Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2023 Sohbeti #47 — Mesnevî 1661. Beyit: Gayb Âleminin Eseri, Halk-Hak Yaratması ve «Sen Atmadın Ben Attım»

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2023 Sohbeti #47 — Mesnevî 1661. Beyit: Gayb Âleminin Eseri,…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Dervişin Meselesi: Nefis Mertebeleri, Fenâ Maratibi ve Vahdet-i Vücûd’un Yanlış Giydirilmesi

Yani o kimseye emmar edemiyor, levvam edemiyor, mülhüm edemiyor, mutmain edemiyor, radiyede mi, mardiyede mi, safiyede mi? Nerede olduğunu bilebiliyor musun? Veya hatta onun kalbi hallerine çözüm bulacak mısın? İlmel yakın mı, aynel yakın mı, hakkel yakın mı, hangi noktada? Veya hatta onun kalbi tecelliyatları nerede? normalde fena fi şeyhte mi, fena fi resulde mi, fena fillahda mı, bekabillahda mı? Onun normaldeki tefekkürü ne, yaşadığı ne? Bakın bir dervişi ilgilendiren bir sürü mesele var. bu meseleler akademik olarak evet oturur, siz bir şeyler yazarsınız ama karşındaki kimseyi analiz etme. Karşındaki kimseyi manen de analiz etme, madden de analiz etme. Bu yetiye sahip misin, değil misin?

Burada sıkıntı doğuyor. Ondan sonra oturuyorlar mesela hani meşhur ya, işte Muhiddin ibni Arabi sizin tabtınız Allâh benim ayaklarımın altında demiş. Bunu tartış. Beyazdı bestami’nin sübhân da benim sözünü tartış. kalk Hallâc-ı Mansûr nasıl enel hak dedi. Bunun sözünü tartış. bazen bu tartışmaların ağzını tıkamak için basit bir şey söylüyorum ya, diyorum ki Hallâc-ı Mansûr gecede 100 rekat namaz kılıyordu, enel hak dedi. Sen kaç rekat namaz kılıyorsun? Sen farz namazı dahi kılamıyorsun, sen abdesti dahi dost dola alamıyorsun, kalkıyorsun enel hak’tan bahsediyorsun. Veyahut da bununla alakalı bir şeyden bahsediyorsun. Veyahut da adam Muhiddin ibni Arabi’yi kâfir yapacak ya birilerini oturmuş, Arabi kâfir ediyor.

Okudun mu? Okuduğunu anladın mı? İdrak ettin mi? Okumadı, anlamadı, idrak etmedi. Okumadı, anlamadı, idrak etmedi bir şeyin üzerinde hüküm süreceğim diye uğraşıyor. Onun üzerinde, veyahut da oturmuş vahdedi vücuttan bahsediyor. Muhiddin ibni Arabi vahdedi vücuttan bahsetmiş mi? Var mı böyle bir kelime? Yok. Nereden sen Arabi’ye bu konuda küfrüne fetva veriyorsun? Bu da ayrı bir tartışma. O yüzden burada tabi bu tartışmaların içerisine Hazret-i Mevlânâ’yı da, Ceraeddin Rum’a Hazretlerinin de zorla katacaklar ya, bunu kim katacak? Mesnevî veya Divan-ı Kebir’i şerh edenler katacak. Tutacaklar koca Hazret-i Mevlânâ’nın kulağından sen vahdedi vücutçusun diyecek. Veyahut da tutacak kulağından sen vahdedi vücutçusun diyecek.

Veyahut da tutacak onu kulağından kendi fikrine, kendi düşüncesine, kendi felsefesine doğru çekçek. Veyahut da o diyecek ki panteisttir. Veyahut da o diyecek ki ya bırak ne olursan o gel demiş çıkmışın içinden böyle bir söz mü olur böyle bir lah mı olur diyecek. Bunu da normalde içine katacak ama bu bütün dünyanın büyük handikapı. Herkes kendince kendi düşüncesini kendi fikriyatını karşısındakine elbise olarak giydirmeye çalışıyor. Bu küçüğümüzden büyüğümüze kadar hepimizde var bu. Bakın hepimizde var. Aslında o öyle değil ama biz onu öyle görmek istiyoruz. Ve elbisemizi giydiriyoruz ona. o ister önemli şahsiyetler.


«Her Kendi Elbisesini Giydiriyor» — Muhyiddîn İbn Arabî, Mevlânâ ve Algı Dayatımı

Yani o demiş ki bizim parti programımız gökten indirilmiş bir şey değildir. Biz onu peygamber seviyesine getiriyoruz. Biz böyle bir veli Allâh dostu ama biz bunu öyle bir abartıyoruz öyle bir noktaya getiriyoruz ki biz onu böyle peygamberler üstü bütün ilahi kitaplar üstü haşa Allâh’la yarıştırıyoruz. O elbiseyi biz giydiriyoruz ona. makulu veya o kimse kendisini nasıl ifade etti ne olarak ifade etti biz onu duymuyoruz. Bizim gördüğümüz önemli çünkü bütün dünya insanlığının sıkıntısı bu. Bütün dünya insanlığı kendi gördüğünü gerçek haddedip onu dayatıyor. Onun arkasında başka bir şey olabilir mi diye düşünmüyor. birisi bu bardağa bakıyor bu dolu diyor onun sonra. Halbuki gerçekliliğine bunun üzerinde az bir boşluğu var. gerçekliliği bu bardağın üzerinde az bir boşluk var.

Buna dolu demeyecek o kimse. Ama öbürkü de diyor ki hayır o bardak boş. Ya o da yanlış o da yanlış. üzerinde az bir boşluk var. O boşluğu görmen lazım. Sen eksik aradın diyor. Ben eksik aramadım o boşluğu gördüm. Sen o boşluğu görmedin. Eksik aramak bu değil. Bakın eksik aramak bu değil ama onu eksik aramak olarak gördü. Ortalığı karıştırdı. Herkes kendi algısını karşısına giydirmeye çalışıyor. Şimdi burada yapılan işin gayb aleminde eserleri doğar. O meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. Şimdi bu Beyt’e baktığınızda biraz böyle bir şey okuyan bir kimseler var. biraz böyle bir şey okuyan bir kimse der ki burada Cebriye var. Değil mi Yusuf Hoca? Evet. Der ki burada bir Cebriye var burada Cebriye’nin hamd-i dik alası var.

Hemen buradan hareket eder. Buradan hareket eder, istediği yere gider. Ama o kendi istediği yere gidiyor. Ama burada bu akşamki sohbet biraz böyle ben yine tabi Hz. Pir burada şunu demek istemiştir diyeceğim. Kendi düşünce mi söyleyeceğim yine? Ama ne Arabi ekonominin etkisinde kalıraktan bu Beyt’e mesela gitseniz siz şimdi örneğin Ahmet Avnikon’un şerhine baksanız Avnikon’uk Arabicidir. Bu mesele Arabi cihetinden bakar. Ama gitseniz örneğin Gölpınarlı’ya baksanız Gölpınarlı’da melamilik vardır biraz. Gölpınarlı buna melami cihetinden bakacaktır. Arabi cihetinden de bakmayacaktır. Ve hatta benim bildiğim şehirlerden birisi bir de son dönem neydi? Yok, ondan önce. Bende onun kitabı var ya. Değil.

Hak hak. Hak ki hak. Ah. Öğretmendi ya kendisi. İsmi Ankı’na gelmedi şimdi. Onun cihetinden baksanız mesela o ne böyle melami şeyidir, T ile başlıyor da dilimun üzerine geldiği söyleyemedim. Evet Tahirul Mevlevi. Allâh razı olsun. Kim elini kaldırsın? Maşallah. Teşekkür ederim. Onun üzerinde Tahirul Mevlevi’nin üzerinden baksak o mesela ne benim tespit ettiğim kadar Arabi cidir, ne de mesela böyle vahdedi vücudu vahdedi şud meselesine çok böyle tarafını belli ederekten bir yere girmez. Onun gibi. Şimdi ama Gayb aleminde eserleri doğar, o meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. O zaman yapılan iş diyor ayırmıyor Hazret-iPervide bunu. Gayb ile alakalı. Gayb ne? O zaman gayb bilinmeyen, bizim için bilinmeyen her şey gayb.

Bakın bizim için bilinmeyen, görülmeyen her şey gayb. Ama burada Gayb’i tabi bizim toplumumuzda bir de şunu koydular. Gaybı Allâh bilir başka hiç kimse bilmez. ayeti de söyleyeyim, o Gayb’ı bilendir kimseye Gayb’ını göstermez. Âyet-i Kerîme. Cin Suresi âyet 26.


Cin Sûresi 26-28 — Gaybı Allah Bilir, Pey-gamberlere Gaybi Sırlar Açılır mı?

Bu âyet-i kerîme, akabinde gayet-i kerimeyi saklar. Normalde tartışma programlarında, televizyonlarda veya sohbet eden sufiliye karşı olanlar arkasındaki âyet-i kerimeyi görmemez diye gelir. 25. âyet-i kerîme, o Gayb’i bilendir kimseye Gayb’ını göstermez. Bunu hemen sizin önünüze koyarlar çünkü bunun hususi bu âyet-i kerimi aldım. Tartışma programlarında veyahut da sohbetlerde söylenen bir şeydir. Arkasındaki âyet-i kerîme ne? Ancak peygamber olarak seçtiği kimse bunun dışındadır. Çünkü Allâh seçtiği peygamberin önüne ve ardına gözetleyici koyar. Cin Suresi. Demek ki âyet-i kerîme de o Gayb’i bilendir Allâh kendi zâtını söylüyor. Kimseye Gayb’ini göstermez. Evet. Ancak peygamber olarak seçtiği kimse bunun dışındadır.

Aa o zaman Gayb’i bilen bir kimseler var. Kim bunlar? Peygamberler. E şimdi Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine baktığımızda da Gayb’i bilen bir alakalı kendi zamanında söylediği hadisler var, sözler var. Gayb’i bilen bir alakalı. hani meşhur Hendeck’te Balluzu taşa vurdu bir kıvılcım çıktı Kisran yıkıldığını görüyorum dedi. Taşa bir daha vurdu Bizans’ın fethedildiğini görüyorum dedi. Bir daha vurdu Yemen’in İslam olduğunu görüyorum dedi. Örneğim. Veyahut da değişik zamanlarda değişik şeyler söyledi. Hele ölümüne yakın Gayb’a et o kadar çok hadîs-i şerîf irad etti ki. Ama bu hadîs-i şerifleri inkar halimiz var ya bizim. Bu hadîs-i şeriflerin hepsini biz ne yaptık? İnkar ettik.

Ama bu âyet-i kerimeyi de inkar ettik. Demek ki Gayb’i Allâh Peygamberlerine gösteriyor. Demek ki Gayb’le alakalı sadece Allâh Gayb’i kendine saklamamış. Hatta Gayb’i ilimleri de içinde barındıran Kur’ân’ı Peygamberine indirmiş. Dolayısıyla o Peygamberin ümmetine de söylemiş. Gayb’i meseleleri içinde barındıran, Gayb’i hadiseleri gelecekle alakalı, gelecekle alakalı meseleleri Kur’ân’a koyan Allâh, Allâh önce onu Peygamberine sonra bütün ümmete açmış, göstermiş. Gayb’le alakalı neler olacağını, neler yaşanacağını da göstermiş. Ama normalde bakın o zaman şu çıkıyor. Gayb’te yaşanacak olan bir hadise, gelecekle alakalı, Gayb’i gelecek olarak gördüğümüzde, gelecekte yaşanacak olan bir hadise, çok özür dilerim ama, paket program olarak hazır.

Ve o hazır paket programı hem Allâh söylüyor, hem de Resulü söylüyor. Hem de Kur’ân-ı Kerîm’de ümmete bunu açıyor. Ümmet bunu ne kadar anlıyor, ne kadar anlamıyor, bu ümmetin problemi. Bakın ümmet bunu ne kadar anladı, ne kadar anlamadı, bu ümmetin problemi. Ama Gayb’le alakalı hadiseler Kur’ân’da var mı? Evet. O zaman biz Kur’ân’a doğru bakamıyoruz. Biz o zaman Kur’ân’ı doğru anlamıyoruz. Biz o zaman Kur’ân’ı kendimizce, kendi zamanımızda, kendi zamanımızda kendimiz algılayamıyoruz. Bu konuda ilmimiz yeterli değil demek ki. Eğer ilmimiz yeterli olmuş olsa, biz Kur’ân’ın Gayb’i haberlerini, Kur’ân’ın Gayb’i tespitlerini biz çözeceğiz, çözümleyebileceğiz. Ama biz bunu çözümleyemiyoruz. O zaman beytin başına geldiğimizde, Gayb aleminde eserleri doğar.

Ne? Yapılacak olan bir işin Gayb aleminde resmi belli. Gayb aleminde hesabı, kitabı belli. Ve o meydana gelen eserlerde halkın hükmüne tabi değil. Sebep Allâh yaratmada hür. Yaratmada ortağı yok. Bir şeyi yaratırken birisine danışmıyor. Birisine herhangi bir konuda izin almıyor.


İlm-i İlâhîde Yaratılma, Levh-i Mahfûz ve İbn Arabî’nin A’yân-ı Sâbite’si

Allâh kudretiyle, kuvvetiyle yaratmada olan Allâh’lığını gösteriyor. Ve yaratacak olduğu bir şeyin tabiri caizse, bir şeyi Gayb aleminde yaratıyor. Veyahut da biz bunu nasıl diyelim, olacak olan bütün hadiseler lef-i mahfuzda mevcut. Ama burada arabiye kayacak olursak ayağını sabitede lef-i mahfuzdan önce zaten mevcut. Veyahut da ben bunu böyle kendimce tarif ediyorum ya, Allâh’ın ilmi ilahisinde var olacak olan bütün her şey mevcut. Kün dedi, ilmi ilahisinde her şey mevcut. Ve ilmi ilahiden sırası gelen şey, sırası gelen her ne var ise çağlayandan dökülür gibi. Varlık alemine dökülmekte. O zaman bu yaratmayla alakalı halkın herhangi bir ihtiyarı yok. Yaratmayla alakalı. Burada yapılan işin dediğinde bunu ben yaratma olarak nitelendirdim.

Yaratmada Allâh kendine ortak kabul etmez. Hiçbir şeyde ortak kabul etmediği gibi yaratmada da Allâh kendine ortak kabul etmez. Ve her şeyi yaratan O’dur. O zaman gayb aleminde yaratılan bir şey şehadet alemine, görünür alemine zuhur eder. Eğer gayb aleminde bir şey yaratılmadı ise onun bu aleme zuhur etmesi mümkün değildir. Ve bunda herhangi bir kulun hükmü olması da mümkün değildir. O zaman Allâh seçtiği peygamberlere gaybı ile alakalı sırlar vermiş midir? Evet. Ve o peygamberlerine bu gaybı ile alakalı sırları verirken de o sırrın etrafını görevli meleklerle çevirttirmiş, şeytanlara ve cinni taifesine o sırları ifşa ettirmemiş. Çünkü şeytan ve kafir cinniler veya diğer cinniler o sırra mutlali olamamışlar.

Mutlali olmaları mümkün değil. Allâh çünkü âyet-i kerimde diyor ki Allâh seçtiği peygamberlerin önüne ve ardına gözetleyici koyar diyor. Bu gözetleyiciler meleklerden de olabilir. Şimdi başka bir tartışma açayım size. Bu gözetleyiciler Allâh dostlarından velilerden de olabilir. O zaman velilerin şahsi maneviyatları o sırlara gözetleme noktasında Allâh’ın izin verdiği miktarda mutlali olabilirler mi? El cevap olabilirler. Ama şeytan ve cinniler bu sırlara mutlali olması mümkün değil. O zaman peygamberler salallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ve geçmiş Adem’e kadar bütün peygamberlere, gahiple alakalı sırlardan verilmiş midir? Evet. Öyle meydana çıkıp da gaybı Allâh bilir. Allâh’tan başka kimse bilmez.

Kimseye de bu sırlar verilmez diyen bir kimse. Çünkü cin süresi 27. âyet-i kerimi inkar ettiğinden kafir olur, küfre düşer. Sakın böyle bir söze kulak vermeyin. Sakın siz de herhangi bir yerde birisine kızdığınızdan, birisini sevmediğinizden, birisiyle alakalı böyle bir takıntınız olduğu için Allâh gaybı bilir, hiç kimseye de göstermez söylemez demeyin. Çünkü peygamberler bu gaybi sırlara vakıflar. Bir. İkincisi ümmet-i Muhammed’den de Kur’ân’ın gaybi sırlarına vakıf olanlar olabilir mi? El cevap olabilir. Çünkü Kur’ân aynı zamanda gaybi sırları da kendi içinde barındıran bir ilahi kitaptır. Örnek, Bismillah, Elif, La’um, Mim, Dahuş, henüz daha böyle, ne diyorsunuz ona hocam, huruf-u mukatta.

Bu tip harflerin daha henüz manaları ve sırları açılmış değil. Bakın manaları ve sırrı açılmış değil. Ne zaman o zaman mana ve sırrı açılacak? Kıyamete yakın. Mehdi aleyhisselâm çıktığında ve hatta Mehdiyet iyice zuhur ettiğinde, Kur’ân Müslümanlara kendini daha da açacak. Sırlarını ifşa edecek. Ve Kur’ân’dan öyle ayeti kerimeler Müslümanlar tespit edecekler ki, öyle ayeti kerimeler tespit edecekler.


Ahır Zamanda Açılacak Kur’ânî Gaybi Sırlar — Mehdiyet, Hûruf-u Mukatta’a

Tekrar bunun altını çiziyorum. Ben belki de görmeyeceğim. Benim torunlarım belki de, torunlarımın torunları görecekler. Öyle bir ayeti kerimeleri tespit edecekler ki, o ayeti kerimeyi okuyan bir kimse eşyaya hükmedecek. Taş altın olacak, altın yakıt olacak. Veyahut da bildiğiniz toprak büyük bir enerji olacak. Veyahut da bilemediğiniz bir balçık toprak o ayeti kerimelerin sırrınca harikulade işler çıkacak ortaya. Bunu, bu şu anda ne yazık ki Müslümanlara kapalı bir ilim. Bunu şu anda büyük velilerin dahi bunlara normalde dokunmaları, bunları söylemeleri uygun değil. Her şeyin vakti zamanı olduğu gibi bunun da vakti zamanı var. Çünkü Kur’ân öylesine gaybi, öylesine büyük bir kitap ki, o kitapta sadece dünyanın değil bütün varlığın, kainatın sırrı saklı.

Kainatın sırrı saklı. Ondan sonra gelecek bir kitap yok çünkü. Son kitap ama ne yazık ki Müslümanlar tembel olduğundan, çalışmadığından, maddi manevi Kur’ân’ın üzerinde de çalışmadığından, Kur’ân’ın bu manada ne demek istediğini, manasını da tam anlamıyla çözemediklerinden biz Kur’ân’a uzakız, Kur’ân bizden uzak. Şimdi böyle olunca biz gaybi meselelerden uzağız. Ve İslam dünyası boş tartışmaların içerisinde bocalayıp debelenip duruyor, bunda da hikmet var diyoruz. Ama bu hadiseler gelecek ahir zaman son diliminde İslam dünyası Müslümanlar bu gaybi ayeti kerimeleri, sırrı ayeti kerimeleri, sırlı. o ayeti kerimeye baktığınızda siz alay ediyorlar ya, Allâh burada örnekliyorum, zekattan bahsediyor, sen bunu normalde okuyorsun, be ahmak!

Onun zahiri zekattan bahsediyor, batınını sen bilmiyorsun. Alay etme, alay etme, alay ediyor. siz bunu namazda okuyorsunuz, alay etme. Kur’ân ilahi bir kitaptır, henüz mana, muhtevası ve sırrı ve gaybi tam olarak anlaşılmamıştır daha. Üç kuruş akıllılar üzerinde hükmetmeye çalışmasın. Üç kuruş maaşla da bu işler olacak değil, o maaşına bakıyor çünkü. Bunlar acı şeyler. O maaşına bakıyor, bunun üzerine kafa yorması mümkün değil. Allâh muhâfaza eylesin. Ve 28. âyet-i kerîme bakın 27’yi okuduk, 28. Bu elçilerin, Rablerinin emirlerini teblih ettiklerini onun bilmesi içindir. Bu ayeti keriminin normalde burada elçiye döndürdü. Demek ki buradan ben direkt tartışmaya muhal vermeden peygamberlere atfettim bunu.

Ama Kur’ân’ı iyi anlayan da bir kimse Kur’ân’ın elçisi hükmünde oldu mu? Evet. Evet. Kur’ân’ı anlayan, onun gaybini bilen, onun sırrını bilen, tabiri caizse Kur’ân’ın bu manada matematiğinden ve metafiziğinden az bir şey, bir şey damladıysa o da Kur’ân’ın elçisi oldu. O zaman Kur’ân’ın elçisi olan kimse Rablerinin, Allâh’ın emirlerini tebliğ ettiklerini, ne tebliğ ettiğini bilmesi içindi. Allâh ona bu gaybi bilgiyi bunun yüzüne verdi. O zaman ey İslam dünyası, Kur’ân’ı iyi anla, Kur’ân’ı iyi oku, Kur’ân’ı idrak etmeye çalış. Ve Kur’ân’ın içerisindeki sırları, gaybi bilmeye çalış. Sırrını ve gaybini bilirsen eğer Allâh’ın emrettiği, tebliğ ettiği bir âyet-i kerimenin hakikatini bilesin. Bilesin, o âyet-i kerimenin gerçek tecelliyatını öğrenesin diye sana bu gaybi bilgi verildi.

O zaman meseleye baktığımızda Hazret-i Mevlânâ’nın mesnevisindeki bu meseleye, bu yapılan işin gaybi aleminde eserleri doğar. Baktığımızda o zaman bakın cebriyeden çıktık şimdi. Ama sözün başında biz buna baktığımızda cebriye gibi geldiydi, öyle değil mi?


Gayb Âlemindeki Eserler, Hak-Halk Nispeti ve Lokman 34

Ama biraz kafa biraz gönül patlatınca bu işin cebriyeden farklı oldu çıktı meydana. O zaman Hz. İpir diyor ki yaşanan hadiseler, bilinen hadiselerin gayb aleminde bir tecelliyatı var. Ve gayb alemindeki tecelliyatıyla, bu dünyaya tecelliyatı aynıysa sıkıntı yok. Ama gayb alemindeki tecelliyatıyla dünyaya tecelliyatı farklıysa o zaman sen gayb alemindeki tecelliyata bakacaksın. Allâh bizi onlardan eylesin inşallah. Şimdi bir âyet-i kerîme daha var. Bakın bunu Allâh hiçbir peygamberleri, peygamberiyle de paylaşmamış. Bakın peygamberiyle de paylaşmadığı meseleler var. Bununla alakalı kimsenin söyleyecek sözü yok. Lokman Suresi âyet 34. Ne bu? Kıyamet. Ne diyor? Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi ancak Allâh katındadır.

Bilgi neredeymiş? Allâh katındaymış. Şimdi kıyametle alakalı meşhur cibril hadisi var ya iman, islam, ihsan sonra kıyamet ne zaman kopar diyor. Ona cevap ne? Sorulanın sorandan farklı bir bilgisi yoktur. Bilgi yok demiyor. Bu konuda bilgi yok dese diyeceğiz ki bilgi yok. Burada manalı bir sır bir söz var. Bu manalı sır söz ne? Sorulanın sorandan farklı bir bilgisi yok. Bunu aldık biz bir kenara koyduk. Yağmura o indirir, rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allâh’a her şeyi çok iyi bilendir. Her şeyden haberdardır. Eyvallâh. Şimdi Hazret-i Peygamber’in gaybı alakalı bunu normalde hadîs kitaplarında bulmanız mümkün.

Bu Harim-i Müslüm, Tirmizi İbn-i Mace, Ebu Davud, İbn-i Hanbel, bunlar bütün riya-i sâlih’in herhangi bir hadîs kitabından Hazret-i Peygamber’in gaybın gelecek kısmından bahsetti. Veda haccında bahsetti. Değişik bahislerde bunları bahsetti. Hatta bazı hadîs-i şeriflerde kıyamete kadar olacak olan, o kadar bize bu konuda bahsettik, o kadar anlattık ki kıyamete kadar olacak olan bütün hadiseleri bize anlattı diye hadîs-i şerîfler var. Ama sahabelerin hepsi de bunları ezberleyemiyorlar. İşinin enteresını bu. Diyor ki bir tanesi benim aklımda kalan bunlar oldu. Öbür ki diyor ki benim aklımda kalan bunlar oldu. Öbür ki diyor ki benim aklımda kalan bunlar oldu. Demek ki sahabe o gaybi meseleleri hepsini hıfz edememişler.

Daha doğrusu Allâh müsaade etmemiş. İşin perde arkası bu. Allâh müsaade etmemiş. Demek ki o, bununla alakalı hadîsleri aldım buraya da ben konuyu böyle çok uzatmak, bu konuda şimdi şey yapmak istemiyorum. Mesela en ilgi çekici, uzun biraz. Ondan sonra bunu okuyup vereyim bir de şeyle alakalı, gelecekle alakalı. Yer bana dürüldü. Yeryüzünün doğusunu ve batısını da gördüm. Dikkat edin hadîs-i şerife. Yer bana dürüldü. Yeryüzünün doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetin bana dürülerek gösterilen yerlerin hepsine hâkim olacaktır. Dürülerek gösterilen yerlerin hepsine de ümmet hâkim olacaktır. Altın ve gümüş hazineleri bana verildi. Ben Rabbimden ümmetimi genel bir kıtlıkla helak etmemesin ve onlara kendilerinden bir düşman musallat edip de köklerin kazımamasını diledim.

Rabbim bana şöyle karşılık verdi. Ey Muhammed! Ben bir şeye hükmettim mi, buradan artık dönülmez. Bakın bu hadîs-i kutsi, bunu burada okumamın bir sebebi gelecek beytlerle de alakalı. Konuyu böyle bir bütünlük içerisinde anlatmaya çalıştığım için bunu okuyorum. Ben bir şeye hükmettim mi, bundan artık dönülmez.


Pey-gamber’in Gaybi Haberleri: Hendek Tası, ümmet üzerine Gelecek İhtilâf Hadîsleri

Ben ümmetinin genel bir kıtlıkla helak olmayacağı sözünü sana verdim. Onlara kendi nefislerinden başka köklerini kazıyacak bir düşman musallat etmeyeceğime dair de söz verdim. bize nefsimiz yeter. Evet. Bunlar da yaşandı mı? Zaman içerisinde yaşandı. Ben ümmetim hakkında saptırıcı liderlerinden korkuyorum. Allâh Resulün sözü devam ediyor. Ümmetim içinde bir kere kılıç çekilirse, kıyamete kadar artık bir daha indirilmez. Kılıç çekildi mi? Evet. Hazret-i Ali radıyallâhu anh hazretlerinin zamanında çekildi mi? Evet. Bir daha indi mi kılıç? İmmedi. Ümmetimden bir takım kabileler müşriklere katılmadıkça, ümmetimden bir takım kabileler de putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz. Bunlar da yaşandı mı? Yaşandı.

Bir takım kabileler putlara taptı mı? Evet. Müşriklere katıldı mı? Evet. Hatta ümmetin içindeki büyük bir kısım devlet başkanı müşriklerle yan yana kol kalan mı? Evet. Kâfirleri kendilerine dost tutmuş vaziyetteler mi? Evet. Müşrikleri kendilerine dost tutmuş vaziyette mi? Evet. Ümmetin büyük bir kısmı kâfirleri ve müşriklere benzemek için yarışıyor mu? Evet. Ümmetimin içinde 30 tane yalancı peygamber çıkacaktır. Daha ölür ölmez. Yalancı peygamber çıktı mı? Çıktı. Bunun en önemlisi müseylemetül kezap mıydı? Evet. Ölür ölmez. Peygamberliğini ilan etti mi? Evet. Ve ondan sonra peygamber gelmeyecek diye birçok delil olmasına rağmen kendisini peygamber ilan edenler oldu mu? Evet. Var mı? Evet. Kendilerini yok biz elçiyiz de yok biz ondan sonra nebiyiz de yok şöyleyiz de böyle çevir kazı yanmasın laf döndürüp dolaşıyorlar mı?

Evet. O zaman Hazret-i Peygamber’in salallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bakın gaybi olan bu tespiti çıkmış mı meydana? Evet. Oysa ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Allâh’ın emri gelinceye dek ümmetimden bir taife, ümmetimden bir taife, devamlı olarak Hakk’ın yanında yer alıp onu savunacaktır. Demek ki ümmetten bir taife olacak, bu ümmetten taife, devamlı Hakk’ın yanında olup onu savunacak. Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye azı dişleriyle sımsıkı tutunup onu savunacak, onu hem yaşayacak hem de yaşatmaya çalışacak. Onlara muhalefet edenlerin kendilerine bir zararı dokunmayacaktır. bu ümmetinden o taifeye ümmetinden Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye sımsıkı yapışıp Hakk’ı tebliğ eden o taifeye hiç kimsenin zararı dokunmayacak. onlara zarar veremeyecekler.

Onlar bu zararı veremeyecek demek zorluk çekmeyecek, sıkıntı çekmeyecek manası değil öyle anlaşılmasın. Onlar tebliğlerine Hakk’ın yanında durmaya devam edecekler. Zorluklar, sıkıntılar, belalar, müsibetler, baskılar, şunlar, bunlar onları yıldırmayacak. Onlar geri adım atmayacak. Paraydı, maldı, mevkiydi, kadındı. Oydu, buydu, onları bozmayacak. adam çok yakışıklıymış, bozmayacak o mümine kızı, mümine kadını. kadın çok güzelmiş, adam bozulmayacak ona. Para bozmayacak o kimseyi. Mevki o kimseyi bozmayacak. Onu hangi mevkiye getirirsen getir, o Hakk’ı savunacak. Tabii İslam sisteminin dışında da onların bir mevkiye gelmeleri mümkün değil. İstemezler oraya. Ne milletvekili öyle olsun isterler, ne genel müdür, ne herhangi bir yerde.

Memur dahi öyle olmasını istemezler. Sebep? yiyen yiyecek çünkü içen içecek. Hırsızlık yapan hırsızlığını yapacak. Üç kağıt yapan yapacak, beş kağıt yapan yapacak, adaletsizlik yapan yapacak.


Siyâsî Çöküş, LGBT ve «Kişi Sevdiğiyle Beraberdir» — Bedevî’nin Kıyâmet Sorusu

Yiyecek, içecek, yalacak, yutacak, haram mı, helal mı, dikkat etmeyecek. Böyle olunca ona namuslu, şerefli, haysiyetli bir insan lazım değil öyle yerlere. Öyle altına her şeyi imza atacak bir insan lazım. At imza atacak. Bu hak mıydı, değil miydi, hakikat miydi bakmayacak. LGBT’ye de el kaldıracak, eşcinselliğe de el kaldıracak, ibneliğe de el kaldıracak. Olur diyecek, geç ne olursan ol. Tabii. Allâh lanetliyormuş önemli değil, O ona el kaldıracak. Lanetlik işlere de el kaldıracak, tasdik edecek, aracı olacak. Gidiyor sabahleyin Ulu Camide sabah namazı kılıyor, akşamı dansözlerle beraber. Ne, siyasetçi. Bu ne sabah namazında Ulu Camide, milletin önünde namaz kıldın. E ondan sonra git Allâh’a, peygambere, dine, imana, atan, tutan laf söyleyen sanatçı bozulur.

Dine, imana, ondan sonra atan, tutan laf söyleyen sanatçı bozuntusunda poz ver, ona para ver belediyeden. Bunu biz söyleyince muhalif oluyoruz. Tabii. Alkışlayacaksın sen de, sen de onlardan olacaksın. bir şeyi, neyi alkışlıyorsan ondansın. Alkışladığın, neyi alkışladıysan ondansın. geldi Bedevi’nin birisi kıyameti sordu. Şimdi kıyametten laf açıldı ya bugün. Dedi ki ey Muhammed, kıyamet ne zaman kopacak dedi. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri böyle onun o sorusundan biraz böyle tabiri caizse. bizim tabirimiz de canı sıkıldı deriz ya, canı sıkıldı. Kıyamet için ne biriktirdin dedi ona. Kıyameti soruyorsun, kıyamet için ne biriktirdin dedi. O Bedevi durdu, dedi ki ya Resulallah, ben çokça ibadet eden bir kimse değilim.

Çok canıma sıkılan, çokça oruç tutan, çokça böyle can hıraş ibadetin içinde olan birisi değilim. Ama dedi ben Allâh ve Resulünü çok seviyorum. Bu hadîs-i şerîf benim de ümidimi arttırıyor ben o yüzden böyle hadîs-i şerîf ezberimde. Dedi ki ben Allâh ve Resulünü çok seviyorum. Öyle deyince Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinde yüzünde bir yumuşaklık, bir tebessüm oluştu böyle. Dedik ona kişi sevdiğiyle. Bu tabi müjde oldu o Bedevi’ye. Rabbim bize de bu konuda müjdelesin inşallah. Biz de Allâh ve Resulünü çok sevelim inşallah. Bizim de ben kendi nefsim için söyleyeyim, amellerimiz o kadar fazla değil. Hatta yok hükmünde görülür onların amellerinin yanında. Bedevi öyle söylemiş, Bedevi’yi sakın ha siz böyle ameli az olarak görmeyin.

Onun çıtası yüksek. O kendi zamanındaki yüksek çıtayı gördüğünden diyor ki benim amelim o kadar. Benim çıtası yüksek. O kendi zamanındaki yüksek çıtayı gördüğünden diyor ki benim amelim o kadar yok. Benim amelim o kadar yok diyor. Kendi zamanındaki çıtayı görüyor çünkü. Kendi zamanındaki çıtayı. O çıtayı görünce diyor ki benim o kadar amelim yok. Benim fazla namazım yok, fazla orucum yok. kendinizi Bedevi’yle kıyaslamayın. Biz onun atının, burnunun üzerindeki terinin tozu olamayız. Öyle demiş İmam-ı Azam. İmam-ı Azam öyle demiş. Kim? Tabiinden. Selef alimi. Fıkıhın babası, imamların babası. İmanların babası. Kendi zamanını bırakmış, kıyamete kadar gelecek olan meselelere fıkıh eden adam. oturuyorsunuz, bugünkü meselelere ışık tutan, bugünkü meselelere ışık tutan bir fıkıh babası.

Muhteşem üstü bir kimse. Bakmayın şimdiki böyle sonradan olma yetmeleri, sonradan yetmelere. Ben de bir İmam-ı Azam gibiyim.


İmâm-ı A’zam’ın Sahabe Karşısında Tevazusu ve Alim Tekebburünün Reddi

Veya hatta bir kısım böyle ehli tarikat olanların bir kısmı bizim alimlerimiz İmam-ı Azam’dan üstün. Bizim hocalarımız, molla’larımız İmam-ı Azam’dan üstün sözlerini, söylüyorlar söylemiyorlar bilmiyorum. Onların müntesiplerinden duyuyorum bu küstahlık, bu kibirlilik, bu cehaletin dik alası, bu cehaletin dibi. bir kimse üç kitap okuyup da, ben de bugünün İmam-ı Azam’ıyım. Yok bizim hocalarımız bu kısım. ben de bugünün İmam-ı Azam’ıyım. Yok bizim hocalarımız, bizim molla’larımız, bizim cemaatın molla’ları İmam-ı Azam’dan üstün. Bu sözler çok böyle kibir kokan, bu sözler böyle cahillik kokan sözler. Allâh muhâfaza eylesin. Bu onun sözüydü. biz diyor sahabenin atının burnunun üzerindeki terinin tozu olamayız.

Tevazuya bakın. Tevazuya bakın. Oysa hadîs-i şerif ümmetimin âlimleri beni İsrail peygamberlerinden üstündür. Bu hadîs-i şerif orada dururken o tevazı ediyor. Diyor ki ben sahabenin atının burnunun üzerindeki ter damlacığının üzerindeki tozu olamam diyor. Allâh bizi affetsin. demek ki o Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışanlar bunlara zarar veremeyecekler. O topluluk kıyamete kadar, kıyamete kadar. O topluluk böyle bir topluluk olacak. O topluluk Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışıp, kıyamete kadar Kur’ân ve Sünnet’in öğrenilmesi ve yaşatılması için mücadele edecek. Demek ki bunlar normalde peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Veselem Hazretlerinin gelecek gayba ait olan hadîsleri. bu hadîslerden bir daha bir şey yapacaklar. sallallâhu aleyhi ve sellem Veselem Hazretlerinin gelecek gayba ait olan hadîsleri. öyle kalkıp da gaybin anahtarı Allâh’ın elindedir.

Başka hiç kimse bilmez sözü peygamberleri bağlamıyor. Ama o peygamberlerin de kıyametin kopması gibi, yağmuru ne zaman yağacağını bilmesi gibi, insanın nerede öleceğini bilmesi gibi bu tip gaybi meselelerden onlara da kapalı. Eyvallâh. O zaman biz baktığımızda bütün bizim kendi üzerimize, bizi ilgilendiren şey ne? O zaman bizim kendi üzerimizden sadır olan, zuhur eden, bizim yaptığımız işlemler bu manada bizim yarattığımız şeyler değildir. Bunları yaratan Allâh’tır. Bizim bu kolumu oynatmam benim mahlukum değildir, benim yaratmam değildir. Bunun yaratması Allâh’a aittir. Bunu kesp, bunu istemek yani, bunu düşünmek, bunu normalde düşünerekten, tasarlayarakten bir şey yapmak, yapmayı yaratmak Allâh’a aittir.

Ama onun tasarısını da bizde yaratan, düşünceyi de bizde yaratan Allâh’tır. Burada şimdi tartışma şu, bu düşünceyi yaratan Allâh’sa bu düşünce bizde cebri mi değil mi? Ben bunu düşünüyorum. Burası böyle tabiri caizse insanın beynini dağıtan kalbini yoram yer. Herkes diyor ya, ne? Düşünce hürriyeti. Evet. İnsanlar ne kadar hür düşünmeden? İnsanlar düşüncede ne kadar hürler? Şimdi bir âyet-i kerîme daha not almıştım. Zümer 62. Allâh her şeyin yaratıcısıdır ve O her şeyi idare edenler. Allâh her şeyin yaratıcısıdır ve O her şeyi idare edenler. Bir, ben hep böyle derim ya Allâh affetsin, ben demekten böyle o manada değil. Bir şeyin adı varsa, kendisi var, kendisi varsa onu bir yaratan var. Düşünce, adı var.

Düşünüyor muyuz? Evet. Ne düşüneceğimizi O mu emrediyor? Yoksa biz ne düşüneceğimizi kendimiz mi karar veriyoruz? Çok basit alabilirim. Ben kendim düşüneceğimizi kendim karar veriyorum. İstediğimi düşünebilirim. İstediğimi düşündüğüm için de onun sorumlusu benim. Ama o düşünceyi yaratan Allâh.


Zümer 62, En’âm 101-102 — Herşeyin Yaratıcısı Allah, Düşüncenin Yaratılışı

O zaman O’nun adını verir. Ama o düşünceyi yaratan Allâh. O zaman halik mahlukun emrine mi girdi? Mahluk ne düşünüyorsa onu mu yaratıyor? Eğer programlanmış paket olarak, ben onun istediğini düşünüyorsam o zaman ben cebriyeyim. O zaman özgür değilim. O zaman öyle bir şey olmuş olsaydı, o zaman şunu demezdi. Allâh’ın zâtı bütün tefekkürden uzaktır. Tefekkür edilemez. Münezehtir, bilinmez. O zaman başka bir şey çıktı. Ama her şeyin yaratıcısı o. O zaman şuna geleceğiz. O’nun yaratmadığı hiçbir şey yok. Her şeyi en ince detay ve ayrıntısına kadar O yaratıyor. Bu yaratmada kulların bir dahli var mı? Yok. Bu yaratmada kulların ortakçılığı var mı? Yok. Yaratma direkt Allâh’ın kendi zâtı ulûhü yaratıyor.

Direkt Allâh’ın kendi zâtı ulûhü yiyetinde. Hiçbir şeyde yok. Ama… Düşünce olarak, bu ben şimdi meseleyi hafifletmek için öyle söylüyorum. Hürrüs ama gelecek olan Beyt’e bakın. Onların bize nispeti varsa da, hepsi ancak tek Allâh tarafından yaratılmıştır. bir önceki Beyt neydi? Diyordu ki bir önceki Beyt’te yapılan iş, gayb âleminde eserleri doğar, o meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. Sonraki Beyt vuruyor beynimize. Diyor ki, onların bize nispeti varsa da hepsi ancak tek Allâh tarafından yaratılmıştır. o gayb âlemindeki işlerin bir kısmı, işlerin bir kısmı insanlara, halka nisbet edilse de, şimdi onu birazdan açıklayacak zaten beyin yankan yerler buralara, onlara halka nisbet edilse de, bunların diyor, hepsini de yaratan tek Allâh’tır.

Halka nisbet edilse dahi. ne getirdi? İçecek getirdi. Adnan ağabey içecek getirdi. Halka nisbet ettik, öyle değil mi? Adnan ağabey çay getirdi. Halka nisbet ettik, öyle değil mi? Ancak böyle örnekleyebileceğiz. Ama diyor bunlar halka nisbet edilse de, o tek Allâh tarafından yaratılmıştır. Bir şey halka nisbet edilebilir. ben buradan fareyi ondan sonra Erdoğan’a attım. Kim attı? Ben attım. Erdoğan diyecek ki kim attı? Mustafa Özbağı attı. Attı kafama geldi. Attı kafamdan vurdu beni. Öyle mi? Kime nisbet edildi? Halka, bize nisbet edildi. Ama yaratan diyor bunları Allâh’tır. Bunları Allâh yaratır hepsini de. Hepsini de. Hepsini de. Ayet-i Kerîm’in diyor, Zümmer 62, Allâh her şeyin yaratıcısıdır ve O her şeyi idare edendir.

Hem yaratıyor, hem yarattığında ne yapıyor? İdare ediyor. Enam 101, o gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan var edendir. Bir de yoktan var ediyor. Bütün her şeyi yoktan var ediyor. Gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan var edendir. Enam 102, Rabbiniz olan Allâh budur. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O halde ona itaat edin, O her şeye ve her şeye itaat edin. Enam 102, en azından Allâh’ın yaratıcısıdır. En azından Allâh’ın yaratıcısıdır. O halde sana bir şey kalmadı burada gene. O zaman hiçbir şey var, hiçbir şey yoktur. O zaman hiçbir şey var olmazdan önce, bir şey var olmazdan önce ben yine öyle yürüyeceğim. Allâh’ın ilmi ilahisinde O mevcuttu. Bu iğneden, ipliğe, zerreden, küreye her şey ve onun içerisinde olacak olanlar da dahil olmuşlar zaten orada da olacak olanlar da dahil.

Ebediyet noktasında, ebediyetin sonu yok. Sonsuz bir şekilde varlığın üzerinde ne olacaksa, varlığın üzerinde ne yaratılacaksa hepsi de Allâh’ın ilmi ilahisinde mevcut. Bakın mevcut diyorum, yaratılacak demiyorum.


«Kenz-i Mahfî» Hadîs-i Kudsîsi ve Zikrullahın İdrakı

Mevcut. İlmi ilahiyede mevcut. Allâh bilinmez gizli bir hazineydi, bilinmekte istedi, bir şey yarattı. Allâh bilinmez bir gizli hazineydi. Gizli hazine, bilinmezdi. Bilinmekte istedi, bilinmekte isteyince bir şey yarattı. bir şey yarattı. Ve bu yaratılma, bu yaratılış, bu yaratma bitmiyor sonsuz. Sonsuz. Bakın sonsuz bir Allâh’ın, sonsuz bir Allâh merfumunun, sonsuz bir Allâh’ın yaratmasını sonlandırmak mümkün değil. Ve sonsuz bir şekilde yaratıyor, yaratmaya devam ediyor. Her an. Ve her şeyin yaratıcısı o. Baktığınız zaman artık bu öyle bir şey ki varlığın üzerinde Allâh’ın hükmünün, kudretinin, kuvvetinin yaratmasının dokunmadığı hiçbir zerre yok. Ve hepsi de onun ilmi ilahisinde, ilmi ilahisinde var, ilmi ilahiden şehadet alemine tecelli ediyor. görünmezden görünürlüğe zuhur ediyor.

Görünmezden. Bilinmezlikten bilinirliğe tecelli ediyor. Her şey, her şey bakın, her şey bilinmezlikten bilinirliğe tecelli ederken arkasından bir an sonrası yine bilinmez. Bilinmezlikten bilinirliğe, bilinirlikten yeniden bilinmezliğe gidiyor. Çünkü bir an sonra ne olacağını bilmiyorsunuz. Bilmiyoruz. İlmi ilahide mevcut. Ama varlık olarak tamamiyetle ay. Bir an sonra ne olacağını bilmiyor. Güneş bir an sonra ne olacağını bilmiyor. Yıldızlar bir an sonra ne olacağını bilmiyor. İnsanlar bir an sonra ne olacağını bilmiyor. Bildiği anda bilinmezlik geliyor arkadan tekrar. Bilinirlik ne oldu? Yaşadı o esnada. Anı yaşadı. Anı yaşadı bilinmezlik bilinirliğe geçti tekrar bilinmez diye düştü. Bundan koku almak, burayı böyle anlamak, burayı biraz böyle idrak etmek ancak serüsülükle mümkün.

Serüsülükü olmayanların, bunu söylemek istemiyorum ama, bunu idrak etmeleri, bunu anlamaları, biraz zor. Ben böyle anlatabildiğim kadar anlatmaya çalışıyorum kendimce. Allâh bizi affetsin. Çünkü bu ancak manevi tecelliyatla idrak edilebilecek, anlaşılabilecek bir şey. Bu ancak, bu ancak, bu ancak, bu ancak, bu ancak, bu ancak, bu ancak, bu ancak, Tenceremet demektir. O fianca airline etti, daima başkan greatly windows uncomfortable to be essayer washable bu ancak bu zikrimiz dildedir ya, biz zikrettiğimiz Allâh merfumunu, zikrettiğimiz ilah merfumunu idrak etmekten uzağızdır. bir sufi kardeş gelir, rüyasında görür, ders ister. Ders isteyene de dersini veririz. Deriz ki tevhide başla, tevhide oku, zikrullâh yap.

O kimse ister Allâh isması de, ister tevhid de, la ilâhe illallah de, ister sen ona başka bir esma ver. o kimse isterse sen ona hu esmasını ver. Önemli değil burada. O kimse zikrettiğini idrak edebiliyor mu? Etmiyor. Çünkü onu idrak edebilmesi için kalbi aklının çalışması lazım. Kalbi aklının çalışması iman etmesi, itaat etmesi, sevmesi, teslim olması ile alakalı. Onun kafasında şek şüphe kalmaması lazım. Allâh’a karşı, Resulüne karşı, Üstadına karşı o kimsenin kafasında itaatta, teslim olmada hiç şek şüphesi olmaması lazım. O kimse tabiri caizse çıplak bir şekilde orada durması lazım. Bu çıplaklıktan erotizm aklınıza gelmiyor tabi. normalde o böyle bütün o güne kadar olan Kur’ân ve Sünnet ve Sufi düşüncesinin dışındaki bütün her şeyden sıyrılması gerekir.

Onu yakalayamazsa, onu idrak edemezse o kimse zikrettiğini idrak edemez. Zikreder ama. Sevap alır mı? Evet. Sevap alışır mı? Evet. Ümmeti Muhammed’in sıkıntısı bu zaten.


Ümmetin Fâtiha-Namaz İdrakı Eksikliği ve «Sen Atmadın Ben Attım» Âyeti (Enfâl 17)

Kur’ân okuyor mu? Evet. İdrak ediyor mu? Hayır. Namazı kılıyor mu? Evet. İdrak ediyor mu? Hayır. Namazda Fatiha okuyor mu? Evet. İdrak ediyor mu? Hayır. İdrak etse o namazı kılamaz o. İdrak etse, idraka açılsa namazı bitiremez. Elhamdulillahi Rabbil aleminde kalır. Kalır. Kalır bakın orada kalır. Veya da idrak etse, la ilâhe dediğinde kalır. Örnekliğim küçücük bir şey. La ilâhe derken ne kadar çok put varmış bende der. O putları la ilâhe dediğinde yıktığında putsuzluk canını sıkar önce. Alışıla gelmiş putları var çünkü. İçeride ve dışarıda. Şimdi bu normalde o kimse seyri sülükte o ilmi ilahiden kopup gelen gaype ile alakalı meselelere vukufiyet, vukufiyet sağlarsa ancak o zaman bunu anlar. Öbür türlü bunu anlaması mümkün değil.

Ve bunu anlayınca da zaten demiş ya, demenin için bu böyle yerindedir şu ol öyle. Deme neden bu böyle neden şöyle. Burada tabii sanki cebriyeye varmış gibi geliyor insanlara. O yüzden ehil olmayanların yanında bu sohbetleri açmamışlar. Ortan sivri akıllının birisi siz cebriyecisiniz deyip çıkar. Veya siz kadericisiniz. Dert çıkar. Oysa halka nispet edilmiş olsa nahi bazı şeyler yaratan olur. Ve bazı şeyler avam tarafından Allâh’ın ilmi ilahisinin dışındaymış gibi görünür bazı şeyler veya umumi şeyler. Ahmet Atı, Mehmet Atı, Hüseyin getirdi, Ali götürdü. Avamın işidir, işin hakikati öyle değildir. O yüzden âyet-i kerîme de sen atmadın ben attım der. Ayet-i kerime de sen atmadın ben attım der.

Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir avuç toprağa atmasını kendine atfeder. Sen öldürmedin mi ben öldürdüm der bir de. Sen öldürmedin mi ben öldürdüm der. Şimdi Hz. Piri aklımızla oynamaya devam ediyor. Mesela Amr’a zeyd bir ok atar. O ok Amr’ı kaplan gibi yaralar. Yara bir yıl kadar Amr’ın vücudunda ağrılar sızılar meydana getirir. O dertleri hak yaratmıştır insan değil. Birisi birine bir ok attı. Oku atınca karşıdaki yaralandı. Yaralanan kimse bir yıl o yaraların ağrısıyla sızısıyla depreşti, mücadele etti. O dertleri hak yaratmıştır insan değil. Biz şimdi Ahmet’ten Mehmet’ten bileceğiz ya onu. Hz. Piri diyor ki oku attı birisi. Oku attı. O diyor yara bere oldu.

O yaradan bereden olan ağrıları sızıları hepsinde hak yarattı. Oka hedef olan Amr o anda korkudan ölürse yahut ölümüne kadar bedeninde yaralar, bereler vücuda gelir de o ağrılardan, o illetlerden ölürse zeyde ilk sebepten ok attığından dolayı katilde. zeyde ilk önce ok attı ya oku. Amr bu sefer normalde ağrılardan, sızılardan oradan bundan dolayı öldü. Zeyde ilk sebepten ok attığından dolayı katilde. Hepsi Allâh’ın icadı ise de o ağrıları zeyde nispet et. Hepsi de sonuçta zeydten dolayı ya onlara nispet et. O zaman hatta diyor ki oku atan zeyd bir ok attı ya Amr’a. Zeyd de diyor bu normalde Amr’a ok attığı için cezaya uğramaktan bir de korksa diyor ölse zeyd. zeyd de ortadan kaldırdı. Amr’a ok attı ama zeyd de öldü.

Zeyd ölse de diyor. Amr o ağrıları, sızıları çekti mi çekti. Demek ki diyor o ağrıların, o sızıların sebebi zeyd değil. Onu yaratan zeyd değil çünkü o oku atan öldü. Eee ama ağrı sızısı devam ediyor mu? Ediyor. onu yaratan ne? Allâh. Demek ki orta yerde zeydi de ortadan kaldırsak ağrıyı sızıyı ortadan kaldırabildik mi? Kaldıramadık. Ağrı sızısı devam ediyor.


Zeyd ve Amr Temsili — Ok Atıcıdan Değil Ağrıyı Yaratandan Bilmek

Çünkü ağrıyı sızıyı yaratan neymiş? Allâh’mış. E şimdi buradan başka bir yere de hemen bir dolanıvereyim. ne diyordu Hadîs-i Şerif’te? Bir kişinin başına hastalık gelse, sıkıntı gelse, bela gelse, müsibet gelse, bir dert gelse, bir gam, kasavet, üzüntü gelmiş olsa, üzüntü gelmiş olsa kul ona sabrederse ne oluyordu? Bir günahlarına kefaret oluyordu. İki ne oluyordu? O kimsenin manevi olarak uruç ediyordu, yükseliyordu. Ha bakın o zaman o gamı, o kasaveti, o derdi, o çileyi, o sıkıntıyı, ızdırabı veren, pardon onu yaratan neymiş? Allâh onu yarattı ve sana onun karşılığında da ne verdi? Sevap verdi. E şimdi onu sıkıntı olarak mı göreceğiz, rahmet olarak mı göreceğiz? E şimdi büyüklerden bazıları o yüzden belaya, müsibeti, sıkıntı, gamı, derdi, kasaveti kendileri görünce üzülmemişler.

Hatta sahabeden tedavi olmayanlar var. Kılıç yara salmış tedavi olmuyor. Yara akıyor, damlıyor oradan. dağlamak var ya, yakmak onu da kabul etmiyor. Sahabeden, tabiinden öyle zatlar var. baş ağrımış, ilaç için su bile içmemiş. baş ağrısına şu iyi gelir demişler, içmemiş, kabul etmemiş. Tabi modern Türk dünyası buna karşı. Sabah’tan akşama kadar ilaç içeceksin, benim gibi. Sabah içeceksin, üç tane, akşam içeceksin, üç tane, yetmeyecek araya bir şeyler daha katacaksın. Hoca bir ilaç verdi, bir şey diyorum, Gürkan’a içmesem olur mu? Ben çabuk içmem lazım diyor, daha çabuk toparlarsın. Benim iyiliğimi düşünüyor tabi, o şey değil hani, kötülüğümü düşünmüyor. Allâh eksikliklerini göstermesin, doktorlularda lazım.

Değil mi? İnsan üyede diyor çünkü. Kolay değil, annesi hasta oluyor, babası hasta oluyor, eşi çocukları, kendisi. şey değil, tedavi olmak hak. Bakın başka bir hadîs-i sepetinde, tedavi olunuz, şifayı arayınız diyor. Bir de bu var. Ama bir türlü, şey farklı, düşünce farklı, o zaman ne yaptı? Hepsinde Allâh kendi fiil ve sıfatlarının eline aldı. Bu manada o zaman bir varlık var, komple, varlığın üzerinde tam hâkimiyet kuran Allâh var. Ve bu varlığın haricinde başka bir varlık, başka bir Allâh yok. Bütün varlığın üzerinde varlığın teklif söz konusu ve varlığın üzerindeki tek hâkimiyet kuran Allâh. Ve O’nun sıfat ve tecelliyatından başka aslında gerçek manada başka bir şey de yok. Her şey O’nun sıfatının ve fiiliyatlarının tecelliyatında.

Biz sadece kesp isteme noktasındayız. Bunu cüz irade noktasında kendime bağlıyorum. Çünkü bunun böyle işin içinden burada, bunu da ona bağlarsak çünkü imtihanın sırrı kalkıyor ortaya. Bu normal, o zaman herkesin kafayı sıyırması gerekiyor. Bunu da çok büyütmeyin yalnız kafanızda. öyle cüz iradeniz de çok büyütmeyin. Yapabildiğiniz yere kadar minimize edin bunu. Bunun üzerine de çok yük yüklerseniz nefsinizi yarsınız. Kendinizi bir şey zannedersiniz. Bu kadar da değil yani. E geç oldu. Daha bu derler ya bu hamur çok su kaldırır diye. Ama ben böyle yarım da kalmasını istemedim. O yüzden gidebildiği yere kadar en az buraya kadar gitsin istedim. Sohbeti burada bırakacağız tabi. Biraz konu anlatımı açısından cümleleri dökme açısından benim için zor bir gün geçirdim.

Bunu itiraf edeyim. Tabirciye ise bu mevzuyu nasıl toparlayacağım, nasıl işin içinden böyle herkesin anlayabileceği şekilde getireceğim diye yazdım, bozdum, yazdım, bozdum bugün.


Hastalığın Allah’tan Rahmet Olarak Yazılması, Cüz’î İrâde ve İmtihanın Sırrı

Bir de böyle etkisinde kalmayayım diye daha önceki şerh edenlerin şerhlerine de bakmak istemedim işin doğrusu. Dedim kimsenin etkisinde kalmadan kendimce kendi idrakimi kendi anlayışımı dökmeye çalıştım. Sürçülisan ettiysem affola. İllaki benimki doğru diye bir iddiam yok. Bunu da beyan edeyim. Çünkü Allâh’ı bilme, Allâh’ı tanıma idraki yönden her zaman için ilerleyen bir olgudur. Ben bunun gerilediğini de düşünmem insan üzerinde. Eğer hevâ-hevesine uymazsa şeytana uymazsa böyle olunca bugün söylediğinizi yarın daha ilerisinin söyleyebilirsiniz. Söylemeniz gerekir zaten. İnşallah bizden sonra gelecek olanlar daha ileri, daha derinlemesine konuşabilirler diyelim. Önümüzdeki hafta ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek de böyleleri.

Onların sesleri hep Hak’ka mutidir. Demek ki ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek, onların da hepsi de bu hareketlerin hepsi de neymiş? Hak’kın emrinde Hak’ka mutiymiş. Hak’ka mutiymiş. o zaman normalde bir kimse ekin ekse de nefes almak, nefes almak ağzından burnundan ya, normalde o da Hak’ka muti. Bu böyle dedim ya bu beyitler, biraz kafa uçuran beyitler diye bunu çiftleşmeye de koymuş. o zaman bir kimse çevrelenmiş oluyor. Bütün hepsi de Hak’ka muti. O zaman her şey onun mahluku, onun yaratması, onun kudret ve kuvvetinin altında olmuş oluyor. el-Fâtiha. Âmîn. Gül Tekin Ace kardeşimiz sohbetteyken annesi Hak’kın rahmetine kavuşmuş. Allâh rahmet eylesin inşallah. Âmîn. Cenâb-ı Hak annesinin taksiratını affeylesin.

Âmîn. Geride kalanlara iman, İslam ve sabır ihsan eylesin. Âmîn. Geceniz hayır olsun inşallah. Yukarı bakıyorum gece sohbeti yapayım mı yapmayayım mı diye. İyi yapalım tamam. Tamam yapalım. Bakacaktım öyle bir dedim dışarıdan kim var yok. Kim var kim yok. Varmış tamam yapalım inşallah. Bugün sordular karar vermedim dedim yapacağım mı yapmayacağım mı belli değil dedim. Nasip neyse o olacak demek ki. Eyvallâh. Şimdi bu kararı kim verdi değil mi? Gece sohbeti yapılsın mı yapılmasın mı kararını kim verdi? İsmail’in eline meyendili kim tutuşturdu? Meyendili onun eline tutuşturmayı kim akıl etti? Öyle ya bir meyendil var mı ortada? Var. Meyendil İsmail’in elinde dönüyor mu fırıl fırıl? Dönüyor. İsmail’in eline o meyendili kim verdi?

İsmail o meyendili gözü gibi baktı. Meyendili’nin sahibine mi gözü gibi baktı? Meyendile mi baktı? Baktırdı mı baktırıldı mı? Al çık işin içinden şimdi. Ama İsmail biz ne yaptık gördük değil mi? İsmail kim salladı meyendili? İsmail mi salladı? Bak ne diyor? Meyendili İsmail salladı diyor. Halkan isbed etti değil mi? İsmail salladı deyince. Meyendili İsmail’e kim verdi? Birisi verdi değil mi? Halkan isbed etti. Ama İsmail dese ki meyendili o verdi. Meyendil ondan geldi. O salladı ona gitti. Ona nispet etsen olacak. Onda gitmiş diyecek. Tamam. Bir kimse hasta oldu değil mi? Kim hasta etti onu? İsmail diyecek ki ben gördüm. Doğru mu İsmail? İsmail’e dese ki ya İsmail maşallah ya sen görüyorsun demek ha.

Gören sensin demek. Kim gördü acaba? Şimdi her şey ona nispet etsek hukuk ne oldu? Burada bir tane de ilahiyatçı var şimdi. O da diyor ki bu hukuk nerede o zaman? Değil mi? Dur sen daha şeytana gelmedin daha ya. Biz kendimizden çıkamadık sen şeytana gittin. Hemen bağlayacaksın başka yere. Yok bağlama.


Kaynakça ve Referanslar

  • Mesnevî 1661. Beyit — Gayb Âleminin Eserleri: Mevlânâ, Mesnevî-i Ma’nevî 1. Defter 1660-1680; Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi 1/345-350 (gayb âleminde eserlerin doğuşu bahsi); Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî 2. cilt; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerif Şerhi 1/470-488 (Arabî cihetinden şerh); Reynold A. Nicholson, The Mathnawi Book I, lines 1660-1680; William Chittick, The Sufi Path of Love (Rumi’s theology of being).
  • Cin Sûresi 26-28 — Gaybın Sırrı ve Pey-gamberlere Açılışı: «Âlimu’l-gaybi fe-lâ yuzhiru alâ gaybihî ahadâ. İllâ meni’rtezâ min resûlin» — Cin 72/26-27; «Li-ya’leme en kad eblegû risâlâti Rabbihim» — Cin 72/28; Taberî, Câmiu’l-Beyân 29/119; Kurtubî, el-Câmi’ 19/28-30; Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 30/162; İbn Kesîr, Tefsîr; Zemahşerî, el-Keşşâf.
  • Muhyiddîn İbn Arabî ve A’yân-ı Sâbite: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye 2/48, 3/215 (a’yân-ı sâbite bahsi); İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, Fass-ı Şîtî ve Fass-ı Musevî; Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; Davudu’l-Kayserî, Matla-u Husûsi’l-Kilem fî Meânî Fusûsi’l-Hikem; Abdulganî en-Nâbulûsî, el-Vucûdu’l-Hakk; Mahmûd Âlusi, Rûhu’l-Me’ânî; İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ 2/220 (vahdet-i vücûd tenkidi).
  • Levh-i Mahfûz ve İlm-i İlâhî: «Bel hûve kur’ânun mecîdun fî levhin mahfûz» — Bûruc 85/21-22; «inâ câ’el-emru bi-ah­kamâ» mazmûnu; İbn Teymiyye, Der’u Te’âruzi’l-Akli ve’n-Nakl; Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, kudret bahsi; el-Mâtürîdî, Kitâbu’t-Tevhîd; el-Bâkılânî, et-Temhîd; Gazzâlî, el-İktisâd fi’l-İ’tikâd.
  • Kenz-i Mahfî Hadîs-i Kudsîsi: «Kuntu kenzen mahfîyyen fe-ahbebtu en u’rafe fe-halaktu’l-halk» — İbn Arabî, Fütûhât 2/399; İbn Arabî, Fusûs, Fass-ı Dâvudî; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 2/132; İsmâ’îl Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân; Ahmed Avni Konuk, Tedbîrâtu’l-İlâhiye Şerhi; bu hadîsin isâdı zayıftır fakat mânası muteâbîrdir — İbn Hacer, Fet’hu’l-Bârî mûlahazası.
  • «Sen Atmadın Ben Attım» — Enfâl 17: «Fe-lem taktulûhum velâkinnellâhe katelehum ve mâ rameyte iz rameyte velâkinnellâhe ramâ» — Enfâl 8/17 (Bedir’de bir avuç toprağın atması); Taberî, Tefsîr 9/192; Kurtubî, el-Câmi’ 7/385; Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 15/138-144; İbn Kesîr, Tefsîr; Mevlânâ’nın bu âyete istinâdı — Mesnevî 3. Defter 1400-1450.
  • Zümer 62 ve En’âm 101-102 — Herşeyin Yaratıcısı: «Allâhu hâliku külli şey’in ve hûve alâ külli şey’in vekîl» — Zümer 39/62; «Bedîu’s-semâvâti ve’l-arz… hâliku külli şey’in fe’’budûh» — En’âm 6/101-102; el-Mâtürîdî, et-Te’vîlât; el-Eş’arî, el-İbâne; el-Gazzâlî, el-Maksadu’l-Esnâ fi Şerhi Esmâ’illâhi’l-Hüsnâ (Ism-i Hâlik ve Bârî); el-Beydâvî, Envârüt-Tenzîl.
  • Lokmân 34 ve Kıyâmet’in Anahtarı: «İnnallâhe indehû ilmu’s-sâ’ati ve yünezzilu’l-gayse ve ya’lemu mâ fi’l-erhâm» — Lokmân 31/34 (kıyâmet, yağmur, rahımlerdekiler, yarın kazanacaklarımız, nerede öleceğimiz); Cibrîl hadîsinde kıyâmet sorusu — Buhârî, Îmân 37; Müslim, Îmân 1; «sorulanın sorandan fazla bilgisi yoktur» cevabı.
  • Peygamber’in Gaybi Haberleri — Hendek Taşı ve Yer Yüzünün Dürülmesi: Hendek’te kıvılcım hadîsi («Kisrâ’nın sarayları… Kayser’in sarayları… San’a’nın kapıları») — Ahmed, Müsned 4/303; Nesâ’î, Cihâd 41; Beyhakî, Delâilu’n-Nubüvve 3/417; «Yer yüzü bana dürüldü, doğusunu batısını gördüm» hadîsi — Müslim, Fiten 19; Ebû Dâvûd, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 14; Peygamber’in kıyâmete kadar olacakları saydığı — Huzeyfe b. Yemân rivayeti, Buhârî, Megâzî 30.
  • «Kılıç Çekilirse İnmez» ve ümmetin Fitneleri: «Lâ tekûmu’s-sâ’atu hattâ tulhıka kabâilü min ummetî bi’l-muşrikîn» — Tirmizî, Fiten 43; Ebû Dâvûd, Fiten 1; «İnnî ahâfu alâ ummetî e’immete’l-muzillîn» — Ahmed, Müsned 5/145; «Lâ tazâlu tâifetun min ummetî zâhirîne ale’l-hakk» — Buhârî, İ’tisâm 10; Müslim, Îmâre 170. Hâtemü’n-nebîyyîn — Ahzâb 33/40.
  • Bedevî’nin Kıyâmet Sorusu ve «Kişi Sevdiğiyle Beraberdir»: «el-Mer’u me’a men ahabbe» — Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 160-165; Tirmizî, Zühd 50; Ebû Dâvûd, Edeb 113; Ahmed, Müsned 3/104; Enes b. Mâlik rivayeti. Bedevî’nin «Çok ibadetim yok ama Allah ve Resûlünü çok seviyorum» sorusu.
  • İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin Tevazusu: «Biz sahabenin atının burnunun üzerindeki terin tozu olamayız» sözü — Muvaffaku’d-dîn el-Mekkî, Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe; el-Harazî, Ahbaru’l-İmâm; «ümmetimin âlimleri Beni İsrâ’il peygamberlerinden üstündür» rivayeti — Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 2/64 (zayıf isâd); İbn Hacer, Tezhib-üt-Tezhib.
  • Ok (Zeyd ve Amr) Temsili ve Allah’ın Yaratma Hakîmıyeti: Mevlânâ’nın «Zeyd Amr’a bir ok atar, ağrıları Hak yaratmıştır, insan değil» mazmûnu — Mesnevî 1. Defter 1665-1680; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî 2/85-90; Eş’arî kelâmında «kesb» teorisi — el-Baĝâzî, Usûlu’d-Dîn; el-Âmíí, Gaye’tü’l-Merâm; el-Mâturîdî kelâmında ihtiyâr-ı cüz’i — Ebû’l-Muin en-Nesefî, Tebsıratu’l-Edille; Taftâzânî, Şerhu’l-Akâid.
  • Hastalık ve Sabrın Keffâreti: «Mâ min müslımin yusîbuhu azen min marazin femâ sivâhu illâ hatta allahu anhu seyyiâtihî kemâ tahúttu’ş-şecere veraqahâ» — Buhârî, Marzâ 1; Müslim, Birr 45-52; Tirmizî, Cenâiz 1; «Mümin’e gelen bela…» — Ahmed, Müsned 1/172; İbn Mâce, Fiten 23. Tedavi bahsi — Ebû Dâvûd, Tıb 1; «Tedâvû feinnallâhe lem yedfa dâ’en illâ ve kad vada’a lehu devâen»; Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl; Muhâsibî, er-Ri’âye (sabr bahsi).

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Fenâ, Tevhîd, İhsân, Ruh, Kalb, Sünnet, Vahdet, Sabır. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı