Bu sohbet, Faiz–Ribâ serisinin dördüncü dersidir. Mustafa Özbağ Efendi, geçen derste açtığı «modernist silsile» bahsini sürdürerek; Cemâleddîn Efgânî–Muhammed Abduh–Reşîd Rıdâ–Fazlur Rahmân çizgisinin İslâm dünyâsındaki fıkhî tahrîfâtını, bu silsilenin masonik kaynaklarını, Hz. Abbâs (radıyallâhu anh)’ın Mekke’deki para satışı hadîsesinden hareketle ribânın küllî yasaklığını, dârü’lharpteki Hanefî istisnâsının siyâsî potansiyelini, modern iktisâd terminolojisinin örtüsü altına gizlenmiş «kâğıt cambazlığı»nı ve Merkez Bankaları’nın gerçek hissedârlarına dâir bilinmeyenleri açıyor. Bu metin, sohbetin tez kalitesinde tertîb edilmiş tam dökümüdür.
Açılış: «İmâmiyye–Şîîlik» tâbirinin fıkhî zemîni
Mustafa Özbağ Efendi, kaldığı yerden devâm ederken bir terim tashîhine ihtiyâç duyar: «imâmiyye Şîîlik meşrebi» tâbiri, Şîa içindeki tüm tarîkat ve mezheblerin müşterek itikādlarını ifâde etmek üzere kullanılan bir fıkıh deyimidir. Bu deyim böyledir; ancak Râfızîler’in de imâmiyye mezhebinden olduğuna dâir sözler vardır ki bunlar da doğrudur, sıkıntı yoktur. Mes’elenin başında bu terim çerçevesi netleştikten sonra, ders esas mevzûuna —ribânın modernist tahrîfâtına— döner.
Geçen sohbette on yedi sayfalık ders metni üzerinden ilerlendiğinden, bu derste de aynı metnin ortasından devâm edilecektir. Sohbeti hazırlayan Hakan kardeş, metnin yer yer üzerini karalayıp düzeltmeler yapmıştır; Mustafa Özbağ Efendi metnin üzerinden bu düzeltmelerle birlikte tâkip eder.
Fazlur Rahmân’ın silsilesi: Efgânî – Abduh – Reşîd Rıdâ – Fazlur Rahmân
Mustafa Özbağ Efendi, Fazlur Rahmân’ın fikrî silsilesini bir kez daha tahta yazarak başlar. Bu silsile şudur: Cemâleddîn Efgânî ↔ Muhammed Abduh ↔ Reşîd Rıdâ ↔ Fazlur Rahmân. Silsilenin başında Cemâleddîn Efgânî vardır. Cemâleddîn Efgânî neydi? Masondu. Sonra Muhammed Abduh vardır; o da masondu. Onun talebesi Reşîd Rıdâ idi; aynı çizgi onunla devâm etti. Reşîd Rıdâ’dan sonra Fazlur Rahmân geldi.
Bu silsile, normal şartlarda İslâm dünyâsı içerisinde fıkıh dalının enteresan veyâhûd İslâm’ın kendi içerisinden yetiştirdiği âlimler olarak takdîm edilmek istenir; ancak bunlar İngilizler’in yetiştirdiği tipik masonlardır. Bu sebeple bunlara bakarken, bu çizgi tâkip edilmelidir: «Bu zât kimin görüşlerini savunuyor?», «Kimin görüşleriyle hareket ediyor?» Bu suâller, modern dîn söyleminin perdesi altındaki gerçek silsileyi açar.
Siyâsî–dînî silsilenin tâkip edilmesi: Dindar siyâsetçinin de bir silsilesi vardır
Aynı silsile tâkîbi, sâdece ilâhiyatçılar için değil; siyâset alanı için de geçerlidir. Kendilerini «dindar siyâsetçi» olarak nitelendiren siyâsî partiler veyâ siyâsî kimlikler vardır. Bunların da dînî silsilesine bakılmalıdır. O silsile kimin görüşlerine katılıyor? Kimin görüşleriyle hareket ediyor? Bu suâlin cevâbı, dış görünüşün —«hepsi de bizdenmiş gibi görünür»— ardındaki istikāmeti açıklar.
Bu çizgi Babü’l-Fiten hadîsi şerîflerini hatırlatır: «Bizimle berâber namaz kılarlar, bizimle berâber oruç tutarlar; lâkin arkalarındaki topluluğu cehenneme götürürler.» Bu hadîsi şerîfler hem siyâsî liderler hem de dînî liderler hakkında söylenmiştir. Mes’ele namaz kılıyor olmak değildir; arkasındakileri nereye götürdüğüdür. Bu, ribâ–faiz bahsinde de aynen geçerlidir: Fetvâ veren zâtın silsilesi nereye dayanıyorsa, fetvâsı da oraya yöneliktir.
İyi niyetli Müslümânın ifâdesi: «Kur’ân her türlü banka faizini ebediyen yasaklamıştır»
Mustafa Özbağ Efendi, Hakan kardeşin hazırladığı metinden Fazlur Rahmân’ın kendi ifâdelerini okumaya başlar. Fazlur Rahmân şöyle der: «Hassas bir vicdâna sâhip birçok iyi niyetli Müslümân’ın, samîmî olarak, Kur’ân’ın her türlü banka faizini ebediyyen yasakladığına inandığını ifâde etmektedir. Ona göre, bu konuda târihî olarak ribânın ne olduğu; Kur’ân’ın onu niçin kaba bir sömürü şekli olarak nitelendirip yasakladığı; ve bugün banka faizinin işlevinin ne olduğu konuları gözden kaçırılmaktadır.» (Fazlur Rahmân, İslâmî Yenilenme.)
Bu cümleyi tek bir ifâdeye sıkıştırırsak: «Siz tipik bir klasik Müslümânsınız. Ribâ ayrıdır, faiz ayrıdır. Boş yere bunları bir tutuyorsunuz.» İşte İslâm dünyâsı bu yolla aldatılmaktadır. «Banka, parayı sana kiraya veriyor» diyen söylem buradan beslenir. Bu, Fazlur Rahmân’ın ve onun fikrî silsilesinin son kullanılan argümanıdır.
Türkiye’deki uzantı: Hayreddin Karaman, Hamdi Döndüren ve Diyânet’in bir kanadı
Bu argümanı bugün Türkiye’de Hayreddin Karaman ve ekibi de kullanmaktadır. Aynı argüman, kendisini «İslâmî siyâsetçi» olarak nitelendiren çevreler tarafından da kullanılmaktadır. Diyânet İşleri Başkanlığı’nın da bir kanadı bu argümanı kullanmaktadır. Tipik örneği TOKİ fetvâsıdır: «TOKİ’nin faizi faiz değildir. Burada devlet size bir hediye veriyor; bu hediyedir. Onun için ödediğiniz fazlalık faiz sayılmaz.»
Mustafa Özbağ Efendi, bu fetvânın teknik dilini bilerek tercîh etmediğini söyler: Mes’eleyi halkın anlayacağı sâde dile çevirir. «TOKİ’nin aldığı faiz, bankaların aldığı faiz değildir» denilmektedir. Niçin değildir? «Çünkü o da parayı size kiralamıştır.» Bu argümanın klasik formu Türkiye’deki güncel tartışmalarda bir kardeşimizin «Hakan’ın tezi» diye geçen îzâhı ile aynıdır: «Birisi ev aldı, evi kiraladı; öbürü parayı kiraladı.»
Mülk kirası ile para kirası ayrımı: «Mülkün kirâsı var, paranın kirâsı yoktur»
Hakan kardeşin tezi şu istikāmette ilerler: «Birisi parayı kiraladı, birisi de daireyi kiraladı. O hâlde daireyi kiralayanın kirâsı da faiz olmalı.» Mustafa Özbağ Efendi bu tezi tashîh eder: «Yok, öyle değil. Mülkün kirâsı vardır; faize girmiyor. Para ise ayrı bir mes’eledir. Paranın üzerine İslâm’ın koyduğu değer, başkadır.» Bu fark ileride —sırası geldiğinde— ayrıca işlenecektir.
Bu tashîh büyük önem taşır: Modernist söylem, «kira» kelimesi üzerinden bir mantık zinciri kurmaktadır. Ancak İslâm fıkhında mülk (ayn) ile nakit (deyn / sikke) farklı hükümlere tâbîdir. Mülkün menfaati kiralanabilir; çünkü ayn devâm eder ve menfaat (sükna, istimâl) ayrı bir vücûd taşır. Para ise tüketimle yok olan, mübâdele vâsıtası olan bir misli maldır; üzerine bir «kirâ» bina edilmesi, parayı ayn gibi gösterip kapitalist faiz sistemini İslâmî bir kelime ile örtmektir.
Modernist silsilenin tehlikesi: Masonik zihniyet ve sebatay sevicileri
Cemâleddîn Efgânî’den başlayan bu kirli yol masoniktir; çünkü bunlar masondur. İslâm dünyâsında iki tehlikeli grup vardır: Bir tanesi masonlardır. Bir tanesi de —bilhassa Anadolu’da daha büyük tehlike teşkîl eden— sebatay sevicileridir, ya’nî sabâtaycılar.
Sebatay seviciliği, peygamberliğine inandıkları Yahûdîler’in bir kısmıdır; Sebatay Sevi’yi peygamber olarak görürler. Bu konuda Atatürk hakkında da rivâyetler vardır; kendisi, Sebatay Sevi’yi peygamber olarak gördüklerini babasının söylediğini ve aldığı eğitimi itirâf eder (bu, ayrı bir konudur). Anadolu’daki en tehlikeli grup sebataycılar ve masonlardır.
Soner Yalçın’ın yazısı: Osmanlı’nın içindeki mason silsileler
Geçen derslerde de zikredilen bu hakîkati, Soner Yalçın’ın dünkü yazısı —bir kardeşin gönderdiği— teyîd etmektedir. Soner Yalçın, Osmanlı’daki mason dîn adamları, paşalar ve şeyhleri sıralayan muhteşem bir yazı kaleme almış, Mustafa Özbağ Efendi de bu yazıyı paylaşmıştır. Yazıdan anlaşılan şudur: Masonluk Osmanlı’ya yeni gelmiş bir hâdise değildir; Osmanlı’dan i’tibâren mason paşalar, mason şeyhülislâmlar, mason şeyhler, hattâ birkaç tane mason Osmanlı pâdişâhı vardır. Bugünün tâbîriyle mason başbakanlar ve mason bakanlar bu silsilenin uzantılarıdır.
«Mason şeyhler» tâbiri okuyanları şaşırtmasın: O mason şeyhlerin kurduğu tarîkatlar bugün de devâm etmektedir; «ortadan kaybolmuş gibi zannetmeyin»! Aynı silsile Hayreddin Karaman’ı, Bursalı fıkıhçıyı, Hamdi Döndüren’i ve isim isim Türkiye’nin siyâsetine damga vurmuş şahsiyetleri kapsar. Bu öyle zayıf bir silsile değildir; tam aksine, biz onları «namazında abdestinde» gördüğümüz kimseler olarak tanırız.
Kelime cambazlığı: «Faiz Urduca süt; ribâ Kur’ân’da»
Fazlur Rahmân’ın söylem oyunu şudur: «Günlük dildeki faiz, Urduca’da süt kelimesinden gelmektedir; Kur’ân’da yer alan ribâ kelimesinden farklıdır. Faizin Kur’ân’daki karşılığı ribin (ribâ) kelimesi ile ifâde edilir.» Yâ’nî: Eğer kelime farklıysa, hüküm de farklıdır. Buradan kıyas yapıldığında ne olur?
Mustafa Özbağ Efendi, aynı kıyâsı tutarlı bir şekilde götürürsek nereye gideceğini gösterir: «Kur’ân’da şarap geçiyor. O zaman sâdece şarap harâm olacak, dil açısından. Kur’ân şarap demiş; rakı, esrar, kimyâsallar, uyuşturucu —yâ’nî her ne ise— hepsi devâm. Rakı–balık tamâm! Niçin? Çünkü Kur’ân’da şarap geçiyor, başka şey geçmiyor!»
Aynı çarpıtmanın daha tehlikeli formu: «Kur’ân’da namaz değil salât geçiyor»
Bu kelime cambazlığının daha sapkın bir uzantısı son zamanlarda yeniden popülerleşmiştir: «Kur’ân’da namaz kelimesi yok; salât kelimesi geçiyor. O hâlde sizin kıldığınız namaz, Kur’ân’da emredilen şey değildir.» Aynı şekilde: «Kur’ân’da oruç değil sıyâm geçiyor; bu, sizin tuttuğunuz oruç değil.» Aynı sapkın mantık, Mustafa Özbağ Efendi’nin tâbîriyle, ribâ–faiz mes’elesinde de işletilmektedir.
«Kur’ân’da fuhuş geçiyor — vâhşihat, fevâhiş olarak —; zinâ kelimesi de geçer. O hâlde zinâ kelimesi diğerinden farklı diye onu da mı kaldıracağız?» Allâh muhâfaza eylesin! Bu kelime tartışmaları, asıl hükmü iptâl etmek için imâl edilmiş enstrümanlardır. Hükmün özü değil, kelimenin dış kabuğu konuşulur; akıllar bir taraftan saptırılır, kalbler diğer taraftan emperyalist sömürüye açılır.
Fazlur Rahmân’ın tüketim–üretim ödüncü ayrımı
Fazlur Rahmân, «tüketim ödüncü ile üretim amaçlı ödünç» ayrımını kabûl etmez denilse de —ona göre değil— bilakis kendisi şu tezi ileri sürer: «Ribânın Hz. Peygamber dönemindeki şekli, genellikle ziraî mallar ve tüketim mallarına yönelik bir sistem idi. Çağdaş gelişme ekonomisindeki üretim kredilerinde alınan faizin Kur’ânî yasak kapsamına gireceği anlaşılmamaktadır.» (Fazlur Rahmân, Eyüp Han Zamanında Bazı İslâmî Mes’eleler, sf. 305.)
Bu tezin pratik tatbîki şudur: Bankalardaki krediler «üretim kredisi» olduğu için ribâ değildir; bu sebeple onların faizi de Kur’ânî yasak kapsamına girmez. Bu, klasik İslâm kelâm, fıkıh ve tefsirinden açıkça ayrılan; modern zamanın «İslâm’ı modernleştirme, bu konuda rehabilite etme, tâ’bîr câiz ise reformdan geçirme» düşüncesinin tipik ürünüdür.
Otuz yıl önceki «İslâmî reformist» dalga ve değişen söylem
Mustafa Özbağ Efendi, otuz beş yıl önce —kendisi İslâm’la yeni tanıştığında— bu reformist düşüncenin Türkiye’de açıkça hararetli savunucuları olduğunu hatırlatır. Bunlar tipik bir biçimde İslâm’ın klasik inancını, ibâdetlerini ve ahlâkını ortadan kaldırıp avrupâî bir İslâm dîni düzenlemek istiyorlardı. Klasik İslâm âlimleri ritmik biçimde cevâb verince —«yer tutunamayacaklarını» anlayınca— bunlar isimlerini, tarzlarını ve dillerini değiştirdiler.
Artık «bizdenmiş gibi görünüp hadîslerin inkârını» işliyorlar; «bizdenmiş gibi görünüp bizim kendimizce kelimelere takılmamızı» istiyorlar. Ribâ–faiz ayırımı, namaz–salât ayırımı, oruç–sıyâm ayırımı, zinâ–fâhişe ayırımı: hepsi aynı reformist mektebin yeniden paketlenmiş eski tezleridir.
«Bankaların hepsi de ribâdır» — fıkhî hükmün sâde dille îzâhı
Mustafa Özbağ Efendi, ribâ–faiz tartışmasında işin içinden tek cümle ile çıkar: «Bankaların hepsi de ribâdır kardeşim! Dedim, çıktım işin içinden.» Yâ’nî: Ribâ ister Türkçe karşılığı ile «faiz» olarak isimlendirilsin, ister başka dillerdeki karşılığı ile çağrılsın — kelime ne olursa olsun, hüküm aynıdır.
«Kur’ân’da ribâ geçiyor; bunun adı faiz. O yüzden bunlar parayı kiraya veriyor» argümanı, tipik bir faiz lobisinin sözüdür. Bunlar emperyalistlerin İslâm dünyâsı içerisine koyduğu tipik bombalardır. Deccâlist, kapitalist, vahşî emperyalistlerin İslâm dünyâsını sömürmek için kullandıkları argümanlardır; başka bir şey değildir.
Kelime cambazları ve içeriden satın alınan «âlimler»
Bunlar kelimelerin arkasına saklanarak «kelime cambazlığı» yapıp işin içinden çıkmaya çalışıyorlar. Ve bunu yaparken bizim içimizden satın aldıkları, aldattıkları, kandırdıkları İslâm âlimleriyle işlerini götürüyorlar. Birisi gelse sizin karşınıza çıksa, «horozdan kurban olur mu?» dese gülerdiniz; ama 28 Şubat’ta ilâhiyat fakültesi dekanlığı yapmış bir kimse televizyona çıkıp ayakkabıyı da koyup «bundan, ayakkabıdan da kurban olur; horozdan da olur; balıktan da olur» deyince — işin yönü değişir.
Bunun arkasına takılan «fikri bozuk, kalbi bozuk, dışı Müslümân, içi münâfık» olanlar, mes’eleyi ortaya dökerler. Allâh bizi affetsin. Aynı yapı, ribâ–faiz, hadîs reddi, Kur’ân kelimeleri tartışması ve modern fıkıh fetvâları için de geçerlidir. Silsile aynı silsiledir; sözcü değişir, hüküm değişmez.
«Cahiliye ribâsı» tezi: Et’âfen mudâ’afe ve kat artırılmış faiz
Fazlur Rahmân’ın bir diğer tezi şudur: «Kur’ân tarafından yasaklanan ribâ, yalnızca câhiliyye ribâsıdır. Bu, Kur’ân’da et’âfen mudâ’afe (kat kat artırılmış) olarak ifâde edilen ve vadeyi uzatmaya karşılık alınan fâhiş faizdir. Ona göre ribânın her türlüsünün kaldırılmış olması ile yalnızca bu tür ribânın yasaklanmış olması çelişmez; çünkü her faiz, sermayenin kat artırılması demek değildir.»
Mustafa Özbağ Efendi, câhiliyye ribâsının ne olduğunu basit bir misâl ile açar: «Gürkân geldi; benden 100 lira borç aldı. ‘Beş ay sonra ödeyeceğim’ dedi. Anlaştık: ‘%10’dan beş ay vade üzerinden, beş ay sonra 100 liranın karşılığında 150 lira alacağım.’ Gürkân beş ay sonra geldi, parayı ödeyemedi. Dedim: ‘Yüz lira karşılığında 150 lira alacaktım; artık her ay üzerine %20 koyuyorum.’ Ay döndü; 180 oldu. Bir ay daha geçti; %30 ile 234’e yaklaştı, dedim ki: ‘250 lira ödeyeceksin.’ Bu, kat katmerlenmiş ribâdır.»
Bu tezin pratik sonucu: Bankaları korumak
Fazlur Rahmân’ın «kat artırılırsa ribâdır, kat artırılmazsa ribâ değildir» yorumu, mâlûm olduğu üzere bütün bankaları «korunaklı» bir alana yerleştirir. Çünkü modern bankacılıkta önceden belirlenmiş bir faiz oranı vardır; ödeme aksamazsa kat artırılma da olmaz. Bu yorumla banka faizinin tamâmı «Kur’ânî yasak kapsamı dışı» kabûl edilir. Mustafa Özbağ Efendi’nin tâbîriyle: «Câhiliye ribâsı olsa da olmasa da, ribâ ribâdır; her türü harâmdır.»
İslâm dünyâsında banka denildiğinde geriye ne kalır? «İslâmî bankacılık» değil, yutturmacalar kalır. Türkiye’de Kuveyt Türk vardır, Albaraka vardır, Türkiye Finans vardır; Bank Asya vardı, kapandı. Bütün bu kuruluşlar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Bankacılık Yasası’na ve İcra ve İflâs Kanunu’na bağlıdırlar. Türkiye’de «İslâmî» tanımı altında kurum olarak hiçbir şey yoktur; Diyânet de buna dâhildir.
Lâik devletin dînî kurumu olamaz: Anayasa mahkemesinin Diyânet kararı
Türkiye Cumhuriyeti tanımı gereği «lâik, demokratik, insan haklarına saygılı bir cumhûriyet»tir. Mustafa Özbağ Efendi bu tanımı kabûl etmediğini açıkça beyân eder: «Lâik değildir, demokratik değildir, hukuk devleti değildir; tanım böyledir, ama hakîkat farklıdır.» Dünyâ üzerinde hukuk devletinin, lâik devletin, demokratik devletin gerçekten bulunup bulunmadığını söyleyenlerle istedikleri platformda tartışmaya hazır olduğunu söyler.
«İslâmî bankacılık vardır» demek anayasal suçtur. Diyânet İşleri Başkanlığı dînî bir kurum değildir; Anayasa Mahkemesi’nin kararı vardır: Diyânet lâik bir kurumdur. Çünkü lâik bir devletin dînî bir kurumu olamaz. Kim aksini söylüyorsa Cumhuriyet savcılığı önüne gelirse mes’ûliyetini taşır. Bunların hepsi «aldatmaca, yalan ve kandırmaca»dır; çünkü bu topraklarda yaşayan insanların büyük çoğunluğu Müslümandır — ki nüfus kâğıtlarından bu hâne de zâten kaldırılmıştır.
Kölelik sistemi ve elit tabaka: Para’cı emperyallerin emrindeki fıkıh
Tebaa ile —daha doğrusu kölelerle— efendilerin arasında, elit tabakanın morâli bozulmasın diye kullanılan aldatmacalar vardır. Kölelik sistemi vâr olarak devâm eder. Böyle olunca normalde Fazlur Rahmân, dolaylı bir şekilde dünyâ üzerindeki para’cı emperyalistlerin emrine girmiş olur. Çünkü silsilesi bozuktur: Bunların silsilesi masondur. Para’cı masonlar olduğundan dolayı onlara «yalakalık» yaparcasına bu istikāmette fetvâ verir.
Modernist fıkıhçının vazifesi, Müslüman halkın «bir kargaşa çıkarmadan» bankalar yoluyla soyulmaya ve ütülmeye devâm etmesini te’mîn etmektir. Sükûneti korumak, sömürünün ön şartıdır.
Hadîslerin reddi: Modernizmin kapısı
Fazlur Rahmân ribânın mâhiyeti ile ilgili hadîslerin «çelişkili ve tutarsız» olduğunu ifâde eder. Mustafa Özbağ Efendi bunun stratejik bir adım olduğunu söyler: Çünkü hadîsi şerîfleri tasfiye etmeden, Kur’ân âyetlerini kendi hevâ ve hevesine göre çarpıtmak mümkün değildir. Hadîsi şerîfler tâca atılmazsa, müctehidin görüşünü kendi keyfine uyduran tahrîfât yapanlar açığa çıkar.
Bunlar, kendi tezlerini ve sapkın fikirlerini desteklemek için hadîsi şerîfleri reddetmek zorundadırlar. Hadîsi şerîfler tâca atılınca, kendi heva ve heveslerini «ilâh edinmiş» olurlar. «Hevâsını ilâh edineni gördün mü?» (Câsiye, 23) âyeti kerîmesi tam da bunlar için inzâl olunmuştur. Çünkü peygamberlerin vazîfesi, kendilerine indirilen kitâbı insanlara açıklamaktır. Kur’ân’daki ribâ âyetlerini de Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hadîsleriyle açıklamıştır.
«Hadîse değil Fazlur Rahmân’a bakacağız» mantığının sonucu
«Ben hadîsi şerîflere bakmayacağım, Fazlur Rahmân’ın sözüne bakacağım»; «Ben ribâ ile ilgili hadîslere bakmayacağım, Hayreddin Karaman’ın sözüne bakacağım»; «Ben ribâya dâir hadîslere bakmayacağım, bugünkü Diyânet’in başındaki Ali Erbaş’ın mâhiyetindeki fetvâya bakacağım.» — Ali Erbaş’ın hangi silsilenin elemanı olduğunu siz tâkîb etmediğiniz için, aynı silsilenin uzantısı olduğunu fark etmezsiniz.
Bu durumda hadîsi şerîfler kaldırılır, ribâ ile ilgili âyetler için biz «hâzır»ız: Fazlur Rahmân’ın, Cemâleddîn Efgânî’nin, Muhammed Abduh’un, Ali Şerîatî’nin ve daha mason veya diyalogcu olduğu söylenen Hayreddin Karaman’ın sözlerine bakacağız. Sebebi sâdece şudur: Fazlur Rahmân’a göre ribâ ile ilgili hadîsler «çelişkili ve tutarsız»dır. Peki neye göre hareket edeceğiz? Fazlur Rahmân’a göre hareket edeceğiz!
Fıkhın temel kāidesi: «Zayıf hadîs zarara değilse onunla amel evlâdır»
İslâm hukukunda, fıkhında, İslâm anlayışında temel bir kāide vardır: «Zayıf da olsa bir hadîsi şerîf var ise ve bu hadîsi şerîf Müslümanların zarârına değilse, o zayıf hadîsle amel etmek evlâdır.» Mustafa Özbağ Efendi bu kāideyi şu suâl ile öne çıkarır: «Fazlur Rahmân’ın sözü mü zayıf hadîstir, zayıf hadîs mi zayıf hadîstir? Hayreddin Karaman’ın sözü mü zayıftır? Mustafa Özbağ’ın sözü mü zayıftır?»
Bu, İslâm’ın genel kāidesidir. Bu kāide yıkıldığında ne olur? Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin yerine bir sürü peygamber oturtulmuş olur! Her hevâ ve hevesine uyup «Bu hadîs çelişkilidir, bu hadîs tutarsızdır, bu hadîslerle amel edilmez; böyle amel edilmesi lâzımdır» diyen kimse, Peygamber koltuğuna oturmuştur ve onu dinlemek mecbûriyeti doğar. En büyük tehlike de budur.
Buhârî, Müslim ve diğer temel hadîs kaynaklarındaki ribâ hadîsleri
Fazlur Rahmân’ın iddiâsına göre «Buhârî, Müslim ve diğer temel hadîs kaynaklarında küçük lafız farklılıklarıyla yer alan ribânın yalnızca veresiyede olduğunu bildiren hadîsler vardır. Yine aynı kaynaklarda küçük lafız farklılıklarıyla yer alan altı eşyâ hadîsi, önceki hadîslerle çelişmektedir.» Mustafa Özbağ Efendi bu iddiâyı reddeder: «Böyle de değildir.»
Mes’eleye «kötü bir niyetle» açılırsa o sapkın yorumlar üretilir; fakat samîmî bir araştırma —meselâ Rudânî’nin Cem’u’l-Fevâid‘i, ki on dört hadîs kitâbının toplandığı eserdir— açıldığında, faiz veyâ ribânın her çeşidiyle alâkalı hadîsi şerîfler bulunur. Vadeli, kent (peşin) değiştirmede, fazlalıkta, eksiklikte, her hâlukârda hadîsi şerîfler mevcûttur. İyi niyetli kişiler bu hadîsi şerîflerden kıyâs ederek günümüze içtihâd edebilirler.
«İlim konuşalım, hevâ değil»: 1400 yıl sonra hadîslerin tâcı atılması
Eğer kişi deccâlist, emperyalist, vahşî kapitalist sistemin fıkıhçısı ise — onların imâmı, hocası, diyânetcisi ise — Buhârî’yi de, Müslim’i de, diğer hadîs kitaplarını da, hepsini tâca çıkarır. 1400 yıl sonra «hadîslerin tâcı atılır»; eğer kişi emperyalist kapitalist sistemin kölesi ise. Mustafa Özbağ Efendi’nin tâbîriyle: «Sen ribânın noktasına dâhi cevâz veriyorsan ağır; sen faizin küçücük bir saç teline cemaat veriyorsan ağır.»
Niçin bu fetvâlar veriliyor? Cevap basittir: Müslümânlar sükûnet hâlinde, bir kargaşa çıkarmadan, bankalar yoluyla soyulmaya ve ütülmeye devâm etsinler diye. «Bankaya gidin, üretimle alâkalı oradaki faiz câizdir» dediğiniz an, oradaki Müslüman bankadan istediği kadar faiz alabilir; banka ile istediği gibi faiz alışverişi yapabilir. Bu, mantığı «câiz» kabûlü ile harâmı helâl yaparak başlar.
«Bankaların faizi ayrıdır, devlet faizi ayrıdır» — kapitalist sistemin köleliği
«Banka faizi ayrı, ribâ ayrı» dediğiniz an; «banka faizine, devlet faizine, insanların birbirleri arasındaki ticârî faizlere» cevâz verdiğiniz an, kapitalist deccâlist emperyalist vahşî sistemin kölesi olursunuz; köleliğe devâm. Bunu ister Fazlur Rahmân desin, ister Abduh, ister Cemâleddîn Efgânî, ister Ali Şerîatî, ister Hayreddin Karaman, isterse Diyânet desin — fark etmez.
Mustafa Özbağ Efendi bu husûsta otuz beş yıldır aynı çizgide olduğunu söyler: «En yasak olduğu zamanlarda bile söyledim; otuz beş yıldır bunu söylüyorum. İmâmı A’zam’ın Hz. Mekhûl hadîsi şerîfinden hareketle: Dârü’lharpte Müslüman ile harbî arasında faiz yoktur hadîsi şerîfini kendime ölçü alıyorum.»
Hanefî fıkhında dârü’lharp istisnâsı: Mecbûriyet hükmü değil, esas hüküm
Dârü’lharpte Müslüman ile harbînin arasında faiz yoktur hükmü, bizim modern sistemden çıkış yolumuzdur ve bu istisnâ Hayreddin Karaman’ın «câhiliye ribâsı» istisnâsından çok daha temîz, çok daha şer’î ve çok daha helâl bir hükümdür. «Necis necistir kardeşim; faiz ribâ adına ne dersen de pisliktir, başka hiçbir şey değildir.»
Dârü’lharpte Müslüman zorda kaldı, sıkıntıda kaldı, mecbûr kaldı; harbî ile arasında faiz yoktur. Buradaki tehlike şudur: Eğer bu fetvâ İslâm dünyâsında bilfiil tatbîk olunsa idi, bir Müslüman bir İngiliz Bankası’ndan kredi çektiğinde, kredisini ödememe yetkisi olur idi. Bunu söyleyemiyorlar. Düşünebiliyor musunuz Türkiye’deki insanların hiçbirinin banka kredilerini ödememesi nasıl bir manzara olurdu?
Hayâlî bir senaryo: «Ey îmân edenler, dârü’lharpte faiz yoktur»
Mustafa Özbağ Efendi, bu fetvânın toplumsal tatbîkını hayâl ederek tasvîr eder: «Bir organizasyon düşünün; birisi çıktı, dedi ki: ‘Ey îmân edenler! Dârü’lharpte faiz yoktur. Hiç kimse bankalara borçlarını ödemeyecek.’ Topyekûn ödenmediğini düşünün. Bunu söyleyen adamı kesin asarlar! Ama düşünebiliyor musunuz, böyle bir şeyi hayâl edin. Bunun dalganın yayıldığını düşünün. Bütün İslâm dünyâsı bıçak gibi kesse — on beş gün içinde — hiç kimse bankalara ödeme yapmasa, hiç kimse bankadan emekli maaşını dâhi çekmese — eyvâh!»
«Sistemin yıkılışına bak! Asıl cihâd budur. Bundan korkuyorlar.» Bugünkü Müslüman’da bu şuûr ve bu düşünce yoktur; hattâ hacca gidebilmek için bir devletin —Suudî Arabistan’ın— iznine ihtiyaç duyulur hâle gelinmiştir. «Sen kimsin? Hicâz bölgesi bütün Müslümânların malıdır; bütün Müslümanlar elini kolunu sallayarak oraya gitme hakkına sâhiptir. Bu hak devletlere âit değildir; Allâh vermiş bu hakkı.»
Hac fantezisi: 10 milyon Müslüman’ın sınıra dayanması
Mustafa Özbağ Efendi, bu şuûrun yeniden uyanmasını hayâl ederek bir başka senaryo daha çizer: «Türkiye’den 5 milyon, 10 milyon, 15 milyon Müslüman ihrâma girdi, çoluğunu çocuğunu aldı, yola çıktı. Sınıra dayandı. ‘Vize?’ yok. ‘Pasaportun var mı?’ yok. ‘Nereye gidiyorsun?’ Hacca gidiyoruz. Çatışma yok, ihramlıyız, öldürme yok, vurma yok, elini kaldırma yok, hattâ elma soyacak çakı bile yok. Çadırı kurduk, oturuyoruz: ‘Biz hacca gideceğiz; başka bir şey istemiyoruz.’ İdrâk edebiliyor musunuz nasıl bir manzara olur?»
Mustafa Özbağ Efendi bunları «çılgın fanteziler» diye nitelendirip mütevâzı bir tavırla geçer; çünkü Müslümânlarda bu şuûr ve bu düşünce mevcûd değildir. Bunlar bugün için sâdece bir hayal, bir niyâzdır; «yaş geçince geceleri uyuyamayınca insan kendi kendine böyle fanteziler öğretir».
İki bin şirket, dünyâ borcu ve global vahşî emperyaller
«Bunlar bankalar gelmişler; bizi sömürüyorlar. İyiliğimizi, kemiğimizi sömürüyorlar. Devletleri sömürüyorlar, insanları sömürüyorlar.» Dünyâ insanlarının ve devletlerinin —Türkiye’den Almanya’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye kadar— iki bin tane şirkete tahmînen 400 trilyon dolar borcu vardır. Bu, basitçe bir ticârî tablo değildir; bir küresel kölelik sistemidir.
Bu savaş Abduh’un, Efgânî’nin, Fazlur Rahmân’ın, Hayreddin Karaman’ın, Hamdi Döndüren’in ve bilumum Diyânet’in savaşıdır. Adlarını ben sayıyorum: Bu iki bin tane «kanı bozuk, cibilliyetsiz, vahşî masonist deccâlist zihniyet»in savaşçılarıdır bunlar. Osmanlı’da da vardılar; Osmanlı’nın yıkılışına sebeb oldular. Osmanlı’yı bunlar yıktı. Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Osmanlı’dan kalan diğer devletleri de bunlar kurdurdu. Bu iki bin tane şirket ne devlet tanır, ne dîn tanır, ne insan tanır, ne cinsiyet tanır — hiçbir şey tanımaz.
«Altı eşyâ» hadîsinin sonradan türetildiği iddiâsı
Fazlur Rahmân’ın bir başka tezi: «Altı eşyâ hadîsinde betimlenen, teknik adıyla ribâ elfadl olarak bilinen ribâ türü, sonraki zamanlarda türetildiğini ileri sürmektedir. Çünkü ona göre Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Ömer, Muâviye gibi sahâbîlerin bu hadîslerden haberlerinin olmadığı anlaşılmaktadır.»
Mustafa Özbağ Efendi bu tezi şiddetle reddeder: «Mümkün değildir.» Çünkü Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîsi şerîfi çok açıktır: Mekke fethedildiğinde «ilk kaldırdığım ribâ amcam Abbâs’ın ribâsıdır» buyurmuştur. Hz. Abbâs’ın oğlu Abdullah’ın, böyle bir konudan haberi olmaması mümkün değildir.
Hz. Abbâs’ın Mekke’deki işi: Bugünkü tâbîrle «para satıcılığı»
Mustafa Özbağ Efendi açık konuşur: «Hz. Abbâs, bugünkü bankalar gibi para satıyordu. Onun ribâsı altı eşyâ üzerine değildi; altı tane —yiyecek, içecek, ziraî mal— üzerine değildi. Mekke’deki Hz. Abbâs’ın yaptığı iş, bildiğimiz para satmaktı; bugünkü dilde faizdi.»
Hz. Abbâs ne hayvancılık yapardı, ne ziraat yapardı, ne hurma alıp satardı, ne hayvan alıp satardı. Hz. Abbâs’ın işi, doğrudan «para satmak» idi — Mekke’de müşriklerle, müşrik bir yerde. Bunu saklayacak veyâ gizleyecek bir şey de yoktur; mes’ele mütevâtir derecesinde hadîslerle sâbittir.
Kıyâmet alâmeti olarak «Beni Abbâs’ın değirmeni»
Kıyâmetin alâmetleriyle alâkalı hadîsi şerîflerde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin meşhûr buyruğu vardır: «Beni Abbâs’ın değirmeni tekrar döndürüldüğünde, kıyâmete alâmettir.» Yâ’nî: Müslümanların içerisinde yeniden faizciliğin normâle döndürülmesi — Hz. Abbâs’ın eski mesleği yeniden hâkim hâle gelmesi — kıyâmet alâmetidir. Yine: «İlk kaldırdığım faiz de, amcam Abbâs’ın faizidir.»
Hanefîler’in dârü’lharpteki Müslüman–harbî istisnâsını fıkhî olarak kabûl etmesinin bir sebebi de budur. «İlim konuşalım, hadîs konuşalım, hevâ heves değil!» Fazlur Rahmân’ın «sahâbîlerin haberleri yok»ifâdesi, bu mütevâtir tabloya karşı bir iftirâdır. Çünkü Hz. Abbâs’ın faizi, Mekke’nin fethinden hemen sonra ilk yasaklanan faizdir; oğlu Abdullah’ın bundan haberi olmamasına imkân yoktur. Hz. Abbâs koşarak Allâh Resûlü’ne gelmiş, «Yâ Resûlallâh, ana parayı da mı bende almayayım?» diye sormuş; Efendimiz «Hayır, onu alabilirsin, serbestsin» buyurmuştur.
Hz. Abbâs’ın hicret etmemesi ve para işine devâmı
Hz. Abbâs’ın bu konudaki tutumu, Mustafa Özbağ Efendi’nin sözleriyle, «canı yanan» bir konudur; çünkü «para tatlı»dır. Mes’eleyi îzâh için Allâh Resûlü ile Hz. Abbâs arasında geçen bir hâdise nakledilir:
Birisi gelir, «Yâ Resûlallâh, Medîne’de filân vâdîde sana gelen hediyeler, emânetler var; buyur, gel al» der. Hz. Abbâs Efendimize: «Yeğenim, ben ne geleyim seninle? Yükte olursa çekerim; eğer hayvan ona dayanamayıp yıkılırsa onu güde güde getiririm. Hani ben sana yardımcı olayım.» Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem: «Olur, gel.»
İnci, mercân ve yâkût yüklü develer: Hz. Abbâs’ın bekleyişi
Yâdaki tabloya geliyorlar. Gelen yabancı «Şu kadar deve, bunlar inci yüklü; bu kadar deve, bunlar yâkût yüklü; bu kadar deve, bunlar mercân yüklü; biner adet filân her bir kıymetli yükle» diye listeyi okur. Her seferinde Hz. Abbâs Efendimiz başını çevirir, «Ey Muhammed! Bunların hepsi senin mi yâ Mehmet?» diye sorar. Hz. Peygamber Efendimiz, «Hepsi benim» diye cevâb verir. Yâ’nî bin tane şundan, bin tane bundan, bin tane öbüründen…
Hz. Abbâs’ın gönlünde «Bu kadar arasından bir kısmını hediye eder; sana hediye edeyim diye bekleyişin sürer.» Her ifâdede o gelen yabancı, «Bunlar da senin» diye sayar. Vâdînin içi deve dolu olur. En son Hz. Abbâs Efendimiz çareyi tükenmiş bir hâlde sorar: «Ey Muhammed, bunların hepsi de senin mi?» Hz. Efendimiz: «Hepsi de benim.» «Gel, amcam, sarılayım sana!» der ve sarılır.
«Ağzından siyâh bir şey çıktı»: Dünyâ sevgisinin müşâhedesi
Hz. Abbâs sıkı sıkı sarıldığında, Hz. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem buyurur: «Ağzından siyâh bir şeyin çıktığını gördüm — dünyâ sevgisi.» Hz. Abbâs Efendimiz biraz dünyâya meyilli bir kimse; tâ’bîr câiz ise parayı seven bir insandır. Onun bu meyli, faizle alâkalı hadîslerden haberinin olmaması ihtimâlini ortadan kaldırır; çünkü mes’ele asıl onu ilgilendiren bir konudur.
Hz. Abbâs Müslümân olduğu hâlde Mekke’de ikâmetine müsâade edilmiş, hicret etmemiştir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, Hz. Abbâs’ı hicrete çağırmadı; orada para satmaya devâm etmesine sebep oldu. Oğlu Abdullah ise Medîne’de —çocuk yaşta, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin dizinin dibinde— yetişti. Bu sebep ve sonuç bağlantısı, «Beni Abbâs’ın değirmeni» hadîsinin niçin kıyâmet alâmeti olduğunu da açıklar: Hz. Abbâs’ın eski para satma değirmeni Müslümanların içerisinde yeniden döndürüldüğünde — kıyâmet yaklaşmıştır.
Kur’ân’da ribânın zıttı: Alışveriş, ticâret ve üretim
Fazlur Rahmân, Kur’ân’da ribânın zıttının alışveriş olarak düşünülmesinden dolayı «üretilen pek çok fıkhî mes’elenin, ribâ yasağının ardında yatan ahlâkî düşüncenin yerini aldığını» ifâde eder. Mustafa Özbağ Efendi bunu reddetmez ama mes’eleyi daha geniş kurar:
Kur’ân’daki ribâ kavramının zıttı üretmektir, çalışmaktır, ticârettir. Cumʿa âyetinde de geçer: «Çıkın rızkınızı arayın; Cumâ’dan sonra alışveriş etmenizde bir beis yoktur.» (Cumʿa, 10) İslâm’da öz ve asıl olan, ticârettir; ikinci derecede ondan üretmektir. Helâl rızıkla alâkalı sıralama şudur:
- Birinci derecede helâl rızık: Cihâd ganimetidir.
- İkinci derecede helâl rızık: Ticârettir.
- Üçüncü derecede helâl rızık: Üretmektir.
Cihâd kelimesinin İslâm dünyâsında unutturulması
«En helâl olan rızık ve mal, cihâddan elde edilen ganîmettir.» Bu hakîkati söylemekten korkuyorlar; cihâddan da korkuyorlar. Cihâd kelimesinin İslâm dünyâsında unutturulması, ribâ tartışmasının üst başlığıdır. «Cihâd şöyle demekmiş, böyle demekmiş; cihâd şimdi kılıcını alıp savaşmak değilmiş; savaşmayacakmışız, cihâd etmeyecekmişiz…»
Mustafa Özbağ Efendi açık konuşur: «Cihâd bal gibi savaşmaktır. Cihâd bal gibi memleketini, namusunu, dînini, ırzını, insanını korumaktır. Çoluğunu çocuğunu korumak, malını korumak, mukaddesâtını korumaktır. Bunun için cân vermektir.» Cihâddan rahatsız olmamak gerekir. İslâm dünyâsında cihâdın ismini değiştirmeye, şeklini değiştirmeye, mânâsını değiştirmeye çalışıyorlar.
«Eyvallâh nefsimizle de cihâd»; ama emperyalist saldırı karşısında ne yapılacak?
«Eyvallâh, nefsimizle de cihâd edeceğiz; eyvallâh.» Ama bir günde Libya’yı bombalayıp altını üstüne getirdiklerinde; bir günde Sûriye’yi, bir günde Irâk’ı bombalayıp Yemen’i karıştırdıklarında; istedikleri anda Lübnan’ı, Mısır’ı, Tûnus’u, Cezâyir’i karıştırdıklarında — ne yapacak Müslümanlar? Topraklarını korumayacak mı? Cânlarını, mallarını, ırz ve nâmûslarını korumayacak mı? Bayraklarını, dînlerini, akıllarını korumayacak mı?
«Yok, korumayacaksınız! Koyun gibi olacaksınız, köle olacaksınız. Adam istediği gibi gelecek, sizi işgâl edecek, yer altı ve yer üstü zenginliklerinizi sömürecek; sizi, ürettiğinizi, alın terinizi sömürecek. Verin faizi bankalara, alın boyuna, yiyin boyuna, içim boyuna, giyin boyuna! Eşyalarınızı değiştirin, perdelerinizi değiştirin, koltuklarınızı değiştirin — moda değişti! Kıyâfetlerinizi değiştirin, bankalara yedirin; çalışın, faize yatırın; gösterişe yatırın; modaya yatırın!»
Devlet erkânının dolar yürüyen kıyâfetleri
«Bir ayakkabı 5.000 lira; bir çanta 20 bin lira. Devlet erkânına, siyâsetçilere kollarındaki kıyâfetlere bakıyorsunuz: 50 bin dolar, 100 bin dolar, 150 bin dolar kıyâfetleri var. Dolar yürüyor sanki! Adam milletvekili değil, dolar yürüyor sanki; adam bakan değil, dolar yürüyor sanki.»
«Nereden geliyor bu para?» diye sormayın; hesabı yok. Türkiye’de kısa dönemde de uzun dönemde de en fazla kâr eden bankalardır. Adam milyon dolarlık fabrikaya yatırım yapmış, o kadar kâr etmiyor; bankalar kâr ediyor. Bankalar üzerinden sömürülüyor, ütülüyor, eliniz kemiğinizi alıyorlar. Devlet de millet de aynı durumdadır.
Modernist silsile ile sömürünün ittifâkı
Bunlar da oturmuşlar, Fazlur Rahmân gibi masonlardan tutup, Abduh gibi masonlardan tutup, «kalpleri bozuk, îmânları bozuk, cinsleri bozuk, cibilliyetleri bozuk, kanları bozuk» — bu memlekette ribâ değildi; faizdir, ribâ değildir, başka bir şeydir; bankalardaki faiz faizdir, değildir — der ve sömürünün dînî meşrûiyetini te’mîn ederler. Bu da yeni değildir: Osmanlı’yı da böyle uyuttular.
Osmanlı ilk borcunu Dolmabahçe Sarayı’nı yapmak için aldı. Kimden aldı? Galata’daki Yahûdî faizcilerden aldı. Onlar da uydurup kaydırıp, fetvâyı bir şekilde ürettiler: «Şeyhülislâm mason verdi fetvâyı: ‘Alabilirsin’»; «Sebatay mason dönme başbakan: ‘Alabilirsin’.» Böyle çok ettiler. Düşünebiliyor musunuz koca Osmanlı, saray yapmak için faizden para alıyor! Ve o zaman da bu ribâ–faiz tartışması vardı, yeni değildir bu tartışma.
Kıbrıs’ı vermek: Düşülen hâl
O dönemde Osmanlı Devleti gücünü gösteremez hâlde idi. «Faizin her türü helâldir, bunu da alabiliriz» diyecek tâkati yoktu. Ruslar oradan bastırınca, İngiltere ile dost olunuldu. İngiltere’ye dendi ki: «Al, Kıbrıs’ı; bizi Ruslardan koru.» — Düştüğü hâle bakın!
Aynı yapı bugün de geçerlidir. Kur’ân’daki ribânın karşılığı alışveriştir: «Allâh, alışverişi helâl, ribâyı harâm kılmıştır.» (Bakara, 275) Çünkü üretim değildir o; alışveriştir. Ticârete cevâz vardır, ticâret yap. Dârü’lharpte harbînin arasında faiz yoktur, git bankaya dolandır — eğer dolandırabiliyorsan, ödememeyi başarabiliyorsan!
Modern iktisâd terminolojisi: «Aldatmaca» olarak teşhîs
Fazlur Rahmân, ribâyı «modern iktisâd açısından» değerlendirmeye geçer. Mustafa Özbağ Efendi bunu söylemeden geçemediğini söyler. Geçen gün siyâset yaparmış gibi algılanmaması niyâzı ile —«Özür dilerim, hakkınızı helâl edin; hangi partiden olduğunuz beni ilgilendirmiyor; benim partim yok; herkes beni bilir»— diyerek bir misâl verir: Maliye Bakanı’nın bir açıklamasını dinlemiş, «62 yaşındayım, anlamadım» demiştir.
«Bana modern iktisât açıklayan, anlasın diye, paylaşacaktım o yazıyı; sonra vazgeçtim» der. Çünkü teşhîsi nettir: «Bakın, bu kelimelerin hepsi aldatmacadır. Birisi televizyona çıkıp —ama Maliye Bakanı, ama Cumhurbaşkanı, ama bakan, ama bu işin otoritesi gibi görünen bir kimse— halkın, vâtandaşın çok basit anlayamayacağı bir dilden konuşuyorsa, o sizi aldatıyordur; o sizi kesin aldatıyordur.»
«Gözlerime bakın, ışıkları yeterli değil mi?»
Mustafa Özbağ Efendi alaylı bir ifâdeyle ekler: «Rakam sorana ‘Gözlerime bakın, gözlerimde ışık yeterli değil mi?’ diyen vardı. Ekonomiyi onun gözlerinin parlaklığından anlayacağız! Güzel; gidip gitmesin beni o anlayan, beni burada.»
«Modern iktisâd açısından deyince — duruyorsun. Kocaman bir laf! ‘Modern iktisâd!’ Ne var bunda?» Mustafa Özbağ Efendi modern iktisâdı tek kelimeyle hülâsa eder: «Modern iktisâd deyince beyâz kâğıtlar, banka kredileri, beyâz kâğıtlar, hazîne bonoları — hep beyâz kâğıt! Senden malı alıyor, sana bir tâne kâğıt veriyor. Modern iktisâd deyince ne? Senin elinden malı alıyor; sana bir kâğıt veriyor. Bildiğiniz kâğıt. Modern iktisâd deyince aklınıza bu gelsin.»
«Üç kâğıt»: Bazen beşe, bazen yediye çıkan
«Üç kâğıt dönüyor; bu bazen beşe çıkıyor, bazen yediye çıkıyor; ama hepsi kâğıt.» Bunu söylediğinizde ne oluyor? Siz ne üretiyorsunuz? Bir ürettiniz, değil mi? Ne ürettiniz? Makine ürettiniz. Kocaman bir makineyi sattınız. Karşılığında ne aldınız? Kâğıt. Bildiğiniz kâğıt aldınız.
O kâğıdı kim basıyor? Amerikan Merkez Bankası bile değil; o iki bin tâne şirketin en büyükleri, ağa babaları. O Ay (Rockefeller) Vakfı; Amerika’da doları basma müsâadesi o vakfa âittir. Rockefeller’lara… Onlar basıyorlar doları. Bildiğimiz adamın matbaası vardır; dolar basıyor adam. Bastığı doları Amerikan Merkez Bankası’na veriyor — onu ona satıyor.
«Amerika diye bir devlet yok»: İki büyük şirketin devleti
Mustafa Özbağ Efendi’nin formülasyonu sarsıcıdır: «Amerika diye bir devlet yok aslında; iki tane büyük şirketin devleti var.» Bir devlet düşünün ki, kendi parasını basma hakkı Merkez Bankası’nda yoktur. Amerikan Merkez Bankası kendisi dolar basamıyor; basıyor olan, dışındaki bir özel yapıdır. Enteresan değil mi?
Bu yapı da masondur; ama mâsondan da öteye kabalist–kabalacı geleneğin uzantısıdır. Sabâtaycılar da üçe ayrılır; onlar tek bir merkez değildir. Üç tarîkattırlar. Kabalacılar da üç koldur. Bu detaylar bu sohbetin başka köşelerinde ele alınmıştır; burada sâdece zikrediliyor. Amerikan Merkez Bankası’na doları onlar basıp dağıtıyorlar — bildiğin kâğıt.
Dijital paraya geçiş: Kâğıdı dahi kaldırma kararı
Şimdi para’cılar yeni bir karar almıştır: Doları kaldıracaklar, kâğıdı da kaldıracaklar; «daha uçuk bir şeye, dijital paraya» geçiyorsunuz. Hiç kâğıt görmeyeceksiniz artık. Zâten hâlihâzırda görmüyorsunuz da: Bankadan bankaya gidiyor, geliyor.
«Gece 20 milyar para lâzımsa, yok paranız; sabâh mesâî sâatini bekleyeceksiniz. Mesâî sâati gelince de, 30 bin lirayı hemen bankadan çekemezsiniz; bir gün önceden haber vereceksiniz. Bu şartlara uyuyorsunuz, bankanın şartlarına uymak zorundasınız.»
«Bu benim param»: Kendi paranı çekememe
«’Bu benim parâm, ben yarın çekmeye geleyim, bugün çekeceğim’ dediğinizde — banka diyor ki ‘Hayır, çekemezsin. Bankacılık Yasası var; Bankacılık Yasası’na göre sen bana bir gün önceden haber vereceksin: Ne kadar para çekeceksin?’ Sen kendi parana, 50 bin lira çekeceksin diye bir gün önce haber vereceksin; 50 bin liraya öyle çekersin, yoksa çekemezsin parayı.»
«Bitti bu kadar! Sen kendi paranı, öyle canın ‘Çarpacağım’ diye çarpacaksın? Olur mu? Çarçur edersin sonra parayı; harcarsın bir de olur olmaz yere. Gidersin bir tarla alırsın, gidersin bir bahçe alırsın — böyle şeyler alma ya, para dursun bankada! Ya düşürürsün, yanar, kaybolur; kâğıt zâten. Hanım pantolonu atar makineye, kâğıt gitti, bitti. Kâğıt ya, bildiğin kâğıt.»
Modern iktisâd açıklamasının arkasındaki sömürü
«Modern iktisâd dedi mi bir kimse, bekle kâğıtları konuşacak; bak arkasını bilmiyoruz.» Fazlur Rahmân der ki: «Faiz oranlarının krediye yönelik arz ve talebi düzenleme noktasında, tıpkı diğer fiyatlar gibi olduğunu ifâde eder. Ona göre faiz oranlarının keyfî olduğu şeklindeki düşünce temelsizdir. Ülkedeki reel zenginlik ve kredi sermâyesinin para arzı ile talebi arasında eşit veyâ buna yakın bir seviyede büyümesi hâlinde faiz oranları sıfıra inebilir.»
Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı kestirme bir reddir: «Aslâ olmaz! Sömürülecek olan ülkelerde bu aldatmacadır; başka bir şey değildir. Hiçbir banka, hiçbir ülkede sıfır faizle para dağıtmaz.» Ancak Maliye Bakanlığı böyle bir şey yaparsa olabilir; ama bankalar yapmaz. Çünkü bankalar kâr amacıyla kurulmuş müesseselerdir. «Yalan bu! Kocaman bir yalan, aldatmaca.»
Merkez Bankalarının sahipleri: Devletler değil, özel şirketler
«Merkez bankaları dâhi sıfır faizle para veremez. Çünkü Merkez bankalarının sâhipleri o devlet değildir.» Türkiye Cumhûriyeti Devleti’nin tek başına bir Merkez Bankası yoktur; Mâliyenin, Hazînenin Merkez Bankası’nda hissesi vardır. Hisseler şöyle dağılır: %45’in bir kısmının sâhibi bilinmemektedir.
Meclisteki milletvekilleri önerge vermişlerdir: «Merkez Bankası’nın gerçek sâhipleri yüzde kaçtır?» Bunun cevâbı olmamıştır. Milletin meclisi seçilmiş gitmiş, ama vâtandaş olarak öğrenme hakkı yoktur: «Öğrenemezsin» denir.
«Kraliçe ölmüş, yaşasın»: Bir varsayım
Mustafa Özbağ Efendi varsayımını dile getirir: «Ben de bir varsayımda bulunuyorum: %45 hissesi İngilizler’in, kraliçenin —ki öldü kraliçe, yaşasın!— olmalı.» Ne zaman kuruldu Merkez Bankası? İngilizler kurdu ilk bankaları, yabancıların Osmanlı’daki. «Ne Osmanlı imiş be!»
O yüzden hiçbir ülkenin Merkez Bankası, kendi ülkesinin Maliyesine bağlı değildir. Onlar maliyeye, devlete para satarlar. Merkez Bankası, Hazîneye para satar. Bu basit bir cümle gibi görünür; ama tam bir paradokstur: Devletin kendi para sistemine sâhip olmaması, Merkez Bankası’nın hazînesine «para satması» — fiyat üzerinden bir alacaklılık ilişkisi kurması. Merkez Bankası’nın işine «bu parayı nereden kazanıyor» suâli yöneltildiğinde — hazîneye para satarak kazandığı görülür. Yoksa fabrikası, sütçülüğü, demirciliği, tekstil işi yoktur Merkez Bankası’nın. Şirkettir, bir şirket.
«Faizin sıfıra ineceği»ne inanmak: Saf olmak demektir
Mustafa Özbağ Efendi bağlar: «Merkez Bankası hazîneye borç para verirken, ona para satar. Orada o ülkede faizin sıfıra ineceğine inanır mısınız siz? Saf olmanız lâzım. Modern iktisâd deyip de aldattıkları, bu başka bir şey değildir.»
Fazlur Rahmân’ın son sözü daha da hayrettir: «Faizin kaldırılması en yüksek derecede iş birliği rûhunu gerektirdiği için bugün için ülke ekonomisini ve üretim hayatını korkunç bir tehlikeye atmadan bunu gerçekleştirmek mümkün değildir.» Yâ’nî: «Faizi kaldırmaya kalkarsan, bütün üretim hayatını ve ülke ekonomisini korkunç bir çıkmaza götürürsün.» «Nasıl korkuttu, değil mi? Gözünüzü; iş bu.»
«Bugün için çok ciddî bir hatâ olacaktır»: Modernist korkutma
Fazlur Rahmân tezini şöyle tamâmlar: «Zira biz, bugün öngörülen rûhun tâm zıt kutbunda yaşıyoruz. Bu nedenle bugün faizin kaldırılması çok ciddî bir hatâ olacaktır.» Mustafa Özbağ Efendi bu cümleyi tek bir suâle dönüştürür: «Şimdi buradan, siz onun îmânlı olduğunu söyleyebilir misiniz bana?»
«Bunu önümüzdeki hafta inşâallâh kendi makâlesinden dinleyelim, 22’nci–24’üncü sayfalardan; sonra da sayfa 20’nin ortasından devâm edelim.» Hakan kardeşe teşekkür: «Güzel bir çalışma olmuş; iyi incelemişsin, iyi araştırmışsın.»
Fazlur Rahmân ve İslâm toplumu: «Düz Müslüman, fazlur rahmân’ı bilmez»
Fazlur Rahmân’ı İslâm toplumu iyi tanımaz. Bunu entelektüel kesim, okuyan kesim iyi tanır: «Kendilerini dînî entelektüel kesim olarak nitelendirilenler — ilâhiyatçılar, diyânetçiler, siyâsetçiler — Fazlur Rahmân’ı bilirler. Normal düz Müslümanlar Fazlur Rahmân’ı bilmez; Efgânî’yi bilmez, Abduh’u bilmez. Düz Müslümanlar Ali Şerîatî’yi bilmez; bunların gelen silsilesini bilmez.»
Allâh bizi affetsin. Düz Müslüman’ın bilmeden kabûl ettiği fetvâlar, modernist silsilenin uzantısıdır. «Hâl böyle olunca, Düz Müslüman’ın korunması, onun yerine bu silsileyi tâkîb edebilen bir başka silsilenin —klasik Ehli Sünnet silsilesinin— yeniden ihyâsı ile mümkündür.»
Kapanış: Suâl alınmadan biten ders
Sohbet sonunda suâller olduğu bildirilmiş; ancak vakit kalmamıştır. Mustafa Özbağ Efendi, suâl sorma sırası gelemeyen kardeşlerden helâllik diler. Bir sonraki hafta için yine aynı saatte buluşulacaktır. Ancak bu Pazartesi günü sâat 14:00’te (gündüz 2’de) bayânlara özel sohbet, semâ ve duâ programı yapılacaktır. Her ayın ilk Pazartesi’si bu program tekrarlanır. Tüm bayân kardeşler bu programa dâvetlidir. Helâllik diledi: «Bizden yana da helâl olsun. El-Fâtihâ.»
Kaynakça
- Kur’ânı Kerîm: Bakara 275 (alışveriş–ribâ), Câsiye 23 (hevâsını ilâh edinme), Cumʿa 10 (rızık aramak için yeryüzünde yayılma).
- Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Büyûʿ ve Ribâ Kitâbları; Müslim, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Müsâkât ve Buyûʿ Kitâbları (altı eşyâ hadîsleri, veresiye ribâsı, Hz. Abbâs’ın ribâsının kaldırılışı).
- Rudânî, Cemʿu’l-Fevâid min Câmiʿi’l-Usûl ve Mecmâʿi’z-Zevâid (on dört temel hadîs kitâbının cem’i, ribâ hadîslerinin külliyatı).
- Hz. Mekhûl rivâyeti: «Dârü’lharpte Müslüman ile harbî arasında ribâ yoktur» (İmâmı A’zam’ın delili).
- Babü’l-Fiten hadîsi şerîfleri: «Bizimle berâber namaz kılıp arkalarındaki topluluğu cehenneme götürenler»; «Beni Abbâs’ın değirmeni döndürüldüğünde» kıyâmet alâmeti hadîsi şerîfi.
- Fazlur Rahmân, İslâmî Yenilenme: Makâleler — Cild II (özellikle Pakistan, ribâ ve faiz makâlesi).
- Fazlur Rahmân, Eyüp Han Zamanında Bazı İslâmî Mes’eleler, sf. 305.
- Soner Yalçın, Osmanlı’daki mason dîn adamları, paşalar ve şeyhler hakkındaki yazısı (sohbette anılan, Mustafa Özbağ Efendi’nin paylaştığı yazı).
- Cemâleddîn Efgânî – Muhammed Abduh – Reşîd Rıdâ – Fazlur Rahmân silsilesine dâir kaynaklar: Modern İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri tarzı kritik çalışmalar.
- Türkiye Cumhûriyeti Anayasa Mahkemesi, Diyânet İşleri Başkanlığı’nın lâik bir kurum olduğuna dâir karâr (sohbette zikredilen.)
- Federal Reserve Sistemi’nin tarihçesi ve özel mülkiyet yapısı: 1913 Federal Reserve Act ve Rockefeller / Morgan / Warburg evlerinin rolü.
- Osmanlı Devleti’nin ilk dış borçlanması (1854, Kırım Harbi finansmânı) ve Galata bankerleri; Dolmabahçe Sarayı inşâsı ile borçlanmanın siyâsî–dînî çerçevesi.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı. Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet serisinden derlenmiştir. Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü‘nün tamamı