Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Hal ·

Sır ile zikrullahın halleri

Dilimizle yaptığımız. Zikrullah aklımızla yaptığımız zikrullahtır. Zikrullah. Kalbe inerse. O senin aklını dinlemez o başlar neydi esması hu esması kendince başlar. Hu. Hatta seni o kendi zikrullahına...


Mustafa Özbağ Efendi bu Hâl Sohbeti'nde sır ile zikrullâhın hâllerini tafsîl eder. Dille yapılan zikrullâh aklın zikrullâhıdır. Zikrullâh kalbe indiğinde artık aklı dinlemez; kendi esmâsı ile — meselâ «Hû Hû» — bağımsız olarak başlar. Kalp, sâhibini kendi zikrullâhına çeker; bu noktada akıl ve irâde ona yetişemez. Yalnızca şeytâna, hevâya ya da nefse uyulursa bu hâl kalkar; aksi hâlde devâm eder; kalpte zikrullâhın nûru oluşur. İşte «Allâh'ın içeri» denilen şey budur; kul o nûra teslîm olur. Sırrî zikir mertebesinde bambaşka hâller yaşanır: mürşid bazen bir âlet, bir uçak, bir füze, bir bulut, bir Anka kuşuna dönüşür ve dervîşi âlemlerde seyrân ettirir. Bu durum yalnızca sır hâline mahsustur; kitaplarda bulunamaz; bunu ancak seyrü sülûkünü tamâmlamış dervîşler ve mürşidler bilir. Rûhda zikrullâh mertebesinde «senin rûhun» artık sana âid değildir; bu hâlde «sen» bile yoksun ki rûhun olsun; bu ayrı bir hâl, ayrı bir tecellîdir. Burada anlatılan rûh, insânın bildiği nefsi ile birlikte taşıdığı rûh değil, tâmâmen ilâhî bir tecellî alanıdır. Bu bilgiler kitaplarda yazılı değildir; bunları yalnızca yaşayan bilebilir — yaşamayan bilemez. Zikrullâhı artırın; bu mertebelere kavuşmak niyeti ile değil, Allâh'a muhabbet ile.

Dilden Kalbe: Aklın Zikri ile Kalbin Zikri

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: dille yapılan zikrullâh aklın zikrullâhıdır. Zikrullâh kalbe indiğinde artık aklı dinlemez; kendi esmâsı ile — meselâ «Hû Hû» — bağımsız olarak başlar. Kalp, sâhibini kendi zikrullâhına çeker; bu noktada akıl ve irâde ona yetişemez. Bu sûfîliğin önemli bir kâidesidir: dilden kalbe inişin alâmeti, zikrin akılirâde dışında kendiliğinden devâm etmesidir. Bu noktada artık zikir bir vird değil, bir ihsân olur; kul ona şâhid olur, ona teslîm olur.

Şeytân-Hevâ-Nefse Uyulmazsa Devâm Eder: Allâh'ın Nûru

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir sülûk kâidesini tafsîl eder: yalnızca şeytâna, hevâya ya da nefse uyulursa bu hâl kalkar. Aksi hâlde devâm eder; kalpte zikrullâhın nûru oluşur. İşte «Allâh'ın içeri» denilen şey budur; kul o nûra teslîm olur. Bu kalbî zikrullâh nûru sûfîye ferâseti getirir; doğruyanlışı tefrîk ettirir; Allâh'ın velîlerini Allâh'ın düşmânlarından ayırd ettirir; insânların yüzlerine bakınca onların kalbî hâlini sezmesini sağlar. Bu nûr şeytânhevâ-nefs üçlüsüne uymakla söner; sûfî bu üçünden uzak durmakla nûrunu korur.

Sırrî Zikir: Mürşid Bir Âlet-Uçak-Anka Kuşu Olur

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: sırrî zikir mertebesinde bambaşka hâller yaşanır. Mürşid bazen bir âlet, bir uçak, bir füze, bir bulut, bir Anka kuşuna dönüşür ve dervîşi âlemlerde seyrân ettirir. Bu durum yalnızca sır hâline mahsustur; kitaplarda bulunamaz. Bunu ancak seyrü sülûkünü tamâmlamış dervîşler ve mürşidler bilir. Sıradan dervîş bunu bilmez; sıradan tasavvuf kitabı bunu yazmaz; sırrî zikir bizzat yaşayanın görebileceği bir hakîkattir.

Rûhda Zikrullâh: «Sen» Artık Yoksun

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: rûhda zikrullâh mertebesinde «senin rûhun» artık sana âid değildir. Bu hâlde «sen» bile yoksun ki rûhun olsun; bu ayrı bir hâl, ayrı bir tecellîdir. Burada anlatılan rûh, insânın bildiği nefsiyle birlikte taşıdığı rûh değil, tâmâmen ilâhî bir tecellî alanıdır. Bu fenâ'da fenâ'dır; sûfî kendi rûhunda dahî kendinden geçmiş, Allâh'ın tecellîsine teslîm olmuştur. Bu bilgiler kitaplarda yazılı değildir; bunları yalnızca yaşayan bilebilir — yaşamayan bilemez.

Zikrullâhı Artırın: Mertebe İçin Değil, Allâh Muhabbeti İçin

Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir nasîhati tafsîl eder: zikrullâhı artırın; bu mertebelere kavuşmak niyetiyle değil, Allâh'a muhabbet ile. Bu çok önemli bir disiplindir: sûfî hâlmertebetecellî için zikretmez; bunlar zaten gelir, kendi vakitlerinde gelir, Allâh'ın takdîr ettiği zamânda gelir. Sûfî sadece Allâh sevdiği için, Allâh'a muhabbet duyduğu için zikreder. Hâl beklemek, makām beklemek, tecellî beklemek — bunlar zikri kirletir. Sırf Allâh için zikretmek lâzımdır.

Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye Manevî Terbiyesi

Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye yolunun manevî terbiyesi de mü'mîni dilden kalbe inen zikrullâhın aklıirâdeyi dinlemediğini, kalbin sâhibini kendi zikrullâhına çekmesini, şeytânhevâ-nefse uyulmadıkça devâm edip Zikrullâh nûru oluşturmasını, sırrî zikir mertebesinde mürşidin âletuçak-Anka kuşuna dönüşüp dervîşi âlemlerde seyrân ettirmesini, rûhda zikrullâh'ta «sen» bile yokken «rûhun» sana âid kalmamasını, ve zikrullâhın mertebe için değil Allâh muhabbeti için artırılması gerektiğini idrâk etmeye yöneltir; ve bu vasıflar onun manevî terakkîsinin temel cüzlerini teşkîl eder.

  • Kur'ânı Kerîm: Ahzâb 33/41 (Allâh'ı çok zikredin); Bakara 2/152; Ra'd 13/28 (kalpler ancak Allâh'ı zikretmekle huzûra erer).
  • Sahîhi Buhârî, Kitâbü'd-Da'avât, Bâbü'z-Zikr.
  • Sahîhi Müslim, Kitâbü'z-Zikr.
  • İmâm Mâlik, Muvatta; İmâm Ahmed, Müsned.
  • İmâm Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, Kitâbü'z-Zikr.
  • İmâm Kuşeyrî, er-Risâletü'l-Kuşeyriyye, Bâbü'z-Zikr.
  • İmâm Sühreverdî, Avârifü'l-Ma'ârif.
  • İbn Atâillâh el-İskenderî, Miftâhu'l-Felâh, Hikemü'l-Atâ'iyye.
  • İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Vâbilü's-Sayyib.
  • İmâmı Rabbânî, Mektûbât (zikrin mertebeleri: dilkalpsırrûh).
  • Mustafâ Özbağ Efendi, Sohbet Serileri, Hâl Sohbetleri.

Sohbetin Tasnîfi: Bu Hâl Sohbeti dille yapılan zikrullâhın aklın zikri olduğunu, kalbe indiğinde aklıirâdeyi dinlemeyip kendi esmâsı ile (meselâ Hû Hû) bağımsız devâm etmesini, kalbin sâhibini kendi zikrullâhına çekmesini, şeytânhevâ-nefse uyulmadıkça devâm edip Zikrullâh nûru oluşturmasını, sırrî zikir mertebesinde mürşidin âletuçakfüzebulut-Anka kuşuna dönüşüp dervîşi âlemlerde seyrân ettirmesini, bu bilginin kitaplarda yazılı olmayıp ancak seyrü sülûkünü tamamlayanın bilebileceğini, rûhda zikrullâh'da «sen»in olmadığını ve rûhun ilâhî tecellî alanına dönüşmesini, ve zikrullâhın mertebe niyeti ile değil Allâh muhabbeti ile artırılması gerektiğini tafsîl etmektedir.


Kaynak: mustafaozbag.com | Video: YouTube | Seri: Hâl Sohbetleri