Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2269-2270. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2269-2270. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 28/30

Mesnevî-i Şerîf 2269-2270. Beyitler Şerhi Hakkında

2269-2270. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan ve haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara haksızlık yapıldıysa, hukuksuz davranıldıysa, nerede Müslümanların kanı, namusu, şerefi, haysiyeti, toprakları zalimler tarafından tecavüze uğradıysa Rabbim hepsinden de intikamlarını alsın. Güç sahiplerini, zulmedenleri yerle yeksan eylesin. Cenab-ı Hak israil’i dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Destekçilerini dağıtsın, yerle yeksan eylesin eylesin. Ümmet-i Muhammed’i özgür ve hür eylesin. Amin. Ecmain. Malum birkaç haftadır Mesnevideki hikaye Müslümanların önlerine düşen sahte önderlerle alakalı. Bunlar siyasi, bürokratik, dini…Bütün hepsini de içine alan beyitler manzumesi. En son okuduğumuz da: ‘Kendisinin nuru yok. Onunla görüşüp konuşanlar nereden nurlanacak?” Burayı okumuştuk. Buradan devam ediyoruz: “Bu çeşit şeyh” yani kendisinin nuru yok. Kendisinin bir ilmi yok. Bir hikmeti yok, kendine faydası yok tabiri caizse bunları tarif ediyor:

“Bu çeşit şeyh gözü akan ve görmeyen kişiye benzer. Gözüne ilaç çe-

ker ama zararlı ilaçtan başka bir şey çekemez ki.”

Bu tip şeyhler kendini şeyh, mürşit gören, kendisini toplumun önderi gören, alim gören, siyasetçisi, bürokratı hepsi de dahil buna. Bu tip insanlar normalde gözü akan görmeyen kişiye benzer. Yani normalde bizim çocukluğumuzda olurdu. Bazılarının gözleri akardı. Çapak olurdu. Ondan sonra o çapaktan dolayı göremezdi veyahut da bir akıntısı olurdu. Onun eskiler

ona bir göz hastalığı olarak bir hastalık söylüyorlardı da a ile başlayan benim hatırıma gelmedi şimdi o. Normalde öyle bir göz hastalığı o kimsenin görmesini engelliyor. Şimdi maneviyatı olmayanın, feraseti olmayan da yani tabiri caizse kalbi harekete geçmediyse, kalbi manevi gözü açılmadıysa o kimse de görmeyen kişiye benzer. Ve bu tip insanlar işte diyor ki gözüne ilaç çeker ama zararlı ilaçtan başka bir şey çekemez. Bu tip alimler, bu tip şeyhler, bu tip siyasetçiler, bu tip bürokratlar bu noktada insanları doğru yola sevk etmezler. Hak ve hakikati anlatmazlar. Bunlar toplumu değişik yönlere sevk ederler veyahut da peşlerine düşen insanları Kur’an ve sünnet dairesinde değil, olması gereken şeyleri söylemezler.

Heva ve heveslerini ilah edindiklerinden dolayı onları değişik yerlere sevk ederler. Ebu Nuaym’dan ve Deylemi’den hadis-i şerif: “Ortalık karışır. Yalanlar yazılır. Adetler ibadetlere karıştırılır ve ashabıma dil uzatıldığı zaman doğruyu bilenler herkese bildirsin. Allahu Teala’nın, meleklerin ve bütün insanların laneti (dikkat edin buraya) Allahu Teala’nın, meleklerin ve bütün insanların laneti doğruyu bilip de gücü yettiği halde bildirmeyene olsun.” Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sanki bugünleri anlatmış bize ama Adem’den itibaren hep doğruyu hakikati bildiği halde söylemeyenler, saklayanlar bunu insanlara tebliğ etmeyenler, bunu devlet başkanlarına, siyasilere, bürokratlara tebliğ etmeyenler hep olmuş veyahut da insanları aldatmak için, onların ellerindeki dünyalıkları almak için, onlara şirin görünmek için doğruyu saklayıp gizleyenler hep olmuş. Ve Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, “Ortalık karışır. Yalanlar yazılır.” Enteresan bir şey. Şimdi sosyal medyaya baktığımızda yalanların dik alası var. Ortalık kan revan oluyor. Yalandan dolayı kan revan oluyor ve o kadar çok yalan var ki işin içerisinde insanlar yalanları doğruluyor. Diyorlar ki işte bu yalan ama doğru. Hani yalanı doğru kabul ediyorlar ve gıybetler, dedikodular, iftiralar ve algı yönetimleri insanları bunlarla aldatıyorlar. “Ortalık karışır, yalanlar yazılır. Adetler ibadetlere karıştırılır.” Adet, biz zannediyoruz ki bu adetler sadece işte normalde halkın içerisinde işte evde, ailede var. Değil. Ben bazen diyorum ya onun şeyhinin şeyhi öyle yapıyormuş. Kardeş, senin şeyhinin şeyhi öyle yapıyor ama bu doğru bir şey değil. Neden bunu ibadet gibi algılıyorsunuz? ibadet denince Kur’an ve sünnetle sabit veyahut da bir tarikatın adabı, erkanı Kur’an ve sünnete, imamların içtihadına, ilk sufilerin yoluna uygun olması lazım. Ben tecrübemi aktarıyorum.

Hani diyorum ya bir halifeyle tanıştım. Halife şalvarına cep diktirmiş dizine kadar. Ondan sonra hazır şeyh olunca o şalvarı giyecek. Neden dedim? Bizde dedi cuma selamlığı olur dedi. Eee dedim. Şeyh efendi dedi

dergaha veya tekkeye veya toplanılan yere dikilir. Herkes gelir cumasını tebrik eder. Cebine de harçlık koyar dedi. O yüzden mi dedim dizine kadar şalvarın cebi. Evet dedi. Mustafa Efendi sizde yok mu dedi. Bende şalvar bile yok dedim. Hani ben şalvar giymiyorum. Normal pantolon giyiyorum dedim. Bak dedim bende şalvar var mı? Benim cep dedim o kadar da dedim hani derin değil. Onu öğrenince o da kendine şeyhlik bekliyor. Dedim ki bu şeyhlik sana gelmez dedim. Dedim oğluna gider onun. Dedi ki oğluyla küs. Vallahi barıştığını görürsün dedim. Oğlanın oğlu var mı dedim. Var dedi. Hatta onu bile atar şimdiden, benden sonra oğlan olacak, oğlandan sonra da onun oğlu olacak der dedim. Siz de ona keramet diye peşine takılırsınız dedim. Aradan bir ay geçti. Bir ay sonra gittim. Halife üzgün. Dedim ne oldu? Vallahi dediğin gibi oldu dedi. Rüyanda mı gördün dedi. Ya rüyada görmeye gerek yok bunu dedim. Görünen köy kılavuz istemiyor. Dedim ne yaptı? Oğluyla barıştı değil mi dedim ben. Evet dedi. Canciğer kuzu sarması oldu mu dedim ben. Evet dedi. Onun dedim şeyhliğini ilan etti mi? Evet dedi. Dedim torunu da ilan etti mi onu da ilave ederek? Vallahi öyle oldu dedi. E dedim sen şalvarı ona hediye et artık dedim hani. Ne yapayım ben dedi. Dedim sakın bırakma. O çünkü bir önceki şeyhin de halifesiymiş. Halifelik makamında duruyor. Ondan sonra o vefat etmiş. Oğlu geçmiş. Ondan sonra yine halife o. Şimdi oğlan geçecek dedim. Yine halifesin sen. Sıkıntı değil dedim. Halifeliğin tadını çıkar dedim. Sen halifelikte kalacaksın. Şimdi onun şeyhinin şeyhi de aynıymış. Değişmiyor bir şey bakın. Yani Kur’an ve sünnetin dışındaki bir şeyi tarikatın adabı olarak koymuşlar oraya veya edep olarak koymuşlar veyahut da alimler veyahut da işte siyasetçiler veyahut da bürokratlar sonuçta kendilerinin hakkı olmayan bir şeyi hakkıymış gibi gösteriyorlar ve ona devam ediyorlar.

Yani gözü hasta olan şeyh, hakikati görmeyen, hakikati anlatmayan. Hem hakikati görmüyor, gözü şaşı hem de bildiği hakikati anlatmıyor. Dili lal olmuş. Yani suskun. Suskun olunca haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytan. Madem ki o konuda bir bilgin yok, madem o konuda bir ehliyetin yok, çıkma meydana. Ama onları çıkarıyorlar meydana. Yani toplanıyor üç beş kişi. Sen bizim şeyhimiz ol diyorlar. Veyahut da bir yerlerden bir atama geliyor. Artık ingiltere Sarayından mı gelir, Mossat’tan mı gelir, CIA’dan mı gelir? O topluluğun göbeği nereye bağlıysa oradan bir işaret geliyor. Diyorlar ki şuna tabi olun. Sen çık, sen buranın şeyhisin. O da şeyh oluyor. Veyahut da ülkeye dışarıdan bir şeyh ithal ediyoruz. Yani Kuzey Irak’tan, Suriye’den bir bakmışsın bundan elli yıl önce, yüz yıl önce şeyhler gelmiş. ingiliz soytarısı olan şeyhler gelmiş. Evet. Onlar icazetleriyle geliyorlar. Bir de onlar da normalde Kazım Efendi söylediydi. Ondan sonra

dedi ki şeyh icazeti beş bin dolar, seyyitlik icazeti on bin dolar dedi. Kazım Efendi söyledi. Onu dedi yazıyorlar getiriyorlar dedi. Şimdi böyle olunca o şeyhin gözü hasta yani gözleri hasta olan normalde görmeyen göz tabipliği yapabilir mi? Yapamaz. Gözü görmeyen bir kimse senin gözünü ameliyat edecek. Bu mümkün değil. Gözü hasta çünkü. O sana göz ameliyatı yapamaz. Senin gözünü tedavi edemez. Çünkü neden? Kendisi manen kör. Allah muhafaza eylesin. Yani çok özür dilerim burada hani körlere ait değil bu sözüm ama gözü kör olan bir doktor hangi gözü tedavi edecek, ameliyat edecek mümkün değil. işte sahte önderler bu manada gözleri kör olmasına rağmen etrafındaki insanların veya peşine takılanların gözlerini ne yapacak? işte kendince ameliyat yapacak. Oysa normalde kendi manevi olarak kendi gözü açılmamış yani kalbî gözü açılmamış olan bir kimse senin kalp gözünün açılmasına nasıl vesile olacak? Seni nasıl terbiye edecek? Seni nasıl nefis terbiyesine kaçacak? Sana ne anlatacak? Onlar senin nefsini terbiye etmesi için. Evet. ilaç acıdır. Acı ilaç verecek sana. Diyecek ki Kur’an bu, sünnet bu. imamların içtihadı bu. Buna uyacaksın diyecek ama ne yazık ki tabi bunların böyle toplumu aldattıklarından dolayı bakın bir kimse kendi kendisine günah işler. kendisine aittir bu. Ama bir kimsenin günahı toplumu aldatır. Toplumu yanlış yöne sevk ederler.

işte bunların normalde kalpleri ve kulakları mühürlenir. “Gözlerinde de perde vardır.” Bakara ayet 7. Bunlar çünkü toplumu yanlış yere sevk edenler. Bunlar doğruyu bildikleri halde doğruyu aktarmayanlar. Hakikati bildikleri halde hakikati söylemeyenler. Kur’an ayetlerini eğip bükenler. Hadisleri inkar edenler ve hadisleri eğip bükenler. ilk sufilerin yolunu eğip bükenler. Bunlar toplumun da gözlerini şaşı ettikleri için, toplumun da bakışlarını şaşı ettikleri için bunların gözleri kör olur manevi olarak ve bunların kulakları tıkanır manevi olarak. Hakikati duymazlar, hakikati görmezler ve bunların kalpleri de mühürlenir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu sahte önderler manevi olarak kördür. Başka bir ayet-i kerimede de: “Bu dünyada amâ olan, kör olanlar öbür dünyada ahirette de amâ, kör olarak haşrolurlar.” O yüzden bu dünyada hakikate gözlerini kapatan, hakikate kulaklarını tıkayan bir kimse öbür tarafta da ama olarak kalkacak. Öbür tarafta da amâ olarak hâlk olacak. Yine Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte: “Ahir zamanda bazı kimseler çıkacak ve dini dünyaya alet edecekler.” Bakın, bu hadis-i şerif normalde bu Tırmizi’de, Darimi’de geçer bu. Bu hadis-i şerifi yeni islam olduğumda okumuştum. Bu hadis-i şerif ahir zamanla alakalı ve bu hadis-i şerifleri bulacak olduğunuz yer hadis kitaplarının Babü’l fitenlerinde bulursunuz bunları. Bu Babü’l Fiten’den ders yapmazlar genelde alimler, şeyhler, siyasetçiler, diyanetçiler, ilahiyatçılar bu Babü’l Fiten’den ders

yapmazlar. Bunlar fiten hadisleri olarak da geçer. Ahir zamanda bazı kimseler çıkacak ve dini dünyaya alet edecekler. Dini dünyaya alet edecekler.

Siz oturun şimdi kendi kendinize siyasetçileri, bürokratları, şeyhleri, alimleri tefekkür edin. Bunlar ne yapacaklarmış? Dini dünyaya alet edeceklermiş. Yani dinden geçinecekler. Dünyalıklarını dinden kazanacaklar ve dünya olarak, dünyalık olarak da dini alet edecekler bunlar. Bir kimse dünyası için dini alet ediyorsa hadis-i şerif onları anlatıyor. insanlara yumuşak görünmek için kuzu postuna bürünecekler. insanlara yumuşak görünmek için kuzu postuna bürünecekler. Yani bu onları sen çok tevazu ehli, çok ahlaklı, ince ahlaklı zannedeceksin. Vay dilinden şeker akıyor, bal akıyor. O kadar tatlı konuşuyor ki o kadar yumuşak konuşuyor ki hiç sert konuşmuyor. Hiç incitmiyor, hiç kırmıyor. Ya harama haram demiyor mu? Harama haram da demiyor. Herkese mavi boncuk dağıtıyor. Neden? Herkesin dünyalığını toplayacak çünkü o. O şirin görünecek herkese. Münafıklık alameti bu. Herkese şirin görünmek. Ve onlar diyor kuzu postuna bürünecekler. Dilleri şekerden tatlı fakat kalpleri kurt kalbidir. Onların dilleri şekerden tatlı olacak. Ama kalbi kurt kalbi. Kurt ne yapar? Avını parçalar. Av ne? Dünyalık. Dünyalık. Dünyalık deyince sadece para değil. işin içerisine makam da giriyor. Dünyalık, işin içerisine kadın da giriyor. Kadıncağız ondan iş istemeye gitmiş. O kadını elde edeceğim diye uğraşıyor. Makam sahibi ya. Kadın da bana telefon açıyor. Selamünaleyküm. Aleykümselam. Sen diyor böyle sohbet ettin. Benim başıma geldi. Ben filanca partinin yöneticisine gittim, işte bana böyle davrandı diyor. E dedim öyle makam sahibi onlar çünkü belediyede yok başkan yardımcısı, yok müdür, yok devlet dairesinde bir yerde müdür, amir. Öyle ya bunlar makam sahibi. Bir maruzatı var kadının, gidiyor ona salça oluyor. Onlar dünyayı, dini dünyaya alet ediyorlar.

Ben bazen Suriye’den anlatıyorum ya aslında Suriye’den gördüğüm şey her yerde var. Yani biz sıradayız. Pasaporta da işte vize, geçici vize vurulacak. Yani o önümüzde böyle bir Arap aile var. Yani oradaki pasaporttaki amir mührü vurmuyor. Rüşvet istiyor. Önümüzdeki kimse ona işte bir rüşvet verdi. Belli bir para verdi. Böyle vezne gibi bir yer var. Oraya pasaportla parayı uzattı. Parayı böyle aldı. Böyle şey yaptı, yamulttu. Fıstı attı. Attı dışarı. Beğenmedi parayı. Dedi ki daha fazla. Bir de çabuk ol dedi. Sallu, namaza gideceğim dedi. Namaza gideceğim diyen amir rüşvet alacak. Rüşvet istiyor. Nuri dedim bunlar dedim açıktan rüşvet alıp veriyorlar. Böyle bir devlet dedim batmaya mahkumdur dedim. Battılar zaten. Bir devlet dairesinde, bir belediyede rüşvet normal hale geldiyse o devlet batmaya mahkumdur. Ve insanlar işlerini yürütebilmek için rüşvetle işlerini götürüyorlarsa o devlet batmaya mahkumdur. O belediye batmaya mahkumdur. Oranın

halkı rüşveti normal gördüyse ve normal şekilde rüşvet alışverişleri oluyorsa o halk da bozulmuştur orada. Çünkü amirler bozulmayınca alimler bozulmaz. Alimler bozulmayınca halk bozulmaz. Kimsenin kimseden şikayet edecek hali yok. Belediyeye gittin, belediyede rüşvetle iş dönüyor. Resmi daireye gittin, resmi dairede rüşvetle iş dönüyor. Halk da bundan memnun, parayla olsun da işimiz bitsin diyor. Sebep? iş bitmiyor çünkü. iş bitmeyince kendince insanlar o tarafa doğru yönleniyor. Bunlar bir de kuzu postuna bürünüyor. Tatlı dilliler. Bunun en acı tarafı şu: islami gibi görünen, muhafazakar gibi görünen, dindar gibi görünen insanların rüşvet almaları ve insanları rüşvete alıştırmaları. Bunlar hak ve hakikati söyleyeceğiz deyip belirli bir vazifeye gelip bunlar hak ve hakikati konuşmayanlar, hak ve hakikat noktasında hareket etmeyenler bunlar. Allah, melekler ve insanların laneti bunların üzerine olacak. Olsun da zaten. Bunlar çünkü islami gelişmenin önünde curuflar bunlar. Bunlar islami gelişmenin önünde münafıklar, mürtetler. Bunlar islami gelişmenin önünde şeytanlaşmış insanlar.

Bunlar islammış gibi görünüp ümmeti Muhammed’in kanını hemen sülükler bunlar. Allah bunlara lanet eylesin. Çünkü bunlar islam için uğraşan, Allah için uğraşan, Allah yolunda koşturanların önünde birer engel. insanlar çünkü bunlara bakaraktan dinden soğuyorlar. Bunlara bakaraktan islam’dan soğuyorlar. Kur’an’dan, sünnetten soğuyorlar. Bunlara bakaraktan tarikattan, hakikatten soğuyorlar. Bunlara bakaraktan şeyhlerden soğuyorlar. Bir bakıyorsunuz şeyhler toplanmış bir yerde cuşu huruş ediyorlar. israf, lüks, şatahat, şatafat gırla gitmiş. Bir bakıyorsunuz ki bilmem hangi şeyh efendi lüksün, şatahatın, şatafatın içerisinde yaşıyor. Bir bakıyorsunuz ki bilmem hangi hoca efendi işte şöyle lüksün, şatahatın, şatafatın içinde yaşıyor. Bilmem hangi şeyh efendi, bilmem hangi şeyh efendi, kim olursa olsun!

Ne yapıyorsunuz burada dedim ben. E şeyhimiz orada. Nerede? Ne o otel, Hilton’da. Buradan aşağıdan da cübbeliler, sarıklılar hepsi de Beytullah’a sırtlarını dönmüşler, şeyhlerini görecekler. Şeyhleri de orada cam fanusun içinde. Yani o Hilton’un mescidi varmış. Ordan camdan görecekler. Yıl doksan ikiydi. Yıl doksan iki. E dedim gidin yanına. Bana baktılar. Dedim şeyh nerede müritler de orada. Dedim, gidin yanına orada kılın namazı. Şeyhinizle beraber Beytullah’a tepeden bakaraktan! Şeyhim diyen kimse kibire bak, Beytullah’a Hilton’dan bakacak! Evet. Hilton ne? Gavurun oteli. Şeyh efendi nerede kalıyor? Hilton’da kalıyor. Hilton kimin? Gavurun. Ondan sonra kahrolsun emperyalizm! Bizim tipik solculara benziyorlar. (Bu sesle oynamayın fazla. Az önceki ses iyiydi. Nefis sizi sesle oynatmasın.) E hani siz az önce ne diyordunuz? Kahrolsun emperyalizm diyordunuz. Nerede kaldınız? Hilton’da. Şeyh Efendi nerede? Hilton’da. Allah’ım! Doksan

ikide gördüğümü söylüyorum. Bunlar dünyayı kendilerine, dünyayı kendilerine hedef etmişler!

Nerede Şeyh Efendi’nin evi? Boğazda, yalıda. Neyle aldı? Neyle aldı? Ne iş yapıyor? Bir yerde Şeyh Efendi’ye misafir olduk. Şeyh Efendi ile beraber. Israr etti, illaki bizde kalın bugün dedi. Kalalım dedi o da. Devasa bir daire. Karşısında bir devasa daire daha. Dedim ki ya insanlar ne yaşıyor? Bu kimse Diyanet işlerinden vaizlikten emekli. Vaiz emeklisi. Söyleyecek laf yok. Şeyh Efendi bana baktı. Ben Şeyh Efendi’ye baktım. Tabi arada hizmet ediyorlar. Bir şeyler getiriyorlar. Bana böyle baktı. Sus Mustafa Efendi dedi. Hani içinden de konuşma. E sustuk. Sonra sabah oldu. Ondan sonra Mustafa Efendi dedi yatamadın mı dedi. Kapının önünde bir tıkırtı oldu. Başka hadiseler de oldu orada. Ben odayı terk ettim. Balkondan geçtim şeyh efendinin kaldığı yere, gittim kapısına sokuldum. Ondan sonra sabah namazı olduğunda açtı kapıyı, ben kapıdayım. Ne oldu dedi. Yok bir şey efendim dedim. Uyuyamadın mı dedi. Uyuyamadım efendim dedim. E şuraya yataydın dedi. Yatamadım efendim dedim. Kalktık abdest aldık. Ondan sonra namaz kıldık. E onun sabah virtleri var. Biliyorum ben. Siz dedim efendim hani istirahat edin dedim. Olur dedi. Sen gene kapıda mı olacaksın dedi. Evet efendim dedim. Ben bir daha kapıda olacağım deyince o zaman müsaade isteyelim gidelim dedi. Dedim siz bilirsiniz. Ev sahibini bekledik şeyh efendiyi. Ondan sonra kahvaltı olmadan olmaz, hazır dedi. Peki kahvaltıyı yaptık çıktık. Ben onu Nevşehir’e bıraktım.

Yolda analiz ettik. Bana sordu. Ne düşünüyorsun. Efendim, şatahatatın, şatafatın içinde yaşıyorlar dedim. Emekli vaiz bunu nasıl alacak dedim. Emekli vaiz! Bunlar, bu kim olursa olsun, bu hakikati ben size anlatayım. Siz o hakikati öğrenerekten kime uyarlıyorsanız uyarlayın, Cenab-ı Hak şöyle cevap verecek. Bunlar kalpleri kurt kalbi. Bu siyasetçisi, bürokratı, şeyhi, alimi, dervişi, hacısı, hocası…Bu yani bunun normalde siyasetçiler bunun en büyük kaymağını yer. Bürokratlar onlardan kalanları yer. Alimler, şeyhler, bürokratlardan kalanları yer.

Alimlerle şeyhlerden kalanları da böyle işte o dergahın, o medresenin, oranın hocası, zakiri, çavuşu filan onlar yer. Onlardan kalanları da onlardan da kalanlar olur. Onları da böyle derviş olmadığı halde dervişlik cakası satan, maneviyatı olmadığı halde maneviyat cakası satanlar yer. Bu böyle silsile silsile aşağı doğru gelir. O kırıntıları da o hani dervişlik cakası satanlar yer ki onlar aşağıda o kırıntılar eksilmesin diye mücadele ederler. Onlar böyle o kırıntılar için mücadele ederler. Yani aman o zakir değişmesin aman o halife değişmesin, o kırıntılar devam etsin, aman bu parti değişmesin. Neden? Sağlam cukka orada, işin kaymağı onlarda. Onlar değişmesin.

Ne olur değişirse istikrarınız bozulur. Bir de şu; bizden sonra gelenler de yiyecek. Hiç olmazsa biz yiyelim daha iyi. Bunlar devam eder. Cenab-ı Hak da hitap ediyor bunlara. Allah şöyle buyurur: “Bunlar benim affıma mı güvenip aldanıyorlar yoksa bana karşı mı böyle cüretkâr davranıyorlar? Şanıma yemin ederim ki onların üzerine öyle bir fitne, musibet göndereceğim ki o çok yumuşak huylu, halim selim olan kimseleri bile şaşkına çevirecektir.” Böyle olanların topluluklarına, böyle olan kimselerin üzerine Cenab-ı Hak öyle bir fitne gönderecek, öyle bir musibet gönderiyor, onlar da şaşırıyorlar buna. Şimdi toplum olarak üzerimizde musibetler dolaşıyor. içimizde fitneler dolaşıyor. Yağmurlar yağmıyor. Depremler oluyor. Yangınlar oluyor. Bir bereketsizlik var. Bir huzursuzluk var. Bir kaos var. Bir mutsuzluk var. Bir doyumsuzluk var bizde. Bu musibet. Evde eşler doyumsuz, adamlar doyumsuz, çocuklar doyumsuz. Evde huzursuzluk var, kaos var evde. Hiç kimse hayatından memnun değil. Hiç kimse huzurlu değil. Evin içerisinde yedikleri önünde, yemedikleri ardında derler ya. Yedikleri önünde, yemedikleri ardında ama evde huzur yok. Evde kaos var. Sokakta kaos var. Şehirlerde kaos var. Ülkede kaos var. Huzursuzluk var. Doyumsuzluk var. Mutsuzluk var. Cenab-ı Hak fitneyi koymuş. Evlerimize koymuş. Evde kadına erkeğe ama kadına ama erkeğe hazineyi koysan önüne doymayacak. Hazineyi koysan, toplumun önüne hazineyi koysan doymayacak. Doyumsuzluk var. Lüks yerlerde yiyecekler. Lüks şeyler giyecekler. Lüks lüks lüks… Şatahat, şatafat…Evler lüks, arabalar lüks, kıyafetler lüks. Yine doyumsuzluk var.

Yani millet bugün haberlerde okuyorum gece yarısından Zorlu’nun önünde iPhone on yedi almak için millet kuyruğa girmiş. En kötüsü iPhone’un on yedinin yüz bin lira. Millet kuyrukta. iPhone on yediyi bir gün önce alacak o kimse. Yine doyumsuz. Ertesi gün on sekiz çıksa on sekiz için önüne gidecekler. Her gün on yedi, on sekiz, on dokuz çıkarıyoruz dese her gün kuyrukta olacaklar. Doyumsuz! Evlerde kıyafetler dolu, doyumsuz. Yiyecekler, içecekler dolu, doyumsuz. Bakın bu heva ve heves dervişlere de aksediyor. Dervişler de doyumsuz. Sen dervişe Kur’an sünnet anlatıyorsun onu dinlemiyor. O senden uçmayı bekliyor. Doyumsuz. Sen ona Kur’an ve sünneti anlatıyorsun o alınıyor. Sen ona Kur’an ve sünneti tebliğ ediyorsun. O kendince bu ne konuşuyor diyor. Ona Kur’an ve sünnetin dışında veyahut da o öyle alim, Kur’an ve sünnetin üstünde konuşuyor. Evet. Onu bekliyor insanlar. Bilmiyor ki bir musibete düçar olmuş. Manevi musibete düçar olmuşuz. Hırsızlık, arsızlık içimize bizim düşmüş. Vefasızlık, ahlaksızlık, fitne, fücur içimizde. Biz bir musibete düçar olmuşuz. Farkında değiliz. Haramın en dibi işleniyor. Farkında değiliz. Haramlar normalleşmiş toplumda. Teşhircilik normalleşmiş. Bugün bir yani erkek mi, tabi erkek görünümündeydi.

Dersten çıktım gidiyorum. göbeğine kadar düğmelerini açmış gömleğinin bir de yoldurmuş tavuk gibi. Göğsünde hiç kıl tüy yok, böyle yürüyor yolda. Kendi kendime dedim ya bunlara da tesettür dedim farz. Ama kime söyleyeceksin? Erkekler de teşhirci olmuş. Kadınlar da teşhirci olmuş. Yani o soyunacak, sen ona bakmayacaksın. Bakarsan sen edepsizsin.

Soyunan değil bakan edepsiz. Soyunan ahlaksız değil bakan ahlaksız. Soyunan gayet normal. Özgürlüğünü yaşıyor. Bakan? Bakan hain gözlü. O edepsiz. Yani soyunmak, teşhircilik, özgürlük. Bakmak hainlik, o taciz etmek o. Lan nereye bakacaksın? Hiçbir yere bakma. Yere bakaraktan gideceksin. Nereye toslayacağın belli değil. Ama o hale gelmiş. Musibet, fitne içimizde. Bunun birinci sorumlusu amirler. ikincisi alimler. Üçüncüsü halk. Ama bundan rahatsızlık duymuyoruz biz. O yüzden herkes cüretkâr davranıyor. Cüretkâr davranıyor. Cenab-ı Hakk’a vermiş olduğu hesabı düşünmüyor. Ve normalde bunlar öyle bir musibet geliyor ki sen yumuşak da olsan, sert de olsan, alim de olsan, zalim de olsan, o musibetten nasibini alıyorsun. O fitneden nasibini alıyorsun. Çünkü musibetler ve fitneler bir bireyseldir. iki aileseldir. Üç toplumsaldır. Bir kimse bir fitneye düçar olur. Bireyseldir. Kendi yaptığından dolayı kendisi bir fitneye maruz kalır. Aksi seda. Bir aileye bir fitne, bir musibet oraya musallat olur. Aksi seda. O aile düzeni kaçırmıştır. Bir kimse kendi düzenini kaçırmıştır. Ona bir fitne, bir musibet, bir bela ona gelir. O Kur’an ve sünnet dairesinde davranmıyordur. Kur’an ve sünnet noktasında davranmıyordur, birey bu çocuk olabilir, bu anne olabilir, bu baba olabilir, önemli değil. Bunlardan bir tanesi Kur’an ve sünnete göre davranmıyorsa, Kur’an ve sünnet düsturlarına tabi olmuyorsa önce o bireyin kendisine gelir musibet. Sonra o musibet o bireyde durmaz. O müsibet o aileye sıçrar. Anneye, babaya, eş ve çocuklarına sıçrar. Musibet bu noktada bireyden aileye geçer. Sen zannedersin ki sivilce benim yanağımda çıktı. O sivilceden bütün vücut hasta olur. O vücuttan bütün aile hasta olur. Ailede durmaz, sülaleye geçer. Sülalede durmaz o komple topluma geçer.

Bir ahlaksızlık, bir edepsizlik ona müsaade edildiğinde topluma geçer edepsizlik. Sen bir ahlaksızlığa, bir edepsizliğe, bir namussuzluğa, bir hırsızlığa, bir rüşvete, bir herhangi bir çıplaklığa, herhangi bir gayri ahlaki bir şeye gözünü yumarsın, sende kalmaz o. O aileye sirayet eder. O aile onun çilesini çeker. O aile o musibetin altında ezilir. O aile o musibetten dolayı üzülür. O çocuk zanneder ki ben sadece kendime yaptım. Hayır, sen aileye de o musibetin içine kattın. Çocuk zanneder ki ben kendim içki içtim. Hayır sen aileyi de o musibetin içine kattın. Çocuk der ki kız erkek neyse gayri ahlaki bir davranışın içerisine girer. Aileye ateş düşürür o. Sen bir aileye gelin alırsın. Gelin gayri ahlakidir. Aileye ateş düşürür. Sen aileye bir

damat alırsın. Damat gayri ahlakidir. Aileye ateş düşürür. Aileye ateş düşürür. Sen zannedersin ki o musibetten sadece ben uğraşacağım. Hayır, senin ailen uğraşır onunla. Orada kalmaz. O aileye düştüğü zaman o sülaleye düşer. Aileye düştü. O ailenin amcası var, dayısı var, teyzesi var, halası var. Var. Anneannesi var, babaannesi var. iki tane dedesi var. Var. Bakın o musibet bütün her yere bulaştı. Her yere bulaştı. O yüzden o sen yumuşak da olsan, sen halim selim de olsan seni de şaşkına çevirir o musibet, bak seni de şaşkına çevirir. Sen de apışır kalırsın. Sen de o hastalığa düçar olursun. Göz yumdun. Çünkü göz yumunca senin de kalbin kararır. Sen ona normalde gerekli olan nasihati yapmazsan, ona gerekli tepkiyi göstermezsen sen de o hastalığa düçar olursun. Çünkü susmak dilsiz şeytanlıktır. Sen alim de olsan, sen şeyh de olsan, sen derviş de olsan, sen çavuş da olsan, sen zakir de olsan sen eğer ki o gayri ahlaki duruma, o düzensizliğe, o fitneye, o musibete, o haksızlığa sen dur demezsen o sana da bulaşır. Bulaşır. Şurada birisi birisine zulmetse ve o zulme sizler sessiz kalsanız buraya zulüm hakim olur. O zulme siz sessiz kalamazsınız. Birisi burada bir ahlak dışı bir şey yapsa sen ona göz yumsan o burada ahlakmış gibi oturur. Onun cezasını kesmekle mükellefsin. Ona nasihat edersin. Nasihatten anlamıyorsa cezasını keser atarsın.

Sıyırır atarsın erik sıyırır gibi. Nereye gidiyorsan git dersin, ahlaksızlığını, edepsizliğini buraya sirayet ettirme dersin. Korumak zorundasın. Çünkü sen gelecek olan nesillere temiz bir dergah bırakacaksan, gelecek olan nesillere temiz bir aile bırakacaksan, gelecek olan nesillere temiz bir sülale bırakacaksan sen kolunu dahi kesmek zorunda kalırsın. Edepsizliğe, hayasızlığa, düzensizliğe, hukuksuzluğa, haksızlığa sen sessiz kalamazsın. Sessiz kalırsan orada düzen ahlak bozulur. Bu ister bireysel olarak bireyin kendisinde ister aile olarak ister böyle küçücük bir topluluk bir mahalle dersi isterse bir il dersi bu kim olursa olsun orada eğer ki bir adaba erkana aykırı bir şey var ise orada bir ahlaka aykırı bir şey var ise muhakkak ki sen ona nasihat edeceksin. Nasihat ederekten tepkini göstereceksin. Nasihatle mesele çözülmüyorsa o zaman cezasını keseceksin. Bunu yapmakla mükellefsin. Anneler babalar çocuklarını bu noktada iyi yetiştirmeye gayret edecekler. Çocuklarının ahlaki konumlarını muhafaza edecekler. Alacak oldukları gelinlere, alacak oldukları damatlara dikkat edecekler, dikkat etmek zorundalar. Yoksa ailenin içerisine ateş düşecek. Yoksa ailenin içerisine fitne girecek. Yoksa ailenin içerisine musibet girecek. Bu herkes için geçerli. Herkes için geçerli ve sakın ha aile bireyleri bana bulaşmayacak diye zannetmesin. Sana da bulaşacak. Senin de kapını çalacak o musibet. Sakın sülale bireyleri bize ulaşmayacak zannetmesin. Senin amca çocuğun olabilir, senin kardeşin

olabilir. Sana da bulaşıyor. Senin yeğenin olabilir. Sana da bulaşıyor o. Sana bulaşmayacak diye bir şey yok. Senin torunun olabilir. Sana da bulaşıyor. Sana da bulaşmayacak diye bir kaide yok ve bunda herkes şaşkına döner. Ve topluluklar, bir tarikat düşünün. Tarikat dünyaya müteallik. Paralar havada uçuşuyor, milyon dolarlar. Sen oradasın, buna sen de destek oluyorsun. Sen de onu tasdik ediyorsun. O musibet seni de bulacak.

Bir cemaat düşünün. Gayri islami bir hayatları var. ingilizler kurmuş. MOSSAD kurmuş, CIA kurmuş, ingilizler kurmuş. Var, Osmanlı’dan itibaren kurmuşlar burda. Onların devamiyetleri var. E sen orada sessiz kalıyorsun. O müsibet sana da bulaşacak. Allah muhafaza eylesin. Amin. Kenzü’l Mal’dan hadis-i şerif: “Kişinin namazına, orucuna bakmayın. konuştuğunda doğru konuşup konuşmadığına, kendisine emniyet edildiğinde güvenilirliğini ortaya koyup koymadığına, dünya kendisine güldüğünde takvayı elden bırakıp bırakmadığına bakıp öyle değerlendirin.” Hadis-i şerif. “Kişinin namazına, orucuna bakmayın. konuştuğunda doğru konuşup konuşmadığına bakın.” Konuştuğunda hak ve hakikati mi anlatıyor yoksa hak ve hakikati yutuyor mu? Hak ve hakikati mi insanlara tebliğ ediyor yoksa ayetleri, hadisleri çarpıtıp kendi heva ve hevesine göre mi tebliğ ediyor? Konuştuğuna bakın. Onun konuştuğu ne? Onun söylediği ne? Ona bakın. Ne tebliğ ediyor, ona bakın. Nereye davet ediyor, ona bakın. Kime çağırıyor, ona bakın. Nereye çağırıyor ona bakın. Konuştuğuna bakın. Adam hani rüşvet alacak ya beğenmedi. Namaza gideceğim diyor. Adam orta çekmece var, çekmecesi açık. imza atacak fen işlerinde, cumaya gidecek. Cumadan önce olursa farklı, cumadan sonra farklı. Nasıl dedim ya? Basbayağı dedi. Cumadan önce gidersen iki bin lira veriyorsun, cumadan sonra gidersen geç geldin üç bin lira veriyorsun. E dedim sabah namazından sonra gidin siz bin lira verin. Öyle ya! Öyle baktı bana bakan. Vallahi hiç aklımıza gelmedi dedi. Dedim ya öyle gece bırakınca bin lira bin lira artıyorsa mesai başlar başlamaz ‘selamünaleyküm, biz geldik. E dedik ki sabah erkenden gidelim bir indirimden faydalanalım. Öyle ya. Cumadan önce iki binmiş, cumadan sonra üç bin.’ Şimdi daha da fazlalaşmıştır bu. On yılı geçiyor bu muhabbet olalı. Dedim erken gidin. Erken kalkan yol alırmış dedim. Belki de bin liraya bağlarsınız. Gitmiş, bağlayamadık dedi. Cumadan önce gittikleri için iki bin lira vermiş. Evet. Erken kalkan yol alamadı yine iki bin lira verdi. Cumadan sonraya kalsa üç bin lira verecek. Orta çekmeceymiş.

Yani gidiyorsun hiç konuşmuyorsun. Selamünaleyküm. Aleykümselam. Aynen böyle. Tabii. Müslüman kardeşimiz. Rüşvetçi Müslüman kardeşler bunlar. Rüşvetçi Müslüman kardeşler. Müslüman Kardeşler örgütünü biliyorsunuz değil mi? Evet. Bunlar radikal. Bunlar böyle öyle adlandırılıyor ya.

Bunlar böyle Müslüman kardeşler noktasındalar. Yani Fizilali’l Kur’an’ı okuyorlar bunlar, Teymiye’yi okuyorlar. Bunlar böyle ehli tasavvufu beğenmiyor bunlar. Yani tarikatlar bırak uyutuluyorsunuz siz. Siz uyanıksınız! Evet. Dünya uyanığı bunlar, yutuyorlar boyna. Bu işler parasız olmuyor çünkü yutuyorlar. Allah muhafaza eylesin. Namazına, orucuna bakmayın. konuştuğuna bakın. Namazına, orucuna bakmayın, fiiliyatına bakın. Namazına, orucuna bakmayın ağzından çıkana bakın. Namazına, orucuna bakmayın. Ne konuşuyor, ne tebliğ ediyor ona bakın. Güvenilir mi değil mi ona bakın.

‘Dünya kendisine güldüğünde’ yani ‘şu işimizi hallediver. Neyse günahımızı çekeriz.’ Yani bir sürü kimse imza atacak. E her imza sahibine 10.000 lira versek on kişiye gitse 100.000 lira lazım. Bir de heyete girecekmiş bu mesele. E heyete girince heyette de beş kişi var. Onlar da onlara 50.000 L 150.000 L. Bunlar 10 yıl önceki muhabbetler. Vereceksin. Belediyede işin olması için vereceksin. istanbul’daki muhabbet istanbul’dan 10 yıl önce, 10 yılı geçmiştir. Vergi dairesi defterleri istiyor bir esnaftan. Defterleri istedikten sonra haber gönderiyorlar mali müşavirle. Daha bakmadılar defterlere. O zaman için demişler ki ceza keseceğiz. Nereden ceza kesecek. Bir milyar ceza keseriz. Hani 1 milyon. Ondan sonra demişler ki 1 milyon ceza kesmeyelim. Bize 500.000 lira göndersin. Defterlerini kapatalım verelim. Mali müşavir oradaki esnafa diyor ki verelim defterler kapansın. Şimdi o esnaf diyor ki mali müşavire bizim eksiğimiz gediğimiz var mı diyor. Yok abi diyor. Biz neden verelim? Abi vermesek de bir şey bulur diyor. Cezayı keser bize diyor. Ben bir düşüneyim dedi. Mali müşavir gitti. Ben olaya şahidim. Ben de mal alacağım oradan. Dedim bu mali müşavir bu işin içinde olmasın dedim. Yok hacı baba ya. Vallahi ne bileyim dedim yani böyle çok çabuk teslim olmuş dedim. 500.000 lirayı verelim diyor dedim. Söyle dedim Allah’ına, dinine, imanına, nikahına konuş. Sen buradan kaç para alacaksın de dedim. Ona demişler ki vergi idaresi denetmenleri demişler, “Sen bu işi bağla 500.000 lirayı, 100.000 lirası senin” demişler. O da gelmiş 500.000 liraya bağlayacağım diye uğraşıyor. O da ortadan 100.000 L alacak. Bir hafta geçti üstünden. Telefon açtı bana. Hacı baba dedi ya böyle böyle oldu dedi ya. Ondan sonra ne yapayım dedi. Oğlum takarlar sana bunlar dedim. Bak senden dedim yılda iki üç sefer alışveriş ediyoruz. Bu kadar tanıyorum seni. Ondan sonra dedim bunlar takar sana dedim. Ne yapayım dedi. Vereyim mi? Ver dedim. Vereyim dedi. Ver dedim. Dedim darül harpte dedim malını korumak için verebilirsin dedim. Yapacak bir şey yok. Yoksa bunlar senin tepene biner dedim. Verdi adam kuzu gibi 500 lirayı. O muhasebeciyi de değiştirdi tabi. O da demiş yüzüne abi değiştirebilirsin demiş. Ben senden yıllığımı aldım nasıl olsa 100 bin lirayı. Şimdi bunlar o zaman muhasebeci

de beş vakit namazında. O şahıs, mal aldığımız şahıs cumadan cumaya gidiyor. Böyle Müslüman mı olur? Bırak dedim Müslümanlara kabahat bulma. Sen bir yerde bir şey yaptın ki dedim bu senden çıktı. Öyle gör dedim. Öyle gör dedim. Bunu dedim öyle bakma. Başka türlü bakma. O zaman o kimse hani dünya kendisine güldüğünde ne yapacak? Zoru gördüğünde ne yapacak? Sıkıntıyı gördüğünde ne yapacak o kimse? Bunlar hepsi de önemli unsurlar. Allah bizi affetsin. Amin.

Yine Kenzül Umman’dan hadis-i şerif: “Kişinin namazı orucu sizi aldatmasın. Dileyen oruç tutar, dileyen namaz kılar. Fakat güvenilir olmayanın da dini olmaz.” Bunlar size okunmayan hadisler. Dileyen namaz kılar, dileyen oruç tutar, dileyen ibadetini eder. Önemli olan güvenilir olmak. Eğer bir kimsenin güvenilirliği yoksa onun dini de olmaz. Güvenirliği olacak. Allah bizi güvenilir olanlardan eylesin. Amin. Devam ediyor Hazreti Pir:

“Yoksulluk ve meşakkatte bizim halimiz de böyledir. Bize aldanıp da

hiçbir konuk gelmez.”

Yani o hakiki mürşitler, hakiki siyasetçiler, hakiki bürokratlar, hakiki dervişler, hakiki alimler, bunlarda dünyalık yoktur. Bunlarda dünyalık olmadığı için bunlar mala, mülke, makama tamah etmedikleri için bunlar gösterişe, şatahata şatafata değer vermedikleri için bunlar tabiri caizse fakr ve sabır noktasında yaşadıkları için bunların çok müşterileri olmaz. O yüzden bunların dergahlarına, bunların partilerine, bunların hiziplerine çok rağbet edilmez. O dergahlara, o mürşitlere, o tekkelere, o medreselere çok rağbet eden olmaz. Şatahat yok, şatafat yok, gösteriş yok, para yok, dünyalık makam yok, mevki yok. işte manevi olarak tarikatın içerisinde de makamlar, mevkiler böyle havada uçuşmuyor, dağıtılmıyor. Adam Almanya’dan yazıyor bana. icazet verecekseniz size geleceğim derviş olacağım diye. Diyorum rüyamızda görürsek veririz. Bir daha yazıp çizmiyor. italya’dan yazıyor: “Selamünaleyküm şeyh efendi.” “Aleykümselam.” “işte benim dedem filanca şeyh efendiydi…” veya babam filanca, dedesi değildi, babasıydı onun. “Babam filanca şeyh efendiydi.” “Eeee?” “işte bana bir icazet lazım. Ondan sonra ben geleyim sizi ziyaret edeyim tabi olayım…” “Kardeş, rüyamızda görürsek halimizde görürsek icazetini veririz. Görmezsek bir şey diyemeyiz.” Bir daha selam sabah yok. Yani onlar çünkü böyle makam, mevki istiyor. Böyle bir ona makam vereceksin. Ona bir mevki vereceksin. Ona bir şey vereceksin yani. Ondan sonra da onun sorumluluğunun altında sen patinaj çekeceksin. Onu öyle düşünmüyor o. Çünkü onu normalde o kendince öyle alışmış ona, öyle biliyor.

Kazım Efendi’ye sordum, “Bu adamı tanıyor musun” dedim, “Tanıyorum.” dedi. Dedim, “Böyle böyle, icazet istiyor” dedim. Güldü. “Onlar” dedi “Bosna’dan gitme” dedi Almanya’ya dedi. Dedim “Savaşta mı kaçtılar?” “Evet” dedi. Mürşit savaşta memleketini bırakıp gitmiş! Adı ne? Şeyh! Adı ne? Mürşit! Savaşta Bosna’yı terk etmiş gitmiş. Orada durup savaşamamış. Orada durup mücadele edememiş. Zoru görünce terk edip gitmiş. Zoru görünce terk edip gitmiş. Bunlar sizin hayatınızın prensipleri olsun. Birisi zoru görüp gidiyorsa gene gider. Bir kimse zorluğu gördüğünde gidiyorsa tekrar gider. O güvenilir değil. Bir kimse bir toplulukta, ailede, iş yerinde bir sıkıntı oldu. Gitti mi o kimse? Gitti. O bir daha gider. O bir daha gider. O güvenilir değil. Yapar. Size birisi bir laf söyledi mi? Söyledi. Bir daha söyler o. Bunu yazın kenara. Ya dersini vereceksiniz dosdoğru, bir daha yapmamaya tövbe edecek ya da o bir daha yapar onu. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde hani bu tip istikameti düzgün, disiplinli olan Kur’an ve sünnete bağlı dergahların dervişleri az olur. Makam yok, mevki yok. Devlet dairesinde yerleştirme yok. Öyle ya. Şimdi Türkiye’de öyle tarikatlar var. Devlet dairelerini parsellemişler. Öyle cemaatler var. Devlet dairelerini parsellemişler. Parsellemişler. Bu bir ekip çıkıyor, başka bir ekip giriyor. Normalde işte Fethullah Gülen cemaatini temizliyorlar, yerine başkası geliyor. Yarın öbür gün onları da temizler. Bir operasyon devlet onlara yapar. Ondan sonra başka birileri gelir. Gelir. Birileri orayı doldurur yine. Sonra devlet ona da operasyon yapar.

Ben 16 yaşında siyasetle tanıştım. 14 yaşında tanıştım. Ülkücülükle tanıştım. E yaşım 64. Elli yıl. E gördük hepsini de. O yüzden devlete, belediyelilere bulaşmayacaksın. Siyasete bulaşmayacaksın. Seni kullanır atar. Kullanır atar kullanma tarihin bitince. Allah bizi affetsin. Amin. Enam, ayet 32: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır.” O zaman bu kimseler dünya hayatını oyun, eğlence yapmışlar. Dünyanın zevki sefası tatlı gelmiş. O esnada heva ve hevesi görmemiş. O esnada ilaheleri görmemiş. Ama asıl yurt neresi? Ahiret. O yüzden bir mürşid-i kamil dervişlerini kolay yollardan değil, heva heves yolundan değil, nefsaniyetin, şeytaniyetin kol gezdiği yoldan değil. Ya? Kur’an ve sünnetle onu nefis terbiyesine çağırır. Ona Kur’an ve sünneti tebliğ eder. Çünkü ondan nemalanacağı bir şey yoktur. O her ay onu bir maaşa bağlamamıştır. Şimdi Türkiye’de dergahlar varmış, duyuyoruz. Her ay belli bir miktarda para vereceksin dergaha. Cemaatler varmış, duyuyoruz. Her ay beli bir miktarda o cemaate para aktaracaksın. Duyuyoruz. Türkiye’de vakıflar var. Türkiye’de dernekler var.

Her ay belli bir ücret oraya vereceksiniz siz. Şimdi böyle olunca sen ne yaparsan yap orada baş köşede oturuyorsun. Kim daha fazla para verdiyse o baş köşede oturuyor. Kimin makamı daha yüksekse o baş köşede oturuyor. Geri kalan parya, avam. Parayı veren düdüğü çalıyor. Orada nefis kol geziyor, orada heva, heves kol geziyor. Orada Kur’an ve sünnet yok. Orada hakikat yok. Orada hakikatin hakikati de yok. Onlar nefse tatlı gelen şeyler. Nefse tatlı gelen öğretiler alınıyor. ‘Öyle de olur canım.’ Nasıl yani? Başörtüsüz namaz olur mu? Oluversin canım. Ne olacak ki? Böyle bir şey yok. Dedim bir şeyh bunu söyleyemez. E dedi filancanın şeyh efendi böyle diyormuş. Yanlış duymuştur o dedim ben.

Yanlış duymuştur deyince kadının kendisi açtı telefon bana “Merhaba” , “Merhaba?” Dedi. “Benim arkadaşım aramış, yanlış duymuşsunuz demiştir” dedi. “Evet” dedim “yanlış duymuşsunuzdur.” “Yok” dedi. “Biz sohbetteydik” dedi. “Oradaydık. Benim başım açık” dedi, ben dedi, “Ben namaz kıldım” dedi. E dedim, “Namazın farzlarından birisi tesettüre riayet etmek. Namazın farzı” dedim. “Nasıl olacak” dedim. “Bu namaz olmaz. Fasit” dedim. “Vallahi bizim üstadımız kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız dedi” dedi. Tabi ardından saz takımı çıkmış. Hep beraber ilahiler söylemişler. Sanat musikisinden güzel böyle şarkılar… “Kadınlı erkekli mi” dedim ben. “Evet” dedi. “Aa hocam” dedi, “siz hiç” dedi “böyle düşünmüyorsunuz yani” dedi. “Yok” dedim, “biz” dedim “böyle Türk sanat musikisi anlamıyoruz.” “Arabeskle” dedim “büyümüşüz ya biz” dedim. “Bize en acısı lazım. Müslüm’den lazım, Ferdi’den lazım” dedim. “Bize Orhan Gencebay’dan lazım.” “Biz” dedim öyle Türk sanat musikisi eğitimi almadık biz” dedim. Dedi “kadınlı erkekli söylemiyor musunuz” dedi. “Hayır” dedim. “Kadınlar toplanırlar, zikir yaparlar ilahiler söylerler kendi kendilerine.” dedim. Dedim “biz öyle kadınlı erkekli hep beraber cuşu huruşa geçemiyoruz” dedim. Tabi ben gözümle gördüğüm de bir topluluk var. Çekirgede gittiydik. Bizim Seyit Taşla, Allah rahmet eylesin. Adam tabi bizi götürecek olan dedi ki bir taksi tutarsanız dedi, bizde araba maraba yok. Ben sizi götürürüm dedi bir taksiyle. Olur dedik biz. Nereden alacağız seni? Emir Sultan’ın oradan. Evi de Emir Sultan’da. Biz Seyit Taş’la gittik. Emir Sultan da bekliyoruz onu. Bir baktık adamda kocaman külah cübbe…Adam banka emeklisi. Biz konuşurken normal kıyafetliydi. Ondan sonra kocaman bir kafasında takke değil artık, külah. Kocaman bir sarık, cübbe, şalvar. Çekirgede bir eve gittik. Salon bu kadar var, evin salonu. Biz hayatımızda öyle ev mi görmüşüz desem yalan olur. Böyle polis karakolunun sağında. Aaa, girdik içeri.

Şeyh efendi içerde. Kadınlı erkekli hepsi bir yerde. Curcuna! Çok güzel, harika! Muhteşem! Onlar da akşam namazını yeni kılmışlar. Biz kıldık da gittik Emir Sultan’ da. Biz kıldık da gittik. Onlar daha yeni kılmışlar böyle. Oyyy! Seydo dedi ki ‘Kurban, nereye geldik?’ Dedim sus. Bir de bizi götüren dedi ki ona göre dedi. Size ders vermek isterse dedi vereceği dersi alın. Münafıkların ağzına sakız olmayalım dedi. Dedim biz dervişiz. Dedi ne olursunuz dedi. Bunu dedi söylemeyin dedi. Ya dedim şimdi bir de ders almak var. Şimdi Şeyh Efendi’ye giderken böyle çok özür dilerim hepinizden de böyle, ben şimdi böyle yayılmayayım diye arkaya yastık koyuyorum. Bunda yastık da yok. Böyle yayılmış vaziyette şeyh efendi. Ben şimdi böyle önüne geldim. Üç adım yapacağım. Bir adım yaptım, bir koyun kestim. Böyle bir doğruldu. Bir adım daha attım, bir boyun daha kestim. Biraz daha doğruldu. Üçüncü adımı bitirdim, bir adım daha attım, bir boyun daha kestim. Koltuğun ucuna geldi. Uzattı elini. Benim kendi içimden sözüm vardı. Ben şeyhimin elinden başka bir el öpmem diye. Elini uzattı. Ben yavaşça düzelttim. Tokalaştım. Ondan sonra sen nerenin gülüsün dedi. Dedim Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi’nin dervişiyim dedim. Hımm yaptı. Seyido arkamda, Karabela. Allah rahmet eylesin. Arkamdan diyor ki ben elini öpmem bunun. Ben hiç arkama dönmüyorum. Dönsem güleceğim çünkü. O böyle bu tip şeylerde rengi değişiyor çünkü renk değiştiriyor. Neyse biraz kenara çekildim. O da geldi. O da toka yaptı. Elini sıktı. Ondan sonra biz geçtik, bir yer gösterdiler. Oturduk biz, ikide bir de diyor ki kurban nereye geldik? Dedim sus hiçbir soru sorma. Bir şey deme dedim ya. Seyret sadece dedim. Neyse işte sofralar kuruldu. Kadınlı erkekli herkes oturuyor bir yerde.

Ondan sonra en enteresanı şu. Bir tane kukuletası yeşil, sarığı yeşil, cübbesi yeşil, içindeki elbisesi yeşil, ayağındaki donu yeşil, her şey yeşil. Ondan sonra bana diyor ki Seyido, bu yeşilli kim diyor? Lan oğlum sus! Ondan sonra bu diyor p…….e benziyor diyor. Anladınız siz onu. Oğlum sus, konuşma diyorum. Seydo sus diyorum, konuşma. Bak bak bak bak p…….e bak diyor şimdi. O böyle değişik hareketler yapıyor. Şeyh efendi işte bir şey söylüyor. O böyle hımmmmm yapıyor oradan. Bu bizimki durmuyor. Diyorum hacı dur, sakin ol. Yok! Bizi diyorum kovacaklar buradan. Kovmazlarsa bu p……ler, p…..ler bilmem ne diyor. Neyse yemekler yeniyor. Bir kadın geldi o yeşilliğe, böyle kolu burda onun. Ondan sonra o böyle en az şeyh efendi kadar şatahatlı, şatafatlı, böyle gösterişli. O böyle geldi onun kollarına dokundu. Zeytinyağlarımı beğendin mi dedi. Hımm çok güzel olmuş dedi. Kadın da bir sayha attı. Hani o beğendi ya. Ondan sonra bir sohbet…

Şeyh efendi böyle bir cümle söylüyor. Oradan kadının birisi ‘hayyy’ diye cezbeye geliyor. Bizimki durmuyor. Bizimkinin kurt kaynıyor her tarafından. Ya hacı, otur oturduğun yere. Ben diyorum sus. O arada yanındakiyle samimi olmuş, o arada adam istanbul’da bilmem hangi bölgede Toyota bayisiymiş. Dedi ya bu Toyota bayisiymiş. Ya sana ne dedim ya otur oturdun yere. Sağındaki tanışalım efendi dedi. Tanışalım efendim dedim. Ben Mustafa Özbağ dedim. Adam istanbul’da demir tüccarıymış, mesleğiyle beraber söylüyor. Herkes zengin, belli halinden zaten ama böyle cûşu huruş içindeler ve o böyle nefse tatlı geliyor tabii. Sonra şeyh efendi bir böyle kısa bir sohbet etti. Her sohbette kadınlardan, erkeklerden hay hu hak… Kimin sesi daha fazla çıkarsa o daha fazla cezbeye geliyor. Bizimki boyna p……diyor ortalığa. Ondan sonra en son nokta artık normalde dedi ki bu da dedi Rabiyatü’l Adeviye’dendi sohbet dedi. Yani kendisinden değil Rabiyatü’l Adeviye bunu söylemiş. Ortalık koptu hu hay hak filan. Ondan sonra durdu.

Sonra bitti sohbet. Hayırlı geceler herkese dedi. Kimse kalkmıyor. E kimse kalkmayınca hayırlı geceler bize. Hacı bu söz bize dedim. Neden dedi. Ulan bir yabancı biz varız kelaynak kuşu gibi dedim. Halimiz maydanda dedim, biz fukarayız. Her birinin dedim cübbesi, kukulatası, sarığı filan on numara dedim. Bir biz varız burada. Bize diyorlar dedim, kalk dedim gidelim. Biz kalktık tabii. Ben bir selam verdim. “Selamünaleyküm.” “Aleykümselam.” Gerçekten bir kişi bile kalkmadı. Biz iki kişi kelaynak kuşu gibi kalktık. Getirdiğimiz adamı Seydo bırakır mı? Yürü dedi ona. Ben daha kalacağım, dedi. Nereye kalıyorsun burada dedi. Anca beraber dedi gidelim. Bana müsaade et beni bırakırlar dedi. O kukuletayla zaten taksiye maksiye binemez o.

Hani benim yanımda kuaför var. Bu kuaföre gelen kızlar var. Evlenecek olanlar. Ben bakıyorum hani bazen girenleri görüyorum, 1.55 çıkarken 1.85. Kocaman, kafayı yükseltmiş. Ona diyorum Gülten abla nasıl yükseltiyorsun bu kafayı diyorum ben. Alıştım artık diyor bana. Tabii o damat da bilmiyor ya. Hani girdi 1.65 bakıyor hatun hani evleneceği kadın 1.65, 1.55, normal taksiyle getiriyor. Hadi götür taksiyle sen onu. Vallahi 1.85 yukarı doğru! Ne taksiye giriyor ne dolmuşa biniyor. Bir kavga çıkıyor yan tarafta. O gelinin annesi var ya ortalığı böyle dumana çıkarıyor. Adamı böyle yerle yeksan ediyor. Sen nasıl böyle taksiyle geldin? Sen gelin başı olacak bilmiyor musun diye. Bir tanesi gitti kango getirdi. Kangoya da sığmadı. Bir daha bağırış çağırış davul zurna bekliyor ama orada. Tabii ardından o Ford transitlerin yükseğini getirdi damat. Anca girdi içeri. Tam içeri girecek. Tamam ya. Davul zurnaya dedi vur. Tabii o kuaförden çıkarken davul zurnayla çıktı

böyle. Ama 1.55, 1.85 olmuş. Bu sefer baktım damat yanında küçük kaldı. Hani damadın yükselecek bir şeysi yok çünkü gitti.

Bunlar da öyle kukulataları çok yüksek. Taksiye binmesi mümkün değil. Hani o kukulatayı çıkarıp da binmesi lazım. Bizle gelmedi. Şimdi, sonrasını ondan öğrenmiş Seyit Taş. Ne yaptınız bizden sonra demiş. Bizimki bırakır mı? Deveyi doğduğu yere kadar kovalıyor. Demiş ne yaptınız? Adam söylemek istememiş. Bir küfretmiş sövmüş, söyletmiş ona. Kurban bizden sonra dedi oturmuşlar kadınlı erkekli zikir yapmışlar. Ondan sonra cuşu huruşa geçmişler. O manada o öyle demiyor da ona dili yetmiyor zaten. Mesela bir Mitsubişiyi söyleyemeden gitti. Biraderler bir araba aldı dedi. Ne aldılar dedi. Misisipi aldılar dedi. Ulan düşünüyorum düşünüyorum düşünüyorum. Hacı ne aldılar dedim. Bu sefer Misisipi de geçti için m ile başlayan bir şey daha söyledi. Aradan iki üç dakika geçti. Dedim hacı anlayamadım ne aldılar biraderler dedim. Gene m ile başlayan bir şey söyledi. Sonradan öğrendim mitsubişi almışlar. Onun öyle halleri vardı. Mesela et yemeyenlere ne diyorlar? Vejetaryen değil mi? Birisi et yemiyor ona dedi bunlar satanist ya et yemiyor bunlar dedi. Seyit Taş’ın da anılası varmış demek ki bu gece. Ben bir durdum böyle. Nasıl yani dedim ben. Satanist bunlar et yemiyor dedi. Sonradan hani vejetaryen yerine satanist koymuş. Yani o böyle bir isim bulurdu. alakalı alakasız, önemli değil. O gün de onları çözmüş. O söyledi. Allah muhafaza eylesin. Şimdi nefse hoş gelen bir yer olursa millet kalabalık olur. Ama Kur’an sünnet imamların içtihadı deyince orası kalabalık olmaz. Mesela bu evlerde de aynıdır. Evde baba Kur’an sünnet desin, çocukların canı sıkılır. Evde anne Kur’an, sünnet desin, adam uygun değilse adamın canı sıkılır. Ailede birisi sülalede Kur’an sünnet desin, o biraz yani tabiri caizse dışarı atılır. O yüzden nefse açık olan yollar çok kolaydır. Şeytaniyete, nefsaniyete açık olan yollar çok kolaydır. Senin eğrine, doğruna, onuna, buyuna laf söylemezler çünkü. Sen ne yaparsan yap ona bir şey diyen olmaz. Allah muhafaza eylesin. “Oysa”, Buhari’de geçiyor hadis-i şerif:

“Cennet nefse hoş gelmeyen şeylerle kuşatılmıştır. Cehennem ise şehvetlerle kuşatılmıştır.” Demek ki cennet nefse hoş gelmeyen şeylerle kuşatılmış. Cehennem de o zaman nefse tatlı gelen şeylerle kuşatılmış. O yüzden mesela bu ben bu beyitleri biraz kendimize de yordum. Eee, bizim kapımıza dünya menfaati umanlar, ne bileyim bir böyle makam mevki umanlar gelmezler. Bizde böyle şeyler yok. Çünkü normalde bizde mal yok, bizde şöhret yok, bizde şatahat yok, bizde şatafat yok, bizde böyle ulufe dağıtılır gibi makam yok. O yüzden bizim kapılar öyle dolmaz taşmaz ama normalde bunların kol gezdiği yerler paralar, pullar, makamlar dolaşıyorsa ortalıkta

evet oraların biraz daha böyle şatafatı şatahatı yerindedir, gösterişi yerindedir. Böyle onların dergahları, makamları, mevkileri güzeldir. Böyle hoştur. Hani var ya hadis-i şerif: “Ahir zamanda camiler süslü olacak ama içi boş olacak.” Yani bu da onun gibi bir şey. O tekkeler, dergahlar böyle süslü. Kendileri para vermiyorlar ya. Öyle olunca dağıt dağıtabildiğin kadar, şeyh onun parasını ödese canı yanar onun, dağıttıramaz onu. Ama şeyh ödemiyor ya nasıl olsa. O yüzden taşa, toprağa, süse ödüyorlar boyna. Rabbim muhafaza eylesin. Oysa islam, hadis-i şerif öyle diyor, Müslim’de geçiyor: “Garip başladı. Yine garip olarak dönecektir. Ne mutlu o gariplere.” O garip dergahlar, garip mürşitler, garip dervişler ne mutlu onlara. Garip cemaatler…Öyle parası, pulu yok, makamı, mevkisi yok. Devlet kademesinde bir amcası yok. Öyle ya işte geçenlerde bir yerde sohbet oldu. Dedi ki vakfı neden aldılar elinizden biliyor musunuz? Biliyorum dedim. Biz dedim birilerine boyun eğmedik. Birilerinin dedim sarayda elemanları var, adamları var. Bizden aldılar onlara verdiler. Doğru dedim. Belli, sarayda adamları var. Sarayda adamları olunca aldılar, verdiler, sattılar. Herkesin makamları var çünkü. E bizde makam yok, mevki yok. Devlet kademesinde, bürokraside bir kimsemiz yok. Bizim bu dille zaten kimse yanaşmaz bize. Öyle demiş biri, üstadınızda o dil olduğu müddetçe demiş siz daha çok çekersiniz demiş. E dedim çekeriz. Ne yapalım dedim. Yani varsa çekilecek çilemiz çekeriz. Doğruyu, hakkı, hakikati görüp bilip de susacak değiliz bu saatten sonra. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden bir mesleğin hakikatine eren, sufiliğin hakikatine eren normalde bilhassa dervişlik yolunda çilesiz bir dervişlik yoktur. Sıkıntısız bir dervişlik yoktur. Eğer bir kimsenin o dervişlik yolunda bir çilesi, bir sıkıntısı olmuyorsa o kendince bir zorluğu olmuyorsa o yolda sıkıntı vardır asıl. Allah muhafaza eylesin. Ama dışarıdan hor hakir görünen, dışarıdan fakir, dışarıdan işte böyle arkaları olmayan, hani siyasi bürokratik bir desteği olmayan o tip dergahlar, o tip topluluklarda maneviyat vardır. işin hakikati vardır. Rabbim bizleri onlardan eylesin. O yüzden biraz böyle hakikate ermemiş, dünyanın saltanatına, şatafatına kananların kapıları biraz kalabalık olur ama Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışanların kapıları çok kalabalık olmaz. Onların böyle kapılarında çok bekleyen olmaz. Çok böyle gösteriş yok, şatafat yok, şatahat yok. O şeyh efendi giderken yirmi kişi birden koşmuyor. Bizim Çanakkaleli Yusuf Hoca Çanakkale’de bana soruyor. Diyor ki bir işin olduğunda yalnız mı gidip gelirsin diyor. Bana tuhaf geldi böyle. Yusuf Hoca kim olacak benim yanımda dedim. Evet, çarşıda bir işim olunca kendim gidip geliyorum dedim. Ondan sonra bazen dedim hani böyle yorgun

olurum, argın olurum, bir şey olur dedim. Bizim dedim Hacı Erkan’ın yanında Onur var dedim. Onur’a söylüyorum dedim. Onur şunu alıver bana, şunu yapıver bana. Ona da dedim Hacı Erkan açık çek verdi dedim. Ne zaman bir işin olursa Onur’a söyleyebilirsin diye dedim. Öbür türlü gider kendim hallederim, kendim yaparım dedim. Gene sordu yalnız mı gidiyorsun dedi. Yalnız gidiyorum dedim. Neyle gideceğim dedim. Yani onun tuhafına gidiyor şimdi hani ben çarşıya çıkınca yani yanımda üç dört kişi avane yürüyecek filan. Ondan sonra dedim yok öyle bir şey.

Ben bütün işimi yalnız yaparım dedim. Sohbete gideceğim yalnız giderim. Yalnız gitmeyi tercih ederim dedim. Dedim herkes hani beraber gidelim diye düşünür. Ben dedim götürmek istemem, kazası var, belası var, her şeyi var dedim yolda. O yüzden dedim birini sürüklemek istemem ben dedim. Kendim gider gelirim dedim. Ben dedim bu konuda dedim kimsenin de dedim hani sorumluluğunu üzerime almak istemem. Tabi ona tuhaf geldi. Ondan sonra bir de diyor hani işte size yemek yidiremiyoruz, bir şey yapamıyoruz. Dedim bak burada dedim net söylüyorum. Ben dedim hiçbir yerde yemek yemek istemiyorum. Ben hiçbir yerde konaklamak istemiyorum. Şimdi de net söylüyorum. Ben sohbete gittiğim yerlerde yemekti, içmekti, dinlenmeydi…Bunları yaşamak istemiyorum. Kardeşler, arkadaşlar, dervişler davet ediyorlar, söylüyorlar. Bazen işte hani kırılmalarından korkuyorum, incinmelerinden korkuyorum. Bazen böyle hani onlar bir de bilhassa yeni olan yerler böyle bu konuda incinirler, kırılırlar diye düşünüyorum. Bazen hani böyle işte kaçamak yapıyorum öyle ama ben istemiyorum. Açık ve net. Bu konuda ben kendime bir hizmet de istemiyorum. Ben o konuda hani kendi çizgimin bu konuda kendi düsturumun kendim tarafından çiğnenmesini de istemiyorum. Allah razı olsun hepsinden de arkadaşlardan. O yüzden bizim ölçümüz Kur’an ve sünnet olsun. Bizim ölçümüz imamların içtihadı olsun. Bizim ölçümüz ilk sufilerin yolu olsun. Bizim ölçümüz o olsun. Söylediklerimiz de öyle olsun. Yaşantımız da öyle olsun. Bizim elimizden, dilimizden, gözümüzden, kulağımızdan kimseye zarar gelmesin. Herkes bizim dilimizden emin olsun. Herkes bizim elimizden emin olsun. Herkes bizden emin olsun. Ben bugün zikrullaha gideceğim. Benden hiçbir şey talep etmeyecekler. Hiç kimse bana yan gözle bakmayacak. Ben bugün sohbete gideceğim. Bugün bizden hiçbir şey istenmeyecek. Bizim zakirimiz, bizim çavuşumuz bize tepeden bakmayacak. Bize yanlış bir kelime konuşmayacak. Bizi ayrıştırmayacak. Biz normalde hangi meslekten, hangi meşrepten olursak olalım biz normal derviş statüsünde herkes aynı statüde hayatına devam edecek. Bizim birbirimizden bir üstünlüğümüz yok. Bizim

birbirimizden bu konuda herhangi bir ayrıcalıklığımız yok. Hepimiz bu Allah’ın dergahının kuluyuz. Hepimiz buradayız.

O yüzden hani Hazreti Pir’in dediği gibi toprağın altında usta da bir, çırak da bir demiş. Toprağın altında usta da bir, çırak da bir. Bizim yüzümüzden bir kardeş buradan soğumasın. Bizim yüzümüzden bir kardeş buraya mesafeli olmasın. Bizim yüzümüzden olmasın. Zakirlerimiz, çavuşlarımız bu konuda ölçülü hareket etsinler, dikkatli hareket etsinler. Bilhassa zakir kardeşler dervişlerle ticaret yapmasın. Dervişlerin ticaretlerine karışmasın. Onlarla bu noktada bir şey kar edeceğim diye onlarla bir şey yapmaya kalkmasınlar. Nefis girer işin içerisine, şeytan girer işin içerisine. Bunlardan uzak dursunlar. Dervişlerin parasından, malından, mülkünden, dervişlerin evinden, barkından uzak olsunlar. Bu konuda kendilerini dünyalıya döndürmesinler. Çünkü dünyaya dönerse bu noktada oradaki ahenk bozulur. Bir zakir dervişlere dünyalık gözüyle bakarsa ahengi bozulur. Bir çavuş etrafındaki dervişlere dünyalık gözle bakarsa dengesi bozulur, ahengi bozulur. Bir derviş etrafına dünyalık bakarsa ahengi bozulur. Aman ya ben şununla arkadaş olayım da onun arabasıyla gider geliriz. Aman ben şunla arkadaş olayım da işte onun evinde yer içerim veyahut ben bununla dost olayım da ondan faydalanırım. Bunlar ahengi bozar. Bunlar ahengi bozar. Bunlar dervişliği bozar. Aman şuraya gideyim de ben orada evlenirim. Ahengi bozar, dervişliği bozar. Ben oraya gideyim de işim düzelsin. Orada işi bozulur daha. Ben böyle açık konuşuyorum. Derviş olunca işinizde, aşınız da, eşiniz de bozulabilir. Sıkıntı yaşayabilirsiniz. Bunun garantisi yok. Muhallebi yerken dişiniz kırılır. Bunun garantisi yok. Derviş olmak tabi olmaktır.

Bazen bir arkadaşa bunu bırak diyorsun, bırakamıyor. Ne oldu? Hani derviştin sen? Bırak dediğimizde bırakacaksın. Bırakmıyor. Veyahut da bunu şöyle yap dediğinde yapamıyor. Bunu yapma dediğimizde yapıyor gene. E hani dervişlikti bu? Yap dediğinde yapacaktın ya. At dediğinde atacaktın ya. Yapamadın da atamadın da. E nerede kaldı dervişlik? Kalmadı. Gitme diyorsun gidiyor. Konuşma diyorsun konuşuyor. Nerede kaldı dervişlik? Kalmadı. E burası layloylom yeri değil. Sana yapma dediklerinde yaparsan ben açık açık söylüyorum, oraya yazarım diyorum. Konuşma dediğimde konuşuyorsan yazarım oraya. O disiplini bozmayacaksın. Bırak dediğinde bırakacaksın. Bırakmıyorsan sen dervişlik yolunda bayağı yol alacaksın daha. Disiplini bozuyorsun. E anlatırken kolay geliyor size herhalde. Kapalı çarşıda lokanta var. Saat iki buçuk deyince ekmek bile kalmıyor. Dedim efendim isteyen var satabilir miyim dedim. Dursun dedi. O zaman için iki yüz otuz bin lira para veriyorlar. Güzel para. Bir ay sonra geldi. Yemek yedik

aynı yerde. Ellerini cebine soktu. Onun bir cübbesi vardı böyle, eski arkadaşlar bilir. iki elin iki yanında cepli. Ellerini cebine soktu. Hiç unutmuyorum. Dükkana dışarıdan baktı. Sat Mustafa Efendi burayı dedi. Bir ay sonra alacak olana dedim ki dükkan satılık . Yüz otuz bin lira veriyorum dedi. Getir parayı dedim. Aldı getirdi parayı. Akşam oldu, üç saat. Saat üçte yemek yedik çıktık. Saat altı buçuk, yediydi. Getir parayı dedim, sattım. Sattım, bitti. Parayı getirdi. Kuyumcuydu. Yanındaki adamı aldı. Gittim akşama “Selamünaleyküm.” “Aleykümselam.” Sanki onu biliyormuş gibi. “Ne oldu Mustafa Efendi? Sattın mı dükkanı?” “Sattım efendim.” “Maşallah. Allah mübarek etsin.” dedi. Ertesi güne bırakmadım dükkanı satmak için. Dervişlik bu.

Bazen anlatıyorum ya. Konya’ya kadar gittik. Audi 80. Ne güzel, gümrükten çıkarmışım. Pırıl pırıl araba. Ha şeyh efendiyi onunla gezdireceğim. Öyle torpidoya vurdu. “Audik sana teşekkür ediyoruz. Buraya kadar getirdin bizi.” dedi. Ben şoför koltuğundayım. Kırmızı ışıkta duruyoruz. Döndü bana. Sat Mustafa Efendi bunu dedi. Emredersiniz efendim dedim. Birisi böyle arabanın içinden bakıyor. Efendim bir şey diyebilir miyim bu arkadaşa dedim. “Satılık” dedim. “Satılık mı hacım ya. ilgileniriz.” dedi Konya şivesinden. Ben çektim el frenini. “Efendim müsaade eder misiniz?” “Tabi” dedi. Ben indim, adamın kartını aldım, bindim arabaya. Şeyh efendiyi bıraktım bir eve, orada kadınların sohbeti vardı. Bıraktım oraya, gittim. Adamın dükkanını buldum. Adam konfeksiyon işi yapıyor. “Selamünaleyküm”, “Aleykümselam.” Dedim baktır, ettir. Ne yapıyorsan yap, dedim. “Araba bu.” Ne istiyorsun, dedi. Ne yapar, dedim. Hiç unutmuyorum. Yedi bin küsür lira bir para söyledi. Hayırlı olsun, dedim. Yalnız benim bir işim var, dedim. Ne var, dedi. Nevşehir’e dedim, şeyh efendiyi bırakacağım öyle geleceğim. O dedi yanındaki kimdi, dedi. Şeyhimdi, dedim. Yok ya, dedi. Evet, dedim. Filanca camide bu akşam sohbet var. Sen de gel, dedim. Geldi oraya camiye, o da sohbete, zikrullaha katıldı. Ben ertesi gün sabahleyin şeyh efendiyi bıraktım Nevşehir’e. Döndüm adama telefon açtım, gel arabanın satışını al. Şeyh efendiye de o gün dedim, sattım efendim arabayı. “Sattın mı Mustafa Efendi?” “Sattım.” “Aferin oğlum.” dedi Dervişlik, at demişler atacaksın. Tut demişler tutacaksın. Kur’an ve sünnetin içinde mi? Evet. Konuşma, konuşmayacaksın. Bırak bırakacaksın. Yürü yürüyeceksin. Dur duracaksın. Kur’an ve sünnetin içinde mi? Evet. Başka yerde buna böyle normalde tolerans gösterirler. Biz de dövecek değiliz adamı ama at dediğimde atmamış. Tut dediğimde tutmamış. Git dediğimde gitmemiş. Gel dediğim de gelmemiş. A yok! Ah o derviş, bir şey demiyorum ama o daha bayağı yol gidecek. Allah bizi affetsin inşallah. O yüzden yolumuz Kur’an’a, sünnete, imamların

içtihadına ve ilk sufilerin disturlarına uygun olacak. Rabbim bizi onlardan eylesin. El-fatiha maassalavat. Amin.

Önümüzdeki hafta Allah izin verirse inşallah, sağlık afiyet olursa 2270. beyitten devam edeceğiz.: “On yıllık kıtlığı mücessem olarak görmedinse gözünü aç da bize bak. Görünüşümüz davacı adamların içi gibi gönlü kapkara fakat dili şâşaalı.” Sen yokken de destur dedim yani. Öyle şey değil. Unutmadım yani. Unutsak da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kurtarmış. Neydi? “Unuttuklarınızdan sorumlu değilsiniz.” Başka neydi? “Uyuduğunda sorumlu değilsiniz.” Bir de neydi? Delirince neydi? Delirince de sorumlu değilsiniz. Deliler sorumlu mu? Değil. Eee? Demek ki ben de sorumlu değilim. O yüzden beni sorumlu kılma. Benim deliliğim şeyhimden tasdikli. Anladın? Selamünaleyküm. Aleykümselam. Destur. Eyvallah. Allah’a emaet olun.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, İcâzet, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı