Cuma, 15 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2023 Sohbeti #018 — Mesnevî 1760. Beyit

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2023 Sohbeti #018 — Mesnevî 1760. Beyit. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Beyit Girisi ve Mesnevi Manasi

beytte kalmışız. Bir önceki hafta, Leb dersem maksadım lebi deryadır. La dersem muradım illa ancak evettir. Buraya okumuştuk. 1760. beyt. Tattılıktan dolayı yüzüm ekşitmiş olarak otururum. Fazla sözden dolayı sükûd etmekteyim. Bir kimse ekşi bir şey yer içer, yüzü ekşir veya sıkıntılı bir hal yaşar, yüzü hüzünlü olur. Bir şeyin fazlası, haddinden fazlası bir şey de tersine etki yapar. Bir kimse çok ekşi yediğinde nasıl yüzü ekşiyorsa, çok tatlı yerse de yüzü ekşir. Usulüne uygun bir tatlı yedi, onda bir sıkıntı yok, o lezzet alır, zevk alır. Ama çok fazla tatlı yerse bu sefer onu da tersine etki yapar. böyle maddi manevi, zahirde batında, tatlılıklara, güzelliklere, hayrete o kimse dalar ona aşina olursa, bu sefer o tatlının fazlalığından nasıl yüzü ekşidiyse, o manevi derinliklere dalan, manevi olarak perdeden perdeye geçenler ve bir an olsun o manadan ayrılmayanlarında yüzleri ekşir.

Bu da maneviyatın fazlalığından, bu da burada maneviyatın derinliğinden söz konusu olur. O derinlikten, o perdeden perdeye geçmekten dolayı da o ne olur? Yüzü ekşir. İsterim ki bu suretle tatlılığımız yüzümüzün ekşiliğiyle iki cihandan da gizli kalsın. Bu söz her kulağa girmesin. İsterim ki bu tatlılık ve yüzümüzün ekşikliği ortalıkta kalsın. Dışarıdan bakanlar desinler ki yüzü ne kadar ekşi, yüzü ne kadar sıkıntılı. İsterim ki böyle kalsın ve durumumuz, halimiz, o manevi derinliğimiz iki cihandan da gizli kalsın. hem zahir alemden de hem de batın alemden de gizli kalsın. Ne zahirdekiler bilsin bizim içimizdeki aşkımızın derinliğini, ne de batındakiler bilsin içimizdeki aşkımızın derinliğini.

O derinliği, o tadı, o lezzeti bu manada zahirde de batında da hiç kimse anlamasın. Buradaki hiç kimse anlamasını maneviyattan haberi olmayan, sufilikten haberi olmayan, bu işin zahir tarafında kalıp bu meseleleri küçük gören, horhakir gören, bu meselenin derinliğinin farkında olmayan, sufiliğin ne olduğunu, ne manaya geldiğini ve derinlemesini bilmek istemeyen, böyle işin kabuğuna bakıp, kabuğuna bakaraktan kendisini bir şey zannedip laf küf söyleyenler, bunlar bundan haberleri olmasın. Öylesine ben manevi haller yaşayayım, öylesine manevi derinlikler yaşayayım ama yaşarken de insanlar benim o manevi derinliklerime aşina olmasınlar bu işi bilmeyenler. Bu işi bilenler için sıkıntı yok ama bu işi bilmeyenler, bu işin manevi hazına, manevi lezzetine ermeyenler, bu işin manevi perdelerinden haberi olmayanlar, bu işin manevi hallerinden haberi olmayanlar, bunlar bundan bir şey duymasınlar, bundan bir şey hissetmesinler.

Onlar çünkü iki kelime ezberleyip insanları zındıklıya, insanları küfre götüren kimseler. Onlar tabiri caizse papağan, kendilerinden bir şey yok. Oradan iki şiir ezberleyip, iki cümle ezberleyip, insanları istismar etme, dini istismar etmeme, yolu istismar etme peşindeler. Öyle olunca bu sufilik hayatına, sufilik dünyasına aşina olmayanlar bu sözleri duymasınlar, bu sözleri işitmesinler. Çünkü bu sözleri duyarlar, işitirlerse yola da laf getirirler ve her şeyi istismar ederler. Onun için 100 Ledün sırrından ancak birini söylemekteyim. Onlar duymasın, onlar anlamasın. Maneviyattan haberi olmayanlar, meselenin ehemmiyetini, meselenin büyüklüğünü, özünü çözümleyemeyenler, bu meselede bir şey anlamayacakları için, ilmi Ledün Deryası’ndan 100 biliyorsam bunun birisini anlatıyorum. 100 görüyorsam bunun birisini söylüyorum.


Arifin Yolu ve Halvet-i Der-encumen

Geri kalanını anlatmıyorum. Bu işin çünkü kendi içerisindeki kaidesi, kendi içerisindeki kuralı kendi içinde. Bakın kendi içinde. O yüzden bir kısmı da var bilmediğinden bilmiyorum demiyor da, biraz da iyi sanki böyle çok hikmetliymiş gibi susmayı tercih ettiğini söylüyor değil. Bir kısmı da bu. Hiç olmasa onlar bilmediklerini biliyorlar, bilmediklerini bildikleri için biliyormuş gibi göstermek için susuyorlar. Bu susma öyle bir susma değil. Bu susma Allâh’ın gizli hazinelerini orta yere faş etmeme susması. Bu susma henüz daha süt içecek olanlara ekmek vermeme, et vermeme susması. Hazreti Pir’in başka bir beytinde diyor ya, sen süt içeceksin. Yavaş yavaş dişin çıkarsa o zaman ekmek istersin.

Bir müddet sonra ekmek de seni kesmez, et istemeye başlarsın diyor. O zaman çocuk hükmünde olanlara kalkıp da et vermeye kalkmak kemalat değil. O zaman bu meselenin özüne vakıf olmayanlar, özüne aşına olmayanlara kalkıp da böyle zirveden konuşmak iş değil. Zirveden konuşulacaksa ehline konuşulmalı. Zirveden bir şey denecekse ehline demeli. Bu da ulu orta olacak olan bir şey değil. Güzellik sırları ulu orta konuşulacak bir şey değildir. Güzelin güzellik sırrı ancak güzeli bilene anlatılır. Güzelden haberi olmayanın güzellik sırrı anlatılmaz. Veyahut da kadın olarak mahremini sen ortaya dökmezsin. Kadın olarak, kadının mahremini orta yere döküyorsan sen şerefsiz bir adamsın. Veyahut da erkeğinin mahremini orta yere döküyorsan sen şerefsiz bir kadınsın. sufinin de gerçek manada sufi iki kişinin arasındaki sırrı bir başkasına anlatmaz, söylemez.

Veyahut da üstadıyla olan manevi bir sırrını ortalığa dökmez. Veyahut da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleriyle alakalı sırrını ortalığa dökmez. Bir çitilerisi Allâh’la olan sırrını ortalığa dökmez. Ancak onu anlayacak olana, onu yorumlayacak olana söyler. Onu anlayabilecek, yorumlayabilecek, sana ayrı bir perde açacak, ayrı bir pencere açacak olan kimseye ancak anlatırsın. Hazret-iPir yolun kurallarını sıralıyor bize. Diyor ki, İlm-i Ledin deryasından bir damla anlatırım. O diyor yüz demiş de orada, orası sayıya gelmez. O bir deryadır. O deryadan diyor bir tek damla anlatırım. Onu da o deryadan haberimin olduğu anlaşılsın. Bir Mürşid-i Kamil o deryadan bir damla anlatır. Bir damla anlatır, anlayan gönüller, anlayan kalpler o Mürşid-i Kamil’in o İlm-i Ledin deryasından bir damla attığını, bir damla damlattığını idrak eder.

Ve damlayı dudağında hissederse, nerede gerisi diye koşar. Ama yok, onu hissetmediyse, onu anlamadıysa o zaman onu nerede diye onu aramaz. O yüzden velilerin, Mürşid-i Kamil’lerin bu manada kendilerince bir stratejileridir. Bir kılçık atar orta yere, o kılçığı anladı mı anlamadı mı? Veya bir söz atar orta yere, o sözü anladı mı anlamadı mı? Veya bir kısmı sanki çok biliyormuş gibi tepeden bir şey söyler, ona bir şey söyler. O söylediğiyle o kalır, o zaman onu da ders verir. Senin ilm-i ledinden haberin yok, senin mana aleminden haberin yok. Sen kulaktan duyma şeylerle iştigal ediyorsun. Kendinden bir şey yok, senin kendinle alakalı bir şey de yok. Sen geliver ayvazım, gidiver tingozumsun. Ne yapma, yüksek tepeden konuşma cihetine gidiyorsun, o cesareti buluyorsun.

Sen dervişlik yap, sufilik yap, boynunu bük, dinle ve kendini bu manada derinleştirmenin yoluna bak. Üstadım beş bin tevhid çek diyor günlük, sen onu dahi çekmiyorsun.


Hazret-i Pirin Hikmet Damlalari

Onu dahi çekmeden tepeden konuşacağım. Ben derinim havası vermeye çalışıyorsun, geç o işleri sen. O yüzden ilm-i ledinden sana bir şey geliyorsa, sen onu çok kıymetli mücevher gibi saklarsın. Çoluğun çocuğun eline verir misin? Kim çoluğun çocuğun eline kıymetli mücevherini verir? Hiç kimse vermez. Düşürür mü ayağı? Düşürmez. Neden? Neden? Çocuk onun kıymetini bilmez. Hz. Bir önceki beyitlerde diyordu ya, çocuk kıymetli taşı nereden bilsin? Gider onunla ekmek alır diyordu. Neden? Sen o kıymeti nereden bileceksin manevi kıymeti? Manevi kıymeti bilmediğinden giderse onu dünyana basamak edersin. Sen o maneviyatın kıymetini bilmediğinden gider dervişlik satar, dervişlik as satar, dünya metağı elde edeceğim diye uğraşırsın ki sen sufinin adisi olursun, yolun adisi olursun.

Sen sufilikle dünya metağı alınmaz. Sufilikle dünya makamı elde etmeye çalışmazsın. Hatta yerindeyse sen sufilini saklarsın. Sen sufisin diye sana özel davranılmasın diye saklarsın. O yüzden sende bir cevher var ise sen onu orta yere saçmazsın. Neden? Kıymet bilmezler çünkü. Kıymet bilmezler. O zaman orta yere saçılacak sohbetler ayrıdır, özel sohbetler ayrıdır. Ne dedi. Ebu Hürerre radullahu anh hazretleri? Ben dedi. Peygamberimden iki heybe ilim aldım. Öndekini herkese saçıyorum. Arkadaki heybeden bir şey söylesem bu kafir oldu der benim boynumu vurursunuz diyor. Demek ki her söz her yerde söylenmiyor. Ebu Hürerre de Hazreti Peygamberin sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleriyle olan sır muhabbetini koruyor, muhafaza ediyor.

Onu orta yere saçmıyor. Hazreti Piri de diyor ki bu diyor ilmin ledünden deryadan bir damla anlatıyorum. Hazreti Pirin bu konuda ayrı bir özelliği daha var. Bu özellik benim çok hoşuma gidiyor. Bu özellik şu. En derinlemesine en ağır konuları bir misal ile bir hikaye ile anlatıyor. Bu çok muhteşem bir şey. okuyan kimsenin bir derinliği yoksa bir hikayedir. Okuyup yürüyecek gidecek. Ama derinliği varsa o hikayeyi okurken aslında bir mana denizin içerisinde olduğunu anlayacak. Bu böyle direkt konuşmadığı için benim çok hoşuma gidiyor. Tam böyle sufi yetiştirme metodu. Muhyiddin ibni Arabi öyle değildir. İbni Arabi çarpar geçer mesela. Neyse söyler geçer. Sen çözeceğim diye yıllarca uğraşırsın.

Öyledir Arabi veya Abdülkadir Geylan Hazretlerinin bakın eserlerine o da vurur geçer. Ama Hazret-i Mevlânâ Celaletin Rum Hazretleri o zor meseleleri o böyle tarife zor gelen şeyleri böyle bir hikayenin içerisinde serpiştirerekten özümseter insana. O benim çok hoşuma gidiyor. Tabi anlamayanlar, meseleden uzak olanlar, hal ilmi olmayanlar bunu anlamaktan uzaklar. Allâh muhâfaza eylesin. Hak kıskançlıkta bütün alemlerden ileri gittiği içindir ki bütün alem kıskanç oldu. Demek ki Allâh kıskanç. Allâh kıskanç olduğu için manevi ilimlerini, gizli ilimlerinin orta yere dökülmesini istemiyor. Cenâb-ı Hak kıskanç. O zaman siz mahreminizi ortalıkta nasıl paylaşmıyorsanız ve mahremini ortalıkta paylaşmamak hem ayetle hem hadisle sabit ise o zaman mananın mahremini de paylaşmak, ulu orta, orta yere çok özür dilerim, çıplak bir şekilde ortaya koymak da uygun değil.

Çünkü Allâh manevi mahreminin orta yere saçılmasını istemez. Allâh kıskançtır, müminler de kıskançtır. Allâh’ın kıskanması müminin Allâh’ın haram ettiği şeyi yapmasıdır. Buhari Müslüm tirmizi Ebu Hürreyle naklediyor bunu. Allâh kıskançtır, mümin de kıskançtır.


Nefsin Mertebeleri ve Mucahede

Ama Allâh’ın kıskanması müminin kıskanmasına benzemez. Bu birinci derecede şeriat tarihinde Allâh müminleri kıskanır. Onların harama gitmelerini istemez. Onların haramla iştigal etmelerini istemez. Bir sınır koyar. Nasıl bir tarlanın sınırı var ise Allâh’ın da sınırları vardır. Nasıl ülkelerin sınırları var ise Allâh’ın da sınırları vardır. Ha bu arada gündem İsrail, İsrail Devleti’nin bir sınırı yok. O anarşisttir, sınırı tanımayan. Sınırı tanımayan küstahtır. Sınırı tanımayan hadsizdir. Sınırı tanımayan, sınırı tanımayan. Allâh’ın lanetlendir, lanetle lanetlediği insanlar, kimseler ve devletlerdir. ne diyor açık açık mesela? Gazze, buraya boşaltın. Nereye gidecekler? Sina çölüne gitsinler diyor.

Sina çölü nereye ait? Mısır’a ait. diyor ki Mısır sınırını tanımıyorum. Mısır ülkesini de tanımıyorum. Yürüsün gitsin diyor. Nereye gidecek? Sina çölüne. Kim ait? Mısır ait. Demek ki Mısır diye bir devlet yok, tanımıyor. Suriye gibi bir devlet yok, tanımıyor. Kendini üstün görüyor. İstediği zaman gidiyor bombalıyor. Bir ara bizim Diyarbakır’a da attığı bombaların kapsüllerini bırakıp gitmişlerdi ya Hüseyin. Ben unutmam öyle şeyleri. Ama Irak Suriye’yi bombalamışlardı. Boş kapsülleri de Diyarbakır’a atmışlardı. O bölgeye atmışlardı. ihlal etmişlerdi sınırı. Çünkü sınır tanımıyor. Küstah, edepsiz, terbiyesiz, zalim. Allâh da kıskanç. Allâh’ın da müminlerin harama gitmelerini istemez. Mümin bakın.

Müslüman demiyor. Mümin. Çünkü mümin, müminin aynasıdır. Hadisi kutsi. O zaman gerçek mânada mümin, Allâh’ın mümin sıfatının tecelliyeti kimsedir. Allâh’ın mümin sıfatının tecelliyeti kimseyi Allâh kıskanır. Diyor ki, sen benim mümin sıfatımın tecelliyeti altındasın. Onu bir yere göndermez. bu avanla alakalıdır. Bir çift daha yukarı, Allâh manevi perdelerde dolaşan. Seyr-i sülük yapan bir kimsenin gördüklerini ulu orta söylenmesini istemez. Biz arkadaşlara deriz ya, rüyalarınızı ulu orta paylaşmayın. Herkese rüya anlatacağım, hâl anlatacağım diye uğraşanlar, bu meselenin sırrına vakıf olmayanlar, ehemmiyetine vakıf olmayanlar, veyahut da kendilerine bu konuda ayrı hava vermek isteyenler. Seni dün akşam rüyamda gördüm.

Sana sordular mı dün akşam kimi rüyamda gördün diye? O kendine yer edinmeye çalışıyor. O bir şey anlatmaya çalışıyor. Ben bunu rüyamda gördüydüm diyor. İyi gördüğün zaman neden anlatmadın o zaman? Gördüğünde anlatacaktın. Şimdi o mesele olduktan sonra anlatma. O sana yakışmaz. O ancak velilerin, mürşid-i kamillerin halleridir. O senin işin değil. Onlar anlatabilirler ulu ortağı. Sen anlatamazsın. Sen anlatamazsın. Sen ulu ortağı anlatamıyorsun. Sen ulu ortağı anlatıyorsan o zaman manevi sırları faş ediyorsun. Sen manevi sırrı faş edemezsin. Bu işin bir çıt daha üstü var. Hakkel yakin olanlar, hakkel yakin olanlar, onlar da o manevi tecelliyatları sır olarak tutarlar. Allâh kıskançtır. O sırrı tutması gerekir.

O çünkü daha öncesinden sınavdan geçmiştir. O sırdır artık. O tabiri caizse sırrullah olmuştur. Sırrullah olduğunda o ne söylenecek, ne söylenmeyecek, o emirle hareket eder. Manevi emirle. Söylenmesi gerekenleri söyler, söylenmemesi gerekenleri söylemez. Bazen ham sufiler illaki bir cevap isterler. Otur kardeş. Cevap verilmiyorsa verilmemiştir. Sen rüya anlatmakla mükellefsin. Yok manası ne? Bırak, kurcalama. Desem ki manası senin çok büyük hastalıklara düçar olacaksın. Ne yapacaksın?


Asik-Masuk Iliskisi

Desem ki manası sen dünyalık mal mülk kaybedeceksin. Ne yapacaksın? Rüya görünür, teevledildiği gibi tecelleder. Susuluyorsa hikmet vardır. Kimisi de kendini bir matah zannediyor. Bu da ahmandik alası. Efendim rüyamı çözümleyemediniz mi? Ha çözümleyemedik senin rüyanı. Bu artık ahmakta zirve. Ahmaklıkta zirve bu. Kendini öyle bir noktaya getiriyor ki. o çözümlenemeyecek rüyalar görüyor. Bir kuş gelmiş de penceresine konmuş çözümlenmiyor ya o rüya. Öyle düşünüyor. Ve hatta birisini bir şey anlatıyor. Bu şudur diyorsun. Bu dibine darayık çekti ha üstüne. Çünkü dervişlik onda oturmamış. Sufilik onda oturmamış. Edeb edip bu bu kadarmış deyip de susma yok. sanki alışmış ya bakkaldan bir şey alır gibi bizden de alacak.

Dilediğinde dilediğini almaya yapmaya alışmış ya. Toplum o hale geldi çünkü. Tüketime dayalı bir toplum. İstediğini yiyecek, istediğini içecek, istediğini giyecek, istediği zaman istediği yere gidecek. Sen de onun istediği zaman istediğini vereceksin. Bu hale gelmiş. Psikoloji bu. Sufi de olsa o da istediği anda senin istediğini alacak senden. Sen onun emrindesin. Bu normalde tersine döndürüyor. o çok önemli bir derviş, çok önemli bir sufi. Sen o çok önemli o yüzden o ne diyorsa yerine getireceksin hemen. Bu normalde sınır tanımıyorlar artık. O noktaya geliyor. Oysa sufilik edeptir. Terbiye’dir. Allâh sahabelerine diyor ya, Peygamber ne veriyorsa alın. Ne yediyorsa ondan uzak durun. Ne veriliyorsa al.

Sanki verileni alıyor musun da daha üstüne kalkıyorsun bunun şusu nedir, bu nedir diye. Soruyorum ben de o zaman. Dün gece 5000 tevhid çekmedin diyorum, kalıyor. Geçen sana salatü selam verdim diyorum. Günlük 1000 tane. 7 gün çek çektin, çekmedin 7 gün diyorum. Şimdi rüya soruyorsun bana. Dediğimi yaptın mı? Yapmadın. He ben de kabakaşıyım ya burada. sana 7 gün biner tane salatü selam çek dedim. Kabakaşıyım. Benim bir şeyden haberim mi var? Sen de çekmedin, vurdun kafayı yattın. Tınlamadın bile. Sonra dervişlik taslayacağım bir daha. Sonra kendi kendine oldun bittin mi taslayacaksın. Tabi ya, bizim de bir şeyden haberimiz yok zaten. Biz nereden bileceğiz? E çektin mi? Ses yok. Çektin mi? Çektin mi?

Onu söyle bana. Yok, e o zaman ne ama? Sen dervişlik taslayacağım diye uğraşıyorsun. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden Allâh kıskançtır. Mümin de kıskançtır. Mümin de kıskançtır. Mümin sıfatının en zirve noktasında duran Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri insanlardan sonra velilerdir. Mürşidi kamillerdir. O zaman onlar da kıskançtır. Bir veli de kıskançtır. Bir mürşid-i kâmil kıskançtır. O da dervişini manada kıskanır. Dervişini kıskanır. Oraya buraya yalpalanmasını istemez. Oraya buraya kaymasını istemez. Heder olmasını istemez. Hiçbir veli istemez. Hiçbir mürşid-i kâmil istemez. Hiçbir dervişinin heder olmasını istemez. Hiçbir dervişini kıymetsizleştirilmesini istemez. O da kıskançtır.

Ama o sufi de bunun farkına varacak. O da kıskanç olacak. O da kıskanç olacak. Ve sırrı tutacak. Sırrı tutacak. Ha bir de söylenmesi gerekenler vardır. Söylememek de suçtur. Bana şeyhim oğlum bunu herkese söyle dedi. Söyledim. Bunu derviş kardeşlere söyle dediklerinin hepsini de söyledim. Bak hepsini de söyledim. Kendimce kendi kendime bazen tefekkür ediyorum. Sakladığım bir şey var mı? Şeyh efendi bana söyle deyip de söylemediğim bir şey var mı diye. Hamdolsun. Hiç yok. Rabbim daha iyi eylesin.


Tevhidin Derinligi ve Vahdet

Âmîn. Allâh’tan daha yine bir hadîs-i şerîf Buhari Müslümtirmizi. Az önce hadîs-i şerifte Buhari Müslümtirmizi değil. Yine Buhari Müslümtirmizi’den. İbn-i Mesud bunu naklediyor. Allâh’tan daha kıskanç kimse yoktur. Bu sebeptendir ki fevâhişin açığını da kapalısın da haram kıldı. Medihten meth etmekten Allâh kadar hoşlanan bir kimse de yoktur. Bu sebeptendir ki nefsini meth etmiştir. Buradaki fevâhiş istenmeyen hadiseler. Kur’ân-ı Kerîm’in dilinde fahşiyet olarak geçer. Onu herkes fuhuş olarak nitelendirir değil. Fahşiyet olunca fuhuşu da içine alır. Ama hemen hemen bütün haramlar o fahşiyetin içindedir. bu fevâhiş de öyle. Cenâb-ı Hak diyor ki Allâh kıskançtır. Bu sebeptendir ki fevâhişin açığını da kapalısın da haram kıldı. fahşiyetin veya haramın açığını da kapalısın da hepsini de haram kıldı.

Ve medihten bir meth edilmekten Allâh çok hoşlanır. Onun sıfatlarının söylenilmesi, onun yüceltilmesi, onun meth edilmesi, onun hoşuna gider. Ve o yüzden de kendisini meth etmiştir diyor bu har-i Müslüm tirbizde. o normade Allâh’ı meth etmek, bu manada Allâh’ı meth etsen de Allâh’a bir katkıda bulunmazsın. Meth etmesen de Allâh’a bir zarar veremezsin. Ama meth etmek kulların faydasını olan bir durumdur. Çünkü kullar Allâh’ı güzel isimlerle anar, noksan sıfatlardan tenzih eder ve kemal sıfatlarını onun anlatır. Kemal sıfatlarıyla onu yüceltir ve böylece kul sevap kazanır. Allâh’la arasında dostluk kazanır. Mesela Sufiler negatif isimleri çok adlandırmak istemezler. Eddar ismi şerefi gibi. Bunları normalde adlandırmak istemezler.

Cenâb-ı Hak hep güzel sıfatlarla, kemal sıfatlarla zikretmek, anlatmak isterler. Bu da Allâh’ın çok hoşuna gider. Allâh’ın çok hoşuna gitmesi kullarına merhamet etmesi, lütfetmesi, ikram etmesi, ihsan etmesi olarak geri döner. Allâh’ın hoşuna giden bir işi yapan bir kimse Allâh’ın lütfuna keremine mazhar olur. Allâh tövbe edenleri sever. tövbe edenleri sever. Allâh’ı tövbe edenleri sever. Senin tövbe etmen Allâh’a bir katkıda bulunmak değildir. Sen kendi kendine affedilmeyi görürsün. Veyahut da Allâh zikredenleri sever. Sen zikretmekle Allâh’a bir katkıda bulunmazsın. Sen zikrettiğinde Allâh da seni zikreder. Bunun gibi o yüzden Cenâb-ı Hak metedilmeyi sever. Allâh aynı zamanda da nedir? Kıskançtır.

Bu kıskançlığından dolayı eşler birbirlerini kıskanırlar. Aslında Türkçesi kıskanmak bunun da bunun Arapçası gayret. Bunun normalde Arapçası gayrettir bunun. Allâh gayretidir. kıskançtır manasıdır bu. Normalde ama Türkçe çevrilirken kıskanmak olarak çevriliyor. O yüzden Cenâb-ı Hak kıskançtır, müminler de kıskançtır. Ve o kıskançlıktan dolayıdır o müminlerin kıskançlığı ve Allâh’ın kıskançlığından müminler de ne yapar? Sevap alırlar. O yüzden müminlerin metu senası, müminlerin Allâh’ı kemal sıfatıyla anması, zikretmesi de müminlerin faydasınıdır. O can gibidir. Cihân beden gibi. Beden iyi, kötü canın tesiriyle kabul eder. Nasıl beden sıcağı soğuyu, kuruyu, nemliyi, iyi, kötü can ile ruh ile biliyorsa buradaki can çok böyle kullanıldığı yere göre manası değişir diye daha önceleri sohbet etmiştim. burada ruh manasında Allâh-u Alem nasıl bir kimse iyi, kötü, güzel, çirkin, sıcağı soğuyu, sıkıntıyı, genişliği ruh ile biliyorsa çünkü o beden upuzun orada duruyor.

Eğer ruh olmasa bunların herhangi birisini idrak edebilecek mi, anlayacak mı?


Sabir, Riza ve Teslimiyet

Hayır. Ruh ondan senden çekilince soğuk olmuş, sıcak olmuş, ondan sonra yanmış, yanmamış. Onun cesedinin bir şeyden haberi yok. Hiçbir şeyden haberi yok. Hiçbir şeyden haberi yok. Cesedin bir şeyden haberi olması için can lazım. ruh lazım. bu alem, bu varlığa baktığınızda bu varlığın da ruhu bu manada Hazret-iPir diyor ki Allâh’tır. E Raman Suresi âyet 29, göklerde ve yerde bulunan herkes ihtiyacını ondan ister. O her an bir iştedir, şendedir. Gökte ve yerde her ne var ise her şey Allâh’a muhtaçtır. Her şey, senin canlı veya cansız gördüğün bütün varlık Allâh’a muhtaçtır. Ve Allâh her an bir şen üzerine, bir yaratma üzerinedir. Eğer Allâh o yaratmayı herhangi bir şeyin üzerinde keserse o yokluya doğru yol açar, yol gider.

Onun varlığı, onun canlılığı Allâh’ladır. Eğer Allâh ona sıfatsal tecelliyetinin altında tutmazsa bir anda yok olur gider. Göklerde ne var ise melekler, değişik varlıklar, gezegenler, bütün varoluşun gök kısmında olan her şey. Varoluşun, dünya ile alakalı her şey ve dünyanın dışındaki bütün varlık Allâh’a muhtaçtır. Ve o varlığın içerisinde yaşayan melekler, cinni taifesi, diğer cinni taifesinin ayrı ayrı kolları, şeytan taifesinin ayrı ayrı kavimleri ayrı ayrı, tarikatları öyle değilim, onlar da öyle ayrı ayrı. Ve semavatta veyahut da varlığın değişik perdelerinde, değişik kademelerinde var olan değişik varlıklar, böyle kelama gelmeyecek şekilde, dile gelmeyecek şekilde olan o varlıklar, onlar bütün her şey Allâh’a muhtaç ve her şeyi diri tutan veya öldüren veya yok eden yine Allâh.

Her şey ama gözünüzün gördüğü görmediği, anladığımız anlamadığımız, idrakimizin aldığı veya almadığı, maneviyatın içerisinde aşına olduğumuz olmadığımız her şey Allâh’a muhtaçtır. Ve Allâh her an bütün o varlığa can verir, bütün varlığa can verir. Ve varlık Allâh’ın vermiş olduğu canla ayakta durur. Allâh’ın kudreti, kuvveti, sıfatları, kayyumiyeti, Rahmanı, Rahimi bütün varlığın üzerinde ne yapar? Hepsi de sıfatsal noktada tecelli eder. Ve yaratmış olduğu her şey cennetinden, cehenneminden, arşalasından, kürsüsüne, dünya ve semavata varınca kadar her şey Allâh’a muhtaç ve her şey Allâh’la kaim, Allâh’la diri, Allâh’la vardır. Bakın her şey, bu da teyhiddir. Bu teyhiddir. Avamın tevhididir bu.

Bu avamın tevhididir. Her şey Allâh’la vardır, Allâh’a muhtaçtır. Her şey. Hiçbir şey onun izni olmaksızın olmaz. Hiçbir şey. Ol dediğinde o olur. Onun bir matematiği vardır, matematiğine göre olur. Matematiğine göre olur. Fıtratına göre olur. Fıtratına göre olur. Bize o zaman almış gibi görünür. Onun fıtratı ve matematiği odur. O ol demeden hiçbir şey de olmaz. Hiçbir şey olmaz. Bir şeyin olması, vücuda gelmesi onun emri ilahisiyle olur. Bu konuda kullar olmasını isterler sadece. Taleb ederler. Yaratamazlar. Yaratan Allâh’tır. O her an bir şen üzerinedir. Tehlikeli mecraya geliyoruz şimdi. Bu avamın tevhidiydi. Şimdi tehlikeli mecra. Seslerinizi, soluklarınızı tutun. Kimin namazında mihrap ve kıblesi, ayin Allâh’ın zatı ve cemali olursa, onun tekrar iman tarafına gitmesini ayıp ve kusur bil.

Kimin namazında mihrap ve kıblesi, ayin. Buradaki ayinden kasıt Allâh’ın zatı veya cemali veya sıfatları aşağı doğru iniyorum. Onun tekrar iman tarafına gitmesini ayıp ve kusur bil. Hazreti Pirtelmel bırakmıyor. Alıyor, çeviriyor. Neye iman ederiz? Allâh’ın varlığına ve birliğine. Gördün mü?


Dunya Aldatmasi ve Ahiret Gercegi

Hayır. Neye iman ederiz? Meleklerin varlığına. Gördün mü? Hayır. Hayır. Neye iman ederiz? Peygamberlerine. Gördün mü? Hayır. Adem’i gördün mü? Hayır. Kur’ân’da ismi geçen peygamberleri gördün mü? Hayır. Hazreti Muhammed Mustafa’yı sen gördün mü? Hayır. Neye iman ederiz? Kadere. Neye iman ederiz? Cennetin ve cehennemin var olduğuna. Neye iman ederiz? Hesabın var olduğuna. Kıyametin, mahşerin var olduğuna iman ederiz. Bakın bu iman ettiklerimizin hiçbirisini de görmedik. Buradaki imanımız bizim mecazi. Taklidi. Görmediğimiz Allâh’a, görmediğimiz meleklere, görmediğimiz peygamberlere, görmediğimiz kitaplara, görmediğimiz ölüme, din gününe, hayırın ve şehrin Allâh’tan olduğuna, cennete, cehenneme, kıyamete, mizana, hesaba, kitaba, iman edenler.

Nerede burada akıl? Yok. O yüzden de akıl perestler diyorlar ki din diye bir şey yok. Hazreti Pir diyor ki, kimin namazında mihraf ve kıblesi aynı. Allâh’ın zatı olursa, onun tekrar iman tarafına gitmesi ayıp ve kusur olur. Sebep, namaz mümini miracı. Adı Şerif öyle değil mi? Eğer o kimse mirac yaşadıysa, o gördü. Onun görmeyenler gibi davranması edebe mugayır. Biz şimdi şöyle örnekliyim. Ben kendimden örnekleyeceğim. Örnekliyorum Pekin Çin’in baş şehri. Ben var olduğunu biliyorum. Var olduğunu iman ettim. Öyle değil mi? Gördün mü? Hayır. Yaşadın mı? Hayır. Ama orada bir Pekin şehri var. Biliyorum. O bilgi neticesinde Pekin’in var olduğuna iman ettim ben. Ama görmedim, ama yaşamadım orada. Benim imanım ilmel, yakin oldu.

İlim olarak ben bildim onu. Gördüm. Uçağa bindim. Pekin’e yukarıdan tepeden baktım. Gördüm Pekin’i. Aynen yakin oldu. Benim yaşadığım bir şehir değil. Misal tam tutmadı. Aşkımdan bahsedeyim. Bosna. Değil mi? Sarayova. Önceden biliyordum. Orada bir Bosna var. Sarayova şehri var. Bilgin vardı. Ama uçak pike yaptı. Sarayova’ya iniyor. Sarayova’yı gördüm. Uçak böyle bir dolaşıyor böyle. Öylesi pike yapıyor. Ama şimdi bu hava yollarını organize eden devletler kendilerince kendi şehirlerini göstermek isterler. Mesela İstanbul’a da inerken böyle bir dolaştırır İstanbul boğazından böyle. Dolaytırır öyle indirir uçağı. Neden? O şehri göründe alçak irtifada sen dolaşır öyle inersin. Şehri gösterirsin gelen misafirlere.

Sarayova’ya inerken de uçak böyle bir Sarayova’nın üstünde bir alçak irtifada bakar. Her yer yemyeşir. Görürsün. Bir tane toprak görmezsin hiç. Hatta dersin ki bunlar hiç tarım yapmıyor mu yerleri sürmüyorlar mı dersin. Değil mi? Böyle görmediniz mi? Uçakla gidince karayoluyla araç. Uçakla gidince öyle. Ve iniyorsun. Sarayova’nın havaalanını görüyorsun. Sonra şehre gidiyorsun. Şehri komple dolaştığında artık şehri biliyorsun. Öyle değil mi? Tekrar senin geriye ilmel yakin noktaya dönmen caiz mi? Değil. Kühür oldu artık o senin için. Bakın burada demiş ayıp ve kusur bil demiş. Ben ayıp ve kusur olarak değil, küfür olarak nitelendiriyorum. Sen çünkü gördün artık orada yaşadın. Oranın kültürünü de öğrenirsen ne diyorlar?

Artık sen bural oldun diyorlar. Sen oranın işleyişine rağm oldun. İşleyişini gördün. O işleyişin içine girdin. Artık oralı oldun sen. Bakın oralı oldun. Şimdi Hazret-iPir diyor ki kimin namazında mihraf ve kıblesi ayin? Allâh’ın zahati olursa. Bu böyle normalde insanın altını üstünü getiren bir beyt. O zaman namazda ya o zahatıyla müşerref olacaksın ya da sıfatlarıyla müşerref olacaksın. Zahatıyla müşerref olursan hakka yakin noktasındasın.


Mursid-i Kamilin Nuru

Sıfatlarıyla müşerref olursan aynal yakin noktasındasın. Oradan geriye dönüş artık sıkıntı. Doğu da batı da Allâh’ındır. Her nereye yönelirseniz Allâh’ın yüzü veçesi oradadır. Bakar âyet 115. O zaman doğu da batı da Allâh’ın veçesiyle süslü. Sen eğer görebiliyorsan yüzünü ne tarafa döndürürsen döndür. Sen onu göreceksin. Yüzünü ne tarafa döndürürsen döndür. Ya zahati tecelliye rağm olacaksın ya da sıfatsal tecelliye rağm olacaksın. Zahati veya sıfatsal tecelliye rağm olduğunda artık senin oradan geri dönüşün yok. Oradan geri dönüş Allâh muhâfaza eylesin. Küfürdür. Necm Suresi âyet 9 Allâh’ı gördü görmedi tartışmaları var ya Bu sohbetleri ben anlatınca sohbet edince ham kafalılar. Dinin inceliklerini bilmeyenler, sufilin inceliklerini bilmeyenler ayağa kalkıyorlar.

Küfürleri depreşiyor. Küfürleri depreşiyor. Nasıl böyle bir şey olabilir diye. Ben de diyorum ki ayetle konuşuyorum. Hadisle konuşuyorum. İmamların iştahatleriyle konuşuyorum. Bu konuda konuştuklarım Kur’ân’ın sünnetin imamlarının imamların iştahatlerinin dışında değil. Siz görmek istemiyorsunuz. Allâh görünür. Sıfatlarıyla da görünür. Zatıyla da tecelli eder o tecellisi veya sıfatlarının tecellisi. Kelimelere sığacak bir şey değildir. Bunu engellemeyin. Allâh’la konuşursun. Bunu engellemeyin. Uzakta bir Allâh tarif etmeyin insanlara. Ulaşılmaz bir Allâh tarif etmeyin insanlara. Bu insanlar Allâh’a aç bir şekilde ölüp gidiyorlar bu dünyadan. Tanımadan göçüp gidiyorlar. Sizin gibi ahmak alim müsvetteleri yüzünden.

Söylemeyin. Sanki Allâh uzakta. Sanki Allâh gizli kapaklı bir kutuda. Sanki Allâh perdelenmiş. Sanki Allâh meydanda değil. Sanki Allâh göklerde bir yerde saklanıyor. Sanki Allâh her şeyi yaratmış göğe çekilmiş tahtına. Bu Yahudi inancı. Yahudi inancını bizim önümüze koyuyorsunuz. Yahudi inancı bu. Allâh her şeyi yarattı bırakmadan. Her şeyi yarattı bıraktı kendi tahtına çekildi. Öyle değil. Allâh her an her şeyi yaratmakta. Dua edin duanızı icabet edeyim diyor. Tevbe edin tövbenizi kabul edeyim. Ben size şah damarınızdan yakınım diyor. Şah damarınızdan daha yakın. Sizden size daha yakın. Uzakta değil. Uzakta bir Allâh anlatmadım hiçbir zaman kimseye. Uzakta bir Allâh anlatmadım çünkü uzakta değildi.

Ya Rabbi dedim de uzakta değildi. İstanla tanıştığımdan beri hatta öncesinden beri uzakta değildi. O yüzden hiç uzakta bir Allâh anlatmadım. Hiçbir ilmim yoktu yine uzakta bir Allâh anlatmadım. Allâh uzakta değil. Allâh uzakta değil. O yüzden Allâh yakininde yakini. Yakinininde yakini, yakinininde yakini. Allâh o kadar yakin. Uzakta değil. Bu idraki anlamamız lazım. Bu idraki bir de insanlara anlatmamız lazım. Uzakta bir Allâh değil kardeş dua et. Uzakta bir Allâh değil kardeş zikret. Uzakta bir Allâh değil iste. Peynir ekmek ister gibi iste. Annenden babandan isteyemeyeceğin şekilde iste. Kardeşinden kocandan kızından oğlundan isteyemeyeceğin şekilde iste. İste. Çok uzak değil senden o. Sana senden daha yakın öyle bir imanla iste.

Allâh görünmez değil. Allâh yaklaşılmaz değil. Ne dedi. Miraj’ta? Miraj anlatırken Necmi suresi. Ayet 9 derken araları iki yay aralığı kadar. İki yay aralığı kadar kısaldı veya daha az. Yay, yayın iki tane ucu. Bir metre. Yok bile. Siz bir metrelik yayı göremezsiniz. Normal bir insanın yayı gereceği 60-70 santimdir. Bildiğim kadarıyla. Okçu değilim ama kim var okçuluk yapan?


Muridin Is Adabi

Bizim bir şey vardı. Fatih’in babası. İlhan nerede? Yok mu? Serviste mi? Ona soracaktım ne kadar iki yayın aralığı diye. İki yay aralığı kadar. Bir metre bile yoktur. Gerildiğinde o çünkü daha da metre düşer. Diyor ki iki yay aralığı kadar. Kimi diyor? Peygamber için diyor. Allâh kulu Muhammed’e vahye edeceğini vahye etti. Ayet 9. 10. Kulu Muhammed’e vahye edeceğini vahye etti. 11. âyet-i kerîme muhteşem. Onun gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Onun gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Çünkü daha önce kalbi olarak Allâh’ı gördü. Çok zaman gördü. Bir çok hadîs-i şerîf var. Allâh’ı kalbi olarak gördüğüne, uyanıkken gördüğüne, rüyada gördüğüne dair hadisler var. İnkarcı mahluklar. İllaki Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini buradan geri çekmeye çalışıyorlar.

Hayır o görmedi diyorlar. Ayeti yalanlıyorlar. Ve âyet diyor ki bununla tartışacak mısınız siz? Bunu inkar mı edeceksiniz? Bunun üzerinde tartışma mı yapacaksınız? Bunu söylüyor âyet-i kerîme. Demek ki gözünün gördüğünü, gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı. Yok Cebrail’i gördü, yok. Ya Cenâb-ı Hak kendi zatını konuşuyor orada. Zatını konuşuyor. Kulu Muhammed’e vahye edeceğini vahye etti. Kulu Muhammed’e. İki yay arası kadar yaklaştırdı. Cebrail’i nereden getirdin? Cebrail arkada kaldı dedi ki bundan sonrasına ben gelemem ya Resulallah. Bundan sonrasına sen kendin gideceksin. Bundan sonrasına kendin gideceksin. Bunu kabul ettin mi? Ettin. Bu ayeti kerimeyi de kabul edeceksin. Bu ayeti kerimeyi kabul edeceksin, iman edeceksin.

Allâh Hz. Muhammed Mustafa’nın hem çıplak gözüne gösterdi kendini. Nasıldır? Nasıl tecelli etmiştir? O konuşmamış. Hiç kimse konuşamaz. Ayeti kerime gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Çünkü kalbi ilmi ledün ile kalbi ilim ile o Allâh’ı gördü. Sıfatlarıyla da gördü. Zatıyla da gördü. Hz. Muhammed Mustafa miraçtan önce kalbi miraçlar etti. O kalbi miraçlarda Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Allâh’ı hem zati hem de sıfatı olarak biliyordu, tanıyordu, gördü. O yüzden gönlü asla ve asla yalanlamadı. Hadis-i şerif tirmizi Rabbim tebareke ve talih ile karşı karşıya geldim. Rabbim en güzel suret üzerine göründü. Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem Peygamberimiz, yol göstericimiz, rehberimiz iki cihanın da peygamberi, cinnilerin de peygamberi, bütün mahlukatın peygamberi dağın taşın canlı cansız ne görüyorsan her şeyin peygamberi Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem evet o Allâh’ı gördü.

Hadis-i şerifte de diyor ki en güzel surette gördü. Evet şimdi biraz tekniğe kaçayım. Ehli sünnet Allâh’ın rüyada görülebileceğinin mümkün olduğunu ifade etmiştir. Burada hem fikirdir herkes. Hiç kimse bu konuda Allâh rüyada görünmez demez. Burada sufilerle olan ayrılık noktası rüyanın haricinde görülüp görülmeyecektir. Aynen aldığım notu buraya aktardım. Dileyen gitsin baksın. Maturidi kelamcılarından Nurettin el Sabuni. Diyanet onun akayit kitabını bastırdı. İlahiyetçiler bunu tanırlar bilirler Sabuni. Diyanet de onun akayit kitabına anlaşılabilir olduğu için Maturidi ondan sonra Nesef’i böyle şey olarak gelir yol Sabuni. Bu böyle bir akayit olarak yoldur. İmam Maturidi ondan önce İmam Azam’dır akayitte.

İmam Maturidi sonradan, İmam Azam’dan sonradır. İmam Nesef’i ondan sonradır. Ondan sonra da Sabuni gelir. Bunlar sonuçta İmam Maturidi, İmam Azam’ın akayitte alakalı meselelerini daha teknik bir şekilde daha geniş açar.


Kalp Alemi ve Ilahi Tecelli

İmam Nesef’i bu konuda onu böyle dizayn eder. İmam’ın Sabuni’yi anlaşılacak hale getirir. Sabuni, Allâh’ın rüya aleminde görülüp görülmeyeceğine dair şunları nakletmiştir. Yüce Allâh’ın ahirette görüleceğini kabul eden alemler, onun dünya hayatında rüyada görülüp görülemeyeceği konusunda farklı kanaatlar benimsemişlerdir. İşlerinden bir grup bunun muhal olduğunu söylemiştir. Çünkü uykuda görülen şey bir hayal veya bir misalden ibarettir. Bunların her ikisi de kadim olan Allâh hakkında muhaldir. olabilir, normaldir. Bazı alimlerde keyfiyet, yön, karşı karşıya geliş, hayal ve misal olmaksızın bunun mümkün olduğunu belirtirler. Yönsüz, hayalsiz bir şekilde de Allâh bu manada görülürmüş mü? Evet.

Nitekim geçmiş birçok zevatın bu şartlarda Allâh’ı gördükleri rivayet olunmuştur. Bu hadisenin imkan dairinde telakki edilmesinin izahı şudur ki, Aslında görülmesi mümkün olan bir varlığın uykuda veya uyanıklıkta müşahade edilmesi arasında bir fark bulunmaz. Tekrar burayı altını çizerekten okuyayım. Bu hadisenin Allâh’ın görülme hadisesinin imkan dairinde telakki edilmesinin izahı şudur ki, Aslında görülmesi mümkün olan bir varlığın uykuda veya uyanıklıkta müşahade edilmesi arasında bir fark bulunmaz. Demek ki Allâh uykuda da, uyanıklıkta da görülebiliyormuş. Sabunidendi bu. Dikkat edin şimdi. Dikkat edin. Bu manada görülmesi mümkün olan bir varlığın uyanıklıkta müşahade edilmesi arasında bir fark bulunmaz.

Sabunidendi bu. Dikkat edin şimdi. Dikkat edin. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz söylüyor, Ben hiçbir şey görmedim ki Allâh’ı onda görmüş olmayayım. Ben hiçbir şey görmedim ki Allâh’ı onda görmemiş olayım. Hazreti Ömer söylüyor, bakın bunlar sahabenin büyütleri. Hazreti Ömer Efendimiz diyor, Kalbim Rabbimi gördü. Kalbim Rabbimi gördü. Zira takvâ sayesinde Rabbim ile kalbim arasında perde kalmamıştır. Neyine itiraz ediyorsun? Al sana Hazreti Ömer Efendimiz’in sözü, Kalbim Rabbimi gördü. Zira takvâ sayesinde Rabbim ile kalbim arasında perde kalmamıştır. perdesiz, kalbi Allâh’ı görmekte perdesiz. Kalbi Allâh’ı görmekte perdesiz. Kalbi Allâh’ı tanımakta bilmekte perdesiz. Eğer zaten Allâh’la görmeseydi, ya sadece böyle demezdi.

Görmeseydi, mezarın başına gidip, ey felan Allâh’ın vadini gördün mü? Sözünü söyleyip, Evet ya Emre’l Mü’minin Allâh’ın vadini gördüm. Sözünü işitmezdi kabirden. Neden görünmez bir Allâh anlatıyorsunuz? Neden görünmez bir Allâh inancı koymaya çalışıyorsunuz? Devam ediyorum. Hazreti Ali’nin adı Allâh’ın hazretlerine sıra geldi. Ben ilmi şehriysem Ali kapısıdır. Ya Rabbi Ali’nin döndüğü yer yöne hakkı döndür. Hadis-i şerefinin tecelli ettiği, Hazreti Muhammed Mustafa’nın damadı, Hasan ile Hüseyin’in babaları, Fatımat-ı Zehra’nın kocası, Hazreti Muhammed Mustafa’nın yeğeni, aynı zamanda henüz daha 12-13 yaşındayken, kim benim naibim olacak deyip de, Mekke’de Hazreti Muhammed Mustafa bunu söylediğinde, ben ya Resulallah deyip meydana çıkan, Hazreti Ali.

O diyor, Hayber kalesini kökünden koparan Hazreti Ali, Yahudileri darman taas eden Hazreti Ali, Yahudilerin kökünü kazayan Hazreti Ali, benim diyen savaşçıyı bahadırız, cenk meydanda alt eden Hazreti Ali, Zülfikar’ın sahibi, Hazreti Muhammed Mustafa’nın sancakları, o Ali, ben görmedim Allâh’a ibadet etmem, o Ali diyor, ben görmedim Allâh’a ibadet etmem, siz hangi görünmez Allâh’a iman ettiniz ki?


Zikir ve Fikir Gelenegi

Hangi görünmez Allâh’a anlatıyorsunuz ki? Hangi görünmez Allâh’ın emirlerini insanlara naklediyorsunuz ki? İnsanları körleştiriyorsunuz, insanların önüne perdeler koyuyorsunuz, Allâh’la insanların önüne perde koyuyorsunuz, Allâh muhâfaza eylesin. Evet kalp, bizim gibi avam kullar, önce kalp ile, Allâh’ı tanır ve bilir. Çünkü kalp, ilmin, keşfin, idrakin, irfanın ve ilmin, ve gördüğünden anladığından ilim alan bir olgudur. Bu, bunu et parçasından bahsetmiyorum. İlahi tecelliyetlere mazhar olan, Rabbani ilimlere mazhar olan, mazhar olan, maneviyata mazhar olan, Allâh’ın sıfat sal tecelliyatlarına mazhar olan, hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım hitabına mazhar olan, bilginin, marifetin tecelli ettiği alandır kalp.

O yüzden bir sufi önce Allâh’ı kalbi marifetullah olarak görür ve bilir ve tanır. Sonra çıplak gözle görür. Kalben tanımadan bilmeden, o marifete ulaşmadan o hale ulaşamaz. O yüzden genelde o marifetullah noktasını velilere yük derler bu işi. Derler ki marifetullah sadece velilere aittir, mürşid-i kamillere aittir. Ben ona çok katılanlardan değilim. Bir veliye, bir mürşid-i kamile tam manasıyla intisap eden bir sufi, Allâh’ı ve tanımabilme noktasına bir adım atmıştır. Marifetullah deryasına bir adım atmıştır. Artık o denize karşıdan bakmıyordur. Tabiri caizse, bir kimse hiç yüzme bilmiyor ise önce ayaklarını sokar ya, ama kafa kırıksa en yüksek yer nereden oradan cumhurla patlar kendini. Kafa kırık değil ise aklıyla önce bir ayağını sokar, ıslatır, soğuk mu, sıcak mı, derin mi, bir boy verir.

Boy ver lan boy ver! Boy verir oradan o. Yüzmeyi bilen bir kimseye der ki, boy ver! Tabi o bir yüzmeyi biliyor, gider o boy verir, böyle dalar bir elini görürsün dışarıdan elini sallar böyle. O biraz da böyle işin keyfini yapıyor. Öbür türlü gelir, boy verir, göğsüne kadar geldi, geldi boy verdi, ağzına kadar geldi, gitti biraz daha yüzdü, boy verdi elini gördün. O usta, öbürkü yüzmesini bilmiyor ya, öbürkü bundan cesaret alır. Veli ustadır. Veli ustadır. Veli boy verir. Veli seni götürür denizin kenarına. Der ki cesaretlen. Der ki yürü, boğulmayacaksın. Bir adım daha at, bir adım daha at, bir adım daha at, bir adım daha at. Bir adım daha at. Hele o yüzmeyi öğrendiyse, yüzmekten zevk alır artık.

Başlar kula çatmaya. Bir müddet sonra, denizin üstünde yüzüyorsun, altında neler var, bir bak bakalım. Merak eder insan. Hele yanında bir Yunus gidiyor böyle, Han der ya Yunus da gidiyor. Bir de bakmış, dalıyor Yunus aşağıda. A, üstadı da dalıyor. O da bir inceden dalar, bir bakar ki altı ayrı bir alem. Daldıkça dalmak ister. Nefesi unutur. Hatta bunu böyle rüyada halde yaşarsa, bir an aklına vurur, benim nefes almam lazım der. Çıkar bir de dalamaz. Dikkat et. Nefes alacağım diye uğraşma. Orası bir ayrı mükaşefa. Orası ayrı marifet alanı. Orası ayrı bir şey. O dünyadaki gibi değil. Kim Allâh’a iman eder, imanını yaşarsa Allâh onun gönlünü İslam’a çağır. Allâh onun nuruna gark eder. Allâh onun nurunda yürütür.

Allâh onu daldırır. Bunu öğretirlerken sadece veliler ait olarak öğretiyorlar. Değil kardeşler. Değil. Her sufi bir mürşid-i kamile intisap eden, bir veliye intisap eden her sufi veli adayıdır. Veli adayıdır. Hatta ben derim ki velidir. Sebebi şudur. bir kimse bir topluluğu sevse, bir topluluğu sevse ama onlar gibi yaşayamasa, onlardan sayıldı ya adı şerifte.


Seriat, Tarikat, Hakikat, Marifet

Onlardan sayıldı. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ki onlardan sayılır o. Siz kafiri severseniz kafiriniz severseniz, Siz kafiri severseniz kafirlerden sayılırsınız. Bunun tersi bu. Kafiri taklit ederseniz kafirlerden sayılırsınız ya. Evet. onlara benzeti veririm de, onlara döndürürüm seni der. Onlardan sayar seni. Neden? Kafiri sevdin. Neden? Sen pis Yahudi’yi sevdin. Neden? O pis katil Yahudi’yi tutmaya çalıştın. Neden? O pis Yahudi’ye sen pissin, sen katilsin diyemedin. Seni onlardan saydı. Mühürledi kalbini. Yürü git. Ne anlatırsan anlat. Ama öbür tarafta, sen o inam ettin, ihsan ettin. O peygamberler var ya, o veliler, o mürşidi kamiller var ya, o sahabeler Hazret-i Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve bütün sahabeler, Aşere-i Mübeşere, Havu Hasan ile Hüseyin, Abdülkadir Geylan, Ahmed el-Rufay, Ahmed el-Bedevi, İbrahim Duzguşehye, Hüseyin Ali Şah, Şahı Nakşimennu Muhammed-i Bahattin, Şahı Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Veysel Karan, Mahmud Day, Halvet-i Celvet, Uşak-ı Sümbülü, Sühreverdi, Küvreverdi, Ahmet Yesevi, bütün pir piran.

Sen ismini say, hepsi de gelsin. Say sayabildiğin kadar. Ve hepsine de de ki, bütün pir piran de. Hepsinden de, berabersin. Anında geldiler, anında gördün sen onları. Onlardansın. Yola girmişsin. O sarsılmaz ipten tutunmuşsun. Ölsem de gam yok, yaşasam da gam yok. Ölsem de onlardanım. Yaşasam da onlardanım. Batsam da onlardanım. Çıksam da onlardanım. Günah değiştiresem onlardanım. Sevap değiştiresem onlardanım. Sıkıntıya da düşsem, hastalığa da düşsem. Sıkıntıya da düşsem, hastalığa da düşsem. Onlardanım. Yere de yatırsalar ne yapıyorlarsa yapsınlar. Ben onlardanım. Ben onlara aidiyet kespetmişim. Ben onlarlayim. O müjdeyi Hz. Muhammed Mustafa vermiş. O müjdeyi Allâh vermiş. Bir başkası değil.

Ben onlardanım. O yüzden bir mürşidi Kamile gerçekten intisap eden bu benim üstadım. Ölsem de geri dönmem. Ne başıma gelirse gelsin ben o ileti tuttum bırakmam diyen evet benim nazarımda velilerdendir. Ben onu veli olarak görürüm. Tuttum mu? Sımsık oradan tuttu. Bitmiştir mesela. Hacı Oktay ders aldığı gün hala açılan adamdır. İlk zikrullahda hala açılan adamdır. Oradan tuttun mu sen sımsıkı tuttun? Yemin ediyorum velilerdensin. Bende şahidi çok bunun. Bende şahidi çok. Geçmişteki evliyaların velilerin 20 yılda 30 yılda kat edemedikleri yolu bir anda intisap edip kat eden derviş kardeşler biliyorum ben. Evet velilerden onlar. Ben o yüzden derim bir derviş kardeşin gönlünü kırmayın. Zikrullâh’a gelmiş onu incitmeyin.

Neden onu incitirsen sen incinirsin. Onu kırarsan sen kırılırsın. Farkına varmazsın. Çünkü o beğenmedin. Senden daha sıkı tutmuştur. Yemin ediyorum o velidir. Seni bozar. Sen dığılır gidersin. O yüzden kalbe gelen o tecelliyatlar, kalbe gelen o manevi ilim, kalbe gelen Allâh tanınmaklığı. Sadece velilere bunu ayırt etmiyorum. Ayrılıyorum burada herkesten. Bütün herkesten ayrılıyorum. Evet bir mürşid-i kâmil bul. Onun elinden tut. O yola gir. Ve o yolda sarsılmaz bir şekilde dur. Hayatım boyunca. Sonra gel mahşerde yakandan tut. Hangi mürşidi kamile intisap edersen et. Ben bir mürşidi kamile intisap ettim. Mahşerde şöyle oldum de. Diyemezsin. Diyemezsin. Yeter ki sen o yolda hainlik etme. Yeter ki o yolda sen zalimlik etme.

Yeter ki o yolda sen vefasızlık etme. Yeter ki o yola sen hiçbir şekilde zalimlik yapma. Yapma. Yapmadığın müddetçe.


Kapanis ve Sohbet Hikmeti

Desen ki ya Rabbi. Ben bu Geylani Hazretlerine çok methediyorlar. Çok söylüyorlar. Vallahi de tanımak istiyorum. Billahi de tanımak istiyorum. Kimdir bu zat desen. Allâh onu gösterir sana. Sen desen ki ben seni görmek istiyorum. Biliyorum Musa’ya kendini göstermedin. Biliyorum Musa’ya dedin ki şu dağa bak. Musa dağa baktı senin tecelliyetine dayanamadı. Bayıldı gitti. Ben Muhammed ümmetindenim. Ben garibim. Ben kimsesizim. Benim elimden tutanım yok senden başka. Gözümden bakanım yok senden başka. Ben seni tanımak istiyorum. Ben seni tanımak seni bilmek için bu yola girdim. Ben seni görmek için bu yola girdim. Ben sen varsın diye bu yoldayım. Ben seni görmek için bu yola girdim. Ben seni görmek için bu yola girdim.

Benim yol neyime din neyime. Ben her şeye sen varsın diye bakıyorum. Desen o kendini sana perdelemez. O hiçbir zaman kendisini bilmek isteyen, kendisini görmek isteyen, kendisini tanımak isteyene kendini perdelemez. O belki de naz yapar ama kendini perdelemez. İnanmayın bu insanların anlattığı Allâh’a. Allâh görünen bilinen bir şey. İnanmayın Allâh’ı tanımayanların Allâh anlatmasına. İnanmayın Allâh’ı bilmeyenlerin Allâh anlatmasına. Kör olarak bu dünyadan göçmeyin. Tanınır, bilinir, görünür, konuşulur. Yemin ediyorum başınıza ne gelirse gelsin. Varsınlar sizi dilinizden assınlar. Sen böyle söyledin diye. Bu dünya gelip geçiyor. O tanınan, bilinen, görünen, o yardım eden, o muhafaza eden, o koruyan, o en sıkıntılı zamanda gönlüne ilham eden, o senin içini dışını her şeyini en iyi bir şekilde bilen.

Merak etme. Sana lazım olanı veren, her ne lazımsa, her neye ihtiyacın varsa, senin kapına kadar getiren o. O öyle bir Allâh. O yüzden gelin o Allâh’a iman edin. Görünmeyen, bilinmeyen değil, görünen, bilinen, konuşulan, konuşulan tecelliyatı her an, her dem, kalplere ilham eden Allâh’ı, ona iman edin. O öyle bir Allâh. Ve bütün peygamberler o görünen Allâh’ı, o bilinen Allâh’ı, o tanınan Allâh’ı, görmeyenlere tanıtmak, bilmek için gönderildi. Dinin amacı bu. Din Allâh’ı görme, Allâh’ı bilme, Allâh’ı tanıma, Allâh’ı sevme, Allâh’la sohbet etme, Allâh’la konuşma, onun sıfatsal tecelliyatlarında kaybolma, sıfatsal tecelliyatlarında hayretten hayrete, hayretten hayrete, hayretten hayrete devam etme ve ebedi olarak o hayretin hiç bitmediği bir olgu.

Öyle bir Allâh’a iman edin. Öyle bir Allâh’a iman edin. Onu görün, onu tanıyın, onu bilin, onunla konuşun, onunla konuşun, onunla dertleşin. Sıkıntınızı anlatın ona. Ben edeb ettim anlatamadım, siz anlatın. Ben edeb ettim isteyemedim, siz isteyin. Siz isteyin, vallahi isteyin, billahi isteyin. İsteyin, isteyin, verir. Dua edeyim, dua. İcabet eder, anında, anında. Daha senin ne isteyeceğini bilir ve sen desen ki yarabbi verir, önünde, kapının önünde, senin elinde, içinde. Ne ister, ne lazımsa verir sana. Ne lazımsa verir. Ne lazımsa verir. Öyle bir Allâh’a iman edin. Rabbim imanımızı kavye eylesin. O yüzden Hazreti Pir anlaşılması avamca zor, anlaşılması avamca mümkün olmayan, tabiri caizse, bir böyle roketatar gibi atmış.

Demiş ki, bir kimse mihrabda yani, kıblesi ayin Allâh ise, onun avam imanına dönmesi ayıptır kudreti. Onun avam imanına dönmesi ayıptır pusuludur demiş. Sufi, gerçek manada o zaman o avam imanından çıkıp, gördüğü Allâh’a ibadet etmesi gerekir. Avam imanından çıkıp, avam imanından çıkıp, kalbinde perdesiz onu görmesi gerekir. el-Fâtiha. Âmîn.


Kaynakca ve Referanslar

  • Mevlana ve Mesnevi: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi; William Chittick, The Sufi Path of Love; Annemarie Schimmel, The Triumphal Sun; Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn.
  • Ümmet ve Tevhid: Âl-i İmrân 3/102-103; Mâide 5/54-56; Bakara 2/163-165; İhlâs 112/1-4; Buhârî, Îmân 17; Müslim, Îmân 153.
  • Sûfîlikte Usûl: Kuşey-rî, er-Risâle; İmâm Gazâlî, İhyâ ’Ulûmi’d-Dîn; Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîrü’l-Kulûb; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl fi’l-Evliyâ; İmâm Rabbânî, Mektûbât.
  • Nefs Terbiyesi: Yûsuf 12/53; Şems 91/7-10; Ahzâb 33/72; Muhâsibî, er-Ri’âye li-Hukukillâh; İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn.
  • Kur’ân ve Sünnet Sadakati: Haşr 59/7; Nahl 16/44; Âl-i İmrân 3/31; Muvatta, Kader 3; Tirmizî, İlim 16.
  • Tekfir Yasaklığı ve Hüsnü Zan: Hucurât 49/11-12; Buhârî, Edeb 73; Müslim, Îmân 111; İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ 12/466.
  • Zikir ve Mürâkabe: A’râf 7/205; Ra’d 13/28; Ahzâb 33/41-42; Buhârî, De’avât 66; Tirmizî, Da’avât 9.
  • Hevâ-Heves Yasağı: Sâd 38/26; Câsiye 45/23; Mâide 5/77; Furkân 25/43.
  • Âile, Komşuluk ve Âdâb: Nisâ 4/34-36; Rûm 30/21; Tahrîm 66/6; Nûr 24/27-31; Hucurât 49/13.
  • Siyonizm-Mason Perspektif: Theodor Herzl, Der Judenstaat; John Robison, Proofs of a Conspiracy; Noam Chomsky, The Fateful Triangle; Mustafa İslâmoğlu, Yaşayan Kur’ân.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı