Dördüncü bölüm zorlu bir kitap olacak. Zikir ehlinin tarih önündeki sınanmalarını — şehâdetleri, sürgünleri, eserlerinin yakılmasını — tek tek izleriz. Câ'd b. Dirhem'in bayramda kurban edilmesinden (124/742) 1925 Tekke Kanunu'na, Hallâc'tan İmâm-ı Rabbânî'nin Gwalior hapsine, Şeyh Bedreddin'in Serez'de asılmasından Esad Erbîlî'nin Menemen'deki şüpheli vefâtına. On beş hâdise, üç temel örüntüye işâret eder: çatışmaların çoğunluğu doktrinel değil siyâsîdir; devlet baskıları mîrası bitirmemiştir; her ciddi eleştiri büyük bir müdâfaa metnine sebep olmuştur.
Tasavvuf eleştirisiz bir tarih yaşamadı. Her büyük dönemde, Sünnî tasavvuf geleneğinin büyük şahsiyetleri ya idamla, ya hapis ile, ya sürgün ile, ya eserlerinin yakılmasıyla sınandı. Bu kitap, bu çile mîrasının haritasıdır. Burada anlatılanlar olmasaydı klasik tasavvufun kendisini idrâk etmek mümkün olmazdı; çünkü bedel ödemeyen bir mîras gerçek bir mîras değildir.
4.1 Câ’d b. Dirhem’in Bayramda Kurban Edilmesi (124/742)
Câ'd b. Dirhem Harrânlı bir kelâmcıdır. Cehmiyye mektebinin habercilerinden, Cehm b. Safvân'ın hocası. Onun akîdesinde üç temel iddiâ vardı: birincisi Allâh'ın İbrâhîm'i halîl (dost) edinmediği; ikincisi Mûsâ ile bizzat konuşmadığı; üçüncüsü Allâh'ın sıfatlarının ezelî olmadığı. Bu görüşler ta'tîl-i sıfât (sıfatları reddetme) doktrininin İslâm tarihinde ilk sistematik temsîlcisidir; sonraki Mu'tezilenin temellerini atmıştır. 124/742 yılı bayram namâzının sabahı Kûfe vâlîsi Hâlid b. Abdullâh el-Kasrî, namâz bittikten sonra Câ'd'ı yakalattı. Bayram hutbesinden indi ve halka şöyle dedi: «Ey insanlar! Kurbanlarınızı kesin, Allâh kurbanlarınızı kabûl etsin. Ben ise Câ'd b. Dirhem'i kurban edeceğim. Çünkü o, Allâh'ın İbrâhîm'i halîl edinmediğini ve Mûsâ ile kelâm etmediğini iddiâ etmiştir.» Sonra minberden indi ve halkın önünde Câ'd'ı koyun keser gibi boğazladı. Bu, İslâm tarihindeki ilk büyük akîde infâzıdır. Üç düzeyde önemlidir: birincisi devletin kelâmî meseleleri kılıçla halletmeye başladığı andır — Mihne-i Kübrâ'nın tarihî habercisi. İkincisi sıfâtullah meselesinin tarihen ne kadar hassas olduğunu gösterir — tasavvuf gelenekleri sıfâtullaha dolu kabûlle yaklaşırlar; Cehmî-Mu'tezilî ta'tîl tasavvufa zıttır. Üçüncüsü dînî meşrûlaştırma vasıtası olarak bayramın kullanılması: kurban kesimi metaforuyla yapılan ilk siyâsî tiyatro idamı.
4.2 Mihne-i Kübrâ ve Ahmed b. Hanbel’in Çilesi (218-234/833-848)
Halîfe el-Me'mûn entelektüel olarak Mu'tezile (akıl-merkezli erken kelâm okulu)'ye yakındı. Mu'tezile'nin beş esâsından biri «halku'l-Kur'ân» — Kur'ân'ın mahlûk olduğu — tezdir. Bu kelâmî olarak çetrefilli bir mes'eledir: Mu'tezile'ye göre Kur'ân Allâh'ın mahlûkudur, çünkü ezelîlik yalnız Allâh'a mahsustur; iki kadîm olamaz, bu şirk olur. Ehl-i Sünnet'e göre ise Kur'ân Allâh'ın kelâmıdır, sıfâtıdır; sıfâtın mahlûk olduğunu söylemek kelâmullâhı tahkîr etmektir. 218/833 — Me'mûn vefâtından dört ay önce — Mihne Fermânını yayınladı: bütün kâdîler, muhaddisler, ulemâ «Kur'ân mahlûktur» demeye zorlanır; direnenler hapsedilir, kırbaçlanır, görevden alınır. Üç halîfe boyunca devam etti: el-Me'mûn → el-Mu'tasım → el-Vâsık. Ahmed b. Hanbel Mihne'de direnen muhaddislerin başı oldu. Bağdâd'dan Tarsus'a (Me'mûn'un karargâhına) sürüklendi; yolda Me'mûn vefât etti. Mu'tasım döneminde Bağdâd'a getirilip Hanefî kâdî İbn Ebî Du'âd (Mu'tezilî baş şahsiyet) tarafından sorgulandı. Reddedince kırbaç cezâsına çarptırıldı: yaklaşık 28 ay süren işkenceler. Bayılana kadar kırbaç ile dövüldü, sonra hapsedildi. İmâm Ahmed'in atfedilen meşhur cevabı şudur: «Ben sizin söylediklerinizi bilmem; bana Allâh'ın Kitabı'ndan veya Resûlünün Sünneti'nden bir şey gösterin, ben onu kabûl edeyim.» Bu cümle hadîs ehlinin manifestosu oldu: naklî delil olmayan kelâmî tezleri devletin dayatamayacağı tezi. 232/847 Halîfe el-Mütevekkil tahta çıkınca Mihne'yi resmen kaldırdı; Mu'tezile devlet imtiyâzlarını kaybetti; Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat akîdesi resmî hâle geldi. Mihne'nin tasavvufa tarihî mîrası şu üç noktada görülür. Bir, ulemânın siyâsî iktidardan bağımsız akîde sâhibi olma hakkı tescîl edildi. İki, Mu'tezilî kelâmın baskısı kalkınca Sünnî hadîs külliyâtı sistemli toplanabildi. Üç ve en önemlisi, İmâm Ahmed'in Bişr el-Hâfî ve Ma'rûf el-Kerhî ile sıkı bağı bu süreçte tescîl edildi. İmâm Ahmed bu sûfîler için şöyle dediği rivâyet edilir: «Bişr el-Hâfî ile karşılaştığım her seferinde, kendimi onun yanında küçük bir çocuk gibi hissederim.» Bu, Hanbelî mezhebinin tasavvufa düşman olmadığının kurucu kanıtıdır; modern Vehhâbî (M. b. Abdülvehhâb'ın 1744'te kurduğu, klasik tasavvufa karşı sert hareket) söyleminin tarihen reddidir.
4.3 Hallâc-ı Mansûr’un İdamı (309/922)
Ebû'l-Muğîs el-Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc tasavvuf tarihinin en uzun süre tartışılan vakasıdır. Aslen Beyzâlı (Fars eyâleti); gençliğinde Basra'ya geçip Sehl Tüsterî'nin halkasına dâhil oldu (iki yıl). Sonra Bağdâd'a göç ederek Cüneyd-i Bağdâdî'nin meclisine girdi; ancak Cüneyd, Hallâc'ın tasavvufun mahremiyetlerini açıkça ifâde etmesi sebebiyle onu halkadan dışladı. Mekke, Hindistan, Türkistan'a seyahatler yaptıktan sonra 300/912 civarı Bağdâd'a döndü. Hallâc'a yöneltilen suçlamalar üç ayaklıdır. Birincisi «Ene'l-Hak» (Ben Hak'kım) sözü — bir sohbette söylendiği rivâyet edilir; fenâ (kendinden geçme, Allâh'ta yok olma) hâlinde söylenmiş bir şathiye olabilir, ama sahv (uyanıklık, ayık zihinle ibâdet) hâlinde söylenseydi tartışmasız küfür olurdu. Cüneyd'in sahv mektebi tasavvufun sınırlarını burada çizdi. İkincisi olağanüstü hâller — ölülerle konuşma, görünmezlik, uzaktan görme; klasik kerâmet (velînin gösterdiği harikulâde hâl) mi, sihir mi, hokkabazlık mı tartışıldı. Üçüncüsü ve aslında en mühimi siyâsî bağlantılardı: Hallâc'ın Karmâtî hareketle — Şîî-Bâtınî isyân hareketi — temas ettiği şüphesi Abbâsî yönetimini paniklendirdi; Hallâc Halîfe el-Muktedir'in karşıtı vezirler hattıyla bağlantılı sayıldı. 297/910 Vezîr Hâmid b. Abbâs Hallâc'ı tutuklattı. Tam sekiz yıl Bağdâd zindanlarında kaldı. 309/922 Mart ayında muhâkemesi yapıldı; Mâlikî kâdî Ebû Ömer Muhammed b. Yûsuf ifadesini aldı; idama hükmedildi. 24 Zilkâde 309 / 26 Mart 922 Bağdâd Bâbü't-Tâk meydanında, büyük halk önünde infaz gerçekleşti. Önce bin kırbaç atıldı, sonra ayakları ve elleri kesildi, sonra asıldı, ertesi gün başı kesildi, vücudu yakılıp külleri Dicle'ye atıldı. Hallâc'a atfedilen idamdan önceki son sözleri: «Hasbü'l-vâcid ifrâdü'l-Vâhidi lehu — Vâcid olanın yetersi, Vâhid'in onu tek edinmesidir.» Tarihen müstesnâ olan şudur: idamından sonra bile Sünnî tasavvuf Hallâc'ı reddetmedi. Cüneyd onu dışlamıştı, ama Sülemî (Tabakâtü's-Sûfiyye'de) onun fenâ hâli ehli olduğunu, idamının siyâsî olduğunu söyledi. Hücvîrî Keşfü'l-Mahcûb'ta Hallâc'ı sûfîlerin en büyüklerinden saydı. İbnü'l-Arabî Fütûhât'ta onun mertebesini «Allâh'ın imtihanı» olarak yorumladı. Attâr Mantıku't-Tayr ve Tezkiretü'l-Evliyâ'da onu şehîd-i aşk olarak işledi. Mevlânâ Mesnevî'de defâlarca Hallâc'ı andı: «Hallâc'ın 'Ene'l-Hak'ı ilâhî bir keşfdir; Firavn'ın 'Ene Rabbüküm'ü ise nefsanî bir gurûrdur.» Hallâc'ın idamı tasavvufa üç ders bıraktı: bir, şathiyyenin dış dünya ile ihtiyatlı taşınması gerektiği; iki, fenâ tecribesinin dışarıya beyân edilirken sahv mektebinin disiplinine bağlı kalınması gerektiği; üç, tasavvufun belli sınırlar dahilinde kalması — siyâsî muârız hareketlerle karıştırılmamak. Bu üç ders Cüneyd-mektebinin Hallâc tecribesinden öğrendiği şeylerdir. Hallâc çalışmalarının doruğu Fransız müsteşrik (Doğu medeniyetlerini inceleyen Batılı akademisyen, oryantalist) Louis Massignon'un (1883-1962) eseridir. Massignon ömrünün 40 yılını Hallâc'a adadı; La Passion de Husayn ibn Mansûr Hallâj (Paris, 1922; geniş baskı 1975, 4 cilt) İslâm tasavvufu üzerine yazılmış en geniş akademik tek-konu eseridir. Massignon Hallâc'ın asıl olarak akîde sebebiyle değil siyâsî bağlantı şüphesiyle idam edildiğine, «Ene'l-Hak» sözünün fenâ hâlinde söylenmiş bir şathiye olduğuna kanaat getirdi. Onun çalışması olmasaydı Hallâc'ın Sünnî tasavvuf tarafından bugünkü düzeyde anlaşılması mümkün olmazdı.
4.4 Ayn el-Kudât el-Hemedânî’nin Yakılarak Asılması (525/1131)
Abdullâh b. Muhammed b. Ali el-Mîyânecî tasavvuf tarihinin en genç şehîdidir. 33 yaşında idam edildi; o yaşta tasavvuf-felsefe sentezinin büyük genç doruğu olarak görülüyordu. Hocası Ahmed Gazâlî. Yâni Ayn el-Kudât Gazâlî külliyâtının tasavvufî damarının ikinci kuşak temsîlcisidir. Eserleri: Zübdetü'l-Hakāik (Hakîkatlerin özü, Arapça), Temhîdât (Farsça — tasavvuf metafiziğinin klasik metni), el-Maktûbât (mektupları, 100'den fazla). Onun Temhîdât'ı sonraki Fars-İran tasavvuf-felsefe literatürünün temel taşlarındandır. Ayn el-Kudât'a yöneltilen suçlamalar: Selçuklu Vezîri Dergûzînî (Ebü'l-Kâsım el-Kazvînî) ile şahsî gerilim; Hallâc'ı savunması; «Tanrı'nın güneşten daha açık olduğu» iddiâsının yanlış anlaşılması; Temhîdât'taki bazı şathiye ifadeleri. Asıl mesele yine siyâsîydi: genç ve nüfuzlu bir sûfî, vezîri tehdid eden bir entelektüel otorite olarak görüldü. 6 Cemâziyelevvel 525 / 7 Mayıs 1131 Hemedân'da idam edildi. İdam şekli korkunçtu: önce kazığa bağlanıp diri diri yakıldı, sonra ayrılıp asıldı; cesedi bir hasıra sarılıp Hemedân'ın kapısının önünde teşhîr edildi. Onun mîrasını yaşatan, talebelerinin Temhîdât'ı korumuş olmasıdır; aksi takdîrde Hallâc'tan sonra Hint-İran tasavvufunun belkemiği eksik kalırdı.
4.5 Şehâbeddîn es-Sühreverdî el-Maktûl’un Halep’te İdamı (587/1191)
Yahyâ b. Habeş es-Sühreverdî tasavvuf-felsefe işrâkıyye mektebinin kurucusudur. «Maktûl» (öldürülmüş) lakabı idam edilmesinden gelir; Sünnî tasavvuf geleneğinde ona «Şeyhü'l-İşrâk» (İşrâk Şeyhi) denir. Onunla ayırt edilmesi gereken iki Sühreverdî daha vardır: Ebû'n-Necîb es-Sühreverdî ve Şehâbeddîn Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî. Maktûl olan Yahyâ b. Habeş'tir. Eserleri: Hikmetü'l-İşrâk (İşrâk Felsefesi — onun şâheseri), et-Telvîhât, el-Meşâri' ve'l-Mutârahât, Heyâkilü'n-Nûr. İşrâkıyye'nin tezi şudur: bilgi sadece akıl-yürütme (istidlâl) ile değil, nûr-i ilâhînin (kalbî aydınlanmanın) doğrudan kaynağı ile de elde edilir. Bu, klasik Aristotelesçi felsefeyi (Meşşâî) ve katı kelâmı eleştirir; onun yerine sezgi-keşf (Allâh'tan kalbe gelen mânevî açılım) bilgisini temel alır. Selâhaddîn Eyyûbî'nin oğlu el-Melikü'z-Zâhir Gâzî (Halep emîri) Sühreverdî'ye büyük muhabbet duydu, onu sarayına aldı. Halep ulemâsı — özellikle Ebü'l-Hasan b. Üsâme — «felsefe öğretiyor, akîdeyi bozuyor» diye şikâyet etti. Vezir el-Kâdı el-Fâzıl ve Selâhaddîn Eyyûbî'nin emriyle el-Melikü'z-Zâhir, gönülsüzce, Sühreverdî'yi tutuklattı. 587/1191 Halep'te idam edildi — sadece 36 yaşında. İdam şekli tartışmalıdır: bazı rivâyetlere göre boğularak, bazılarına göre açlığa terk edilerek, bazılarına göre kılıçla. Henry Corbin'in çalışmaları onun mîrasının modern dünyâda yaşamasını sağladı: Suhrawardî, Şeyh-i İşrâk (Paris, 1939) ve sonraki dört ciltlik En Islam iranien onun İran tasavvuf-felsefesindeki yerini ortaya koyar. Modern İran irfânının (Tabâtabâî, Humeynî, Mutahharî) felsefî çerçevesi büyük ölçüde Sühreverdî'nin işrâk mektebinin Mollâ Sadrâ üzerinden gelen mîrasıdır.
4.6 Babâî İsyânı (637/1240) ve Anadolu Türkmen Tasavvufunun Doğuşu
Anadolu Selçuklu Devleti'nin (1077-1308) son dönemi — II. Gıyâseddîn Keyhüsrev (1237-1246) zamânı: zayıf ve eğlence düşkünü sultan, yozlaşmış saray erkânı, sarsılmış ekonomi, devam eden Türkmen göçleri. Moğol istilâsı eli kulağında. Bu zeminde Babâî isyânı patlak verdi. Bâbâ İlyas Horasânî (Bâbâ Resûlüllâh diye de bilinir) Horasân kökenli, Anadolu'ya gelen Yesevî meşrebli Türkmen şeyhi. Amasya bölgesinde yerleşip geniş Türkmen mürid topluluğu edinmişti. Asıl önemli pîr ise onun halîfesi Bâbâ İshâk'tır — Kefersud (Adıyaman bölgesi) civarında müridlerle birlikteydi. 637/1240 Bâbâ İshâk «Bâbâ Resûlüllâh» unvanıyla Selçuklu sultanlığına karşı isyân ilân etti. Kefersud'tan başlayarak Adıyaman, Maraş, Malatya, Sivas, Tokat, Amasya boyunca Türkmen kitleleri ona katıldı. Selçuklu ordusu Konya'dan büyük güçler gönderdi. Bâbâ İshâk Amasya yakınlarında yakalandı ve 638/1240'ta asıldı; müridler dağıldı; Bâbâ İlyas zindanda öldürüldü. Babâî isyânının Anadolu zikir tarihindeki üç önemli sonucu vardır. Birincisi Hâcı Bektâş-ı Velî'nin Bâbâ İlyas'ın halîfeleri arasında olduğu rivâyet edilir; isyandan sağ kurtulup Sulucakaraöyük'e (bugünkü Hâcıbektâş) yerleşti. Onun şahsında Yesevî-Babâî mîrası Bektâşîliğe dönüştü. İkincisi Saru Saltuk gibi başka Babâî hayrı taşıyıcıları Balkanlar'a geçti — Balkan İslâmının pîridir. Üçüncüsü ve en önemlisi, Babâî hareketi Anadolu Türkmen halk tasavvufunun resmî-Sünnî tasavvuftan farklı bir akış olduğunu gösterdi; sonraki Bektâşî, Alevî, Şâhî-Safevî hareketleri bu kanaldan beslendi. Cehrî sazlı zikr-i halk Anadolu'ya bu damarla yerleşti. Yûnus Emre'nin (XIII-XIV. yy) söylediği «Allâh deyu deyu çıkar canım» zikirleri bu Türkmen-Yesevî mîrasının halk şiiridir. Yâni bugünkü Türk halk dîni hayatının önemli bir kısmı, Bâbâ İshâk'ın Amasya'da asılmasından sağ kurtulan müridlerin Anadolu'ya yayılmasıyla şekillendi.
4.7 Şeyh Bedreddin’in Serez’de Asılması (819/1416)
Bedreddin Mahmûd b. İsrâîl Osmanlı tarihinin en tartışmalı tasavvuf-siyâset şahsiyetidir. Edirne yakınındaki Simavna köyünde kâdî oğlu olarak doğdu. Mısır'da Kâhire ulûmunu okudu; orada Şeyhülislâm Mübârekşâh'ın ders halkasında yetişti, Mısır Sultanı Berkuk'un sarayında bulundu. Tebriz'de Şâzeliyye'nin Ahlâtî kolundan Hüseyin Ahlâtî'nin (Tebriz-Kâhire) halîfesi oldu. Akdeniz boyu seyahat yaptıktan sonra Yıldırım Bayezid'in oğlu Mûsâ Çelebi tarafından — Fetret Devri'nde (1411-1413) — kazasker (askerî baş kâdî) yapıldı. Çelebi Mehmed I. taht savaşını kazandıktan sonra Bedreddin'i azletti; İznik'te ikamete mecbur etti. Bedreddin İznik'ten kaçtı; Eflâk'a, sonra Deli Orman (bugünkü Romanya-Bulgaristan sınırı) bölgesine geçti. 818/1415 civarında Bedreddin'in iki müridi — Aydın'da Börklüce Mustafa ve Manisa'da Torlak Kemâl — eşzamanlı isyânlar başlattı. İsyânın unsurları şu dört noktada özetlenebilir: bir, Türkmen göçer-yerleşik gerilimi (toprak ve vergi konuları); iki, Müslim-Hıristiyan dînî sentezi söylemi («Müslüman ile Hıristiyan kardeştir»); üç, toplumsal mülkiyet (mal müşterek olmalı) tezleri, ki bunların Bedreddin'in Vâridât eserine isnâd edilmesi tartışmalıdır; dört, bâtınî tasavvufî söylem. Osmanlı kuvvetleri Aydın ve Manisa isyânlarını bastırdı; Börklüce Mustafa Ayasluğ'da (Selçuk) çarmıha gerildi, Torlak Kemâl Manisa'da asıldı. Bedreddin Deli Orman'da yakalandı, Bâyezid Paşa tarafından Serez'e getirildi. 819/1416 Serez'de — Çelebi Mehmed'in huzurunda — muhâkeme edildi. Mevlânâ Haydar Acemî fetvâsı: «Demühû helâlün ve mâlühû harâmün — Kanı helâldir, malı haramdır.» Yâni mal müsâdere edilmeyecek — Bedreddin âlim olduğu için — ama kendisi idam edilecekti. Bedreddin Serez çarşısında asıldı. Bedreddin'in tasavvuf tarihindeki yeri çift yönlüdür. Bir yandan Sünnî tarîkatler tarafından — Bayrâmî-Melâmî hattında ve bazı Halvetî kollarında — saygıyla anılmıştır. Öbür yandan XX. yüzyıl Türkiye'sinde Nâzım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Destanı (1936) ile toplumsal-sosyalist İslâmın öncüsü olarak yeniden okundu — bu yorum tarihen tartışmalı ama kültürel olarak güçlüdür. Bedreddin İsyânı, Anadolu'da tasavvuf-yöneten devlet çatışmasının en sembolik hâdisesidir; Mevlânâ'nın Selçuklu'da iyilik gördüğü bir geleneğin, Osmanlı'nın merkeziyetçilik döneminde nasıl ters dönebildiğini gösterir.
4.8 İmâdüddîn Nesîmî’nin Halep’te Derisi Yüzülerek İdamı (820/1417)
Seyyid İmâdüddîn Nesîmî Hurûfiyye hareketinin en büyük şâiridir. Pîri Fazlullâh-ı Hurûfî. Türk-Azerî divan edebiyâtının kurucu şahsiyetlerinden; Türkçe, Farsça, Arapça üç dilde gazel söyledi. Hurûfilik, Fazlullâh tarafından kurulan, Kur'ân harflerinin (hurûf) ezelî mânâsı üzerine kurulmuş bir mekteptir. Bâtınî-Şîî-Sünnî tasavvuf sınırlarını aşan bir formdu. Klasik Sünnî ulemâ tarafından şüphe ile karşılandı, bazı uçları İsmâilî-Bâtınî reddiyeci bir akıma açıktı. Nesîmî'nin meşhur beyitleri Hurûfî düşünceyi Türkçe ifâde eden en güçlü metinlerdir: «Mende sığar iki cihân, mende sığar sığmazam, / Cevher-i lâ-mekân benim, kevn ü mekâna sığmazam.» Bu beyit, Hallâc'ın «Ene'l-Hak» şathiyesinin Türkçe ekosüdür. Aynı tarz, aynı şathî tecribe, ama bu defâ Türkçe ile. 820/1417 Halep'te yakalandı. Memlûk Sultanı Melik Müeyyed onu derisini canlı canlı yüzdürerek idam ettirdi. Bu tasavvuf tarihinin en vahşi idam şekillerinden biridir. Rivâyete göre, derisi yüzülürken bile mırıldanmaya devam etti: «Hak menem, Hak mende, ben Hak'la birim; / Cisim kuruyup gitse, ezelî gerçek diridir.» Nesîmî'nin türbesi bugün hâlâ Halep'tedir (Süleyman Çelebi Camii içinde); Suriye iç savaşı sırasında ciddi hasar gördü, sonraki yıllarda bir kısmı onarıldı. Nesîmî vakası, Osmanlı'da Bektâşî-Alevî damarın klasik kaynaklarındandır; aynı zamanda Memlûk yargısının sertliğinin sınırlarını gösterir.
4.9 Mihne-i Eş'arîye — Kuşeyrî, Cüveynî, Beyhakî'nin Hicrete Zorlanması (445-455/1053-1063)
Tuğrul Bey (Selçuklu sultanı) 447/1055'te Bağdâd'a girip Abbâsî halîfesini Şîî-Büveyhî tahakkümünden kurtardı. Selçuklular Sünnî-Hanefî çizgisinde tutucu bir politika yürüttü; Tuğrul Bey'in baş veziri Ebû Nasr Amîdülmülk el-Kundurî Hanefî mezhebli, Mu'tezile'ye yakın, Şâfiî-Eş'arîlere şiddetle muhâlif bir entelektüeldi. 445/1053 civarında Kundurî, Tuğrul Bey'in onayıyla bir ferman yayınlattı: bütün camilerde minberlerden Eş'arîler la'netlenecek. Mihne-i Eş'arîye olarak bilinen bu uygulama Selçuklu coğrafyasının her şehrinde 10 yıl boyunca devam etti. Mihne'nin mağdurları büyük Sünnî tasavvuf-kelâm şahsiyetleriydi. İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî Eş'arîliğin doruğu, sonraki Gazâlî'nin hocası; Hicâz'a sürgün edildi, dört yıl boyunca Mekke ve Medîne'de kaldı. Beyhakî minberde la'netlendi. Kuşeyrî hapsedildi, sonra Bağdâd'a göç etmek zorunda kaldı. Bunlar İslâm tasavvufu ve kelâmının klasik müelliflerinin neredeyse tamamıdır — hepsi 10 yıl boyunca sürgünde. 455/1063 Tuğrul Bey öldü; yerine Alp Arslan geçti; onun veziri Nizâmü'l-Mülk Şâfiî-Eş'arî (klasik Sünnî kelâm okulu) hattındandı. Kundurî hemen idam edildi (456/1064); Eş'arî ulemâ Nîşâbur'a, Bağdâd'a döndü. Nizâmü'l-Mülk Nizâmiye Medreseleri'ni kurdu — Bağdâd, Nîşâbur, Belh, Herât, Basra, Musul, Merv — ve bu medreselerde Şâfiî-Eş'arî-tasavvuf sentezi resmen müfredata girdi. Gazâlî 484/1091'de Bağdâd Nizâmiyesi'ne baş müderris atandı. Mihne-i Eş'arîye olmasaydı Gazâlî'nin İhyâ'sı o sistemli sentezini bulamazdı; Sünnî kelâm ile tasavvufun Selçuklu-Eyyûbî-Memlûk-Osmanlı hattındaki birleşimi gerçekleşemezdi; Beyhakî'nin Şuabu'l-Îmân'ında zikir bölümlerinin bu kadar geniş yer alması bu Eş'arî-tasavvufî zeminin tahkîmine borçludur. Yâni kriz tarihen büyük bir senteze gebe kaldı.
4.10 Murâbıt’ın İhyâ’yı Yakması (yaklaşık 503/1109)
Murâbıtlar (Berberi: el-Murâbiṭûn) 440-541/1056-1147 yılları arasında Kuzey Afrika ve Endülüs'te hâkimiyet sürdüler. Fas'tan başlayarak Endülüs'e geçtiler; 1086 Zellâka Savaşı ile Hıristiyan Reconquista'yı durdurdular. Murâbıtlar Mâlikî mezhebine fanatik düzeyde bağlıydılar — fıkhın tahsîl edilmiş zâhirî sûretine kuvvetle yapışıyorlardı; tasavvufa şüpheli yaklaşıyorlardı çünkü tasavvuf bâtınî te'vîl kapısı açıyordu. Gazâlî'nin İhyâ-ü Ulûmi'd-Dîn'i 488-490/1095-1097 arasında yazıldı; 20 yıl içinde Doğu İslâm dünyasından Mağrib'e ulaştı. Endülüs ulemâsı arasında özellikle tasavvufî bahisleri (Acâ'ibu'l-Kalb, Riyâdatu'n-Nefs, Tevbe, Sabır, Şükr, Tevekkül) yaygın okunmaya başladı. Bu uyandırdı. Murâbıt Sultanı Ali b. Yûsuf'un saltanat döneminde Mâlikî kâdîlar — özellikle Kâdı İbn Hamdîn el-Kurtubî — İhyâ'nın bid'at ve dalâlet içerdiğini iddiâ ettiler. Sebepleri dört noktada özetlenebilir: bir, Gazâlî'nin Şâfiî olması (Mâlikî mezheb taassubu); iki, Gazâlî'nin tasavvufî te'vîller yapması; üç, Gazâlî'nin Mâlikî fıkhının teknik usûlüne uymaması; dört, Gazâlî'nin bâtın-zâhir ayırımı yapması. Resmî fetvâ ile Endülüs ve Mağrib'in büyük şehirlerinde — Kurtuba, Sevilla, İşbiliye, Fas, Marâkeş — İhyâ'nın nüshaları toplanıp yakıldı (yaklaşık 503/1109). Yıllarca süren bir tasarruf operasyonuydu bu. Üç sonucu vardı. Birincisi İbn Tûmert Doğu seyahatlerinden döndüğünde İhyâ'yı ezbere biliyordu; Murâbıtlara karşı kelâm-tasavvuf-felsefe sentezini Mağrib'e taşıdı. Muvahhid devleti Murâbıtları devirdi (541/1147). İkincisi İbn Arîf Mağrib'de İhyâ ve tasavvuf savunucusu, Murâbıt baskısı altında çile çekti. Üçüncüsü ve en büyüğü İbn Tufeyl, İbn Rüşd, İbnü'l-Arabî — Muvahhid himâyesinde yetişen üç büyük Endülüs zihni — hepsi tasavvuf ile felsefenin sentezini denediler. İhyâ'nın yakılma sürecinden kurtulan kopyalar üzerinden Gazâlî mîrasını yaşattılar. Bu hâdise tarihsel olarak fıkıh-i zâhirî ile tasavvuf-i bâtınînin devlet eliyle çatıştığı ilk büyük örneklerden biridir. İbn Teymiyye'nin Suyûtî'ye karşı tutumu, Kadızâdelilerin Sivasîlere karşı tutumu, modern Selefiyye (ilk üç nesle (selef) dönüş çağrısında bulunan modern hareket)'nin tarîkatlere karşı tutumu — hepsinin tarihî bir önceli olarak Murâbıt-İhyâ vakası vardır.
4.11 İmâm-ı Rabbânî’nin Gwalior Hapsi (1619)
Ahmed b. Abdülahad es-Sirhindî Müceddidiyye'nin kurucusu, lakabı Müceddid-i Elf-i Sânî (ikinci bin yılın müceddidi). Hocası Hâce Bâkî-billâh. Mektûbât'ı (3 cilt, 530 mektup) tarihen Nakşibendî tasavvufunun ana klasiklerinden. Letâif-i hams (Kalb, Rûh, Sırr, Hafî, Ahfâ — beş mânevî hassas nokta) onun sistemleştirdiği şekildir. Tasavvuf-akîde sentezini Hindistan ortamında yeniden yorumladı. Onun zaman zaman gerilimli tutumları vardı: mevlid kandili tahkîkı, sûfî sınıflarına bazı eleştiriler, Şîa-Sünnî ihtilâflarına müdâhalesi. Ama özellikle Ekber Şâh'ın Dîn-i İlâhî projesine karşı kuvvetli muhâlefeti meşhurdur. Bu, kendisini Babürlü siyâsî iktidarın hedefi hâline getirdi. Ekber'in oğlu Cihangîr Şâh, İmâm-ı Rabbânî'yi 1619'da Gwalior Kalesi'ne hapsetti. İmâm-ı Rabbânî hapiste yaklaşık bir yıl kaldı. Bu sürede Mektûbât'ın bir kısmını orada yazdı. Cihangîr Şâh sonradan onunla buluştu, ondan etkilenip serbest bıraktı; Cihangîr'in oğlu Şâhcihân (Tâc Mahal'in inşâ ettireni) İmâm-ı Rabbânî'ye saygı gösterdi. Mîras: hâlefi oğlu Hâce Muhammed Ma'sûm ve onun oğlu Hâce Muhammed Seyfeddîn. Bu hat Mîr Nûr Muhammed Bedâyûnî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân, Abdullâh-ı Dehlevî ve nihayet Mevlânâ Hâlid Bağdâdî üzerinden Türkiye'ye, Kafkasya'ya, Kürdistan'a, Endonezya'ya yayıldı. Yâni İmâm-ı Rabbânî'nin Gwalior'da hapis çektiği bir yıl, bugün dünya genelinde milyonlarca Müslüman'ın Nakşibendiyye-Müceddidiyye-Hâlidiyye geleneğinin omurgasıdır.
4.12 Niyâzî-i Mısrî’nin Rodos-Limni Sürgünleri (1672-1694)
Mehmed Niyâzî-i Mısrî Halvetiyye-Mısriyye kolunun pîri. Lakabı «Mısrî» Mısır'da Halvetî eğitim almasından gelir. Hocası Ümmî Sinân. Niyâzî Bursa'da büyük etki sahibi oldu; ilâhîleri ve sohbetleri yüksek toplumsal nüfuzunu sebep oldu. IV. Mehmed (Avcı Mehmed) zamanında — Vânî Efendi'nin tesiriyle — Bursa'dan Rodos'a sürgün edildi (1083/1672). Üç yıl sonra İstanbul'a getirildi, sohbet vermesi yasaklandı. Sonra Limni adasına sürgün edildi (yaklaşık 1677). 15 yıldan fazla Limni'de sürgün hayatı yaşadı; orada vefât etti (1105/1694). Niyâzî sürgünden ilâhîler söylemeye devam etti. Onun en meşhur ilâhîlerinden biri sürgün ruhunu yansıtır: «Derman aradım derdime, derdim bana dermân imiş, / Burhan aradım aslıma, aslım bana burhân imiş.» Niyâzî'nin sürgün hayatı, Osmanlı'da bir tasavvuf şeyhinin devlet baskısı altında nasıl yaşadığını somutlaştırır. Limni'deki türbesi bugün küçük bir ziyâretgâhtır. Onun sürgünü, XVII. yüzyıl Osmanlı'sındaki Kadızâdeli-Sivasî gerilimin (yukarıda Mihne-i Eş'arîye'nin Anadolu eşi) açıkça siyâsî sonuçlar doğurduğunu gösterir.
4.13 Yeniçeri Ocağı’nın Lağvedilmesi ve Bektâşîliğin Yasaklanması (1826)
II. Mahmud (1808-1839) saltanatın başından beri yeniçeri ocağının askerî olarak işe yaramaz ve siyâsî olarak tehlikeli olduğunun farkındaydı. 15-16 Haziran 1826'da İstanbul'da yeniçeriler isyan etti; Mahmud bu isyânı önceden plânladığı bir karşı-darbe ile bastırdı. Sancak-ı Şerîf açıldı; halk ve ulemâ Mahmûd'un yanında saf tuttu; yeniçeri kışlaları top atışıyla yıkıldı (Etmeydanı katliamı). Tahmînen 6.000-8.000 yeniçeri öldürüldü; yeniçeri ocağı resmen lağvedildi. Bu olaya Vak'a-i Hayriye («Hayırlı Olay») denildi. Yeniçeri ocağının mânevî sahibi Bektâşî tarîkatıydı — Hâcı Bektâş'ın yeniçeri ocağına bizzat himmet ettiği efsânesi yüzyıllar boyunca yaşamıştı. Her yeniçeri sembolik olarak bir Bektâşî idi. 1826 yazında II. Mahmud'un fermânıyla bütün Bektâşî tekkeleri kapatıldı, Bektâşî dervîşler dağıtıldı veya idam edildi, üç önde gelen Bektâşî şeyhi idam edildi, Bektâşî tekkelerinden 300 küsuru ya Nakşibendîlere verildi (özellikle İstanbul'daki Şahkulu, Karyağdı, Merdivenköy gibi büyük dergâhlar) ya da yıkıldı. Hâcı Bektâş'ın ana dergâhı Kırşehir'de mühürlendi. Bektâşîlik bu noktadan sonra yer altına geçti. Tekkesi olmayan, dergâhı resmen yasaklı tarîkat olarak aile silsileleri üzerinden yaşamaya devam etti. Tarihen bu yer altı dönemi, Bektâşîliği Sünnî kabûlden daha da uzaklaştırdı, Anadolu Alevîliği'ne doğrudan bağladı. 1925 Tekke Kanunu ile Bektâşî tekkeleri zâten kapatılınca, Bektâşîlik resmî hukukî varlık olarak da bitti. Bugün Türkiye Bektâşîliği yalnız Alevî dedelik geleneği içinde yaşıyor; Arnavutluk Tîran'daki Cihan Bektâşî Merkezi (Kryegjyshata Botërore Bektashiane) resmî dînî kurum olarak kuruluşunu sürdürüyor. 1826 Bektâşî yasağının tasavvuf tarihindeki üç anlamı vardır. Birincisi tasavvuf-devlet ilişkisinin Osmanlı'da ilk büyük kopuşudur. İkincisi tasavvufun siyâsî kurumlarla bağlantısının ne kadar tehlikeli olabileceğinin örneğidir — yeniçeri ocağı bittiğinde Bektâşîlik de bitti. Üçüncüsü ve en mühimi Nakşibendiyye'nin Osmanlı'nın resmî tarîkatı olarak yükselişinin önünü açtı; XIX. yy boyunca Hâlidiyye'nin saraya nüfûzu bu yeniçeri-sonrası boşlukta gerçekleşti.
4.14 1925 Tekke ve Zâviyeler Kanunu — Cumhuriyet'in Tarîkatlerle İmtihanı
4 Eylül 1925'te Mustafa Kemal Atatürk Kastamonu'da meşhur konuşmasını yaptı: «Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervîşler, müridler, mensuplar memleketi olamaz.» 30 Kasım 1925'te TBMM 677 sayılı Kanun'u kabûl etti — resmî adı «Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun». Yasaklananlar: bütün tekke, zâviye, dergâh; şeyhlik, dervîşlik, müridlik; tarîkat ünvanları; türbe ziyâreti (mu'teber türbeler hâriç, sonra onlar da müzeleştirildi); falcılık, üfürükçülük, muskacılık. Kanunun bağlamı Şeyh Said İsyânı'dır (Şubat-Mart 1925). Şeyh Said Nakşî-Hâlidî şeyhi idi; isyân Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarındaki en büyük iç tehdid olarak görüldü. 1925 baharında bastırıldı; Şeyh Said ve 47 kişi Diyarbakır'da idam edildi (29 Haziran 1925). Bu zeminde Cumhuriyet rejimi tarîkat-siyâset bağını kesmek için bütüncül bir adım atmaya karar verdi. Pratik sonuçlar: 600 küsur tekke ve dergâh kapatıldı; Konya Mevlânâ Dergâhı 1927'de müze olarak açıldı; Mevlevî mukâbelesi yasaklandı (1953'te kültürel olarak Konya'da yeniden başladı); Nakşî, Halvetî, Kâdirî bütün tarîkatler resmî varlık olarak son buldu; tarîkat şeyhleri ya emekli oldu, ya gizli sohbet meclisi modeline geçti. Tekkeler kapanmasına rağmen mîras çeşitli kanallardan devam etti: aile silsileleri üzerinden (büyükbaba-baba-oğul); sohbet meclisleri evlerde; Kur'ân Kursu modeli (Süleymancılık, sonra Diyanet); risâle okuma cemâati (Nurculuk); kitap-tedrîs modeli (İskenderpaşa). 1950 sonrası çok partili dönemle dînî hayat kısmen serbestleşti; 1980 sonrası tasavvuf bütünüyle kamusal alana döndü. Bugün Türkiye'de fiilî tarîkat ve cemâat hayatı canlıdır, ama hukukî olarak hâlâ 1925 Kanunu geçerlidir.
4.15 Menemen Olayı ve Mehmed Esad Erbîlî’nin Şüpheli Vefâtı (1930-1931)
1925 Tekke Kanunu'ndan beş yıl sonra, Cumhuriyet rejimi ile tarîkat çevreleri arasındaki gerilim hâlâ yüksekti. Mehmed Esad Erbîlî Hâlidiyye'nin İstanbul-Kelâmî Dergâhı şeyhi idi; 1925'te dergâhı kapatılınca Erenköy'e yerleşmişti. İleri yaşta, kör, hareketsiz bir hâlde. 23 Aralık 1930'da Menemen'de (İzmir yakını) bir grup adam — Derviş Mehmed liderliğinde — sokakta «Şerî'at isteriz!» diye nümâyiş yaptı. Genç bir yedek subay, Mülâzim Mustafa Fehmi Kubilay, onları durdurmaya çalışırken öldürüldü ve başı kesildi (boyun atardamarı kesilmek üzere). Cesedi sokakta gezdirildi. Olay birkaç saatlik bir grup hareketi olarak başladı; askerî kuvvetlerce hızla bastırıldı. Derviş Mehmed ve adamları öldürüldü veya tutuklandı. Cumhuriyet rejimi olayı çok geniş bir soruşturmaya çevirdi. Divân-ı Harp Menemen'de toplandı; soruşturma derinleştirildi — Derviş Mehmed'in arka planında Hâlidiyye irtibatı arandı. Esad Erbîlî tutuklandı (yaşı, körlüğü ve hastalığına rağmen), Menemen'e getirildi, hapse atıldı. Resmî iddiâ: Esad Erbîlî olayın mânevî kışkırtıcısıdır. Halbuki somut hiçbir delil yoktu. Esad Erbîlî 3 Mart 1931'de Menemen hapishanesinde şüpheli şartlarda öldü. Resmî kayda «doğal ölüm» denildi; tarîkat çevreleri ve aile zehirlenme veya bakımsızlıktan ölüm olduğunu söyledi. Esad Erbîlî'nin oğlu Mehmed Ali, Tatar Hasan, Hâfız İbrâhim gibi 36 kişi idam edildi. Menemen olayı modern Türkiye tasavvuf-devlet ilişkisinin yarasıdır. Onu hem rejim çevresi (Kubilay'ın anılması her yıl resmî olarak) hem tasavvuf çevresi (Esad Erbîlî'nin haksız ölümü olarak) hâlâ farklı biçimlerde yâd eder. Esad Erbîlî'nin halefi Mahmud Sâmi Ramazanoğlu dergâh modelinden uzaklaşıp gizli sohbet meclisi modeline geçmek zorunda kaldı; Hâlidiyye'nin Türkiye'de siyâsî açıdan çekingen olması bu dönemden sonra yerleşti. Said Nursî de aynı zeminde defalarca tutuklandı: Eskişehir-Denizli-Afyon hapislerinde toplam 25 yıldan fazla sürgün-mahkûmiyet yaşadı. Onun «dergâh kurma, kitap oku» stratejisi — Risâle-i Nur külliyâtı yoluyla cemâat oluşturma — bu baskı şartlarında doğdu. Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959) ise «Kur'ân Kursu kur» stratejisiyle aynı boşluğu doldurmaya çalıştı. Türkiye'deki modern cemâat hareketlerinin tamamı bu 1925-1950 arası baskı döneminin ürünüdür.
4.16 Asıl Tespit — Üç Örüntü
Bu kitap boyunca gördüğümüz on beş hâdiseye birlikte bakıldığında üç temel örüntü görünür hâle gelir.
Örüntü 1: Çatışmaların büyük çoğunluğu doktrinel değil siyâsîdir
Hallâc, Sühreverdî, Ayn el-Kudât, Bedreddin, Nesîmî, Şeyh Said — hepsinin idamında «akîde» gerekçesi öne sürüldü; ama gerçek sebep her seferinde siyâsî tehdid algısıydı. Akîde bahanesi devletin elindeki bir araçtı. Mihne-i Kübrâ Mu'tezile'nin siyâsî gücüydü; Mihne-i Eş'arîye Kundurî'nin mezhep taassubuydu; Murâbıt yakımı Şâfiî müellife karşı Mâlikî mezhep taassubuydu; 1826 yeniçeri ile birlikte Bektâşîliği vurmaktı; Menemen Cumhuriyet'in Hâlidiyye'ye karşı bir mesajıydı. Doktriner şekilde anlaşılabilecek tek vaka belki Câ'd b. Dirhem'inkidir, o bile bir bayram günü siyâsî tiyatro şeklinde işlendi.
Örüntü 2: Devlet baskıları hiçbir zaman mîrası bitirmedi
Babâî isyânı bastırıldı, Bektâşîlik doğdu. Hallâc idam edildi, Sünnî tasavvuf onu içselleştirdi. Sühreverdî öldürüldü, İran irfânı onun mîrasını yaşattı. Bedreddin asıldı, şiiri yüzyıllar sonra Nâzım Hikmet ile yeniden Türkçe konuştu. Tekkeler 1925'te kapatıldı; sohbet meclisleri evlerde, Kur'ân Kursu köylerde, risâle okuma cemâati şehirlerde yaşamaya devam etti. Esad Erbîlî zehirlendi denilen şartlarda öldü; halîfeleri İskenderpaşa ve Erenköy cemâatlerini büyüttüler. Bu, tasavvufun insan kalbine ait olduğunun, kurumlarla başlamadığının ve kurumların kapanmasıyla bitmediğinin tarihî ispatıdır.
Örüntü 3: Eleştiri ⇄ Müdâfaa — Diyalektik Süreç
Her ciddi tasavvuf eleştirisi büyük bir müdâfaa metnine sebep olmuştur. İbn Cevzî'nin Telbîs'ine Gazâlî'nin tasavvuf-fıkıh sentezi cevap verdi. İbn Teymiyye'ye İbn Atâullâh el-İskenderî cevap verdi. Birgivî'ye Sünbül Sinân'ın Risâletü't-Tahkîkıyye'si cevap verdi. Vehhâbî'ye Şâh Veliyyullâh'ın el-Kavlü'l-Cemîl'i cevap verdi. Modern Selefiyye karşısında bugün hâlâ yazılması gereken yeni bir müdâfaa metni bekliyor olabilir. Bu, klasik İslâm geleneğinin kendi içindeki tashîh mekanizmasıdır — eleştiri yokken müdâfaa olmaz, müdâfaa yokken eleştiri kemâle ermez. Bu noktada Kitap IV sona erer. Bir sonraki kitap (V) hadis külliyâtının zikir hakkında söylediklerine — yâni bu kanlı tarihin altında yatan sünnî mîrasa — geri döner.
Toplu Olarak
On beş hâdiseden üç örüntü çıkar. Bir: çatışmaların büyük çoğunluğu doktrinel değil siyâsîdir. Akîde bahanesi devletin elindeki bir araç olarak kullanılır. İki: devlet baskıları hiçbir zaman mîrası bitirmedi. Tekkeler kapatıldı, sohbet meclisleri evlere; dergâhlar yıkıldı, kitaplar çoğaldı. Tasavvuf insan kalbine âittir, kurumlarla başlamamış ve kurumlarla bitmemiştir. Üç: her ciddi tasavvuf eleştirisi büyük bir müdâfaa metnine sebep olmuştur — bu, klasik İslâm geleneğinin kendi içindeki tashîh mekanizmasıdır.