kuvvet olmayan, çok özür dilerim ama, Maskot gibi duran bir halife, baskılara direnemeyen, ordusu olmayan, gücü olmayan bir halife vardır. Ve devlet başkanı ayrı, halife ayrı, arada bazen çatışıyorlar ve İslam dünyası içinde yükselen Batimiliğe, içinde yükselen İsmaliğe, içinde yükselen Haşhaşiliğe, içinde yükselen Fatimiliğe, Bunlarla baş edemez halde, dışarıda Bizans ikide bir de saldırıyor, Haşli seferleri var bir çok, ufak tefek, aşağıda yukarıda, yanda, sağda, solda mesela Habire savaşan bir Selçuklu var.

Ve her şeyiyle bütün o gün için bütün dış etkenler İslam’ı boğmak için mücadele ediyorlar. Buna bir de o günün Caferilerle Şikayi ayırıyorum tekrar. O günün bir kısım Şiha örgütlenmeleri de bunların içerisinde. Böyle olunca ben hala da derim ki İslam Selçuklulardan Osmanlılara geçerken, İslam dünyası Selçuklulara çok şey borçlu. dolayısıyla Türklere. Bakın dolayısıyla Türklere. O yüzden şu anda İslam dünyası İslam olarak, Müslümanlar olarak hala da adı anılıyorsa, bunda Selçukluların payı çok fazla. Tabi Gazâlî bu manada bir taraftan filozoflara cevap verirken, bir taraftan da itaat konusunda, bir taraftan da ahlaki konularda siyasetçilere eklemler yapar. Halka da bu noktada öğretiler içerisindedir.

O yüzden sünni fıkıh burada hem ahlaki kendi içerisinde içselleştirir hem de devlet düzeni açısından devlette de içselleştirir. Din ve devlet kardeştir kuramı, o zaman büyük Selçuklu zamanında oturur ve yerleşir. Nizam-ül Mülk ile başlar, Gazâlî ile devam eder. Mesela Nizam-ül Mülk’ün siyaset namesinden size şimdi yine bir paragraf okuyayım. Padişahlarda olmazsa olmaz şey pirupak, pertemiz dindir. Zira din ve hükümdar birbirlerinin kardeşi gibidir. Hükümdarın vatanında bir kargaşa baş gösterince, dinde bundan zarar görerek bozgunculara ve dini eğrilere gün doğar. Keza dinde bir fesat vücuda gelirse memlekette nizam kalmaz ve dahi mayası bozuklar palazlanarak padişahın itibarını sarsarlar. Kalpler kararır, sapkınlık ayı yuka çıkar ve asiler galebe çalar.

Nizam-ül Mülk’ün siyaset namesinin 8. faslında bu. Nizam-ül Mülk’ün düşüncesi budur. Bu düşünce ile Nizam-ül Mülk, din ve devletin ayrılmasının mümkün olmadığını, ayrılamayacağını, ayrıldığı takdirde ülkede karışıklıkların çıkacağını, emniyet ve asayişin ortadan kalkacağına inanır. Ve yine Gazâlî, onun devamı olan Gazâlî de din ve devletin ayrılmaması gerektiğini söyler.


«Dîn ve Devlet İkiz Kardeştir» — Gazâlî’nin İktibâsları; Devleti Ahlâkîleştirme

Şimdi de Gazâlî’den alıntı. Din ve devlet ikiz kardeştir. Din esas devlet koruyucusudur. Esası temeli bulunmayan bir bina yıkılmaya mahkum olduğu gibi muhafızı bulunmayan şeyler de yok olmaya mahkumdur. Dünya düzeni için hükümdarın varlığı zorunu olduğu gibi ahiret saadetini kazanmak için de din zorunludur. İnsanlar çeşitli sınıflarıyla içinde bulundukları muhtelif durumlarıyla, arzularıyla ve birbirine aykırı görüşleriyle baş başa bırakılsalardı ve aralarında görüşüne hürmet ve itaat edilen ve onları bir fikir etrafında toplayabilecek güçte bir kimse bulunmasaydı, şüphesiz hepsi de en son ferdine kadar helak olurdu. Bu hastalığın ilacı ise ancak bu dağınık ve birbirine aykırı fikirleri bir araya getirebilecek, çeşitlik görüşlere sahip insanları bir fikir etrafında toplayabilecek güce, kudrete sahip ve kendisine itaat edilen bir sultanın varlığıdır.

Bu da bize gösteriyor ki dünya düzeni için sultanın varlığı ve din düzeni için dünya düzeni zorunu olduğu gibi ahiret saadetini kazanmak için de din düzeni zorunludur. Bu da gazaleden. Şimdi siz buna diyebilirsiniz ki ya böyle bir şey olabilir mi şimdi? Buradan gazaleyi bu konuda eleştirmek basit. Evet çok basit. Ama o günkü coğrafyada devletin o günkü durumunda ve içeride ve dışarıdaki etkenlere baktığımızda o zaman gazaliye hak verir insan. Gazâlî o yüzden dinle devletin kardeşinin bir zorunluluk olduğunu hem dünyevi hem de uhrevi mutluluğun böyle bir kardeşliği gerektirdiğini ifade eder. Hem nizam-ı mülkün yaşadığı dönemde hem de gazalinin yaşadığı dönemde batinilik, haşhaşilik ve bazı felsefi akımlar dinin özürüne zarar vermeye başlamıştır.

Toplumda huzursuzluğa neden olmuştur. Toplum huzursuz ve normalde bu sebeple din için devlet devlet içinde din olmazsa olmaz olarak görülmüştür o gün için. Haşhaşı belasından kurtulmak hem devletin hem de dinin birlikteliği için zorunu hale gelmiştir. Böyle olunca Türk-İslam toplumunun bütünlüğünün bozulmaması için din ve devlet arasındaki bağı ilk dönemlerde olduğu şekline getirmek için gayret etmişler. Dikkatli olarak dinin ve devletin de idaresinin aynı liderde olması gerektiğini ifade etmişler. Ben kendimce bu tespitleri yaptıktan sonra diyorum ki kendimce o gün için doğru yapmışlar. Bakın din ve devletin bir merkez de olması zaten Tuğrul Şâh’tan sonra Melikşâh halifeli de alır. Tuğrul Şâh halifeye normalde kendi kız kardeşini verir, evlendirir ve tabrica ise halife mascot halindedir Tuğrul Şâh’ın emrinde gibidir.

Böyle olunca gazaliyle beraber bunlar negatif yönleri, bunları da konuşmazsam haksızlık yapacağımı inanırım. İlmi çoğulculuk diye nitelendirildiğimiz bugün için ilmi çoğulculuk daralır. Bunu bir böyle öz eleştiri gibi alalım. Gazaliyle beraber mesela mezhepler arasındaki sınırlar sertleşir biraz. Bunlar benim negatif olarak tespit ettiğim şeyler. Sorgulama biraz kalkar ortadan, sorgulamanın yerine iç disiplini alır. Bunlar dönemin getirdiği sıkıntılardan kaynaklanır. Ama mesela o sıkıntılara rağmen bu biraz hayalperestik gibi algılanabilir. Ben mesela ilmi çoğulculuğun daralmasını çok gönlüm arzu etmezdi. o ilmi çoğulculuk oysa daha iyiye, daha ileriye, daha güzele götürebilecek bir şeydi. Veya da mezhepler arasındaki keskin sınırlar, çizgiler bazı şeyleri yönetmekte zorlandırdığına inanıyorum.

Mesela şu anda da o keskin çizgilerin olduğuna inanıyorum. Bu İslam dünyasının en büyük hastalıklardan, bu hastalıklar devam ediyor. Bir, biz ilmi çoğulculuktan uzayız. İlmi çoğulculuktan ama heva ve hevesden değil, nefsin öngörülerinden değil, ilmi çoğulculuk dedim bir şey de gerçekten ilim noktasında bir şey getiriyorlar ortaya. Bunu bunda biz şu anda da İslam dünyası bu noktada çok kısır. Şu anda da çok kısır. Mesela dedim ya Gazâlî ortodokslaştı biraz Gazâlî’den sonra dedim. Evet şu anda ortodoksun tam göbeğindeyiz biz. Şu anda mesela İslam dünyası bir kadının, bu çok acı şeyler bunlar, bir kadının tek başına seyahatini halledebilmiş değil. Mesela burada ortodoksluk bir noktadayız.


Ortodoksluk Eleştirisi — Mezhep Sınırlarının Sertleşmesi; Eskişehir Konferansı «Yol Güvenliği» Hâtırâsı

Bunu bazen örnekliyorum ya Eskişehir’de üniversitede konferanstayım. Kızlara sordum kızlar hanginiz buraya dedim babanız getirdi. Şimdi yaklaşık o salon bin kişilik vardı herhalde değil mi? O sohbete gelen var mı Eskişehir’e gelen? Var mıydı bin kişilik daha mı fazlaydı? Evet kocaman bir salondu çünkü. İki tane kız kaldırdı bizi babamız getirdi diye. Geri kalan kızların hepsi de bindi otobüse geldi. Şimdi yukarıda bayan kardeşler var Bursa dışından gelen bindiler otobüse geldiler. Hanefiye göre haram işlediler. Bakın biz bunu kıramıyoruz şimdi. Ha ben kırıyorum. Ben nasıl kırıyorum diyorum ki bu konuda şu hadîs var, şu hadîs var, şu hadîs var, şu olay var. Yol güvenliğiniz varsa gidebilirsiniz diyorum.

Ama o kitaplarda o ictihâd duruyor mu duruyor. Kadın ömreye gidecek tek başına ömre olmaz diyorlar ona gidemezsin. Yol güvenliği varsa gidebilirsin diyorum. Hadîs-i Şerîf var öyle bir zaman gelecek ki filanca yerden bir kadın tek başına buraya Beytullah’a tavafa gelecek, hacca gelecek diyor. Burada söz konusu olan yol güvenliği, yol güvenliği varsa siz seyahat edebilirsiniz diyorum. Ama mesela o sünni kesimdeki veya şia’da da bu ortodoksluk var. İslam dünyasının şu anda bütün mezheplerinde ortodoksluk var. Hala da biz şafilerde kadın erkeğe dokundu, abdest bozuldu mu, bozulmadı mı bunu tartışıyoruz. Ama bu normalde gazali, nizam-ül mülk ve gazaliyle bir fayda sağlanmış o zaman için. O fayda ne? kısa zamanda bir devlet ve millet arasında bir istikrar oluşmuş.

Ama uzun vaadede kabul edilir edilmez. Uzun vaadede benim nazarımda Allâh beni affetsin bu hem fıkıhta hem böyle bilhassa fıkıhta bir durgunluk yaşanmış. Biz o durgunluğu hala da yaşıyoruz. Bu ama gazaliyle başlayan bir durum değil bu. Bu normalde gazaliden sonra devam eden bir durum. siz o gün için krizci yönetmek için biriliği kaideler kurallar koyuyorsunuz. O kriz dönemi bitiyor. Kriz dönemi bittikten sonra da o kral ve kaidelere devletler kendi devlet başkanları kendi makamlarını korumak için kriz dönemindeki kral ve kanunları kendi heva ve heveslerini kullanıyorlar. Oysa o kriz döneminde o krizi aşmak için o günkü olaylara münhasır verilen fetvallarda veyahut da durumdu. O hal geçtikten sonra olağanüstü bir hal diyoruz ya olağanüstü hal geçtikten sonra onların değişime dönüşüme tabi tutulması gerekiyordu.

Ama değişime dönüşüme tabi tutulmuyor. Devam ediliyor. Halbuki o kriz kalmamış. O kriz kalmadığı halde neden o kriz varmış gibi davranılıyor? Ama bunda devlet bürokrasisinin ve devletliyi yöneten kimsenin işine geliyor. O zaman biz o duruma baktığımızda tarihsel olarak doğru ben tarihsel olarak doğru görüyorum. bunda bir sıkıntı yok. Devlet yapısı açısından da isabetli görüyorum. Yine bunda da bir sıkıntı yok. Ve tarafsız da değil o zaman için bu yapı. Bunu tarafsız da görmüyorum. devletin ihtiyaçlarını merkeze alan biraz insanların düşünce özgürlüğünü kısıtlayan bir yapı var. O gün için geçerli ama bunda bir sıkıntı yok. O gün için geçerli. bu şuna benziyor. 12 Eylül döneminde böyle adı sıkı yönetim olarak konulmuş.

Ama sıkı yönetim denilen şeyin sıkı yönetimler devleti korumak için vardır. Sıkı yönetimler halkı korumak için değildir. Devlet otomatikman kendini korumak için sıkı yönetimi ilan eder. Halkı korumak için değil. Ve sonra sıkı yönetimin arkasından bir ihtilal olur. devletin içerisindeki bir güç ihtilal eder. İhtilal yaptıktan sonra yine devleti korumak için yeni bir anayasa çıkarır. Aslında o kriz yoktur artık o tehlikeler yoktur. Ama o anayasa orada kalır. Şimdiki olduğu gibi. Şimdiki olduğu gibi nedir? 12 Eylülcüler’in yaptığı bir anayasadır. 12 Eylülcüler’e ülkücüler karşıdır, solcular karşıdır, komünistler karşıdır. İslamcı veya dinci adına ne derseniz deyin İslami cemaatler ve cemiyetler karşıdır.

Ama hiç kimse değiştiremez. 60 ihtilalinde değiştiremedikleri gibi 12 ihtilalinde bir anayasa olur. Yine hiç kimse değiştiremez. Bu tipik bir ortodoksi bir durumdur. Aynı şey Gazâlî’den sonra da söz konusudur. O yüzden evet onların normalde yaşadığı zaman dinle milletin birlikteliği, dini kurumlarının oturması, yerleşmesi, toplumun bütünlüğünün bozulmaması bu tip krizlerin aşılmasında nizami mülk ve gazali felsefesi işlevini yapmış yerine getirmiş. Devlete bir düzen lazımdı. Devlet düzeni oturtturmuş. Normalde bir otorite lazımdı. Otorite oturmuş. Bunlara uygun cevabı veren gazali olmuş. Felsefeyi Kur’ân Sünnet bilgisiyle çepe çevre sarmış. Tabiri caizse onun çevresini oluşturmuş. Çünkü tehafitte bunu yapmış.

Tehafit yazılmasaydı İslam dünyası felsefecilerin boğuntusuna uğradı. Gazâlî ile beraber sünni din anlayışı ve yaşantısı sistemleşmiş. Ahlakı, fıkıhı, akaidi, siyaseti birleştirmiş gazali. Ama gazalin bence en önemli hizmetlerinden birisi hizmet olarak nüpleniriyorum bunu. Tasavvufu, sufili meşrulaştırmış. Meşrullahıştırırken onu da Kur’ân ve Sünnet’e bağlamış. Devleti ahlakileştirmiş. Devleti ahlakileştirmiş. devlet ahlaksızlıktan kurtulmuş. Devlet ahlaklı olursa toplum ahlaklı olur. Devlet ahlaksız olursa toplumda siz ahlakı tutturamazsınız. Devlet rüşvet alırsa bu insanlar işlerini görmek için rüşvet verirler. Devlet rüşvet almazsa insanlar rüşvet veremezler. Ahlakilik devlette başlar. Gazâlî bunu Nizam-ı Mükten sonra bunu oturtturmuş, yerleştirmiş.

Siyasetçileri dinle erdemleştirmiş. devlet başkanları veyahut da siyasetçiler devleti idare eden bürokratlar erdemli insanlar haline gelmiş. Ya fitneyi durdurmuşlar felsefik olarak ve normalde Gazalin’in tespit ettiklerinin en önemli özelliklerinden birisi devleti zorbalıktan çıkarmış ahlakileştirince. Gazalin’in yönteminde devletin zorbalığı yok. Zorbalığı olmayınca devlette kırılganlık da yok. Çünkü zorba devletlerde kırılganlık vardır. Mesela o Abbasilerde zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar. Memlüklerde zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar. Mesela Emrevilerin son kısmında Yezid’den sonra zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar. Eğer devlet zorba olunca çünkü kırılganlıklar fazla olur. Zorba bir devlet var.

Devlet kendi felsefesini kendi inancını veya kendi durumunu halka zorla kabul ettirirse kırılganlık olur. bir taraftan devlet çatırdamaya başlar. En önemli zorba devletlerin çektiği sıkıntı budur. Eskiden de yeniden de. E o zaman Gazâlî’ye baktığımızda Gazâlî bazı meselelerde engelleyici gibi değil dengeleyici gibi durur kendi zamanında. Devletle fert ilişkisini dengeleyen, devlete sınır çizen, devlete sınır çizen, ferde de sınır çizen bir olguya sahiptir Gazâlî. Bence böyle olunca daha böyle kendi zamanında devletle milleti barıştıran alim, devletçi, topluma faydalı son dönemde sufi bir kimsedir. Son dönemde sufi bir kimsedir. Kendi zamanında kendince o günkü şartlarda ihtiyace binaen ben bunu bir ilahi el yordamı ile olduğuna inanıyorum.

Çünkü Müslümanların bir çatının altında ayakta durması gerekiyordu. Cenâb-ı Hak bu küfe alimlerinin terbiyesini almış. Bir topluluğun içerisinde bunları çıkarmış. Evet Anadolu’daki İslam nasıl yavaş yavaş şekilleniyor?


Cüveynî’den Sonra Gazâlî’nin Bağdâd Tâyini — Tasavvufu Meşrûlaştırma; Bursagaz «Lodos Hutbe» Hâtırâsı

Evet Cüveynî’nin vefatından sonra Gazâlî Nizam-ül Mülkim ayesine girer ve ona birkaç proje verilir. İlminiz hafi fıkhın güçlenmesi için kullan. Hem dinen hem fikren hem de siyasetten büyük bir tehlikel olan, tehlike olan batınlığa karşı bir reddiye yaz. Gazâlî bunun hakkını verir, bir süre sonra Bağdat’a atanır, en üst ilmi makam olur, halife kadar ünlenir. Ama bir proje adamıdır. Devlet bürokrasisi emreder ve yerine getirir. Bordrolu din adamı olmuştur. Daha sonra bunun pişmanlığını duyar ve itiraf eder. Evet buradan inşâallâh önümüzdeki hafta devam edeceğiz. Anadolu’daki İslam’a gireceğiz ve Gazâlî’nin üzerindeki bu tip eleştirilere de cevap vermek değil derdimiz. Bu noktada Gazâlî’yi kendine minhasır kendi zamanından bakabildiğimiz kadar bakıyoruz.

Herkesin olduğu gibi Gazâlî’nin de olumlu yönleri var, olumsuz yönleri var, hata yaptığı yerler var, yapmadığı yerler var. Hepimiz için geçerli bu, hepimizin geçerli. O yüzden Gazâlî eleştirilecekse de eleştirilmesi gerekir ki ders çıkaralım. Bugün ne ders çıkaralım? Bu konuda ben Gazâlî’yi eleştirenlere reddiye yapma noktasında değilim. Böyle de algılanmasın mesela. bunu böyle algılarsak da bu sefer hakkını yemiş oluruz eleştirenlerin. Yok biz bu noktada bir İslam alimidir, son dönem Sufidir. Herkes gibi eksiklikleri ve fazlalıkları vardır, herkes gibi yanlışlıkları vardır. Mesela devlet tarafından atanması, devletten akçı alması mesela İmam-ı Azam’ın uyguladığı bir şey değildir örnek. İmam Muhammed’in yolu da değildir.

Mesela Serahsin’in yolu da değildir. Şimdi böyle baktığımızda, bu açıdan baktığımızda, Sen din alimisin, devletten maaş almaman lazım. Ama sen bir devlet memursan devletten maaş alabilirsin. Bu ayrı bir mesele. O zaman Gazâlî’ye bakarken bir din alimli tarafından bakacağız, bir de devlet memurluğu tarafından bakacağız o zaman. Mesela devlet sana maaş veriyor. Ne diyor? Cumalı günleri bu hutbeye okuyun diyor. O hutbeye okuyorsun orada. O hutbe topluma faydalı mı değil mi? Nereye kadar faydalı, nereye kadar faydasız yirdeleyemiyorsun. Bugünkü sistem bu. Normalde çarşının içerisinde cami var. Çarşının içerisindeki cami örnekliyorum beraber gittik ya seninle Cumaya, Bursa Gaz’ın fetvasını okuyor camide.

Bir hafta önce de ne o? Organ bağışıyla alakalı okuyordu. Ben oturdum yerden bağırdım. Dedim öldüğüne kim hükmediyor? İmam böyle gözümün üstünden baktı. Mustafa Özba. Döndü cemaate. Cemaat bize veriyorlar biz de okuyoruz eve. Beraberdik değil mi seninle? Tabi o da diyor ki sen burada bari rahat dur diyor bana. Bir daha seninle Cumaya gelmeyeceğim diyor. İyi haftasına yine aynı camiye gittik. İmam ne okuyor? Bursa Gaz, Lodos gelecekmiş. Lodos geleceği için bacalarınızı temizleyin. Ben tam yine müdahale edeceğim bir şey diyeceğim. Oradan baktı sevgili cemaat diyeceksiniz ki dedi biz Bursa Gazlarla alakalı ne okuyoruz burada? Biz evi öndürüyorlar biz okuyoruz dedi gene. Şimdi bundan kıyasladığınızda baktığınızda ortaya bambaşka bir şey çıkıyor.

Gazaliye de baktığımızda devletin elemanı. Evet. Akçeli elemanı. devletin bürokratı. Ha doğru yaptıkları var, eğri yaptıkları var, kısa yaptıkları vardır, uzun yaptıkları vardır. Ama buranın altını çizelim devletin elemanı. Ha devlet kötüdür, iyidir, doğrudur, yanlıştır. Orasına bakmıyorum. O ayrı bir mesele.


Kaynakça ve Referanslar

  • Aristo’nun İskender’e Mektubu — «Dîni Devletin Temeli Kıl»: Aristoteles (MÖ 384-322), Büyük İskender (MÖ 356-323) — Aristo’nun «Sırrü’l-Esrâr» (Secretum Secretorum) adlı pseudo-Aristotelic eserden alıntı; «hangi devlet başkanı dînini devletine hizmetçi yaparsa devlet onun için âfettir» — Mahmud Erol Kılıç, Hermes ve Hermetik Düşünce; «dîni devletin temeli kılma» tedrîsi — modern siyâset felsefesi; Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye; Yunan felsefesi-İslâm devlet teorisi etkileşimi — modern okuma — Hilmi Ziya Ülken, Türk Tefekkürü Tarihi.
  • Sünnî Fıkıhın Tarihsel Gelişimi: Hz. Peygamber döneminin tek otoriteliği (vahy) — Buhârî, İlim 38; Müslim, Îmân 1; Hz. Ebû Bekir-Hz. Ömer-Hz. Osmân-Hz. Ali Râşid Halîfeler dönemi içtihâdları — Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye; Şîa-Hâricî-Mu’tezile-Bâtınî-Hâşhâşî karşıtlığında Sünnîliğin teşekkülü — Wael B. Hallaq, The Origins and Evolution of Islamic Law; Hayrettin Karaman, İslâm Hukuku Tarihi; modern okuma — Murteza Bedir, Fıkıh, Mezhep ve Sünnet.
  • Hz. Peygamber’in Muâz b. Cebel’e İctihâd İcâzeti: «keyfe takdı in araza leke kazâ’un? kâle: aksî bi-Kitâbi’llâh, kâle: fe-in lem tecid fî Kitâbi’llâh? kâle: fe-bi-sünneti Resûli’llâh, kâle: fe-in lem tecid fî sünneti Resûli’llâh ve lâ fî Kitâbi’llâh? kâle: ectehidu re’yî velâ âlû. fe-darabe Resûlu’llâh sadrahû ve kâle: el-hamdü li’llâhi’llezî veffeka rasûle Resûli’llâhi limâ yurdî Resûlu’llâh» (Muâz: Allâh’ın Kitâbı ile, sonra Resûlün sünneti ile, bulamazsam re’yim ile içtihâd ederim — Hz. Peygamber göğsüne vurarak Resûl’ün resûlünü Resûlullâh’ı râzı edene muvâffak kılan Allâh’a hamd olsun) — Ebû Dâvûd, Akzıye 11 (3592); Tirmizî, Ahkâm 3 (1327, zayıf kabûl); Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/230, 236, 242; modern okuma — Muhammed Mustafa el-A’zamî, Studies in Hadith Methodology.
  • Hz. Ebû Bekir’in Müseylemetü’l-Kezzâb İctihâdı: Ridde Savaşları (11-12/632-634) — zekât vermeyi reddedenlere harp ilânı — Buhârî, Zekât 1, İ’tisâm 2; Müslim, Îmân 32 (20); İbn İshâk, es-Sîre; «Müseylemetü’l-Kezzâb» — yalancı peygamber olarak ilân edilmesi — Buhârî, Megâzî 70, 71; «Kim Lâ ilâhe illâllâh derse» tartışması Hz. Ömer’le — Buhârî, Cihâd 102, İ’tisâm 2; Müslim, Îmân 32 (20); modern okuma — Hayrettin Karaman, İslâm Tarîhi.
  • Hanefîlerin İllet ve Hikmet’te Hüküm Değiştirmesi: «illetine bağlı hükmün değişmesi» — Hanefî usulü — Serahsî, Usûl; Pezdevî, Usûl; «Hz. Ömer’in Müellefe-i Kulûb zekâtını kaldırması» — Tevbe 9/60; Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye 116; Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ; «üç talâk bir seferde» tartışması — Müslim, Talâk 17 (1472); Ebû Dâvûd, Talâk 9 (2196); Hz. Ömer’in tek seferde üç talâk fetvâsı — Ebû Dâvûd, Talâk 10 (2200); modern okuma — Hayrettin Karaman, İslâm Hukuku.
  • Selçuklu Devleti — Tuğrul Şâh ve Melikşâh Adâlet Devri: Tuğrul Şâh (993-1063) — Selçuklu Devletinin kurucusu — İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 12/1-50; Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-Zamân; Râvendî, Râhatü’s-Sudûr; Melikşâh (1055-1092) — Selçuklu altın çağı — Köymen, M.A., Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi; «Selçuklu adâleti, Ermeni-Süryânî memnûniyeti» — Mathieu d’Edesse, Chronique; modern okuma — Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti.
  • Nizâmü’l-Mülk (1018-1092) ve Nizâmiye Medreseleri: Nizâmü’l-Mülk, Siyâsetnâme (Siyâsetnâme), Mehmet Altay Köymen tercümesi (TTK Yay.); Nizâmiye Medreseleri (Bağdâd 1067) — Mahmûd Yâzıcı, «Nizâmiye Medresesi» mad. DİA 33/188-191; «devlet ve dîn ikilemi» — Nizâmü’l-Mülk Siyâsetnâme 8. Fasl; modern okuma — Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi; Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi.
  • İmâm-ı Gazâlî (1058-1111) ve «Dîn ile Devlet İkiz Kardeştir»: İmâm-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn; Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) — Bekir Sadak tercümesi; el-İktisâd fi’l-İ’tikâd; el-Munkızu mine’d-Dalâl (Dalâletten Hidâyete) — Hilmi Güngör tercümesi; «devlet-dîn kardeşliği» — Gazâlî, el-İktisâd; modern okuma — W. Montgomery Watt, Müslüman Aydın: Gazâlî Hakkında Bir Araştırma; Faruk Kara, İmam Gazâlî; «Tehâfüt’ün felsefe karşısındaki rolü» — Mubahat Türker Küyel, Üç Tehâfüt Bakımından Felsefe.
  • Sünnîliğin Ortodokslaşması Eleştirisi — Gazâlî Sonrası: «içtihâd kapısının kapanması» tartışması — Şâh Veliyyu’llâh ed-Dihlevî, Hüccetu’llâhi’l-Bâliğa; Wael B. Hallaq, «Was the Gate of Ijtihad Closed?»; «mezhep taklîdi-içtihâd» tartışması — modern okuma — Hayrettin Karaman, İslâm Hukuku; Yusuf el-Karadâvî, el-İctihâdü’l-Muâsır; «kadın yolculuğu içtihâdı» — Buhârî, Cezâü’s-Sayd 26 (1862); Müslim, Hac 422-424 (1339); Ebû Dâvûd, Menâsik 2 (1727); modern fıkıh — Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî.
  • Cüveynî (1028-1085) ve Gazâlî’nin Bağdâd Tâyini: İmâm el-Haremeyn Cüveynî — Şâfiî mezhebinin büyük usûlcüsü — eserleri el-Burhân fî Usûli’l-Fıkh, el-Akîdetü’n-Nizâmiyye; Cüveynî’nin vefâtından sonra Nizâmü’l-Mülk’ün Gazâlî’yi Bağdâd Nizâmiye Medresesi’ne tâyîni (1091) — İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân; Sübkî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyye; «Gazâlî’nin tasavvufa yönelmesi» — Gazâlî, el-Munkızu mine’d-Dalâl; modern okuma — Eric Ormsby, Ghazali; «Bursagaz hutbe örneği» — modern Diyânet hutbe sistemi eleştirisi — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • Karabaş Silsilesi ve Sünnî Fıkıh Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Karabaş Sünnî fıkıh tedrîsi — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Sünnet, Silsile, Hamd, Ashâb-ı Kirâm. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı