Muhyiddîni Arabî’de Şeytân ve Cinler — Geniş Bir Müzâkere
Selâmün aleyküm. Allâh gecenizi hayır etsin. İnşâallâh Cenâbı Hak kendi yolunda faydalı ameller işleyen kullarından eyleyim. Arabî denince bütün ilim dünyâsı kesinde anlamaya çaba sarf ettiği bir zât; gayret edip anlayabilen ellerin önünde saygıyla iğilen, anlayamayanlar da şeytânı konuşacağız işâretin olması lâzım, fazla dolaşmayalım. Bir sıkıntı çıkacaktır; küfredenler muhakkak söyleyecekler «Arabî’yi gerçekten anlamadan eleştirenler.» Buyrun, bizim bu akşamki konumuz: Muhyiddîni Arabî hazretleri’nin şeytân ve cin anlayışı.
Önce Arabî Hazretleri’ne Karşı Edep: Anlamadan Eleştirmemek
Şu hatırlatma ile başlayalım: Muhyiddîni Arabî gibi bir zâtı eleştirmeden önce, onun yazdıklarını anlayacak bir hazırlığın olması lâzım. Fütûhâtı Mekkiyye, Füsûsu’l-Hikem gibi eserleri okuyan herkesin onu anlaması mümkün değildir; bu eserler ancak belli bir mânevî hazırlıkla, belli bir sülûk geçirildikten sonra anlaşılabilir. Eleştirmeden önce anlamak; anlamadan susmak; sustuktan sonra ancak çok zarûrî olursa tek tek mes’eleleri ele almak — sûfîlik yolunun edebi budur.
Şeytânın Ateşten Yaratılışı — Müteşâbih Bir Mes’ele
Cinler ve şeytân meleklerle berâber meleklerin içerisinde yaşayan bir varlık. Hani böyle işte «meleklerin hocasıyım» filân, bunlarla alâkalı âyethadîs yok; Arabî de hiç böyle bir şey demez, zâten. Ama şeytân ateşten yaratılma. Buradaki «ateş»ten kasdın ne olduğu da net değil. Bunu böyle İslâm’da müteşâbih âyetlerle, işte muhkem âyetler denilir — iki değişik âyet var. Müteşâbih âyetler içeriği ahkâmı net olmayan, ne mânâya geldiği belli olmayan âyetler. Bundan çıkaracak olduğumuz sonuç şu: Bunların mânâları, bunların idrâki insânoğlunun geldiği noktaya göre değişen mânâ ve idrâktir.
Mânânın Geldiğimiz Fikrî-Nefsî-Aklî-Kalbî Hâle Göre Değişmesi
Geldiğimiz fikrî, nefsî, aklî, kalbî hâle göre mânâsı, şekli ve şemâli değişecek olan müteşâbih mes’eleler ve varlıklar — işte şeytân, melekler, cinler bu noktadadır. Yâ’nî yedi yaşındaki çocuk, on yedi yaşındaki gence, otuz yedi yaşındaki olgun bir mü’mine ve yetmiş yedi yaşındaki bir ârif kuluna farklı sûretlerde tecellî eder bu varlıklar. Çünkü onlar kendi mahiyetlerinde sâbittir; biz idrâk edenler değişiyoruz. Bizim idrâkimiz değiştikçe, onların bize görünüş şekli de değişiyor.
Vahdet ve İkilik — Aslında Yok, Ama Varmış Gibi Görünüyor
Arabî’nin teorisinde mühim bir mes’ele: Vahdet ve ikilik. «Aslında yok ikilik. Aslında yok, ama varmış gibi görünüyor.» Rüyetten kastı bu. Aslında bir; bir olmadığı hâlde onu varmış gibi göstermek ve vesvese yapmak. Bunun en bâriz örneği aynadır. Bana baktığınızda bir tâne benden görüyorsunuz; aynanın karşısına geçersem benden iki tâne görüyorsunuz. Üç tâne ayna koysam benden üç tâne; yüz tâne ayna koysam yüz tâne; üç yüz tâne ayna koysam üç yüz tâne görünecek.
Aynalar Misâli: Görünen Var, Ama Aslında Tek
Ben varım; görünen yok. Görünen var, ama değil — değil mi? Orada görüntüde görünen var, bakın orada bir görüyorsunuz. Gördüğünüz şeyi reddedebilir misiniz? Hayır, diyeceksiniz ki var. Ama ben orta yerden kaybolursam, üç yüz tâne ayna koymuş olsak, üç yüz tâne gördüğünüz Mustafa birden yok olacak mı? Evet. İşte varmış gibi görünen ikilik; rüyet dediği buradaki rüyet, kasıt sizin rüyalarınız değil. Rüyetin de değişik tecellîyâtı var Arabî’ye göre.
Vahit (Teklik) ve İki Tâne Görme — Tâne Aslında Tektir
Aslında tek bir varlık var; ama ayna çoğaltıyor. Aynada görünen sahte değil, kendi orijinalinin yansıması. Aslında bir vücud var, ama biz onu iki, üç, dört, beş olarak görüyoruz. İşte bu da Arabî’ye göre «şirk» yâhûd «delâlete düşmek» olarak nitelendirilir: «Bir vücuttan iki tâne görmek, bir vücuttan üç tâne görmek, dört tâne görmek, beş tâne görmek şirktir.» Çünkü Allâh tektir; varlık tektir; aksine ne görüyorsak, onlar onun yansımalarıdır.
Şeytânın Vazîfesi: Vehmi Vermek ve İnsânı O Vehme Sürüklemek
«Şeytânın işi de bu: Delâle vehim verir ve insânları o vehme doğru sürükler» der Arabî. Vehim, hayal etmek; gerçeklik olmadığı hâlde gerçek gibi görmek. Şeytân insâna sürekli vehim verir: «O sana ihânet ediyor», «o seni sevmiyor», «o senin aleyhinde plân yapıyor» — gerçekliği olmayan bu vehimleri sürekli pompalar. İnsân da bu vehimleri gerçek zanneder, ve hayâtını bu vehimlere göre düzenler. İşte burada şeytân insânı kendi emrine almıştır.
Hasta Bana Söylenenleri Söyleyeyim — Pencereden Çağıran Kız
Doktor da aramızda. Hasta diyor ki: «Pencereden ha onlara da geliyordur, da bana gelen, bana söylenenleri söyleyeyim. Ben diyor ki, pencerede bir kız çocuğu var, her ânın boğazını kesiyorlar; ve o kız çocuğu haykırıyor, yalvarıyor, ona ‘beni kurtar’ diye anlatılan; bu başka bir duvarda devâmlı beni çağıran, beni dâvet eden bir genç erkek çocuk var, 13 yaşlarında; ve her gün beni çağırıyor, ‘beni kurtar’ diyor.» Bunu söyleyenler aslâ yalan söylemiyor. Onlar yalan söylemiyorlar; «ne yapayım, dua et bize, biz ne okuyalım buna?» diyorlar.
Bu Rüyet, Vâhid’in İkilik Çerçevesinde Tecellîyâtının Bir Kırıntısı
Buradaki, Vâhid’in (Tek’in) ikilik çerçevesinde rüyeti dediğinin tecellîyâtının küçük bir kırıntısı, nümûnesi. Aslında yok; ama varmış gibi görünme — ikilik aslında yok. Bize varmış gibi görünüyor. Aslında ikilik yok, varmış gibi görünmek. Gölgen var mı gün? Görünürde var. Öyle değil mi? Siz diyeceksiniz ki «var». Bir gölge var; bu ikilik benden bir tâne, öyle değil mi? Evet. İşte gölge de senin ama sen değilsin; sen gerçeksin, gölge görüntüdür. Şeytân insâna sürekli «gölgeleri gerçek say» fısıldatır.
Çocuk ile Şişe — Usta’nın Hikmet Dolu Cevâbı
Eski bir hikâye anlatılır: Çocuk çırak. Usta evladım, git oradan o şişeyi al getir. Pek usta çırak gitti. «Usta, burada iki şişe.» Evlâdım, orada iki şişe yok, orada bir şişe var. «Usta, burada iki şişe görüyorum.» O zamân sen o şişenin bir tânesini kır. Çocuk gitti şişenin birisini kırdı. Şişenin birisini kırınca bu sefer dedi ki çocuk: «Usta, bunda hiç şişe kalmadı.» Burada hiç şişe kalmadı; bir tânesini kırdı, ama hiç şişe kalmadı! İşte bunun gibi, bu noktada şeytân vücûdun içerisinde gölge gibi — gerçekten olmayan, gerçeği ama tecellîyâtı var olan bir varlık.
Mudil İsmi — Cenâbı Hak’kın Şaşırtıcı Sıfâtı
İşte bunun varlığın içerisinde hâriçte tecellî eden bir varlığın içerisinde hâriçte enteresân zâtın hâriçte açığa çıkması olarak Fusûsu’l-Hikem’de Arabî öyle beyân etmiş. Hz. Pîr Mevlânâ ve Arabî’nin müşterek görüşü: «Bundan dolayıdır ki şeytân, Mudil ismiyle anılır.» Mudil — şaşırtmak, delâlete düşürmek. Cenâbı Hakk’ın Mudil isminin delâleti içeren bir ismi. Allâh’ın bu ismi vardır; ama bizi şeytân ile şaşırtmıyor — Mudil ismi, açığa çıkması için bir vâsıta olarak şeytânı kullanır.
Allâh’ın İsimlerinin Sonsuzluğu — 99 ile Sınırlı Değildir
Evlerinize gittiğinizde, esmâ-i ilâhî olarak yazdığınızda, Kur’ânı Kerîm’in içinde geçen sıfâtlarda Mudil ismi yoktur. Bunu baştan beyân edeyim. Ama Cenâbı Hakk’ın isimleriyle alâkalı bize bildirilen — hani hadîslerde ve Kur’ânı Kerîm’de geçen 99 ismi şerîfi vardır — sakın bunu 99’da sınırlamayın! İmâmı Şâfîî der ki: «Ben bin küsur tâne ismini tespit ettim Cenâbı Hakk’ın.» Da Allâh’ın isimleri sonsuzdur. Kendisi de zâten Kur’ânı Kerîm’de «Allâh’ın isimleri sonsuzdur» diye buyurmuştur.
Mudil İsminin Açığa Çıkma Sebebi: Şeytân
Bu noktada Mudil ismini Cenâbı Hak, Mudil isminin açığa çıkmasına yarayan, açığa çıkmasının sebebi olarak şeytânı kullanmıştır. Hz. Pîr’e göre, Mudil ismi «idlâl» şaşırtmak demektir. Mudil isminin mânâsı idlâl şaşırtmak; Arabî’ye göre şeytânın bu noktada vazîfesi insânları şaşırtmak, insânları şaşkınlaştırmak; ve bir vücûdun bir diğerinden başka olarak iki görülmesi. Az önceki verdiğim örnekle, şirk ve delâlin aynıdır.
Delâlet Bir Vücuttan İki Görmek, Şirk Bir Vücuttan Üç-Dört Görmek
Delâl, delâlete düşmek bir vücuttan iki tâne görmek; bir vücuttan üç tâne, dört tâne, beş tâne görmek şirktir, delâlete düşmektir. İşte şeytânın işi de bu: Delâl vehim verir, ve insânları o vehime doğru sürükler — der Arabî. Şimdi bu, kuvvet Mudil isminin görüntüsüdür. Çünkü Allâh, tek olarak vardır; her şey O’na dönüyor; her şey O’nun yansımasıdır. Ama şeytân insâna «tek değil, çok» dedirtir; «O’nun yanında başkaları da var, başkalar da güç sâhibi» fısıldatır. İşte budur şirk.
İnsân Yaratılınca Şeytânın Şeytânlığı Ortaya Çıktı
İlk isyânın başlangıç noktası neydi? İnsânın yaratılması. Eğer insân yaratılmamış olsaydı, biz şeytânı tanımayacaktık. Hiç kimse şeytânı tanımayacaktı. Sâdece Allâh bilecekti Allâh’ın arasında şeytânın şeytân olduğunu. Melekler de bilmeyecek şeytânın şeytân olduğunu; cinler de bilmeyecek. Ne zamân ki Cenâbı Hak insânı yarattı, insânı yaratınca, şeytânın şeytânlığı meydana çıktı. Şeytân kendi şeytânlığını meydana çıkaran insâna bu yüzden düşmân.
Şeytân İnsâna Bakınca Kendi Çirkinliğini Gördü
Şeytân, insânda kendi şeytânlığını gördü. İnsâna baktı, kendi çirkinliğini gördü. İnsâna baktı, kendisini seyretti. Kendisini seyredince, kendisini seyretmenin acısıyla insândan intikâm almaya karar aldı. Çünkü insâna bakınca kendisini çok ve hâkim görüyordu; tırnak içerisinde, bu Mustafa Özbağ Arabî’den bambaşka dersiniz ya. «Arabî’yi okuyormuş gibi bize satmış bu adam» dersiniz. Allâh bizi affetsin. İşte Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri de diyor ki: «Her kimse ile berâber bir şeytân doğar; ve ben benimle doğan şeytânı İslâm’a getirdim.»
Bizimle Berâber Doğan Şeytân — Hayât Boyu Yanı Başımızda
Bizimle berâber şeytân da doğuyor. Nasıl bizimle berâber, bizim hayât boyunca geçen dersten anı bize hizmet olan melekler bizimle berâber vazîfeye başlayıp, bizimle berâber bütün vazîfelerini yerine getirecekse; bizle berâber de bizim şeytânımız da duruyor. Şeytânsız hiç kimse yok. Ne büyük mutluluk diyeceksiniz ki, «yapının nesi mutluluk?» Bu mutluluk! Çünkü biz onunla Allâh’a yaklaşacağız.
«İyi ki Varsın!» — Zıttıyla Bilinmenin Hikmeti
O olmasaydı, bizim Allâh’a daha da daha da daha da yaklaşma şânsımız olmayacaktı. O olmasaydı, Allâh’ı daha da daha da daha da tanıma ve bilme gücümüz olmayacaktı. Hepiniz burada şeytân dostu olup çıkabilirsiniz! «İyi ki varsın!» diyebilirsiniz. Öyle değil, zıttıyla biliniyor, bilinme açısından. İşte burada şeytânın asıl vazîfesi: İnsânın nefsine vehim veren, vesvese veren — o vehim verir bize. Şeytân hadîsi şerîf mûcibince damarlarımızda dolaşır.
Damarlarımızda Dolaşması — Her Ânda Vesvese Vermesi
Şeytân damarlarımızda dolaşıyorsa, bizi her ân için bize vehmetme; her ân için bize vesvese verme; her ân için bizi kendi emrinin altına almayı isteyecektir. Çünkü o da bir güçtür. O da bir kuvvet sâhibi varlıktır. Ve onun aşkı, insânı kendi emrinin altına almaktır. Ne kadar çok insânı kendi emrinin altına alırsa, o kadar Allâh’a karşı «bak, kullarını kendime çevirdim» diyebilecek. Bu şeytânın Allâh ile mücâdele etme şekli.
Şeytânın Müstakil Düşmânlığı: Seyr u Sülûktaki Dervîşlere
Arabî özellikle şeytânın seyr u sülûktaki dervîşlere musallat olan düşmânı olarak görmüş. Aslında Arabî, şeytânı sûfîlerin düşmânı olarak görmüş. Burayı açayım biraz: Şeytân normâl şartlarda kendi istikâmetinde giden bir kimseyle uğraşmaz. «O çantada keklik, zâten onun emrinde; niye uğraşsın ki onunla? Ona ‘git’ diyor, gidiyor; ‘gel’ diyor, geliyor. ‘Hadi bu akşam bir râkıbalık yapalım’ diyor — ‘oh harika, yâ, kıçında çengelim yok mu? Sabahla olmasın!’»
«Eski Geçmiş Zamanı Biliyorum» — Mustafa Efendi’nin İtirâfı
«Harika bir; ne uğraşsın ki onla?» Ben eski geçmiş zamânı biliyorum oradan biliyorum. Onacak ki, «Mustafa bugün akşam nereye gideceksin yâ? Dün akşam Kor’e kılarsam, dayım ya 3 ç, ya bu akşam da karşıya kadar e akşam biraz.» Bu bizimle ne uğraşsın ki? Bizimle uğraşmasına gerek yok. Ben bir gün geri döndüm: «Yapmayacağım bundan sonra.» O zamân başladı bizim onla mücâdelemiz. Bugüne kadar hiçbir mücâdele yok. Hattâ daha ileri gitti.
«Şehvetini Aç Zannetmiş, Eşekten Farkın Yok» — Kendi Kendine Vurmak
Sen yine bir şey, sana birane şey ki kıyâmette okudum kitâbı. Ben o zamân bir oluyor bana öylesine oluyor ki; işte okuyor sen şehvetini aç zannetmiş — eşekten farkın yok diyor kendi kendime; bakıyorum şimdi: Mustafa düşünüyorum şimdi, evet şehvet — aşk! Bir o zamân benim aşkla işim yok. Kendi kendime vuruyorum, vuruyorum. Okuduk bana bir lazım dedim de, ben bir ettim. Bana dedi ki sen bana «M adamın boyu biri.» Bakın bana vurduğu yer, o zamân vurdu kırdı, kişi kavga et biraz daha 12 yıl öncesinden de gelmeyiz ya — vurmayı, kırmayı da seviyoruz biraz, öğreneyim. Yemeği de seviyoruz biraz; egem var, tamâm.
Efendiyle İlk Karşılaşma — Boy’un Kısalığı
Ben efendiyle alâkalı, ilk karşılaştık, böyle karşı karşıya geldik, böyle görüştük, böyle kendim olacak iş — boyunun kısalığından benim almak için geldim, böyle sırt vurdu söyle. Şşt geldiğinden kimsenin haberi yok; olduğundan da kimsenin haberi yok; kimseye konuşmadan. Ben böyle zor oturdum, öyle oturdum. O gitti, herkes gitti, oturacağı yer urdu. Son bir baktım — Mende, sen buraya gel. Ben kalkacağım, kalkam tutun bakayım. Musa Efendi 26-27, iki kişi koltuktan.
Üç Tip Rüya — Hadîsi Şerîfle Sâbit
Şimdi hadîsi şerîfte der ki: «Rüya üçtür: Birincisi sâlih olan rüyalar — o kimse o rüyayla alâkalı hiçbir düşünmez; Cenâbı Hak bir şekilde rüyasında gösterir. İkincisi bir şeyin etkisinde kalınarak görülen rüyalar. Üçüncüsü şeytân rüyaları.» Bir şeyin etkisinde kalmak: Çok düşünmek, tamamı tefekkür etmek, onun üzerinde odaklanmak. Onun üzerinde odaklanınca, o kimsede rüya gerekmez; o kimseyle konuşur. Alınması aklın hâkimiyet altına. Bunu şimdi batılılar ilim olarak kendilerine öğretiyorlar.
Sûfîlikte Tefekkür ile Aklın Hâkimiyet Altına Alınması
Bu sûfîlikte yol mudur? Evet. Sûfî tefekkür ederek bir şeyin üzerine odaklanarak, aklını o meseleye bağlayıp hâkimiyet altına alabilir. Bunun iki yolu var: Bir, ya siz aklınızı tefekkür ettiğiniz şeye teslîm edersiniz, ona tâbi olursunuz; ya da tefekkür ettiğiniz şeyi teslîm alırsınız. İşte tefekkür ettiğiniz şeye teslîm olursanız, bu vehmin düşünceye hâkim olması olur; şeytân düşünceye hâkim olur. Şeytân olursa, o zamân o düşünce hayâlî düşünce oldu; şeytân o kimseyi ne yaptı, aklını kendisine bağladı.
Düşüncenin El-Hâdî İsminde Tecellî Ettirilmesi
İşte ya da siz düşüncenizi, tefekkürün el-Hâdî isminde tecellî ettirirseniz, düşündüğünüz pozitifse, onu kendi hâkimiyetinin altına alabilirsiniz. El-Hâdî — hidâyet veren, doğru yola yönlendiren Allâh’ın ismidir. Bu ismin tecellîsinde tefekkür eden kimse, düşüncesini hidâyet ile yönlendirir. Bunu batılılar şu anda üzerinde çok derin bir şekilde çalışma yapıyorlar. Daha uç bir söyleyeyim: Terörist faaliyetleri bununla yönetiyorlar, evet.
Bu Size Çok Uç Bir Fikir Olarak Gelecek
Bu size şimdi çok uç bir fikir olarak gelecek; ve diyeceksiniz ki: «Fransa’da işte Müslümânlar böyle» — değil! Hipnoz ile, telkin ile, beyin yıkama ile insânları katliama yöneltebiliyorlar. Bu, kâfir cinlilerin ve şeytânın da kullandığı yöntemdir; ama bugün laik laboratuarlarda da çalışılıyor. Beyne mücâdele bilimsel olarak da yapılabiliyor. Bu yüzden mü’minin kalkanı sünneti seniyyeye sıkı bağlılık, zikrin devâmı, sohbetten ayrılmamak.
Cinlerin Yedi Büyük Kavmi Var
Cinlerin kendi içerisinde yedi büyük kavmi var. Bu yedi büyük kavminin başında, yedi tâne onların kendilerince büyük pâdişâhları veyâhûd da kendilerince işte hâkimleri var; eski birler. İşte bu yedi tâne büyük pâdişâh — bunu da bilmiyorum, tefsîrlerde var mıdır, yok mudur; okunabilir mi, okunamaz mı? Mekke döneminde artık onlara gökten semâdan istedikleri gibi bilgiler alamazlar. Cinnî tâifesi bu rûhların üstü, ay sâbite. Efendim, ikiye ayrı: Sâbit buradan gelen.
Cinlerin Yedikleri — Et, Kemik Artıkları
Cin tâifesi bu mânâda insânların yedikleri gibi yerler. Ama genelde eti çok severler; et artıklarını çok severler; kemiği çok severler; kemik kıntılarını çok severler. Buradan başka bununla alâkalı size söyleyebileceğim, bunlar sonuçta sorgudan geçecekler; onlar sorgunun netîcesinde cennetlik ve cehennemlik olarak ayrılacaklar. Ve böylece onların da insânlar gibi hesâba çekilmeleri hak. Son kelâm — Nâs sûresi âyet 1 ve 6 arası: «Ey Muhammed, de ki: Cin ve insânlardan olan ve insânların kalplerine vesvese veren o sinsi vesvesenin şerrinden insânların Rabbi, insânların Mâlikî ve insânın Mâbûdu olan Allâh’a sığınırım.» Âmîn.
Cinler Bizim Gibi Üretebiliyor mu? — Bizim Artıklarımız
Şimdi soru: «Efendim, bizim gibi üretebiliyor mu?» Bizim gibi üretebiliyor mu? Yok, bu noktada kendilerince. Bu, benim kendimce tespît edebildim, ürettikleri fazla bir yok. Bizim artıklarımızı, bizim artıklarımızı. Bizim mantıkları gördüğümüz zamân, onları çıkarıp yemiyorlar; onları çıkarıp yiyemiyorlar. Toprak kalmadığı zamân, biz bunları nereye dökeceğiz? Artıklarımızı nereye yapacağız? İleri toprak kalmadığı zamân, belediyelerin bu noktada çalışma yapıp görmeleri lâzım.
Cin Sûresi ve Hz. Peygamber’in Kemikten Rızık Vermesi
Meselâ şimdi aklıma gelen, bir hadîsi şerîf size nakil: Bu cin sûresiyle alâkalı, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri’ne Kur’ânı Kerîm’i dinledikten sonra heyet hâline gelirler. Derler ki: «Bize rızık olarak ne tâyîn edilmiştir?» Hz. Peygamber Müslümân olanlara der ki: «Üzerinde Allâh’ın ismi söylenmiş el ve kemik parçalarından yiyin» der. Şimdi tabîi eğer üzerinde besmeleyle kesilmiş bir hayvân ve onun artıkları varsa, Müslümân cinnî tâifesine helâldir, câizdir diyebiliriz; ama yâ onlara kâfirler atılıyorsa, orada sıkıntı var, evet.
Cinleri ve Şeytânı İnsân Öldürebilir mi?
Bir hocam soruyor: «Cinleri, şeytânı insân öldürebilir mi? Öldürürse katil olur mu?» Evet, normâlde öldürebilir. Öldürürse katil olur mu? Evet. Bunun sorgusu, bunun mîzânı nasıl olur? İşte orada iki çıkıyor: Bir, cinler kurulu bir mahkeme heyetinden mi yargılanacak? İki, yoksa insânlardan kurulu bir mahkeme heyetinde mi yargılanacak? Bunun normâlde bu noktada münâzarası olmuş. İnsânın bu noktada mahkemesinin yine insân mahkemesinde olmasına kararla devâm. Teşekkür bununla alâkalı.
Astral Seyahat — Kapitalist Sistemin Yeni Sömürü Tarzı
«Bastıran seyahati yapan bir kimse gelse, onunla bir görüşsek, bir seyahat etsek, biz onu misâfir etsek, çaykahve içsek, onu — bunlar kapitalist sistemin insânları ütme böyle bir kapitalist sistem var, insânları ek metotlar geliştiriyor. ‘Gelin size astral seyahat yaptıralım’; ‘gelin size meditasyon yaptıralım’; ‘gelin size a diyerek huzur buldur’ — bu hepsi de kapitalist ünü. Astral seyahat biliyor musunuz? Seyahatın şeyini ön bilgilendirmesi ve ön tebe sah atmak için ne kadar başlıyor biliyor musun?»
«10 Bin Dolar Ver, Bana Bir Gezdireyim» — Sömürünün Boyutu
«Kızca 10.000 dolar bir sonra. 10.000 dolar ver, astral çıkıyorsun. 10.000 ver bana, bir gezdireyim ben sen» — evet ek olarak. T insânlar kuş; meselâ hipnoz mu? Bak, tabîi ki de bu başka bir değil mi hipnozda? Meselâ sizi ben hipnoz edersem, siz burayı farklı bir alan olarak görebiliyorsunuz, meselâ. Siz deniz kenârında kendinizi deniz kenârında yürüyor görebilirsiniz; veyâ beni sizi öldürüyormuş gibi görebilirsiniz; veyâ siz benim sizi öldüreceğim sii düşünerek görerek de beni öldürebilirsiniz. O ânda hipnoz, bu sizi hipnoz ederek ben sizi bir terörist yapabilirim, bir katliâmcı yapabilirim, sizi bir tetikçi yapabilirim.
Hipnoz: Kâfir Cinlerin İrtibâta Girdiği Sahalardan Biri
Evet hipnoz bu. Kâfir cinler irtibâta gir; benim diğer kasdım bu — düşünceyi normâlde etkileme, düşünceyi hâkimiyet altına alma; bu kimsenin aklını, düşüncesini, melekelerini hâkimiyet altına alma. Şu, bu hipnoz ile bu hâkimiyeti ele birleştir; sizi bir katliâmcı yapabilir. Şu, bir varlık şeytân, bir varlık bir rûhî bir varlık, ateşten yaratılma. Onun altında kâfir cinler var, dumandan yaratılma; ve o dumandan yaratılan kâfir cinler şeytânın emrinde yaşıyorlar.
Negatif Özellik: İnsânların Bilinçlerini Etkilemek
Anladın mı daha önceki — daha çok güzel bir negatif özellik bu. İnsân bunlar insânların bilinçlerini etkiliyor, tetik hakkınızı teşekkür yapıyor. Bu konu bilinç ile alâkalıdır. Bilinç, insânın özüdür; oraya kim hâkim olursa, insânı yönetebilir. Şeytân ve kâfir cinler, bilinç sahasında çalışırlar; oraya nüfûz etmeye çalışırlar. Sûfîlerin de tek çıkış yolu, kendi bilinçlerini Allâh’ın zikrine bağlamak; o zikir, bilinçte şeytâna yer bırakmaz.
Kadının Kuvveti — Vehimde Kadın Erkekten Daha Güçlüdür
Cennette isyân çıktığı gibi şimdi. Özür dilerim bir hocam. Size verim: Cennetteki vehmin kuvvetli olmasının noktası şu — Cenâbı Hak dedi ki: «Yaklaşmayın buraya.» Ama kadın yaklaştı oraya; kadın evvele yaklaştı. Bunun ismi önemli değil, ben elma olarak nitelendiriyorum İsrâ’dan önce; insânlar anlasın söyledim. Kimisi buğday söylemiş, kimisi incir; hiç farkı yok. Ben diyorum ki kadın oraya gittiğinde, kendisinin doğurabileceğini gördü; ve kendisinden kocaman bir insânlık âleminin geleceğini gördü.
Hayâlin Kuvveti — Âdem’in Aklını Kendi Vehmiyle Emri Altına Almak
Kadın bunu gördü, kendisi kadın bunu görünce, o vehmin kuvvetinden, o hayâlin kuvvetinden Âdem’e geldi. Âdem’in aklını kendi vehmiyle Âdem’in emri altına aldı. Maddiyâtçılık başlı sonuçta emri altına aldı Âdem’in; ve nasıl bir Havvâ annemiz gel dedi Âdem’e Âdem tıkış. Şimdi bu aslında kadınlar için bir negatif nokta değil; bu kadınların kuvvetini ve kadınların bu noktada kudretini gösteriyor.
Kadın Kuvvetini Doğru Noktada Kullanmazsa
O yüzden o kadın o kuvvetini, o kudretini doğru noktada kullanmazsa — bakın, kadın kendi üzerindeki kuvvetini ve kudretini doğru noktada kullanmazsa, bir tâne adam adamlığı dahî kalmaz meydânda. Hocam, buyurun: «E ben hanımefendinin söylediği şeyden hareketle bir şeyin tespîti yapmak istedim. Aslında söylediği bilimsel anlamda da ortaya konulan çalışmalar ortaya konulan bir husûstu, bilim doktorâ tez sanatsal yaratıcılık olur. Dolayısıyla bu konuyla ilgili çok araştırma yaptım, çok makâle okudum.»
Sanatsal Yaratıcılıkta Kadın Erkekten Daha Yaratıcıdır
«Yapılan bütün araştırmalarda sanatsal yaratıcılık, genel anlamdaki yaratıcılıkta kadınlar her zaman erkeklere oranda daha yaratıcı.» Şimdi bu, tabîi sizin söylemiş olduğunuz az önceki ifâde etmiş olduğunuz husûslarla alâkalı olarak, bir yönüyle negatif görmek, ama bir yönüyle de dolayısıyla kadın ve erkeği artı ve eksi olarak düşünür ki, dişi ve erkek olarak düşündüğünüz zamân, bu çift dediğimiz zıt olan şeyleri de düşünüyoruz. Dengenin tâ kendisi: Erkeklerde eksik olanı kadınlar tamamlıyor; kadınlardan eksik olanı da erkekler tamamlıyor.
Eksiklik Değil, Tamamlanma — Yaratılış Fıtratı
Hanımefendinin eksiklik gibi düşünmeye çalıştığı, aslında eksiklik değil. Siz de ifâde ettiniz, dolayısıyla burada bir yanlışlık da yok ortaya konulan. Kadınların düşünme yetilerine bakıldığı zamân, beyin yapıları îtibâriyle en üst kortekste daha çok düşündükleri ve duygusal foksiyonla düşündükleri de söylenen şeyler. Ama bu, onların kesinlikle bir eksikliği olduğunu ifâde etmek için kullanılacak bir değildir; belki bâzıları bu anlamda kullanıyorlar, ama doğru olan bir değil. Sûfîler kullanmazlar.
Yaratılış Fıtratında Pozitif ve Negatif Noktalar
Bu yaratılış fıtratıyla alâkalı. Normâlde burada o yaratılış fıtratında var bir şekilde dizmesi gerek. Meselâ bizim fıtratımızda hem pozitif noktası var, hem negatif noktası var; bizim negatif noktamız dizginlenmiş. Hepimizin içerisinde bir çoğalma içgüdüsü var; fıtridir bu. Bunun, ama hukûksuz bir şekilde tecellî etmesi yanlıştır. Bunun dizginlenmiş, dizginlenmek; «ahseni takvîm üzere yaratılmış» âyeti kerîmede, ama aynı insân «aşağıların aşağısına» da düşebilir. Aşağıların aşağısına düşmüş olan bir insânı biz nasıl yukarı doğru çekeriz?
Aşağıların Aşağısına Düşenleri Yukarı Çekme Yolları
Bunun bir yolu var: Anlatmak, terbiye etmek, onu eğitmek; bir yolu var o kimseyi korkutmak, cezâlandırmak. Eğitimle terbiye etmeye siz onu belli bir noktaya getiremiyorsanız, bu sefer bir başkasının hakkını ve hukûkunu korumak için cezâlandırmak zorunda kalıyorsunuz. Aslında cezâya muhâtap olan insân aşağıların aşağısına düşmüş olan insân; ama biz onu yine insân profilinde görüyoruz. O yüzden bu yaratılıştan kaynaklanan güçleri, yaratılıştan kaynaklanan kuvvetler, fiiliyâta geçerken ölçüde ve tartıda eksiklik ve noksanlık olmamasını önlemek için. Yoksa normâlde biz, meselâ hangi kadının vehmin nerede duracağını nasıl hesâb edebiliriz?
Hukûksal Zemîn — Belli Bir Dâirenin Çerçevesinde Durması
Hangi erkeğin şehvetin nerede duracağını nerede hesâb edebiliriz veyâhûd da hangi bir kimsenin düşüncesinin nerede duracağını nerede hesâb edebiliriz? Bunların muhakkak hukûksal zemînde, belli bir dâirenin çerçevesinde durması gerekir. Allâh Hocam, önce hoş geldiniz; aydınlatıcı bilgileriniz için çok teşekkürler. Şimdi benim kafama takan bir soru var: «İzninizle. Onlar her insânın şeytânı ayrı olduğuna göre, bu şeytânlar arasında bir rekabet var mıdır? Allâh’a dönüş olur yok? İkincisi, Allâh bana akıl, fikir vermiş.»
«Ben Aklımı Kullanırım, Şeytânın Peşinde Koşmam»
«Ben aklımı, fikrimi kullanırım; şeytânın peşinde koşaca, ama şeytân benim peşinde koşsun.» Doğru bir mantık. Bir de bu cinleri, şeytânı insân öldürebilir mi? Öldürürse katil olur mu? Öldürürse normâlde öldürebilir mi? Öldürürse katil olur. Evet. Bunun sorgusu, bunun mîzânı nasıl olur? İşte orada iki çıkıyor: Bir, cinler kurulu bir mahkeme heyetinden mi yargılanacak? İki, yoksa insânlardan kurulu bir mahkeme heyetinde mi yargılanacak?
Hadîsi Şerîfte Bunun İzâhı
Bunun normâlde bu noktada münâzarası olmuş. İnsânın bu noktada mahkemesinin yine insân mahkemesinde olmasına kararla devâm; teşekkür bununla alâkalı hadîsi şerîf var. Cinler hesâba çekilecek; cennetlik veyâ cehennemlik olarak ayrılacaklar — Müslümân olanlar cennete, kâfir olanlar cehenneme. Bu Cin sûresinde ve Rahmân sûresinde geçen «iki ağırlık» — yâ’nî cin ve insân — hesâbı târîz eder. Sûfîler bu hakîkati bilirler ve cinlerle olan ilişkilerini bu hesâb perspektifinde değerlendirirler.
Yusuf 5: «Şüphesiz Şeytân İnsân İçin Apaçık Bir Düşmândır»
Şeytân insânların yanlışlarını kendilerine güzel gösterdi; şeytân insânların eksiklerini kendilerine güzel gösterir. Yûsuf sûresi 5: «Şüphesiz şeytân insân için apaçık bir düşmândır.» İbrâhim sûresi 22: «Allâh’ın emri yerine gelince şeytân şöyle der: Şüphesiz Allâh size gerçek bir vaad bulundu; ben de size vaadde bulundum, benim vaadim bozuk. Şeytânın sonunda sözce de iş bu.» Bu âyetler, şeytânın insânın açık düşmânı olduğunu, ve vaad ettiği şeylerin de hep yalan olduğunu izâh eder.
Cinler: Ruhlar Âleminin En Aşağı Tabakası
Daha fazla vaktinizi almayın, gelin inşâallâh cinler tâifesi: Cinler, rûhlar âleminin en aşağı tabakasında tecellî eden varlıklardır. Bunlar zâhirî insânlık ile rûhlar âleminin arasında. Cinler bu zâhirî insânlık ile rûhlar âleminin en aşağı tabakasında tecellî eden varlıklar. Bunlar insânlara çok yakın varlık derecesinde, ama insân olmayan bu noktada melekî rûhların altında. Melekî rûhların altında varlıklar. Bununla alâkalı malûm: Cin sûresi vardır.
Hz. Peygamber Cinlere de Peygamber Olarak Gönderildi
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri onlara da peygamber olarak gönderilmiştir. Ve Cenâbı Hak Mekke döneminde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini bu noktada görevlendirerek de onlara Kur’ânı Kerîm okumuş. Onlar da bu Kur’ânı Kerîm’i kendilerince dinlemişler. Bu cinlilerin kendi içerisinde yedi değişik kavmi vardır. Bu yedi değişik kavminin kendi içerisinde bunlar Arabî değil; Arabî cinlerle alâkalı çok mevzûlara değinmemiş; şeytânla daha fazla alâkada bulmuş.
Arabî Şeytân Üzerinde Daha Fazla Odaklanmış
Arabî cinler de böyle kısa şeyler içinde böyle tâbîrler var; üzerinde fazla bir odaklanmamış; daha fazla şeytânın üzerinde odaklanmış. Ama bu kısa cinler ile alâkalı şeyler — işte evlenmemeli; onların da normâlde insânlar gibi hayât kurmaya çalışmaları, boşanmaları gibi şeyler. Ama cinlerin kendi içerisinde yedi büyük kavmi var. Bu yedi büyük kavminin başında yedi tâne onların kendilerince büyük pâdişâhları veyâhûd kendilerince işte hâkimleri var; eski birler.
Mekke Döneminde Semâdan Bilgi Alamamaları
İşte bu yedi tâne büyük pâdişâh — bunu da bilmiyorum, tefsîrlerde var mıdır, yok mudur? Okunabilir mi, okunamaz mı? Mekke döneminde artık ona gökten semâdan istedikleri gibi bilgiler alamazlar. Cinnî tâifesi bu rûhların üstü, ay sâbite. Efendim, iki: Sâbit buradan gelen ezelden — sürekli bu varlık olarak vardır. Diğeri ise insân ve cin gibi, sonradan yaratılan ve hesâba çekilecek olan varlıklar. Aralarındaki fark, ezelî sâbit varlıkların doğrudan Allâh’ın huzûrunda olmaları; sonradan yaratılan varlıkların sınav dünyâsında olmalarıdır.
Şeyhlerin Zamânın Kutbu Olması — Cinler Şeyhlere Bağlı
İşte gerçek şeyhler, iyi mürşidler zamânın kutuplarına bağlı; o zamânın kutuplarından mânevî olarak ders feyiz alıyor. Herkes de kendi şeyhini zamânın kutbu görür. Allâhu âlem kimin kutup olduğunu, olmadığını; herkes kendi bunu hadi noktayı sıralayalım. İşte cin tâifesi bu mânâda insânların yedikleri gibi yerler. Ama genelde eti çok severler; et artıklarını çok severler; kemiği çok severler; kemik artıklarını çok severler. Bu detayları sûfîler hakîkat ehlinden öğrenir; kitabî bir bilgi olarak değil, mânevî tecrübeyle öğrenir.
Cinlerin Hesâba Çekilmesi — Sorgu, Mîzân, Sırat
Buradan başka bununla alâkalı size söyleyebileceğim: Bunlar sonuçta sorgudan geçecekler. Onlar sorgunun netîcesinde cennetlik ve cehennemlik olarak ayrılacaklar. Ve böylece onların da insânlar gibi hesâba çekilmeleri hak. Cinlerin de sırâtı vardır, mîzânı vardır, sorgusu vardır. Allâh, hem insânları hem cinleri âdil bir şekilde hesâba çekecek; haksızlık olmayacak. Bu hakîkati bilmek, mü’minin korkusunu ve umûdunu denkleştirir: Adâletten emîn olur; haksızlık olmayacağını bilir.
Son Kelâm: Nâs Sûresi
Son kelâm Nâs sûresi: «Ey Muhammed, de ki: Cin ve insânlardan olan ve insânların kalplerine vesvese veren o sinsi vesvesenin şerrinden insânların Rabbi, insânların Mâlik’i ve insânın Mâbûdu olan Allâh’a sığınırım.» Bu sûre, hem cin şeytânlarının, hem de insân şeytânlarının vesvesesinden Allâh’a sığınma sûresidir. Sûfî bu sûreyi her sabahakşam okur; vesveseye karşı kalkân olarak kullanır. Çünkü vesveseyi tanımak ve ondan korunmak, sûfîliğin temel ödevlerinden biridir.
Soru-Cevap: Cinlerle İletişim Kurmak Caiz mi?
Bu tâifeleri insânlar, bâzıları hiç onlarla, o âlemle alâkalı değil; ama bâzıları bu âleme iniyorlar. Buradaki irâde insânın insân yaratılış olarak daha kuvvetli olduğu için, cinlerle iletişim kurabilir. Müslümân cinlerle iletişim kurmak bir derecede câizdir; ama kâfir cinlerle iletişim, mü’min için sakıncalıdır. Çünkü kâfir cinler, mü’mini saptırmaya, ona yalan bilgi vermeye, onun kalbine fitne sokmaya çalışırlar. Sûfî bu yüzden cinlerle iletişimi temkînli yapar; mutlakâ mürşidinin gözetiminde olur.
Üstâdın Tavsiyesi: Cinlerle İrtibât Aramayın
Sûfîye verilen yaygın tavsiye şudur: Cinlerle irtibât aramayın. Eğer Allâh nasip ederse, sülûkun ileri makâmlarında bu irtibât kendiliğinden açılır; ama biz aramaya kalkmayalım. Çünkü cinler dünyâsı, çok çeşitli ve karışık bir dünyâ; aralarında insânları aldatmak için sırada bekleyenler de var. Sûfî bu kapıyı zorla açmaya kalkmaz; Allâh’ın hidâyeti ile açıldığında, ne yapacağını da Allâh hatırlatır. Yoksa kendi merakıyla bu kapıya girmek, çok tehlikelidir.
Soru: Cinler Bizi Görebilir mi?
Bir soru daha: «Cinler bizi görebilir mi?» Evet, görebilirler. Cenâbı Hak A’râf sûresinde: «O ve kabîlesi sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.» Yâ’nî biz onları normâl şartlarda göremiyoruz; ama onlar bizi görüyorlar. Bu, mü’min için bir uyarıdır: Davranışlarımıza dikkat etmeliyiz; çünkü bizi gören gizli gözler var. Bu yüzden mü’min yalnızken bile abdestli durmaya, açıkta yatmamaya, üryân gezmemeye dikkat eder; çünkü gizli gözler var.
Yataktaki Korunma — Ayet’el-Kürsî, Muavvizeteyn
Allâh Resûlü uyumadan önce şu duâları okuyarak yatardı: Ayet’el-Kürsî, İhlâs sûresi, Felak sûresi, Nâs sûresi (Muavvizeteyn). Bu sûreler, uyku sırasında kâfir cinlerin gelmemesi için kalkân vazîfesi görür. Sûfî bu sünneti ihmâl etmez. Her gece yatağa girerken bu sûreleri okur; sabah uyandığında «Elhamdülillâhi’llezî ehyânâ ba’de mâ emâtenâ ve ileyhi’nnüşûr» duâsını okur. Bu hayât, sünnet üzere kurulmuş bir hayâttır; her ânda, her hareketinde sünnet vardır.
Çocukların Geceleri Korkması — Şeytân ve Cinin Geliş Sebebi
Çocukların geceleri korkması, yatağında ağlaması, kâbus görmesi — çoğunlukla şeytân ve cinin geliş sebebidir. Annelerin çocuklarına yatmadan önce Ayet’el-Kürsî, üç İhlâs ve Muavvizeteyn’i okuması, onların gece korunmalarını sağlar. Çocuğun başının üstüne hafifçe üfleyerek bu sûreleri okumak, sünnettir. Allâh Resûlü, torunları Hasan ve Hüseyin’e geceleri bu şekilde duâ ederlerdi. Sünneti ihmâl etmeyen âile, çocuklarını ruhâniyetçe de korumuş olur.
Şeytân Kalbi Bir Eve Benzetir — Hadîsi Şerîfin Açıklaması
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuştur: «Kalb, içine girilen bir eve benzer. Evde zikrullâh varsa, şeytân kapıdan içeri giremez; ama zikrullâh kesilince, şeytân kapıyı bulur ve hemen içeri girer.» Bu hadîsi şerîf, zikrin neden bu kadar mühim olduğunu ortaya koyar. Kalbe gelen vesveseler, kalpten zikrin azaldığının bir alâmetidir. Zikri artıran kimse, vesvesenin azaldığını görür; zikri azaltan kimse, vesvesenin arttığını görür. Bu ilişki, sûfîlikte temel bir kuraldır.
Şeytâna Karşı Korunmanın Yedi Yolu
Sûfîler, şeytâna karşı korunmanın yedi yolunu sıralamışlardır: Birincisi, dâim zikir tutmak. İkincisi, sünneti seniyyeye sımsıkı tutunmak. Üçüncüsü, sohbet meclisini bırakmamak. Dördüncüsü, mürşide kalbî olarak bağlı kalmak. Beşincisi, harâmlardan ve şüphelilerden kaçınmak. Altıncısı, abdestli durmaya, temiz olmaya gayret etmek. Yedincisi, geceleri uykudan önce ve gündüz çıkmadan önce Ayet’el-Kürsî ve Muavvizeteyn’i okumak. Bu yedi yol birlikte tutuldukça, şeytân insâna zarar veremez.
Vesvesenin Aşamaları — Düşünce, Niyet, Karar, Fiil
Vesvese dört aşamadan geçer: Düşünce aşaması, niyet aşaması, karar aşaması, fiil aşaması. Birinci aşamada bir düşünce gelir kalbe; bunda bir mes’ûliyyet yok, çünkü düşünce kendiliğinden gelir. İkinci aşamada o düşünce niyete dönüşür: «Yapacağım» diye karar verilir. Üçüncü aşamada o niyet kararlaşır: «Yapacağım, kesinlikle yapacağım» olur. Dördüncü aşamada fiil ortaya çıkar. Mü’minin görevi, vesveseyi birinci aşamada durdurmaktır; niyete dönüştürmemek. Bunun için zikir, istigfâr, sohbet — hepsi araçtır.
Şeytân Erkek ve Kadına Farklı Yollardan Saldırır
Şeytân erkek ile kadına farklı yollardan saldırır. Erkeğe genellikle kibir, makâm sevgisi, dünyâ malı sevgisi, şehvet üzerinden saldırır. Kadına ise kıskançlık, dedikodu, gıybet, süs sevgisi, koca üzerinde hâkimiyet kurma istegi üzerinden saldırır. Bu yüzden erkekkadın korunma yolları da bir miktâr farklıdır. Erkek tevâzu ve fakr ile, kadın iffet ve sabır ile korunur. Ama her ikisi için de ortak temel: Zikir, sünnet, sohbet, mürşid himâyesi.
Şeytân Çocuğa da Saldırır
Şeytân çocuklara da saldırır; ama çocuklarda günâhmes’ûliyyet henüz tam değil olduğu için, şeytânın çocuklar üzerindeki etkisi daha çok âile üzerinden olur. Şeytân âileyi çocuk için kötü bir ortam hâline getirmeye çalışır: Annebaba kavgası, kardeş kavgası, eve gelen olumsuz misâfirler, evdeki gevşeklik, geceleri telefontablet bağımlılığı — bunların hepsi şeytânın aileye sızma yollarıdır. Aile sünnet üzere kuruluysa, çocuklar da sünnet üzere büyür; şeytânın etkisi minimum olur.
Aile İçinde Hz. Peygamber’in Tatbikatı
Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri âilesi içinde nasıl yaşadıysa, biz de öyle yaşamaya gayret etmeliyiz. O eve girerken besmele çekerdi; ailesine «selâmün aleyküm» derdi; yemek yerken besmele çeker, sünnete uygun yerdi; uykudan önce bütün âile fertleri için duâ ederdi. Sünnet üzere kurulmuş bu aile, şeytânın saldırısına kapalı bir kaledir. Bu kaledeki kadın da, erkek de, çocuk da — hepsi şeytâna karşı korunmuştur. Allâh muhâfaza eylesin; bizim âilelerimizi de bu kalelere dönüştürsün. Âmîn.
Üstâdla İlk Karşılaşma — Boy’un Kısalığı ve Sırt Vurma
Ben efendiyle alâkalı ilk karşılaştığım zamânı bir daha anlatayım: İlk karşılaştık, böyle karşı karşıya geldik, böyle görüştük, böyle kendim olacak iş — boyunun kısalığından benim almak için geldim, böyle sırt vurdu söyle. Şşt geldiğinden kimsenin haberi yok; olduğundan da kimsenin haberi yok; kimseye konuşmadan ben böyle zor oturdum, öyle oturdum. O gitti, herkes gitti, oturacağı yer urdu. Son bir baktım: «Mende, sen buraya gel. Ben kalkacağım, kalkam tutun bakayım.» Musa Efendi 26-27, iki kişi koltuktan.
Şeytân Kimseyle Açıkça Konuşmaz — Hep Vesveseyle Konuşur
Şeytân hiçbir zamân açıkça «ben şeytânım, bana uy» demez. Hep vesveseyle konuşur; hep insânın kendi düşüncesi gibi gelir. «Bu hocaya gidecek olan ben miyim acaba?»; «bu zikri bu kadar mı çekmek gerekiyor?»; «bu üstâd gerçekten hak mı?» — bütün bu sorular, insânın kendi düşüncesi olarak gelir; ama altında şeytân vardır. Sûfînin görevi, bu sorulara cevap vermeden, hemen zikrini artırmaktır; çünkü zikir devâm ettikçe, vesvese susar.
Şeytânın En Sevdiği Hâl: Sûfînin Yalnız Kalması
Şeytânın en sevdiği hâl, sûfînin yalnız kalmasıdır. Yalnız sûfî, vesvese saldırılarına en açıktır. Bu yüzden Allâh Resûlü: «Şeytân tek başına olanın yanındadır; iki kişi olanın bir uzağındadır; üç kişi olanın çok uzağındadır» buyurmuştur. Sûfîlerin sohbet meclislerine devâm etmelerinin sırrı budur: Şeytâna karşı toplu bir kalkân oluşturmak. Hattâ ev içinde de sûfî yalnız kalmamaya, ailesinden biriyle birlikte olmaya, ya da bir Kur’ân okumaya gayret eder.
Şeytân Hangi Hâlleri Görmek İstemez?
Şeytân hangi hâlleri görmek istemez? Zikir hâlini; secde hâlini; tövbe hâlini; Kur’ân okuma hâlini; sohbet hâlini; istiâze hâlini. Bu hâllerden herhangi biri ortaya çıktığında, şeytân çekilir. Sûfî hayâtını mümkün olduğunca bu hâllerle doldurursa, şeytân ona yaklaşamaz. Ama hayâtını boş hâllerle, gaflet hâlleriyle, dünyâ meşgâleleriyle doldurursa, şeytân kalbin kapısında bekler ve fırsat bulduğu an girer.
Müslümân Cinlerle Dost Olmak — İlim Sahibi Sûfînin İmkânı
İlim sâhibi sûfî, Müslümân cinlerle dost olabilir; onlarla mânevî bir ahbâblık kurabilir. Bu cinler, Müslümân sûfîye yardım ederler; onun hizmetinde olurlar. Ama bu, herkesin yapabileceği bir şey değildir; çok ileri makâmlara gelen, esmâlardan çok geçen, ilme sâhip sûfîler için mümkün olan bir mes’eledir. Sıradan sûfî bu işin peşinde olmaz; kendisini bu işin tehlikelerinden korumaya çalışır. «Cinim var, bana yardım ediyor» diyen birinin yanından, sûfî hızla uzaklaşır.
Sahte «Cinim Var» Diyenlerden Sakının
«Cinim var, bana yardım ediyor; bana haberler veriyor; bana bilgi getiriyor» diyen kimselerin çoğu, ya yalan söylüyor, ya da kâfir cinin etkisi altında. Çünkü Müslümân cinler, kendilerini reklâm yapmazlar; «ben buradayım, benimle iletişim kur» diye gelmezler. Allâh’ın izniyle, sülûkun ileri makâmlarında bu kapı açıldıysa, o sûfî de bu açılışı reklam yapmaz; sessizce yaşar. Bu yüzden «cinim var» diye reklam yapan birinden, sûfî hızla uzaklaşır; çünkü o adam, ya yalan söylüyor, ya da kâfir cin tarafından kullanılıyor.
Şeytân ile Mücâdele Asla Bitmez
Sûfîlik yolunda şeytân ile mücâdele aslâ bitmez. Her makâmda yeni bir şeytân saldırısı vardır. Emmâre nefsinden levvâme nefsine geçerken, şeytân «sen daha emmâre derecesindesin, bu kadar gelişmeye gerek yok» fısıldatır. Levvâme’den mülhime’ye geçerken, şeytân «sen daha çok büyük bir adam oldun, övünebilirsin» fısıldatır. Mutmainne’ye geçerken, şeytân «sen artık makâmı buldun, daha fazla mücâhedeye gerek yok» fısıldatır. Her makâmda yeni bir şeytân, yeni bir vesvese. Sûfî bu yüzden mücâdeleyi bırakmaz.
Nefs Mertebeleri ile Şeytân Görmenin Bağlantısı
Emmâre, levvâme, mülhime mertebelerinden sonra mutmainne makâmında oturan bir kimse, şeytânın sûretini görür. Bu, dördüncü makâmın hâlidir. O ana kadar şeytânın varlığını ilme’lyakîn biliyordu; dördüncü makâmda ayne’lyakîn derecesinde delîl teşkîl eder. Beşinci makâmda şeytânın insânlar üzerindeki tecellîyâtını görmeye başlar. Altıncı makâmda artık şeytânı, annesinibabasını tanıdığı gibi tanır; sûret olarak da tanır. Yedinci makâmda kemâle ermiştir; artık şeytânın nerede ne yaptığını, kimin duygusuna müdâhale ettiğini görür.
Sûfînin Şeytânı Tanıma Vazîfesi
Sûfînin bir vazîfesi, şeytânı tanımaktır. Tanımayan, savaşamaz; tanıyan, savaşabilir. Hz. Peygamber: «Düşmânını tanıyan, savaşı kazanır» demiştir (mânâ olarak). Sûfî bu yüzden şeytânın çeşitli sûretlerini, taktiklerini, hîlelerini öğrenir; ki saldırı geldiğinde fark etsin, ve karşı koysın. Bu tanıma süreci, sülûkun yıllarına yayılır; her yıl şeytânın yeni bir yüzü görünür sûfîye. Yıllar geçtikçe sûfî, şeytânın yüzlerini neredeyse hepsini tanır hâle gelir.
Şeytâna Karşı Son Söz: Allâh’a Sığınma
Şeytâna karşı son söz, Allâh’a sığınmaktır. «Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm» — bu cümle, şeytâna karşı en güçlü silâhtır. Allâh, kendisine sığınanı korur; çünkü O, en büyük korucu, en büyük kalkân, en büyük rahmet sâhibidir. Şeytân her zamân şeytân; ama Allâh her zamân Allâh. Sığınılan zât, Allâh’tır; şeytân önünde çâresizdir. Sûfî bu hakîkati bilir; ne kadar büyük olursa olsun saldırı, hemen «Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm» diyerek Allâh’a sığınır. Ve Allâh onu korur.
Üstâdın Ana Mesajı: Pes Etme, Devâm Et
Bütün bu sohbetin ana mesajı: Pes etme, devâm et. Şeytân ile mücâdele zordur; vesveseler büyüktür; nefsin direnci çoktur; dünyânın çekiciliği şiddetlidir. Ama sûfî pes etmez. Çünkü pes etmek şeytânın işidir; istikâmette devâm Âdem’in yoludur. Pes etmeyen, sonunda kazanır. Şeytân bilir ki Allâh ile savaşın sonu mağlûbiyettir; ve insân Allâh’ın safındaysa, insân da kazanır. Sûfî, Allâh’ın safını seçmiştir; bu seçim onun zâferinin sembolüdür. Allâh muhâfaza eylesin; bizi sonuna kadar kendi safında eyleyenlerden eylesin. Âmîn ve elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn.
Vahdeti Vücûd ile Vahdeti Şuhûd Farkı
Arabî’nin şeytân ve cin anlayışı, onun temel öğretisi olan «vahdeti vücûd» perspektifinden okunmalıdır. Vahdeti vücûd, varlığın özde tek olduğu; bütün çokluğun bu tek varlığın yansımaları olduğu öğretisidir. Buna karşılık «vahdeti şuhûd» öğretisi, varlıkların ayrı olduğunu, ama sûfînin onları tek olarak gördüğünü söyler. İki öğreti arasındaki fark teknik bir farktır; ama her ikisinde de şeytân, varlığın tek olduğu gerçeğini gizleyen, çokluk vehmi üreten bir varlık olarak kavranır. Şeytânın işi: «Bir’den çok yapmak.» Sûfînin işi: «Çoklukta bir görmek.»
Tevhîd ve Şeytânın Karşı Konumu
Tevhîd, varlığın birliğini bilmek; Allâh’ın tekliğini idrâk etmektir. Şeytân ise tevhîdin karşısındadır; çokluk üretir, sahte ortaklar koyar, gerçek olmayan varlıkları gerçek gibi gösterir. Sûfînin temel mes’elesi tevhîdi kuvvetlendirmek; ve bu süreçte şeytânın ürettiği bütün çoklukları, sahte ortakları, vehimleri bertaraf etmektir. Bu mücâdele bir hayât boyu sürer; çünkü şeytân her makâmda yeni bir çokluk üretir; sûfî de her makâmda o çokluğu reddedip bir’e dönmeyi öğrenir.
Şeytân Bizim İmtihân Vesilemizdir — Olmasaydı Sevâb Olmazdı
Bir başka mühim hakîkat: Şeytân olmasaydı, bizim sevâbımız da olmazdı. Çünkü sevâb, mücâdelenin neticesidir; mücâdele olmadan sevâb olmaz. Eğer şeytân vesvese vermeseydi, biz harâmı reddedemezdik; çünkü reddedecek bir teklif olmayacaktı. Şeytân harâmı teklif ediyor; biz reddediyoruz; sevâb kazanıyoruz. Eğer şeytân olmasaydı, melekler gibi sevâbsız ibâdet ederdik. Şeytânın olması, bize sevâb kapısı açıyor. Bu yüzden şeytân, bir mânâda Allâh’ın hikmetinin bir tezâhürüdür: O olmadan bizim cennet kazanmamız mümkün olmazdı.
Şeytân Allâh’ın Düşmânı mı, Yoksa Vesilesi mi?
Bâzı mutasavvıflar şu paradoksu dile getirmişlerdir: Şeytân bir mânâda Allâh’ın düşmânı; ama daha derin bir mânâda, Allâh’ın bir vesîlesi. Çünkü Allâh, şeytânın yapacağını bildiği hâlde ona izin vermiştir; yâ’nî şeytânın işleri, Allâh’ın irâdesinin dışında değildir. Şeytân Allâh’ın izniyle vesvese veriyor; Allâh’ın izniyle saptırıyor. O hâlde şeytân da, paradokssal olarak, Allâh’ın hizmetinde. Bu konu derin bir mes’eledir; herkesin anlayacağı gibi değildir. Sûfîler bu paradoksu Allâh’ın hikmeti çerçevesinde anlamlandırır.
Hz. Mevlânâ’nın Şeytân Bahsi: «Düşmân Olduğunu Bil»
Hz. Pîr Mevlânâ Mesnevî’sinde şöyle der: «Şeytân düşmân, ne kadar dostça konuşursa konuşsun. Sana şeker verirse, sen onu zehir bil. Sana lutufta bulunursa, sen onu kahır bil.» Bu uyarı, şeytânın gizli düşmânlığına dâir kuvvetli bir hatırlatmadır. Şeytân hiçbir zamân açıkça düşmân olarak gelmez; her zamân dost sûretinde gelir. Bunun için sûfînin ferâseti çok keskin olmalı; her «dost teklifin»in altında şeytân olabileceğini bilmeli. Bu ferâset, sülûkun yıllarına yayılır; yıllar geçtikçe sûfî, şeytânın bütün dostluk maskelerini tanır hâle gelir.
İmâmı Gazzâlî’nin İhyâ’sında Şeytân Bahsi
İmâmı Gazzâlî hazretleri İhyâ-i Ulûm’ud-Dîn eserinde şeytâna geniş yer ayırmıştır. Şeytânın kalbe giriş kapılarını, vesvesenin çeşitlerini, ondan korunma yollarını çok detaylı izâh eder. Gazzâlî der ki: «Kalbin kapıları çoktur; her bir kapıyı bir melek tutar, bir şeytân da o kapıya gelir. Hangi kapı zayıfsa, şeytân oradan girer.» Sûfînin görevi, hangi kapısının zayıf olduğunu bilmek ve oraya kuvvet vermektir. Kibir kapısı zayıfsa, oraya tevâzu ile kuvvet ver; şehvet kapısı zayıfsa, oraya iffet ile kuvvet ver; öfke kapısı zayıfsa, oraya hilim ile kuvvet ver.
İbn Kayyim’in Şeytâna Karşı Korunma Eseri
İbn Kayyim el-Cevzîyye «İğâsetü’l-Lehfân» adlı eserinde, şeytânın kalp üzerindeki çalışmalarını ve insânın bundan korunma yollarını ayrıntılı izâh eder. Eserin başlığı bile mes’eleyi özetler: «Şeytânın tuzaklarından sığınılacak yer.» İbn Kayyim, şeytânın bütün hîlelerini ve bunlara karşı Kur’ân ve Sünnet’in sunduğu çözüm yollarını sıralar. Modern sûfîlerin bu esere mürâcaat etmeleri, şeytân ile mücâdelede onlara büyük yardım sağlar. İçinde Kur’ân âyetleri, hadîsi şerîfler ve sahâbe sözleri çoktur.
Şeytân ile Mücâdelenin Toplumsal Boyutu
Şeytân ile mücâdele yalnızca bireysel değil, toplumsal bir boyut da taşır. Toplum şeytâna kapı verir mi vermez mi? Verirse, toplumsal yapı çürür; harâmlar yayılır; fâize, gıybete, açıksaçıklığa karşı tepki azalır. Toplum şeytâna kapı vermezse, hayır ve sünnet yayılır; ahlâkî bir yapı oluşur; insânlar birbirinden istifâde eder. Bu yüzden sûfî, sâdece kendi mücâdelesini değil; topluma yön verme mes’ûliyyetini de hisseder. Sohbet vermek, yazı yazmak, doğru ahlâkı yaşamak — bunlar toplumun şeytâna karşı korunmasına katkıdır.
Modern Dünyâda Şeytânın Yeni Aletleri: Medya, İnternet, Sosyâl Ağlar
Modern dünyâda şeytân, yeni aletler kullanmaktadır: Medya, internet, sosyâl ağlar. Medya üzerinden gıybeti yayar; reklâmlar üzerinden dünyâ sevgisini körükler; sosyâl ağlar üzerinden riyâ ve gösteriş kültürünü besler; pornografi üzerinden şehveti yaygınlaştırır; oyunlar üzerinden gaflet hâlini sürdürür. Bütün bunlar, şeytânın modern silâhlarıdır. Sûfî bu silâhlara karşı uyanık olmalıdır; ekran karşısında geçirdiği zamânı ölçmeli; internete girerken her zamân «Eûzü-Besmele» çekmeli; sosyâl ağlardan beslenen vehim ve riyâya karşı kendini korumalıdır.
Şeytâna Karşı Sahâbenin Tutumu — Hz. Ömer Kıssası
Sahâbei kirâm şeytâna karşı çok hassâs idiler. Hz. Ömer radıyallâhu anh hazretleri’nin meşhûr sözüdür: «Bir yola çıktığım zamân, ya yoldan o tarafa, ya bu tarafa şeytân kaçar; çünkü Ömer ile aynı yolda yürümek istemez.» Hz. Peygamber bu sözü tasdîk etmiştir: «Şeytân Ömer’i görünce, başka bir yola sapar.» Bu, Hz. Ömer’in şeytân karşısındaki gücünü gösterir. Onun ferâseti, onun tevhîdi, onun sünnete bağlılığı şeytânın yanına gelmesine fırsat vermezdi. Sûfînin hedefi de bu yüksek dereceye ulaşmaktır: Hz. Ömer’in derecesi.
Hz. Ebûbekir’in Şeytân Bilgisi
Hz. Ebûbekir radıyallâhu anh hazretleri de şeytân ile mücâdelede mühim bir örnektir. Hz. Hanzala onun yanına gelerek: «Hanzala münâfık oldu yâ Ebâbekir; çünkü Resûlullâh’ın huzûrundayken bir hâldeyim, ayrılınca başka bir hâldeyim» dediğinde, Hz. Ebûbekir cevâb verdi: «Ben de aynısını yaşıyorum.» Bu cevap, Ebûbekir’in şeytân ile mücâdelenin zorluğunu kabûl ettiğini, ve bu mücâdelenin her ân devâm ettiğini bildiğini gösterir. Sûfî, böyle yüksek bir kimsenin bile şeytân ile mücâdele yaşadığını bildiğinde, kendi mücâdelesinden ürkmez; bilakis cesâret bulur.
Hz. Osman ve Şeytâna Karşı Hayâ
Hz. Osman radıyallâhu anh hazretleri’nin hayâsı meşhûrdur. Allâh Resûlü buyurmuştur: «Meleklerin bile hayâ ettiği bir kuldan ben hayâ etmeyeyim mi?» Hz. Osman’ın hayâsı şeytânı kovan bir vasıftı. Çünkü hayâ olan yere şeytân yaklaşamaz. Hayâ, içte kuvvetli bir korunma duvarıdır. Sûfî bu duvarı kalbinde inşâ eder: Allâh’tan, peygamberden, meleklerden, mü’minlerden hayâ etmek. Bu hayâ ile yaşayan kimsenin yanına şeytân yaklaşamaz; çünkü şeytân hayâ olan yerden kaçar.
Hz. Ali’nin Şeytân Bahsi
Hz. Ali radıyallâhu anh hazretleri’nin şeytân bahsi: «Şeytânı, içindeki nefsten daha çok korkma; çünkü şeytân dışından gelir, nefsin ise içeridedir. Dış düşmânı kapatabilirsin, ama iç düşmânı kapatamazsın.» Bu söz, şeytân ile nefsin ittifâkını izâh eder. Şeytân dışarıdan vurur, nefs içeriden vurur. İkisi de birbirini destekler. Sûfînin görevi her ikisiyle mücâdele etmek; nefisle iç savaşı, şeytânla dış savaşı yürütmek. Bu iki cephe savaşı, sûfîliğin temel mes’elesidir.
İmâmı A’zâm’ın Şeytâna Tepkisi
İmâmı A’zâm Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh hazretleri için anlatılan bir hâdise: Bir gece teheccüd kıldığı sırada, şeytân kendisine bir mes’elede ihâne çekmeye çalışmış; «altın hazinen Filan yerde» demiş. İmâm dönmemiş; namâzına devâm etmiş. Şeytân tekrar denemiş; başka bir vaad daha vermiş. İmâm yine dönmemiş. Üçüncüde şeytân daha cazip teklifler getirmiş; ama İmâm namâzına devâm etmiş. Sonunda şeytân vazgeçmiş. Bu hâdise, niyetin kararlılığının şeytâna karşı en büyük silâh olduğunu gösterir. Kararlılık varsa, şeytân ne kadar teklif yaparsa yapsın, yola çıkamaz.
Şeytân ile İlgili Üç Aşamalı Mücâdele Plânı
Sûfîler, şeytân ile mücâdele için üç aşamalı bir plân önerirler: Birinci aşama, savunma — şeytâna kapıları kapatmak: Zikir, sünnet, abdest, sohbet. İkinci aşama, karşı saldırı — şeytânın saldırı yollarını kesmek: Harâmlardan kaçınmak, helâle yapışmak, riyâzet, mücâhede. Üçüncü aşama, hakîmiyet — şeytâna hâkim olmak: Mürşid himâyesine girmek, ihlâs ile yaşamak, fenâ-fillâh makâmına ulaşmak. Bu üç aşama bir ömür boyu sürer; her aşamada sûfî, şeytân karşısında daha güçlenir; üçüncü aşamada, şeytân ona yaklaşamaz hâle gelir.
Şeytânın Yapamadığı Tek Şey: Mü’minin Kalbine Zorla Girmek
Şeytânın yapamadığı tek şey: Mü’minin kalbine zorla girmek. Çünkü Cenâbı Hak Hicr sûresi 42’de şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz Benim ihlâslı kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.» Şeytânın hâkimiyeti, ihlâslı kulları üzerinde kalkmıştır. Bu, sûfîye büyük bir teselli verir: Eğer ihlâs ile yaşıyorsan, şeytân sana zarar veremez. Bu yüzden sûfînin temel gayesi ihlâstır — her amelin Allâh için olması, gösteriş için olmaması. İhlâsı yakaladığın gün, şeytânın elinden kurtulmuşsundur.
İhlâsın Tanıması — «Allâh’ın Bildiği Ben Bilmeyeyim»
İhlâsı tanımak da kolay değildir. Çünkü içte gizli niyetler vardır. Bir sûfî meşhûr söz: «Allâh’ın bildiği ben bilmeyeyim.» Yâ’nî kendi içine bakıp «ben ihlâslıyım» dediğinde bile, içte gizli bir niyet olabilir. Bu yüzden sûfî ihlâsını her zamân sorgulu tutar; mürşidine danışır; sohbette nefsinin perdelerini açtırır. İhlâs, bir gün gelinip kalınılan bir durak değil; her gün yeniden kazanılması gereken bir hâldir. Sûfî bu mücâdeleyi ömür boyu sürdürür.
Şeytânın Son Sözleri — Kıyâmet Günü Pişmânlık
İbrâhim sûresi 22. âyette şeytânın kıyâmet günü söyleyeceği sözler bildirilir: «Şüphesiz Allâh size gerçek bir vaadte bulunmuştu; ben de size vaadde bulundum, ama benim vaadim yalandı. Sizi cebren çağırmadım; siz kendiliğinizden bana uydunuz; o hâlde beni kınamayın, kendi nefsinizi kınayın.» Bu sözler, kıyâmet günü şeytânın insânlardan vazgeçeceğini ve sorumluluğu onlara bırakacağını gösterir. Şeytân «sen kendi seçtim, beni suçlama» diyecek. Sûfî bu hakîkati bilir; dünyâda iken şeytâna uymaz; çünkü kıyâmet günü kendi yakasını yine kendi sıkacaktır.
Şeytânın Cehenneme Önderlik Etmesi
Şeytân cehenneme önderlik edecek; kendisine uyanlarla berâber cehenneme girecek. Bu, târîh boyunca anlatılmış bir hakîkattir: Şeytân tek başına cehenneme girmez; yanında ona uymuş olan insânları da götürür. Sûfî bu önderlikten kaçınır; çünkü bir önderin peşinden gitmek, onun gittiği yere gitmek demektir. Sûfî peygamberin önderliğini seçer; çünkü o cennete götürür. Mürşidin önderliğini seçer; çünkü o peygamberin vârisidir. Şeytânın önderliğine kapıyı kapatır; çünkü o cehenneme götürür. Tercîh sûfînin elindedir.
Şeytân ile İlgili Son Hatırlatma: Sünnete Bağlılık
Sohbetimizin sonunda son hatırlatma: Şeytâna karşı en güçlü kalkân, sünneti seniyye’ye bağlılıktır. Peygamberin yaşadığı gibi yaşamak, peygamberin yediği gibi yemek, peygamberin uyuduğu gibi uyumak, peygamberin konuştuğu gibi konuşmak — bunların hepsi şeytâna karşı kalkân olur. Çünkü peygamberin karîni Müslümân olmuştur; peygamberin yaşadığı sünnet, şeytânın yaklaşamadığı bir saha üretmiştir. Bu sahada yaşayan, şeytâna karşı korunmuştur. Allâh muhâfaza eylesin; bizi sünneti seniyye’nin gölgesinden ayırmasın.
Şeytâna Karşı Toplu Bir Duâ
Sohbeti bir toplu duâ ile bitirelim: «Allâh’ım, biz Sana şeytânın şerrinden sığınırız. Allâh’ım, biz Sana nefsimizin şerrinden sığınırız. Allâh’ım, biz Sana her türlü vesvesenin, kibrin, hased ve gıybetin şerrinden sığınırız. Allâh’ım, kalplerimizi zikrinle doldur; gözlerimizi sünnete bakmaya açık eyle; kulağımızı hak sözden ayırma; dilimizi gıybetten, fitneden, yalandan koru. Allâh’ım, bizi Âdem’in yolunda eyle; şeytânın yolundan uzaklaştır. Cenâbı Hak bize ihlâs ver; kalp uyanıklığı ver; sünnet bağlılığı ver. Âmîn ve elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn.»
Şeytânın Cinsiyetinin Olup Olmadığı Mes’elesi
Bâzı kimseler sormuş: «Şeytânın cinsiyeti var mı? Evlenir mi?» Arabî ve diğer mutasavvıflar bu konuda şunları söylemiştir: Şeytân ve cinler de — insânlar gibi — erkek ve dişiden oluşurlar. Onlar da kendi içlerinde evlenirler, çoğalırlar, bir nesil olarak devâm ederler. İblîs’in eşi olduğuna dâir rivâyetler vardır. Çocukları da vardır; onlar da şeytân kavminin üyeleridir. Bu yüzden şeytân tek bir varlık değil, bir kavimdir. Bizim her birimizin yanındaki «karîn şeytân» da bu kavmin bir üyesidir; her insânla berâber doğan ayrı bir şeytân vardır.
Cinlerin Yiyecek-İçecek İhtiyâcı
Cinler ateşten ve dumandan yaratıldığı için, gıdâ ihtiyâçları insânlarınkinden farklıdır. Ama hadîsi şerîfle sâbittir ki cinler de bir şeyler yer içerler. Hz. Peygamber Müslümân cinlere «üzerinde besmele çekilmiş et ve kemikler» rızık olarak verilmiştir; üzerinde besmele çekilmemiş et ve kemikler ise kâfir cinlerin gıdâsıdır. Bu yüzden mü’minler, yemek yerken besmele çekmeyi unutmamalıdırlar; çünkü besmele çekilen yemek, kâfir cinlerin nâdüstüne kapatılır. Besmele çekilmeyen yemek, kâfir cinlerin masasına dönüşür.
Yemek Sünnetleri ve Cinlerden Korunma
Yemek sünnetleri, hem ibâdettir hem de cinlerden korunma içindir. Yemeğe başlamadan «Bismillâhirrahmânirrahîm» demek; eğer unutulmuşsa hatırlandığı anda «Bismillâhi evvelehû ve âhirahû» demek; sağ el ile yemek; küçük lokmalarla yemek; ağzı dolu konuşmamak; başkalarının önündeki yiyeceği almamak; yemekten sonra «Elhamdülillâh» demek — bütün bu sünnetler, yemeğe bereket katar ve cinlerin musallat olmasını önler.
Açıkta Bırakılan Yemek ve Sünnet
Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri uyumadan önce yemekleri kapatmayı tavsiye etmiştir: «Akşam olduğunda yemeklerinizi kapatın, kaplarınızı örtün, mumlarınızı söndürün.» Bu hadîsi şerîfin bir hikmeti de cinlerin açıkta yemeklere yaklaşmasını önlemektir. Modern hayâtta da bu sünnete riâyet etmek, hem hijyen açısından, hem de mânevî açıdan önemlidir. Açıkta bırakılan yemek, hem mikrop kapar, hem de mânevî olarak temiz kalmaz.
Banyo-Tuvalet Âdâbı ve Cinlerden Korunma
Banyo ve tuvalet, cinlerin gezdiği yerler olarak hadîsi şerîflerde bildirilmiştir. Bu yüzden bu mekânlara girmeden önce «Eûzü-Besmele» çekmek, sünnettir. Sol ayak ile girmek, sağ ayak ile çıkmak; çıkarken «Gufrânek» (Allâh’tan af dilerim) demek — bunlar sünnetlerdir. Çıplaklığı uzun süre devâm ettirmemek; abdest aldıktan sonra hemen giyinmek; hamamda fazla beklememek — bütün bunlar, cinlerin musallat olmasını önler.
Geceleri Pencere ve Kapı Kapatma Sünneti
Allâh Resûlü geceleri pencereleri ve kapıları kapatmayı tavsiye etmiştir. «Pencereleriniz akşam üstü kapatın; çünkü gece şeytânlar dolaşır.» Bu sünnet, modern hayâtta da geçerlidir. Geceleri pencereyi açık bırakmak, hem hava cereyânı yaratır, hem de mânevî olarak şeytân giriş yolu açar. Akşam ezânı okunduğu anda evdeki pencereleri kapatmak ve besmele çekmek, sünnet üzere bir hareket olur. Sabaha kadar bu kapanış devâm eder; sabah olunca «Elhamdülillâhi llezî ehyânâ» duâsı okunarak pencereler tekrar açılır.
Cuma Günü ve Şeytân
Cuma günü, mü’minler için bayram günüdür. Bu gün, mescide gidip cuma namâzı kılan, sünnete uygun gusül yapan, koku sürünen, dervîş kıyâfetlerini giyen kimseye, şeytân yaklaşamaz. Cuma namâzından sonra okunan bazı sûreler — Kehf sûresi gibi — şeytâna karşı kalkân olur. «Cuma günü Kehf sûresi okuyan kimseye iki cuma arası ışık iner» buyrulmuştur. Bu ışık, şeytâna karşı koruma sağlar. Sûfî bu sünneti ihmâl etmez; her cuma Kehf’i okur.
Ramazân Ayı ve Şeytânın Bağlanması
Hadîsi şerîfle sâbittir ki Ramazân ayında «şeytânların büyükleri zincire vurulur». Bu, cinnî şeytânların bağlanmasıdır. Ama insî şeytânlar bağlanmaz; o yüzden Ramazân’da bile günâhlar işlenebilir. Mü’min Ramazân’ı, kalp tasfîyesi için bir fırsat olarak görür: Şeytânın etkisi en azken, kalbi temizleme ve sünnet üzere yaşama alışkanlığını yerleştirme zamânıdır. Bu yüzden Ramazân’da yapılan ibâdet ve mücâhede, yıllık etkisi olan bir tasfîyedir.
Mescide Girerken ve Çıkarken Duâları — Şeytâna Karşı Bir Daha Kalkân
Mescide girerken «Allâhümme’ftahli ebvâbe rahmetik» (Allâh’ım, rahmetinin kapılarını bana aç) duâsı okunur; çıkarken «Allâhümme innî es’elüke min fadlik» (Allâh’ım, fazlından senden isterim) duâsı okunur. Bu duâlar, mescidi şeytânlardan koruyan ve mescide girip çıkan mü’minin de korunmasını sağlayan duâlardır. Sûfî bu sünnetleri ihmâl etmez; her mescide girip çıkışında bu duâları okur. Bu küçük âdâb, büyük bir koruma getirir; çünkü mescidin nûru, dışarıda da etkisini sürdürür ve şeytânı sûfîden uzaklaştırır.
Şeytânın Mescidlere Girememe Yerleri
Mescidler, Allâh’ın evleridir. Şeytânlar bu evlerin içine giremezler genellikle. Ama özellikle ezân okunduğunda, şeytân bütün kuvvetiyle mescidden kaçar. Bu yüzden ezân, şeytânın da işâretidir: «Burası benim yerim değil, kaçıyorum.» Sûfî ezân duyduğunda hemen mescide doğru hareket eder; çünkü o sırada mescid şeytândan en arınmış mekândır. Cemâatle namâz kılmak da bu ânlardan en faydalananıdır; çünkü cemâat, şeytâna karşı toplu bir kalkân oluşturur. Tek başına namâz kılmak da güzeldir, ama cemâatle olan namâz, şeytâna karşı kat kat daha kuvvetlidir.
Şeytâna Karşı Son Bir Hatırlatma: Yalnız Değiliz
Sohbetimizde son bir hatırlatma: Şeytâna karşı yalnız değiliz. Allâh bizimle. Peygamber bizim için duâ etmiş. Melekler bize hizmet ediyor. Mürşid bizi gözetiyor. Dervîş kardeşler etrâfımızda. Bu büyük ordu, bizim şeytâna karşı yanımızda. Bu desteği fark ettiğimizde, şeytân önümüzde küçülür; korkulacak bir şey kalmaz. Allâh muhâfaza eylesin; bizi yalnızlık vehmine düşürmesin; bu büyük ordunun parçası olduğumuzu unutturmasın. Âmîn.
Sohbete Katılanlara Teşekkür
Sohbete katılan herkese teşekkür ederim. Soru soran herkese, paylaşan herkese, dinleyen herkese. Bu sohbet, Muhyiddîni Arabî hazretleri’nin şeytân ve cin anlayışı üzerine bir tefekkür çabasıydı. Tabîi ki, Arabî gibi bir zâtı tam anlamak mümkün değil; ama yaklaşmak, biraz aydınlatmak, faydalı olabilir. Allâh hepimizi, ilim sâhibi, edep sâhibi, hak yolunda yürüyen kullarından eylesin. Cenâbı Hak bu sohbeti ahirette aramızda bir hâtırâ olarak bırakır inşâallâh. Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı. Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi. İlgili Sözlük Terimleri: Muhyiddîni Arabî, Şeytân, Cin, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü