Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nasihatler ·

Orada burada yürüyüş tertipleyeceğinize Gazze’ye yürüyün

Mustafa Özbağ Efendi'nin nasihat sohbeti: Orada burada yürüyüş tertipleyeceğinize Gazze'ye yürüyün. Tasavvuf yolundakiler için mânevî nasihat ve ders.

Bu sohbette Mustafa Özbağ Efendi hazretleri İsrail’in Gazze’yi ilhâk ve komple işgâl planı üzerine — kendisinin elinde silâh-tank-bomba-devlet olmadığını, bu yüzden lânet etmenin hiçbir şey değiştirmeyeceğini ve “yüksek derecede kınama” politikalarının da hiçbir netîce vermediğini, bütün dünyânın gözünün önünde insanların açlıktan-bombalardan-silâhlardan öldürüldüğünü, Gazze diye bir şehrin kalmadığını sanki 9.9 deprem olmuş gibi ayakta hiçbir binâ kalmadığını, Müslüman ümmetinin başındaki devlet başkanları-bürokrasiler-krallar-idârecilerin “kim bilir nerede ne dosyaları var” diye satılmış-bağlanmış olduğu için sustuğunu ve günlük hayatlarına devâm ettiğini, bu açlık ve katliamın hâl-i hazırda olup bittiğini bildikleri hâlde müdâhale etmediklerini, kendisinin yıllardan beri söylediği teklîfin “5 milyon insan ihrâmlarımızı giyip Gazze’ye yürüyelim” olduğunu, hükümetin-siyâsî partilerin bir kampanya yapıp “Gazze’ye yürüyoruz, savaşmayacağız, oradaki insanları doyurmaya gidiyoruz” demeleri gerektiğini, gemileri zapt eden İsrail bu yürüyüşü bombalasın 5 milyon insan ölecekse ölsün — yatakta ölmektense Allâh yolunda ölmek bin sefer evlâ olduğunu, “Beyazıt’tan Ayasofya’ya yürümek” gibi sembolik gösterilerin İsrâil’i hiç korkutmadığını, bunun yerine Diyânet İşleri Başkanı’nın ve Ayasofya korteji önünde olan zevâtın “en öne geçmesi” gerektiğini, kanının son damlasına ve son nefesine kadar onların arkalarında yürüyeceğini, ama “kıytırıktan İstanbul’da bir sokaktan bir sokağa yürüyüp hava atılmaması” gerektiğini ve gerçek mü’minin bu yürüyüşten önce “kendi bağırsaklarını-aklını-kalbini” temizleyip kendisine yürümesi, “kime sattığım?” diye nefsine soru sorması gerektiğini sertçe beyân etmektedir.


Avâm Bir Müslümanın Aczi: Elimde Silâh Yok, Devlet Yok, Ne Düşüneceğim Ki?

Mustafa Özbağ Efendi hazretleri sohbete açık bir itirâfla başlar: “İsrail’in Gazze’yi ilhâk ve komple işgâl planı hakkında ne düşünüyorsunuz? Hiçbir şey düşünmüyorum. Ne düşüneceğim ki? Benim düşüncem bir şey değiştirmeyecek. Çünkü ben kendimce, kendi dâiremde, sırât-ı müstakîmde yaşamaya çalışan bir insanım.” Bu, ehl-i sülûkun acziyetini Allâh karşısında i’tirâf etmesidir; sûfî ahlâkının ilk basamağı olan “fakr-ı tâm” şuurudur. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in “el-fakru fahrî” (fakirlik benim övüncümdür) hadîsi bu hâli işâret eder.

Efendi hazretleri elindekilerin sınırını sayar: “Benim elimde devlet yok. Benim elimde silah yok. Benim elimde bomba yok. Benim elimde hiçbir şey yok. Ben normalde lânet desem ne olacak?” Bu acziyet kabûlü bir teslîmiyet değil, mes’ûliyetin yerini doğru tespit etme cesâretidir. Çünkü asıl hesâp “elinde gücü tutanlardan” sorulacaktır. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu: “Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüğünüzden mes’ûlsünüz” (Buhârî, Müslim).

Efendi hazretleri bu acziyetten “kınama” çıkmazını gösterir: “Veyâhud da elinde silâh olan, devleti yönetenler çok yüksek derecede kınarken, hiçbir şey yapmazken, hiçbir şey yapamazken artık neyse. E sonuçta bizim gibi avam bir Müslüman ne yapabilir ki?” Yâni elinde silâh olanın “kınama” ile yetinmesi, elinde hiçbir şey olmayanı dahi mahcûb eden bir acziyettir. Avâmın aczi mâkbûl, idârecinin aczi mâkbûl değildir.


Gözümüzün Önündeki Katliâm: 9.9 Deprem Olmuş Gibi Bir Gazze

Efendi hazretleri Gazze’nin hâlini olduğu gibi tasvîr eder: “Bütün dünyânın gözünün önünde insanlar açlıktan ölürken, açlıktan ölmezse bombaların altında ölürken, bombaların altında ölmezse normâl silâhla öldürülürken Gazze diye bir şehrin kalmadığı bir yerde, her yerin yıkıldığı, sanki normalde 9.9 deprem olmuş gibi ayakta hiçbir binânın olmadığı bir yerde, açlığın kol gezdiği yerde, insanların açlıktan öldüğü bir yerde bıraktık gâvurları.” Üç ölüm dâiresi: açlık, bomba, silâh. Üçünden birinden kurtulanı diğeri yakalıyor.

Efendi hazretleri Müslüman ümmetinin başındakilerin ihânetini şöyle teşhîr eder: “Müslümanlar bunları seyrederken; Müslümanların başındaki devlet başkanları, Müslümanları yöneten idâreciler, bürokrasiler, hükümetler, devletler bunu seyredip sâdece kınamaktan başka bir şey yapmazken, ümmet olma bilincini kaybetmiş, Kur’ân-sünnet bilincini kaybetmiş, ümmetin yarasını pansuman etme bilincini kaybetmiş.” Üç bilinç kaybı:

  • Ümmet bilinci — Hucurât 10: “Mü’minler ancak kardeştirler”
  • Kur’ân-sünnet bilinci — Mâide 8: zulme rızâ ve sessizlikten arınma
  • Pansuman bilinci — yaranın üzerine düşmek, “yardımlaşma birri ve takvâ üzerine” (Mâide 2)

Liderlerin sussması ile ilgili Efendi hazretlerinin teşhîsi çok ağır: “Bu bilinçten uzak İslâm dünyâsının başındaki devlet sistemleri, devlet başkanları, bürokratlar, başbakanlar, krallar, idâreciler satılmışken, kim bilir nerede ne dosyaları var? Kim bilir nerede ne görüntüleri var? Kim bilir nerede nasıl bir, affedersiniz, pisliğin içerisinde bulundular da hiçbir şey diyemezken; bütün İslâm dünyâsının başındaki liderler hepsi de dâhil günlük hayatlarına devâm ederken, oradaki açlıktan, oradaki insanlık dışı muâmelelerden bildikleri hâlde müdâhale etmeyi düşünmezken, benim gibi bir adam ne düşünebilir ki?” Bu, “sülûk” diliyle “esfel-i sâfilîn“in (Tîn 5) siyâsî tezâhürüdür: liderlerin “dosya-görüntü-pislik” zincîriyle bağlanmışlığı, ümmeti karşılıksız bırakıyor.


Ayasofya’ya Değil, Gazze’ye Yürüyelim: 5 Milyon İhrâmlı Müslüman Teklîfi

Efendi hazretleri bu acziyetin içinden bir teklîf çıkarır — yıllardan beri tekrarladığı bir çağrıdır: “Ben düşünürüm kendi kendime. Kendi kendime derim ki, hadi çıksın 5 milyon insan yürüyüş yapsın. Ama Ayasofya’ya değil. Gazze’ye yürüyoruz desin.” Yâni çıkarılan kortejlerin yönü değişmelidir — sembolik mesâfelerden gerçek mesâfelere.

Efendi hazretleri bu çağrıyı pek çok kez yıllarca tekrarlamış olduğunu hatırlatır: “Yıllardan beri söylediğim şey benim bu. Arkadaşlar bilirler. Haydin arkadaşlar, giyelim ihrâmlarımızı, çıkalım yola.” İhrâm tâbiri çok mânidardır — hac libâsıdır, dünyevî mertebelerin terk edildiği elbisedir; aynı zamanda kefen libâsıdır. Yâni yola çıkarken hem hac niyeti hem şehâdet niyeti — ikisi birden.

Efendi hazretlerinin tasvîr ettiği yürüyüş silâhsız ve barışçıldır: “Silâh yok, tank yok, top yok, tüfek yok, hiçbir şey yok. Türkiye’deki bütün duyarlı Müslümanlar veyâhud da Müslüman olmayanlar haydin hep berâber Gazze’ye yürüyelim.” Bu inisiyatifte “Müslüman olmayanlar” da çağrılır — çünkü bu sırf dînî değil, insânî bir sorumluluktur. İnsanlık vicdânı söz konusudur.

Yola çıkarken bırakılması gereken konfor unsurlarını Efendi hazretleri sıralar: “Hadi evlerinizdeki rahatı bırakın. Hadi klimaları, yerlerinizi bırakın. Hadi yemeği, içmeyi bırakın. Hadi normâlde iyi giyinmeyi, iyi yaşamayı bırakın. Hadi arabalarınızı bırakın. Hadin tırlarla doluşturalım. Yiyecek-içecek de tırlara koyalım.” Bu liste tasavvufî “terk-i evtân” (vatanı terk) ve “terk-i râhat” (rahatı terk) menzîlleridir — Bahâeddîn Nakşibend hazretlerinin “der-sefer der-vatan” düstûrunun pratik tezâhürü.


Deprem Refleksi Gazze Refleksi Olmalı: Hükümetin-Partilerin Kampanyası

Efendi hazretleri bu yürüyüş için emsâl bir hâdiseyi hatırlatır: “Hadi deprem oldu. Nasıl insanlar depreme yardım etti? Depremden daha büyük felâket yaşanıyor. Hadi çıksın. Hadi bu ülkeyi idâre eden hükümetler, siyâsî partiler bir kampanya yapsınlar. Desinler ki Gazze’ye yürüyoruz. Savaşmayacağız. Barışçıl amaçla oradaki insanları doyurmaya gidiyoruz.” Türkiye 2023 Kahramanmaraş depremine nasıl bütün millet tek vücut yardım ettiyse, Gazze “depremden daha büyük felâket”tir — aynı reflekse mazhâr olmalıdır.

Efendi hazretleri yürüyüşün içeriğini açıklar: “Oradaki insanlara su götüreceğiz. Oradaki insanlara ekmek götüreceğiz. Aşk götüreceğiz. Yemek götüreceğiz. Haydin yürüyoruz desinler.” Bu dört kalem — su, ekmek, aşk, yemek — tasavvufî bir sıralamadır; “su” insanın ilk ihtiyâcı, “aşk” gönlün ihtiyâcıdır. Cesedi de gönlü de besleyen bir kafile.

Efendi hazretleri kendi vaadini en kuvvetli yeminlerle pekiştirir: “Kendi nefsime yürümezsem, kendi nefsime gitmezsem, vallâhi de billâhi de tillâhi de dünyânın en namussuz, en şerefsiz, en haysiyetsiz adamı olayım.” Bu, Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in çok az kullandığı “vallâhi-billâhi-tillâhi” üç kademeli yemini. Üç yemin “kasem-i muğallaza”dır — ki olabilecek en ağır yemindir. Efendi hazretlerinin bu yemini, sözünün ardında durduğunun ilânıdır.


“Yatakta Ölmektense Allâh Yolunda Ölmek Bin Sefer Evlâ”

Yürüyüşün İsrail tarafından bombalanma ihtimâlini Efendi hazretleri bir an bile inkâr etmez — aksine kabûl eder: “Yürüyün, yürüsün, şuradan 5 milyon insan ölecekse ölsün. Bu 5 milyon Müslüman ölsün ya. Şehîd olacak.” Bu, “fî sebîlillâh” (Allâh yolunda) ölümün hesâbıdır — savaşçı olarak değil, açları doyurmak için yola çıkmış bir kafilenin şehâdeti.

Efendi hazretleri yatakta ölmek ile yolda ölmek arasındaki tasavvufî ölçüyü koyar: “Yatağında ölmektense Allâh yolunda ölmek bin sefer evlâ. Hadi 1 milyon insan yürüsün. Hadi 500.000 kişi yürüsün. Hadi normâlde orada burada yürüyüş tertipleyeceğinize Gazze’ye yürüyüş tertipleyin.” Bu hüküm, Tevbe Sûresi 111’in tezâhürüdür: “Allâh, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.”

Efendi hazretleri kafilenin başına geçmesi gerekenleri sıralar: “Hadi Diyânet İşleri Başkanı en önümüze geçsin. Hadi o Ayasofya’ya yürüyen kortejin önünde olan zevât en öne geçsin. Vallâhi de billâhi de tillâhi de kanımın son damlasına kadar, son nefesime kadar arkalarından yürüyeceğim.” Yâni Efendi hazretleri kendi yürüyüşünü onların yürüyüşüne bağlar; “siz başlayın, ben sonuna kadar takîp ederim” diyor. Çünkü ümmetin “imâmı”nın önde olması gerekir — geriden yönetmek değil, önde yürümek.


Sembolik Yürüyüşlerin Çıkmazı: İsrâil “Beyazıt-Ayasofya” Korteklerinden Korkmaz

Efendi hazretleri sembolik mesâfeli yürüyüşlerin etkisizliğini açıkça ifâde eder: “Ama öyle kıytırıktan İstanbul’da bir sokaktan bir sokağa yürüyüp de bize hava atmasın hiç kimse. Yürüyecekseniz yürüyün. Gazze orada, Filistin orada. Yürüyün hadi Gazze’ye, Filistin’e yürüyün. Sizi tutan mı var?” Yâni yürüyüşün tertibâtı vardır ama menzîli yanlıştır. Yürümek isteğinizin gerçek bedele dayanması gerekir.

Efendi hazretleri “kınama”yı bir politika olarak sıkıştırır: “Bırakın kınamayı mınamayı. Yıllardan beri kınıyorsunuz da ne oluyor? Yıllardan beri yüksek derecede kınıyorsunuz. Yıllardan beri ‘Gazze bizim kırmızı çizgimiz, Filistin bizim kırmızı çizgimiz.’ Batsın sizin kırmızı çizginiz. Ya yetti.” “Kırmızı çizgi” çok kullanılan ama hiçbir zaman bir bedel ödetmeyen bir slogan hâline gelmiştir; Efendi hazretleri bu sloganın iflâsını ilân eder.

Efendi hazretleri ironik bir dille sembolik yürüyüşlerin İsrâil’e etkisini sorgular: “İsrâil siz Beyazıt’tan Ayasofya’ya yürüyünce çok korktu İsrâil. Siz heykelden zafer plazasına kadar yürüyünce bir korktular. Bir korktular. Çok korktular.” Bu istihzâ — Resûlullâh’ın da kâfirleri îkâz ederken kullandığı bir uslûbtur (meselâ Duhân Sûresi 49: “Tat bakalım! Hâlbuki sen güçlü ve şerefliydin“). İstihzâ, mâzeretsiz aczin yüzüne tutulan ayna.


Önce Kendine Yürü: Bağırsağını-Aklını-Kalbini Temizle

Sohbetin tasavvufî zirvesi içe dönüş çağrısıdır. Efendi hazretleri Gazze’ye yürümek için lâzım olan iç hazırlığı koyar: “Nerede Müslümanların kanı akıtılıyorsa oraya yürüyün. Nerede Müslümanlara hukuksuz, haksız davranılıyorsa orada yürüyün. Ama önce kendinize yürümeniz lâzım. Önce kendi bağırsaklarınızı temizlemeniz lâzım. Önce kendi aklınızı temizlemeniz lâzım. Önce kendi kalbinizi temizlemeniz lâzım. Önce kendinize yürüyün.”

Bu üç temizlik tasavvuf yolunun üç latîfesine işâret eder:

  • Bağırsak (nefs-i emmâre) — şehvetin, helâl-harâmın temizliği
  • Akıl (nefs-i levvâme) — düşüncenin, niyetin temizliği
  • Kalp (nefs-i mutmainne) — sevginin, bağlılığın temizliği

Efendi hazretleri bu içe dönüşten çıkması gereken soruyu da koyar: “Deyin ki kendi kendinize, ‘Biz kime sattık kendimizi? Kime sattın?’ Yürüyorum. Ne düşüneceğim ki? Benim elimde silâh yok. Benim elimde güç yok. Benim elimde para yok. Benim elimde pul yok. Ben ne düşüneceğim ki? Benim elimde duâ, benim dilimde zikrullah var.” “Kime sattın?” sorusu Müslümanın iç-divânındaki kıyâmetidir — dünyâ-âhiret pazarlığında nefsin hâlinin teşhîsi. Cevap eğer “ben kendimi Allâh’a sattım, Tevbe 111’de buyurduğu gibi” değilse, başka satıcılar var demektir.

Sohbetin nihâî hükmü acziyetin tek mü’minâne sermâyesini ortaya koyar: “Ben kendi kendime üzmekten başka bir derdim yok. Kendimce. Ben sizle berâber, biz de üzülüyoruz.” İşte sûfînin son kalesi: elinde silâh yok ama duâsı, dilinde zikrullah, kalbinde üzüntü vardır. Kanın dökülüşüne berâber kalbin yanması — bu da bir çeşit ümmet kardeşliğidir, ihmâl edilmemesi gereken bir vazîfedir.


Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar

  • Kur’ân-ı Kerîm — Ümmet ve Kardeşlik: Hucurât 10 (“Mü’minler ancak kardeştirler”); Mâide 2 (“İyilik ve takvâda yardımlaşın, günâh ve düşmanlıkta yardımlaşmayın”); Mâide 8 (“Bir topluluğa olan kininiz sizi adâletten ayırmasın”); Âl-i İmrân 103 (“Hep birlikte Allâh’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin”); Tevbe 71 (“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridir; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar”).
  • Kur’ân-ı Kerîm — Allâh Yolunda Mücâdele: Tevbe 111 (“Allâh, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır”); Bakara 154 (“Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis onlar diridirler”); Âl-i İmrân 169 (“Allâh yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma; bilakis onlar Rablerinin katında diridirler”); Saff 4 (“Allâh, kendi yolunda kenetlenmiş bir binâ gibi saf bağlayarak çarpışanları sever”); Tevbe 41 (“Hafîf ve ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla canlarınızla Allâh yolunda cihâd edin”).
  • Kur’ân-ı Kerîm — Açları Doyurmak: İnsân 8 (“Onlar, kendileri ihtiyaç duydukları hâlde yiyeceklerini fakire-yetime-esire yedirirler”); Beled 14-16 (“Yâhud şiddetli açlık gününde yemek yedirmektir; akrabâdan olan bir yetime, yâhud topraktan yer edinememiş bir yoksula”); Mâ’ûn Sûresi (yetimi itip kakanlar, fakirin yiyeceğine teşvik etmeyenler için “veyl”); Hâkka 34 (“O, yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi”).
  • Hadîs-i Şerîfler — Sorumluluk ve Şehâdet: “Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüğünüzden mes’ûlsünüz” (Buhârî, Müslim — yöneticinin de halkından sorumlu olduğu); “Allâh yolunda bir gün murâbıt durmak, dünyâ ve içindekilerden hayırlıdır” (Buhârî, Müslim); “Yatağında ölen kimse şehîd olamaz” anlamındaki “Allâh yolunda öldürülenin günâhları affolunur” hadîsi (Müslim); “el-fakru fahrî” (Fakîrlik benim övüncümdür — Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ); “Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirsin; gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle. Bu sonuncusu îmânın en zayıf hâlidir” (Müslim).
  • Hadîs-i Şerîfler — Ümmet Bütünlüğü: “Mü’minler birbirini sevmede, merhamet etmede ve birbirine şefkat göstermede tek bir vücûd gibidir; bir uzvu rahatsız olduğunda diğer uzuvları uykusuzluk ve ateşle ona katılır” (Buhârî, Müslim); “Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz” (Buhârî, Müslim); “Bir mü’min başka bir mü’min için duvarın taşlarını bağlayan harç gibidir” (Buhârî, Müslim).
  • Tasavvufî Istılâhlar: Sırât-ı müstakîm (dosdoğru yol — Fâtihâ 6); fakr-ı tâm (mutlak fakirlik); ihrâm (hac libâsı, kefen libâsı); fî sebîlillâh (Allâh yolunda); şehâdet (Allâh yolunda ölüm); terk-i evtân ve terk-i râhat (Nakşî düstûru); nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne (Kur’ânî nefs mertebeleri); zikrullah (Allâh’ı anmak); kasem-i muğallaza (en ağır yemin: vallâhi-billâhi-tillâhi).
  • Tasavvufî Edebiyât — Şehâdet Şuuru: Ahmed Yesevî hazretlerinin Hikmetlerinde Allâh yolunda ölmenin makâmı; Hacı Bektâş-ı Velî’nin “Eline-diline-beline sâhib ol” düstûru (önce kendi nefsine yürüme); Yûnus Emre’nin “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir” şiiri; Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” prensibi.
  • Bahâeddîn Nakşibend Hazretlerinin Düstûrları:Der-sefer der-vatan” (vatandayken yolda gibi olmak); “Halvet der-encümen” (kalabalıkta yalnız olmak); “Hûş der-dem” (her nefeste şuur); “Nazar ber-kadem” (bakış ayağa) — sülûkun on bir esâsı.
  • Filistin/Gazze ve İslâm Ümmeti: Mescid-i Aksâ’nın İsrâ ve Mi’râc’da Resûlullâh’ın gittiği üçüncü harem-i şerîf olması (İsrâ 1); Hz. Ömer’in 638’de Kudüs’ü fethederken yaptığı “Ahidnâme-i Ömeriyye”; Selâhaddîn Eyyûbî’nin 1187’de Hıttîn savaşında Kudüs’ü kurtarması; Sultân Abdülhamîd-i Sânî’nin Filistin topraklarını satmamak için tahta zemîni olan padişahlık.
  • Silsile-i Meşâyih (Mustafa Özbağ Efendi’nin yolu): Hacı Ebû Bekr Baba → Çorumlu Mustafa Anaç Efendi → Nevşehirli Hacı Abdullâh Gürbüz Efendi → Mustafa Özbağ Efendi.

Sohbetin Tasnîfi ve Bağlamı

Bu sohbet Mustafa Özbağ Efendi hazretlerinin İslâm ümmet bilinci, siyâsî acziyet ve şehâdet ahlâkı üçgenindeki en sert konuşmalarından biridir. Açılış noktası: avâm bir Müslümanın “elimde devlet-silâh-bomba yok” acziyetinin yüzleşilmesi. Ancak bu acziyet bir teslîmiyet değil — aksine “elinde silâh olanların” mes’ûliyetini öne çıkaran bir mukâyesedir. Liderlerin “kim bilir nerede ne dosyaları var” diye satılmışlığı sebebiyle ümmetin bu durumda olduğu vurgulanır. Sohbetin merkezî teklîfi: 5 milyon Müslümanın ihrâmlarını giyip Gazze’ye yürümesi — silâhsız, top-tank istemeden, deprem refleksiyle. Diyanet İşleri Başkanı, Ayasofya korteji önderleri en öne geçsin. Bombalansa şehîd olunur — yatakta ölmektense Allâh yolunda ölmek bin sefer evlâdır. Beyazıt’tan Ayasofya’ya sembolik yürüyüşler İsrâil’i hiç korkutmaz. Sohbetin tasavvufî zirvesi içe dönüş: “önce kendine yürü” — bağırsağını, aklını, kalbini temizle. “Kime sattın?” sorusunu kendine sor. Sermâyemiz duâ, dilimizde zikrullah, kalbimizde üzüntü.


Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Orada burada yürüyüş tertipleyeceğinize Gazze’ye yürüyün | Video: YouTube | Seri: Devlet Yönetimi

Diğer sohbetler: Dergâh Sohbetleri Serisi

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Zikir, Nefs, Sülûk, Kalb, Sünnet, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı