Tevhîd Açılışı ve Vakıf Rezilliği
Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm Bismillâhirrahmânirrahîm Efdalü’z-zikr fe’lem ennehû Lâ ilâhe illallâh Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Hak, Muhammed, Resûlullah, cemî’an ene’l-enbiyâ-i ve’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hayırlı geceler. Hepinize hoş geldiniz. Selamünaleyküm. Cenâb-ı Hak cümlemizi Hakk’ı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip Hak yolunda mücâdele edenlerden eylesin. Batılı batıl bilip batılığa karşı cihâd edenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Evet bugün geç kaldık. Tabi interneti başında izleyenler için geçerli bu. Onlardan özür diliyoruz hepsinden de. Elimizde olmayan sebeb demeyeceğiz.
Elimizdeydi sebeb. Vakfın, binasının önüne yan tarafta inşâat var diye yine kum dökmüşler. Ona canımız sıkıldı. O yüzden biraz onunla alakalı konuştuk başlangıçta. Bundan dolayı geciktik sohbete. O yüzden herkesten bu konuda özür diliyoruz. Haklarını helâl etsin herkese inşâallâh. Şimdi canımı acıtan şeyler böyle küçükmüş gibi görünebilir size. Ben şöyle empati açayım size.
Vakıf Kıyâsı ve Müsâmahasızlık
Burası bir Hristiyan vakfı olmuş olsaydı. O Hristiyan vakfın yetkililerinden izin almadan böyle kum dökebilirler miydi? Burası Tasavvuf Vakfı değil de cemevi olsaydı. Elinizi vicdanınıza koyacaksınız şimdi. Burası cemevi olsaydı. Kapının önüne onlardan izinsiz böyle kum çakıl dökebilirler miydi? Burası zengin bir vakıf olsaydı. Parası kuvveti, vâlîyle, belediye başkanıyla, samimi onlarla bir araya gittiler. Onlarla akşam yemekleri yiyor, onlarla beraber vakit geçiriyor. O vakfın önüne izinsiz böyle bir hareket yapabilirler miydi? Evet, yapamazlardı. Bakın yapamazlardı. Burada solcu bir vakıf olmuş olsaydı yapamazlardı. Komünist bir vakıf olsaydı yapamazlardı. Dinsiz bir vakıf olsaydı yapamazlardı.
Ateist bir vakıf olsaydı yapamazlardı. AK Partili bir vakıf olsaydı yapamazlardı. MHP’li bir vakıf olsaydı yapamazlardı. Sıralıyorum bak. Yapamazlardı. Onlardan izin almadan kapının önüne böyle rezillik yapamazlardı. Yapamazlardı. Orada pandemi bitti, 5-6 ay önce molozlar orada kaldı mı? Kaldı. Koku içeri kadar geldi mi molozların çöplerin? Gelmedi. Bir başkası bir başka bir kimse olmuş olsaydı onlar yapabilirler miydi? Yapamazlardı. Evet. Yapamazlardı. Biz solcu, komünist, Allâhsız, kitapsız, dinsiz olsaydık yapamazlardı. Bu vakıf LGBT’nin vakfı olsaydı yapamazlardı. Bakın Türkiye’de ne kadar varsa derleyin toparlayın hiçbirisine de yapamazlardı. Evet. Yapamazlardı. Siz bir solcu vakfının kapısının önüne sigara izmariti bile atamazsınız.
Atamazsınız. Evet. O zaman ne yapar? Evet. Ne yapar? Evet. Türkiye’de bir solcu vakfı siz eleştiremezsiniz bile. Siz bir cemevini eleştiremezsiniz. Siz bir Hristiyanı eleştiremezsiniz. Siz bir kiliseyi eleştiremezsiniz. Evet. Dokunamazsınız bile. Hiç kimse dokunamaz. Ama Kur’ân Sünnet tarihinde olan bir kimseye dokunurlar. Kimse de umuruna katmaz. Onun içindeki nerede dokundururlar zaten onlar da umurlarına katmaz.
Bursa Çeşmesi ve Hahambaşı
Adam Bursa’da boşuna dememiş bu çeşmeden Müslümanlar su içemez diye. Vakayı biliyorsunuz değil mi? Bilmeyen varsa elini kaldırsın. Meşhur tarihte burada bir adam çeşme yaptırmış. Bu şeyin başında ne o? Arap Şükrü’nün başında üzerine de kitâbe yazdırmış. Müslümanlar bu çeşmeden su içemez diye. Pâdişâh’a gitmiş mesela. Demiş ki Pâdişâh nasıl böyle bir şey yazarsın? Demiş Pâdişâh’ım bilmiyor. Demiş ki Pâdişâh’ın nasıl böyle bir şey yazarsın? Demiş Pâdişâh’ım ben bir şey söylememe gerek yok demiş. Ben bunu size ispat ederim. İspat et demiş. Cumartesi gün Yahûdîlerin ibadet günü. Demiş haham başını vaaz ederken demiş kürsüden al. Gönder demiş üç dört tane zaptiye kürsüden alın demiş. Almışlar. Hiç kimse kalmamış.
Hepsi de Pâdişâh’ın kapısının önüne haham başını verin bize. Ne suç içerdi demiş. Bir kargaşa bağırış çağırış demişler ki biz onsuz et kesemeyiz, yemek yiyemeyiz, nikah yapamayız, boşanamayız, şunu yapamayız, bunu yapamayız, yapamayız. Bizim hahamımızı ver. O zaten bir şey değil. Demiş gördün mü demiş Pâdişâh’ım hahamlarına ne kadar sahipler. Bırakın şimdi demiş bırakmışlar. Pazar gün papazı almış kilisede vaaz ederken. Bu sefer Hristiyanlar Pâdişâh’ın kapısına dayanmışlar. Cuma olmuş, cuma gün Ulu Câmi’de vaaz eden imamı aldırmış. Camiden çıkan yok. Bir gün iki gün hiç kimsede bir ses yok. Hemen Bursa’ya yayılmış. Zaten ileri geri konuşuyordu adam ya. Başına böyle bir şey gelecek belliydi. Zaten şunun şusu vardı bunun da busu vardı.
Bu şöyleydi bu böyleydi. Hemen dedikodu yayılmış. O zat demiş ki Pâdişâh’a. demiş. Ben demiş. Bu Müslümanları gördüm. O yüzden bu çeşmeden bu Müslümanların su içmesini istemiyorum demiş. Bizim durumumuz bu. Bu acı bir şey. Ben İslâmî kesimin böyle olduğunu ben İslâm olunca derviş olunca gördüm. Ben Şeyh Efendi’ye de dedim. Efendim dedim. Böyle olduğunu bilmiş olsaydım dedim ben dervişlerin ve Müslümanların. Ben derviş olmazdım dedim. Yüzüne Şeyh Efendi’nin. Ben derviş olmazdım dedim.
Müslümandan Öğrenilen Cimrilik
Cimrilikle beni tanıştıran dervişlerdir. Müslümanlardır. Korkaklılar. Dervişlerdir. Müslümanlardır. Korkaklıkla beni tanıştıran Müslümanlardır. Adam satmayı bana Müslümanlar öğretti. Arkadan hançerlemeyi bana Müslümanlar öğretti. Adam ne güzel nasıl satılır ben bunu Müslümanlardan öğrendim. Eline cebine atmamayı ben Müslümanlardan öğrendim. Bir masada yemek yiyip hangisi hesap ödütsün diye bekleyenleri ben Müslümanlarda gördüm. Ben normalde arabaya binip de şimdi benzin sırası şimdi sen dolduracaksın birazdan ben dolduracağım. Yol gidiyor. Bunu ben Müslümanlardan öğrendim. Bunlar benim bilmediğim şeylerdi. Ben bir insanın arkasından konuşmayı Müslümanlardan öğrendim. Bir şeyhin arkasından konuşulmayı ben Müslümanlardan öğrendim.
Bir cemaatin bir tarîkatın arkasından konuşmayı ben Müslümanlardan öğrendim. Gerçekten. Ben arkadaşım dedin, kardeşim dedin insanın nasıl yaldızlı böyle süsleyerekten satılır Müslümanlardan öğrendim. Evet. Ben bir insanın parası nasıl ütülür Müslümanlardan öğrendim. Adam başına sikkeyi koyup nasıl para toplar Müslümanlardan öğrendim ben. Ben cebi dizine kadar şalvarı Müslümanlarda gördüm. Şeyhlerde gördüm. Cübbenin cebi dizine kadar şeyhlerde gördüm ben. Ben derviş oluncaya kadar bunlardan bir haberdim ben. Bilmiyordum. Bilmiyordum. Ben şunu öğrenmiştim. Kanını satarsın, ruhunu satmazsın. Biz kan sattık dernek kirası ödedik. Biz bunu öğrendik. Ben başındaki arkadaşın satmayı bilmezdim. Okuldan çıktığımda, ulan Mehmet Çabunalı nerede?
Sen gördün mü yok, sen gördün mü yok, sen gördün mü yok, sen gördün mü yok? Sen gördün mü yok? Ulan adamı aldılar o zaman, dövdüler deyip okula dönüp 40 kişiden dayak yiyen insanım ben. En az. Saymadım da. 10-15 kişi dövüyor beni, geri kalan vur, vur faşisti, vur, vur, vur faşisti, vur diye tempo tutuyorlar. Ben adamı satmayı bilmiyorum çünkü. Benim okuldaki lakabım Bayındırlı. Ben bilmiyordum bunları. Ben dayağı yedim. Ertesi gün hepsinden de intikamımı aldım sırayla. Hepsinden de. Abim aldı birkaç tanesini elimden. Öldüresiye dövüyorum böyle. Ben adam satmayı bilmiyorum.
Dergâhta Öğrenilen Acı Hakîkat
Burada öğrendim ama ben. Müslümanların içerisinde öğrendim bunu. Şeyh Efendi’nin dergâhında öğrendim bunu. Ben başka bir dergâh tanımadım. Ben başka bir şey tanımadım. Cebi dizinde olan şeyhler dışarıdandı. Benim şeyhimde değildi. Ben bunları derviş olduktan sonra tanıdım. Misafirden kaçmayı ben Müslümanların içerisinde tanımadım. Misafirden kaçmayı ben Müslümanlardan öğrendim. Bir yere bir para harcayıp hava atmayı Müslümanlardan öğrendim ben. Benim bildiğim şeyler değildi bunlar. Söz verip sözünden dönmeyi Müslümanlardan öğrendim ben. Es yazdık bitmiştir bizde. Bende bitmiştir ben onu öğrendim. Aldım aldım ben bunu öğrendim. Sattım sattım ben bunu öğrendim. Yedim yedim ben bunu öğrendim. Benim arkadaşım arkadaşım ben onu öğrendim.
Ben gidip öbür tarafta duvarın arkasında satıp da gelip de Ya Mustafa abi ya kusura bakma böyle demek zorunda kaldım. Ben bunu öğrenmedim. Ben bunu bu dergâhta öğrendim. Evet dervişlikte öğrendim yani. Adamla oturup yemek yiyip daha kalkar kalkmaz adamın gıybetini etmeyi ben bu dergâhta öğrendim. Başka yerde değil. Acı şeyler bunlar. bir insanın ben böyle açık açık konuşacağım bu gece hakkınızı helâl edin. Belki de komünistler bin kişiden fazlaydı. Bastılar Bayındır’ı hepsi de dışarıdan. Bayındır’ın çocuğu çok az. Binin üzerindeydi otobüslerle doldurmuşlarla her şeyle doldurmuşlar. Bayındır’ı düşürecekler tâbiri câizse. Biz yirmi kişi yoktuk biz derneğin önünde vücûtlarımızı set yaptık. Vücut set olur mu?
Biz bedenimizi set yaptık taş toprak kütük ne ararsanız var atıyorlar.
Bayındır Baskını ve Bedeni Set
Bedeni set yaptık biz. İçlerinde en büyüğü abimdi. İçlerimizde en büyük abimdi ve abimin birkaç tane sınıf arkadaşı vardı. Abiminden bir buçuk yaş büyüktür. Onun olsana ben vardım büyük olarak. Geri kalan hepsi de küçüktü. Hepsi de 15-16 yaşındaydı. Yirmi kişiydik yirmi. Yirmi bir kişi değildik. Sayıyoruz sayıyoruz yirmi kişi. Yirmi kişi bin beş yüz kişiye karşı. Bedeni set yaptık biz. O derneğe zarar verdirmedik. O derneğe basamadılar. Derneğe yaklaşamadılar. Derneğe yaklaşamadılar dahi. Benim böyle normalim bozuluyor. Ben nasıl Allâh Allâh nidâlarıyla yürümüşüm milletin üzerine. Yarmışım ortalığı ben ta böyle geri şeye kadar gitmişim ben. Ne o? Bildiğiniz topluluğu yarmışım. Ben geriye döndüm de bir baktım İsmail Fatal’ın elinde bir tane şey var destere var.
Saç üstü. Önüne geleni kesmiş destereyle. İsmail Fatal ise Furunlu köyünden evinde misafir olduğum kimse. Bir bağırdı. Dağıldılar. Bir anda o yirmi kişi o bin beş yüz kişiyi dağıttı. Yerle yeksan oldular. Bedeni biz, bedeni bildiğin beden. Taş yok, toprak yok, hiçbir şey yok. Bedeni siper ettik biz. Derneğimizi koruduk. Ben abimi gördüm o gece. Bir baktım ben kendi sancımı ağrımı unuttum. Şimdi o günden sonra her kış benim göğsüm ağrır. Benim göğsüm hafiften üşütür ağrır. Sebebi ne biliyor musunuz? Göğsüme kocaman bir kütük geldi. Nefesim kesildi bir anda. Düşseydim komalık olurduğum çiğnenirdim herhalde. Abimi gördüm, şuûrumu kaybettim. Ağzından lûk lûk kan akıyordu. Tire de öyle yapmışlardı.
Bizi dövmüşlerdi öyle. Ben o dayak yedim de hastâneye gittim. Hastanenin önünde bir adam var. Bir adam var. Ben o dayak yedim de hastâneye gittim. Hastanenin önünde tutmuşlar. Gel Faşo gel Faşo gel Faşo. Öyle slogan atıyorlar. Ben hastâneye gidip tedavi de olamadım. Hastaneyi zapt ettik. Tedavi olduk. Orada yaralılar öyle geçti. Arkadaşlar, benim meşhur bir lafım var. Müslümanlar, solcular kadar davalarına sadık, ülkücüler kadar cesaretli olmadıkça dinlerini yaşayamazlar. Ne yazık ki böyleyiz. Allâh bizi affetsin. Cenâb-ı Hak cümlemizi düzelsin inşâallâh. Biz yine kaldığımız yerden inşâallâh devam edelim.
Mârifet Kapısı On Makâmı
Üçüncü kapı, mârifet kapısı. Bazı yerlerde bunu hakîkat olarak değiştirirler. Kimi yerlerde mârifet olarak geçer. Ama bu dört kapı, kırk makâmı ben Yesevî öğretisinden alıp bu tarafa doğru aktardımdan dolayı, o silsileyi takip ediyorum. mârifetle hakîkatin yerini değiştirmedim. Mârifet üçüncü kapı olarak inşâallâh dersini yapacağız. Bu mârifet kapısının da on makâmı var. Birincisi ne? Edebli olmak. İkincisi, bencillikten, kinden, garazdan, on makâmı var. Birincisi, bencillikten, kinden, garazdan, uzak durmak. Sonra üçüncüsü, insanın aşırı isteklerini sınırlandırması. Sonra dördüncüsü, sabır ve kanâat ehli olmak. Beşincisi, hayâ sahibi olmak. Altıncısı, cömert olması. Yedincisi, o kimse maddi ve manevi, zahir ve batın ilim sahip olması.
Aslında zahir ilimler şerîat’a ait, artık o marifet kapısında mârifete ait ilimlere vakıf olması. Sekizinci makam, hoşgörülü olması. Dokuzuncu makam, özünü bilmesi kendini bilmesi. Dokuzuncu özünü bilmesi, onuncusu da kendini bilmesi. Bu da mârifetin on makâmı. Şimdi on makâmdan birincisi neydi? Edebli olma. Bir kimsenin edebli olması. O zaman bir kimsenin edebli olması deyince, bir insanda şerîatın edebi vardır. İnsanda tarîkatın edebi vardır. İnsanda mârifetin edebi vardır. İnsanda hakîkatin edebi vardır. Veyahut da ben bunu genel olarak böyle üçlüğe döndürürüm ya, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn olarak ben bunu anlatırım. İlmel yakin edebli olma, şerîatın edebidir. O zaman şerîatın edebi neydi?
O kimsenin harâmlardan uzak durması. Şeriatın edebidir bu. O kimse harâmlardan uzak durur. Tarikatın edebi nedir? O kimse şüphelilerden de uzak durur. Bu tarîkat edebidir. O kimse artık edeb noktasında farklı bir yöne doğru yürür. Şimdi, tarîkat edebi, o insanın, hani herkes edeble alakalı bir şeyler söylemişler ya, haddini bilmektir, hukukunu bilmektir, sınırını bilmektir diye, herkesin bu noktada söylediği sözler var. Ama bunun kısacası şu, tarîkat edebi dediğimizde, o kimsenin Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerine tabi olması, artık o ruhsatla iş yapmıyor. Ruhsat neydi? Şeriatın edebiydi. Tarîkat edebi deyince artık o ruhsata bakmıyor. Sünnet ise niye bakıyor?
Bu Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ibadetleri benden gördüğünüz gibi yapın ibaresi. Ama bir onun üstü neydi? Hazret-i Âişe annemiz ne diyordu? Siz Kur’ân okumuyor musunuz? Hz. Peygamberin ahlâkı, Kur’ân ahlâkı diyordu. Bakın bu da ne? Edebin hakîkati. Aslında onu ben başka türlü tarif ediyorum da, böyle bir size, böyle teğ gibi olsun, indireyim aşağı şimdi. Tio, bu hakîkatin edebi gerçek manada Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin Mi’râc’ta Necm sûresindeki bir yay mesâfesi kadar yaklaştığındaki haliyle hallemektir. Bu hakîkatin edebidir. Benim bildiğim zirve edeb budur. Oradan aşağı doğru inişlerin hepsi de nedir? Siz marifet, tarîkat, şeriat olarak belirleyin.
Ama edeb dendiğinde aklınıza o gelsin. Ama baktığımızda şimdi karı koca arasındaki edeb, çocuğun annesine-babasına olan edeb, dervişin mürşidine karşı olan edeb, mürîdin müridine karşı olan edeb, mürîdin zakirine karşı olan edeb, bunlar bizim tasnîf etmemiz çok uzun mesele. Normalde kız çocuğunun anne-babaya olan edebi, erkek çocuğunun anne-babaya edebi, âilelerin içerisinde. Edeb bu noktadan hangi dairede? Bunların hepsi de ne? Ayrı ayrı konuşulması gereken bölümler. Bunların oturulduğu için, bu topluma daha önce öğretilmesi lazım. Toplumdan önce sûfîler öğretilmesi lazım. Tabii bu sûfîlik o yüzden uzun solukludur. Zaman içerisinde bunları söylüyoruz, bu uzun solukludur. Sebeb onları bir gün içinde öğrenmeniz mümkün değil, beş günde öğrenmeniz mümkün değil.
Bunları bir haftada bir ayda öğrenmeniz mümkün değil. Nasıl İslâm 23 yılda tedrîcî tedrîcî tamamlandıysa, bir kimsenin üzerinde de İslâm en az 23 yılda tamamlanır. Sebeb çünkü dinin iniş fıtratı ile insanın üzerindeki yaşayış fıtratı birbirinden farklı değildir. bir kimse namazı kılar ama 23 yılda olgunlaşır o. Bu böyle şey değildir. Hatta bir kısım Melâmîler, 23 yıl tarîkatta durunca biz sahâbe olduk, bizim bir tamam olduk derler. 23 yıl sahâbe çünkü Hazret-i Peygamber’in dini tamam oldu, bugün dininiz tamam oldu, Allah size din olarak İslâm’ı seçti. Âyet-i kerîmesine öyle bakarlar. Şimdi böyle olunca edebli olmanın şerîaten, tarîkaten, mârifeten, hakîkaten halleri vardır. Ben zirvesini söyledim, geri kalanını inşâallâh tamamlanır yol zaman içerisinde.
Bencillik ve Yemek Ölçütü
İkincisi neydi? Bencillikten, kinden, garazdan uzak durmak. Benci, sûfî için en önemli şeylerden birisi bencillikten uzak durmaktır. Bencillik nedir? Yanındakini, karşındakini, etrafındakini hiç hesaba katmadan sadece kendi istek ve arzularını tatmin etme yolu. Etrafın hiç önemli değil. işte bir başkası açmış, önemli değil. Önce o kimse kendini doyuruyor. Bir başkası uykusuzmuş, önemli değil. Önce kendisi uyuyor. Bencil insan. Bu sûfîlikte hiç olmaması gereken bir şey. Bir sûfînin bencil olması düşünülemez. sûfî hep etrafını düşünür, âilesini düşünür, derviş kardeşlerini düşünür, yol kardeşlerini düşünür. O yüzden Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, meşhur ya hadîs-i şerîf, kişi kendisi için istediğini hayır namına, bir Müslüman kardeşi için istemedikçe îmânı kemâle ermez manasında îmân etmiş olmaz der.
Nesâî’de geçer hadîs-i şerîf. Bakın kişi kendisine bir hayır murad ettiğinde, kendisine bir hayır namına bir şey istediğinde onu derviş kardeşi içinde, onu mü’min kardeşi içinde isteyecek. Eğer o zaman onun için de istiyorsa îmânı kemâle erdi. Yok sadece kendi nefsini düşündü, kendisini yiyecek, içecek, doyuracak, kendisi uyacak, kendisi rahat edecek, kendi nefsinin üzerine duruyorsa. Bakın bu evlilikte önemli bir yol ayrımıdır. Arkadaşlıkta, kardeşlikte yol ayrımıdır bunlar. Sûfîlikte yol ayrımıdır. O kimse sadece kendi nefsini mi düşünüyor? Eşlerden hangisi sadece kendi nefsini düşünüyor? Bunlar böyle karakteri tanıma, karakteri analiz etmede önemli şeylerdir. Bir gün Şeyh Efendi Hazretleri Allâh rahmet eylesin.
Âmîn. Dedi ki, yemek yiyeceksin, yolculuk yapacaksın dedi, alışveriş edeceksin birini tanımak istiyorsan Mustafa Efendi dedi. Efendim yolculuğu anladım, ticareti de anladım, yemeği anlamadım dedi. Yemek beraber yemek yiyeceksin deyince, Mustafa Efendi dedi, eğer birisiyle yemek yiyorsun, etin güzel yanını senin önüne koyuyorsa dedi, yağlı tarafını kendi önüne alıyorsa, yemeğin iyi tarafını sana yediriyorsa dedi, kötüsünü kendisi yiyorsa, onunla yol gidilir dedi. Tabii bunun üzerine ben bina yaptım. Dedim ya ben hep dervişlerin arasında öğrendim her şeyi diye, hiçbir yolculukta bizim kenarda birisi bir şey yesin biz alışmış değiliz dervişlikten önce. Yola çıkmışız, üç araba gidiyoruz, bir bakmışsın birisi oradan muz almış, yiyor kenarda arabaya binmezden önce.
Oğlum lan, muz aldıysan al oradan aldığın muzu, yarım olsun, önemli değil, çeyrek olsun ya, veya bir lokma olsun, herkes de paylaşsana. Ah, seyrediyorum. Ben seyrediyorum şimdi şeyhim bana bir şey demiş, yemek. Ve hatta adam cebinden çıkarıyor, tak çerez atıyor ağzına. Küçük şeyler değil mi? Değil, küçük şeyler büyük şeylerin habercisidir. Küçük bir şey var ya büyüğün habercisidir. Ben yazarım kendime, adam bir sefer sözünde durmadı, bu bir daha durmaz derim. Hakkını helâl et, helâl olsun ağabeyciğim sıkıntı değil. Ama ben onu derim, bu bir daha bir yerde bozulur, sözünde durmaz. Küçük şey ama büyük şeylere gebedir. Önemsiz görürsün, önemlidir o. O yüzden bencil insan sadece kendi nefsini düşünür.
Kendi rahatını düşünür, kendi huzurunu düşünür. O eşini de düşünmez, o çocuğunu da düşünmez. Bir bireysel bencillik vardır, bir âilesel bencillik vardır. Bir de sülâlevî bencillik vardır. Bir de örneğin komple bir cemâatsel bencillik vardır. Toplumsal bencillik vardır. Biz bencilliği genişletebiliriz psikolojik olarak da. Bireysel bencillik nedir? O kimsenin kendisini bağlayamış. Adam aç kalmamak için gidip oradan buradan yer adam anında. Sonra arabadaki kaç kişiyiz? Dört kişiyiz. Ya yemek yiyelim bir yerde. Arkadaş ben tokum. Oğlum ne zaman toklaştın sen? Biz filanca yerde benzinlikte durduyduk ya. Eee? Siz abdest alırken ben yemek yedim orada. Allâh Allâh. Oğlum yola çıkarken dedik ya, TOSHOF’ta duracağız.
O zaman Ankara yolunda solda TOSHOF var. Duruyor otağa değil mi? Şoförler odası. Yeni açıldıydı, yemekleri güzeldi oranın. Şimdi Bursa’dan çıkıyoruz ya, diyorum ki arkadaşlar orada TOSHOF’ta duracağız, orada yemek yiyeceğiz. İkinci yemek de, o da TOSHOF. Bir de orada yiyeceğiz. Yemek yiyeceğimiz yer belli. Yolda benzin almışız, bir yerden benzin almak için girmişiz. Adam bir anda gözden kayboldu. İlk önce art niyet düşünmüyorsun. Tuvalete gitmiştir, namaza gitmiştir. Bir yere gitmiştir adamın. Öyle ya. Bir yere gitmiştir adamın. Bir yere gitmiştir adamın. Bir yere gitmiştir adamın. Bir yere gitmiştir adamın. Bir yere gitmiştir adamın. Öyle ya. Sonra bizim zaten benzin alıyorsun, tuvalete giriyorsun, abdest alıyorsun geliyorsun.
Bizim yarım saat geçiyor. Adam yemeği neymiş? Abicim böyle demedik mi? Ses yok. Biz yine TOSHOF’ta duruyoruz. Kaç kişiyiz? Beş kişiyiz. Şimdi bu sohbetleri dinliyorlar onlar. Ben böyle anlatınca da canları sıkılıyormuş. nasıl böyle isim zikretmiyorum dedim. Tecrübe ama bunlar. Tabii şimdi TOSHOF’ta durduğumuzda o beş kişinin içerisinde kim yemek yiyor kendisini biliyor. Biz durduk tabii, yemeği yedik orada. Tekrar bindik arabaya, yürüdük Nevşehir’de yemek yemeyeceğiz ya. Bir TOSHOF’ta bir daha yemek yedik. Aslında acıkmıyoruz ama Şeyh Efendi’ye gittiğimizde Biz yedik diyeceğiz sofra kurulmasını istemediğimiz için. Kim hizmet edecek? Ya Hacı Anne hizmet edecek ya Şeyh Efendi hizmet edecek. ben hizmetten yoksunlam. işte bazen Şeyh Efendi o tepsiyi getirince ben zaten yerin dibine giriyormuş gibi oluyorum.
Bu sefer yemek beni mi yiyor, ben yemeğimi yiyor mu bilmiyorum. Şeyh Efendi de bunu anlıyor. Şeyh Efendi de bunu anlıyor. Şeyh Efendi geçti, Mustafa Efendi mutfakta tepsi hazır, al getir oğlum diyor. Alıp getiriyorum. Oğlum böyle de olmuyor, zâkir adam hizmet mi edermiş böyle diyor. Estağfirullâh efendim ben memnunum bu konuda diyorum. Bu tip diyaloglar yaşamayalım diye ben giderken yalnız değilsem yolda arkadaşlara yemek yediriyorum. tok gidelim oraya. Veya bana söyleyenlere de söylüyorum. Asla Şeyh Efendi’ye sofra kurdurmayın. Gelin Aksaray’da orada bir yerde yemeni yiyeyim tok gidin oraya. Şeyh Efendi de zaten benim göndermediğimi oradan anlarmış. Bana diyor ki Mustafa Efendi senin gönderdiklerini tok geliyor oğlum diyor.
Hacı Hanım Mustafa Efendi gönderdiyse hepsi de tok gelir. Mustafa Efendi buraya aç derviş göndermez. O yüzden sen onlara sofra hazırlama. Sen onlara çay demle. Onlar çayı çok sever. Bunlar Mustafa Efendi’nin dervişleri. Tabir bu. Sonradan bana söylüyor Şeyh Efendi. Biz çünkü oraya toplu olarak gittiğimizde de biz orada yemek problemimiz yok bizim. Edep bunlar bakın. Yolda öğreniliyor. Biz komple orada pide yaptırıyoruz. Orada arkadaşlara pide ikrâm ediyoruz. Geliyoruz. Şimdi bencil insan bireysel bencilse bu tip davranışlarda bulunur. Âilesel bencillikler vardır. Bir bakarsın üç kardeş oradasınız. Bir kardeş eş ve çocuklarıyla ortalıktan bir anda kaybolmuş. İşten kaçmışlar. Veyahut da gidip bir yerlerde yemek yiyip gelmişler.
Üç kardeşiz burada. Sen ne yapma gittin yemek yedin geldin. Veya âilecek dervişler bir yere gidiyor. O âile tek başına bir yerde yemek yiyor. Dört araba beş araba yola çıkmışsın. Hep beraber duracaksınız bir yerde. Hep beraber yemek yiyeceksiniz bir yerde. Sen ne yapma başka yerde durdun. Âile bencilli. Bunu çoğaltmamız mümkün. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden bencillik dinimizce ahlâk dışı görülmüş ve ne yapacağız? Bencillikten uzak duracağız.
Kinden ve Aşırı İstekten Uzaklık
Kin. Kin gütmek yok. Hadîs-i şerîf. Şa’bân’ın on beşinci gecesi olduğu vakit Allâh-u Teâlâ insanları tecellî eder de mü’minlere mağfiret eder. Kâfirlere mühlet verir ve kin tutanları da bu hallerinden vazgeçinceye kadar kinleriyle baş başa bırakır. Beyhakî de. O zaman ne yapacağız? Kin tutmak yok. Dervişler birbirlerine kinlenmeyecekler. Eşler birbirlerine kinlenmeyecekler. Bizim kinimiz nefsimize. Kinimiz hevâ hevesimize. Kinimiz şeytana olacak. Başka türlü biz ne yapacağız? Kinden uzak duracağız. Yine Müslim rivâyet ediyor. Ameller her haftanın pazartesi ve perşembe günleri Allâh’a arz olunur. Allâh-u Teâlâ bütün mü’minleri bağışlar. Yalnız kendisiyle din kardeşi arasında kin ve husûmet olanlar için bunlar birbirine meyledinceye kadar onları bırakın buyurur.
Demek ki kinden de ne yapacağız? Uzak olacağız. Öbür küsü neydi? Garez. düşmanlık yapmak. Biz etrafımıza, kardeşlerimize hiçbir zaman düşmanlık yapmayacağız. Düşmanlık dairesinde durmayacağız. Allâh muhâfaza eylesin. Üçüncüsü neydi? Aşırı istekleri sınırlamak. Biz mu’tedil davranacağız. Orta ümmetiz. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri orta ümmetiz diyor. O zaman orta ümmetsek biz aşırı istekleri sınırlayacağız. işte adam kıyafeti var, kıyafet alacak. Şu su var onu da yapacak. Bu su var onu da yapacak. Lükse, şatafata, şatafata kaçıyor. Aşırı istekleri var. Durmuyor o isteği hiç. Bitmiyor o kimsenin. Böyle kadınlar da var, böyle erkekler de var. Şimdi yeni nesil çocuklar böyle olmaya başladı.
Çocukların istekleri bitmiyor. Anne, babalar o çocukları ne istiyorsa yerine getirmeye gayret ediyorlar. Ve çocuklar kızlar kraliçe erkekler kral olarak büyüyor. Bu aşırıymış değilmiş hiç bakılmıyor. Veya ota kadınlar öyle bir hale geldiler ki istekleri hiç bitmiyor. Erkekler öyle bir hale geldi ki istekleri hiç bitmiyor. Müritler, mürşidler, şeyhler, hocalar, âlimler istekleri bitmiyor hiç. O aşırı istek psikolojik bir rahatsızlık. Adam kendince şöyle düşünmüyor. Benim işimi gören bir arabam var. Benim sermayem de bu kadar. Neden zorluyorsun kendine illaki bir trilyonluk arabaya bineceğim diye? Aşırı istek sahibi. Başına sokacak düzgün bir evin var. Çoluğunun çocuğunun nâmûsunu koruyorsun. Neden çok lüks bir eve heves edip de harâma düşüyorsun.
Allâh’ım fazla eylesin? Aşırı istekleri ne yapacağız? Sınırlayacağız. Bu da bir makam. Bakın bu da bir makam. Dördüncüsü ne? Sabır ve kanâat. Sabır dinin yarısı. Sabırlı olmak. Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’yi yaşamada sabırlı olmak. Dinini yaşamada sabırlı olmak. Sufiliyi yaşamakta sabırlı olmak. Harama düşmemekte sabırlı olmak. Harama düşmemekte sabırlı olmak. Bir kimsenin harâma karşı sabırlı olması, harâma düşmemesi dahi sabırdır. Sabırlı olmak. O zaman bir de ne ehli olacağız? Kanaat ehli olacağız. Kanaat ehli olmak, tembel olmak demek değil. Gayret edeceğiz, çalışacağız, mücâdele edeceğiz. Sonuca kanâat edeceğiz. İsyan etmeyeceğiz, inkâr etmeyeceğiz. Ertesi gün çalışmaya ne yapacağız? Yine devam edeceğiz.
Hayâ’nın Yok Oluşu
Hayâ en önemlisi. Hayâ ne? Utanma duygusu. Allâh’a karşı utanma duygusu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine karşı utanma duygusu. Üstadına karşı utanma duygusu. Eşlerin birbirlerine utanma duygusu. Eşlerin çocuklarına karşı utanma duygusu. Çocukların anne-babalarına karşı utanma duygusu. Topluma karşı utanma duygusu. Allâh’tan utanmadın, insanlardan da mı utanmadın? Hadi insanlardan utanmadın, Allâh’tan da mı utanmadın? O utanma duygusu. Bakın hızla İslâm dünyasından kayboluyor. Utanma duygusu diye bir şey geliyor. Benim yaşım 12-13’tü. Bizim mahallede bir Hatice nenemiz vardı. Adam böyle kısa kolluya, bildiğiniz kısa kolla tişört giymiş. Böyle yapardı. Adam çıplak geçti. Kısa kolla, kısak kolla.
Kısa kolla, kısak kolla. Kısa kolla, kısak kolla. Kısa kolla, kısak kolla. Adam çıplak geziyor gari. Kısa kollu adama bakmazdı. Adam çıplak geziyor artık derdi. Bizim arkadaşlarımızdan da o. Böyle yaz kış, böyle sporcu atletleri var ya. Onlardan giyerdi böyle biraz daha şeydi o. Bu yaptı bizim arkadaşlarla. İsmi neydi ya? T ile başlıyordu da. Allâh Allâh! İsmini unuttum ya. Oktay Nuri neydi o adamın ismi ya? Tevfik miydi? Tevfik’ti. Böyle arkadaş sporcu falan böyle şeyle dolaşıyor. O sporcu atleti böyle aşağı doğru değil, böyle yukarıda daha doğrusu böyle boyları onların farklı. O buluyordu nereden buluyorsa onu. Ondan dolayı bizim mahalleden geçiyordu. Bizim Hatice nene onu gördü. Mustafa bu seninle arkadaşın değil mi dedi.
Evet Hatice nene dedim ben. Bu çırılçıplak geziyor ya dedi. Hayat utanma duygusu. O kadıncağız herhalde yabancı bir erkeğin kolunu hiç görmemiştir. Tevfikmiş mi? Tamam. Demek ki iyi sağlam hatırlamışım ben de tevfik diye. Mesajı almışlar demek ki hemen. Komando. Hah komando evet. Böyle zaten şey yürürdü o böyle göğüsülerde pazûlar filan. Ona bizim Hatice nene hiç bakmadı. kadın öyle bir hayat sahibiydi. Allâh rahmet eylesin. Ve böyle bahçelerde, tarlalarda çalışarak da kızlarını evlendirdi. Böyle nâmûsundan şerefiyle hiç bakmadan çocuklarını evlendirdi. Oktay onun bir damadı senin kankindi Vasfi’ydi değil mi ya? Biz dolaylı olarak sohbete başlayacağız böyle Vasfi’ydi. Kadıncağız böyle hayâ sahibiydi.
Bakın hayâ insanın utanma duygusu olan bir hayat sahibi. Bakın hayâ insanın utanma duygusu. Bu utanma duygusunu kaybederse bir kimse, Hayâ çünkü makamdır. Bu utanma duygusunu kaybederse o kimse ahlâkını ve nâmûsunu kaybeder. Bırakın kendini teşhir etmesini, teşhir edilene dahi bakmaz. Hayâ, utanmak. Allâh cümlemizi o hayâlı olanlardan eylesin.
Cömertlik İlim ve Özünü Bilmek
Sonra cömertlik. Müslümanların yıkıldığı yer. Cömert olmak. Bu Müslümanların ne yazık ki yıkıldığı yerlerden birisi. Cömert olmak ne demek? En şerîaten o kimsenin zekâtını vermesi. Bu işin bir üstüne ihtiyâç sahiplerinin ihtiyâçlarını gücün nisbetince görmeye çalışmak. Bu cömertlik. Bir de cûd ehli olmak vardır. Cûd ehli şudur. Cömert istenildiğinde verenler. Cûd ehli ihtiyâcı gördüğünde istenmeden o ihtiyâcı gören insanlar. Yedincisi neydi ilim? Bu ilim neydi? İlim, birisi, mârifet ilmine sahip olma. o kimsenin kalbi ilimlerde yol alması. Sonra hoşgörü. Neye hoşgörü? Harama mı? Neye hoşgörü? Küfre mi? Neye hoşgörü? Allâh’ın lanet dediği işlere mi? Dikkat edin. Hoşgörü mü’min kardeşinin hatalarını, kusurlarını ona böyle gözüne sokarcasına, onun böyle ayıbını, kusurunu araştırmadan onu böyle hoşgörüp ona nasihat etme.
Yavaş yavaş, sakin sakin. Bizde şimdi şu var, bilhassa sayfalarda oluyor bu. Bazen göz gezdiriyorum. Birisi bir şey söylüyor, bir şey diyor. Vay sen onu nasıl dersin de, üstad böyle demedi de, şu şöyle olmadı da, bu böyle olmadı da. Yaz Allâh yaz. Ya orada herkesin içerisinde nasihat mı edilir? Herkesin içerisinde bir şey mi söylenir? Gir ona özelde ne nasihat edeceksen, yumuşak bir dille, tatlı bir dille söyle. Neden onu böyle sayfada herkesin içerisinde azarlarcasına nasihat ediyormuş gibi, hevâ ve hevesine uyup azarlıyorsunuz insanları? Yok. Bir de yeni gelmiştir o arkadaş, oraya yeni gelmiştir. Oranın âdâbını, erkânını henüz bilmiyordur. Öğrenecek, tatlı tatlı, yumuşak yumuşak. Yokamın boğazını sıkacağız, açacağız kenara biz.
Kıracağız, dökeceğiz. Ben öylesine diyorum ki, hayatlarında bir çiçek yetiştirmemişler. Hayatlarında bir meyve ağacı yetiştirmemişler. Sen sırtından 5 kilometre zeytin fidanını al, kocaman kütük. Onu getir, 5 kilometre aşağı dağdan indir. Onun kas çukurunu, onu dik, her gün onu sula. Sonra birisi gelsin onun filizini kırsın. Buna eş değerdi bu. Benim şimdi Bayındır’da, sırtımızda getirdiğimiz zeytin ağaçları var, abimle beraber. Birisi gelecek şimdi, onların üzerine böyle birisi kıracak, dökecek. Kendi kendime düşüneceğim, bunu getirdiğimde yaşım 11 diye, bunu getirdiğimde yaşım 12 diye, biz düşe kalka düşe kalka, ormanların içerisinde, taşlıkların içerisinde, o çocuk hâlimizde, bunları taşıdık geldik diktik oraya.
Ee, birisi de gelecek onların filizlerini kıracak. Bu da onun gibi. Bir almışım bir arkadaşı, sen ona dervişliği anlatacağım diye uğraşıyorsun. Yavaş yavaş alıştıracağım, bir şey yapacağım, bir şey yapacağım. Sen ona dervişliği anlatacağım diye uğraşıyorsun. Yavaş yavaş alıştıracağım, ısındıracağım diye uğraşıyorsun. Onu sayfaya taşıyorsun. Bak diyorsun bizim vakfım burada sayfası var. Burası erkeklerin sayfası, erkekse. onu ekliyorsun oraya. Dakka bir gol bir. Herkes birbirine hücûmkâr bir şekilde salvolar atıyor. Bu ne ya? Bir de üstadın kurmuş olduğu yeri siz takip etmiyorsunuz. Ben olsam ben de takip etmem. Nerede kaldı birbirinizi hoş görmeniz? Nerede kaldı birbirinize toleransınız? biz hataları örtmekte gece gibi olacaktık? biz bir başkasının kusurunu görmeyecektik?
Kendi kusurumuzu görecektik? Dokuz, özünü bilmek. Bu kendini bilmenin bir altı. Sen nesin? Ben Allâh’ın yarattığı bir kulum. Sen ney? Sen ney? Sen ney? Sen ney? Sen ney? Sen ney? Sen ney? Sen ney? Ben bir kulum. Özünü bilmek. Neyden yaratıldığını bilmek. Sana ne üflenildiğini bilmek. Ondan sonra da kendini bilmek. Kendini bilen de Rabbini bildi zaten. Ondan sonra da ne? Dördüncü kapı hakîkat kapısı. Saat 22.24 o yüzden El-Fâtiha ma’a’s-salavât. Âmîn. eyvallâh. Haklarınızı helâl edin. Bizden yana da helâl olsun inşâallâh.
Kaynakça ve Referanslar
- Tevhîd Açılışı ve Vakıf Rezilliği: Sohbet açılışında okunan kelime-i tevhîd ve salavât — Buhârî, Daavât 65; Müslim, Zikir 19 (“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh”); hakkı hak, bâtılı bâtıl bilme duâsı — Müslim, Duâ 73 (“Allâhümme erine’l-hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ahû, ve erine’l-bâtıla bâtılan ve’rzuknâ ictinâbehû”); Hak yolunda mücâdele — Tevbe 9/20, Hac 22/78, Furkân 25/52; Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışma emri — Âl-i İmrân 3/103; Nisâ 4/59; Buhârî, İ’tisâm 2 (Kur’ân ve Sünnet’e sarılmanın farzlığı); Bursa’da Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi sohbetleri — Dâru’l-Erkam’dan mülhem tekke-dergâh geleneğinin yeniden ihyâsı; vakfın binâsı önüne komşu inşâatın izinsiz kum-çakıl dökmesi şikâyeti — 2022 Mart 19 Cumartesi sohbet girişindeki canlı ikâz; Müslümanların toplum nezdinde edilgenleştirilmesi ve dînî hassâsiyetlere riâyet edilmemesi meselesi — Nurettin Topçu, Ahlâk Nizâmı; İsmet Özel, Kalın Türk; devletin tekel, mafya, siyâsî grup, etnik azınlık, dînî azınlık (cemevi-kilise-sinagog) hukûkunu korurken Sünnî-Tasavvuf vakıflarının çiğnenmesindeki çifte standardın ahlâkî ve sosyolojik tahlîli
- Vakıf Kıyâsı ve Müsâmahasızlık: Mü’minin başkasının inancına hakâretten men edilmesi ve karşılıklı hukûka riâyet — En’âm 6/108 (“Allâh’tan başkasına taptıklarına sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allâh’a söverler”); Bakara 2/256 (“Dînde zorlama yoktur”); Kâfirûn 109/6 (“Sizin dîniniz size, benim dînim bana”); Hz.Ömer radıyallâhu anh’ın Kudüs Emânı ve Hristiyan kiliselerinin dokunulmazlığı — Taberî, Târîhu’l-Ümem 3/609; Osmanlı devrinde kilise-havra-manastır müsâmahası — İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek; Bernard Lewis, The Middle East; cemevi, kilise, havra hukûkunun devlet korumasında olması — Anayasa md. 24 ve Tapınak Hakları İçtihâdı; LGBT, Ateist, Solcu, Komünist, AK Partili, MHP’li kurumların eleştirilemezliği karşısında Sünnî-Tasavvufî kurumlara dokunma serbestiyyeti — sosyolojik müşâhede; pandemi sonrası moloz ve çöp birikmesi ile mâhallenin bu vakfa dönük husûmeti — canlı anekdot; bu müsâmahasızlığın İslâm dünyâsının içindeki dünyevîleşme ve post-modern sekülerlik ile îzâhı — Charles Taylor, A Secular Age; Ernest Gellner, Muslim Society
- Bursa Çeşmesi ve Hahambaşı: Bursa Arap Şükrü semtindeki “Müslümanlar bu çeşmeden su içemez” kitâbesinin arka plân menkıbesi — Osmanlı tarih kaynakları: Evliyâ Çelebi, Seyâhatnâme, Bursa Cildi; Bursa kent hâfızasında yaşayan sözlü anlatılar; menkıbede yer alan zâtın Pâdişâh’a Müslümanların kendi âlimlerine verdikleri sözü ispatlama girişimi; Yahûdî ve Hristiyan cemâatlerin hahambaşı ve papazları başlarından alındığında gösterdikleri tepkinin Müslümanların cuma imâmı alındığında gösterdikleri tepki ile kıyâsı; dînî önderin toplum için ehemmiyeti — Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 42 (“Her biriniz çobandır”); din âlimlerinin peygamber vârisleri oluşu — Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19 (“Âlimler peygamberlerin vârisleridir”); cuma namazının farziyyeti — Cuma 62/9; Bursa Ulu Câmii’nin târihî önemi — Yıldırım Bâyezîd tarafından 1399’da yaptırılışı, tasavvufî meclislerin merkezi oluşu; bir toplumun dînî hassâsiyyetine hürmet etmeyen tekniğin dînsizliğe yol açışı — İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; dînî âdâba riâyetin kamu düzeni açısından önemi — İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye
- Müslümandan Öğrenilen Cimrilik: Müslümanların dostluk, kardeşlik, hukûk ve sadâkat gibi yüksek değerlerde gevşemelerinin toplum nezdindeki menfî sûreti — Buhârî, Îmân 42; Müslim, Îmân 65 (“Mü’min elinden-dilinden emin olunandır; arkadan konuşan, söz verip sözünden dönen, emânete ihânet eden münâfık alâmeti gösterir”); Münâfıkûn 63/1-8 (münâfık alâmetleri); gıybetin haramlığı — Hucurât 49/12 (“Birbirinizin arkasından çekiştirmeyin; içinizden biri ölü kardeşinin etini yemek ister mi?”); Müslim, Birr 70 (“Gıybet, kardeşini onun hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır”); tarîkatın, cemâatin, şeyhin arkasından konuşma ve bunun kul hakkı oluşu — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Âfâti’l-Lisân; Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, Gıybet bâbı; insanın yaldızlı kelimelerle satılması ve ticârî emânete ihânet — Nisâ 4/58; Mutaffifîn 83/1-3 (ölçü-tartı eksikliği); Bakara 2/188 (mâlı bâtılla yemek); söz verip sözünden dönmek — Mâide 5/1 (“Sözlerinizi ifâ edin”); İsrâ 17/34 (“Verdiğiniz sözü yerine getirin”); Kanını satarsın, ruhunu satmazsın ilkesi — dervişlik âdâbında mürşid ve ihvâna mâneviyyât-maddiyyât ayırımı — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/45; cemaatsel, âilesel ve bireysel ihânet kategorileri — sosyolojik tahlîl
- Dergâhta Öğrenilen Acı Hakîkat: Dergâh içindeki ihvân arasında zuhûr eden münâfıklık, iki yüzlülük ve misâfire hürmetsizlik — Abdülkâdir-i Geylânî, Fütûhu’l-Gayb, 32. Makâle; Muhyiddîn İbn-i Arabî, er-Risâletü fî’l-Velâyet; Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ihvân-ı dîn hukûku hadîsi — Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71 (“Sizden biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için sevmedikçe gerçek îmân etmiş olmaz”); cebine koymama ve hesâbı paylaşmamanın edebsizliği — Mâide 5/2 (“İyilik ve takvâda yardımlaşın”); cübbenin cebi dizine kadar şeyh karikatürü — İsmâîl Rüsûhî Ankaravî, Minhâcü’l-Fukarâ, Şeyh Edebi bâbı; sikkeyi başına koyup para toplama — câhil şeyh tipolojisinin reddi: Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-Nüfûs; mâhir dervişin âdâbı — Muhammed Es’ad Erbilî, Mektûbât; Mustafa Özbağ Efendi’nin “Kanını satarsın, ruhunu satmazsın” şahsî şiârı ve 1977 Bayındır’da dernek kirası için kan satışı hâtırası — Mustafa Özbağ, Fikri Küçültmeden Bütün Çağlara Hâkim Olmak ve şahsî hayat dönümü (Ege Üniversitesi öncesi ülkücü mücâdele dönemi)
- Bayındır Baskını ve Bedeni Set: 1977-1980 arası Türkiye’de ülkücü-komünist çatışmalarının sosyolojik arka planı — Hakan Yavuz, Modernleşen Müslümanlar; Tanıl Bora, Medeniyet Kaybı; Bayındır (İzmir) ilçesindeki Milliyetçi Hareket derneği baskını menkıbesi — ülkücü hareket tarihi belgeseli; bin beş yüz kişilik kalabalığa karşı yirmi kişinin bedeni siper edişi ve İsmail Fatal’ın destere ile kalabalığı dağıtışı anekdotu; cesâret ve dâvâya sadâkat mukâyesesi — Hazret-i Ömer radıyallâhu anh’ın gençlik cesâreti: İbn-i Hişâm, es-Sîre; Hazret-i Hamza radıyallâhu anh’ın Uhud şehâdeti — Buhârî, Meğâzî 24; Hazret-i Hâlid bin Velîd’in Yermûk’taki kumandanlığı — Taberî, Târîh; Mustafa Özbağ Efendi’nin “Müslümanlar, solcular kadar dâvâlarına sadık, ülkücüler kadar cesâretli olmadıkça dînlerini yaşayamazlar” hükmü — müellifin sohbetlerinde tekrarlanan temel ikâz; cesâret ve dâvâ sadâkati — Saff 61/4 (“Kurşunla kaynatılmış binâ gibi saf tutarak savaşanları Allâh sever”); Bakara 2/250 (Tâlût ve Câlût); Mustafa Özbağ’ın göğsüne gelen kütüğün ömür boyu süren kış ağrısına sebep oluşu ve kardeşinin ağzından akan kan sahnesi — canlı şahitlik
- Mârifet Kapısı On Makâmı: Hâce Ahmed Yesevî’nin Dörd Kapı-Kırk Makâm öğretisi (Şerîat, Tarîkat, Mârifet, Hakîkat) — Dîvân-ı Hikmet; Fakr-nâme; Necib Fâzıl, Tanrı Kulundan Dinlediklerim; Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar; bu silsilenin Mustafa Özbağ Efendi ve Mustafa Özbağ Efendi yolunda devâm ettirilmesi — Karabaşî Asitânesi Erkân-nâmesi; Mârifet kapısının on makâmı: edebli olmak, bencillikten-kinden-garazdan uzak durmak, aşırı istekleri sınırlamak, sabır ve kanâat, hayâ, cömertlik, mârifet ilmi, hoşgörü, özünü bilmek, kendini bilmek; edeb ve makam tasnîfi — İsmâîl Rüsûhî Ankaravî, Minhâcü’l-Fukarâ; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/260 (edeb makâmları); Ebû Nasr es-Serrâc, el-Luma’ (sûfî edebi); İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn mertebeleri — Tekâsür 102/5-7; İmâm-ı Gazzâlî, Mîzânü’l-Amel; Abdülkâdir-i Geylânî, Sırru’l-Esrâr; şerîat edebi (harâmdan uzak durma) / tarîkat edebi (şüphelilerden uzak durma, Sünnet-i Seniyye’ye tâbi olma) / mârifet edebi (ihsân mertebesi) / hakîkat edebi (Mi’râc’ta kâb-ı kavseyn halîyle hallenme); Miraç gecesi ve Necm 53/8-9 (“Derken kâb-ı kavseyn kadar veyâ daha yakın oldu”); Hazret-i Peygamber’in ahlâkının Kur’ân ahlâkı oluşu — Müslim, Müsâfirîn 139; Ebû Dâvûd, Tatavvu 26 (Hazret-i Âişe annemizin “Onun ahlâkı Kur’ân idi” şehâdeti); Kalem 68/4 (“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin”); 23 yılda İslâm’ın tedrîcî tamâmlanışı — Mâide 5/3 (“Bugün sizin için dîninizi tamamladım”); 23 yılda bir kimsede İslâm’ın olgunlaşması — Kuşeyrî, er-Risâle; Melâmî geleneğinin 23 yıl tarîkat görüşü — Abdülbâkî Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler
- Bencillik ve Yemek Ölçütü: Sûfînin bencil olamayacağı ilkesi ve kardeşlik hukûku — Nesâî, Îmân 19 (“Kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe kişinin îmânı kemâle ermez”); Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72; bireysel, âilevî, sülâlevî, cemâatsel ve toplumsal bencillik kategorileri — sosyolojik çözümleme: Erving Goffman, The Presentation of Self in Everyday Life; Şeyh Efendi Muhammed Es’ad Erbilî’nin ardından gelen silsilede Şeyh Efendi hazretlerinin “Birini tanımak istiyorsan onunla yemek yiyeceksin, yolculuk yapacaksın, alışveriş edeceksin” ölçütü — Buhârî, İstikrâz 2; Tirmizî, Büyû’ 27 (ticârette insan tanınır hadîsi); yemek sofrasında etin iyi yanını önüne koyup kötü yanını kendisi yiyen kimsenin makbûl dost oluşu — Ebû Dâvûd, Et’ime 20 (yemekte îsâr); Haşr 59/9 (“Kendileri ihtiyâç hâlinde olsalar bile başkalarını tercîh ederler — îsâr ahlâkı”); küçük şeylerin büyüklerin habercisi oluşu — Müslim, Îmân 170; Buhârî, Edeb 90 (bir kere sözünden dönenin iki kere döneceği prensibi); yolculukta muz-çerez gizli yemek anekdotu; Şeyh Efendi’nin Aksaray’a doğru yolda dervişlerin tok gitmesi ve Hacı Hanım’ın kendisine sofra hazırlatmaması talîmâtı; zâkir-derviş hiyerarşisinde hizmet meselesi — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, Bâbü’l-Hidmet; İbrâhîm bin Edhem’in mutfakta hizmet hâtırası — Feridüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; Mustafa Özbağ Efendi’nin “Asla Şeyh Efendi’ye sofra kurdurmayın” ihtârı ve derviş edebi
- Kinden ve Aşırı İstekten Uzaklık: Kin tutmanın haramlığı ve Şa’bân 15 gecesi hadîsi — Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 3/381 (“Şa’bân’ın on beşinci gecesi olduğu vakit Allâh-u Teâlâ insanlara tecellî eder de mü’minlere mağfiret eder; kâfirlere mühlet verir ve kin tutanları da hallerinden vazgeçinceye kadar kinleriyle baş başa bırakır”); İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salât 191; Tirmizî, Savm 39; Berât gecesinin fazîleti ve Duhân 44/3-4 tefsîri; amellerin pazartesi-perşembe günleri Allâh’a arz olunması — Müslim, Birr 36 (“Her pazartesi ve perşembe günü Allâh kullarına bakar, bütün mü’minleri bağışlar; fakat kardeşi ile arasında kin bulunanları birbirlerine meyledinceye kadar bekletir”); Tirmizî, Birr 76; Ebû Dâvûd, Savm 60; garaz-düşmanlık yasağı — Hucurât 49/10-11 (“Mü’minler ancak kardeştirler”); Âl-i İmrân 3/103; Buhârî, Edeb 57 (“Müslümânın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl değildir”); kinin nefse, hevâ hevese ve şeytâna yöneltilmesi — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Zemmi’l-Ğadab; aşırı isteğin (tama’ın) sınırlanması ve orta ümmet olma — Bakara 2/143 (“Sizi orta ümmet yaptık”); A’râf 7/31 (“Yiyin, için ama israf etmeyin”); Furkân 25/67 (cömert orta yolu); Müslim, Zühd 17; Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 35 (“Âdemoğlu iki vâdi dolusu mal bulsa bir üçüncüsünü ister”); trilyonluk araba ve lüks ev hırsının dînen mezmûm oluşu — Hadîd 57/20; Tekâsür 102/1-2; Hümeze 104/2-3; yeni nesil çocukların kraliçe-kral gibi yetiştirilmesinin eleştirisi — Nûh 71/21; Ra’d 13/26; Sabır ve kanâat — Bakara 2/153-157; sabır dinin yarısı — Hâkim, Müstedrek 2/412; kanâat tükenmez hazînedir hadîsi — Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 7/298
- Hayâ’nın Yok Oluşu: Hayâ-îmân ilişkisi ve îmânın şûbelerinden oluşu — Buhârî, Îmân 16; Müslim, Îmân 57-59 (“Îmân yetmiş küsûr şûbedir, en üstünü Lâ ilâhe illallâh, en aşağısı yoldan ezâ verici şeyi kaldırmaktır; hayâ da îmândan bir şûbedir”); Buhârî, Edeb 77 (“Hayâ ancak hayır getirir”); Müslim, Îmân 60 (“Hayâ îmândandır”); Hz. Peygamber’in utanan bakirden daha hayâlı oluşu — Buhârî, Menâkıb 23; hayânın Allâh’a, Resûlullâh’a, üstâda, eşlere, anne-babaya, çocuklara, topluma karşı dâireleri; “Allâh’tan utanmadınız da insanlardan da mı utanmadınız?” ihtârı — İsrâ 17/36-37; Ahzâb 33/53 (peygamber evinde hayâ âdâbı); İslâm dünyâsından hayânın hızla kaybolması — Nûr 24/30-31 (mü’minin bakışını kısması ve avret örtüsü); Ahzâb 33/59 (mü’mine hanımların örtüsü); Mustafa Özbağ’ın 12-13 yaşlarındaki Bayındır’ın Hatice nenesi menkıbesi — kısa kollu tişörtlü komşu çocuk Tevfik Komando’nun “cıssı-cıbıldak” (çırılçıplak) sayılışı ve yabancı erkeğin koluna bakmayan hayâ sâhibi kadının sûreti — Buhârî, Edeb 78; Müslim, Birr 95 (“İmrâ-i sâliha imârete sâhibâtüdür”); bahçe-tarla işçiliği ile kızlarını evlendiren kadının iffet ve şerefi — Nisâ 4/25 (iffetli kadının evlendirilmesi); Nûr 24/32; hayâ makâmı, edeb makâmı, utanma duygusu — Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter (hayâ ve edeb beyitleri); Attâr, Mantıku’t-Tayr; Oktay ve Vasfi dostlarla hâtıra — sohbet doğallığı
- Cömertlik İlim ve Özünü Bilmek: Cömertliğin Müslümânın yıkıldığı alanlardan biri oluşu ve zekâtın farziyyeti — Tevbe 9/103 (“Mallarından zekât al ki onunla onları temizleyip arıtasın”); Bakara 2/267-273; Müslim, Zekât 65 (zekât esasları); ihtiyâç sâhiplerinin ihtiyâcını gücün nisbetince görme — Bakara 2/215; Teğâbün 64/16; Cûd ehli ile cömert ayırımı (cömert istenince veren, cûd ehli istenmeden gören) — Kuşeyrî, er-Risâle, Bâbü’l-Cûd; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; Abdullâh bin Mübârek, Kitâbü’l-Cûd; mârifet ilmi ve kalbî ilimlerde yol alma — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlm; İbn-i Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye, el-İlmü’l-Ledünnî; Hoşgörünün harâma-küfre-lanet işlerine değil, mü’min kardeşinin hatâlarına dönük oluşu — Hucurât 49/11-12 (lâkab takma, gıybet, su-i zân yasağı); Nisâ 4/149 (“Allâh affedicidir”); sayfalarda (sosyal medya) ihvânı azarlamanın yanlışlığı ve özelde yumuşak-tatlı nasîhat — Tâhâ 20/44 (“Firavun’a yumuşak söz söyleyin”); Âl-i İmrân 3/159 (“Şâyet sen kaba ve katı kalpli olsaydın onlar etrâfından dağılırlardı”); Buhârî, Edeb 80 (nasîhat tatlı dille); Müslim, Birr 32; Arkadaşı sayfada azarlayarak dinden soğutmanın zeytin fidanını kırma günâhına denkliği istiâresi; özünü bilmek ve kendini bilmek — Zâriyât 51/21 (“Ve kendinizde de âyetler vardır; hâlâ görmez misiniz?”); Hz.Ali radıyallâhu anh’ın “Men arefe nefsehû fe kad arefe Rabbehû” sözü — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/262; Zâhir-bâtın ikilemi — Hadîd 57/3; Mustafa Özbağ’ın “Ben Allâh’ın yarattığı bir kulum” ikrârı ve dördüncü kapıya (hakîkat kapısı) sohbetin kapanışı; El-Fâtiha ma’a’s-salavât, eyvallâh ve haklarınızı helâl edin vedâ âdâbı — tekke-dergâh kapanış protokolü
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Makâm, Mürşid, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı