Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Kısa bi hatırlatma bir Yahudi vardı ateşleri doldurmuştu her tarafa ve insanları atıyordu. Normalde inananların hepsini atıyordu. inananların hepsini atarken bir kız çocuğununu da atmıştı bir kız çocuğunu atınca da kız çocuğu başladı feryat etmeye, herkesi içeri çağırmaya başladı. En başta annesini çağırıyordu. Annesine diyordu ki anne gel içerde hayat var. Bu Yahudi padişahın Zinuas olduğu söylenir tarihi kayıtlarda.
“İçeri gel, başkalarını da çağır ki padişah ateş içine sofra kurmuştur. Ey Müslümanlar! Hepiniz ateşe girin. Din lezzetinden başka her şey azaptan ibarettir. Ey ahali, hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelin atılın’ diye bağırdı.”
Kız çocuğu içerden ne yaptı, dışarıdaki kimselere dedi ki gelin Zinuas’ın sizi ateşe atmasını beklemeyin, bu ateşe kendiniz girin. iman ateşten bir kordur. Hadisi şerif: ‘Ahir zamanda elinde tutanın eli yanacak, atan dinden imandan olacak.’ der. Atan dinden imandan olacak ve aslında insanın nefsi ile mücadele etmesi, kendisine ateşten kor gibi gelir. Haramlardan uzak durmak ateş gibi gelir insana. Namaz kılmak insana zor gelir, sıkıntılı gelir veyahut da Allah’ın emirlerini yerine getirmek zor gelir, sıkıntılı gelir. Hani bazen derler ya namaz kılarken daralıyorum diye bu kolay bir şey değildir çünkü veyahut da işte bayan kardeşler örneğin işte bunu çok dinlemişimdir, işte başımı örttüğüm zaman sanki dünya benim başıma yıkılıyormuş gibi olur derler veyahut da işte böyle nefse zor gelen, başı örtmek gibi namazı kılmak gibi nefse zor gelen, haramı terk etmek gibi şeyler veya nefse zor gelen bir sünneti seniyyeyi normalde işlemek, onu yerine getirmek
nefse zor gelen şeylerdir ve normalde bu ateş gibidir insana ama sırf Allah için Allah’a davet edenler, insanları bir şekilde ateşe çağırırlar. Yani dine davet etmek, insanları ateşe çağırmak gibidir. Çünkü nefse çok zor gelen bir şeydir. Bazen zaman zaman söylerler ya hani işte ya dinde öyle bir şey yok işte hani haşa veyahut da işte hak olduğu nerden belli. Birisine öyle dedim. Namaz kılmak çok zor geliyor değil mi dedim ben evet yani hak olmamış olsaydı dedim neden namazı emretsin. insanların nefislerine zor gelen şeyleri neden emretsin Allah veya din insanları nefsine zor gelen şeyleri neden söylesin? Veyahut da bir sufi cemaate, bir topluluğa gidersiniz, sufi cemaat, sufi topluluk veya oranın öğretisi insana acı gelir, sert gelir. Yani oranın öğretisine tabi olmak nefislere zor gelir. Ben onu, işin hakikat olduğuna delil olarak görürüm. Eğer o kimse hani kendine adam toplamaksa veyahut da işte ne bileyim boş muhabbetse o zaman o nefse ağır gelen şeyleri söylemeyecek, nefse hoş gelen şeyleri söyleyecek. Diyecek ki yiyin, için, boş verin gönlünüzü gün edin, dünyanızı dünya edin diyecek.
işte o kız çocuğu da diyordu ki diyor ki anne gel ateşin içerisinde ayrı bir hayat var ve başkalarını da çağır. O padişahlar padişahı Allah, ateşin içerisine sofra kurmuş. Kendi aşıklarını besliyor. Kendi inananlarını yedirip içiriyor. Gel. Neden? Ateşin içinde. Hani ibrahim’e ateşin içerisinde sofra kurmadı mı? Nemrut ibrahim’i ateşe attı da ibrahim ateşin içerisinde serin ve selamet olmadı mı ve kâfirler bu noktada gavurlar gavurlaşmış insanlar, Müslümanları maddi manevi hep ateşin içerisine atmak isterler. Onlar kendilerince Müslümanlara sıkıntı verdiklerini, Müslümanlara zorluk verdiklerini düşünürler ama Müslümanlara olan her zorluk ve sıkıntı Müslümanların güllük ve gülistanlığıdır. Müslümanların bu noktada kendilerince lütuf sofralarıdır. Bir hastalık, Müslüman için zorlukmuş gibi görünür dışardan ama o hastalık bir lütuf sofrasıdır. O kimsenin günahlarının affına sebeptir veyahut da bir sıkıntı, bir yokluk, bir darlık Müslüman için bir lütuftur, bir ikram sebebidir. O Müslüman, o başına gelen o bela, musibet, sıkıntıya sabretmek değil, onu yalayıp yutarsa onun için bir lütuf, bir ikram olur. ‘Ey müslümanlar hepiniz ateşe girin. Bu iman sofrası, iman sofrası ateşin üzerine kurulu. Bu iman bahçesi, bu ateşin üzerine kurulu. iman ettim dediğinde başına sıkıntılar gelecek. Ben müslümanım dediğinde başına sıkıntılar gelecek. Sıkıntısız bir iman ediş yoktur.
Öyle olunca, ey müslümanlar hepiniz ateşe girin, din lezzetinden başka her şey azaptan ibarettir. Bu dünyada insanın alacağı lezzet, imandandır. iman lezzetinin haricindeki bütün lezzetler, azaptan ibarettir. Neden? Sen iman lezzetinin dışına çıktığında, heva ve heves lezzetine düşersin. Şeytanın ve nefsin lezzetine düşersin ki bu sana azap olarak geriye döner. Sen bu
dünyada heva ve hevesine uyar, şeytana ve nefsine de uyarsan aksiseda, sen ötelerin ötesinde cehennem lezzeti tadarsın ama bu dünyada din lezzetinin peşine düşer, din lezzetini alırsan, ötede cehennem lezzeti almazsın. Sen cennet lezzetini burda almaya başlarsın. imanın lezzetini alırsın. O yüzden haram, harama gidiş, haramla yoğruluş, insana cehennem lezzeti, bu dünyada nefse tatlı gelir ama cehennem lezzetidir. Bu dünyada insana hoş gelir ama cehennem lezzetidir Din lezzeti, bu dünyada acı gelir ama cennet lezzetidir. Bunu normalde sufi gönlü, sufi kalbi iman etti de imanını yaşamaya başladığında ona zor gelmez. O yüzden sufiler, Allah’a iman etmeyi severler, namaz kılmayı severler, oruç tutmayı severler, ne bileyim ibadetleri yapmayı severler, sevdikleri için ibadetler onların nefislerine acı gelmez. Sevdikleri için ibadetler onların nefislerine zor gelmez veyahut da bir üstada intisap eder bağlanır ya o kimse üstadı sevdiği için onun öğretisi ona acı gelmez. O kimse üstadı sevdiği için üstadının ona olan nasihati veyahut da azarlaması, ona kızması, ona lütuf gibi gelir. Hatta üstadın, eskiler öyle demişler, üstat bir kişiye, kızdıysa azarladıysa, bir kimseye bu noktada hani bugünkü dille fırça çektiyse, onu lütuf bil demişler. Sebep? O seni seviyor. Senin iyi olmanı istiyor. Allah tehdit eder, peygamberini bile tehdit ediyor. Neden? Tehdit bir sevgi dilidir aynı zamanda, sevgi dili. Peygamberine diyor sakın ha! Onlara gönlünü çevirirsen seni, sizi o tarafa çeviriveririz. Kime? O heva ve hevesini ilah edinmiş, malla mülkünü kendisine ilah edinmiş, şeytanın ve nefsini kendisine ilah edinmiş, ona diyor gönlünü çevirirsen, ona gözünü çevirirsen, seni onlardan ederiz. Bu tehdit aynı zamanda sevdiğini koruma, sevdiğini muhafaza etme, sevdiğini hıfz etme dilidir.
Hani bir kimse der ya sana bak şöyle yaparım böyle yaparsan, şöyle yaparım sen böyle yaparsan demek, onu korumaya almaktır, onu muhafaza etmektir veyahut da onun eksiğini, yanlışını gördü, ona nasihat ediyor. Diyor ki bak, böyle bir daha yapmayacaksın. Onu, o sevdiğini gösteriyor. O yüzden bu dil, aslında bir veçheden sevgi dilidir, sevgi dili. Eğer o ne yapıyorsa yapsın hiç karışmıyorsa, onu sevmiyor. Sen göz göre göre sevdiğinin ateşe gitmesini ister misin? Sen göz göre göre sevdiklerinin cehenneme gitmesini ister misin? Sen göz göre göre bir kardeşinin, bir arkadaşının kötülüğe düşmesini ister misin? Sen göz göre göre bir kardeşinin helak olmasını, çukurlara düşmesini, perperişan olmasını ister misin? Seviyorsan istemezsin ve ona nasihat edersin, onu ikaz edersin, onu irşad edersin. Yapma dersin bu yoldan yürüme dersin. Bu onu sevdiğini gösterir ama o inad eder hala da aynı yerden gidiyorsa, sen vicdanen rahatsın artık, sen nasihatini yapmışsın, sen söylediğini yapmışsın. O yüzden bu dünyada iman edip iyi amel işlemek ve salihlerle beraber olmak, nefse ateş gibi gelir. Nefis onu istemez. O yüzden
Hz. Pir, o kızcağızın ağzından sesleniyor Müslümanlara. Ey Müslümanlar, hepiniz dışından ateş gibi görünen din lezzetine girin. Dışardan ateş gibi görünüyor, namaz kılmak ateş gibi görünüyor, oruç tutmak ateş gibi görünüyor. Bakın Ramazan gelecek şimdi. Bir kısmı ramazan geliyor diye seviniyor, bir kısmı ramazan geliyor diye üzülüyor, bir kısmı ramazan geliyor diye nefret ediyor. Nefret edenler, gavur, kafir. Üzülenler nefsine uyanlar. Ya oruç tutacağız gene ya işte! Nefsine uymuş o. Müslüman ama nefsine uymuş. Ama ramazan geliyor diye seviniyor. O imanın hakikatini tatmış. O ibadetin hakikatini tatmış. O lezzeti almış. Allah cümlemizi onlardan eylesin.
işte hakikat ehli olan insanlar, hakikat ehli, din lezzetinin haricindeki bütün lezzetleri azap gibi görüyorlar. Sakın bunu siz öyle görüyorsanız etrafınıza böyle görecek diye dayatmayın. Bu böyle görecek diye etrafınızda onları dayatmayın. “Ey ahali! Hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelip atılın diye bağırdı. O kız çocuğu dedi ki Ey ahali, bu ateş bahar bahçesidir, bir lütuftur, bir ikramdır, hepiniz bunu atılın dedi. Hepiniz kendiliğinden gelin. O Zinuas zaliminin sizi atmasını beklemeyin. O Zünuas zaliminin askerlerinin elinden kolundan tutup zorla oraya atması için beklemeyin. Ya? Siz kendiniz oraya atın, kendiniz oraya gidin. Kendiniz oraya atın ve insanlara öyle seslenmeye başladı ve insanlar bu öğütçünün öğüdünü kendilerine kabul ettiler. Bu normalde ardından diyor ki:
“O, cemaat ortasında böylece bağırmakta, halk sesinden heybet içinde kalmaktaydı. Bunun üzerine kadın erkek kendilerini ihtiyarsız ateşe atmaya başladılar.”
Bunun üzerine ne oldu? Bütün halk o kızın tebliğinden, o kızın nasihatinden, o kızın feryadından hayrete düştü. Ateşin içinde bir kız çocuğu bağırıyor ve onlara diyor ki bu ateşe kendinizi atın yani ateşten kaçın diyen yok. Ateşe atın diye feryat var, ateşe gelin diye feryat var. Demek ki kızın nasihat, kızın öğüdü yerini buldu ama öğüt vericinin bu noktada, öğüt vericinin güzel öğüt vermesi lazım. Her öğüt verici doğru öğüt verici değildir doğruyu söylemiş olsa da. Öğüt vermek ayrı bir incelik isteyen bir şeydir. Ayeti kerime Nahl Suresi ayet 125: ‘Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.’ Bakın, peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin öğüdündeki en büyük hikmetlerinden birisi budur. Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin nasihat sistemi, dini tebliğ sistemi, diğer peygamberlerin üstündedir. Hz Peygamber insanları korkuyla tebliğ etmez, insanlara nasihat ederken insanların dünyalarıyla, ahiretleriyle tehdit etmez, insanları mal varlıklarıyla, çocuklarının gitmeleri ile tehdit etmez. Hani geçmiş peygamberler böyle tehditler etmişlerdi ya, Hz. Muhammed i Mustafa sallallahu aleyhi ve
sellem hazretleri öyle tehdit etmez. Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in tebliğ metodu hikmettir ve güzel öğüttür.
Hikmet! Hikmet nedir? Hikmet, bir meselenin özüdür, ilmin özüdür, ilmin özü. Bir şey vardır, bir şeyin özü hikmettir. Siz bir kitap okursunuz, kitabın özü bir cümledir. Kur’an-ı Kerim, Kur’an-ı Kerim 6666 ayet-i kerimeden müştekildir ama Kur’an’ın özü fatihai şerifededir. Bakın bütün Kur’an’ın hikmeti, öyle söyleyelim, fatihada cem olmuştur. Fatihanın içerisinde ‘elhamdülillahirabbilalemin’de cem olmuştur, fatihada. Diyebiliriz ki Kur’an, ‘elhamdülillahirabbilalemin’ de cem olmuştur. Hikmet, öz. Özün özü. Özün özü. Bir şeyin özü, dışından görüneni değil. içinin özü, bakın içinin özü. Ramazan geliyor şimdi. E, açların halinden anlamak için oruç tutuyoruz… değil kardeşim, bu değil. Ramazan, Allah emretmiş, tutuyoruz. iki, bu hikmet ehli için Allah emretmeseydi de o oruç tutandan ben razıyım deseydi, yine oruç tutartık. Bakın, hikmet ehlinin düşüncesi bu. O yüzden Rabbinin yoluna hikmetle korkutaraktan değil, ürküterekten değil, cehennemle korkutarakdan değil, hikmetle. Aklın kabul edeceği şeyler, kalbin kabul edeceği şeylerle ve güzel öğütle. Tatlı, güzel öğütle davet et. Yani o kız çocuğu ateşe çağırıyor onu, ateşe çağırınca insanları, insanlar bölük bölük ateşe gidiyor, bakın bölük bölük ateşe gidiyor. Hani Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri Mekkeli müşriklere demişti ya, ben bu dağın arkasında çok büyük bir düşman var, bu düşman gelecek desem inanır mısınız, inanırız Ey Muhammed. Bakın hikmetle, güzel öğütle onlara anlatıyor. Diyor ki işte Allah var, din bu, iman bu. Bakın Mekkeli müşrikler, Mekke’de Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine savaş açamıyorlar. Burası çok önemli. Savaş açamıyorlar. Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinde öyle bir dil var ki o dille müşrikler dahi ona savaş açamıyor.
Şimdi Müslümanların dilini düşünün siz. Şimdi kendi dilimizi düşünelim. Şimdi çocuklarımıza, eşlerimize, arkadaşlarımıza, etrafımıza olan dilimizi düşünelim. Mimiklerimizi düşünelim, tavrımızı düşünelim, tarzımızı düşünelim. Bir peygamber var, müşrik bir devlet ve müşrik bir sistem var, ortalık müşrik ve o güne kadar onların inancı olan bir inançları var, müşrik inançları var, tek başına o hem bir devlete, hem ordaki müşrik bir topluluğa diyor ki sizin inandıklarınızın hepsini de reddediyorum ve yerine bunu size tavsiye ediyorum ve o müşrikler, ordaki devleti Hz. Muhammedi Mustafa’(s.a.v.)’in dilinden dolayı, ona düşmanlık yapamıyorlar. Enteresan bir şey. Bugün Müslümanların dilini siz düşünün. Kendi dilimizi düşünün. Etrafımıza nasıl konuştuğumuzu düşünün, nasıl anlattığımızı düşünün. Hakaret etmek, küfretmek, yüksek tepeden konuşmak, kibirli davranmak, sen bilmezsin noktasında insanları görmek ve kendini çok bilgiç
görmek. Dil, öyütçünün ihtiyacı olan dil. Hikmetle ve güzel öğütle tebliği et. Yine Casiye, ayet 21 22: ‘Artık sen öğüt verip hatırlat.’ Sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici, bir hatırlatıcısın onlara zor ve baskı kullanacak değilsin. Bunu Hz. Peygamber, Hz. peygambere Allah emrediyor. Artık sen, öğüt verip hatırlat. insanlara zor koşma. insanları zorlama. insanların dövme, sövme, hakaret etme, onlara tepeden bakma. Onlara insanlık dışı davranışlarda bulunma hatırlat, öğüt ver onlara, onlara zor ve baskı kullanma. Din, zor ve baskı kullanılacak bir nesne değil. Öğüt verip de anlatılacak şey. Öğüt verip anlatılacak şey. Devlet, devlet kendi tebaasına baskı yapamaz. Din adına baskı yapması mümkün değil. Devlet ancak tebaasına öğüt verir. Öğüt vericiler öğüt vermekle mükelleftir. Suç işledi, muhakkak onun cezasının verilmesi gerekir. Bu ayrı bir şeydir ama öğüt verenler zorla, baskıyla, öğüt veremezler. Yine Casiye 43-44, bunu kime söylüyor? Musa ile Harun’a söylüyor: ‘ikiniz de Firavun’a gidin. Çünkü o azdı. Öğüt alacağını veya korkacağını umarak ona yumuşak söz söyleyin. Diyor ki ikiniz de Harun da Musa Aleyhisselam da diyor ki Firavun’a gidin ama ona yumuşak bir şekilde öğüt verin, Firavun’a. Müslim’den hadisi şerif: ‘Yumuşak huyluluk, herhangi bir şeyde bulunursa onu muhakkak ziynetlendirip güzelleştirir, sökülüp koparıldığı herhangi bir şeyi de muhakkak çirkinleştirir ve kötüleştirir. Allah bizi yumuşak huylardan eylesin ve işte o kız çocuğu böyle yumuşak bir şekilde öğüt vererekten onları ateşe davet edince, insanlar kendiliklerinden ne yaptılar? Ateşe atmaya başladılar kendilerini ve insanlar normalde kendilerinden ateşe atmaya başlanması, hayrete şayan bir şeydi.
“Hem de memur olmaksızın, kimse kendilerine cebretmeksizin.”
Memur olmadan, asker olmadan, onlara bir baskı olmadan, onlar ken-
dilerini ateşe atıyorlardı.
“Yalnız dost aşkıyla, çünkü sevgili her acıya lezzet verir.”
Ve insanlar kendilerini ateşe atarken sadece ve sadece dost aşkıyla, sevgili aşkıyla, yani Allah aşkıyla kendilerini ateşe ediyorlardı ve nefis mücadelesinde bir kimse Allah aşkı ile o mücadeleye katlanır. Nefis mücadelesinde o Allah’a olan aşıklığından dolayı nefis mücadelesi ne kadar acı gelirse gelsin, ona katlanır, ona dayanır. Yoksa Allah aşkı yoksa bir kimsede, nefisle mücadelede ne yapmaz, o bu sıkıntılara, bu dertlere, bu ızdıraplara katlanmaz. Neden ashap onca sıkıntıya katlanıyordu, onca problemlere katlanıyordu? Çünkü Allah ve Resulünü, her şeylerinden fazla seviyorlardı. Fazla sevdikleri için öyle gidiyorlardı.
“Nihayet öyle oldu ki hademe halkı ateşe atılmayınız diye men etmeye
Öyle bir hal geldi ki artık bir memur tayin edildi. O memura o Zinuas dedi ki söyle insanlara artık ateşe atılmasınlar. Önceden ateş, Zinuas onlara ateşle ızdırap verecekti, insanlar kendiliklerinden kendilerini ateşe atmaya başlayınca, bu sefer de Zinuas ne yaptı, onları ateşten men etmeye başladı.
“O Yahudi, yüzü kara ve mahcup bir hale geldi. Bu sebeple pişman oldu, gönlü sıkıldı. Zira halk, imana eskiden olduğundan daha ziyade aşık, kendilerini feda etmekte daha fazla sadık oldular. Şükrolsun ki şeytanın hilesi ayağına dolaştı. Şükrolsun ki şeytan da kendisini yüzü kara gördü. Halkın çehresine sürüp bulaştırdığı zillet, tamamıyla o adamlıktan dışarı padişahın yüzüne bulaştı. O, pervasızca halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı, halkın elbisesi sağlam kaldı.”
Allah bizleri Kur’an ve Sünnet yolunda dimdik yürüyenlerden eylesin inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Geceniz hayır olsun. Selamün aleyküm.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 3 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-6-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Aşk, Heybet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı