Mustafa Özbağ Efendi bu Faiz-Riba Sohbeti'nde (3. ders) İslâm dünyâsında riba ve faiz mefhumlarının modern dönemde nasıl tahrîfe uğradığını, klasik fıkıh ile modernist görüşler arasındaki farkı ve hilei şer'iyye uygulamalarını tafsîl eder. Hindistân'da İngiliz işgâli sonrasında oluşan iktisâdî yapı içerisinde Seyyid Ahmed Hân ribâyı «tefecilik» olarak tercüme etmiş; Muhammed Ömer Faruk ve Muhammed Abduh genel bir serbestî tanımasalar da yatırım sandıklarında biriken nemâların Kur'ân'da yasaklanan ribâdan farklı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Mustafa Özbağ Efendi bu noktada Muhammed Abduh'un manevî kimliğine dâir mühim bir îkāzda bulunur: Abduh, 33 dereceli mason olarak tarîhî kayıtlara geçmiştir; Cemâleddîn Efgânî ile aynı ekibin elemânıdır; Mevdûdî, Reşîd Rızâ, Fazlur Rahmân, Maruf ed-Devâlibî, Süleymân Uludağ gibi isimler aynı silsilenin devâmıdır. El-Ezher dahî Abduh sonrası bozulmuş, son dönemde Vahabî tesîrine girmiştir. Mustafa Özbağ Efendi bu sohbette ayrıca borç verirken fazlalık almanın her şartda ribâ olduğunu (Cabir b. Abdullah hadîsi istisnâ olmak üzere), fazlalık olmasa dahî nakit alışverişinde gecikmenin ribâ doğurduğunu, hilei şer'iyye misâllerini (kuyumcu, tekstilci, döviz, TOKİ), darü'lharbdarü'l-İslâm meselesini, mezheb görüşlerini (Hanefî-Şâfiî hilei şer'iyye kabûl, Mâlikî-Hanbelî-Zeydî redd), Bakara 2/279'daki «ana parası sizindir» hükmünün Mekke fethindeki uygulanışını, mülkiyetin Proudhon'a göre «hırsızlıktır» tezinin reddini, kiranın faiz olmadığını, ve Deccâlist sistemin 2000 Yahudî şirketi üzerinden bütün dünyâyı sömürdüğünü tafsîl eder. Bu sohbet İslâm hukukunda klasik fıkıhmodernist fıkıh ayrımı, hilei şer'iyye ile faizin meşrûlaştırılması, mason yapılanmaların İslâm dünyâsında etkisi, ve mü'mîn için helâl kazancın tertibi bahisleri ile tafsîl olunur.
Hindistân'da İngiliz İşgâli Sonrasında İktisâdî Yapı: Seyyid Ahmed Hân
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî tasnîfi tafsîl eder: Hindistân'da İngiliz işgâli sonrası oluşan iktisâdî yapı içerisinde, Seyyid Ahmed Hân ribâyı «tefecilik» olarak tercüme etmiştir. Bu bir tercümedir ve manâ üzerinde mühim bir tahdîd yapmaktadır: ribâyı sadece tefeciliğe (extreme usury) hasretmek, modern banka faizini ribâ kapsamından çıkarma niyetinin ilk aşamasıdır. İslâm hukukunda «ribâ» çok geniş bir mefhumdur; sadece tefecilik değil, her türlü borçüstü fazlalık, ölçülebilen bir mâl ile aynı cinsinden bir mâlın eşitsiz değiştokuşu, ve nakitüstü gecikme ribâ kapsamına girer. Lâkin Seyyid Ahmed Hân'ın tercümesi bu geniş mefhumu daraltarak modern bankacılık sistemine kapı açmaktadır. Bu tahdîd, sömürge döneminde Müslümân iktisâdiyâtının İngiliz bankacılık sistemine entegre edilmesi gâyesine hizmet etmiştir.
Muhammed Abduh ve Yatırım Sandıkları Nemâsı: Tartışmalı Görüş
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî tahlîli tafsîl eder: Muhammed Ömer Faruk (Ömer Faruk) ve Muhammed Abduh, genel bir serbestî tanımasalar da, yatırım sandıklarında biriken nemâların Kur'ânı Kerîm'de yasaklanan ribâdan farklı olduğu yönünde görüş bildirmişlerdir. Abduh'un fetvâsı el-A'mâlü'l-Kâmile'de Kâhire baskısında bulunur. Bu görüşe göre yatırım sandıklarındaki nemâ — ya'nî sermâye yatırımı karşılığı alınan kâr payı — klasik faizden farklı bir muâmeledir. Lâkin Mustafa Özbağ Efendi bu görüşe katılmaz: «Bu da bir yoldur abduh ve abduh'un talebeleri için, lâkin klasik İslâm hukuku açısından doğru değildir; nemâ ribâdır, kârzarar payına dayalı muşâraka ile karıştırılmamalıdır.» Modern banka faizini meşrûlaştırma maksadıyla yapılmış bu fetvâ İslâm dünyâsında yaygınlık kazanmış, bilhassa el-Ezher'de Abduh sonrası dönemde sıklıkla iktibâs olunmuştur.
Muhammed Abduh: 33 Dereceli Mason İddiası ve İngiliz Kraliyet Locası
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir îkāzda bulunur: «Abduh İslâm dünyâsında en tehlikeli varlıklardan birisidir; Abduh'un tehlikeli olduğunu bilelim, 33 dereceli masondur, İngiliz Kraliyet âilesine bağlı mason locasının bir elemanıdır. Abduh'u masûmlaştırmak isteyenler genelde İngiliz ajanlarıdır; Abduh'un fikirlerini yaymak isteyenler ise İngiliz hâkimiyetinin altında daha önce bulunmuş ülkelerde bulunurlar — bunlar genelde İslâm dünyâsında Osmânlı'nın bıraktığı, çekildiği yerlerdir; orada Abduhcu veya Abduh'un silsile olarak yetiştirdiği elemânlar vardır.» Bu îkāz, Abduh'un fikrî mîrâsının manevî kimlik açısından da sorgulanması gerektiğini, sadece akademik bir tartışma olarak ele alınmaması gerektiğini, ve İslâm dünyâsında Vatikan ve İngiliz Krâliyet ailesinin uzun vâdeli stratejik plânlamasının bir parçası olarak değerlendirilmesi îcâb ettiğini gösterir.
Cemâleddîn Efgânî, Mevdûdî, Reşîd Rızâ, Fazlur Rahmân: Aynı Silsile
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî silsile tahlîli tafsîl eder: Cemâleddîn Efgânî de Abduh'un grubundandır; Mevdûdî o gruptandır; Reşîd Rızâ aynı silsiledir; Fazlur Rahmân da aynı silsiledir. Bunlar aynı ekibin elemânlarıdır; entresan isimler — mesela bunların içerisine Seyyid Kutub'u bile koyabilirsiniz, ve bilhassa «katı anlayışlı İslâm hukukçuları» sınıfına giren bâzı isimler bu grupla irtibâtlıdır. Mustafa Özbağ Efendi'ye göre Reşîd Rızâ ve Fazlur Rahmân Mason'dur; Mevdûdî ile Efgânî de aynı sıradan gelir. Aynı şekilde Türkiye'de üniversite çevresinde, ilâhiyâtlarda bu silsileden gelenler vardır; el-Ezher'de tedrîsât görenlere, ilâhiyâtlarda diyânetin içerisinde, hattâ siyâsetin içinde el-Ezher mezûnları bulunur. Bunlar el-Ezher'de hukuk, tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, felsefe okumuşlardır; lâkin Abduh sonrası bozulmuş el-Ezher'de bu fikirlere bulaşmışlardır. Bir müddetten beri el-Ezher Vahabîlerin tesîri altındadır; sarık karşıtlığı, sünnet karşıtlığı, zikir inkârcılığı, sûfî inkârcılığı son dönem Vahabîlerin elindeki el-Ezher'den yayılmaktadır.
Faiz ve Ribâ Ayrımı Tartışması: Klasik Fıkıhın Reddi
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî kāideyi tafsîl eder: Abduh'tan sonra faiz ve ribâ ayrımını yapan görüşler yaygınlık kazanmıştır. Niçin? Çünki Abduh bunu makul gördüğünde, onun talebeleri ve yetiştirdikleri bunu artırmaya başlamıştır; fitnenin bir kapısı aralandığında, o kapı genişler ve gider. Bir mü'mîn küçücük bir kapıyı önemsemez, lâkin oradan girip çıkmaya başlandıkça o kapı büyür; rahat herkesin girip çıkacağı bir yer hâline gelir. Hayrın kapısı için de, şerrin kapısı için de aynı kāide geçerlidir: kim hayra bir kapı açarsa, oradan kaç kişi geçerse hayrdan nasîbini alır; kim şerre bir kapı açarsa, oradan geçenler o şerden nasîbini alır. O kapıyı açan kimse hem kendi nasîbini hem de oradan geçenlerin nasîbini taşır. Bu kāide âilede de, toplulukta da, ülkede ve devlette de aynıdır. İnsân nefsi bir günâhı küçük gördüğünde, o günâh büyür ve nefsi onu çoğaltır. Onun için Abduh'un açtığı «faizribâ ayrımı» kapısı bugün İslâm dünyâsında banka faizini meşrûlaştıran çok geniş bir kapıya dönüşmüştür.
Modernist Faizci Silsile: Reşîd Rızâ'dan Süleymân Uludağ'a
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî silsile tahlîli tafsîl eder: Abduh'tan sonra faiz ve ribâ ayrımını yapan görüşler yaygınlık kazanmıştır. Bu görüşü ileri süren isimler şunlardır: Abdülaziz Çaviş, Reşîd Rızâ, İsmâil Hakkı (İzmirli), Fazlur Rahmân, Maruf ed-Devâlibî, Süleymân Uludağ. Bu isimlerin bir kısmının mason oldukları kayıtlıdır; Reşîd Rızâ mason, Fazlur Rahmân mason. Süleymân Uludağ'ın aslen fıkıhla bir alâkası yoktur, kendisi tasavvuf alanında çalışmıştır; Uludağ Üniversitesi'nde tasavvuf profesörü olmuş, Uludağ Tasavvuf Kürsüsü başkanı olarak hizmet etmiş, sonra bu vazîfeyi Mustafa Kara'ya bırakmıştır; Mustafa Kara'nın hocasıdır. Demek ki Süleymân Uludağ da bu silsilenin içine girmiştir; Mustafa Özbağ Efendi bu durumu üzüntüyle bildirir: «İlk defâ burada bunu gördüm.» Reşîd Rızâ ve Fazlur Rahmân ise aynı silsileden, Abduh'un sırasından gelirler; bunlar fıkıhî olarak modernist çizgide hareket ederler ve klasik İslâm hukukunun temel kāidelerine aykırı görüşler ileri sürerler.
Bir Kazanç Getiren Her Borç Verme Ribâ mıdır? Klasik Fıkıh Cevâbı
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî tahlîli tafsîl eder: bâzı modernist hukukçular «bir kazanç getiren her borç verme ribâdır» tarzındaki uydurma hadîslere dayanıp işi ileri götürmüş, mevzûyu çıkmaza sokmuşlardır. Lâkin klasik fıkıh açısından bu kāide bizzat Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi vesellem) hadîslerinden çıkarılır: borç verdin, borç verdiğin kimseden fazlalık alıyorsan kesin ribâdır, faizdir. Çok basit bir misâl: Mustafa Özbağ Efendi der ki, «Ben dâmâda 1000 lira verdim, dâmâttan ben 1100 lira istiyorsam bu ribâdır, faizdir; adına ribâ de, faiz de, ne dersen de.» Borç verdiğin kimseden fazlalık olarak aldığın her şey faizdir. Bu konuda çok hadîsi şerîf vardır; hadîsi şerîfleri inkâr edenle söyleyecek bir lâfımız yoktur. Beyhakî'nin Sünenü'l-Kübrâ'sında geçen bir rivâyete göre «yiyecekiçecek şeylerle altın ve gümüş dışındaki maddelerde ribâ yoktur» denilmiştir. Lâkin bu görüşe Mustafa Özbağ Efendi katılmaz; ona göre fazlalık olan her şeyde ribâ vardır, kumaş olsun, tekstil olsun, malzeme olsun.
Tekstil ve Kumaş Misâli: Aynı Cinsten Eşitsiz Değiş-Tokuş Ribâdır
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî misâli tafsîl eder: tekstilde fıkhî kāide şudur — sen birisine bin metre kumaş gönderdin; senin kumaşın âdî bir kumaş, basît bir karşılığında 800 metre kumaş aldın. Bunu çok kimse bilmez; tekstilciler bilir mi bilmem. Lâkin onu fiyatlandırırsan: senin 1000 metre kumaşın 1000 lira, bu 800 metre kumaş ne kadar — bu da 1000 lira. Tamâm. Sen 1000 metre kumaşı sana bin liraya sattım, 800 metre kumaşı ben başka bir tüccârdan 1000 liradan aldım — bu ribâ olmadı, bu alışveriş oldu. Çünki mâlı sattı, karşılığında yine parayla farklı bir mâl aldı, bu ribâ değildir. Lâkin: «Sen 1000 metre kumaşı gönderdin, başka bir cinsten 800 metre kumaş aldın» — bu ribâ oldu. Burası iyi anlaşılmalıdır: eksiklik veya fazlalık olduğu zaman, «sen 1000 metre kumaş gönderdin, karşıdan 1500 metre kumaş aldın» — bu alışveriş olmadı, değiştokuş oldu, bu ribâ-faiz oldu. Faiz mantığı bu iyice irdelenmezse insâna farklı gelebilir; bir de olur mu yâ falan denilebilir.
Altın-Gümüş ve Döviz Misâli: Anında Teslîmiyet Şart
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî kāideyi tafsîl eder: meselâ altıngümüş, dolar işi yapanlar düşününüz. Diyelim ki adama dedin: «Bana bin dolar ver.» Parayı aldın gittin. Sana bin dolar verecek olan bir kimse, bin dolar satacaksa, sen çekeceksin parayı, doları TL'ye çevireceksin; anında doları TL'ye çevirmesi lâzımdır. Yoksa hadîsi şerîfte buyurulmuştur: «Aynı para olsa dahî ribâ olur.» Bakın fazlalık olması şart değil. Şimdi modern fakihler ribâyı sadece fazlalık olarak nitelendirirler — bu eksiktir. İslâm hukukuna göre illâki fazlalık olması şart değildir. Hâşim arkamdayken bana 1000 dolar gönder, ben sana parayı göndereceğim — bin dolar geldiği anda ben parayı vermem lâzım gelen adâma; ben yarın parayı vereyim, faiz oldu! Aynı para olsa dahî, TL'yi ben yarın vereyim dedim, faiz oldu. Artmaeksilme olup olmaması önemli değil. Bu konuyu Mustafa Özbağ Efendi tekstilden çok iyi bilir; fazlalık olması şart değil, gecikme olduğunda da ribâ olur. Burası sıkıntılıdır, bilhassa nakit alışverişlerinde; aynı parayla olan alışverişte sıkıntı yok (binlere bin liraya alın), lâkin dolar, euro, altın, gümüş bunların değişiminde zaman söz konusu olmayacak, anında olacak.
Rehinli Borç ve Fazlalık Vermek Ayrımı: Hz. Peygamber'in Tatbîkı
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî kāideyi tafsîl eder: rehinli borç ödünç vermeye dâir fıkıh ve fetvâ kitaplarında bir çok misâller vardır; Anadolu Selçuklu İmparatorluğu'na âid hicrî 697 / mîlâdî 1298 târihli vesîkalar mevcuddur. Rehinli borç ödünç verme İslâm hukukunda vardır; bir şeyi rehin bırakmak vardır. Resûlullâh sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri kalkanını rehin bırakmış, borç almıştır; lâkin fazlalık ödememiştir. Rehin ayrı bir şeydir, fazlalık ayrı bir şeydir. Hz. Alî efendimiz de komple silâh-âlet edevâtlarını rehin bırakıp borç almıştır. Rehin bırakıp borç almak ayrı bir şeydir, o borca karşılık fazlalık ödemek farklı bir şeydir — dikkat ediniz. Siz evinizi rehin edip borç alabilirsiniz; tarlanızı rehin verirseniz borç alabilirsiniz; bu faize girmez. Lâkin o borç aldığınıza karşılık fazlalık verirseniz veya istenirse, o faiz olur, ribâ olur.
Hilei Şer'iyye: Ribâya Dâir Adı Konmayan Yollar
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî tahlîli tafsîl eder: faize giden dolambaçlı yollar âdetâ meşrû sayılmış; bu hususa kadar müstakil kitâblar bile yazılmıştır. Bu hîleli muâmeleler orta çağlarda batı Avrupâ'ya kadar yayılmış; Arapça adı «elmuhâtara» (mukhâtara) olarak alınıp kullanılmıştır. Şimdi de tabîrî câizse hilei şer'iyye uygulayanlar çok bulunur. Misâl: «Bu araba kaç para?» «100 bin lira.» «Bu arabayı sana 100.000 liraya nakte satayım, sen bana tekrâr vâdeli 150 bine sat.» — bu hilei şer'iyyeden başka bir şey değildir. Tekstilde de iplikçiler bunu yapardı: «İplik bana 10 tane iplik satar mısın? Peşin kaç para? 10 milyâr. Vâdeli kaç para? 15 milyâr.» İplik ortalıkta yoktu, ha ben iplikçilik yaptım, iplik yok ortalıkta — adı var kendisi yok. Deponuzda 10 tane iplik var mı, böyle bakıyor — var olanı gönder adamın deposuna; hilei şer'iyye yapma; sattın mı satıyorsun, kaça sattın? «Vâdeli 15 liradan sattım, gönder adamın deposuna girsin; adam onu tekrâr nakte satacaksa, kime satıyorsa satsın.» Lâkin böyle olmuyor: iplik çekiliyor, Bursa'da ne yapıyor? «Ya abi bana 15 tane iplik lâzım olur. Tamâm. Ama ben bunu satacağım. Bak ha, al kime satarsan sat — demiyor. Tamâm. 10 ton iplik kaç para? 10 lira. Vâdeli kaç para? 15 lira. İyi. 15 liralık çekleri gönderdi, 10 tane bile almış gibi. Adâmı 10 lira verdi yani.» Kimi aldatıyorsun? Hilei şer'iyye dedikleri budur: kendini, başkasını, ve sonunda Cenâbı Hakk'ı aldatmak.
Kuyumcu Hilei Şer'iyyesi: Bilezik ve Altın Misâli
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hilei şer'iyye misâlini tafsîl eder: kuyumcuların yaptıkları bir şey vardır. Adamın sakalı gâyet muntazamgüzel, kuyumcu beş vakit namâzında, abdestinde, harika. «Yâ işte bana para lâzım olur.» «İyi, 10 tane bilezik verelim sana. Tamâm. 10 tane bilezik kaç para? Yine aynı hesâb, 10 bin lira. Vâdeli kaç para? 15.000 lira. Ee. Ama dur, bileziğin sıfır ile kullanılmış aynı değil. Ee, bir de bilezik kullanılmış oldu, geriye alırken oynaradan almadı yâ, 900 liradan aldı.» Bilezik yok ortalıkta, raftadır, ama ortalıkta mı? Bilezik yok oğlum — bu faiz, nasıl faiz değil! «Biz bunu filânca hocaya sorduk, olur dedi.» Olmaz! Bu böyle olmaz, bu faiz oluyor. Sen altınları adama vereceksin, adâm gidecek altınları kime satıyorsa satacak. Lâkin o zaman olmaz: adâm dolaştırır piyasaya, «Kaç para veriyorsun bu altınlara?» Sıfır, bak hiç kullanılmamış. «Ne aldı?» «İşte filânca kuyumcudan aldım ben, vâdeli aldım, peşine satacağım kardeşim.» Sıfırda onun alacağı rakamla senin alacağın rakam aynı mı? Değil. Sen kıstırmışsın adâmı; adâmın ensesinden değil, boğazından tutmuşsun iyice. Sen bir de oradan kazanıyorsun. «Ben faiz deyince de bana düşmân oluyorsun sonra, bunu ben başkalarına da açıklarım kimliğinikişiliğini diye. Ondan sonra bir de diyorsun ki, ben böyle şeyler yapıyorum, ama bu aramızda kalsın, sana fetvâ zorlu».
Döviz Hilei Şer'iyyesi: Vâdeli Dolar Satılır mı?
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hilei şer'iyye misâlini tafsîl eder: dövizcilerde de bu dolaşır. Adâm altını tutturamazsa dövizden tutturur. «O zaman vâdeli dövüz satayım.» Sana hilei şer'iyye açılınca, ben piyasadaki hilei şer'iyyeleri söyleyeyim. Ee dolar — ulan dolar vâdeli satılır mı? Aklı mantığın var mı senin? Vâdeli satıyor, «Kaç para dolar şimdi?» «18 buçuk lira.» «Vâdeli kaç para?» «Ben 5 ay vâdeli vereceğim. 5 ay vâdeli ise 20 lira. Nasıl, basbekle.» Devlet dâiresine yapıyor şimdi: TOKİ'ninkinin faiz değildi, fetvâyı aldılar; ama bunun fetvâsını aldılar mı, bilmiyorum. TOKİ'nin fetvâsını almışlardı bu konuda; açıklaması var. Tabîî bâzı üniversite ilâhiyat hukukçularına bu konuda fetvâları var: «TOKİ faizi faizden sayılmıyor» derler. Evet, bulurlar; sen faiz yiyeceksen her yerden yol bulursun, yeter ki «yiyeceğim» de. Sen yiyeceksen fetvâsını bulursun; onun fetvâsını veren çok olur, merak etmeyin siz. Çünki yiyiciler yemeği fetvâ verirler — o yiyordur çünki bunu. Hiç bir zaman unutmayın: bir kimse yiyici ise, o yemeye dâir fetvâyı bulur ve size de verir. Şimdi bir hayât tecrübesi: bir kimse bir yanlışın içindeyse, ve o yanlışı o yapıyorsa, ona tatlı geldiyse, yanına etrafına aynı yanlışı alıştırır, öğretir, ona tattırır. O yüzden hadîsi şerîf der ki: «Demirci dükkânına giden is kokar, ıtırcı dükkânına giden ıtır kokar.» Yanlışa giden bir kimseyle dostluk yaparsan, sana fetvâyı bulurum — ne olacak ki fetvâ, çok sıkıntı yok bu konuda.
Bilmediklerinizi Zikir Ehline Sorun: Hadîsi Şerîf İrşâdı
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir nasîhati tafsîl eder: boşuna demedi Resûlullâh efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem: «Bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz» (Nahl 16/43, Enbiyâ 21/7). «Gerçek zikir» ehline. Demedi: «Siz gidip fıkıhçılara sorun, kelâmcılara sorun.» Kime? «Zikir ehline sorun» dedi. İnsân nefsine en ağır gelen yer burasıdır: sen gerçek zikir ehline gidersen, sana kitâbın ortasından konuşur, sen kalırsın öyle, dersin ki: «Yâ ben böyle konuşacağınızı hiç tahmin etmiyordum, hani ben yol bulurdum.» Bir yol bulunurdu — nereye yollayacağım, faiz faizdir işte. Lâkin diğerleri (modern fakihler) bulurlar: hilei şer'iyye de bulurlar. Mustafa Özbağ Efendi'nin bizzât hâtırâsı: «Ben normalde bu hile iplikte hilei şer'iyye yapan, böyle İslâmî bir partinin buradaki il başkanı, adâma dedim: olmuyor bu, faiz oluyor. ‘Mustafa'cığım, bana fetvâlar var.' ‘Sen ne, o fetvâları bilmiyorsun.' Tabîî yâ, bunun fetvâsı var; kimin fetvâsı var? Abduh, Reşîd Rızâ'nın. Var, ben biliyorum ki müfetbası olduğunu.» Hâlbuki diyecekleri çok basît bir hadîsei şerîfedir: «İslâm hukûkunun olmadığı bir yerde harbî ile mü'mîn arasında faiz yoktur» — bu fetvâ hadîse dayalı, lâkin başka mevzûlar.
Darü'l-Harb Mefhumu: Banka Faizi Meşrû mu?
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî tahlîli tafsîl eder: darü'lharb mefhumuna dayalı bâzı fakihler «darü'lharb'te mü'mîn ile kâfir arasında faiz yoktur» hadîsini iktibâs ederek modern banka faizini meşrûlaştırırlar. Mustafa Özbağ Efendi en temizini söyler: «Bu banka İslâm mı, değil. Bunda benim aramda faiz yoktur. Devlet İslâm mı, değil; devletle benim aramda faiz yoktur. Benim aramda faiz yok kardeşim, bitti.» İçeride savaşa söyledi, dedi: «Bir cezâ var gene», dedi: «Baktım dedim, şeyden hani bir cezalı 200 bir, haberimiz yok. Devlet bir vergimi kesti artık, harç mı kesti, ne yaptıysa, tüfek şeyi — ne, o ruhsat almak için borcu yoktur kâğıdı lâzımmış, baktım 2000 küsurlu lira borç var, 270 lira da faizi. Bitti, ödeyeceğiz. Kuzukuzu mahkemeye verilmediyse onun bâzı borçlara îtirâz ediyorlar, ediyorum filân; hani borç değil aslında, veya ödenmiş, lâkin değilse, ödeyeceksin. Çok basît, yok yağmur yumruk gitmeye gerek yok — devletle benim aramda faiz yoktur, bitti.» Bu kadar basît. Buna da «İslâm Devleti» demeye çalışıyorlar — lâkin Mustafa Özbağ Efendi açıkça reddeder.
Türkiye Cumhuriyeti İslâm Devleti midir? Savcı Diyaloğu
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hâdîseyi tafsîl eder: bir savcı dedi: «İşte darü'lharb meselesi.» Mustafa Özbağ Efendi cevâb verdi: «Çok basît. Siz Türkiye Cumhuriyeti devletini İslâm devleti olarak nitelendirebilir misiniz?» dedi. Savcı baktı yüzüne: «Tuzak soru, ‘nitelendirirseniz' derseniz, bu makâmda kendi kendinize soruşturma açmanız lâzım» dedi. Savcının önünde bulursunuz kendinizi — hele baktı; «Ya ben de Mesnevî okuyorum» dedi. Bu müthiş bir tâbî beni soruşturmaya, ama savcıların hepsi de Mesnevî okuyorlar — harika diyorum ben, ne güzel, bak ana sayfada Mesnevî var, okuyor. Tamâm, iyi, güzel; bu beslenme. Türkiye Cumhuriyeti devleti dîne dayalı bir devlet değil; nitelendirmesi: aslında dîne dayalı, lâkin İslâm dînine dayalı bir devlet değil. Sebep: Türkiye'nin bütün kanûnları Hristiyanlığa uygun. Artık kim İngilizlere «kanûnları böyle değiştireceğim» diye söz verdiyse, kim onlarla akît yaptıysa — bilmiyorum artık böyle bir akît mi oldu olmadı mı, ne söz verildiverilmedi mi, bir yerlerde bir imzâ atıldı mı atılmadı mı — lâkin Türkiye bütün hukuk sistemini değiştirmiş. Nereden almış? İsviçre'den, İtalya'dan, Almanya'dan almış. Bunu çok güzel nitelendirir öldürülen bir gazeteci olan Uğur Mumcu: «Türkiye vatandaşı dediğinizde aklınıza ne gelir?» deyince, «Cezâ yasasını Almanya'dan alan, evlilikle alâkalı yasayı İsviçre'den alan, bilmem ne yasasına İtalya'dan alan, bilmem ne yasasını İngiltere'den alan, ondan sonra yasalar… Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Yasalar bizim değil, hâlâ daha değil; onun bir koyalım yerli yerine, devâm ediyoruz.»
Hilei Şer'iyye Nikâh: Üç Talak Sonrası «Hülle»
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî misâli tafsîl eder: bu hilei şer'iyyeciler eskiden olduğu gibi bugün de var; faizle alâkalı, nikâhla alâkalı hilei şer'iyyeciler vardır. Adâm boşamış: 3 talâk, 7 talâk, 10 talâk, 12 talâk, bütün talâklarla boşamış. «Biz tekrâr berâber olacağız.» Allâh, Allâh! Mustafa Özbağ Efendi soruyor şimdi kadınâ: «Seni nasıl boşadı?» «Böyleböyle boşadı.» Adâma soruyor: «Bu seni nasıl boşadı?» «Böyleböyle boşadı.» «Allâh, Allâh, olmaz, sizin dükkânınız» diyor «bu mümkün değil. E hocam nasıl yapalım?» «Vallâhî bilmiyorum, yapacak bir şey yok.» Sonra duyuyor işte: adamın birisiyle onu tekrâr nikâhlamışlar, alâkalıalâkasız bir gece kalmışlar berâber, yok «çanak sesi geldi, çömlek sesi geldi, ee ertesi gün adâm bunu boşamış, sonra 3 ay iddet beklemiş, tekrâr o adamla evlenmiş.» Daha namûssuzcasını söyleyeyim de, bu ehveni: adâm gitmiş arkadaşına söylemiş: «Yâ, demiş böyle ee ama olsun, ben bir hocaya danıştım, ee böyle yapın dedi.» Kadınâ, o adâm arkadaşına söylemiş yâ: «Demiş gel, hani benim bu eşimle nikâhlan sonra boşa.» Nikâhlanmış. İşte o «kango» hocaya danıştılarsa, demiş ki: «2-3 gün kalsınlar berâber, ondan sonra boşasın, sen tekrâr onu nikâhınâ al.» Öyle söylediler. Mustafa Özbağ Efendi ekler: «Ben Bayındır'lıyım yâ; bizim Bayındır'ların kafası normâl herkesin gittiği yoldan gitmiyor, hele biz yaştakilerin hiç gitmiyor. Böyle adama baktım, üç gün dedim: senin eşinle berâber aynı evi paylaşan adâm, sen o kadına dokunmadın mı söylüyorsun şimdi? dedim. Böyle gözümün içine baktı: ya, demiş, dokunmadıysa eğer dedim, bu yine dedim hîleli oluyor; bunu yapan adâm için ben Hz. Peygamber lânetliyor dedim. Böyle baktı. Şimdi dedim, adâm için diyor ki, hattâ dedim o keçi damızlık keçi gibidir, Allâh ona lânet etsin diyor.»
Hadîsi Şerîfler ve İlim Eksikliği
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir îkāzı tafsîl eder: dedim şimdi insânlar hadîs okumuyor yâ, imâmlar da hadîs okumuyor, müftüler de hadîs okumuyor, ilâhiyâtçılar da hadîs okumuyor — geniş bir hadîs bilgileri yok. Geniş bir hadîs bilgileri olmadığından dolayı, ne lânetlikleri ne lânetlikleri bilmiyorlar. Böyle söyledim, şimdi durdu dedim, mübir an dedim insân nefsi adâm dese ki «Bu benim nikâhlı karım arkadaşının eşiymiş, bilmem neymiş, demese dedim, gel dese, gidecek; eşin dedim, hani eşin de değil, daha adâmın renkten renge giriyor, nasıl bir mide var sizde dedim, yâ siz de nasıl bir mide var; yürü git dedim yâ.» Şimdi bu da bir hilei şer'iyye yâ: gittin çanak sesi, çömlek sesi yok, arkadaşım, sen benim eşimi nikâhla 3 gün sonra boşa — bunlar çıktı. Şimdi daha ilerisine söyleyeyim mevzûyu kapatayım: bu artık hilei şer'iyye de değil, adâmın eşi kaç tane adâm dolaşırsa dolaşsın, günde 5 tane adâm dolaşsa dahî, Diyânet'e göre resmî nikâhı kimde ise onun eşi. Diyânet bir tek bir soruyor: resmî evlenme cüzdânı kime âid, bu adâma âid — sen onunla evlisin diyor. Kadın sabahleyin çıkıyor, akşam geliyor leylek gibi, 10 tane adâm dolaşmış — kimle evlisin? Bu adâmla. O adâmla evliliğin devâm ediyor.
Mezheb Görüşleri: Hanefî-Şâfiî Hilei Şer'iyye Kabûl, Mâlikî-Hanbelî-Zeydî Redd
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir mezhep tahlîli tafsîl eder: hîlei şer'iyye konusunda mezhebler arasında ihtilâf vardır. Şâfiîler, sonra Hanefîler ve İmâmîler bu tür şer'î hîleleri tanırlar. Lâkin Mâlikî, Hanbelî, ve Zeydîler bunları reddeder. Mustafa Özbağ Efendi der ki: «Mesela ben Hanefîlerde bunu görmedim, ribâ ile alâkalı hiç okumadım. Şâfiîlere bir diyemem, ama okumadığımdan dolayı; ama şeyde dört mezheb var, onda da az bir bakmıştım, onda da bu hilei şer'iyyeleri göremedim — yok. Hâlbuki Mâlikî, Hanbelî, ve Zeydîler bunları reddeder. O yüzden ben dahâ Hanefîlerde bu hilei şer'iyye ribâ ile alâkalı hiç fark etmeden Peygamber'in kendisi» — sözleri burada Hz. Peygamber'in tatbîkâtına döner.
Câbir b. Abdullâh Hadîsi: Hediye Olarak Verilen Fazlalık Ribâ Değildir
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hadîsi tafsîl eder: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem, Câbir b. Abdullâh radıyallâhu anh'tan bir miktâr borç para almıştır; ödeme zamânı geldiğinde ana paraya bir miktâr daha para ilâve ederek vermiştir (Ebû Dâvûd Sünen; Ahmed Müsned, Kâhire baskısı). Şimdi normâlde bunu nasıl anlamak lâzım: karşı taraf senden bir fazlalık isterse, borç veren kimseden bu istenirse, faiz olur. Lâkin ben dâmâda 1000 lira verdim, dâmât bana geri verirken kendiliğinden kalkmış bin liranın yanında bir hediye getirmiş — bunu Hanefîlerin makul karşılaması, hadîsi şerîfe dayalıdır. Çünki bu konuda kendiliğinden bir yapmış adâm. Ben bunu istersem — borç veren benim yâ — ben bunu istersem faiz olur. Şimdi konuyu biraz değiştirelim — sanırım herkes duymak istediklerini duydu, biraz da «bam teline» vuralım.
Vahşî Kapitalist Deccâlist Sistem: 2000 Yahudî Şirketi
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî-iktisâdî tahlîli tafsîl eder: dünyâ üzerinde hâkim olan vahşî kapitalist Deccâlist sistem vardır. İslâmî dünyâda da bu sistem hâkimdir. Müslümân ülke diye diyebileceğiniz bir ülke yoktur. Osmânlı'nın bıraktığı bütün ülkelerde vahşî kapitalist Deccâlist sistemler hâkimdir; istediğiniz kadar adınız «Cumhûriyet», «demokrâsi» deyin, «insân hakları, vatandaş hakları, şu hakları, bu hakları» — geçin, bunların hepsi de aldatmacadır. Birer aldatmaca isimleridir. İnsanları aldatırlar; toplulukları aldatırlar; lâf böyle yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle, cümlelerle aldatırlar. Dünyâ üzerinde hâkim olan vahşî kapitalist Deccâlist bir sistem vardır; bütün dünyâyı sömürür, bütün dünyâyı yutar, bütün dünyâyı kölesi hükmüne sokar. Bunların başında da Yahûdîler vardır. Çünki Yahûdî inanışına göre sadece Yahûdî ırkı «Tanrının ırkıdır»; diğerleri de «hayvândır», ve diğerleri de «o Yahûdî ırkının hizmetçisi ve kölesidir». Böyle olunca o iki bin tane Yahûdî şirket bütün dünyâyı sömürür; bunların dîni Hristiyân mı imiş, Yahûdî mi imiş — önemli değil, bunlar zâten genelde Deccâlist bir sistemdir.
Deccâlist Sistemin Silahları: Kan, Gözyaşı, Faiz, Fuhuş
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî tahlîli tafsîl eder: Deccâlist sistemin sistemleri kan, gözyaşı, haksız kazanç, faiz, fuhuş, anarşi, uyuşturucu, enerji üzerine kuruludur. Bunlar bütün dünyâyı bir şekilde sömürürler ve bütün dünyâyı manâda yönetirler. Senin Cumhurbaşkânını dahî onlar seçerler — aldatmacadan ibârettir. Senin Cumhurbaşkânın onların yolunda gitmezse, ihtilâl ederler ülkede; ve ihtilâl ettiklerinde de sen Başbakânmışsın, Bakânmışsın, dinlemezler — götürürler asarlar. Adnan Menderes'i astıkları gibi, gelirler darbe yaparlar; 12 Eylül darbesini yaptıkları gibi. «Bizim çocuklar» neydi, bir de Amerika'dan: «Bizim çocuklar darbe yapmış» diye haberini de yaparlar — gözüne soka yaparlar, bunu saklamazlar senden. Gelirler 28 Şubat: «Sen faize karşı mısın?» «Karşıyım.» «Gel bakalım» der, 28 Şubat'ta indirir hükûmeti; ve bir de onu öyle kötüler ki, o partinin içerisindeki insânlar dahî onu kötüler, öyle kötü lâf, darbe yapar, indir istedi adâmı, getirir koyar — gitti IMF'nin başından Kemal Derviş'i getirdi. Bunlar Sebatâistlerdir genelde. Sîz adâmın «Kemal» olduğuna bakmayın; adı «Kemâl» olanların büyük bir kısmı Sebatâisttir eskilerden.
Soros Vakfı ve İbrâhim Kalın Misâli
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî îkāzı tafsîl eder: o iki bin tane Yahûdî şirketin emrinde olanların bunların görünen yüzü kim biliyor musunuz? Soros. Bütün herkes Soros'u tanıyor, ulan Soros olsun — o kadar kafası çalışmaz. O bir piyon. O böyle görünen resim, arkasındaki ejderhayı gör. Ama o böyle vakıfları var onun, değil mi? Ne kadar adam — böyle eğitime, yeniliğe, sosyal faaliyetlere yönelik. Tabîî ondan yardım alan vakıflar var. Misâl: «Saz çalan bizim İbrâhim, neydi, İbrâhim Kalın, mesela nereden almış? Soros Vakfı'nın desteklediği vakıf onu Avrupâ'da okutmuş. Allâh, Allâh!» Şimdi o Soros'a karşı çıkabilir mi? Bize dediler ki, «Karabaş, öyle tek kestiniz, sizin elinizden alınmasının sebebi İbrâhim Kalın». Dediler, «Yapmayın» dedim, «Yapmaz» dedim, «Ben yok» dediler — o İbrâhim Kalın'ın yolunu izledim, sonrası çıktı. «Ha» dedim «tekkeyi Soroscular almış, sonra geri döndü tekrâr Soroscularına dedim biz can küçük bir topluluğuz, bizle uğraşmazlar dedim, ama demek ki sesinin fazla çıkıyor sizin, sizde var bir, bakın bunlar bütün dünyâyı böyle gizli kendi elemânlarıyla yönetirler; bunların her yerde elemânları vardır. Onları böyle vakıflar destekliyormuş gibi — yurt dışında okuturlar, doktora yaptırırlar, yüksek lisans yaptırırlar, yurt dışında büyük bir şirkette çalıştırırlar, orada müdürlüğeşefliğe getirirler, hazırlarlar; sonra hangi ülkeye lâzımsa onu oraya getirirler.»
Afgânistân Karzayı Misâli: Yetiştirilmiş Liderler
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî misâli tafsîl eder: Afgânistân'a getirdikleri Karzayî gibi — nereden geldi Karzayî? Amerika'da. Demek ki ne yapıyorlarmış? Yetiştiriyorlarmış değişik elemânlarını; o elemânları, ama ülke içinde değiştiriyorlar, sonra bir ülkeyi yıkıyorlar, ondan sonra yerine o adâmı getiriyorlar. Size çok çağrıştırır bu, aslında değil mi? Mesela Irak'a yıktılar, değil mi? Yerine de birini getirdiler mi? Mesela Kaddâfî ile yıktılar mı? Yıktılar; yerine birini getirmeyen getirdiler mi? Mursî yıktılar mı? Yıktılar; yerine birini getirdiler mi? Getirdiler. Demek ki bunlar ne yapıyorlarmış? İçeriden, dışarıdan askerî kuvvetlerle yıkıyorlarmış; sonra kendi adâmlarını getirip orada devlet kurduruyorlarmış. Sonra da o yıkılan devletten sonra kuruluyor — yâ yeni bir devlet, sonra o günü de bayrâm îlân ediyorlar. Onca kan, gözyaşı, ölüm, onca zulüm; üstüne bir de bayrâm yapıyorsunuz siz. Sonra ama bir türlü düzen tutmuyor. Bak şimdi Afgânistân'da, ama sonra da taltîf ediyorlar — bakalım taltîf etmeyi bırakmıyorlar; mesela diyorlar ki, «Sen gel şimdi», Hindli bir kimse İngiltere'ye başkân oluyor.
İngiltere Kraliçesi Diyaloğu ve Türkiye'deki Mâtem
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir manevî îkāzı tafsîl eder: aslında ne yaptılar İngiltere'yi de orayı da, o milletvekîli meclisi de? Ne yaptılar, bir operasyon çektiler. Bu arâ çok hüzünlü tabîî, Türkiye'deki insânların büyük bir çoğunluğu «Krâliçe öldü» diye, sonra Krâliçenin bir kaç tane bir tâne şeyhi öldü, kolay değil, herkes mâtem içinde. Sîz hiç olayları takîp etmiyorsunuz. Bu tarz olayların arkasında bütün bir uluslararası senaryo döner; lâkin medya Müslümân halkı dahâ şahsî hâdîselere çekerek gerçek perde arkasındaki büyük plânları örtbas eder. Mü'mîn için vazîfe, yüzeysel medya gündemiyle oyalanmak değil, perde arkasındaki Deccâlist sistemin uzun vâdeli plânlarını teşhîs etmektir. Mustafa Özbağ Efendi bu îkāzıyla, Müslümân toplulukların manevî olarak uyanıp ferâsetini geliştirmesi gerektiğini hatırlatır.
Mülkiyet Hırsızlık mıdır? Proudhon Tezi ve İslâm Reddî
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir iktisâdî tahlîli tafsîl eder: Pierre-Joseph Proudhon «Mülkiyet Nedir?» (1840) eserinde «Mülkiyet hırsızlıktır» demiştir. Bu söz tarîhî olarak çok meşhûrdur. «Üniversiteli genç arkadaşlar lütfen bu kitâbı okusun» demiş Proudhon. Lâkin İslâm bu teze katılmaz. Cenâbı Hak borç vermek olarak Allâh'a borç vermek — Bakara 2/245 («men zellezî yukridullâhe karzan hasenen»), Hadîd 57/11 («Allâh'a güzel bir borç verecek») — ve Allâh yolunda harcamak (Bakara 2/262, Bakara 2/265) olarak bunu medhetmiş, övmüştür. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri de medhetmiştir; zâten İslâm inanışında kardeşine yardımcı olmak, etrâfına yardımcı olmak vardır: «Sizin en hayırlınız etrâfınâ en fazla faydası dokunmanızdır.» Allâh'a borç vermek, cihâdda cân vermektir; Allâh'a borç vermek nefsini satın almaktır, Allâh yolunda koşmaktır — bunların hepsi de Allâh yolunda koşanlara yardımcı olmaktır, Allâh yolunda koşanlara destek olmaktır. Bunların hepsi de Allâh indinde fazîletli ve kıymetlidir. Allâh faizi harâm etmiştir, kökünden harâm etmiştir.
Faizin Azlığı-Çokluğu Önemli Değil: Faiz Faizdir
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî kāideyi tafsîl eder: o yüzden faizin azıcık çok, enflâsyon miktarı, yok şu miktar bu miktar kadar olanı — yoktur. Faiz faizdir; bunu her zaman için söylediğim bir şeydir. Allâh bizi affetsin, eşitliğin dışında daha özel olarak da paylaşma noktasından, eşitlikten sonra âile dolanının dışında düzen olmadığı için burasını okuyamadım. Paylaşma noktasında işittikten sonra dile dolânının dışında düzen olmadığı için bütün bunlar Proudhon'un sinîrine dokunuyordu. Bu yüzden var olan düzenin karşısına çıktı — Proudhon. Lâkin bir sistemden açıkça söz etmedi; mantıksızlıkları ya da densizlikleriyle kapitalizmin birlik oyununu suçlamadı. Kapitalist sistemi değil, daha az bir komünist sistem değil; şu ya da bu ya da devletçi düzen teklîf etmedi. Bu soruya cevâb verdi: «Mülkiyet nedir?» Proudhon «Hırsızlıktır» demiş. Konuyu nereye getireceğim tabîî ki: «Kira faiz midir?» sorusuna gelmektedir.
İslâmî Sistem Yoktur: Kāideler Vardır
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî kāideyi tafsîl eder: İslâm böyle değişik noktalarda bir sistem ismi vermez; lâkin İslâm genel kāideleri koyar. Genel kāideler uyulduğu müddetçe o sistem insânlığa faydalı bir sistemdir — biz buna «İslâmî sistem» diyebiliriz. Aslında «İslâmî sistem» diye bir sistem ismi yoktur. İslâm bellidir, Kur'ân bellidir, Sünnet bellidir — bu kāideleri uymayı bize emreder. Bu kāidelere uyulduğu müddetçe, adına siz ne derseniz deyin, hiç önemli değil; önemli olan o kāidelere uymaktır. O yüzden burada ister kapitalist, ister liberalist olsun, ister komünist liberalcı kapitalist sistem olsun — önemli değil. Dünyâ üzerinde bugün için mevcûd olan bütün sistemlerin hepsi de kapitalist sistemden başka bir şey değildir; hattâ vahşî kapitalist Deccâlist sistem olarak nitelendiriyorum ben bunu. Vahşî kapitalist Deccâlist sistemi dünyâ üzerinde ne tarafa giderseniz gidin — o yüzden normalde şu anda dünyâ üzerinde hâkim olan sistem budur.
Mülkiyet Hırsızlık Değildir: İslâm'ın Mülkiyet Anlayışı
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir iktisâdî kāideyi tafsîl eder: mülkiyet hırsızlık değildir; İslâm mülkiyet hakkına o kadar çok önem verir ki, mülkiyeti aslâ hırsızlık olarak görmez. Mülkiyeti haksız yere almakkazanmak farklı bir şeydir; mülkiyeti hırsızlık görmek farklı bir şeydir. O yüzden mülkiyeti hırsızlık göremeyiz. Lâkin Proudhon'a göre mülkiyet bir insânın bir şeyden yararlanma hakkından çok diğerlerinin bu şeyden yararlanmasını men etmeye hakkıdır. Bu bizzâthi doğru bir tez değildir; bir kimse kendince kendi yararlandı, bir başkasını da yararlandırabilir. İslâm insânlara faydalı olmayı, etrâfına faydalı olmayı emreder. O yüzden Proudhon belki de Hıristiyân açısından, Hıristiyân dünyâsı açısından öyle düşünmüş olabilir; lâkin İslâm böyle değildir. Mülkiyet aslâ İslâm'da hırsızlık değildir; bilakis korunması gereken bir haktır.
Toprak Mülkiyeti: Sahipsizse Devletindir
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî kāideyi tafsîl eder: İslâm hukukunda toprak genel olarak sâhipsizse devletindir. Lâkin o toprağı birisi sâhiplendiyse, ekip dikiyorsa, orası o şahsındır. Bu fethedilen yerlerle alâkalıdır: fethedilmiş bir yer — misâl bir İslâm ordusu girdi Yunânistân'ı fethetti; Yunânistân'ı kendi topraklarının içerisine kattı — oradaki temânın kendi sâhipli tarlası veya evi kendine âiddir. Lâkin oradaki sâhipsiz tarlalar ve evler direkt devletin eline geçer, ganîmet olmuş olur, cihâd ganîmeti olur. İslâm hukukuna göre oradaki cihâd ganîmeti cihâda katılanlara dağıtılır. Tespît edilir orada mülk sâhibi olan yerler — normâlde onlara âiddir. Lâkin diyelim ki savaşa katıldı bir Dimitri, savaşa katılan Dimitri savaşta öldü; Dimitri'nin evi var burada — Dimitri'nin evi cihâda katılanların arasında pay edilir.
Helâl Geçim Kaynakları Tertîbi: Cihâd Ganîmetinden Memurluğa
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî tasnîfi tafsîl eder: en helâl geçim kaynağı budur — cihâd ganîmeti. Evet, en helâli budur İslâm dünyâsında. Cihâd ganîmeti en helâl olan kazançtır. İkincisi nedir? Ticârettir. Üçüncüsü ziraâttir. Dördüncüsü hayvancılıktır. Beşincisi kira gelirleridir. Altıncısı memurluktur — 6. sırâdadır memurluk. Şimdi arada sanatkârlık vardır. Bu tertîb İslâm hukukunun helâl kazanç anlayışını ortaya koyar: cihâd üstünden gelen ganîmet, kendi emekzekâsıyla yaptığı ticâret, toprağatabîata dayalı ziraâthayvancılık, kira yoluyla mülk getirisi, ve son olarak memurluk. Memurluğun en sona konması mühim: çünki memurluk başkasının kazandığından alınan vergilerle ödenir; sıkıntılı bir kazanç değildir, ama ilk altı sırâda en sondadır. O kadar çok işi uzatmayayım. Şimdi kira bu manâda hiç bir zaman faiz değildir.
Kira Faiz midir? Hayır, Mülk-Para Ayrımı
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî kāideyi tafsîl eder: bir de toprak sâhipsizse devletindir; lâkin bir kimse kendi parasıyla bir yer aldı, o mülk onundur. Veya bir kimse para kazandı, para onun; o kazandığı parayla istediği gibi bir ev yaptı — İslâm ona karışmaz. Adâm yüz odalı ev yaptırdı, İslâm ona «Sen niçin yüz odalı ev yaptırdın?» demez. Fıkıh açısından adâmın 100 tane dâiresi olduğu, adâm kazandığını dâireye yatırdı, kazandığını dâireye yatırdı, kiraya veriyor; İslâm ona «Niçin 100 dâire var?» demez. Adâm toprak alıyor, kazandığını toprak alıyor; İslâm ona «Sen niçin toprak alıyorsun?» demez. Kiralamak İslâm hukukunda bir mülkü kiralamak, bir âleti kiralamak, bir atı kiralamak, bir koyunu kiralamak — bunlar vardır. Bir şeyi kiralıyorsunuz, belli bir zamânda belli bir para karşılığında onu kiralıyorsunuz — bu faiz değildir. Bunu faiz olarak nitelendirmek helâli harâmlaştırmak olduğundan küfür olur, Allâh muhâfaza eylesin. Bu doğru değildir.
Reşîd Rızâ'nın İlk Anlaşmadaki Fazlalık Görüşü ve Reddî
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir fıkhî tahlîli tafsîl eder: Reşîd Rızâ borç verilirken ilk anlaşmada şart koşulan fazlalığın ribâ olmadığını ifâde etmiştir (Muhammed Reşîd Rızâ, «er-Ribâ ve'l-Mu'âmelât fî'l-İslâm», Kâhire). İşte Reşîd Rızâ gibi Abduh'un talebeleri bunları söyler — eyvallâh; ve bunlardan da böyle esinlenip faizci var mı? Ülkemizde de ilâhiyâtta-Diyânet'te var bu görüşü esnâsında. Faiz, paranın kirâsı olarak değerlendirilmekle ilgilidir. İlk akîtteki fazlalık — verilen borçtan istifâde etmeye karşılık kira olarak düşünüldüğü için — yasaklanan ribâ kapsamından çıkarılmaktadır. Mustafa Özbağ Efendi «Bu doğru değil, buna katılmıyorum ben» der. O yüzden tipik İslâm hukukçuları, klasik İslâm hukukçuları buna katılmazlar; buna katılmaları da mümkün değildir. Böylece günümüz bankalarının verdiği faizli krediler meşrûlaştırılmış olmaktadır — buna aslâ katılmıyoruz. Günümüz bankalarının hepsi de faiz yuvasıdır; hepsi de faiz yuvasıdır; yaptıkları iş faizdir.
Bakara 2/279: Ana Para Sizindir — Mekke Fethi Bağlamı
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tefsîr kāidesini tafsîl eder: Cenâbı Hak Bakara 2/279'da buyurur: «Eğer böyle yapmazsanız, Allâh ve Resûlü tarafından açılmış bir savaşa hâzır olunuz; tövbe ederseniz, ana paranız sizindir; haksızlık etmemiş, haksızlığa uğramamış olursunuz.» Bu âyet normalde Mekke'nin fethi ile alâkalıdır. Mekke'nin fethinde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri Mekke'de faizi yasaklamıştır. İlk yasakladığı faizde amcası — Abdullâh'ın babası — Abbâs'ın faizleridir. Hattâ Hz. Abbâs gelir, sorar: «Anaparası da mı?» der. «Hepsi de mi?» «Sen anaparanı al» der. Bu hüküm oradandır. O yüzden Mekke'nin fethedildiğinde kaldırılan faizlerle alâkalıdır. O yüzden bir kimse hattâ birisine faizle para vermiş olsa, sonra îmânı kemâlleşse, uyansa, dese ki «Ben günâh işledim, o yüzden fazlalığı istemiyorum, fazlalığı ona verip anaparasını almaya hakkı var mıdır?» — evet vardır. Fazla paranın kiralanması, fazla evin kiralanması, fazla arabaların kiralanması, sermâyenin emeksiz kâr getirmesi faiz midir, değil midir? Fazla para nakit faize girer; lâkin ev, araba, at, makine kirâlaması faize girmez.
Mü'mînin Çelişkisi: Faiz Yasağı ve Özel Mülkiyet
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî tahlîli tafsîl eder: muhâfazakâr Müslümânlar aynı anda hem faiz yasağını hem de özel mülkiyeti savunmakla açık bir çelişkiye düşmekle — sanıktırlar. Bu Fazlur Rahmân'ın iddiâsıdır; en Fazlur Rahmân da, işte bildiğimiz gibi, başka bir şey değildir. O yüzden Mustafa Özbağ Efendi'nin cevâbı: faiz yasaktır, faiz harâmdır. Bir mülkün kiralanması ile paranın kiralanması aynı kategoride görmez İslâm; İstanbul'un (klasik İslâm hukuku) aynı kategoride görmez. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri dedi aynı kategoride görmemiştir. Artık Fazlur Rahmân'a geçelim demiş 16 sayfanın sonu; gelmiş, inşâ'Allâh biz 17 sayfadan devâm edeceğiz. Bunları derslerde genelde işlediğimizden, böyle ben de hani yabancısı olduğum bir konu değil; böyle konu akıp gidiyor tabîî. Biz bir de tabîrî câizse Mustafa Özbağ Efendi klasik fıkhı savunduğundan o yüzden onun için râhat bir sohbet oluyor: bir fazlalıksa faiz, faizdir, at gitsin kenâra. Allâh bizi affetsin; haklarınızı helâl edin, el-Fâtiha, âmîn.
Fazlur Rahmân'a Geçiş: Tıp İnsânların Geç Tanınması
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî kāideyi tafsîl eder: Fazlur Rahmân tektir önümüzde, var şimdi bir tıp. İnsânlar kendi zamanlarında kâle alınmıyorlar; çünki kendi zamânlarındaki ulemâ da bunları çok kâle almamış. «Ne olacak ki, demiş, böyle bir söylemiştir» demişler. Hani İslâm dünyâsında bu bir yer bulmaz diye düşünmüşler; lâkin aradan çok uzun zaman geçmemiş, 40 yıl, 50 yıl, 100 yıl ondan sonra bunlar çok büyük bir âlimmiş gibi İslâm dünyâsında anılır olmuş. Mustafa Özbağ Efendi der: «Ben hep derim biz böyle önemsemiyoruz: ne, o işte ayakkabıdan da kurbân olur ayakkabı — adâm televizyonda masada getirdi, ayakkabıdan da kurbân olur diye; bu belki de o esnâda hepimiz alay ettik, dalga geçtik — ulan ayakkabıdan kurbân mı olur, horozdan kurbân olur, balıktan kurbân olur diye. Bundan 100 yıl sonrasını düşünemiyorsunuz: yüz yıl sonra Türkiye'de bir âlim çıkmış, ayakkabıdan kurbân olur demiş; o zaman bütün bu tasaddûk eşyalarından hepsinden kurbân yerine geçer diyebilirler mi? Diyebilirler. Hiç kimse o zamân için Abduh'u kâle almamışsa, kendi yaşıtlarıçağdaşları, Abduh'u kâle almamışlar, redde bile yazmamışlar — ona demişler ki, masonun teki geldi Mısır'da Eğitim Bakânlığı'na oturdu, yeniden eğitimle alâkalı işte Mısır'ı ayaklandıracağız diye uğraştı. Uğraşmamışlar bile, bakmamışlar bile; lâkin yüz yıl sonra Abduh'un fikirleri İslâm dünyâsını karıştırmaya yetmiş.»
İbn Teymiye-Kevser, Abduh-Gazâlî Karşılaştırması
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tarîhî tahlîli tafsîl eder: bakın 100 yıl sonra Abduh'un fikirleri (İslâm dünyâsını) karıştırmaya yetmiş; ve hattâ böyle değişik isimler vardır İslâm dünyâsında. Mustafa Özbağ Efendi der: «Bâzen diyorum, mesela Teymiye'yi tanıdığı kadar Kevser'i kimse tanımaz; Teymiye'nin konuşulduğu kadar İmâm Gazâlî konuşulmaz. Veya şimdi Abduh'un, Fazlur Rahmân'ın konuşulduğu kadar İmâm Gazâlî konuşulmaz, örnek. Bunların hepsi de bilinçlidir.» Şu mevzûyu mü'mîn iyi anlamalıdır: kim «büyük âlim» olarak tanıtılıyorsa, onun arkasındaki manevî silsile mâson mu, ehli sünnet mi, klasik İslâm hukuku savunucusu mu, yoksa modernist bir tahrîfçi mi — bunu tahkîk etmek farzdır. İslâm dünyâsı bilinçli bir şekilde modernist tahrîfçilerin meşhûrlaştırılması, klasik ehli sünnet âlimlerinin ise unutturulması suretiyle manevî olarak işgal edilmektedir; ve bu işgal Mustafa Özbağ Efendi'nin defâlarca îkāz ettiği Deccâlist sistemin uzun vâdeli bir stratejisidir.
Mustafa Özbağ Efendi'nin Tutumu: Klasik Fıkıh Savunması
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tutumu açıkça beyân eder: «Ben klasik fıkhî savunuyorum; o yüzden benim için râhat bir sohbet oluyor. Bir fazlalıksa faiz faizdir; at gitsin kenâra. Allâh bizi affetsin; haklarınızı helâl edin.» Bu tutum mü'mîn için çok önemlidir: modernist tahrîflerin önüne geçen, klasik dört mezhebe (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) sımsıkı sarılan, Hz. Peygamber'in ve sahâbenin tatbîkâtını esâs alan bir fıkıh anlayışı. Mustafa Özbağ Efendi sohbet boyunca bu çizgiyi terk etmez; Abduh, Reşîd Rızâ, Fazlur Rahmân, Süleymân Uludağ gibi modernist isimlerin görüşlerini açıkça redder; el-Ezher'in son dönem Vahâbî etkisini eleştirir; hilei şer'iyye'ye dayalı banka faizi, kuyumcu altın işlemi, döviz vâdeli satışı, TOKİ, ipek/kumaş hîlelerini açıkça faiz olarak tanımlar; ve mü'mîni klasik fıkıh çizgisinde durmaya, «bilmediklerini zikir ehline sormaya» çağırır.
Faiz-Riba Sohbet Serisinin Maksadı: Mü'mîni Aydınlatmak
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir maksad beyân eder: bu Faiz-Riba sohbet serisi, mü'mîni modern dünyâda karşılaştığı iktisâdî meselelerde aydınlatmak için tertîb edilmiştir. Mü'mîn günlük hayâtında karşılaştığı bir çok muâmelede — banka, kredi, döviz, altın, gayrimenkul, tekstil, kuyumculuk, tarım, ticâret — faiz/ribâ ile bilmeyerek karşı karşıya gelmektedir. Modernist görüşlerin tesîriyle bir çoğu «Bu faiz değil, biz buna kira diyoruz», «Bu hilei şer'iyyedir, böyle yapılır» gibi ifâdelerle nefsini aldatmaktadır. Lâkin klasik fıkıh açısından durum açıktır: faiz harâmdır, fazlalık her şartda ribâdır (Câbir hadîsi gibi istisnâlar hâriç), nakit alışverişinde gecikme ribâ doğurur, hilei şer'iyye Cenâbı Hakk'ı aldatma iddiâsıdır. Mü'mîn bu meseleleri tahkîkî olarak öğrenmeli, «bilmediklerini zikir ehline sormalı», ve klasik dört mezhebin imâmlarına dönmelidir.
Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye Manevî Terbiyesi
Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye yolunun manevî terbiyesi de mü'mîni klasik fıkha sarılmayı, Abduh ve modernist silsilenin (Cemâleddîn Efgânî, Reşîd Rızâ, Mevdûdî, Fazlur Rahmân, Süleymân Uludağ) İslâm hukukunda açtığı tahrîf kapısını teşhîs etmeyi, faizin azlığıçokluğu önemli olmayıp aslen harâm olduğunu, fazlalıksız nakit alışverişinde gecikmenin ribâ doğurduğunu, hilei şer'iyye uygulamalarının (kuyumcu, tekstil, döviz, TOKİ, hülle nikâh) hakîkatte ribâ-yâ-Cenâbı Hakk'ı aldatma teşebbüsü olduğunu, kiranın faiz olmadığını, mülkiyetin Proudhon'un sandığı gibi hırsızlık olmayıp İslâm'ın koruduğu bir hak olduğunu, helâl kazancın tertîbinin (cihâd ganîmetiticâretziraâthayvancılıkkiramemurluk) öğrenilmesini, Bakara 2/279 hükmünün Mekke fethi bağlamını, vahşî kapitalist Deccâlist sistemin 2000 Yahûdî şirketi üzerinden dünyâyı sömürdüğünü, Soros vakfı gibi yapılarla yetiştirilmiş liderlerin (İbrâhim Kalın, Karzayî misâlleri) ülke yönetimine getirilmesini, ve mü'mîn için yapılması gerekenin «bilmediklerini zikir ehline sormak» ve klasik fıkha sımsıkı sarılmak olduğunu idrâk etmeye yöneltir; ve bu vasıflar onun manevî terakkîsinin temel cüzlerini teşkîl eder.
- Kur'ânı Kerîm: Bakara 2/275-279 (ribâ harâm, ana parası sizindir); Bakara 2/245 (Allâh'a güzel borç verme); Bakara 2/262, 2/265 (Allâh yolunda harcamak); Bakara 2/276 (Allâh ribâyı mahveder, sadakaları artırır); Hadîd 57/11 (Allâh'a güzel bir borç verecek); Âli İmrân 3/130 (kat kat fâiz yemeyiniz); Nisâ 4/29 (mâllarınızı bâtıl yollarla yemeyin); Nisâ 4/161 (yahûdîler ribâdan sakındırılmıştı, lâkin yediler); Rûm 30/39 (Allâh'ın yanında insânların mâlında artış olsun diye verdiğiniz şey artmaz, sadakaları kat kat artırır); Nahl 16/43, Enbiyâ 21/7 (bilmediğinizi zikir ehline sorunuz).
- Sahîhi Buhârî, Kitâbü'l-Büyû' (faizribâ); Kitâbü'l-İcâre (kira); Kitâbü'r-Rehn (rehinli borç).
- Sahîhi Müslim, Kitâbü'l-Müsâkāt-Müzâra'a; Kitâbü'l-Büyû' (ribâ).
- Süneni Ebû Dâvûd, Kitâbü'l-Büyû' (Câbir b. Abdullâh hadîsi: Hz. Peygamber'in fazlalık ile borcu iadesi).
- Süneni Tirmizî, Kitâbü'l-Büyû'; Süneni Nesâî; Süneni İbn Mâce.
- İmâm Mâlik, Muvatta, Kitâbü'l-Büyû'; İmâm Ahmed, Müsned (Kâhire baskısı).
- Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ.
- İmâm Şâfiî, el-Ümm; İmâm Ebû Yûsuf, el-Harâc; İmâm Muhammed eş-Şeybânî, el-Mebsût.
- İmâm Serahsî, el-Mebsût; Kâsânî, Bedâi'u's-Sanâi'; Merğînânî, el-Hidâye.
- İbn Kudâme el-Hanbelî, el-Muğnî (ribâ ve büyû' bahisleri).
- İbn Teymiye, Mecmû'u'l-Fetâvâ; İbn Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakki'în.
- İmâm Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, Kitâbü'l-Helâl ve'l-Harâm; el-Mustasfâ.
- İmâm Kuşeyrî, er-Risâletü'l-Kuşeyriyye; İmâm Sühreverdî, Avârifü'l-Ma'ârif.
- Pierre-Joseph Proudhon, Qu'estce que la propriété? (1840).
- Muhammed Reşîd Rızâ, er-Ribâ ve'l-Mu'âmelât fî'l-İslâm, Kâhire.
- Muhammed Abduh, el-A'mâlü'l-Kâmile, Kâhire.
- İmâmı Rabbânî, Mektûbât (Masonmodernist sapmaların reddî).
- Mustafâ Özbağ Efendi, Sohbet Serileri, Faiz-Riba Sohbeti #3.
Sohbetin Tasnîfi: Bu Faiz-Riba Sohbeti İslâm hukukunda klasik fıkıh ile modernist görüşlerin ayrımını, Hindistân'da İngiliz işgâli sonrası Seyyid Ahmed Hân'ın ribâyı «tefecilik» olarak daraltmasını, Muhammed Abduh'un yatırım sandıkları nemâsı görüşü ve 33 dereceli Mason kimlik iddiâsını, Cemâleddîn Efgânî-Mevdûdî-Reşîd Rızâ-Fazlur Rahmân-Süleymân Uludağ silsilesinin aynı modernist ekipte yer almasını, el-Ezher'in Abduh sonrası dönüşümünü ve son dönem Vahâbî etkisini, «bir kazanç getiren her borç verme ribâdır» klasik fıkıh kāidesini, kumaş ve döviz misâllerinde fazlalık ile gecikmenin her ikisinin de ribâ olduğunu, kuyumcutekstildöviz-TOKİ hilei şer'iyyelerinin hakîkatte aldatma teşebbüsü olduğunu, üç talâk sonrası «hülle» nikâhının da hilei şer'iyye olduğunu, Hanefî-Şâfiî mezheblerinde hilei şer'iyye kabûlü olduğunu lâkin Mâlikî-Hanbelî-Zeydî mezheblerinin reddettiğini, Câbir b. Abdullâh hadîsinde Hz. Peygamber'in kendiliğinden fazlalık vermesinin (istek olmadan) caiz olduğunu, vahşî kapitalist Deccâlist sistemin 2000 Yahûdî şirketi üzerinden dünyâyı sömürdüğünü, Soros vakfının yetiştirilmiş liderler (İbrâhim Kalın, Karzayî) üzerinden ülkeleri yönetmesini, mülkiyetin Proudhon'un sandığı gibi hırsızlık olmayıp İslâm'ın koruduğu bir hak olduğunu, helâl kazancın tertîbini (cihâd ganîmetiticâretziraâthayvancılıkkiramemurluk), kiranın faiz olmadığını, Bakara 2/279'daki «ana parası sizindir» hükmünün Mekke fethi (Hz. Abbâs faizleri) bağlamını, Reşîd Rızâ'nın ilk akîtteki fazlalık «kira» görüşünün reddini, ve mü'mîn için yapılması gerekenin «bilmediklerini zikir ehline sormak» ve klasik fıkha sımsıkı sarılmak olduğunu tafsîl etmektedir.
Kaynak: mustafaozbag.com | Video: YouTube | Seri: Faiz-Riba