Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2020 Soru-Cevap #68 — Siyasal İslâm ve Demokrasi

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2020 Soru-Cevap #68 — Siyasal İslâm ve Demokrasi. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.

https://www.youtube.com/watch?v=

Giriş: Ehl-i Sünnet’in Siyâset Anlayışı

Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenâb-ı Hak gündüzünüzü de hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Senin de Adnan ağabey. Şaka maka alıştık buraya değil mi? İnsanın kendi yeri gibi yokmuş. Evet. Geçen haftadan kaldığımız yerlere devam ediyoruz inşallah. Sonuç olarak İslâm’da devlet ve siyâset anlayışı, devletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını önceleyen, insan haklarının korunmasını, vietinin halktan alınmasının gerekli gören hukuki bir düzenleme ile ilgili. Evet. Bu maddeler halinde gelmiştik hatırlarsanız. Bunun o maddeler halinde geldiğimizin sonuç kısmı. dördüncü madde siyâsetin dini ve kelam açıdan temellendirilmesi. Beşinci madde ehl-i sünnetin siyâsî anlayışı, itikat alanında ilişkilendirdikten sonra. altıncı maddesi devletin hak ve adaletin gerçekleşmesinde, toplumsal düzene sağlanmasında bir araç olarak görülmesi.

Yedinci madde ehl-i sünnete göre siyâsî anlayışta asıl olan geçmiş tecrübe. Sekinci madde ehl-i sünnet, imametin usulü dinden olmadığına, onunla alakalı ve sonuç kısmı. Normalde bugün de sonuç kısmı. Sonuç kısmı da şu. İslâm’da devlet ve siyâset anlayışı, adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını önceleyen, insan haklarının korunmasını ve yetkinin halktan alınmasını gerekli gören hukuki bir düzenleme ile ilgilidir. Lakin ehl-i sünnet bu konuyu hukuki çerçeveden ziyade, kelami çerçevede değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyâset anlayışı geliştirememiştir. Bana kalemde getirir misiniz bir zahmet? Muhtar sende yoksa kimse yoktur, devletsin sen ya. Burayı çünkü önemli geliştirememiştir.

Böylece dini bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyâset Mâtürîdîli tarafından aynı yolla yeniden eski hüviyetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyâset zemininde insani bir eylem olarak temellendirilmiştir. Ayrıca ehl-i sünnet siyâsî hakimiyetin kaynağını teoride halka dayandırmasına rağmen uygulamada bunu gerçekleştirememiştir. Emevîlerden itibaren Müslüman toplumların yönetimi halkın onayıyla belirlenmemiş, babadan oğula geçen saltanata dönüştürülmüştür. Profesör Doktor Sönmez Kutlu, Ehl-i Sünnet Siyâset Anlayışının Dini Temellerin Sorgulanması 2009. Bu akşamki ders metnimiz bu. Sonuç olarak İslâm’da aynı metinden devam ediyorum. Devlet ve siyâset anlayışı adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını önceleyen, insan haklarının korunmasını ve yetkinin halktan alınmasını gerekli gören hukuki bir düzenleme ile ilgilidir.

Pararraf bu. Şimdi genel olarak meselelere bakarken Kur’ân Sünnet ve İmamların İctahatı dairesinde baktığımızdan dolayı, önce Kur’ân’a müracaat edeceğiz. Kur’ân bu nokta, bu noktada bize ne emrediyor? Hac Sûresi âyet 41. Onlar o müminlerdir ki eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidâr mevkiyi verirsek namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Hac 41. Eğer bir Müslüman topluluğu kendince iktidâr olursa, devlet kurursa o zaman bu devletin yapacağı çok önemli bir şey var. Hac 41. Onlar namazı dosdoğru kılarlar, namazı tesis eylemek. Neden namazı tesis eyleyiyoruz? Namaz çünkü insanları kötülükten alıkoyacak. Eğer gerçekten bir kimse namazı hakkıyla kılarsa o insanların arasında adaletli davranmak zorunda kalacak.

Namazı hakkıyla kılarsa o insanların içerisinde emaneti ehline verecek, dosdoğru namaz kılarsa. Çünkü dosdoğru namaz kılmak insanı kötülüklerden alıkoyacak. Çünkü namazla alakalı âyet-i kerimede en önemli şey bu. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Ardından âyet-i kerime ne geliyor? Allah’ı zikir. Bu en büyük iştir. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar ama Allah’ı zikretmek de en büyük iştir. o yeryüzünde onlara bir iktidâr verirsek yeryüzünde Müslümanlar bir devlet idaresine geçerlerse, yeryüzünde size bir devlet noktasında bir makam verilirse, bir mevkiye oturursanız, bir makama bir mevkiye oturursanız, yeryüzünde size bir iktidâr verilirse, siz bir devletin başında iktidâr olursanız onların yapacağı çok önemli bir şey var.

Ne? Onlar dost doğru namazı kılarlar, zekatı dost doğru verirler, iyiliği emreder, kötülükten nehyederler. Eğer yeryüzünde bir Müslüman topluluğa devlet verilirse, müminler başa geçerse, devam ediyoruz, Hac 41 ile alakalı. Müminler başa geçerse, onlar ki eğer yeryüzünde bir iktidâr mevki verirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülüklerden nehyederler. O zaman bir İslâmî bir sistem düşündüğümüzde en önemli şey iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek. O zaman kötülük dediğimiz ne? Allah’ın kitabıyla sabitlenmiş, Hazret-i Muhammed Mustafa’nın sünnetiyle tamamlanmış bir haramlar manzumesi. Kötülükten uzak tutmak, toplumu kötülüklerden arındırmak ve toplumu iyiliklerin içerisinde yaşatmak.

Şimdi ben zaman zaman diyorum ya yeryüzünde bir İslâm devleti yok diye, sebep çünkü İslâm devletinin en önemli özelliklerinden birisi kötülüklerle mücadele etmektir. Müslümanlar için bu çok önemlidir. Müslüman kötülükle mücadele eder. Kötülükle mücadele etmeyen bir Müslüman cihâdı terk etmiştir. Kötülükle mücadele etmeyen bir Müslüman kötülüğe yardım etmiştir. Bakın mücadele etmiyorsanız ona yardım ettiniz. kötülüğü işlemiş gibi günaha girdiniz. Çünkü kötülüğe göz yummak, kötülüğe seslenmemek, kötülüğe karşı yumuşak davranmak, harama ortak olmak. o meşhur ya bir fiiliyatı işleyen kavim helak olmuştu. Neydi? Eşcinsellikle alakalı. Ve o eşcinsellikle alakalı o kavimde her gece 18.000 insan gece namazı kılıyordu.

Onların da onlarla beraber helak olmasının sebebi şu. Hadîs-i Kudsî’de deniliyor ki onlar yüzlerini bile ekşitmediler. o kötü fiiliyata yüzünü ekşitmemek. Bir yerde kötü fiiliyat varsa ona yüzünü ekşitmemek. Bir kötü bir fiiliyata karşı mücadele etmemek, kötülüğü işlemekle eşdeğerde görülüyor. İslâm kötülükle mücadele etmeyenleri kötülüğü yapmış, icra etmiş gibi görüyor. O yüzden İslâm’da kötülükle mücadele etmek çok önemli.


Kötülükle Mücâdele ve Sahâbe Örneği

Elinizin altındakilerden sorumlusunuz. Elinin altında erkekler için eş ve çocuklar, ellerinin altında bayanlar için eş ve çocuklar her ikisi için de hadîs de var. sadece erkeklere ait değil elinin altındakilerden sorumluluk. Kadınlar da sorumlu. Kadınlar da çocuklarından sorumlu, eşlerinden sorumlu. Kadının da eşi harama gidiyorsa onu göz kulak olacak, ona nasîhat edecek. Çocuklarına da göz kulak edecek, ona da nasîhat edecek. Çünkü İslâm toplumunun ve İslâm devletinin en önemli özelliği kötülüklerle mücadele etmek. O zaman yeryüzünde bir iktidâr olursa o iktidâr sahibi Müslümanlar kendi bulundukları iktidarlıklarında kötülüklerle mücadele edecekler. Etmiyorlarsa o zaman onlar ayrı eten ayrı bir sorumluluk içine giriyorlar.

Çünkü Cenâb-ı Hak onlara ayrı sorgulayacak. Diyecek ki ben size hükümet olmayı bahşetmedim mi? Ben size belediye başkanlığı vermedim mi? Ben size meclis üyeliği vermedim mi? Ben size milletvekili olmayı vermedim mi? Ben size hükümet olmanızı vermedim mi? Siz neden kötülüklerle mücadele etmediniz? Sen neden kötülüklerle mücadele etmeyen bir kimseye oyunu verdin? Sen neden kötülüğe çalışan bir kimseye destekledin? Bundan Müslümanlar da sorumlu. çekti sahabeden Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh Hazretleri dedi ki Ömer saparsa ne yaparsınız? Sahabenin birisi çekti kılıcı bununla düzeltmesini biliriz dedi. Bununla düzeltmesini biliriz diyen sahâbe, küs tah sahâbe, küs tah değil. O dinini bilen sahâbe.

O dinini bilen dinini, bu noktada dinini yaşayan bir sahâbe. Diyor ki kılıcını çekiyor bununla düzeltmesini biliriz diyor. O gün için düzeltmek kılıçla. Bugün başka argümanlar var. Bu âyet-i keriminin bir veçesi hicret eden Müslümanlarla. Ve onlar hicretlerini sebebiyet gösterirlerken diyorlar ki biz Rabbimiz Allah’tır dediğimiz için sürgün yedik. ya Rabbimiz Allah’tır diyeceksin sürülüyorsan sürülcen ya da sen kötülüklerle mücadele edeceksin. İslâm devlet sistemi burası çok önemli. Kötülüklerle mücadele eden bir devlet sistemidir. Kötülüklerle mücadele eden. Allah bizi onlarla eylesin inşallah. Ve yine Ömer bin Abdül’azîz hutbe okuyor. Onlar ki eğer kendilerini yeryüzünde bir iktidâr mevki verirsek ayetini okuyup sonra şöyle dedi.

Ömer bin Abdül’azîz biliyorsunuz Hazret-i Ömer efendimizin torunu. Ve o emevî devletinin en adaletli hükümdarlarından birisi. Örnek. Ve emevîleri eleştiren, emevî devlet sistemini eleştiren ön önemli bir kimselerden birisi. Dikkat edin. Devlet başkanı olurken çok zengin bir kimse olup devlet başkanlığında fakirleşen bir kimsedir. Hazret-i Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali devlet başkanı olduklarında, halleri vakitleri yerinde olup devlet başkanlıkları sona erdiğinde veya şehit edildiklerinde geriye mal bırakmayan devlet başkanlarıdır. Ben o yüzden dört halifenin halîfeden sonraki bir sistemi İslâmî olarak görmem. Bakın İslâmî olarak görmem. Hele emevîleri hiç görmem. Hiç görmem. Onların eline çünkü Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin mübarek torunlarının kanlarına elleri değdi.

O devletin kuruluşunda Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in vi 72 şu heydanın kanı var onların ellerinde. Ben o yüzden emevî devletini kendi nefsimde İslâmî devlet sistemi olarak görenlerden değilim. Bunu en başından beri söylüyorum. Bu Müslümanlar için acı bir şey. Hazret-i Hasan efendimiz’i zehirleyen namaz kılan insanlardı. Hazret-i Hüseyin Efendimiz’i ve yanında 72 şu heydayı katleden, onları şehit eden namaz kılan Müslümanlardı. Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin eşinin namusuna iftira atan namaz kılanlardı. Namaz kılanları kötülemek için söylemiyorum. Müslümanları uyanık olmaya çağırıyorum. İmâm-ı A’zam’ı namaz kılanlar şehit etti. Serahsî’yi namaz kılanlar şehit etti.

Bunlar önemli dona. Eğlenizdeki kan kimin kanı ona bakın. Dilinize kime doladınız ona bakın. Kime karşı savaş açtınız ona bakın. Bu sizin imanınızı gösterecektir. Evet uyanık olun muhakkak bu sadece vali hakkında değildir diyor. Bu sadece valiler siyasetçiler için değildir. Bu sadece devlet yöneticileri için değildir. Devam ediyor. Fakat o hem vali idareden hem de idare olunanın hakkındadır. Size vali üzerinizdeki hakkınızı valinin de sizin üzerinizdeki hakkını haber vereyim mi? Sizin vali üzerindeki hakkınız sizin hakkınızda Allah’ın hukukunu gözetmesi ve sizi bununla cezalandırması. Bazısının hakkını diğerlerinden almasıdır. Gücü yettiği ölçüde en doğru olan yola sizi iletmesidir. Onların sizin üzerinizdeki hakkı ise haksızlık ve zorlanma olmadan gizlisi açığına zıt olmaksızın itaat etmenizdir.

O zaman bir bu ayeti kerime idare edenlere ait, valilere ait. Bu ne? Onlar diyecekler ki onların devletin vazifesi çıkıyor. Allah’ın hukukunu gözetecek ve sizi Allah’ın hukukuyla cezalandıracak. Ve bazılarının hakkını zayıfların hakkını, hakkı yenilenlerin hakkını güçlülerden ve haksızlardan alıp onlara verecek. insanların hakkını ve hukukunu koruyacak. Zayıfları güçlülere ezdirmeyecek. Mahkemeler güçlülere ayrı, zayıflara ayrı çalışmayacak. Mahkemeler zenginlere ayrı, fakirlere ayrı çalışmayacak. Mahkemeler bürokratlara ayrı, bürokrat olmayanlara ayrı çalışmayacak. Mahkemeler bazı partililere ayrı, partisizlere ayrı çalışmayacak. Mahkemeler hakkı, hukuku, hakkaniyeti savunacak.


Ömer bin Abdül’azîz ve Emevî Eleştirisi

Demek ki bu devletin vazifesi. Devlet vatandaşlarının arasında adaletli davranacak. Devlet vatandaşlarının arasında hak ve hakaniyeti gözetecek. Devlet vatandaşlarına kim zulmediyorsa o zulmeden kimseyi yine Allah’ın kanunu ve hukukuyla ne yapacak? Cezalandıracak. Devlet bir grubu, bir topluluğu sevmediğinden, hoşuna gitmediğinden dolayı onlara adaletten sapmayacak. Bu ırki olabilir, bu siyâsî olabilir, bu dini olabilir, bu dinin içerisinde bu akidevi olabilir, bu mezhebi bir nokta olabilir. Burada İslâm devletinin vazifesi vatandaşlarının içerisinde hak ve adaleti sağlamaktır. Bunu kim söylüyor? Hazret-i Ömer Efendimiz’in torunu Ömer bin Abdül’azîz. Ne zaman söylüyor? Kendi halifeli döneminde, hutbede söylüyor bunu.

Ben o yüzden Ömer bin Abdül’azîz’i emevlilerin içerisinde ayırırım onu, özel bir yere koyarım. O zaman böyle bir devlet sistemine, böyle bir devlet anlayışına tebaanın da bir vazifesi var. Bu ne? Ona da diyor ki, onların da sizin üzerinizdeki hakkı ise haksızlık ve zorlanma olmadan gizlisi açığına zıt olmaksızın itaat etmenizdir. O zaman böyle bir devlet anlayışı var ise, o devlet anlayışına da Müslümanların itaat etmesi farz oldu bu âyet-i kerime göre. Yine birkaç tane âyet-i kerime, Allah içinizden îmân edip salih amel işleyenlere vaat etti ki, onlardan öncekileri nasıl halef kıldı ise, onları da yeryüzünde halef kılacak. NUR 55 ayeti, bu ne? Bu da yeryüzünde Müslümanların normalde bir devlet kurmaları, devleti idare etmeleriyle alakalı.

Yine Mâide 54, de ki Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin, şayet yüz çevirirseniz, bilin ki o kendisine yükletilenden, siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz. Şimdi o zaman bir Allah ve Resulüne itaat edeceğiz ve o kendisine yükletilenden sorumlu. Kim? Hazret-i Peygamber. Biz de neden sorumluyuz? Biz de kendimize yükletilenden sorumluyuz. Bizim sorumluluğumuz ne? Kur’ân ve sünnet tarihinde halk olarak, teba olarak, Müslümanlar olarak biz de kendi sorumluluğumuzu üzerimize alıp ondan bu noktada geri dönmemiz mümkün değil. Ve Peygambere düşen apaçık tebliğden başkası değildir. Ve Peygamber sadece ne yapar? Tebliğ etmekten başka bir vazifesi yoktur. Halbuki Ehl-i Sünnet, yine paragrafa devam ediyoruz.

Bu konuyu hukuki çerçeveden ziyade, kelami çerçevede değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyâset anlayışı geliştirememiştir. Normalde böylece dini bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyâset, Mâtürîdî tarafından aynı yolla yeniden eski üvetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyâset zeminde insani bir eylem olarak temellendirilmiştir. Şimdi bu İslâmî ilimler tasrif edilirken bu devletle alakalı veyahut da biatla alakalı veyahut da devletin işleyişle alakalı meseleler kelam ilminin içerisine almışlar. Ve bunu hemen hemen ilk kelam ilmi içerisinde konuşanlardan birisi de Fârâbî’dir. Fârâbî siyâset felsefesini, siyaseti kelam ilminin içine almış. neden? Çünkü bununla alakalı, şia ile alakalı tartışmalar var çünkü İslâm dünyasında.

Şia’nın devlet başkanlığı ve seçimi ile devletin idare ediliş biçimi ile sünnilerin devleti işletme, devlet başkanı ve idaresi farklı alanlarda. Böyle olunca bu tartışmanın devam edeceğinden dolayı Ehl-i Sünnet bu siyasetle alakalı devletle alakalı meseleleri kelami meselelerin içerisinde almış ve orada tartışmış. Çünkü şia da devlet başkanlığı meselesi imani bir meseledir. Ehli sünnette imani bir mesele değildir. Şia bunu imani bir mesele olarak algılan. Ve şia da devlet başkanı imamlar mâsum hükmündedir. Onların mâsum hükmüne koydukları için Ehl-i Sünnet ile ayrışırlar. Bizde devlet başkanları İslâmî olarak söylüyorum bunu. Kur’ân Sünnet tarihisinde devlet başkanı mâsum değildir. Mâsumiyet karinesi onlar için geçerli değildir.

Ehli sünnette ister devlet başkanı olsun, ister bir velî olsun, ister bir sahâbe olsun, ister hangi evliyâ olursa olsun, kim olursa olsun onlar için hiçbir mâsumiyet karinesi yoktur hukukun önünde. Bizde mâsumiyet karinesi çocuklar içindir. Bizde çocuklar âkıl bâliğ oluncaya kadar masumdur. Akıl baliği olduktan sonra mâsumiyet karinesi onların üzerinde çalışmaz. bir çocuk bu noktada âkıl bâliğ oluncaya kadar sorumluluğu da yoktur. Ama bunu anlayabilecek çağda ise, bunu anlayabilecek yaşta ise, bunu kavrayabilecek noktada ise sorumludur. Çocuk iyi, kötü, güzeli, çirkini, doğruyu, eğriyi kavramaya başladığında o zaman çocuğun masumiyeti kalkar ortadan. İllaki bunun âkıl bâliğ olması, fiziki bazı şeylerin dönüşmesi demek değildir.

Akıl baliği fizik olarak 20 yaşında, 30 yaşında da olabilir. Kadınlarda da erkeklerde de. O zaman 20 yaşına kadar âkıl bâliğ olmayacak diye bir kaydı yoktur. Buranın da yeniden ictihâd edilmesi gerekir. Bu eski kitaplarda böyle değildir bunun iştahatı. fiziki bir değişim olunca onun sorumluluğu başlar diye böyle işaret edilmiş. Ama bu o zaman için bir ölçü olabilir. Bugün için ölçü değil, bugün çocuklar genç yaşta neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenebilecek noktadalar. O yüzden onlar mâsumiyet karinesi bu noktada çocukların üzerinde bunu anladıklarından itibaren kalkabilir. Şimdi öyle olunca şia mezhebi hariç diğer bütün mezheblerde siyâset kelam ilminin içerisinde alınmış. Orada İmâm-ı Mâtürîdî’ye bir alıntı yapılmış.

Bu İmâm-ı Mâtürîdî ile alakalı değil, bu İmâm-ı Mâtürîdî’nin hocası olan İmâm-ı A’zam ile alakalıdır. diyor ya İmâm-ı Mâtürîdî böylece dini bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyâset Mâtürîdî tarafından aynı yolla yeniden eski üyetine kavuşturulmak istenmiş. Kurumsal ve siyâset zeminde insani bir eylem olarak temellendirilmiştir diyor. Evet normalde İmâm-ı Mâtürîdî’nin bu tip ictihâdları İmâm-ı Mâtürîdî’nin dini ictihâdlar ile siyâsî ictihâdları ayırt etmesi dini mekanizma ile devletin mekanizmasını ayırt ettiği aşikardır. Eyvallah. Ayrıca bunu geçen hafta farkındaysanız işlemiştik. İki tane Âyet-i Kerime okumuştuk. bu Allah’a itaat edin ile alakalı. Hatırladınız mı? İki tane Âyet-i Kerime vardı.

Bir Âyet-i Kerime vardı. Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Bu siyâsîydi. Ve öbür kül yine Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Anlaşmanız diye düştüğünüzde o ehli fıkıha, ehli âlimlere gidin. Onlar size bu konuda hüküm verirler diye ikiye ayırmıştık. Bunu hatırlarsınız inşallah. Normalde şimdi öyle olunca evet İmâm-ı Mâtürîdî onlara farklı farklı anlamlar ve mana yüklemiş doğru. Ehli, ayrıca ehli sünnet, paragrafa devam ediyorum. Siyâsî hakimiyetin kaynağını teoride halka dayandırmasına rağmen uygulama da bunu gerçekleştirememiştir. Emevîlerden itibaren Müslüman toplumların yönetimi halkın onayıyla belirlenmiş, babadan oğula geçen saltanata dönüşmüştür.

Belirlenmemiş, babadan oğula geçen saltanata dönüştürülmüştür.


Kelâm İlmi, Siyâset ve Mâtürîdî

Evet. Evet. Şimdi İslâmî bakış açısında dinin düzeni dünyanın düzeniyle kaimdir, sabittir. Bu nedir? Eğer İslâmî bir sistem var ise dinin de düzeni sağlanır. Eğer İslâmî bir sistem yok ise dinin düzeninin sağlanması mümkün değildir ki görülüyor mümkün olmadı. Burayı bölüm bölüm alacağım uzun bölüm o yüzden siz de rahat bir şekilde dikkatli bir şekilde dinleyin. Dünyanın düzeni ancak kendisine itaat edilecek bir sistem, bir başkan, bir yönetimle mümkündür. Başka türlü anarşi, terör, hak ve adaletin gerçekleşmesi mümkün değildir. O yüzden insanlar arasındaki hukukun insanın devletle, insanın eşiyle, çocuklarıyla, ticarette karşı tarafla her türlü meselede hak ve adaletin tesis edilmesi için bir yönetime ihtiyaç var.

İslâm siyâset düşüncesi bu noktada kavram olarak Şûrâ’nın, şurayı ve istişareyi getirir. Kur’ân’da bu noktada hem Şûrâ suresi vardır hem de Kur’ân’da Hazret-i Peygamber’e istişâre etmesi ve istişarenin neticesine tabi olması emredilir. O yüzden mesela İslâmî dil literatüründe Şûrâ meşveret kökünden türetilmiştir. İnsanları bir araya getiren birbirlerinin görüşlerine başvurarak ortak bir görüşü belirlemek istemelerine de istişâre denir. Bir araya gelip görüş alışverişinde bulunan topluluğa da Şûrâ denir. Bir topluluk var, bunlar bir araya geliyorlar, görüş alışverişinde bulunuyorlar. Bu toplulukun adı Şûrâ, yaptıkları iş istişâre. Bakın topluluğun adı Şûrâ. İslâm kendi yönetim biçimini böyle belirler.

İslâm’da her ne kadar bir tane halîfe var ise de, her ne kadar bir başkan ve etrafında yöneticiler var ise de tek başına karar alması, bu noktada tek başına hükmetmesi tırnak içerisinde, İslâmî kurallar manzumesinin içerisinde doğru değildir. Ya o devlet başkanının bir Şûrâ meclisi olmalı ve o Şûrâ meclisinde konular, meseleler istişâre edilmeli. Eğer söz konusu olan şey siyâsî devletin idaresi ile alakalıysa siyâsî bir Şûrâ meclisi kurulmalı. Yok, söz konusu olan şey dini bir meseleyse o zaman dini Şûrâ meclisi kurulmalı. Dinin Şûrâ meclisinde söz konusu olan şey tasavvufla alakalıysa, sufilikle alakalıysa tasavvuf ve sûfî Şûrâ meclisi kurulmalı. Bunların tarihte örnekleri var mı? Evet. Mesela Osmanlı’da meclis-i meşâyih var.

Berili şeyhlerin toplandığı bir meclis ve o berili şeyhlerin toplandığı meclis yeni yetişen şeyhlere icazet veren bir meclis. Bu meclis tekkenin açılmasına, tekkenin kapanmasına, tekkede faaliyetlerin yürütülüp yürütülmemesine o meclis karar veriyor. Bunun adı meclis-i meşâyih Osmanlı’da. Şimdi bu nerede var? Bosna’da var. Bosna’da meclis-i meşâyih var. Kim? Buraya her Şeb-i Arûs’da davet ettiğimiz Sırrı Hacı Mehliç Efendi. Bakın Sırrı Hacı Mehliç Efendi, Bosna meclis-i meşâyih başkanı veya tasavvufi tabirle meclis-i meşâyih baş şeyhi. O kime şeyhlik verildi ise diyelim ki, X kimisi şeyhi icazet verdi. O altına mühür basıyor, basması gerekiyor. Veya hatta o meclis-i meşâyih, o şeyhi aldıysa o kimse şeyhlik yapabiliyor.

Bu kurum İslâm’da var mı? Evet. Mesela fetvâ meclisi kurulu var mı? Evet. Bunu kim yapıyor? Bunu Türkiye’de şu anda Diyanet İşleri Başkanlığı yapıyor. Diyanet İşleri Başkanlığında fetvâ kurulu var mı? Evet. Ve Diyanet fetvâ kurulu fetvâ veriyor mu? Evet. Peki Diyanetin fetvâ kurulu kimlerden oluşuyor? Diyanetin kendi memurlarından oluşuyor. Kendi memurlarından. Bunu bildiğim kadar söylüyorum. Bu konuda Diyanetin yapılanmasına çok aşina değilim. Ve Diyanet bir fetvâ verirken o fetvâ kurulundan çıkacak olan fetvâyı vermeye çalışıyor. Bununla alakalı ama o kurulda mesela klasik medreselerden yetişme fıkıhçılar var mı? Yok. Klasik medreselerden yetişme hadisçiler var mı? Yok. Klasik medreselerden yetişme kelamcılar var mı?

Yok. Klasik medreselerden yetişme tefsirciler var mı? Yok. Bildiğim kadarıyla yok. Ben bunu bir eksiklik, fazlalık olarak değil, bir tanımlama açısından söylüyorum. O zaman dini konularda fetvâ verecek olan bir mercinin olması gerekiyor mu? Evet. O merci tek başına mı? Hayır. Onlar da şuura olarak belli kimselerin toplanıp orada hükmetmesi lazım. Önceden bunlar genelde bir şahıs üzerinde toplanıyormuş. Mesela fetvâ verebilecek olan kimseler ayetten, hadisten, tefsirden, fıkıhtan, kelamdan, matematikten, fizikten, kimyadan, astrofizikten etkili ve yetkili icazetlere olması gerekiyordu. Eğer yok ise o eksik ve nakıstı. Bakın o eksik ve nakıstı. Mesela Diyanetin fetvâ kurulunda matematikçi de olmalı.

Diyanetin fetvâ kurulunda fizikçi, kimyacı, örneğin biyolojisi, örneğin Diyanetin fetvâ kurulunda hatta bilgisayar yazılımcısı bile olmalı. Diyeceksiniz ne alaka var? Klavye var, sosyal medya var. Orada dahi o bilgisayardan ve bugünkü sosyal medyadan haberi olan kimselerin olması lazım. Mustafa Özbahçel söylüyorum ona. Olmazsa eksik kalır, nakız kalır. Sosyal medyadan haberi olan sosyal medyacı bir alimin orada olması lazım veya profesörün. Sebep? Çünkü insanlar sosyal medyadan idare ediliyor bugün. Medyayı bilen bir profesör olması lazım. Sebep? İnsanlar medyayla sevgiye idare ediliyor şimdi. Medya yoluyla iyi, kötü, kötü, iyi çok rahat yapabilir misiniz? Evet. Medya yoluyla bir şeyin algı operasyonu yapıp farklı bir noktaya götürebilir misiniz?

Evet. Bunun harâmlığını, helâllığını, bunun nerede duracağını, nerede biteceğini kim hükmedecek? Hükümsüz. Örneğin siz Türkiye’de medyada yalan haberin suç olmadığını biliyor musunuz? Ben de dün gece öğrendim. Medya istediği yalan haberi söyleyebilir, yapabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yalan haber yapmak medya için suç unsuru değil. Herhangi bir gazete, herhangi bir televizyon, herhangi bir internet medyası istediği yalan haberi yapabilir, suç değil. Sizi öldü diyebilir, sizinle alakalı tutuklandı diyebilir, sizinle alakalı kaçarken yakalandı diyebilir. Sizinle alakalı başka bir şey söyleyebilir. Evet suç değil. Nasretin Hoca düşmüş ya minareden, herkes başına üşüşmüş, bana demiş minareden düşen birini getirin.

Evet. Siz de ilk defa duydunuz değil mi? Evet ben de dün duydum, ben de Mehmed Emîn’e sordum. Ya bu adam yalan haber yapmış dedim ben. Bunun bir suçu yok mu? Yok dedi. Ben durdum nasıl yok dedim ya. Türkiye’de yalan haber suç değil dedi. Dedim nereden? Önceden suçlu dedi ondan sonra. Ama ne dedi oda TV mi dedi, yok bir tane daha var, ne o ne? Efendim? Yok yok yok. Oda var, onunla beraber bir tane daha var. Oda TV mi dedi, bir şey dedi ya. Yakına koyuyorum, kıymetinden dolayı değil, üşürsem tekrar alacağım diye. Oda TV dedi herhalde, oda TV. Tayyip Erdoğan başbakan ise başbakanken onun için bir yalan haber yapmış. Henüz daha başbakanmış o zaman. Yerel mahkemede mahkemeyi kazanmış, Yargıtay bozmuş.

Bir de Yargıtay’ın bozma kararı şu olmuş. Ya bunlar haberci, medyacı. Halkın haber alma özgürlüğünü kısıtlayamayız demişler. Böyle bir Yargıtay kararı çıkarmış, Yargıtay bir karar çıkarmış. Yalan haber o gündür bu gündür serbest ülkede. Örnek, bu fetvâ kurulunda bunun dolması lazım. Örneğin bence. O zaman İslâm bunu organlarını tersinde oluşturmuş.


Şûrâ, Meşveret ve Meclis-i Meşâyih

Bir ne lazım? Şûrâ lazım. Şûrâ’ya kimler seçilecek? Bunlar özellikleri belirlenmiş. Özellikleri belirlenmiş. Mesela bir kimsenin şahitliğinin daha özelliği lazım. Mesela bir şahit daha önce başka bir yerde yalan söylediyse o şahitlik yapamıyor. Yalan söylediği hukuki olarak sabitlenmiş, tespitlenmiş. O kimse yalancı. Onun şahitliği kabul edilmiyor. İslâm bu kadar ince düşünüyor. İslâm’da yalancı şahitlik yok. Adam bir mahkemeden bir mahkemeye yalancı şahitlik için girmiyor. orada durup yalancı şahit var abi, yalancı şahit var abi diyemiyor. Biz çocukluğumuzda bunları gördük de o yüzden. böyle tipik insanlar vardı. Baynır’da birkaç kişi vardı mesela. Ben daha çok gençtim, çok çocuktum daha o zaman.

Onlar yalancı şahitlikle meşhurdur. yalancı şahit lazımsa onu alıp götürüyorsun. O vallada billada tillada gördüm diyor atıyor kenara. Tamam bitti. Ama toplumun içerisinde düşük kapasitede kimseler öyle söyleyeyim. Onlar mahkeme kapılarında bekliyorlardı. Sabah’tan akışlama kadar bekliyor. hatta hâkim diyormuş. Bunu mu getirdiniz gene? Bütün olayları sen mi görüyorsun diyormuş onlar. Bunun gibi. Şimdi İslâm’da bunlar teknik olarak yerleşmiş. Devlet başkanı da bir şura kuruyor. Bir şura kuruluyor. O şuraya bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi deniliyor ya veya milletvekilleri veya meclis deniliyor. Değişik yerlerde değişik isimlerle anılıyor. İslâm’da şura var. Bu şuraya katılacak olanların özellikleri var.

Mesela biz buna millet meclisi diyorsak örneğin. Milletvekili seçilecek olanların özellikleri var. Öyle bir üniversite diplomasıyla yeterli değil bu. Şûrâ’ya katılacak olan bir kimse bilgili, hikmetli, ahlâklı, doğru, dürüst, şerefli, namuslu, haysiyetli bir kimse olması lazım. İlim ehli olması lazım, hikmet ehli olması lazım, güzel ahlâklı olması lazım. Şûrâ’ya katılacak olan kimseler. Kur’ân’da işler, onlara danış. bir iş yapacağında onlarla istişaret. Kime söylüyor bunu? Hazret-i Peygambere söylüyor. Ve diyor istişâre ettikten sonra o istişareye de uy. bir konuyu danıştın, bir konuyu istişâre ettin, o istişareden çıkacak olan karara da uy. İstişareye tabi ol diyor. Kime? Hazret-i Peygambere diyor.

Ve onların işleri aralarında müşâvere iledir. Ayeti de bu şuraya delildir. O zaman İslâm yönetim biçimi kendisini geliştirememiş diyemeyiz. Bununla alakalı Kur’ân bize yol biçmemiş, bize yol çizmemiş diyemeyiz. Normalde ayrıca 42. surenin adı da Şûrâ. Ve bu Kur’ân’da tavsiye edilen istişâre ve Şûrâ sadece siyâsî konularla mı sınırlıdır? Hayır. Bu imam Mâtürîdî diye şimdi tekrar geliyorum. İmam Mâtürîdî diye göre müşâvere muhkem naslın bulunduğu yerde değil, bulunmadığı yerde geçerlidir. bir şey muhkem ayetle sabitse, bir şey Kur’ân ve sünnetle sabitlendiyse, bunun üzerinde müşâvere etmek, bunun üzerinde istişâre etmenin anlamı yok. O çünkü âyet ve hadisle sabit. Örneğin bir hukuk var. O hukuk ne?

Kur’ân’daki bir ceza. Onun üzerinde sizin istişâre etme söz konusu değil veya bir şey hadîs-i şerifle sabit. Siz onun üzerinde bir şey istişâre edemezsiniz. Bakın onun üzerinde bir şey istişâre edemezsiniz. Çünkü bir şey Kur’ân ve sünnetle sabitse, onu siz Şûrâ’da, Şûrâ’ya sunup da onu değiştirmeniz mümkün değil. Onunla alakalı hükmü kaldırmanız veya hükmü değişikliğe götürmeniz mümkün değil. Bakın mümkün değil bu. Zaten şu anda yeryüzünde İslâm’ın insanları acı gelen ve değiştirmeye çalıştıkları, oynamaya çalıştıkları yer burası. Nefislerine acı gelen, nefislerini bangır bangır bağıttıran, şeytânla beraber kol kola gezdirip horon teptiren yer burası. Biz ayetle, hadiste sabit olan bir şeyi kim adına değiştirebiliriz?

Değiştiremeyiz. Değiştirmeye kalkanlar küfür ehlidir. Kafir olurlar, dinden çıkarlar, teclid îmân, teclid nikah gerekli. Siz orucu değiştiremezsiniz, siz namazı değiştiremezsiniz, siz bunların vakitlerini dahi değiştiremezsiniz, siz bunların kılınma şeklini değiştiremezsiniz. siz camilere sandaleleri otutturup orada iki tane âyet-i kerime okuyup siz namazı kıldınız deyip gönderemezsiniz. Yapamazsınız. Bir şey Kur’ân’la ve Sünnet’le sabitse bunu değiştirmek mümkün değil. Bunu İmâm-ı A’zam söylemiş, İmâm-ı Şâfiî’yi, İmâm-ı Mâlik’i, İmâm-ı Hanbelî’i söylemiş. Bunu İmâm-ı Mâtürîdî kaideleştirmiş, sistemleştirmiş. Bunu söyleyen İmam-ı Mâtürîdî’nin hükmü değil bu. Bu İmam-ı Mâtürîdî’ye kadar gelen bütün alimlerin hükmü bu. meşhur ya neyle hükmedeceksin?

Kur’ân’la ya Resulallah, bulamazsan Sünnet’inle ya Resulallah, bulamazsan kıyâs ederim, ictihâd ederim, fetvâ veririm. Yanağını okşuyor, ona duâ ediyor. Nereye gönderiyor? Yemen’e vali gönderiyor. Yemen’e vali gönderdiği kimseye konuşuyor bunu. O zaman bir kimse ister dini olsun, ister siyâsî olsun, birinci derecede Kur’ân’la. Ondan sonra Sünnet-i Seniyye, ondan sonra İmam’ların iştahatine bakmakla mükellef. Ve bu noktada Kur’ân ve Sünnet’in olmadığı yerde ictihâd söz konusudur. Kur’ân ve Sünnet’in olduğu yerde ictihâd söz konusu değildir. Faizin azı da çoğu da haramdır. Siz faizle alakalı hükmü değiştiremezsiniz. Azı da çoğu da haramdır. Siz zorunluluktan dolayı fâiz caiz olur diyemezsiniz.


Muhkem Nass Üzerinde İctihâd Yoktur

Bunu derseniz herkes zorunluluktan dolayı başka şeyleri de caiz görür. Kapı aralamış olursunuz. O zaman bir erkek de kalkar, ben çok zorunlu kaldım, evlenemedim, yapacak hiçbir şeyim kalmadı. Ben gittim filanca eve, orada nefsimi kör ettim. Ben zorunluydum der. Kıyâs eder. Kıyâs eder. Bakın kıyâs eder. Adam evi olmayı versin, zorunluluktan dolayı sen fâize caiz dersen. Öyle yap canı git milli emlânı arsalarını aç herkes gelip bunlara çadır kurabilir de gitsin birisi çadırını kursun. Evi yoksa çadır yargımı yap. Faize kapı aralama. O zaman birisi çadırını kursun. Evi yoksa çadır yargımı yap. Faize kapı aralama. Çadır yargımı yap. Faize kapı aralama. Zorunluluktan dolayı fetvâ verme yani. Onun başka bir kapısı var.

O zaman bakın Kur’ân ve Sünnet de sabit. Âyet de sabit. Onlar mahşer günde şeytân çarpmış ki bu halka olacaklar. Alamazsın kardeşim. Mümin müminden fâiz alamaz. Alamaz. Her fazlalık faizdir. Alamazsın. Ya o vadeli satış gibidir. Diyemezsin. Gibidir diyemezsin. Söyleyemezsin. Nassla sabit çünkü. Nikahsız bir kadınla erkeğin birleşmesi zinadır. Buna sen zorunluluk getirip de başka bir yerden başka bir fetvâ veremezsin. Veremezsin. Nassla sabit. Ya aç kalınca nasıl domuzdan yiyorsun ya? İyi. İyi. Aç kalmak insanın ölümle, azarlarıyla alakalı, susuz kalmak azarlarıyla alakalı, evsiz kalmak azarlarıyla alakalı değil. Değil. Bakın değil. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde Nas’ın bulunmadığı yerlerde ictihâd söz konusudur.

İçtahat geçerli olur. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem savaş gibi konularda ashâbıyla istişâre ettiğini, sahabenin de kendi aralarında hükmü açık olmayan kimi konuları istişâre neticesinde karara bağladıklarını örnek olarak gösterebiliriz. İster dini, ister siyâsî, ister dünyevi olsun, hayatın her alanında, hayatın her alanında istişâre övülmeye değer bir davranış biçimidir. Her alanda. İstişâre etmek sünnettir. Ayetle emredilmiş Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin davranışıyla sünnet oldu, o zaman her iş, çünkü işlerini onlarla istişâre et. Emir niteliğinde. O zaman her iş istişâre edilebilir mi? Evet. Ve her güncel meselelerde, güncel meselelerde hakkında Nas yoksa bunlara ictihâd edilebilir mi?

Evet. Her türlü meselede hakkında Nas olmayan, ister siyâsî, ister dünyevi, ister dini, bunların üzerinde ictihâd edilebilir mi? Evet. Ve o ictihâd uygulanabilir mi? Evet. Bu içtahatlar edilirken istişâre edilmeli mi? Evet. Bu istişareyi yapacak olanların bir şura kurulları olması gerekir mi? Evet. İslâm’ın sistemi bu. Ve bu noktada ister siyâsî meselelerde, ister dini meselelerde, ister dünyayı ilgilendiren meselelerde, farkındaysanız dünya üzerinde hızla terimler değişmede, olaylar gelişmede ve toplumlar hızlı bir dönüşüm ve değişim içindeler. Bu toplumlar hızlı bir şekilde dönüşüm geçirirken, siyâsî, dini ve dünyevi istişâre kurullarının şuuraların her an aktif olması ve her an o değişen kural, değişen kurum, değişen lafızlarla alakalı istişâre kurullarının açıları her daim ictihâd etmeleri gerekir. bu noktada İslâm dünyası her meselede güdük kalmasının sebeplerinden birisi budur.

Meselenin, meselenin ve meselelerin yetkili kurullarda istişâre edilip, içtahatlerin edilmemesinden dolayı İslâm dünyası her meselede güdük kalmakta, her meselede hem siyâsî meselelerde güdük kalmakta hem dini meselelerde güdük kalmakta hem de dünyevi meselelerde İslâm dünyası bugün için güdük kalmakta. Çünkü dünya hızla değişim ve dönüşüm geçirirken ve dünyada insan toplulukları, devletler hızla değişim ve dönüşüm geçirirken, İslâm dünyası ne yazık ki kendi iç çekişmelerinden veya kendi iç hastalıklarından, midelerini ağrıtmalarından, başlarını ağrıtmalarından, bağırsaklarındaki kirlilikten ve gururlamalarından dolayı dünyanın gerisinde kalmakta, dünyanın gerisinde kalmakta, sûfî topluluğun dahi gerisinde kalıyorlar.

Bu sûfî topluluk 30 yıldan beri sigara harâm derken, onlar Cumhurbaşkanı’nın sigaraya savaş açmasını beklediler. Cumhurbaşkanı sigaraya savaş açınca, Diyanet’e haramdır, hükmünü verdi. Ama 30 yıldan beri bu sûfî topluluk sigaranın harâm olduğunu söylüyordu. Bu sûfî topluluktan 30 yıl geri, gerici bunlar. Bunlar gerici. İleriyi göremeyen, ileriden haberi olmayan, bu konuda kalbi, akılları körelmiş, bu konuda fiziki akılları iyi diş edilmiş, üretmeyen kalbi ve normalde nazarî akılları çürümüş insanlar. İslâm dünyası’nın en büyük problemi bu. Ve İslâm dünyası, dünyası siyâsî meselelerde, dini meselelerde, dünyevi meselelerde ictihâd mekanizmasını kurup çalıştıramayan bir dünya. Çalıştıramayan bir dünya.

Bizim bir şey önümüze geliyor, bu kalemdir diye hükmetmek için 30 yıl geçiyor. Sebep, buna kalemdir diyecek olan bir şura heyeti yok. Buna kalem hükmünü verecek bir şura heyeti olmadığından dolayı biz kendi içimizde konuş Allah konuş, çatış Allah çatış, bağırış Allah bağırış. Herkes bir şey söylüyor. Biz bunun hükmünü veremiyoruz. Siyâsî meselelerde daim. Dinî meselelerde daim. Diyanet kendisi bir İslâm ansiklopedisi hazırlamış. İslâm ansiklopedisinde Rüyetullâh haktır diyor, hadîsleri veriyor. İmanların ictihâdlerini veriyor. Müftü, böyle bir şey söylüyor. Dini bir mesele. Dini bir mesele. Bu konu gündemde olduğu için söylüyorum. Bu konuyu ben ilayet fakültesinde, ilayet fakültesinde, ilayet fakültesinde, ilayet fakültesinde, ilayet fakültesinde, ilayet fakültesinde, ilayet fakültesinde, ilayet fakültesinde.

Beş altı tane ilayet profesörünün önünde söylüyorum. İtirazınız varsa diyorum önümüzdeki hafta Gazemir’de diyorum sohbetim var, getirin diyorum delillerinizi oraya. Orada bu konuyu tartışalım konuşalım. Bir tanesi gelemiyor. Bütün hadîsleri, sözleri gidiyorum oraya ve ben çatır çatır orada onu konuşuyorum. Bir tane ilayet fakültesinden profesör gelip orada bir test savunamıyor. İlim kibri. Veya gevşeklik veya boşluk veya tembellik veya karşıdaki kimseyi hiçe saymak. Beş sene sonra medyada gündem oluyor. Kes, kopyala, yapıştırla ama bir tane hak ses duyamıyorsunuz. Sebep herkes kafasını kuma gömmüş. Kardeş, rüyetullâh haktır ya. Diyemiyor kimse. Neden? Çünkü ya ilim olarak yetersiz ya da korkakla.

Evet, o yüzden normalde toplumlar değişiyor. Bakın dün konuştuğumuz, bundan 100 yıl önce konuştuğumuz tarım toplumuydı. Ondan önceki topluluk hayvancılık yapıyordu. Orta Asya’dan itibaren bu toprakların insanları göçebe bir toplumdu. Göçebe bir toplumdu. Göçebenin dünya bakışı, dünya anlayışı, din anlayışı, siyâset anlayışı, devlet anlayışıyla yerleşik olanın anlayışı aynı değildir. Ardından tarım toplumları oluşmuş. Öyle değil mi? Avrupa’da da olmuşmuş, Anadolu’da da olmuşmuş, bütün dünya üzerinde ne olmuş? Tarım toplumu oluşmuş. Bir tarım toplumunun ihtiyaçlarıyla, tarım toplumunun yönetmekle, bir sanayi toplumunun yönetmek, bir sanayi toplumunun istekleri, arzuları, onların dini, dünyevi, siyâsî anlayışları aynı değil.


Toplum Değişimi ve AVM Örneği

Aynı değil. Bakın aynı değil. Toplumlar değişiyor. Değişen toplumlara siyâsî, dini ve dünyevi ictihâdlar etmen gerekiyor. Onlar aç, doyurman gerekiyor. Şimdi sanayi toplumundan da çıkıyor dünya. Şimdi ne diyorlar? Bilgi çağı diyorlar değil mi? Bilgisizliğin adını bilgi çağı koydular. Bu çağı bilgi çağı değil. Bu çağı algı çağı. Algıların üzerinden gidiyorlar. Olmayanı varmış gibi gösteriyorlar. Helogram çağı. Ve asla bilgi çağı olarak değil. Ama bugün için toplumun istekleri, yaşam standardı, kafası, düşüncesi, hayat tarzı, hayat standardı. Farklı. Bakın farklı. Siz onların önüne yeni ictihâdlar getirmelisiniz. Örnekliyeceğim şimdi bunu örnek olarak söyleyeceğim. Irgalansın, çalkalansın diye.

Birisi kalksa dese ki AVM’lerden alışveriş etmek caiz değildir. Kim buna cevap verecek? Bütün toplum şunu diyecek. Ne saçma şey söyledi ya. Ne alakası var ya AVM’lerden alışveriş etmek caiz olmaz mı? Hayır değil. Hadi bakalım. Nasıl basmaya? Nasıl yani? Kapitalist sistemin mabetleri ya. Gitmeyin kardeşim oraya. Caiz değil girmekteyse birisi. Haklı gerekçeler. Ben şimdi oturup bir sürü haklı gerekçe sunarım size. Bir, hevai hevesi arttırıcı. İki, şeytanın kol gezdiği yer. Üç, kapitalist sistemi. Bir, kapitalist sistemi. Bir, kapitalist sistemi. Bir, hevesi arttırıcı. İki, şeytanın kol gezdiği yer. Üç, kapitalist sistemin insanları ütmek için ürettiği yerler. Dört, kapitalist sistemin insanların düşüncelerini iyiliş ettiği yer.

Beş, kapitalist sistemin insanların kalplerini kör ettiği yer. Altı, kapitalist sistemin insanların akıllarını kör ettiği yer. Yedi, kapitalist sistemin insanları ihtiyacından fazla alışveriş ettirdikleri, israf ettirdikleri yer. Sekiz, insanların normal çalışması gerekirken, kendilerince çalışmaları gerekirken veya çalışmadıkları zamanlarda dinlenip kitap okuyup üretmeyi düşünmeleri gerekirken, aylak aylak, salak salak, geri zekalı bir şekilde dolaştıkları bir yer. Var mı itiraz edecek olan? E diyorum diyenin boğazını sıkacağım zaten. Nasıl olsa kabadayıymışım ya. Ben de o sosyal medyadan öğreniyorum ne oldu mu. Madem kabadayıyım, elhamdülillah. Heyy, yumuşak demediler kabadayı dediler. Onu da diyebilirler bunlar.

Ama normalde şimdi kendi kendime bakın az önce bunları sıraladım. Sıraladıklarımın içerisinde, yok hayır ya bu arkadaş bu yanlış diyebilecek olan kimse var mı? Yok. Bakın yok. Kimi ictihâd edecek bunu? Mustafa Özbağ söyledi hadi yarın hürriyete manşet. Bu adam zaten kalktı bir de dedi ki AVM’lerden alışveriş etmek caiz değildir. Bunu söylese yeter zaten. Herkes ooo bu adam nerede yaşıyor ya nereden geldi bu ya? Bu gene mi bir şeyler söyledi ya? Kendini Allah gördü, kendini peygamber gördü, kendini şöyle gördü. Laf hazırlıyor, laf hazırlıyor. Bu adam ne kadar da güzel bir şey. Bu geleni de söylüyorlar ya. Bu gene mi bir şeyler söyledi ya? Kendini Allah gördü kendini peygamber gördü kendini şöyle gördü laf hazırlıyor.

Allah Allah. Altına da herkes klavyede namussuz, şerefsiz, haysesiz hayri altına da. Klavye de söyleyecek eyvallah. Dert klavye kahramanı öyle. Biz de bir şey yapabileceğimizden değil dervişlik bizim boğazımıza ilmek atmış idam mahkumu gibi. Az önce bizim Oktay Nurîhar’ın geliyoruz, mevzu oldu. Dedim ya birisinin Mustafa Özbağı bir laf söylemesi mümkün müydü? Değildi. Ya birisi kalkacak, diyecek ki Mustafa Özbağı’nın gözünün üstünde kaşı var. Ya bu mümkün müydü? Mümkün değildi. Şimdi dervişlik ilmeği boğazımıza geçmiş. Şimdi ciğeri değil, tüyü de ciğeri değil, aklı, beyni, kalbi, komplo, vücudunu bir kefe koyacaksın. Üç kuruş yapmayacak olan adamlar da hala söylüyor. Dervişlik ilmeği boynumuzda.

Bir şey yapamıyorsun. Bir şey diyemiyorsun. Neden? İlmek boynumuzda. Söyleyecek laf yok ama insanlar bunu söyleyebilirler mi? Evet. Bunun fetvâsını kim verecek, söyleme fetvâsını? Yok. hukuksuzluk. Benim namusumu korumuyor, benim şerefimi korumuyor, benim haysiyetimi korumuyor. Benim çocuklarımı korumuyor. Benim kendimi korumuyor. Demokrasi denilen devlet biçimi benim hiçbir şeyimi korumuyor. Aklımı korumuyor, namusumu korumuyor, şerefimi korumuyor, dinimi korumuyor. Benim haysiyetimi korumuyor, benim şerefimi korumuyor. Benim çocuklarımı korumuyor, düşünsenize. Ya Allah’ım, ne yapayım? Benim çocuklarımı korumuyor, düşünsenize. Ya benim çocuğum okula gidiyor. Ya oradaki sınıf arkadaşlarının önünde, onların önünde düştüğü konumu düşünün.

Korumuyor benim çocuklarımı. Beni korumuyor. Ondan sonra diyorlar ki Mustafa Özbağ demokrasi düşmanı. Ya kardeşim benim yaşadığımı yaşamıyorsun ki sen. Sen benim gibi korumasız değilsin ki. Adam bana istediğini orada söylüyor. Benim hakkımı, hukukumu koruyacak hiçbir şey yok. İslâm hukuku yok çünkü. Bakın adam istediği yalan haberi yapabiliyor ülkede. Senin hakkını koruyan yok. Adam medyada senin hakkında istediğini yazıyor. Yarın senin çocuğun okula gidecek. Senin çocuğun yanında da sosyal medyanın içerisinde dolaşıyor herkes. Ve senin çocuğun baban bu mu dediğinde senin çocuğunu koruyacak bir şey yok. Senin arkadaşını, senin kardeşini, senin akrabalarını koruyacak bir kimse yok. Düşünebiliyor musun.

Özbaht soyismi? Ne kadar varsa hepsi lekelendi. Onlarca. Kim koruyacak? Yok koruyan. Neden? Toplumlar değişiyor. Toplumlar değişirken algılar değişiyor. Teknoloji değişiyor. Toplumlar değişiyor. Toplumlar değişiyor. Toplumlar değişiyor. Teknoloji değişiyor. Bunlara yetişecek ictihâd yok. Zaten o global sistem bunlara ictihâd edilmesini istemiyor. Dilediğin dilediğini söylesin, dilediğin dilediğini istediğin gibi karalasın. Onlar birbirleriyle uğraşırken biz 2000 tane büyük şirket dünyayı sömürelim. Dertleri bu. Bugün ülkede medyayla alakalı bir kısıtlayıcı düzenleme olsa dünya ayağa kalkar. Bunlar demokrasiden çıkıyorlar. Sosyal medyayla alakalı bir şey yapamazsınız. Medyayla alakalı bir şey yapamazsınız.

Dileyen dilediği gibi hakaret ediyor mu? Evet. Bir sürü sahte hesap aç, bir sürü sahte hesaptan istediğine hakaret et, kapat. Bir seferinde de bir boyuna dilekçe hazırlıyor, gönderiyor. Gelen cevap şu, böyle bir hesaba ulaşılamamıştır. Adam hakaret ettiğiyle kaldı. Bir de gidiyorsun karakola. Karakola. Mustafa Özbağ, evet. Şikayetiniz vardı, evet. Ne oldu? bu adam bana sosyal medyada, Twitter üzerinde bana hakaret etti, bana küfür etti, yazdı. Diyor ki, bunun sahibini bul gel bana. Bu hesabın sahibini bana bul, bul diyor bana. Diyorum ya ben devlet miyim? Ben bu adamı nereden bulayım? Ben bu adamı aramağa kalksam, bu adam beni zaten şikayet etse bu adam beni vurmak için mi aradı, öldürmek için mi aradı, tehdit unsuru olup adamı tehdit etmekle içeri gireceğim.

Hoş, hiç kimseye tehdit etmediğim halde dün de içerideydim de, öyle dediler ya adamı içeri alınmıştı dedi. Adama bir şey diyebildik mi? Hayır. Adam bugün sabahleyin mutlu mesut bir şekilde yatağından kımıl kımıl, çımıl çımıl yumuş yumuş, kalktı mı? Kalktı. Gerindi böyle, oh dedi ya Mustafa Özbağ’dan intikamımı aldım dedi, böyle bir şey yaptım dedi, ortalığı karıştırdım dedi mi? Dedi. Demiştir. Evet, toplumlar değişiyor, değişen toplumlara ictihâd gerekiyor.


Medya Hukuksuzluğu ve Câhil Toplum

Hemen ictihâd gerekiyor hem siyâsî olarak hem dini olarak hem de dünyevi olarak. Bu ictihâdlar yetişiyor mu İslâm dünyasında? Hayır. Devam ediyoruz. Kavramlar değişiyor. Bu kavramlar değiştikçe biz bu kavramlara karşılık herhangi bir ictihâd geliştirebiliyor muyuz? Hayır. Hayır. İslâm ne böyle ilkesizlik tanır, bunlar ilkesizlik çünkü. İslâm böyle ilkesizliğe böyle kanunsuzluğe böyle kuralsızlığa karşıdır. Ne de bunu kabul eder. Bakın burası çok önemlidir. İslâm bunu istemez ama bunu kabul etmez. Bununla mücadele eder, bununla savaşır. İslâm bununla cihâd eder ve İslâm kendi öz değerini orta yere koyar. İslâm bu ilkesizliğe, bu kuralsızlığa, bu kuramsızlığa, bu başıboşluyor, bu heva ve hevese, bu deccaliyete, bu şeytaniyete kendi öz değerlerinden kurallar… İslâm hiç bir zaman kuralsız değildir ve bu kuralları tayin eden birinci derecede Allah’tır.

Bu kurallar da heva ve hevesten değildir. Bu kurallar manzumesi heva ve hevesten değildir. Bu kurallar manzumesinin birinci derecede kural koyan Allah’tır. Allah’a itaat edin. İkinci derecede kural koyan onun yaşanması, o kuralın tecelliyatını gördüğümüz, tecelliyatını gördüğümüz Hazret-i Peygamber’dir. Sallallâhu Aleyhi ve Sellem. O zaman normalde bu değerler, İslâm’ın bu değerler manzumesi, bu kurallar manzumesi Kur’ân ve Sünnetle sabittir. Heva ve heves de değil. Ve Kur’ân’la Sünnetle sabit olan şey toplumların değişmesiyle değişmez. Kavram ve kuralların değişmesiyle değişmez. O nasla sabittir. Kur’ân ve Sünnetle sabittir. Bu bir ilkesizlik değildir, bu doğru ülkedir. Ne zaman hangi ilkenin değişeceğini bilmediğiniz bir kanun maddeleriyle, değişmeyeceğini muhkem olarak kalacak olan kanun maddeleriyle yönetilir İslâm. dün adam, haksız yere adam öldürmenin cezası müebbet iken veya idam iken bugün müebbete çevrilmez.

Ertesi gün 50 yıla düşmez. Ertesi sene, ya biz bu insanlara haksız yere adam öldürmekten dolayı fazla ceza veriyoruz. 30 yıla inmez. Bu kadimdir. Haksız yere bir kimse bir kimse öldürürse karşılığı ölümdür. İkinci karşılığı diettir. Kim? O normalde ölen kimseler varisleriyle alakalıdır. Üçüncüsü aftır. Eyvallah ama onu devlet değildir affeden ya varisleri affeder. Kural budur, değişmez. Dünya değişti. tarım toplumundan, sanayi toplumuna, sanayi toplumundan, sanayisiz topluma, sanayisiz toplumundan heva heves toplumuna geçti. Eee? Kuralları da değiştirelim. İslâm böyle değildir. O yüzden normalde İslâm’ın bu kendi içerisinde koymuş olduğu Kur’ân, Sünnet ile alakalı bu kanun ve kaidelere, kurallara uymayanların istiklolojisi de o nedir?

Kâfirdir. Kâfirdir. Termoloji bellidir. İslâm’ın koymuş olduğu kural ve kanunlara uymayan kimsenin İslâm’daki yeri kâfirdir. Evet. Siz ayetten birisine karşı çıkıyorsanız, siz Âyet-i Kerime’ye karşı çıkıyorsanız kâfirsinizdir. İslâm termolojisi bellidir. Ve o topluluk, bakın o topluluk Kur’ân ve Sünnet’e uymayan o topluluk İslâm toplumu değildir. O topluluk İslâm toplumu değildir. İslâm’da bu da bellidir. Siz Nass ile belli olan, Kur’ân ve Sünnet ile belli olan kural ve kanunlara uymayan bir topluluk İslâm toplumu değildir. Müslümansa cahil bir topluluktur. Cahildir. Cahil. Bugünkü İslâm dünyasının durduğu nokta gibi bugün İslâm dünyası cahili bir topluluktur. Büyük bir çoğunluğu. Sebep? Çünkü kendi dininin kural ve Kur’anlarını bilmez.

Bilen de uymaz. Cahil bir topluluktur. Karşı çıkarsa kâfir bir topluluktur. Su mu akıyor buradan? Akmasa damlıyor. Mekan diyorsunuz yani. Bizim benim ilk kahvede çalıştığım bir Feyza amca vardı bizim Allah rahmet eylesin. Yağmur yağdığında kahvenin üzerinden akardı. millet bağırırdı. Feyza abi akıyor burası ya. O gözlüklerini böyle koyar böyle. Evladım mekan burası akmasa da damlar. Dükkan burası akmasa da damlar. O yüzden burası da tekke akmasa da damlar. Damlıyor. İslâm kural ve kuranlarına uymayan bir topluluk Müslüman ise cahildir. İnkar ederse kâfir bir topluluk olur. Çünkü bu topluluk bir takım insanlara Allah’ın belirlemiş olduğu değer, ölçü, düşünüş, ahlâk, düzen ve kurumlara dair Allah’ın belirlediği ölçülerin dışında kalan Allah’ın belirlediği ölçülerin dışında bir hüküm koyar bunlar.

Bunun adına da demokrasi derler. Bunun adına siz bir sürü isim koyabilirsiniz. O yüzden İslâm nettir bu konuda. Ya Kur’ân ve Sünnet’in koymuş olduğu Kur’ân ve hukuklara uyarsınız. Uyarsanız İslâm toplumu olursunuz. Devlet ise İslâm devleti olur. Uymazsa o devlet İslâm devleti olmaz. Kâfir bir devlet olur. Uymazsa o toplum karşı gelirse, inkar ederse kâfir bir toplum olur. Kabul ediyor ama işlemiyor, yerine getirmiyor. O zaman cahil bir toplum olur. Ve İslâm bu konuda nettir. Ya bir şey İslamidir ya da İslâmî değildir. Ortası yoktur bu konuda. Şimdi buradan siyâsî hakimiyetin kaynağını teoride halka dayandırmasına rağmen diye bir söz var ya burada bununla alakalı. Halka dayandırması burada hâkimiyet anlayışı çıkar.

İslâm’da hâkimiyet veyahut da hâkimiyet türleri çıkar ortaya. Nedir bu? demokratik hâkimiyet anlayışı. Bugün dünya üzerinde şimdi bizi aldattıkları yer ne? Demokratik ne o? Hâkimiyet anlayışı. Öyle değil mi? Bunun çıkış noktası ne? Halkın sesi, hakkın sesidir. Böyle bir yutturmaca ile çıkmışlar bizim önümüze. İslâm’ın önüne bununla çıkmışlar. Ne diyorlar? Halkın sesi, hakkın sesidir. Hiçbir zaman olmamıştır. Ve halk eğitildiği kadar, eğitimi kadar bilir. Siz bir toplumu eğitmezseniz ne bilir o insanlar? Hiçbir şey bilmez. Hiçbir şey bilmeyen hakkın sesi olabilir mi? Cahil bir insan hakkın sesi olabilir mi? Bu normalde bu demokrasiyi savunanlar dahi ben bu konuda küçük bir araştırma yaptım. Öyle boş gelmedim buraya.

Demokrasiyi savunan en böyle katı demokrasiciler dahi normalde demokrasinin tam anlamını açıklayamıyorlar hiçbir kimse. Demokrasi eşittir şu, böyle bir açıklama yok. Jean Jacques Rousseau bile demokrasiyi bize anlatamıyor. Baktım Jean Jacques Rousseau’yu dahi araştırdım. Ve kendi kendime dedim ki ya demokrasiyi bu noktada en katı savunanlardan birisi Jean Jacques Rousseau o bile dedim demokrasiyi anlatamamış dedim kendimce. Anlatamamış bence anlatamamış. Zaten anlatamadığına dair herkes hem fikir sadece ben değilim. başka bu konuda kafa yoran bu konuda düşünce ile alakalı düşünmekten beyni çatlayan insanlar dahi demokrasi eşittir şudur diyememişler. İşin en acı tarafı bu ve bizde anayasa maddesi Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir cumhuriyet.

Demokrasinin ne anlama olduğu yok. Tarif edilmiyor. Layıklığın tarif edilmediği gibi demokrasinin de tarifi yok. Demokrasi şudur yok. Demokrasinin çıktığı ülkelerde dahi demokrasinin tarifi yok zaten. O zaman ne oldu? Demokrasi heva ve heves oldu. Hazret-i Ömer’in helvâdan yaptığı put oldu. Ben demokrasiyi Hazret-i Ömer Efendimiz’in tabiriyle helvâdan put olarak görüyorum. Hazret-i Ömer Efendimiz diyor ya biz helvâdan putlar yapardık karnımız acıkınca da yerdik. Karnı acıkılınca yenilen helvâdan put demokrasi. Ben o yüzden diyorum ben demokrat değilim. Ben o yüzden diyorum benim demokrasi ile hiç bir bağım yok.


Hâkimiyet Anlayışı ve Demokrasi Tenkîdi

Ben Kur’ân ve Sünnet’e îmân etmiş bir Müslümanım mı? Ben ne demokratım ne de demokrasiyi savunanlardan birisiyim. Olmak zorunda da değilim zaten. Ben lâik da değilim. Açık açık net söylüyorum bunlara. Saklım gizlim yok ortadayım. Ve bana derlerse ki neden sen demokrasiye karşısın, demokrat değilsin? Diyeceğim ki anayasada demokrasiyi tarif edin bilelim ne olduğunu. Ve diyeceğim ki lâik değilim evet layıklığı tarif edin anayasada. Lâiklik ne? Bileyim. Bileyim. Biz layıklığı önceden din ve devlet işlerinin ayrılması olarak okuduk. Nerede? Ortaokulda, lisede. Lisede okumadık. Lise meslek lisesi bizim sanayi gibiydi. Lisede ders ne, kitap ne, defter ne sanayi gibiydi yani. Meslek liseleri hala da aynı mı bilmiyorum da bizim zamanımız da öyleydi.

Öyle mi yine meslek liseler? Sanayi gibi mi? Her şey serbestti. Atış serbestti yani. Bizde de öyleydi. Silahla girip silahla çıkıyorduk. Sekanti yoktu yani. Trenin üstü meslek lisesi öyleydi. Bildiğiniz sanayiydi ya. Sanayi daha iyiydi belki de o zamanlar. Yok bizimki o kadar değildi. Ama öyleydi. E şimdi bize öğretilen biz o kadar öğrendik zaten başka bir şey yok. Ama buradaki demokrasinin anlamı yok çünkü. Herkese göre bir demokrasi anlamı var. O yüzden hâkimiyet gibi bir kavram. Hâkimiyet. Bizim millet meclisinde yazıyor ya, hâkimiyet kayısı, sarsısı milletidir. Halka üretilir. Tabii. Siz bir ihtilal yapar, bir anayasa yaparsınız. Ondan sonra anayasada halk oylamasını sunarsınız. Yüzde doksan sekiz anayasa halk oylamasında çıktı dersiniz. oldu hâkimiyet kayısı, sarsısı milletin.

Eşcinselliğe bu millet müsaade eder mi? Kayısı, sarsısı milletinse. Değil mi? Ama elliyi sona edebilir. Bu cehalet devam ederse elliyi sona edebilir. O yüzden normalde hâkimiyet ve halk. Halk dediğiniz kimse de aslında birbirleriyle ortak yönleri az olan. Kültür farkı var, dil farkı var, din farkı var, anlayış farkı var, bakış açısı var, görüş açısı var, yaşam tarzı var, yaşam standartı var. Evet. Çok az sayıda insanlar birbirleriyle ortak değerler manzumesinde buluşabilir. Zaten öyle o kitlede büyümeye başlayınca hemen böyle herkes kafasını kaldırır. Burada ne oluyor? Neden çoğalıyorlar bunlar? Anlı ay aynı anlayışta olmamaları lazım. Çatışmaları lazım. Eğer aynı anlayışta büyüyorlarsa bölüp parçalamamız lazım.

Risalecilerin üçe dörde bölündüğü gibi, refah partililerinin üçe dörde bölündüğü gibi, Ehl-i Sûfî’nin bir sürü parçaya bölündüğü gibi. Aynı yerde olmaz. O topluluk büyümemesi lazım. Parçalanması lazım. O yüzden normalde demokrasilerde asıl olan şey, hâkimiyetin halkta olması lazım. Öyle değil mi? hâkimiyet halk olacak. Halk yönlendirecek ve yönetecek. Bunun da olması için ne demişler? Demişler ki bir parlamento kuralım. Bu parlamento aracılığıyla halk devleti yönetsin. Öyle değil mi? İyi. Parlamantaya sizden mi oluşuyor? Hayır. Parlamantaya gidecek olan milletvekillerini önce kim seçiyor? Partiler seçiyor. Öyle değil mi? Partilerin seçtiklerini sizin önünüze koyuyorlar. Öyle değil mi? Siz kendi seçtiklerinizi değil, siz seçemezsiniz çünkü.

Siz bilemezsiniz. Sebep siz cahilsiniz. Kimi milletvekili yapacağınızı, kimi belediye başkanı yapacağınızı bilemezsiniz. En ideal seçim nerede var biliyor musunuz? Köy muhtarlığında. En demokratik seçim köy muhtarlığı. En ideal seçim köy muhtarlığı. Köy muhtarlığının haricinde hiçbir seçim ideal seçim değil. Hiçbir seçim. Muhtar bir partisi yok. Bildiğim kadarıyla var muhtar. Yok. Kaç tane karşına şey çıktı? İki tane aday çıktı karşına değil mi? İki tane aday çıktı. En yakın Rabbin rakibine kaç fark attın? Kaç? 300. Kaç seçmen var? 370 seçmen var. En yakın rakibine kaç fark attın diyorlar. 300 diyor. 70 kişi mi kaldı sana şimdi oradan daha sana devşirmek için? O 70 kişiye özel toplantı yap bence.

Diyor ki ne istiyorsunuz? Bir dahaki seçimlerde 370’ini de alın. İnşallah. Bakın bu aslında en ideal seçim. sebep, buraya muhtar sen olacaksın, sen aday olacaksın diyen yok. Hoş ona diyen oldu da. Muhtarlık açısından söylüyorum. Olmayacaktı. Ben ona dedim tamam burada muhtar ol sen dedim. Geldi iyi dirillerden bir heyet. Dediler ki söyledik olmuyor, kabul etmiyor boyuna. Eee? Dediler sen söyle. Ne için? Onunla olsan muhtarlığı kabul etsin. Dedim ne kabul etmiyorsun? Dedik ki anam darılır, abim istemez falan. Öyle oldu dedi değil mi? Dedi ki boş ver onlar ileri görmüyorlar sen muhtar ol dedim. Bir tane muhtarımız var elhamdülillah. Tabii muhtarın bütçesi yok öyle bize ilan ver reklam parası versin.

Şimdi en ideal seçim muhtarlıkta aslında. Bu noktada o zaman demokrasi olarak hakimiyetin halkta olması bugüne kadar oluşmuş bir şey değil. parlamentoyu oluşturan milletvekilleri ne yazık ki halkın kendi seçtiği milletvekilleri değil seçilenlerin tasdik edildiği milletvekilleri. Evet. Evet. Şimdi öyle olunca tabi parlamenta ülkenin en yüksek ve mutlak iktidarı olarak nitelendiriliyor. Ama milletin iktidarı ve ben kendimce milletin iktidarı ve hakimiyeti olarak ben görmüyorum. Ama normalde ben şunu soruyorum. hâkimiyet halkındı diyorum. demokraside halk hakimdi? O zaman her ülkeye göre demokrasi değişti. Her topluma göre demokrasi değişti. Her hükümete göre demokrasi değişti. Bizde padişahlık demokrasiye aykırıdı.

İngiltere’de kraliçe demokrasiye aykırı değil. Padişahlığı savunduğum için söylemiyorum. Bizde padişahlık demokrasiye aykırı Belçika’da kral var. İsviçre’de kral var. Danimarka’da kral var. Hollanda’da kral var. Lan Avrupa’nın büyük bir çoğunu krallık. İspanya’da kral var. Avrupa krallıklarla yönetilen bir ülkeler topluluğu. Onların demokrasilerinde bir yanlışlık yok. Ama bizde Osmanlı olunca demokraside yanlışlık var. Bunu normalde partisel olarak bakmayın. Amerika’da başkanlık sistemi var. Rusya’da başkanlık sistemi var. Demokrasi var. Ülkeye başkanlık sistemi geldi, demokrasi bizde gitti. Lan bu demokrasi bizde bir geliyor bir gidiyor. Bir geliyor bir gidiyor. Durmuyor durduğu yerde demokrasi bizde.

Sadece bizde değil ama. Başka yerlerde de durmuyor. Mısır’da da durmadı. Mısır’da seçimle geldi Mursî darbeyle gitti. Bir de milletin önünde öldürdüler adamı katlettiler.


Ülke Ülke Farklı Demokrasi Pratiği

Göz göre göre. Verdiler ilacı, su sağıt su dakikada ölecek. Ona göre dosajını da verdiler. Adamı herkesin önünde mahkeme salonunda öldürdüler. Dediler ki dersinizi alın. Biz istediğimiz böyle öldürürüz. Olmadı. O yüzden demokrasi batı siyâset tarihinde özel bir geçmişi var ama batıdaki batının kendi tarihi birikiminin sonucunda oluşan bir şey. Bir İslâm ülkesinde uyar mı, uymaz mı? Bir Anadolu ülkesinde uyar mı, uymaz mı? Bir Sûriye’de veyahut da Suûdî Arabistan’da uyar mı, uymaz mı? Fas, Dulus, Cezâir uyar mı, uymaz mı? Öyle mi olması lazım? nerede batı demokrasisi? Yok. Batının kendi içerisinde de yok. Bir ara Viyana’nın olduğu yer Avustralya mı? Avustralya. Avusturya. Avusturya’da bir adam seçilmişti başbakan.

Adama başbakanlık vermediler. Öyle değil mi? demokrasi vardı? Avrupa’da da demokrasi yok. O zaman normalde demokrasi bütün toplulukların kendilerine göre değişken bir şey. Öyle olunca bizi de şöyle bağlamaya çalışıyorlar. İslâm’la demokrasi bağlaşır. Nereden hükmettin bunu? Akayet imamı mısın? Hayır. Fıkıh imamı mısın? Hayır. Hadîs imamı mısın? Hayır. Nereden birleştirdin kardeşim sen demokrasiyle İslâm’ı? Sen ne? Din koyucu Allah mısın? Sen peygamber misin? Demokrasiyle bağdaştırdın veya sosyalizmle bağdaştırdın veya atekomünizmle bağdaştırdın veya kapitalizmle bağdaştırdın. Sadece demokrasi değil. Sen neyle neyi bağdaştırıyorsun? Birisi ilahi sistem. Allah’ın koymuş olduğu kurallar ve kanunlar.

Diğeri insanların kendi tecrübeleriyle, kendi heva ve hevesleriyle, kendi şeytaniyetleriyle kurdukları bir sistem. Nereden bağdaştırdın kardeşim sen bunu? Kim bağdaştırdı bunu sana? Bu fetvâyı nereden aldın sen? Kim söylüyor bunu bize? Siyasetçiler söylüyor. Kim söylüyor bize? Sosyalaklar söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Toplumu kendince böyle deniştirecek, dönüştürecek olanlar söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Kendisini İslâmî siyasetçi görenler söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Söyleyin mi? Fethullah Gülen söylüyor. Hatta biz diyor ileri demokrasi isteyen bir topluluğumuz. Daha ileri bir demokrasi. Neyi kastettiyse? Allah’ın demokrasiye baktığında demokrasi sadece böyle… Milletvekili seçtin gönderdiğin o değil ki.

Milletvekili kanun yapıyor orada. Neye göre kanun yaptı? Kime göre kanun yaptı? Kanun yapma yetkisi kimde? Parlumantada. Yetmedi. Parlumantanın yapmış olduğu kanunu bozma yetkisi var. Kimde? Başkanda. Nerede? Parlumantanın yapmış olduğu kanunu geri gönderme yetkisi vardı. Kimde? Cumhurbaşkanındaydı. Necdet Sezer habire gönderiyor muydu geriye? Gönderiyordu. En fazla geriye kanun gönderen Necdet Sezer Cumhurbaşkanlarının arasında. Adam anayasa profesörü. Dü. Adam hayatı boyunca hakimlik yapmış. Kapının önünden almış araba mahkemeye, mahkemeden evine. Yüksek hâkim olunca araba değişmiş, korumalar değişmiş, şoför değişmiş, lojman değişmiş, kapının önünden hakimlik yaptığı yere oradan eve. Aç mı var, açık mı var, meydanda olan var mı, çadırda mı kalıyor, köprünün altında mı karıyor?

Memlekette sarhoşlar neden sarhoş, neden uyuşturucu artıyor? Adam bundan haberi var mı? Yok. Ne oldu adam? Cumhurbaşkan oldu. Ya normalde bu noktada sadece biz milletvekili seçmiyoruz. Bizim seçtiğimiz milletvekilleri veyahut da bizim seçilmiş, onayladığımız milletvekilleri, öyle söyleyeyim, seçtiğimiz değil. Diyorlar ya demokrasi, yok kardeşim beş tane parti başkanı ondan sonra listeleri hazırlıyor sizin önünüzü koyuyor. Senin en çok sevdiğin, methettiğin adam 10. sıraya konulabilir. Hiç sevmediğiniz bir adam da birinci sıraya konulabilir. Siz de bizim partimizdeyip gidip oy atıyorsunuz. Örnek, sizin seçiminiz değil. Ben bazen diyorum ya, ön seçim yapsalar birinci sıra da yolurum. İndia ediyorum evet.

Bursa’daki belediye başkanları dahil milletvekilleri dahil ön seçim olsa en fazla oy ben alırım. Sakın ha milletvekili falan olacağımı düşünmeyin. Öyle bir derdim yok, öyle bir şeyim yok. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde yeri geldiğinde o kimseler kanun yapacaklar mı? Evet. Yapmış oldukları kanunlar Kur’ân ve Sünnet’e uygun olacak mı? Hayır. Laf sırası gelince %90’ı Müslüman olan bir ülkede İslâm’ın Kur’ân ve Kur’ân’larına aykırı kanunlar meclisten geçer mi? Evet. halkın meclisiydi? halk kendi kendini yönetiyordu? Evet. Ama İslâm dairesinde hüküm Allah’ındır. Sizin kurmuş olduğunuz şura Allah’ın hükmünün dışına çıkamaz. Bunun dışında bir kanun maddesi de yürürlüğe koyamaz ve İslâm’ın açıkça hükmü, yasayı koyduğu şeylerde milletvekillerin yasama yetkisi yoktur.

Demokrasiyle bağdaştı mı? Hayır. Günümüzde demokrasi, bu benim hakkınızı helâl edin, benim gördüğüm bunlar, tespitlerim. Bugün demokrasi kayıtsız şartsız parti politikalarını savunma haline gelmiş. böyle bir parti hizipçiliğine bürülmüş. Eğer sizin partiniz bir şey yaparsa doğru, sizin partiniz bir şey yapmazsa başka bir parti bunu öneri olarak koyarsa yanlış oluyor. Böyle olunca parti-perestlik çıkıyor orta yere veya şahıs perestlik çıkıyor orta yere. Demokrasilerde çıkıyor bu. Şahıs perest oluyoruz, bir şeyci oluyoruz. Adına ne derseniz deyin siz, anlayın. Oyuncu olmazsanız demokrat değilsiniz. Örnekleyeceğim yine tırnak içerisinde. Hangi partiyi kurarsanız kurun, Atatürk İlke ve İnkilâpları dairesinde bir parti kurmakla yükümlüsünüz.

Eğer parti programınızda Atatürk İlke ve İnkilâpları olmazsa partiniz kapatılır. Demokrasi budur. Veya mevcut Türkiye Cumhuriyeti anayasasına aykırı bir parti kuramazsınız. Anayasa suçu işlersiniz, partiniz kapatılır ceza alırsınız. mevcut anayasanın hükümlerinin içerisinde bir parti kurar, mevcut anayasanın içerisinde Atatürk ilke ve inkilaplarına yönelik olduğundan dolayı bunun dışına çıkamazsınız.


Atatürk İlkeleri ve Parti Tüzüğü

Ve siz herhangi bir parti toplantısında Atatürk ilke ve inkilaplarına karşı bir şey konuşursanız suç unsuru işlemiş olursunuz. Veya da herhangi bir toplantıda siz Türkiye Cumhuriyeti devleti anayasasının dışına çıkarsanız yine suç işlemiş olursunuz. Anayasâl suçtur. Demokrasi bu mu? Ama Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin sağlığında Müseylemetü’l-Kezzâb kendi peygamberliğini ilan etmiştir. Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri kendisinin karşısında peygamberlik ilan eden kimseyi katletmemiş, ona savaş açmamıştır. Ama siz yaşadığınız hangi toplumda olursanız oğlum bugün Almanya’da da olsanız Almanya anayasasına bağlı olup partinizi ölü kurmanız gerekiyor. demokrasi bu.

Ve normalde bütün dünya üzerindeki demokrasi partilerin kendi tüzüklerinin içerisinde kalmıştır. Parti demokrasisi vardır. Amerika’da demokraslar bir tarafta, öbür karşısında ne vardı? Efendim? Cumhuriyetçiler bir tarafta. Aynı şey. Zaten her yerde Amerikan modeli vardır. İki kutupta birleşirler. Türkiye’de de iki kutup birleşti. Bir tarafta bir ne diyorlar ona? Şimdi ittifaklar oluştu. Bir tarafta Cumhur İttifâkı, öbür tarafta Millet İttifâkı. Cumhur ile Millet’in arasında mana olarak bir fark yok. Cumhur demek, Millet demek. Toplulan yer. Bir fark yok ha. Ama isim böyle kelime lafız olarak farklı ya. O yüzden bizim insanımızla Cumhur İttifâkı, Millet İttifâkı yok. Farklı bir şey zannediyor.

Kelime olarak. Allah bizi affetsin. O yüzden normalde parti programlarına karşı çıkmak da mümkün değildir. Siz herhangi bir partinin içerisinde parti programına karşı çıkamazsınız. O partiye girdiğiniz anda parti programını kabul ettiniz. Din gibi. İslâm dinine girdiğiniz, İslâm’ın bütün kural ve kuramlarını kabul ettiniz. X partiye girdiğiniz partinin bütün tüzünü kabul ettiniz. Kuram ve kurallara uydunuz. O da bir şey. Bütün tüzünü kabul ettiniz. Kuram ve kurallara uydunuz. Oysa Hazret-i Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, Müslümanlara başka bir şekilde öğüt veriyor. Diyor ki, sizden biriniz, biz insanlarla birlikte hareket edeceğiz. Onlar iyilik yaparsa yaparız, kötülük yaparlarsa onu da işleriz demesin.

Fakat insanlar iyilikte bulunurlarsa iyilik yapmaya, kötülük işlerlerse zulmetmeye kendinizi alıştırınız. Hazret-i Peygamber diyor ki, bir topluluk iyilik yaparsa, sen de onların arasında iyilik yaparım. Bu topluluk kötülük yaparsa, ben de onların arasında kötülük yaparım demeyin diyor. Bakın bizi hizipçilikten uzak tutuyor. Bizi diyor ki, bir topluluk, burası bir sûfî topluluk, bunlar iyilik yaparlarsa ben de iyilik yaparım. Bu topluluk burada kötülük yaparsa, ben de kötülük yaparım demeyin diyor. Burada topluluk hizmini, parti hizmini, şans perestliği öldürüyor. Yok ediyor. Hazret-i Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem. Diyor ki, iyilik yapmaya devam ederlerse onlarla beraber iyilik yapın.

Ama kötülük işlerlerse diyor, zulmetmemeye kendinizi alıştırınız. sen kötülük işleme, sen orada zulmetme, sen orada zulme ortak olma diyor bize. Orada bir kötülük işleniyor. Sen o kötülüğe ortak olma.


Çoğunluk Prensibi ve Vahye Dayânmama

Sen o kötülüğün içerisinde bulunma diyor. Oo saat 11.15 var. Aa burada kaldık ya. Gidemedik demokrasiyi bitiremedik. Yok bu kadar fazla ben sizi yormayayım ya. Buradan her biriniz böyle kahrolsun demokrasi deyip çıkacaksınız şimdi. Demokrasiyi bitiremedik arkadaşlar. Aa az kalmış ya. Toparlayayım. Diğer taraftan demokrasinin en çok üzerinde durduğu ve adeta bir siyâsal tezin bel kemiğini oluşturan çoğunluk prensibi de Kur’ân-ı Kerim’in pek o kadar değer vermez. Bütün çoğunluk bir yerde toplansa örneğin deseler ki sarhoş edici malzemelerin hepsi de serbest olsun, caiz olsun. Kur’ân buna karşı durur. Der ki hayır. Benim harâm ettim haramdır der. Bir topluluk haramı helâl edemez. Ama demokrasiye göre bir topluluk haramı helâl edebilir mi?

Eder. Türkiye’de olduğu gibi. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde hatta vahiyden uzak her şeyi reddeder din. O zaman demokrasi dediğimiz şey vahye dayanmaz. Vahye dayanmayan her şey atıl ve batıldır. Bir ayetle meseleyi son buldurayım iki ayetle. Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar ancak zanla uyarlar ve onlar hak budur gerçek budur gibi iddialarda bulunduklarında vahiyden uzak olmaları dolayısıyla yalan ve iftira edenlerden başka kimseler değildir. En’âm Sûresi 116. And olsun ki onlardan önce geçenlerin çoğu sapıtmıştı. Sâffât âyet 71. Sen ne kadar hız göstersen de insanların çoğu inanmaz. Yûsuf suresi âyet 103. Öyle olunca İslâm çoğunluğa bakmaz.

İslâm’da çoğunun çok hükmü yoktur. Sebep çoğunluk doğru da olursa değeri ve hükmü vardır. Çoğunluk vahye dayandığı müddetçe değeri ve kıymet olur. Çoğunluk vahye dayanmıyorsa ya kafirdir ya cahildir. Allah bizi kafirlikten de cahillikten de uzak eylesin. Haklarınızı helâl edin. Geceniz hayır olsun. el-Fâtihâ.


Kaynakça ve Referanslar

  • Giriş: Ehl-i Sünnet’in Siyâset Anlayışı: Prof. Dr. Sönmez Kutlu, Ehl-i Sünnet Siyâset Anlayışının Dinî Temellerinin Sorgulanması (2009); devlet ve siyâsetin hükmî bir düzenleme olarak ele alınması; adaletin tesisi ve zulmün kaldırılması — Nahl 16/90 (“Allah adaleti, ihsanı emreder”); insan hakları — İsrâ 17/70 (“Biz âdem oğullarını şerefli kıldık”); yetkinin halktan alınması ilkesi; Ehl-i Sünnet’in siyâseti hukukî değil kelâmî çerçevede değerlendirmesinin tenkîdi; Hac Sûresi 22/41 (“Onlar ki kendilerine yeryüzünde iktidâr verdiğimizde namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler”); emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker vazîfesi; Müslüman toplumda devlet-siyâset-kelâm-hükûk içiçineliği
  • Kötülükle Mücâdele ve Sahâbe Örneği: Lût kavminin helakâ gerekçesi — A’râf 7/80-84, Hûd 11/77-83 (18.000 gece namaz kılıp yüzlerini ekşitmeme hadîs-i kudsîsi — Ahmed b. Hanbel, Müsned); “Her biriniz çobandır ve güttüğünden mes’uldür” — Buhârî, Cum’a 11; Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh’ın “sapü̈rsam ne yaparsiniz?” sorusuna kılıçla cevâb — İbn Sa’d, Tabakât; “Rabbimiz Allah’tır dedikleri için sürgun yiyenler” — Hac 22/39-40; Ömer bin Abdül’azîz’in hutbesi; velînin Allah hukukunu gözetmesi; mahkemelerin zengin-fakir, bürokrat-sıradan ayrımı yapmaması — Mâide 5/8 (“Bir kavme olan kınmanız sizi adaletsizliğe sevk etmesin”)
  • Ömer bin Abdül’azîz Hutbesi ve Emevî Eleştirisi: Ömer bin Abdül’azîz’in (Hazret-i Ömer’in torunu) Emevî devletindeki adaletli halîfelik örneği; dört halîfeden sonraki sistemin İslâmî olarak kabul edilmemesi; Hazret-i Hasan’ın zehirlenmesi, Hazret-i Hüseyin’in Kerbelâ şehâdeti (Muharrem 10/61) ile 72 şehîd; Hazret-i Âişe’nin namusuna iftirâ (Hadisetu’l-İfk) — Nûr 24/11-20; İmâm-ı A’zam ve Serahsî’nin zindanda şehâdetleri; Nûr 24/55 (“Allah sizden îmân edip sâlih amel işleyenlere yürûnü vaat etti”); Mâide 5/54 (“Allah’a itâat edin, Resûle itâat edin, yüz çevirirseniz…”); “Resûle düşen apaçık tebliğden başka bir şey değildir” — Nûr 24/54
  • Kelâm İlmi, Siyâset ve Mâtürîdî: Fârâbî’nin siyâset felsefesi — el-Medînetu’l-Fâzıla; İmâm-ı Mâtürîdî, Kitâbu’t-Tevhîd ve Te’vîlâtu Ehli’s-Sünne; Şiî imâmet/imâmların mâsumiyyeti akidesine karşı Ehl-i Sünnet’in devlet başkanının mâsum olmadığı ölçüsü; mâsumiyet karinesinin sadece çocuklara mahsus olduğu; âkıl bâliğliğin fizikî değil idrakî olarak yeniden ictihâdı gerektiği; Nisâ 4/59 (“Allah’a itâat edin, Resûle itâat edin, sizden olan emir sahiplerine itâat edin”) ve Nisâ 4/83 (“Bir haber eriştiğinde onu Resûle ve kendilerinden olan emir sâhiblerine havale etseler…”); ülü’l-emr kavramında siyâsî ve dinî emirin ayrışması; siyâset-hükûk-kelâm ayrımı Mâtürîdî’de sistematik olarak ortaya konmuştur
  • Şûrâ, Meşveret ve Meclis-i Meşâyih: Şûrâ Sûresi 42/38 (“işleri aralarında şûrâ iledir”); Âl-i İmrân 3/159 (“İşler hakkında onlarla müşâvere et, azmettiğin zaman Allah’a tevekkül et”); 42. sûrenın adı Şûrâ; siyâsî-dinî-dünyevî şûrâ meclisleri tefrîki; Osmanlı’da Meclis-i Meşâyih kurumu, Bosna meclis-i meşâyihi ve Sırrı Hacı Mehliç Efendi örneği; tekke-zâviye açma-kapama ve şeyhlere icâzet verme yetkisi; Diyanet Fetvâ Kurulu’nun eksik yapılanması; fetvâ kurulunda medreseden yetişme fıkıhçı, hadîsçi, kelâmıcı, tefsîrci ile birlikte matematikçi, fizikçi, sosyal medyacı, medyacı âlimlerin bulunması gereği; şehâdet usulü ve yalancı şahidin içtimâî düşmüs tutulması — Talak 65/2, Bakara 2/282
  • Muhkem Nass Üzerinde İctihâd Yoktur: Muhkem-müteşâbih ayrımı — Âl-i İmrân 3/7; Kur’ân-sünnet-ictihâd üçlüsü ve Muaz b. Cebel’in Yemen’e vali olarak gönderilme diyâloğu — Tirmizî, Ahkâm 3; İmâm-ı A’zam – İmâm-ı Şâfiî – İmâm-ı Mâlik – İmâm-ı Hanbelî’nin bu metodu benimsemesi; Mâtürîdî’nin ictihâd kaideleri; fâizin azinın ve çoğunun helâl kılınamayacağı — Bakara 2/275-279 (“Fâiz yiyenler mahşer gününde şeytân çarpmış gibi kalkarlar”); zorunluluk (zarûret) prensibinin kadim fıkhî sınırları — Mâide 5/3, Bakara 2/173 (açlıkta domuz örneği); zinâ yasağı nassla sabit — İsrâ 17/32; ictihâd yapılacak alanlar yalnız nassın bulunmadığı meselelerdir — İmâm-ı Şâtibî, el-Muvâfakât
  • Toplum Değişimi ve AVM Örneği: Hazret-i Peygamber’in ashâbıyla savaş ve idari işlerde istişâresi — Hendek/Bedir istişâreleri, İbn Hişâm Sîre; toplumsal devşişimle (göçebe → tarım → sanâyi → bilgi-algı çağı) değişen ihtiyâçlar karşısında İslâm dünyâsının ictihâd eksikliği; sûfî topluluğun sigaranın harâm hükmünü 30 yıl önce vermiş olması ve Diyanet’in Cumhurbaşkanı yaklaşımı üzerine gecikmeli fetvâsı; rüyetullâh meselesinde îlâhiyat profesörlerinin munakaşadan kaçınması; AVM’lerin (alışveriş merkezlerinin) kapitalist üretim mabâbedler oluşu — İsrâ 17/27 (“Safır mübezzirler şeytânların kardeşleridir”); hevayı heves artırıcılık, isrâf, gayri meshrû kazançlar ve Allah’ı unutturma işlevi
  • Medya Hukuksuzluğu ve Câhil Toplum: Türkiye’de yalan haberân suls unsuru olmaması (Oda TV’ye dair Yargıtay bozma kârârı “halkın haber alma özgürlüğü” gerekçesi); sosyal medyada sahte hesap ve iftirâ probleml; Twitter üzerinden küfür-iftirâ ve karakol-Cıaksi idari süreci; gıybet ve namus yasağı — Hucurât 49/12; Nûr 24/15-19 (iftira yasakları); global kapitalist sistemi destekleme maksâdı ile medyanın serbestleştirilmesinin stratejik boyutu; halkın eğitim seviyesi yoksunluğunda “halkın sesi = hakkın sesi” sloganının aşılmazlığı; Jean Jacques Rousseau’nun dahi demokrasiyi tam tanımlayamaması ve Türkiye Anayasası’nın demokrasi-lâiklik tanimsizlığı; Hazret-i Ömer’in helvâdan put yapıp yemesi kıssası — İbn Kesîr tefsîri
  • Hâkimiyet Anlayışı ve Demokrasi Tenkîdi: Kur’ân ve Sünnet’e îmân etmiş Müslümanın demokrat da lâik de olmak zorunda olmaması; hâkimiyyet-i milliye anayasa ölçütü ile ihtilâl-anayasa-halk oylaması üçgeni; T.B.M.M.’de millet üzerinde uygulanan hâkimiyet-i milliye prensibinin prâtik geçersizliği; eşcinsellik-elli sene sonra kanûnlaşma potansiyeli; partilerin listeleri halkın seçimi değil onayı olması; köy muhtarlığı seçiminin en ideal demokratik seçim olması örneği; parlamantonun “hâkimiyyet kayıtsız şartsiz milletindir” ibaresine karşı fıkhî eleştiri — Yûsuf 12/40 (“Hüküm ancak Allah’ındır”); Fethullah Gülen’in “ileri demokrasi” söylemi ve din-demokrasi çelişkisi
  • Ülke Ülke Farklı Demokrasi Pratiği: Mursi’nin Mısır’da seçimle gelmesi ve darbe ile mahkeme salonunda şehâdeti (Hazîrân 2019); Avusturya Örneği başbakanlık verilmemesi; İngiltere-Belçika-İsviçre-Danimarka-Hollanda-İspanya krallıklarında demokrasi çelişkisinin absent olması ama Osmanlı pâdişâhlığının Türk demokrasisine aykırı sayılması; Amerika ve Rusya’daki başkanlık sistemlerinin Türkiye’deki farklı karşılanışı; İslâm’ın demokrasi, sosyalizm, komünizm, kapitalizm gibi beşerî ideolojilerle bağdaşamayacağı; Bakara 2/256 (“Dînde zorlama yoktur”); Yûnus 10/99 (“Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi topsı inanırdı”); Necdet Sezer Cumhurbaşkanlığı döneminde kanun geri gönderme rekoru ve yüksek yargının halk gerçeğinden kopuşu
  • Atatürk İlkeleri ve Parti Tüzüğü: Milletvekillerinin Kur’ân ve Sünnet’e aykırı kanûn çıkarma yetkisinin şer’î geersizliği; %90 Müslüman ülkede İslâm’a aykırı kanûnların geçmesi çelişkisi; partiler halini hizipcilik — Âl-i İmrân 3/103 (“Hepiniz Allah’ın ipine sarılın”); Atatürk İlke ve İnkilâpları çerçevesinde parti kurma mecburiyeti; anayasa suuna ait parti kapatmaları; Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Müseyleme el-Kezzâb’ı kendi peygamberliğini ilân etmesine rağmen katletmemesi; Hazret-i Peygamber’in “bir topluluk iyilik yapıyorsa iyilik yaparız, kötülük yapıyorsa kötülük yaparız demeyin” hadîsi — Tirmizî, Birr 63 (parti-hizip-şahs-ı perestlikâ reddi)
  • Çoğunluk Prensibi ve Vahye Dayânmama: Demokrasinin çoğunluk prensibi ile Kur’ân’ın çoğunluk ölçütü ayrışımı; çoğunluk hârâmı helâl kılamaz — En’âm 6/116 (“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar”); Sâffât 37/71 (“Andolsun ki onlardan önce geçenlerin çoğu sapıtmıştı”); Yûsuf 12/103 (“Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu îmân etmez”); vahye dayanmayan çoğunluğun câhil veya kâfir olduğu; vahiy merkezli değerler manâzûmesi — Haşr 59/7 (“Resûl size ne verdiyse alın, neden yasakladıysa sakının”); kapı kapı dolaşan aşk, hakkınızı helâl eyleyin kapı kapatış duâsı ile el-Fâtihâ

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Tevhîd, Kalb, Sünnet, Şeyh, Halife, İcâzet, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı