«Ben Senin Kapında Eşiğim» — Mesnevî 1784
Ben senin kapında eşiyim. Bunu söyledikten sonra da diyor ki mâne âleminde baş köşe nerede eşik nerede diyor. Ya mâne âleminde ne baş köşe ne eşik böyle bir şey yok. Ama var. Şimdi birisi dese ki yok ben derim ki var. Birisi dese ki var ben derim ki ya o mâne âleminde bir anlamı yok. Yok derim. Bu bunun gibi bir şey. Ama benim en büyük sıkıntım ne biliyor musunuz? Acım. Benim anlatacağım dilden anlayacak kardeş çok az. Bu benim acım. Bunu dillendirmek çok zor. mesela bir kimse birinci kat gökten ikinci kat göğe çıkacak. Aslında bu katların da anlamı yok. Ama var. Çünkü birinci kat gökte yaşayan mahlukat ile ikinci kat gökte yaşayan mahlukat farklı. 3 4 5 6 7 farklı. Ve hepsi de birbirine de perdeli. birinci kat gökte yaşayan mahlukat için ikinci kat göktekinler gayp.
Aynı dünyadaki gibi nasıl dünya ehli birinci kat gökte gayp onlar için. Birinci kat gökü bilen yok. Ne yaşadığını da bilen yok. Ne olduğunu da bilen yok. Gayp olmuş oldu onun için. Ama var mı var. Buraya bir geçiş kapısı da var mı? Ben diyeceğim ki var. Bunu yaşayan bir kimse diyecek ya kapı yoktu benim geçtiğimde diyecek. Diyeceğim ki sen normalde seninki hal olmuş makam olmamış. Bu seferde ona onu diyeceğim ben. Nasıl diyecek? Sen hal olarak birinci kat göğü izlemişsin. Birinci kat göğe geçmemişsin. Sen birinci kat göğe geçmiş olsaydın evet manevi bir kapı olacaktı oradan. O kapıdan geçcektin. Bu sende makam olacaktı. Ama sen birinci kat göğü izlemişsin. Bir perdede tecelliyat olmuş. Sen orayı seyretmişsin.
Kapıyı o yüzden görmedin. Seyrettin. aynal yakin oldun. Hakkel yakin olmadın birinci kat göğe. Hazret-iPir de diyor ki Mane aleminde diyor eşik nerede? Baş köşe nerede diyor. böyle bir şey mane aleminde. Mane aleminde. Bunun bu teşbih’e kendi koyduğu teşbihi kendisi tenzih ediyor. Aynı zamanda da teşbih ile tenzihi gösteriyor bize. Kendisi teşbih ediyor. bir şeye benzetiyor. Dilimi mazur görün. Teşbih etmek, benzetmek. Ondan sonra da tenzih ediyor. o değil demek. Reddediyor. Tenzih etmek bu reddetmek. Ve diyor ki o öyle değil. Ama mesele bilhassa manevi meselelerin anlatılabilmesi, anlaşılabilmesi için de teşbih’e ihtiyaç var. benzetmeye ihtiyaç var. O benzetmeden kaçmak, o benzetmeyi reddetmek, o benzetmenin dışına çıkmak da ne yazık ki mümkün değil.
Sevgilimizin bulunduğu yerde biz ve ben nerede? Sevgilimiz dedi. Allâh Celle Celaluhu. Onun bulunduğu yerde biz ve ben nerede? Şimdi meseleye bu açıdan baktığınızda yerin bütün varlığın tamamıyla, altıda üstü de Allâh’ın nuruyla Allâh’ın nuruna gark olmuş. Allâh’ın nurunun olmadığı hiçbir yer yok. Ama Hazreti Pir sevgilimizin bulunduğu yerde biz ve ben nerede? deyince burada kendisini hiçliğe, yokluğe sevk ediyor. Biz derken çoğul, ben derken tekil, biz derken kesret, ben dediğinde vahdet var işin içerisinde. Biz yoktan var edildik ve yoktan var edildiysek yine bir gün yok edileceğiz. Çünkü kıyametle alakalı âyet-i kerimelerde sonuçta Cenâb-ı Hak bütün her şeyi bir anda her nefis ölümü tadıcıdır âyet-i kerimesi mucibince biz yok olacağız.
Sonra Cenâb-ı Hak yeniden var edecek. Öyle olunca biz neredeyiz, ben neredeyim, biz neredeyiz? Biz neredeyiz?
Kulluk Mertebesi ve Te-vâzu
Bunu normalde bu sohbetin sonunda böyle bu sohbetin içerisinde seviyeyi aşağı çekmek istemiyorum. Yaradılışa girmek istemiyorum yani. Ama burada Hz. Pir sevgilinin olduğu yerde biz nerede, ben neredeyim deyince direkt fena noktasına geçiyor. Fena noktasına geçince kesreti de, kesreti de, bireysel vahdedi de tabiri caizse taca çıkarıyor. Burada Allâh-u Alem bizden kastı kesret, çokluk varlığın çok görünmesi veya varlığın tamamı. Ben deyince bireysel manete vahded. O zaman Hz. Pir öyle bir yukardan konuşuyor ki vahded noktasında ne kendi benliğini koyuyor ne de kesret noktasında bizliği koyuyor. Her ikisini de tabiri caizse taca atıyor. Biraz böyle, biraz da değil tam manasıyla vahdedi vücudun merkezine oturuyor.
Bizi de beni de kaldırdı vücut tek. O da vahdedi vücut noktasına giriyor. böyle zaman zaman derim ya Muhyiddin ibni Arabi böyle çok uç veya derinlemesine konuştu diye kabul edilir tasavvufi çevrelerde. Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rumi o bayrağı almış, teşbih sanatıyla daha yüksek bir zirveye dikmiş. Baktığınız zaman Fisus’a da baksanız Fituat’a da baksanız bu kadar uç ve derinlemesine bir cümle göremezsiniz. Ama Hz. Pir öyle bir cümleler kuruyor. O cümleler vahdedi vücut anlayışını daha büyük noktaya daha zirveye götürüyor. Ve buradaki vahdedi vücut anlayışını tabiri caizse kökten bir daha sarsıyor. Bizi de beni de kaldırıyor sevgilinin olduğu yerde ben ve biz neredeyiz diyor. O kadar vuslat ve fenada ileri zirveye gitmiş tabiri caizse ben aslında dilimin ucuna kadar geliyor yutuyorum.
Burada Allâh’ın sıfatlarının da üzerine çıkmış daha da ileriye gitmiş yani. Artık durdurulamaz bir noktada buna kelam yetiştirmek, buna cümle kurmak her babayiğidin harcı değil. Öyle zirveden konuşmuş. Beni ve bizi kaldırınca orta yerden o kalır sadece. Bunu bu kadar bahsedeyim. Beni ve bizi kaldırınca ben ve biz yok olunca sadece o kalır. Ama buradan insanlar cebriyeye düşebilirler. Burada cebriye ile alakalı bir şey yok. Burada o kimsenin Allâh’a yakinlik olarak gelmiş olduğu nokta ben ve bizim de hem vahdedin hem de kesretin ortadan kaldırılmış hali. Artık kesret de vahdet de bitmiş. diyeceksiniz ki bütün Sufiler vahdede ulaşmak için, birliğe ulaşmak için uğraşırlar. Doğrudur. Bu bir makamdır, bir gelinen noktadır vahdede birliğe ulaşmak.
Ama Hazret-iPir bayrağı bunun üstüne dikiyor. Vahdedi de ortadan kaldırıyor. Bu vahdedi de ortadan kaldırıyor dediğimde buradaki bütün varoluşun varoluşun. Varoluşu bir seviye olarak nitelendirirsek varoluşun üzerine çıkıyor. Çünkü bu varoluş hepsi de sonradan olma şeyler. Onu aldım bir kısmını öbür beyette o varoluş la ta ayyün bilinmezlik. Ondan sonra birinci ta ayyün Hazret-iPir ondan sonra aşağı doğru iniyor ya Hazret-iPir burada birinci ta ayyundan bahsediyor. o birinci ta ayyundan bahsedince ortadan vahdet de kalkıyor. Ortadan her şey kalkıyor aslında. Bu böyle gerçekten anlatılması zor bir şey. Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan, ey erkekte kadında söze ve vasfa sığmaz ruh. Şimdi bizi ben ve biz kaydından kurtulan canı dediği kendi canı veyahut da bütün canları olarak düşünelim.
O hale gelen bütün canlarla alakalı biz ve benden kurtaran kurtulan dediğinde evet vahdetten de kesretten de kurtuldu.
Şeyh-Mürid İlişkisinin Temeli
Vahdetten de kesretten de kurtulunca zaten özgürlüğe kavuştu. Ve erkekte de kadında da söze ve vasfa sığmaz ruh. bu bildiğimiz size ruhumdan üfledim dedi ya ruhumdan üfledim dediği ana gelmek. ademi yarattı, ademi yarattıktan sonra kendi ruhumdan ruh üfledim dedi. Ve bütün mükavanata dedi ki ademe kendi ruhumdan ruh üfledim de ona secde edeceksiniz dedi. Orada secde mana aleminde ademin, ademe üflenen Cenab-ı Hakk’ın kendi ruhumdan ruh dediği şey. Yoksa ademin topraktan yaratılışına değil kendi ruhumdan ruh üfledim ona dedi. Buradaki kastettiği kadında ve erkekte vasfa sığmaz olan ruh dediği ruh bu. Yahuydiler geldiler sana ruhtan sorarlar. Ruhtan sordular ya, ruhtan sorunca Cenâb-ı Hak cevap verdi.
Dedi ki ey Habibim sana ruhtan sorarlar âyet-i kerîme de ki onu ancak Rabbim bilir. Bununla alakalı size çok az bir bilgi verildi. Bu ruh buradaki kastettiği ruh ademe kendi ruhumdan üflediği ruh. Ve bunu normalde o ruh, bakın o ruh hepinizdeki ruh biz ve ben kaydından kurtulması lazım. O ruh biz ve ben kaydında durduğu müddetçe bu sefer siz onu hapsetmiş oldunuz. Biz ve ben kaydından kurtarmazsanız. Bunu böyle âyet-i kerimelerle, şunlarla, bunlarla anlatabilirdim. Ama bu meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için buradaki söz konusu ruhun Allâh’ın Adem’e üflediği kendi ruhumdan dediği ruh. Ve bu ben ve biz kaydından kurtulması lazım. Yine nereye geldi iş? Yine o varlığın derecelendirmesine geldi.
Varlığın derecelendirmesine göre seviye yüksek erkek kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir sensin. Birler de aradan kalkınca kalan yalnız sensin. Erkek kadın kaydı kalkıp kalkınca hepsine bir insan. Veya erkekler bir, erkek adı, kadınlar bir adı kadın. Erkek kadın kaydı da kalktı hepsini bir ettik, cem ettik. Onları da kaldırınca ne kaldı ortada? Sen kaldın diyor ortada. E şimdi Cenâb-ı Hak sura üflecek. Ben işin bu tarafından alayım. Sura üflediğinde o zaman Allâh’ın diledikleri dışında bütün hepsi de ne yapacak? Ölecek, ölümle karşılaşacaklar. Sonra ikinci sura bir daha üflecek. İkinci sura üflendiğinde sağ hiçbir kimse kalmayacak. Bakın sağ hiçbir kimse kalmayacak. Hadis-i şerifte diyor ki o zaman Cenâb-ı Hak diyor bir seslenir.
Bugün kadri mutlak olan kim der. Sonra kendisi cevap verir. Aziz olan Allâh’tır der. Çünkü ben ve bizi kaldırdı, birileri de kaldırdı. Her şeyi yok etti. Her şeyi yok ettikten sonra sordu bugün kim var? Var olan Allâh var dedi. Kendi kendine bunu kendisi cevapladı. Hoş buna Hazret-i Ali efendimiz’e enteresan bir cevap veriyor. Bu böyleydi hâlâ daha böyle diyor. bu böyleydi. hâlâ daha böyleydi. Bunun da ahma hadisi var ya geliyor sahabeden birisi soruyor. Diyor ki Ya Resulallah hiçbir şey yok iken Allâh neredeydi? Ahmadaydı diyor. Hazret-i Ali efendimiz de devam ediyor. Hâlâ daha öyle diyor. hiçbir şey yok hükmünde yine diyor. Şimdi o yüzden burada bütün bizi ve beni kaldırıyor Hz. Pir. Şimdi beni yoran beni kocatan ben hızla oraya gelmek istedim.
O yüzden böyle bir sürü yazmışım oralara bir şeyler. Yazdıklarıma bakmadan imam bildiğini okuyacak ya. Hızla oraya gelmek istedim. Gelmek istediğim yere geldim yani. Cenâb-ı Hak ne lütfet çek bilmiyoruz. Hep beraber anlamaya çalışacağız burayı.
Âşıkın Hasret-i Hakk’ı
Bu sohbetleri sonra kendi kendinizi analiz etmeyin burada bırakın. Bunlarla alakalı soru da sormayın. Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdin. Bu suretle ben ve senler umumiyetle bir can haline gelirler. Sonunda da sevgiliye müstarak olurlar. Bakın beyette ilk başlangıçta ne var? Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdin. Ben ve bizi vücuda getirdin. Bu suretle ben ve senler, bizler kalktık senler oldu. Sen demiyor, senler, çoğul. Bu suretle ben ve senler umumiyetle bir can haline gelirler. Sonunda da sevgiliye müstarak olurlar. Müstarak olmak, kendinden geçip bir şeyin içerisine dalmak, kendinden geçmek, kendini bilmeyecek hale gelmek.
Müstarak olmak, bir kimse bir şeye gark olmak, bir şeyin içinde yok olmak, kaybolmak o meselenin içinde. Şimdi böyle olunca her şeyin sonunda sevgili de gark olacak, yok olacak. Sevgili de yok olacak, gark olacak. Şimdi beni, bizi ve seni, ben, biz ve sen bununla alakalı varlığın mertebelerine, derecelerine girmemiz lazım. Allâh, tırnak içerisinde Allâh’ı söylüyorum. Çünkü anlatacağım konuda Allâh, ikinci ta’iyyün. Allâh, zat itibariyle, varlık itibariyle, zat itibariyle haktır vardır ve tektir. Tecelli, eski dilde tecelli ve ta’iyyünat itibariyle çoktur. Tecelli nedir? Tecelli, Cenab-ı Hakk’ın varlığının değişik ve çeşitli mertebelerde zuhur etmesidir. Şimdi bir var eden oldu, bir de varlık var, o varlığın da dereceleri var veya katmanları var.
Tecelliyat ne? Cenab-ı Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi var. orada bir şeyde görünmesi, bir şeyde görünmesi, zuhur etmesi var. Ve bizi bağlayan şey bir sufi, bir derviş adayı da bunu suluk esnasında, yol yürürken bunu idrak etmesi beklenir. Bu tecelliyatları. Bir de neydi? Ta’iyyünat vardı. Ta’iyyünat ne? Eşyanın veya varlığın Cenab-ı Hakk’ın zâtından zuhur veya tecelli yoluyla ortaya çıkmasıdır. Ta’iyyünat da budur. E şimdi o beyitte dediği ben ve biz, biz deyince kesret, çokluk, ben deyince teklik, vahdet anlaşılır. Allâh kendi ikinci ta’iyyünden tecelliyatını anlatıyor Hz. Pir. Allâh’ın bir beyitte bir ansiklopedilik kelam söylemiş. Bu ayrı bir keramet. Bunu düşünse bir kimse gerçekten düşünecek ve bulunacak bir beyit değil.
O zaman buna böyle ben ve bize ve sonunda sen olunca buna muhakkak biz Arabi Ekolü’nden girip biz varoluşu, varoluşun katmanlarını anlamamız gerekiyor. Eğer biz o varoluşa girmezsek biz bu beyitleri anlamakta güçlük çekebiliriz. O zaman la ta’iyyün mertebesi dediğimiz mertebe o meşhur hadisi kutsi var ya sahabe geliyor soruyor. Diyor ki Allâh hiçbir şey yaratmazdan önce neredeydi? Ve Hazret-i Peygamber cevap veriyor. Bu Tirmizi’de ve İmam Malik’te bu hadîs-i şerîf diyor ki amada idi. Amada, altında ve üstünde hiçbir şey olmayan amadaydı. bulutumsu bir şey ama dediğinizde. Elle tutulacak bir şey yok anlamı da yok. Anlamsız, amadaydı. Öyle olunca bu hep derim ya amadan birisinin bir şey konuşması mümkün değildir.
Bir kimse buradan bir şey konuşuyorsa kocaman cahildir. Kocaman cahildir. Konuşuyorsa kendi cahilliğini de bilmeyecek kadar cahildir. Burası La Ta Ayun halidir. Biz burada Allâh’ın zat olarak, henüz daha Allâh’ın Allâh olarak da tecelli etmedik halidir.
Sabr-i Cemîl ve İbtilâ
Ve bu mutlak gayb anlamındadır. O yüzden buraya normalde başka başka kitaplarda birçok isim bulabilirsiniz. Ama ben böyle mutlak gayb olarak ve hatta mutlak âma olarak nitelendiriyorum burayı. çünkü zat-ı ilahiye derler buraya ne bileyim ehadiyet makamı derler buraya. Buraya normalde birçok isim söyleyebilirler. Ama burası mutlak gaybdır. Varlığın hiçbir noktasına ve derecesine açık değildir. Hiç kimseye açık değildir burası. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem haddette dahil buna. Burası mutlak gayb. Burayla alakalı hiç kimse hiçbir şey konuşmamış. Burayla alakalı. Şimdi burası normalde üzerinde çok durulacak konuşulabilecek bir nokta değil. Bundan sonra hani âma noktasında bir tecelli tecelliyattan bir taayyünattan bahsetmemiz mümkün değil.
Hazreti Piri de burayı kastetmiyor zaten. Burası çünkü bilinmezlik. Bu bilinmezliği kastetmiyor. Sonra Cenâb-ı Hak bilinirliğe geçecek ya meşhur yine hadisi kutsi ben gizli bir hazineydim bilinmek istedim. Ben gizli bir hazineydim bilinmek istedim. Bunu tabi Suyuti ve bunu Keşfül-Hafad’a Ajluni nakletmiş. Bu daha önce de bunun sohbetini yapmıştım ben. Bunu inkar edenler filan olmuş. İbn-i Tehmiye’nin başına çektiği bazı ulema bunu inkar etmişler. Ama İbn-i Tehmiye’nin sıkı bir talebesi olan Ali-ül-Karri enteresan bir şeydir. Ali-ül-Karri bunun mana olarak doğru olduğunu ben insanları ve cinileri beni tanısınlar diye yarattım âyet-i kerimesinin ne bağlayarak da bunun mana itibariyle doğru olduğunu söylemiş.
Bugün biraz bunun üzerinde çalışınca Bediüzzaman Sayyid-i Nur’sa Hazretleri de icazet-ül-Nuh, işaret-ül-icaz’da da bu hadisi kutsi kendisi de almış bununla alakalı kısa bir şey okudum. Hatta diyor ki Bediüzzaman Sayyid-i Nur’sa Hazretleri bunlardan diyor haberi olmayan cahiller buna itiraz edebilirler ama onların bunlardan haberi yoktur diyor. Cahiller onlar diyor. Şimdi böyle olunca Cenâb-ı Hak tanınmaklığı istedi. Tanınmaklığı isteyince ikinci tayyün ilk tayyün ama ikinci ilk tayyün mertebesi oldu. Bu mertebe ne? Cenâb-ı Hak’ın zati ilahi olarak adlandırdığımızda veyahut da mutlak kayıp olarak adlandırdığımızda varlık sahasına kendisini ishar etme, kendisini gösterme. Bu ilk tayyün mertebesi Cenâb-ı Hak bilinmezdi, âmâdaydı ve bilinirliğe geçti.
Bilinirliğe geçerken de ne yaptı? Bir şey yarattı. Bilinirliğe geçerken bir şey yarattı. burada bilinmezlikten bilinirliğe geçerken benim tabirimle Allâh affetsin beni. Allâh’ın Allâh olarak bilinirliği bu mertebede. Allâh’ın Allâh olarak bilinirliği. Bütün zati ve sıfatsal tecelliyetlerinin cem olduğu ve Allâh lafz-ı şerefinin altında toplandığı, bütün sıfatlarının zati ve subhiti sıfatları olarak bütün sıfatların Allâh ismi şerefinin altında toplandığı ikinci tayyün mertebesi. Allâh’ın Allâh olarak bilinmesi ve buradan ilk zuhurun, ilk tecelliyetin meydana gelmesi. Hatta bazen ben derim ya ilmel yakın, aynel yakın, hakkal yakın anlatırken veyahut da ben burayı hakikati Muhammedi olarak da nitelendiririm ya.
Çünkü bir şey yarattı. O yarattığı şey neydi? Cenab-ı Hakk’ın kendi ruhunda ve nurundan bir şey yarattı. O yarattığı da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin nuru ve ruhuydu.
Fenâ ve Bekâ — Tasavvufun Yolu
O yüzden bu makam tabiri caizse Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin makamı. O yüzden bu mertebeye, bu makama Allâh kendisi Allâh ismiyle cem etmiş ve bundan sonraki tecelliyatlar, bundan sonraki mertebeler varlıkla alakalı. Bakın burası yine varlıkla alakalı değil. Allâh’ın Allâh’la Allâh’ın Allâh olarak bilinmesi burası. Bundan sonra artık varlığın diğer mertebeleri geldi. Üçüncüsü ikinci taayyum mertebesi. birinci taayyum neydi? Allâh’ın Allâh’la bilinmesiydi. Ondan önceki Allâh olarak bilinmesiydi. Ondan önceki ahmaydı, bilinmezlikti. İkinci taayyum mertebesi Cenab-ı Hakk’ın zâtının, sıfatlarının, isimlerinin, mevcudatın komple varlığın tafsilatlı olarak bilinmesinin söz konusu olduğu mertebe.
Burayı ben ne olarak nitelendiriyorum? Arabi öyle nitelendirmiş ya bunu. Ben de aynı nitelendirmede bulunuyorum. ben bir şey olduğumdan dolayı değil. Arabinin buradaki nitelendirmesi muhteşem bir şey. Burası ne? Ayağını sabite dediğimiz mertebe. bütün mevcudatın varlığın, bütün mevcudatın varlığın bilinmesinin söz konusu olduğu yer. sen de orada bilinirliğe geçtin. İnsan da orada bilinirliğe geçti. Bakın bütün her şey bilinirliğe geçti bu mertebede, ayağını sabitede. henüz daha ruhlar yaratılmadı. Ruhlar yaratılmazdan önceki mertebe burası. Ruhlar yaratılmadı henüz daha. Ve bütün yaratılacak olan zerreden küreye her ne var ise hepsi de burada bilinirliğe geçti. Bilinmezdi varlık olarak. sen bilinmezdin.
Henüz daha ruhun yok. Henüz daha senin ruhun yaratılmadı. Ama ayağını sabitede sen bilinirliğe geçtin. Mustafa’nın adı Mustafa olarak veya başka bir isim önemli değil. Mustafa ayağını sabitede bilinirliğe geçti. Burayı iyi anlayın. Çünkü ayağını sabite bu anlatacak olduğumuz veya tasavvuf bilgisinin en önemli sırrı veya en önemli bilgisi. sen önce ayağını sabitede bilinirliğe geçtin. Veya melekler önce ayağını sabitede bilinirliğe geçti. O melek olacak. o Mustafa olacak. O Hasan olacak. Mehmet olacak. Ahmet olacak. O isim olarak normalde bilinirliğe geçmesi ayağını sabitede. Ama bunların hepsi de cem vaziyetinde daha. Henüz daha bilinirliğe geçmediler. Orada normalde bilinirliğe geçtiler. Henüz daha vücuda, henüz daha şekle şemale bürünmediler.
Ama bu böyle bilgisayar yazılımı gibi. Orada bir kodun var senin. Cenâb-ı Hak seni orada kodladı. Yeni kodlandın sen. Ve kodlanınca bilinir oldun. Kodlanınca bilinir oldun. Şimdi bir program yazıyor. Bilgisayarcılar, yazılımcı bir program yazdı. Ya ben şeyi açmamışım ya. Sohbeti buradan. Canlı yayın var ama buradan ben açmamışım. Ya şeyim. Kaçırdılar başını. Allâh. Masipleri böyleymiş. Dinlesinler, canlı yayını takip etsinler. Youtube’dan değil mi? Allâh. Youtube’dan takip edin. Youtube var sonuçta. Telegramcılar kapanırsa Youtube’dan takip edin. Youtube’dan takipçimiz artsın değil mi? Salim öyle olmuyor mu bu işler? Tamam. Telegramcılar Youtube’a geçecekmişsiniz kapatıyorum Telegram’ı. Bir de burayı takip edemeyeceğim.
Sohbetten çıkıyorum bu sefer çünkü. Evet. Ayağını sabitleyi sufilik, sufiliği, andama noktasında ayağını sabitleyi iyi anlamamız lazım. Ayağını sabitede her varlık görünürlüğe çıktı ya. Görünür oldu. Bilinir oldu.
Cemâl ve Celâl Tecellîleri
Ayağını sabitede bizim ne tarafa yönlendiğimiz de önemli. Oradaki idraki bilmiyoruz. Şöyle düşünün. Bir program var. O program tuşa bastı. Tuşa basınca program açıldı. Ama henüz daha programın bir de alt kademeleri var. Bir bilgisayar programı gibi düşünün. Önceden o bilgisayar programı var mıydı? Yoktu. Oturdu. Bir bilgisayar mühendisi, yazılımcı bir konuyla alakalı yazılım yaptı. Yazılımı aldı, sıkıştırdı. Zip haline getirdi. Öyle mi oluyor Yunus? Zip haline geliyor değil mi? Mesela diyelim ki bilmem kaç megabitlik bir şeyi küçücük bir şeye sıkıştırıyor değil mi? Ne yaptı? Zip haline getirdi ve bunu zip haline getirdikten sonra bastı tuşa. Artık program komple kurulmaya başladı. Program kurulmaya başlayınca ilk önce ana direktleri ana hatları kuruluyor.
Öyle mi? İki tane programcı var. Bir Yusuf var, Yunus var, bir de Recep var. Recep öyle mi kuruyorsun? Ne yapıyorsun mesela? Programın nereye kurulacağını söylüyor. Siz onu seçiyorsunuz, süreye kur diyorsunuz. Sonra ileri diyorsunuz, ileri deyince başka ayarları varsa programın onu soruyor. Sonra o ayarları da seçtikten sonra ileri dediğiniz zaman kurulma başlıyor. Kurulumu bitirten sonra program hazır hale geliyor. Program hazır hale geliyor ama önceden yoktu. Yoktu evet. Evet. Burası iyi anlaşıldı herhalde değil mi? Önceden yoktu. Ayet-i Kerim’de diyor ya siz yoktunuz. Sizi Allâh var etti. Bu mükevanat varlık yoktu. Bunu Allâh var etti. bir yoktu diye Cenâb-ı Hak üstüne bastıra bastıra söylüyor.
Yoktu. Sen de yoktun ben de yoktum. Nerede varlığa biz görünür hale geldik? Ayağını sabitede. Ayağını sabite bütün varlık aleminin çipi gibi. Ama orada hepsi de hareket halinde mi? Evet. Bakın hepsi de hareket halinde. Ben ayağını sabiteyi çok önemsiyorum bu konuda. Çünkü bir kimsenin mutlak kaderide orada. Mutlak kaderi. sen ayağını sabitede cehennem kapısına gittiysen mutlak kader orada ayağını sabitede. Çünkü ayağını sabitede cehennem de var. Ayağını sabitede cennette var. Ayağını sabitede lef-i muhafız var, kürsü var hepsi de ne yaptı? Henüz daha varlığa geçmedi ama bilinir oldu. Bakın bilinir oldu. Ve bilinir olunca ayağını sabitede bir kimse gitti cehennem kapısından içeri girdi. Ayağını sabitede girdi.
Ayağını sabitede cehenneme gitti. Ayağını sabitede cennete gitti. Ayağını sabitede peygambere gitti. Burası yalnız bize mutlak kayp inen. Kayp burası bize yine. Ama normalde bazılarına kayp mı? Değil. Evet. Bu ne olmuş oldu? Burası da ayrı bir varlığın ikinci taayyün mertebesi oldu. Peki dördüncüye geldik şimdi varılış olarak. Bunlar taayyündü. Bunlar henüz daha varlığa görünürlüğe bak bilinirlik ayrı bir şeydir, görünürlük ayrı bir şeydir. Ayağını sabitede bilinirlik oldu. Şimdi görünürlüğe geçeceğiz. ruhlar alemine geçeceğiz. O mertebeye geçeceğiz. Ruhlar alemine Cenâb-ı Hak kıyamete kadar gelecek olan ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra onlara sordu meşhur el est. Ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi.
Onların da hepsi de ne dediler? Bela. Evet. Sen bizim Rabbimizsin. Burası ne? Ruhlar aleminin mertebesi. Normalde ruhlar alemi dediğimizde de artık ruh denilince o bilinirlikten görünürlüğe geçti. Bakın bilinirlikten görünürlüğe geçti. Ayağını sabitede bilinirlik oldu.
Hikmet ve Ma’rifetin Kapısı
Ruhlar aleminde görünmeye başladı. Bunlar da Cenab-ı Hakk’ın sıfatları mı? Evet. Ve ruhlar aleminde birbirleriyle tanışıp, birbirlerini sevenler, dünyada da birbirleriyle tanışıp birbirlerini sevecekler. O zaman ruhlar aleminde böyle bir… Herkes de bu farklı farklı tecelli edebilir. Bakın herkes de bu tecelliyat farklı farklı tecelli edebilir. Bu fakirdeki tecelliyat şöyle oldu. Arı pete gibi, bildiğiniz arı pete gibi bütün herkesin yüzünü görüyorsun orada ruhlar aleminde. Yüzlerinin ruhlar aleminin suretlerinin böyle suretlerini görüyorsun. Arı petenin içerisinde gibi. Bu görünen bu tecelliyat bu. Fakat ruhlar aleminde ruhlar bu manada serbestler. o perde de ruhlar serbest. Ruhlar böyle bir petein içerisinde bekletilme noktasında değiller yani.
Serbestler. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Bela. Evet. Evet. O zaman secde edin. Herkes birinci secdeye gitti. Hatta ben bu secdeyi cebri olarak nitelendiririm ya. Cebri olarak o secdeye gitti. Secdeden kalktılar. İkinci secde emrini verdi. Bir kısmı gitti, bir kısmı gitmedi. Sonra üçüncü secde emrini verdi. O zaman ikinci secdeye gidenlerin bir kısmı gitti, bir kısmı gitmedi. Birinci secdeye gidenlerin bir kısmı üçüncü secdeye gitti, bir kısmı gitmedi. Ayırdık şimdi. Birinci, ikinci, üçüncü secdeye gidenler mümin doğdular, mümin yaşadılar, mümin öldüler. Birinci secdeye gitti, ikinci secdeye gitmedi, üçüncü secdeye de gitmedi. Mümin doğdu, kafir yaşadı, kafir öldü. Birinci secdeye gitti, ikinci secdeye gitmedi, üçüncü secdeye gitti.
Mümin doğdu, kafir yaşadı, mümin öldü. Hadi şerif bu. O zaman Rullar aleminde demek ki birinci secde cebri, ikinci, üçüncü secdeler cebri değil. Ama ikinci, üçüncü secdeler cebri değil derken ayağını sabit faktörünü unutmayın. Ayağını sabitede o nereye gitti? Ayağını sabitede neyi hak gördü de gitti, neyi batıl gördü de gitti? Üçüncü secdeye gitmeyenler kafir ölenler ayağını sabitede cehennem kapısına gidenler. Üçüncü secdeye gidenler ayağını sabitede cennet kapısına gidenler. Bu Mustafa Özbağ yorumu. Bakın bu Mustafa Özbağ yorumu. O zaman Rullar aleminde de henüz daha görünürlüğe geçti bütün varlık. Ama henüz daha maddelleşmedi, cisimleşmedi. Maddelesmesi, cisimleşmesi artık yavaş yavaş aşağı doğru iniyoruz.
O ne? O misal alemi. Bu beşinci mertebe. Misal aleminde ne oldu? Artık farklı nesneler, farklı varlıklar, cisimler aleminde, cisimler alemine geçecek ya, Mustafa Özbağ’ın nasıl bir sureti olacağı, nasıl bir fıtratı olacağı misal aleminde belli. Misal aleminde artık Mustafa Özbağ henüz daha varlığa geçmeden şekle şemale büründü. Şekle şemale büründü. Boyu posu, endamı, göz rengi, kaş rengi artık o misal aleminde ne yaşayacaksa, ne olacaksa, ne yapılacaksa artık misal aleminde tecelli etmeye başladı. Bunlar tabi böyle anlatırken uzun uzun anlatılıyor da bunlar çok hızlı hareket ediyor. Sonra misal aleminden nereye geçiyoruz? Artık şehadet alemine geçiyoruz. Bu da varlığın altıncı makamı, altıncı perdesi öyle diyelim.
Ve bu mertebede de parçalanma, bölünme, kesret burada başladı. Nerede? Şehadet aleminde. Artık bu alemde bütün her şey kesrete döndü. İnsan tekti, çoğaldı, parçalandı, dağıldı. Ben bunu tarif ederken Allâh affetsin çıksanız bin metre yukarı bir bardak su dökseniz diyorum.
Mesnevî’de Hubbü’llâh Beyitleri
Bin metre yukardan bir bardak su döktünüz. Hatırlayın eski sohbetlerimi. Bir bardak suyu döktüğünüzde o bir bardak bardağın içerisinde bütündü. Öyle değil mi? Aşağı inerken ne oldu? Yavaş yavaş açıldı, dağılmaya başladı. Hatta daha da aşağı indiğinde ne oldu? Siz o bir bardak su komple dağıldı değil mi? Kocaman yer kapladı. Artık bu şehadet alemi, bütün varlığın artık surete büründü, parçalandı. Varlık olarak bütün suretlerin kol gezdiği, suretlerin dağıldığı bir yer. Ardından ne geliyor yedincisi? Yedincisi de insan mertebesi. Adem’in yaratılması ve Cenâb-ı Hak Allâh, öyle diyeyim, zatıyla alemlerden farklı olduğundan dolayı bakın siz alemleri Allâh diyemezsiniz. Alemler Allâh’tan farklıdır.
Allâh’ın zatı ile alemleri aynı kategoride görmeniz sizi doğru noktada tutmaz. İnsan mertebesi dediğimizde insanın varoluşu iyice zahire döküldü. İyice zahire dökülünce Cenâb-ı Hak bir Adem yarattı, çamurdan yarattı. Onu sonra çamurdan yarattıktan sonra kendi ruhundan ona ruh üfledi. Kendi ruhundan ona ruh üfledi. Peki Allâh ruhlar aleminde ruhları yaratmış mıydı? Yaratmıştı. Ruhlar aleminde, burayı dikkat edin, ruhlar aleminde ruhları yarattı. Ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. Doğru mu? Doğru. Şimdi Allâh Adem’i yarattı. Buraya dikkat edin. Allâh Adem’i yarattı. Adem’i yarattırken meleklere ve bütün cinilere dedi ki ben Adem’i yarattım. Ona kendi ruhumdan ruh üfledim. Ona bu ruhu üflediğimde mana itibariyle hepiniz ona secde edeceksiniz dedi.
Secdeyle emretti. Şimdi farklı bir şey burada konuşacağım. Hakkınızı helal edin. Ruhlar aleminde Allâh’ın yarattığı ruhlar ile Adem’e üflediği ruh aynı ruh değil. Çok iddialı bir söz oldu ama Adem’e üflediği ruh ile ruhlar aleminde yarattığı ruh aynı değil. Adem’e kendi ruhumdan üfledim dedi. Ruhlar aleminde ise Cenâb-ı Hak ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. O ruhlarla alakalı kendi ruhumdan ruhlar yarattım demedi. O zaman Adem’e kendi ruhundan ruh üfledi. Burası bence Allâh affetsin bugüne kadar ayrıştırılmayan gizli kalan yer. Ruhlar aleminde çünkü melekler de ruhlar aleminde yaratıldı. Ayağını sabit eden aşağıya indiler. Cenâb-ı Hak hangi noktada hangi perdede ne kadar varlık yaratacaksa hepsinin ruhlarını yarattı.
Biz insan gözüyle bakıyoruz. İnsanların da ruhlarını yarattı. Hepsi de ruhlar aleminde hepsini de yarattı. Adem’e kendi ruhundan üfledi. Burayı sonraki sohbetlerde hatırlatacağım size. Adem’e üflediği, Adem’e verdiği kendi ruhumdan ruh üfledim dedi. Ruh ile ruhlar alemindeki ruhun farklı olduğuna inananlardanım. Ve şimdi sıra geldi. Tabi bu yaratılış noktasını böyle geldim ki bu mesele biraz daha anlaşılsın. Şimdi geldik. Ben, biz ve sen dedi ya ona geldik. Şimdi yaratılış noktasında mertebe olarak insan mertebesi var. İnsan mertebesinin üzerinde yürüyoruz. Yaratılıştan geriye doğru yürüdük. Yaratılıştan geriye doğru yürüdük. Parçalandık, kesretteyiz. Neredeyiz? İnsan mertebesindeyiz. Bir çıt yukarı çıktık.
Neredeyiz? Mısal alemindeyiz. Bir çıt daha yukarı çıktık. Neredeyiz? Ruhlar alemindeyiz. Bir çıt daha yukarı çıktık. Nereye geldik? Ayana sabiteye geldik. Ayana sabiteye geldik. Öyle değil mi?
Üftâde ve Niyâzî Mısrî Nefesleri
Ayana sabiteye geldiğimizde hiçbir şey birbirinden ayrı değil. Ayana sabiteye geldiğimizde hiçbir şey birbirinden ayrı değil. Orada hala da ben, biz ve sen var öyle değil mi? Evet. Ayana sabiteden bir çıt daha yukarı çıktık. ilk taayyüne çıktık. Allâh’ın Allâh olarak bilinirliği noktasına çıktık. Buraya çıktığımızda ben, sen, o kaldı mı? Kalmadı. Hazreti Pir, Allâh’u Alem Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal noktasında fenayı anlatıyor. Bir kimse fenaya geçtiğinde, fenaya geçtiğinde, fenaya geçtiğinde, fena makamına oturduğunda evet, ben, biz ve sen kalmaz. Şimdi Yusuf olsaydı iyiydi Çanakkale’de ne? Yusuf Perşembe gecesi hayretten sordu ya, aslında bu gecenin sohbetiymiş bak. Dün Perşembe’nin sohbeti değilmiş.
Şimdi Yusuf hayreti sordu, hayreti sorduydü değil mi? Hayreti sorduydü. Ben de ona üç hayret anlatmıştım. Dedim ki sonradan ilave ettim, iki hayret daha vardır dedim. Şimdi Sufi seri sülük noktasında aşağıdan yukarı doğru gidecek ya, aşağıdan yukarı doğru gittiğinde o insan aleminden yukarı doğru çıktı, şehadet alemi, sonra yukarı çıktı, misal alemi, ruhlar alemi, sonra ayağını sabitede çıktı, ayağını sabiteden sonra her ademle nasip olmayacak bir çift daha yukarı. İkinci taahiyun mertebesi, onu normalde ayakları ayağını sabitede, yüzü cemali, yüzü cemali onun ikinci taahiyünde. Bunu böyle idrak edebilir misiniz bilmiyorum ama bunu böyle idrak etmek ama fena noktasında bu. Bakın bu fena noktasında.
Asıl hayret, asıl hayret buradadır. O kimsenin o fena noktasına gelmesidir hayret. Şimdi misallerle anlatılır dedik ya, buraya geçecek olan bir kimsenin, geçecek olan bir kimse kapısı vardır. O kapı özel bir kapıdır. Şimdi mâne aleminde Hz. Pîr dedi ya eşek eşik nedir, köşe başı nedir diye. orada eşik de köşe başında orada bir anlamı yoktur. Artık o sufi, artık o sufi, cemal noktasında cemalleşme, fena olma noktasına gelir. Fena olma noktasına kalınca sufinin benliği, bizliği, senliği kalmaz. Orada kalmaz. Ve orada cemal de yok olur, hiç olur. Orada artık onun aklı da, fikri de kendisi de yok hükmünde olur. Ben de sen de biz de artık orada yoktur. Ama bu saniyenin binde biri olur ama kaçta kaçı olacaksa artık orada o sufi için, o sufi için benlik, bizlik kalkar, cemal de cem olur.
Cemal de hiç olur. Kendisi orada kalmaz. Onun özel bir kapısı vardır. Zannedersin ki altından, elmastan, mücerret böyle altından, elmastan daha yüksek böyle bir madenlerden yapılmış manevi bir kapı gibidir. Öyle yol geçen gibi değildir orası. O bir veli için, bir mürşid-i kâmil için ulaşılması gereken yerdir. Aldanmayanız, aldanmayanız, aldanmamanız için bunları açık açık söylüyorum. Ölüp gideceğim bu dünyadan, bunu böyle defalarca tekrarlıyorum. Ne zaman ecel gelir bilinmez bunu bilin diye söylüyorum. Öyle bana verdiler de almadım, yok aldılar da satmadım. Bu öyle boş laflara kanmayın. O mürşid-i kâmil, o veli, mürşid-i kâmil o kapıdan geçmesi gerekir. O kapıdan geçerken de dikkat edin. Bir insanın mürşidi kamilsiz o hale gelmesi altını çizerekten söylüyorum mümkün değildir.
Çünkü bir çıt ileride şeyhi, ilk önce şeyhi onun delilidir. Bunu defalarca söylüyorum ya, fena fi şeyh olmayanın bunlardan haberi olmaz diye. Fena fi şeyh olacak ki, önce bu böyle şirk gibi görünür insanlara.
Mürşid-Mürîd Âdâbı
O yüzden bu işin ehli olmayanlara bu aslında konuşulmaz. Ama velaken bu meselenin de anlaşılması bilinmesi gerekir. Ehli olmayan bunu şirk olarak görür. O kimse önce şeyhinde şeyhinin cemalinde fena olur. Şeyhinin cemalinde fena olunca, şeyhte fâni olmanın tadını, lezzetini, makamını alır. Artık onun kalbi mutmaindir. Ve şeyhinde fena, şeyhinin cemalinde fena olunca onda bir delil olur bu. Onda delil olunca yol orada bitmez. O yolun yürünmesi lazım. Bazılarında direkt Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinde cemalleşme olur. Bazılarında kimse piri onda olur. Bazılarında bu herkes de farklı farklı olabilir. Geçmiş Peygamberlerin birisinde de cemalleşme olabilir. Ama muhakkak o kimse mürşid-i kâmil olacaksa, o kimse velilikte uç noktaya gidecekse, o kimse Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin cemalinde fena olur.
O artık fena fir resûldür. Cemalinde fena olunca orada yol bitmez. Zaten oraya kadar gelen bir kimseydi, orada da bırakmazlar. Ve o kimse sonradan Allâh’ın cemal sıfatında fena olur. Tekrar altını çizerekten söylüyorum. Allâh’ın cemal sıfatında o fena olur. Ama Allâh’ın cemal sıfatında manevi olarak fena olacağı zaman, fena olacağı zaman o kimse o mübarek nurlu kapıdan onu geçirler. Nurlu kapıdan geçer geçmez o kimse ilk etapta anında, anlık üstadının cemalinde fena olur. Anlık ardından Hz. Muhammed Mustafa’nın cemalinde fânî olur. Anında, anlık ondan sonra Allâh’ın cemalinde cemal fena olur ki artık onun kendisinin ne yüzü kalır ne kendisi kalır. cemalullah da fena olma makamı burasıdır. Cemalullah da fena olma makamı burasıdır.
Gerçek manada, hakikat noktasında ne ben kalmıştır ne biz kalmıştır ne sen kalmıştır ne o kalmıştır. Artık o Allâh’ın cemal sıfatında fena olur. Fena olunca artık yüzü önce şeyhinin yüzüydü sonra şeyhinin yüzünden Hz. Muhammed Mustafa’nın yüzü oldu sonra Allâh’ın cemalinde hiçliği yakaladı. Hiçbir şeye benzemedi o çünkü hiçbir şeye benzemez. Orada senin cemalinde kalmaz. Orada sende kalmazsın ve idrak edersin ki Allâh hiçbir şeye benzemez. İmanın kavi olur artar artık Allâh hiçbir şeye benzemez. Allâh sana da benzemez bana da benzemez. Hiçbir şeye benzemez o. O zaman imanın imanın kemalı erer. O zaman gerçekten sen bir mürşid-i kâmil olur o zaman gerçekten sen velilerin velisi hükmünde olursun.
O cemalleşme olmadıysa aldatma hiç kimseyi meydana da çıkma. Şeyh olabilirsin ama veliler velisi mürşid-i kâmil olma noktası ve perdesi burasıdır. Eğer o kapıdan geçmediysen, eğer o kapıyı dahi görmediysen, eğer Hz. Muhammed Mustafa’nın salallahu aleyhi ve sellemin cemalinde fena olmadıysan, eğer üstadının cemalinde fâniye fena olmadıysan sen de yolun başındasın. Yolun başında olmak da bir nimettir. Böyle bir üstada mürit olmak da nimettir. Evet, büyük nimettir hem de. Hem de Salim sordu ya nimet verdiklerinin yolunda diye, evet. Evet, o Cenab-ı Hakk’ın dünyada nimet verdiği kimselerdir. O Hz. Abbas’ın deyimiyle dünyadaki manevi direklerdir ona. orada, bakın orada ben, biz ve sen kalmaz. Bunu yazmadım aslında, bunu anlatmayacaktım da işin doğrusu. bunu burada bitirecektim ama bu da tecelliyat oldu.
Dünya Zevki — Âhiret Hasreti
Zaten orayı yaşayan bir kimse ne dünya ile bağı kalır ne ahirette bağı kalır, ne cennetle bağı kalır ne cehennemle bağı kalır, ne makamla bağı kalır ne mevkiyle bağı kalır. Hiçbir şeyle bağı kalmaz. O artık oradadır. O artık oradadır. Oradan onun için geri dönüş yoktur artık. Onun artık hayatı kendine ait de değildir. Şimdi bunu altın çılsın ki tavla anlaşılması lazımdı. Bu böyle anlaşılmadan Hz. Piri’nin tavla metaforu anlaşılmazdı. E ardından ne diyor? Tavla metaforu. Beni uyutmayan Piri’m, benim başıma zonklamalar getiren Piri’m, zonklamam geçti. Hamdolsun. Kendi kendine huzur tavlasını oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdin. Tavla oynayanlar elini kaldırsın. Kaldırın kaldırın ben de kaldıracağım.
Bakayım. Evet tavla oynayanlar beni daha iyi anlayacak da bu yüzden. Ben güzel tavla oynarım. Çok cesaretli oynarım hem de. Bütün oyunları cesaretli oynarım. Tavla oynarsınız öyle değil mi? Normalde zar tutulmasın diye ne yaparsınız? Ya fincanın içinde oynarsınız değil mi? Ben fincanın içinde bile zar tutarım. Ben fincanla bile zar tutarım. Maharetliyimdir. Şimdi eğer zar tutulmasını istemiyorsa birisini koyarsın. Bana öyle yapıyorlar. Senden tavla oynar zaman zarları başkası atacak. İyi atsın ben ona da razıyım. Şimdi o da ne yapar böyle elinde zarları böyle karıştırır atar ortaya. Öyle değil mi? Taraflar ne oynarlar zar ne gelirse onu oynarsın değil mi? ne geldi pençise geldi. Oyun pençise.
Severler güzeli gencise aldı bir kapı yaptı. Doğru mu? Evet. Zar’a hükmün geçiyor mu? Geçmiyor. Ne gelirse onu oynuyorsun değil mi? Sadece oynamaya idrakin var. Zar’a sözün geçti mi? Geçmedi. Ne yaptık? Onun kaderine ve kazasına ne yaptık? Razı olduk iman ettik. Mademki zarları atan sensin. Mademki zar senin, pul senin, tavla senin. Ben de seninim, sen de benimsin, ben seninim. Bu oyun ne? Bu gösteri sanatı ne? Aaa o bundan zevk alıyor, o bundan tatılıyor. O bundan zevk alıyor, bundan tatılıyor. Şimdi bu son fena mertebesini anlatmasaydım burası size cebriye gibi gelecekti. Peki fena mertebesini yaşayan bir kimse için zarın ne geldi önemli mi? Zar’ı atan önemli mi? Oynadığın pullar önemli mi?
Kaç tane pulun kırılmış önemli mi? Sen kaç tane put kırmışsın? Sen kaç tane put kırmışsın önemli mi? Allâh-u Alem Hz. Pürbur’u anlattı. Allâh-u Alem ve dedi ki bu cemalde fena olma hali yaşanınca ben kalmadı biz kalmadı. Bizden ne? Kesret. Benden ne? Vahdet. Sen de kalmadın diyor. Senler dediğine Cenab-ı Hakk’ın bütün varlıktaki tecelliyatları hepsini vücudun için aldı, hepsini birinin için aldı. Dedi ki bende, bizde, sende kalmadı. Nerede? O cemalde fena olmakla. Cemalde fena olmakla kalmadı. Hz. Pürbü seviyeyi çok yukarıdan tutmuş. Çok çok yukarıdan tutmuş. Bu haliyle hallenecek olan veli de az. Açık konuşmak gerekirse. Bu haliyle hallenecek olan veli de az. Ancak pir makamında olursa bu haliyle hallenir bir kimse.
Allâh cümlemizi onlardan eylesin. Hakkınızı helal edin. Biraz böyle sıkıntılı, çetrefilli gibi görünüyordu baştan ama Cenâb-ı Hak sohbeti açtı. Böyle bir anlaşılır hale getirdiğine inanıyorum.
Kapanış Nasihati
Anlaşılır hale getirdi. Ben de anlaşılır hale getirdiğine inandım. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. el-Fâtiha. Âmîn. Sohbete geciktim, gecikme sebebim de buydu. içeride konuşuyorduk oradan buradan hep kafam sohbetteydi işin doğrusu. Daha doğrusu geçen haftadan beri kafam bu beyitte. Bu işin içinden nasıl çıkacağım diye. Şair demiş ya, bizi bu havalar mahvetti diye. Bizi de bu havalar mahvetti. Bizi dağıttı böyle. Cenâb-ı Hak’a hamd olsun ama işin içinden Rabbim çıkardı. İçeride de gecikmemin sebebi aslında bir sebebi de oydu. Ayaklarım geri geri gitti tabiri caizse. buraya anlatayım mı anlatmayayım mı noktasında. Sonra saldım yakasını, neyin saklı gizli kaldı ki dedim. Sal yakasını dedim o zaman rahatladım.
Velhasıl geciktim orada da içeride bir laf söyledim. Dedim ki şimdi çıkarım herkes hakkını helal etsin derim dedim. Helal etmeyin diye çiğnerim ayağımın altında dedim. Hakkınızı helal edin. Allâh razı olsun. Bu kadar vaziyette. Allâh razı olsun. Sabırla dinlediğiniz için ve dikkatim de doğutmadığınız için, doğulmadığı için hem Allâh’a hamd ediyorum hem de sizlere teşekkür ediyorum. Hakkınızı tekrar helal edin. Allâh razı olsun. Canlı yayın açık mı? Açık evet. Şimdi bazıları sohbetin bu kısmını çalabilirler. Böyle sohbet hırsızlarım var benim. Böyle buradan bir şey konuşuyorum, bir şey söylüyorum. Manevi meselelerde ve hatta gaybi gelecekle alakalı meselelerde bir bakıyorum benden sonra bunu birileri böyle bizde de bu hal oldu bizde de böyle yaşandı gibisinden söylüyorlar.
E bunun da hırsızlamasını yapacaklar şöyle kapıdan geçtik böyle pencereden geçtik diye. Söyleseler de umrumda değil ama sonuç itibariyle ne yazık ki bunlar da yaşanıyor. Benim bu konuda bir sıkıntım yok. Bizim bu konuda herhangi bir cimrilikimiz de yok. İlim Allâh’ın, ilmi veren yaşatan Allâh, o halleri yaşatan Allâh, o halleri eriştiren Allâh, o halleri anlatan Allâh, o haller yaşanmasa, o tecelliyetler, o taayünler görünmese bunlar bilinmez. Cenâb-ı Hak bütün şeyhim, üstadım diyenlere Rabbim nasip etsin hepsine de yaşatsın. Kendileri yaşasınlar inşallah. Bunlarda herkes de değişik değişik tecelli eder dediğim şey bazı veliler de bunlar farklı tecelli ediyor çünkü. O veli de zannediyor ki sadece benimki gibi oluyor herkesinki diye öyle değil.
Tabi o tecelliyatı görenler de var. O tecelliyatı gören de olunca onda farklı oldu, bunda farklı oldu. O zaman farklı farklı tecelliyatlar çıkıyor meydana ama o gören kimse bir başkasının tecelliyatını bilmediğinden sadece kendi tecelliyatını doğru görüyor. Sadece kendi tecelliyatı bu doğruymuş gibi geliyor ona öyle değil. Çünkü cemali tecelliyatlar aynı zamanda zati tecelliyattır. Farklı renklerde farklı taayünler ve tecelliler olabilir.
Kaynakça ve Referanslar
- Mesnevî 1784. Beyit: Mevlânâ, Mesnevî-i Ma’nevî 1. Defter 1780-1790 arası; Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî.
- Tevâzu ve Kulluk: Lokmân 31/18; Furkân 25/63; Nahl 16/23; Ibn Atâullâh, el-Hikem; Gazâlî, İhyâ, Kitâbü’l-Tevâzu’.
- Şeyh-Mürîd: Kü-şey-rî, er-Risâle; Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîrü’l-Kulûb; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl.
- Âşık Hasreti: Yûnus Emre, Dîvân; Ahmed-i Gazâlî, Sevânihu’l-Uşşâk; Aynû’l-Kudât Hemedânî, Temhîdât.
- Sabr-ı Cemîl: Yûsuf 12/18, 83 («fa-sabrun cemîl»); Bakara 2/153; Âl-i İmrân 3/200; Me’ârib 70/5.
- Fenâ ve Bekâ: Rahmân 55/26-27 («onun üzerinde olan her şey fânidir»); Kasas 28/88; Ibn Arabî, Fütûhât, bâbu’l-fenâ ve’l-bekâ.
- Cemâl-Celâl: Esmâü’l-Hüsnâ — Hashr 59/22-24; A’râf 7/180; Sa’duddîn Teftâzânî, Şerhü’l-Akâid.
- Hikmet: Bakara 2/269; Nahl 16/125; Gazâlî, İhyâ, Kitâbü’l-İlm.
- Üftâde, Mısrî: Hüs-eyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ; Niyâzî Mısrî, Dîvân; Mustafa Tatcı, Niyâzî Mısrî Dîvânı.
- Âhiret Has-reti: Kasas 28/77; Ankebût 29/64 («dünyâ hayâtı oyun ve eğlencedir»); Rûm 30/7.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Fenâ, Bekā, Mürşid, Mürîd, Kalb, Şeyh, İcâzet, Vahdet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı