Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2021 Dîvân-ı Kebîr #12 — Sâkî, Mest ve Tebrîzî Şems’in Aşkı

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2021 Dîvân-ı Kebîr #12 — Sâkî, Mest ve Tebrîzî Şems’in Aşkı. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Açılış Zikri ve Sâkîye Niyâz

Efdalü’z-zikri fa’lem ennehû. La ilaha illallâh. La ilaha illallâh. La ilaha illallâh. Hak Muhammed’e Resûlullah cemiyye’nin enbiyâ-i ve ve’l mürselîn. ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hû! Eyvallâh! İllallâh! Muhammed’e Resûlullah. Destûr Ya Hazret-i Allâh! Hû! Hû! Hû! Hû! Hû! Babacım! Bize şarabı sunan, bizi bizden alan sâkîmize hizmetten başka bir işimiz yok. Ey sâkî! Fazla şarâb sun da biz iyi’den de kötü’den de kurtulalım. Allâh bu dünyaya her insanı bir iş için getirdi ama bizi işsizlik, hünersizlik, sanatı için getirdi. bizim dünyada ağaçtan başka bir işimiz yok. Allâh bizi dünyaya kendisini sevmemiz için getirdi. Allâh’ım! Zaten bizden bir iş isteyecek olsaydın bize ağaç şarabını nasip etmezdin.

Bu şarabı içenin başı hiç yere eğilir mi? Dünya işlerine dalar mı? Senden başka kimsenin önünde eğilir mi? İlahi şarapla mest olmuş, kendinden geçmiş kişi bir iş yapabilir mi? Mest olan kişi şarâb gibidir. Şarâb ne yaparsa o da onu yapar. İlâhî şarâb, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Cenâb-ı Hakk’ın sevgisinden başka her şeyi, iki dünyayı bile ortadan kaldırır. Üzüm suyundan yapılan bu dünya şarabının sarhoşluğu gece uyuyunca geçer gider.


İlâhî Şarâbın Mestiyeti ve Mezâra Giden Sarhoşluk

Fakat ilahi şarâbın mesti insanı mezara kadar götürür. Ey gönül! Aklını başına al da ilahi şarapla olduğundan da daha fazla mest ol. Nereye gidersen git, hep mest olarak git. Yalnız kendine değil başkalarına da o şarâbdan içir. Mest et! Onlar da bu şarâbın zevkini duysunlar da sana birkaç adet daha fazla sunsunlar. Bu şarabı içtiğim için artık susayım, sükuta dalayım. Gördüğüm lütfu, bulduğum keremi saymayayım. Zaten o keremler, lütuflar sayıya sığmaz ki. Her zerre ezel güneşinin nuru içinde ilahi aşkla kendinden geçmiş, ayağını vurarak oynamaktadır. Şu yükseklerde bulunan gök, iki kat olmuş kambur felek bile o ilahi şarapla mest olmuşta şu kirli, şu kötülüklerle dolu dünyadan uzaklaşın, yücelin, buralara gelin diye çan çalarak insanları gök sofrasına davet etmektedir.

Bu aşk mest olmuşta gelmiş, elest bağına girmiş, birçok sıkıntılara katlanarak varlık yüzümünü ayaklar altında ezip durmadadır. Aşk mest olmasaydı, ilahi şarabı sevmeseydi, onun bu bağda ne işi vardı, ne sebeple gelip de bu bağda yüzüm ezme sıkıntısına katlanacaktı. Zavallı sende, ayağını vurup duruyorsun ama yüzümü göremiyorsun. Halbuki senin âşık ve sofa olan canın varlık yüzümünü ayaklar altına almış, bir ağır bile durmadan ezmekle meşguller. O dost, sanki bütün mihneti, bütün gamı, derdi bana veriyor diyorsun. Diyorsun ama bağ senin olursa o kimin yüzümünü ezebilir ki? senin başına gelen bütün üzüntüler, belalar, yüzüm gibi kaderin ayakları altında ezilerek benlikten kurtulmak ve mânâ şarâbı olmaktadır.


Ayak Vurup Oynayın, Aşk Yağmuru

Ey canlar, madem ki o sevgilinin huzurundasınız, ayak vurun, oynayın. Belli olmaz belki de mutluluk ayağı ayağınıza dokunur. Seninle beraber oynamaya başlar. Ey can, bu aşk yağmur gibidir. Biz de yapraklar ve otlar gibiyiz. Olabilir ki bir gün yağmur çayır çimene, yaprağı, ota yağır da onları yeşertir, geliştirir. Gam evinde oturup kalkmak, manen zayıf ve az himmet sahibi olmaktandır. Himmetsiz bir kişinin gönlünde nasıl olur da senin sevgi sırların bulunabilir? Neyi çok seviyorsan, neyin üstünde titriyorsan bil ki sen, O’sun. Senin değerin ancak O’dur. bu yüzdendir ki hak âşığının gönlü arşın da üstündedir. Şifa sandığın, peşinde koştuğun şeyin senin için bir dert olduğundan haberin yoktur.

Sana vefalı gibi kendini gösterenlerin seni aldattıklarını, hile yaptıklarını, yüzüne güldüklerini anlayamıyorsun. Aşkın geldiği yere can sığabilir mi? Deliliğin bulunduğu yerde aklın ne işi var? Aşığın zümrüde ankaya benzeyen gönlü nasıl olur da şehvet tuzağına düşer? Böyle bir kuşun uçtuğu yer ötelerde varlık âleminden dışarıdadır.


Tebrîzî Şems’e Mûsâ Şarâbı Niyâzı

Ey Tebrîzli Şemsülhak! Mûsâ şarabından bir kadeh işte! Kan kesilmiş olan her Nîl Nehri sana saf ve duru bir su olsun! Ömür, yarınlara bağlanan ümitlerle geçip gitmede. Gafilcesine kavgalarla, gürültülerle, didinmelerle tükenip durmadadır. Sen aklını başına al da, ömrünü şu içinde bulunduğun bugün say. Bak bakalım, bugünü de hangi sevdalara harcıyorsun? Gah cüzdanını parayla doldurmak kaygısıyla, gah iyi yemek içmek ile bu aziz ömür geçip gitmede, her nefeste eksilmede. Ölüm bizi birer birer çekip alıyor. Onun heybetinden, korkusundan, akıllı insanların bile beti benzi sararıp durmadadır. Ölüm yolda durmuş bekliyor. Efendi ise gezip tozma sevdasındadır. Ölüm kaçta göz arasında, onu hatırlamaktan bile bize daha yakın.

Fakat gaflete dalanın aklı nerelere gitmede? Bilmem ki. Teni besleyip şişmanlatmaya bakma. Çünkü o sonunda toprağa verilecek, mezar kurtlarına yem olacak bir kurbandır. Sen gönlünü mânevî gıdalarla beslemeye bak. Yücelere gidecek, şereflenecek olan odur. Bu lübnanın, güzelliklerine bak. Yücelere gidecek, şereflenecek olan odur. Bu leşe yağlı ballı şeylere ağız ver. Çünkü tenini besleyen kişi, şehvetine, nefsane arzularına kapılıyor. Sonunda da rezil olup gidiyor. Sen, ruha mânevî yiyecekler ver. Yağlı ballı düşünüş, anlayış, buluş gıdaları ver de gideceği yere güçlü kuvvetli geçsin.


Âb-ı Hayât, Can Kuşları ve Sevgi

Senin sevgin canı ırmağındaki âb-ı hayât gibi akmadadır. Aslında âb-ı hayât bile sana gönül vermiş de, canı ırmağında senin sevginin canını ırmağında ki âb-ı hayât gibi akmadadır. Dünyada gördüğümüz, bildiğimiz bütün kuşlar ötüşleriyle seni övmedeler, seni zikretmedeler. Kuşların adı geçince gönül verir. Bu can sevgili zikredilirken bedenden çıkarsa, bu can veriş ne tatlı bir can veriştir, ne hoş bir ölümdür. Aslında Allâh’ı seven herkesin canından her an mânevî bir duygu, rûhânî bir özlem, mest olmuş, kendinden geçmiş, harap ve perişan bir halde ötelere ta rahmet sahibinin arşına kadar gitmededir. Can nedir? Mânev padişahlarının ermişlerin küpüdür. İçinde de gökyüzünün şarabı vardır. bu yüzdendir ki sözlerim de âşıklar gibi, perişan ve dağınık halde ağzımdan çıkıyor.

Birisi seninle ilgilenmeye, seninle konuşmaya cesaret eder diye can kıskançlığından ötürü her saat senin önünde ölüyor, diriliyor. Sen ayağını nereye bastan, topraktan bir insan baş kaldırır, hayat bulur. Hal böyleyken kim kendindeki bir baş için senden vazgeçer? Kim sana canını vermez? Sen latîf, mânevî kokunu alarak uçtuğu gün senden nasıl bir koku aldığını ancak can bilir, başkası bilemez. Senin mahmûrluğun bir an için başımdan azalsa, başım feryada başlar ve başımda bulunan her kıl da yana yakılı ağlar. Gönlümün evini boşalttım, içinde bulunan her şeyi dışarı attım da orayı senin eşyanla doldurdum, döşedim. Aşkın günden güne artsın, çoğalsın diye ben eriyip gitmede, eksilmedeyim.


Selvî Boy, Gül-Sûsen ve Ateş Savaş

Şimdi canım Tebrîzî şemsin haşkiyle denizdeki gemiler gibi ayaksız koşuyor. Selvî ağacından senin uzun boyunun kokusunu alıyorum. Ay da bana senin parlak güzel yüzünü, rengine haber veriyor. Dünyada görünen her parıltı, her nur, senin yüzünün nurundan doğuyor. Şarapta yarın güneş doğunca her tarafın senin nurunla aydınlanacağını müjdesini veriyor. Bize senin hiç kimseye benzemeyen tatlı gülüşünü hatırlatan gül, sûsene hoca oldu. Ne zaman senden kaçsam, uzaklaşsam, aşkınla savaşa girerim. Her taraftan başıma senin sevdâ nevesi gelir. İçime bir ateş düşer de seninle aydınlanacağım. Aşkınla savaşa girerim. Her taraftan başıma senin sevdâ nevesi gelir. İçime bir ateş düşer de senden kaçtığım halde seni özler dururum.

Haksızlıklarla zulümlerle dolu olan şu dünyadan yücelince, ötelere gidince yok olurum. Fakat yokluk âleminde bile kulağıma yine senin sesin, senin heyhey nefhaların gelir. Gönlümde duyduğum coşkunluklarla, fitnelerle dolu olan her feryat, her figan, biliyorum ki senin neyinden gelmektedir. Benim karanlık gecem senin yüzünden bana gündüz oldu ama gam çekmeye, üzülmeye, bu halde şikayet etmeye yer yok. Çünkü senin sevgi deryâsın koşarak bana gelmededir. Şu gök gubbenin altında aklı başında kimse kalmadı. Çünkü sağdan soldan, önden arkadan senin mânâ şarapların sunulmaktadır. Senin cevrinden, cefandan korkarım, ürkerim fakat cevrin, cefan gelip beni bulunca görürüm ki o acı nesneler senin denizinden geldikleri için tatlılaşmışlardır.


Sevgilinin Göğsü, Hâl Değişimleri ve Haşr

Sevgili beni göğsüne bastırmış, sıkıp durmadan beni başımı kaşımaya bile bırakmıyor. Bazen beni devek atarı gibi arkasından çekip götürüyor, bazen de başkomutan gibi öne sürüyor. Benim bedenimi kan halinden geçirir, erlik suyu yapar, erlik suyundan geçirir, beni insan şekline sokar. Bana akıl verir, böylece nasıl da derlenip toplandığımı, haşır sırrını açığa vurur. Bazen yaşadığım vatandan beni güvercin gibi öteleri uçurur, sevdiklerimden ayırır. Bazen de tutar yüzlerce nazla niyazla yokluktan beni alır huzuruna çıkarır. Bazen gemi gibi denizin üstünde sefere çıkarır, bazen de demir yapıp çapasına bağlar beni denize atar. Bazen temizlenmek isteyenler için beni su yapar, bazen bahtsız kulunun yolunda beni diken eder, onu bana yaralatır.

Ebedi sekiz cennet bile o padişaha yurt olmadı da, ne şaşılacak şeydir ki, ne mutlu haldir ki, şu gönlüm ona yurt oldu. Ben o can güzelinin birliğini, varlığını dilimle söyleyerek ona inanmadım. Îmân sahibi olmadım, kendime kâfir oldum, kendi benliğimi inkâr ettim de o vakit inandım, îmân getirdim. Ben Cebrâil’le beraber uçuyordum, benim de altı yüz kanadım vardı. Madem ki ona ulaştım, onu manen buldum, artık kanadı ne yapayım? Ben geceleri gündüzleri can incisinin bekçisiydim, onu koruyordum. Şimdi inci denizin dibinde kendi incimden vazgeçmiş bulunuyorum.


Selvîye Secde, Göz Verme ve Cihân Yüzü

Selvî gibi uzun boya posa karşı secde edersem ne olur? Ben onun maddi varlığına değil, onun yaratanın kudretine, büyüklüğüne hayran oluyorum da, secdeye kapanıyorum. Gönüllü gözü uyanıp o aziz varlığa gözlerimi verirsem ne çıkar? Ben onun sevgi şarabını içerim, zaten benden başka kim içebilir ki? O şarabı bugün bulmuş iken içsem de yarına bırakmasam daha iyi olmaz mı? Çünkü onun şarabı benim gönül arkadaşımdır, onun yüzünden gökyüzünün damı bana konak olmuştur. Ağaç kanatlarını açarak oraya uçarsam ne olur? Ben gönlü tanımasam ne olur? Bırak can da varsın gitsin, beden de gitsin. Ben bunun için gam yemem, gam yemem, gam yemem. Çünkü ben onun yüzünden yok oldum, gönülsüz bedensiz kaldım. Ey benim cihanım!

İki dünyada da senin yüzüne benzer bir yüz nerededir? Acaba böyle bir yüz var mı? Sen cana sitem edersen et. Senden gelen sitem de yerindedir, tatlıdır. Madem ki her tarafta senin yüzünün nuru var, senin zamanında sen varken cihan da iki tane yüz olamaz. Çünkü yeryüzünde bulunan bütün yüzleri nurunla kaplamışsın, aydınlatmışsın. Artık senin yüzünden başka bir yüz bulunur mu? Senin yüzünü gören kişinin gözüne senden başka her şey, yeryüzünün define-i gökyüzünün de ait olsa sönük ve değersiz görünür. Yüzü böyle nurlu ve güzel bir vallık bir de aşk hevesine düşmüşse, o kul bile olsa pâdişâh onun kulu kölesi olur.


Parça Gönül, Aşkın Şuhluğu ve Dünyânın Hikmeti

Bu parça parça olan gönlümü senin hayalinin önüne korumda, vefaya ait sözler söylese, insaf et, vefa bu mudur derdim. Yüzü böyle nurlu ve güzel bir vallık bir de aşk hevesine düşmüşse, o kul bile olsa pâdişâh onun kulu kölesi olur. Bu parça parça olan gönlünü senin hayalinin önüne korumalısın, vefaya ait sözler söylese, insaf et, vefa bu mudur derdim. Yüzü böyle nurlu ve güzel bir vallık bir de aşk hevesine düşmüşse, o kul bile olsa pâdişâh onun kulu kölesi olur. Bu parça parça olan gönlünü senin hayalinin önüne korumalısın, vefaya ait sözler söylese, insaf et, vefa bu mudur derdim. Bu parça parça olan gönlünü senin hayalinin önüne korumalısın, vefaya ait sözler söylese, insaf et, vefa bu mudur derdim.

Allâh bizi bu dünyaya niçin getirdi? Dünyayı fesatlarla, kötülüklerle dolduralım diye mi? Zaten onun zinciri, delilleri, bütün bu dünyayı dolduralım diye mi? Dünyayı fesatlarla, kötülüklerle dolduralım diye mi? Zaten onun zinciri, delilleri, bütün bu dünyayı dolduralım diye mi? Şaşılacak kadar şuh bir aşk canımıza neşe verdi. Eve her gece yarısı mest kendinden geçmiş bir halde, habersizce geldi içeri girdi. Ey aşk! Kanımı içmişsin, sabrımı kararımı almışsın. Senin gecenin, gündüzünün fitnesinden bense her vakti gibi gizlenmişim. Ey aşk! Ben latîf bir hale gelsem de can gibi olsam, candan nasıl gizlenebilirim? Hatta yokluk alemine yuvarlanıp gitsem, o aleme bile bakar beni görürsün. Ey her yoklukta varlıklara sandık kesilen, ey yoklukta varlığı kapa açar, sen bizi yarattığın vakit yokluktan getirmedin mi?

Varlık seninle hoş, senin mestin, yokluğun kulağı da senin elinde, varlığın kulağı da. İkisi de senin kulun, ikisi de senin yarattığın şey. İkisi de senin hükmünü kabul etmişler, bağış üstüne demişler. Ben sen oldum, sen de ben oldun. Ben ten oldum, sen de can oldun. Öyle bir hale geldik ki bundan sonra hiç kimse, sen ayrısın ben ayrıyım diyemez.


Ben-Sen Birliği ve Dilbere Hitâb

Köşkü yık, akıllıyı deli et, aklını elinden al. O aşk şarabını akıllıya da deliye de sun. Her ikisi de zarardan da kurtulsun, tehlikeden de. Benim canımla senin canım birbirine öyle bağlanmışlar ki bu halimiz de biz ister hayır olsun ister şeher, aynı renge boyanalım, birbirimizin aynı olalım. Ey şu neşeli dilberim, ey rengimin, halimin aslı, ey yükümdeki şeker, ey şeker yükümden de tatlı ve güzel dostum, ey vuruşu sağlam ve yerinde, ey nükteli sözleri yaramama merham olan sevgili, ben tamamıyla yok olmuşum, kendimden geçmişim de baştan başa sen kesilmişim. Ey güzel ay, ey ay yüzü sevgili, yüzünü gösterdikçe bizim komşumuz idin. Şimdi evi birleştirdik, komşuluktan çıktık, aynı evde oturuyoruz.

Sen şimdi bir pâdişâh gibi saldırıya geç, hücum et de içeride senden başka ne varsa hepsi de yok olur gitsin. Allâh gündür sarıl, nuhu öğretsin. Seher vakti sevgili bana dedi ki, bu hal ne zamana kadar sürecek? Benim yüzümün güzelliğine gül bile haset ederken, sen bir dikene gönül vermişsin, ciğerini yaralamışsın, kanlar içinde kalmışsın.


Seher Vakti Sevgili: Deniz ve Damla

Ey uzun boyunun karşısında selvinin utanarak küçük bir fidan haline geldiği güzel varlık. Ey yüzünün nurunu görüp güneşin bile karardı sevgili dedim. Sevgili bana dedi ki, senin canın da gönlün de benim, neden şaşırıp kalmışsın? Sus, nefes bile alma, gümüş renkli göğsüme başını koy, ağla, inle. Ona dedim ki, sen benim gönlümden de, canımdan da huzur ve kararı aldın. Böylece benim ne huzurum kaldı, ne kararım. Bunu duyunca dedi ki, sen benim denizimin bir damlasısın, daha fazla ne söylenip duruyorsun? Hemen denize dalda sedef gibi incilerle doğsun. Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! Hey! O ayağını sabit eden, dudama şarabı değdiren, sen değil miydin? Hey! öyle, seni kendinden geçirmen, sen değil miydin?

Hey! Sonra nazlı nazlı önümden ardımda yürüyen, sen değil miydin? Hey! Peygamber bakışlarında gözlerimi, gözlerine tercihleyen, sen değil miydin? Hey! Şimdi kenara çekilip ta ötelemden gülen sen değil miydin? Şimdi ötelemden seslenip para baktığında işim yok diye sen değil miydin? Şimdi uzaklardan bakıp neden uzaklara doğru gidiyorsun? Uzaklardan seslenen, ta ötelemden gülücük atan sen değil miydin? Benim deli deli halime gülüp tebessüm eden sen değil miydin? Malımı, pôstumu dövüp evime, barkımı yıkıp ondan sonra ötelemden malımı seslenen sâhir etmeye okşayan sen değil miydin? Malımı, yokluğumu yere verip sendir hiçsin değil mi? Başımı oksiyon sen değil miydin? Canını vermedikçe rahat tutulur mu diyen sen değil miydin?

Geçtim bu dünyadan da ahiretten de, geçtim varlıktan da yokluktan da, geçtim bededetten de canından da Bütün her şeyini geçerek gel diye sen değil miydin ey sevgili sen değil miydin? Hey! Hey! Hey! Hey! Ben derdime dert kararken ötelerden gelip ağzıma lop lokmayı sen değil miydin? Şimdi harâbsın, şimdi yıkıksın, yıkılmışlarla, harâblarla benim işim olmaz değil. Gülen sen değil miydin? Ben padişahlar padişahım. Benim sarayımı akıllı gelen öteyim. Aklını sarayım kapısından da bırak gir diye sen değil miydin?


Sen Değil Miydin, Sen Din Niyâzları

Sen değil miydin zikreden sen zikrederim diye? Sen değil miydin duâ edelim duasına cavet edelim diye? Sen değil miydin benim için ağlayana ben de cehennem ateşini harap ederim diye? Ben değil miydim bir secde vakti bulama âşıklar ölmez gelecek sen âşık ol diye gel diye? Senin ömür bekledin değil miydin fetih? Başıma sarın sarın ömür değil miydin? Kılıcı kuşandıran ölüm değil miydin? Atını götüren o şehidler şeydi, hüseydi değil miydin? Sen din ey sevgilim, sen din beni bu yokluktan varlığa geçiren, varlıktan yokluğa geçiren. Sen din duaları kabul eden, sen din zikredene zikri kabul eden. Sen din gönülleri okşan, sen din gözümüzü gözüne perçinleyen, sen din gönlümüzü gölüne perçinleyen. Sen din senin aşkınla harama tehlil etsinler, sen din bize akıllı gösterip beni divan eden.

Sağımızı solumuzu nurlandıran sen din, önümüzü ağrımızı nurlandıran sen din. Dilimizdeki bırakmaları söküp atan sen din. Gönlümüzdeki bütün her revarisi senden başka yıkılır dışarı süren sen din. Hey! Hey! Hey! sarabıyla yıkaya. Sen din aşıklarını gökyüzünde kanatsız uçuran. Sen din aşıklarını huzuruna alan. Şimdi ötelerden susmam vaktin geldi deyip elini dudağına götürüp sus işareti yapar da sensin. Sustum, sırrını gizledim, ötünü gizledim. Ötelerden sus işareti yaptıysan sustum, sustum, sustum.


Kapanış Gülbanki ve Silsile-i Şeref Fâtihâsı

Ey Allâh, illallâh, Muhammedun Resûlullah. Destûr Ya Hazret-i Allâh. Uuuuh. Sürtün, Allâh’ın elini gökyüzünden sünnetini gökyüzünden sünnetini gökyüzünden sünnetini gökyüzünden sünnetini gökyüzündenlistir. Sübhâne Rabbike Rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn Ju’f Dum simile ve denizlere selam herkest bir Sübhâne Rabbike’l-Aliyyi’l-A’lâ’l-Vehhâb. Ağzı billahimine şeytân ve racim, Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâh, elhamdülillâh, elhamdülillâh. Ellezî kâle fî Kitâbi’l-Kerîm, enne hu la ilahe illallâh. Es-salâtu ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammed ellezî kâle fî hadîsi’ş-şerîf. Eftar zikri faram enne hu la ilahe illallâh. Allahumme res’i kalb-i seceretina ilahe illallâh. Allahumme res’i kalb-i seceretina ilahe illallâh.

Ve elhir ala lisan-i yeno bi hikmetina ilahe illallâh. Meşhur ala vecih vel kaluri la ilahe illallâh. Ve eûzü bike min külli şirkin ve küfrin ve riyâin. Kibin bakhid mâkirin ve mâsidin hasabidin ve adâvetidin ve mûadidin. ve min şerri şeytânin ve dünyâin ve hevâin. İlahi eti, hüfsine ilahe illallâh Muhammedun Resûlullah. Ol meclisi zâkirân ve matlû başkan olan Cenâb-ı Rahman. Bu meclis-i şerîfi cümlemiz hakkında vesîle-i kesret-i aşk ve muhabbet ve iştirâk. Allâhümme Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr. bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîn. bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîn. Allâhümmağfir lî ve li-vâlideyye ve li’l-mü’minîne yevme yekûmü’l-hisâb. Allâhümme’l-Azîm.

Sübhâne Rabbike Rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn. ve selâmun ale’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Allâh Allâh, Allâh Allâh, Allâh Allâh. Vakt-i şerîfler hayrola. Hayırlar feth ola. Şerler def’ ola. Allâhü Azîmüşşân, ism-i şerîfiyle kalblerimiz tâhir. tâhir, tâhir, tâhir. Cennet sefâları müyesser ola. Tüm âşıkânın bâkûş-u duâlarından ola. Nebi hasreti Mevlânâ. Cenâb-ı sırrı Şems-i tevrizi. imâm-ı âlî. cemî’an Muhammedün Resûlullâh Nebî. El-Fâtihâ. Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve aleyhi Muhammed. Eyvallâh, illallâh, Muhammedun seyyidina Muhammed. Destûr ya Hazret-i Allâh.


Kaynakça ve Referanslar

  • Açılış Zikri ve Sâkîye Niyâz: “Efdalü’z-zikri fa’lem ennehû Lâ ilâhe illallâh” — Nesâî, Sehv 44; Tirmizî, Daavât 9; “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh” kelime-i şehâdeti — Buhârî, Îmân 1; cemî’an enbiyâ ve’l mürselîn üzerine salât ü selâm — Ahzâb 33/56; “Destûr yâ Hazret-i Allâh” nidâsıyla Halvetî-Şa’bânî-Karabaşî silsilesinde açılış âdâbı — Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri; “Bize şarâbı sunan, bizi bizden alan sâkîmize hizmetten başka bir işimiz yok” nidâsıyla rubûbiyete mürâcaat — Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Dîvân-ı Kebîr; “bu şarâbı içenin başı hiç yere eğilir mi” mısrasıyla istiğnâ — Duhâ 93/6-8; dünyâ üzüm şarâbı ile ilâhî şarâb ayırımı ve ölüme kadar süren mestiyet — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu’l-Mahabbe (mahabbetullâh); “Allâh bizi kendisini sevmemiz için yarattı” — Zâriyât 51/56
  • İlâhî Şarâbın Mestiyeti ve Mezâra Giden Sarhoşluk: “Üzüm suyundan yapılan dünyâ şarâbının sarhoşluğu gece uyuyunca geçer, fakat ilâhî şarâbın mestî insanı mezâra kadar götürür” — Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr; mahabbetullâh nefesi ve “nereye gidersen git hep mest olarak git” nidâsı — Hadîd 57/4 (“O, nerede olsanız sizinle berâberdir”); “her zerre ezel güneşinin nûru içinde ilâhî aşkla kendinden geçmiş ayağını vurarak oynamaktadır” mısrasıyla semâ ve kâinâtın tavâfı — Enbiyâ 21/33, Yâsîn 36/40; gökyüzünün çan çalarak “buralara gelin” davet etmesi ile semâvî meclis — Zâriyât 51/47-48; elest bağında varlık yüzümünün ayaklar altında ezilmesi ile benlikten kurtuluş — A’râf 7/172 (“Ben sizin Rabbiniz değil miyim”); “bağ senin olursa o kimin yüzümünü ezebilir” mısrasında takdir-rızâ — Ra’d 13/11
  • Ayak Vurup Oynayın, Aşk Yağmuru: “Ey canlar madem ki o sevgilinin huzurundasınız, ayak vurun oynayın; belki mutluluk ayağı ayağınıza dokunur” nidâsıyla semâ âdâbı — Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf I. cilt, “Bişnev în ney” bahsi; Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, semâ fasıları; “bu aşk yağmûr gibidir, biz de yapraklar ve otlar gibiyiz” mısrasıyla rahmetin ba’sı — Rûm 30/50, Hac 22/5 (yağmûr ile yerin diriltilmesi); “gam evinde oturup kalkmak himmetsizliktendir” mısrasıyla uzzet-ı nefs — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât; “neyi çok seviyorsan, bil ki sen O’sun” ile mahabbetullâh düstûrun — Bakara 2/165 (“îmân edenler Allâh’ı çokça severler”); hak âşığının gönlünün arş-ı a’lâdan yüce olması — Kudsî hadîs (“yer de göğe de sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım”) — Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ; “şifâ sandığın peşinde koştuğun şey senin için dert olandır” ile istihâre ve rızâ — Bakara 2/216
  • Tebrîzî Şems’e Mûsâ Şarâbı Niyâzı: “Aşkın geldiği yere can sığabilir mi, deliliğin bulunduğu yerde aklın ne işi vardır” mısrasıyla aşkın aklı aşması — Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr; “âşığın zümrüdü ankâya benzeyen gönlü nasıl şehvet tuzağına düşer” ile himmet-i âliye — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu Riyâzati’n-Nefs; “Ey Tebrîzli Şemsü’l-Hak, Mûsâ şarâbından bir kadeh iç” niyâzıyla Mevlânâ’nın Şems-i Tebrîzî’ye mürâcaatı — Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, Şems-Mevlânâ buluşması; “kan kesilmiş Nîl Nehri sâf ve duru bir su olsun” mısrasıyla Hazret-i Mûsâ’nın Mısır’da kanın suya dönüşü mûcizesi — A’râf 7/133, Şuarâ 26/63; “ömür yarınlara bağlanan ümitlerle geçip gitmede” nidâsıyla tûl-i emel eleştirisi — Asr 103/1-3, Hadîd 57/20; “ölüm bizi birer birer çekip alıyor, akıllı insanların beti benzi sararıyor” ile zikru’l-mevt — Kıyâmet 75/26-30; Tirmizî, Zühd 4 (“lezzetleri kesici olan ölümü çokça anın”); “ölüm yolda durmuş bekliyor, efendi ise gezip tozma sevdâsındadır” ile gaflet tenkîdi — Kehf 18/28, Münâfikûn 63/9
  • Âb-ı Hayât, Can Kuşları ve Sevgi: “Teni besleyip şişmanlatma; çünkü o sonunda toprağa verilecek, mezar kurtlarına yem olacak bir kurbandır” nidâsıyla zühd — Hadîd 57/20 (dünyâ hayâtının geçiciliği); “gönlünü mânevî gıdâlarla besle” mısrasıyla rûh terbiyesi — Âl-i İmrân 3/186; “senin sevgin canı ırmağındaki âb-ı hayât gibi akmadadır” ile aşkın âb-ı hayât olması — Kehf 18/60-65 (Hızır aleyhisselâm ile âb-ı hayât kıssası); “dünyâda gördüğümüz bütün kuşlar ötüşleriyle seni övmedeler, zikretmedeler” mısrasıyla kâinâtın Allâh’ı tesbîhi — İsrâ 17/44 (“Yedi gök ve yer O’nu tesbîh eder”); Nahl 16/49; “can sevgili zikredilirken bedenden çıkarsa, bu ne hoş ölümdür” ile hüsn-i hâtime — Fecr 89/27-30; “Allâh’ı seven herkesin canından mânevî bir duygu rahmet sâhibinin arşına kadar gitmededir” ile mi’râcu’l-âşıkîn — Necm 53/13-18; “can manevî pâdişâhların ermişlerin küpüdür” mısrasıyla insân-ı kâmil — İbn Arabî, Füsûsu’l-Hikem; Tebrîzî Şems iştiyâkı — Mevlânâ, Dîvân, Şems mahlasıyla gazeller
  • Selvî Boy, Gül-Sûsen ve Ateş Savaş: “Şimdi canım Tebrîzî Şems’in aşkıyla denizdeki gemiler gibi ayaksız koşuyor” mısrasıyla cezbe-i ilâhiye — Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr; Selvî ağacı ile Hazret-i Peygamber’in boyu nisbeti — Mevlânâ, Dîvân; “ay sevgilinin parlak yüzünü rengine haber veriyor” ile kamer-güneş — Kamer 54/1, Şems 91/1-2; “dünyâda görünen her parıltı, her nûr senin yüzünün nûrundan doğuyor” mısrasıyla nûr-i Muhammedî — Nûr 24/35, Mâide 5/15; “bize tatlı gülüşünü hatırlatan gül sûsene hoca oldu” mısrasıyla gül-sûsen istiâresi ve peygamber sevgisi — Ahmed Efl; “ne zaman senden kaçsam aşkınla savaşa girerim” ile aşkın imtihânı — Ankebût 29/2-3; “haksızlıklarla zulümlerle dolu şu dünyâdan yücelince yok olurum, fakat yokluk âleminde bile kulağıma senin sesin, heyhey nefhaların gelir” mısrasıyla nefha-i rahmân — A’râf 7/143, Taha 20/11-12; “gönlümde duyduğum coşkunluklarla dolu her feryâd senin neyinden gelmektedir” mısrasıyla ney istiâresi — Mevlânâ, Mesnevî I. cilt, “Bişnev în ney”; “senin cevrinden cefândan korkarım, fakat cefân gelip beni bulunca görürüm ki o acı nesneler senin denizinden geldikleri için tatlılaşmışlardır” ile belânın rızâ ile tatlılaşması — İbn Atâullâh, Hikem
  • Sevgilinin Göğsü, Hâl Değişimleri ve Haşr: “Sevgili beni göğsüne bastırmış, başımı kaşımaya bile bırakmıyor” mısrasıyla kurbiyet — Kâf 50/16 (“Şahdamarından daha yakınım”); Alak 96/19 (ukrub); “devê katarı gibi arkasından çekip götürüyor, başkomutan gibi öne sürüyor” ile kabz-bast — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât; “bedenimi kan halinden erlik suyu yapar, sonra insan şekline sokar, haşr sırrını açığa vurur” mısrasıyla insan yaratılışı ve ba’s — Hac 22/5, Müminûn 23/12-14 (“Andolsun biz insanı çamurun özünden yarattık…”); Yâsîn 36/78-79 (“İlk defa yaratan onu diriltecektir”); “vatandan güvercin gibi ötelere uçurur, sevdiklerimden ayırır” ile rûh seferleri — İsrâ 17/1; “gemi gibi denizin üstünde sefere çıkarır, demir yapıp çapasına bağlar” mısrasıyla Nûh Aleyhisselâm temsili — Hûd 11/40-44; “temizlenmek isteyenler için su, bahtsız kulu için diken” ile kâbilîyete göre tecellî — Nahl 16/61; “ebedî sekiz cennet bile o pâdişâha yurt olmadı da gönlüm ona yurt oldu” mısrasıyla Kudsî hadîs (“mü’min kulumun kalbine sığdım”) — Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ; “dilimle söyleyerek inanmadım, kendime kâfir oldum yani benliğimi inkâr ettim de iman getirdim” ile fenâ-i nefs — Kasas 28/88
  • Selvîye Secde, Göz Verme ve Cihân Yüzü: “Ben Cebrâil’le berâber uçuyordum, altı yüz kanadım vardı; onu bulunca kanadı ne yapayım” mısrasıyla Cebrâil aleyhisselâm’ın Sidretu’l-Müntehâ’da duruşu — Necm 53/13-18; “geceleri gündüzleri can incisinin bekçisiydim, şimdi inci denizin dibinde kendi incimden vazgeçmiş bulunuyorum” ile fenâ-i zât — İbn Arabî, Füsûs; “Selvî gibi uzun boya secde edersem ne olur, onun maddî varlığına değil, yaratanın kudretine secde ediyorum” ile rü’yet-i Hak — Necm 53/17-18; “gözümü verirsem ne çıkar” ile aşkın bedeli — Hûd 11/92; “iki dünyâda da senin yüzüne benzer bir yüz nerededir, cihânda iki yüz olamaz” mısrasıyla vâhidiyet — Kasas 28/88 (“O’nun Zâtı’ndan başka her şey helâk olacaktır”); Hadîd 57/3 (“Zâhir ve Bâtın O’dur”); “yeryüzünün bütün yüzlerini nûrunla kaplamışsın” ile nûr tecellîsi — Nûr 24/35; “yüzü nurlu ve güzel, aşk hevesine düşmüş kul bile olsa, pâdişâh onun kulu kölesi olur” mısrasıyla velâyetin sultânlığı — Yûnus 10/62-63 (“Allâh’ın velîlerine korku yoktur”)
  • Parça Gönül, Aşkın Şuhluğu ve Dünyânın Hikmeti: “Bu parça parça olan gönlümü senin hayâlinin önüne koydum” mısrasıyla gönlün sevgiliye tâlimi — Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr; “vefâya ait sözler söylese, insâf et vefâ bu mudur derdim” ile nâz-niyâz — Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn; “Allâh bizi bu dünyâya niçin getirdi? Dünyâyı fesâtlarla kötülüklerle doldurmak için mi?” nidâsıyla vâhidiyet ve kulluk hikmeti — Zâriyât 51/56 (“Ben cinni ve insi ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”); Mülk 67/2 (“hanginizin daha güzel amelde bulunacağını imtihân için”); “Şaşılacak kadar şuh bir aşk canımıza neşe verdi, her gece yarısı mest habersizce geldi” mısrasıyla gece teveccühü — Secde 32/16-17 (yanları yataklardan uzak duranlar); “Ey aşk kanımı içmişsin, sabrımı kararımı almışsın” ile aşkın öldürücülüğü — Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ (Hallâc-ı Mansûr “ene’l-Hak”); “yokluk âleminde bile beni görürsün” mısrasıyla adem-i mutlak — İbn Arabî, Füsûsu’l-Hikem; “Ey her yoklukta varlıklara sandık kesilen, bizi yarattığında yokluktan getirmedin mi” ile ilk yaratılış — Meryem 19/67; “varlık seninle hoş, ikisi de senin kulun, birer baş üstüne demişler” mısrasıyla kün-feyekûn — Yâsîn 36/82
  • Ben-Sen Birliği ve Dilbere Hitâb: “Ben sen oldum, sen de ben oldun; ben ten oldum, sen de can oldun; artık hiç kimse sen ayrısın ben ayrıyım diyemez” mısrasıyla vâhidiyet ve tevhîd-i ef’âl — İbn Arabî, Füsûsu’l-Hikem, Fass-ı Nûhî; Hallâc-ı Mansûr “ene’l-Hak” — Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; “Köşkü yık, akıllıyı deli et, aklını elinden al” nidâsıyla sekr-i tâm — Küşeyrî, Risâle, sekr-sahv bahsi; “O aşk şarâbını akıllıya da deliye de sun, her ikisi de zarârdan kurtulsun” mısrasıyla rahmetin şümûlü — A’râf 7/156; “benim canımla senin canın birbirine öyle bağlanmışlar ki aynı renge boyanalım” ile telvîn-temkin — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât; “Ey şu neşeli dilberim, ey rengimin hâlimin aslı, ey yükümdeki şeker, ey vuruşu sağlam ve yerinde, ey nükteli sözleri yarama merhem olan sevgili” mısrasıyla neşterî-i muhabbet — Muhammed 47/15 (cennet balı); “ey güzel ay, ey ay yüzü sevgili, evi birleştirdik, komşuluktan çıktık” nidâsıyla kurbiyet — Kâf 50/16; “padişah gibi saldırıya geç, içeride senden başka ne varsa yok olsun” mısrasıyla fenâfillâh — Kasas 28/88
  • Seher Vakti Sevgili: Deniz ve Damla: “Allâh gündür, sarıl” ve “seher vakti sevgili bana dedi ki, bu hâl ne zamana kadar sürecek” mısrasıyla seher teveccühü — Zâriyât 51/18 (“seher vakti istiğfâr edenler”), Âl-i İmrân 3/17 (müstağfirîne bi’l-eshâr); “yüzümün güzelliğine gül bile haset ederken sen dikene gönül vermişsin” ile mecâzî aşkın eleştirisi — Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn; “ey uzun boyunun karşısında selvînin utanarak küçük bir fidan hâline geldiği güzel varlık, nûrunu görüp güneşin karardığı sevgili” mısrasıyla Hazret-i Peygamber’in nûru — Ahzâb 33/46 (sirâcen münîrâ), Mâide 5/15; “sus, nefes bile alma, gümüş renkli göğsüme başını koy, ağla, inle” nidâsıyla sükût edebi ve himmet âdâbı — Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif; “sen benim denizimin bir damlasısın, hemen denize dal, sedef gibi incilerle dol” mısrasıyla fenâfillâh ve velâyet — Kasas 28/88; İbn Arabî, Füsûs, Fass-ı Yûsufî; “Hey hey” nidâlarıyla aşkın coşkunluğu — Mevlânâ, Mesnevî; “ayağını sâbit eden, dudağıma şarâbı değdiren, kendinden geçiren sen değil miydin” mısrasıyla ma’iyyet-i ilâhiye — Hadîd 57/4; “Peygamber bakışlarında gözlerimi, gözlerine tercihleyen sen değil miydin” mısrasıyla Hazret-i Peygamber’in eğitici nazarı — Ahzâb 33/21 (“Resûlullâh’ta güzel örnek vardır”); “malımı pôstumu dövüp evimi yıkan, canımı almadıkça rahat tutulur mu diyen sen değil miydin” mısrasıyla bast-ı nefs — Mülk 67/2
  • Sen Değil Miydin, Sen Din Niyâzları: “Sen değil miydin zikreden, sen zikrederim diye; sen değil miydin duâlarıma icâbet edelim diye” nidâsıyla Hak’kın teveccühü — Bakara 2/186 (“Kullarım beni sorduğunda, ben yakınım, duâ edenin duâsına icâbet ederim”); “sen değil miydin benim için ağlayana cehennem ateşini harâm ederim diye” ile Kudsî hadîs — Buhârî, Rikâk 38 (“cehennem ateşi Hak yolunda ağlayana harâmdır”); “bir secde vakti bulma âşıklar ölmez, gelecek sen âşık ol gel diye” mısrasıyla secdenin aşkı — Alak 96/19; “başıma sarın sarın ömür, kılıcı kuşandıran ölüm, atını götüren şehîdler” ile Hazret-i Hüseyin’in Kerbelâ şehâdeti atfı — Âl-i İmrân 3/169-170; “sen din ey sevgilim, sen din beni yokluktan varlığa geçiren, varlıktan yokluğa geçiren” mısrasıyla tekrarlanan “sen” vâhidiyet — Hadîd 57/3 (“Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın”); “duâları kabul eden, zikri kabul eden, gönülleri okşayan, gözümüzü gözüne perçinleyen, gönlümüzü gölüne perçinleyen” ile rubûbiyet — Mümin 40/60; “sen din senin aşkınla harâma tahammül etmeyip beni dîvâne eden, sağ-sol ve ön-arkamı nûrlandıran” nidâsıyla istiâze — Nahl 16/98; “dilimizdeki bırakmaları söküp atan, gönlümüzdeki her revârisi dışarı süren, âşıklarını gökyüzünde kanatsız uçuran” mısrasıyla mi’râcu’l-âşıkîn — Necm 53/13-18; “ötelerden susmam vaktin geldi deyip elini dudağıma götürüp sus işâreti yapan sen değil miydin, sustum sırrını gizledim” mısrasıyla ketm-i esrâr — Kehf 18/23-24
  • Kapanış Gülbanki ve Silsile-i Şeref Fâtihâsı: “Sübhâne Rabbike Rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn ve selâmun ale’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” — Sâffât 37/180-182; “Sübhâne Rabbike’l-Aliyyi’l-A’lâ’l-Vehhâb”; “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, Bismillâhirrahmânirrahîm” istiâze ve besmele — Nahl 16/98, Fâtihâ 1/1; “Elhamdülillâh Ellezî kâle fî Kitâbi’l-Kerîm fa’lem ennehû Lâ ilâhe illallâh” — Muhammed 47/19; “Allâhümme ensî kalbî şeceret-i lâ ilâhe illallâh, ve ecri alâ lisânî hikmet-i lâ ilâhe illallâh, ve’rci’ rûhî fî bahri ma’rifet-i lâ ilâhe illallâh, enşur alâ vechî bi-nûri lâ ilâhe illallâh” kelime-i tevhîd gülbanki — Mustafa Özbağ Efendi silsilesi; “Ve eûzü bike min külli şirkin ve küfrin ve riyâin, min mekri’l-mâkirîne ve hased-i hâsidîne ve adâvet-i muâdîne, min şerri şeytânin ve dünyâin ve hevâin” ile külli belâlardan istiâze — Felak 113/1-5, Nâs 114/1-6; “Allâhümme Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr” — Bakara 2/201; “Allâhümmağfir lî ve li-vâlideyye ve li’l-mü’minîne yevme yekûmü’l-hisâb” — İbrâhîm 14/41; “Ol meclis-i zâkirân ve matlûb-u âşıkân olan Cenâb-ı Rahmân” ile meclis bereketi — Kehf 18/28; Tasavvuf Vakfı silsilesinde Nebî Hazret-i Mevlânâ Hazretleri, Cenâb-ı Sırr-ı Şems-i Tebrîzî Hazretleri hürmetine Fâtihâ — silsile-i şeref; “Eyvallâh, illâ Allâh, Muhammedün Seyyidinâ Muhammed, Destûr yâ Hazret-i Allâh” ile kapanış — Mustafa Özbağ Efendi silsilesi kapanış gülbanki

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Zikir, Tevhîd, Nefs, Ruh, Velâyet, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı