Nefsin Karanlıklarından Kurtulup Kalbin Aydınlık Deryâsına Kendini Atmak Gerekir
«Yüce güneş can vere gelmiştir. Her nefeste boşaldıkça doldururlar. Ey mânevî güneş, can ver de eski cihâna yenilik göster.» İnsanın vücûduna akıl ve rûh gayp âleminden akar su gibi gelmektedir. Her nefeste sen nefesini boşalttıkça yeni bir nefesle O seni doldurur. Bu işin zâhir tarafı. «O ölü toprağa hayât verir» (Fussılet 39). Sen bir ölü topraksın; ve o ölü toprağa can veren Cenâb-ı Hakk’tır. Nasıl güneş bütün dünyâya can verir; bitkiler, hayvanlar, insanlar o güneşin ışığından ısısından faydalanır — Cenâb-ı Hakk da rûhânî güneştir; bütün varlığa can verir.
Yüce Güneş — Allâh’ın Zâti Tecellîsi
Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî kuddise sırruh «yüce güneş» dediğinde, ben bunu Allâh’ın zâtî tecellîsi olarak algıladım. Bir başkası bir başka şekilde algılayabilir. O yüzden istersen ona zâtî tecellî de, istersen Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’in nûrâniyeti de, istersen mürşid-i kâmilin nûrâniyeti de. Aslında baktığında Hz. Mevlânâ’ya göre bunların birbirlerinden farkı yoktur. Hz. Pîr öyle söyler. Çünkü Hz. Mevlânâ vahdet-i vücûdun adını anmaz; ama söylemleriyle onu anlatır; ve hikâyelerle meseleyi oraya getirir.
Can Vermek — Biyolojik Değil, Mânevî
Buradaki «can vermek» biyolojik değil; mânevîdir. Bir kimsenin gönlünü uyandırmak; bir kimsenin gönlünü ihyâ etmek; nefsin karanlıklarından ona nefes verip, ona zikrullâh verip, onu aydınlığa çıkarmak. Bunu mürşid üzerinden tecellî etse de, asıl ona can veren Allâh’tır. Bunu bir peygamber üzerinden tecellî etse de, mânevî manâda asıl canı veren yine Allâh’tır. Avam ve yeni derviş onu mürşidin üzerinden görür; onu peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in üzerinden görür. Ama ehl-i hakîkat işin aslını görür: Nûr Allâh’a aittir; ilim Allâh’a aittir; hidâyet Allâh’a aittir.
Bütün Tecellîler Allâh’ındır — Tevhîd-i Ef’âl
Rahmân olan Allâh’tır. Rahîm olan Allâh’tır. Bütün tecellîyât Allâh’ındır. Bütün fiiliyât Allâh’ındır. Maddî mânevî ona can veren Allâh’tır. İnsanı nefsin karanlıklarından aydınlığa çıkaran Allâh’tır. Dünyâ’nın karanlığından onu aydınlığa çeken Allâh’tır. Onun önüne perdeleri açan Allâh’tır. Ona fiiliyâtları gösteren Allâh’tır. Ona esmâ-i sıfatlarının tecellîyâtına mazhar eden Allâh’tır. Bu bakış açısı «tevhîd-i ef’âl» (fiillerde tevhîd) makamıdır; her fiili Allâh’a havâle etmektir.
Mürşid — Allâh’ın Maşası
Mürşid de Allâh’ın maşası hükmündedir; Allâh’ın maşasıdır. O yüzden normalde o manâda baktığında, Hz. Pîr «ister o mumdan yan, ister bu mumdan yan» der. Çünkü hepsi de bir mumdan yanmıştır. O yüzden o gönlü uyandırmak, o nefsi uyandırmak, her nefes alışverişte o kimsenin zât-ı ilâhînin tecellîyâtına mazhar olması; Cenâb-ı Hakk’ın o kimsenin üzerinde lütfu, ihsânı, ikramıdır. Çünkü her nefes alışverişte O’nunla alışveriş olur. Mürşid bir aracıdır; gerçek veren Allâh’tır.
Çift Esmâ — Hû, Hay, Kayyûm
Bâzen biz dervîşlere çift esmâ veririz. Hû esmâsı, Hay esmâsı çift okunur. Yaptığında hem esmâyı dışarı verirken «Hû» der; hem de esmâyı içeri alırken «Hû» der. Hem esmâyı dışarı verirken «Hay» der; hem de esmâyı içeri alırken «Hay» der. Esmâ böylece ikili okunur. Bu sefer o dervîş hem nefesi verirken de doludur; hem nefesi alırken de doludur. O «Hû» verir, «Hû» alır. «Hay» verir, «Hay» alır. «Kayyûm» verir, «Kayyûm» alır. Alışveriş O’nunladır. Alışveriş O’nunladır. Bu nakşibendî yolunun en derin uygulamalarından biridir; her nefese zikir bindirmek.
Gönlün Uyanıklığı — Allâh’tan
O gönlün uyanıklığını veren, o nefesin uyanıklığını veren Allâh’tır; celle celâlühû. İster bir velînin üzerinden versin; ister bir çöpün üzerinden versin; ister bir kayanın üzerinden versin; ister bir karıncanın üzerinden versin; isterse o bir denizin dalgasından versin; isterse denizin kenarında karanlıkların içerisinde denizden bir ses versin — o O’nundur. Onu iki görmemek gerek. Nereden gelirse gelsin esmâ, esmâ O’ndan gelir. Sen «zâkir esmâyı böyle verdi» dersin — değil; ikiliktir o. Zâkirin üzerinden esmâyı veren de O’dur.
«Şeyh Efendi Verdi» — Zâhirî Görünüm
Sen dersin ki «şeyh efendi esmâyı böyle verdi». Zâhirde görünen odur. Esmâyı veren odur. Esmâyı alan da odur. «Kim Allâh’ı zikrederse, Allâh da onu zikreder» (Bakara 152). Bu âyet-i kerîmenin tefekkürüne ne akıl yeter, ne kalp yeter. Yetmez. Bu her şeyin üstünde bir şeydir. Yetmez. O yüzden o her verişte ve alışta O doldurur, O boşaltır. Dolan da O’dur, boşalan da O’dur. O her an bir iştedir. Her an zikredeni zikretmektedir. Öyle olunca O ölüye hayât verir. O diriden ölü çıkarır; ölüden diri çıkarır.
Kalbin Aydınlık Deryâsına Atılmak
O istediğine istediği tecellîyâtı yaşatır. O yüzden o nefsin karanlıklarından kurtulup, kalbin aydınlık deryâsına; denizine o kimsenin kendisini atması gerekir. Bu kibirle olmaz. Bu gösterişle olmaz. Bu hevâ hevesle olmaz. Bu «neme lâzım»la olmaz. Bu illâkî âşıklıkla olur. İllâkî zikirle olur. İllâkî gönül vermekle olur. Bu yolun anahtarları bunlardır: Aşk, zikir, gönül vermek. Bu üçüyle mü’min nefsin karanlığından kalbin aydınlığına geçer.
Nefsin Karanlığı — Yedi Mertebe
Tasavvufî gelenekte nefsin yedi mertebesi anlatılır: Emmâre (kötülüğü emreden), levvâme (kendini kınayan), mülhime (ilhâm alan), mutmainne (huzur bulan), râdiye (râzı olan), merdıyye (râzı olunan), kâmile (tamamlanmış). Emmâre — nefsin en karanlık mertebesi; mü’min burada kötülükle dolu olur. Çıkış sâdece zikir ve mücâhede ile mümkündür. Adım adım yukarı mertebelere geçer; ve sonunda kâmile mertebesine ulaşır. Bu, kalbin aydınlık deryâsıdır.
Âşıklık — Yolun Anahtarı
Âşıklık, tasavvuf yolunun anahtarıdır. Âşık olmadan bu yolda yürünmez. Çünkü yol zorludur; engellerle doludur; ve sâdece aşk insanı yürütür. Mevlânâ «Aşksız ne yapsan değmez» buyurmuştur. Yûnus Emre «Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni» demiştir. Bütün büyük sûfîler aşkın yolun motoru olduğunu vurgulamıştır. Mü’min Allâh’a âşık olmalı; Hz. Peygamber’e âşık olmalı; mürşidine âşık olmalı.
Zikrullâh — Sürekli Yapılan
Zikrullâh sürekli yapılır. Sâdece belli vakitlerde değil; her zaman. Yolda yürürken zikir; çalışırken zikir; konuşurken zikir; uyumadan önce zikir; uyandığında zikir. Bu sürekli zikir, kalbi Allâh ile doldur. Nakşibendî yolunda «yâd der dem» (her nefeste hatırlamak) prensibi vardır. Nefes alıp verirken Allâh’ı hatırlamak. Bu uygulama gönlü uyandırır; ve karanlığı aydınlatır.
Gönül Vermek — Tam Teslîmiyet
Gönül vermek, tam teslîmiyettir. Mü’min mürşidine gönlünü teslîm eder; mürşid de o gönlü Allâh’a teslîm eder. Bu zincir, mü’minin doğrudan Allâh’a ulaşmasını sağlar. Yalnız başına ulaşmak zordur; rehber gerek. Mürşid bu rehberdir. Gönlünü vermeyen mürîd, mâneviyâtta ilerleyemez. Çünkü kapı kilitlidir; ve gönül anahtardır.
Niyâz — Kalbin Aydınlık Deryâsına Ulaşmak İçin
Niyâz: «Yâ Rab, beni nefsin karanlıklarından kurtar. Kalbin aydınlık deryâsına atmamı, içinde yüzmemi nasîb et. Âşıklık, zikir, ve gönül vermek üçüyle Sana ulaşmamı sağla. Mürşidi maşa olarak görmemi, gerçek vereni Sen olduğunu bilmemi nasîb et. Hû, Hay, Kayyûm — her nefeste Seni zikretmemi nasîb et. Beni dervîşlerinden eyle.» Allâh muhâfaza eylesin; bizi kalbin aydınlık deryâsına ulaşan kullardan eylesin.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı. Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi. İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Şeyh, Tecellî, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü