Mustafa Özbağ Efendi 5. Nasîhat Sohbeti'nde Âli İmrân 3/102-103 âyeti kerîmesini tafsîl eder: «Ey îmân edenler, Allâh'tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun ve her hâlde Müslümân olarak cân verin. Hep birlikte Allâh'ın ipine sımsıkı sarılın ve sakın ayrılığa düşmeyin. Ve Allâh'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani siz düşmân idiniz, O kalplerinizin arasını uzlaştırdı da O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz; siz bir ateş uçurumunun tam kenarındayken sizi oradan doğru yola eresiniz diye kurtardı. Allâh âyetlerini size böylece açıklar.» Sohbet konu başı olarak Allâh'ın ipine sımsıkı sarılmaktır; lâkin Cenâbı Hakk'ın âyeti kerîmede ondan önce zikrettiği «Allâh'tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun» emrî üzerinde de durulur. Mustafa Özbağ Efendi âyetin tertîbinin hilâfına olmaksızın merdiven adımları gibi önce zemini — yâni Allâh'ın ipine sımsıkı sarılmayı — tafsîl eder, sonra üzerine çıkarılan basamağı (Allâh'tan hakkıyla korkmayı) ele alır. Çünki Allâh'ın dînine, yâni Kur'ân ve Sünnete sımsıkı sarılamayan kimseye Allâh'tan hakkıyla korkmayı izâh etmek nâfile olur; binâ olması gereken zemin önce te'sîs edilir. Allâh'ın ipi bu fakîre göre Kur'ân ve Sünnettir; Resûli Ekrem efendimiz: «Size iki şey bıraktım, Allâh'ın kitâbı Kur'ân ve benim Sünneti Seniyyem; kim bu iki şeye sımsıkı sarılırsa o kurtuluşa erer» buyurmuştur. Bugün Ümmeti Muhammed'in en büyük hândikabı Kur'ân ve Sünnete sımsıkı sarılamamasıdır; tarîkatları halletti emperyalistler, mezhepleri halletti, sünneti seniyyeyi halletti, sıra Kur'ân'a geldi; lâkin Cenâbı Hak: «Kur'ân'ın koruyucusu Benim» buyurdu — bu da Kur'ân'ı yaşayan Müslümânlar eli ile olur. Bu sohbet sevmekkorku-Allâh'tan hakkıyla korkma, sabâh namâzı evde olabiliyor mu, tavuk helâl kesim mi denilirken namâzzikirdilden çıkanlar nasıl detaylandırılıyor, konserve etiketi okunduğu kadar çocuğuneşin haramıhelâli inceleniyor mu, streç pantolon ile yürüyen erkek delikanlının tesettürü, Mustafa Özbağ Efendi'nin yeni Müslümân olduğu Bayram Sabâh'ında dayısının kızı ile tokalaşmama ve abla'nın sarmaşmaya gelmesine «Abla, dur, gelme, harâm» deyişi, üzüm üzüme baka baka kararır mütemâdiyen olgunluğun terk edilişi, son 10 senede uyuşturucu kullanımının %1600 artışı, amirlerden ve âlimlerden bir şey beklemenin ölü gözünden yaş beklemek olduğu, lgbtcılarapkk'lılara dur diyen olmaz iken Müslümânlara hakaretin yaygınlaşması, kadının kocasına 3 ay uzaklaştırma aldırması, ve her evde Kudûrî-İlmihâl-Hanefî fıkhı-Kur'ân-Riyâzü's-Sâlihîn olması bahisleri ile tafsîl olunur.
Âli İmrân 3/102-103: Allâh'tan Hakkıyla Korkun-İpine Sarılın-Tefrikaya Düşmeyin
Mustafa Özbağ Efendi sohbete temel hakîkati ortaya koyarak başlar: Cenâbı Hak Âli İmrân 3/102-103'te buyurmuştur: «Ey îmân edenler, Allâh'tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun ve her hâlde Müslümân olarak cân verin. Hep birlikte Allâh'ın ipine sımsıkı sarılın ve sakın ayrılığa düşmeyin. Ve Allâh'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani siz düşmân idiniz, O kalplerinizin arasını uzlaştırdı da O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz; siz bir ateş uçurumunun tam kenarındayken sizi oradan doğru yola eresiniz diye kurtardı. Allâh âyetlerini size böylece açıklar.» Burada konu başı Allâh'ın ipine sımsıkı sarılmaktır; lâkin Cenâbı Hak ondan önce Allâh'tan nasıl korkmamız gerekirse öyle korkmamızı emretmiştir. Mustafa Özbağ Efendi sohbeti, ondan bir önceki âyeti kerîme olan «Allâh'a sımsıkı sarılın» meselesinin de ardından girer; aslında konu olarak Allâh'a sımsıkı sarılığından giriş yapacaktı, lâkin burada bir şey kendince sezinlemiştir: îmân-İslâm-İhsân tertîbi gibi, Allâh'ın ipinden kasıt Allâhu a'lem Allâh'ın dînidir, yâni Kur'ân ve Sünnettir — bu işin avâmla alâkalı kısmıdır. Ya'nî siz Allâh'a sımsıkı sarılamazsanız, Allâh'tan hakkıyla hiç olmazsa korkun; ve aynı zamanda bir alt kategoride Allâh'ın ipine bârî sarılın. Mustafa Özbağ Efendi buradan yukarı doğru gitmeyi arzu eder, bu hafta kendince der ki: önce Allâh'ın ipini sımsıkı sarılmayı konuşalım, ya'nî zemini konuşalım, ondan sonra üzerine merdivenle yürüyelim. Burada âyeti kerîmenin hilâfına konuşmak değil, o âyeti kerîmenin sıralamasını bozmak da değil, kalbe gelen budur: hani önce zirveyi Cenâbı Hak konuşmuş, demiş ki Allâh'a sımsıkı sarılın; e şimdi Allâh'ın dînine uymayan, Allâh'ın zemîn olarak Kur'ân ve Sünnete tâbi' olmayan bir kimseye Allâh'a sarılmayı anlatmak biraz kapalı kalır; o yüzden onu ilk önce olması gereken tabana çekelim — olması gereken taban o kimsenin Allâh'ın ipine sımsıkı sarılmasıdır.
Allâh'ın İpi Kur'ân ve Sünnettir: Resûlullâh'ın İki Emânetî
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tefsîr kâidesini tafsîl eder: normâlde müfessirlere bakarsanız hepsi de işte Allâh'ın ipi Kur'ân'dır, Allâh'ın ipi İslâm'dır, Allâh'ın ipi ondan sonra bu tip benzetmeler — tefsîrler okuyabilirsiniz. Burada Allâh'ın ipi bu fakîre göre — bunda böyle söyleyen müfessirler de olmuş — Kur'ân ve Sünnettir. Bugün dünyâ Müslümânlarının en büyük handikabı Kur'ân ve Sünnete sımsıkı sarılamamalarıdır; Kur'ân'ı önünde tutmamaları, Sünneti Seniyye'yi önde tutmamaları. Ve âyeti kerîmede sonra diyor ki zaten: «Tefrikaya düşmeyin, ayrılmayın.» O yüzden bu manâda Allâh'a sımsıkı sarılmak olarak gördüğümüzde, Kur'ân ve Sünneti Seniyye'yi öne koyacağız. Resûli Ekrem efendimiz buyurmuştur: «Size iki şey bıraktım; birisi Allâh'ın kitâbı Kur'ân, birisi de benim Sünneti Seniyyem'dir — kim bu iki şeye sımsıkı sarılırsa o kurtuluşa erer» (Muvatta, Kader 3; Hâkim, Müstedrek). Demek ki Allâh'ın ipi Kur'ân ve Sünnettir; Müslümânlar bu iki emânete sımsıkı sarılırlarsa kurtuluşa ererler, sımsıkı sarılamazlarsa tefrikaya düşerler.
Sekülerizmin Tahrîbâtı: Tarîkatlar-Mezhepler-Sünnet-Sıra Kur'ân'a Geldi
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî kâideyi tafsîl eder: dünyâ üzerinde bu seküler dünyâ dediğimiz dünyâ ve o seküler dünyâyı sömüren emperyalistler, bizim Kur'ân ve Sünnete sarılmamızı istemiyorlar. Bu Müslümân ülkelerde de oynanan büyük bir oyun var; bu oynanan oyun şudur: tarîkatları halletti, mezhepleri halletti, Sünneti Seniyye'yi de halletti; şimdi sıra geldi Kur'ân'ı halletmeye. Lâkin muhakkak ki Cenâbı Hak: «Kur'ân'ın koruyucusu Benim» (Hicr 15/9) diyor. Kur'ân'ın koruyucusu O ise, o zaman bu Kur'ân'ı koruyacak olanlar Allâh'ın ipine sarılanlardır. Bunu böyle gökten gelecek olan bir el Kur'ân'ı koruyacak diye beklemesin Müslümânlar; Müslümân Allâh'ın Kur'ân'ını yaşayaraktan koruyacak, Sünneti Seniyye'yi yaşayaraktan koruyacak. Ne yazık ki Ümmeti Muhammed bu sekülerlikten nasîbini alıyor ve Kur'ân ve Sünneti Seniyye'yi yaşamakta problem çekiyor; ve biz Kur'ân ve Sünneti yaşamakta bir sürü amaalarımız var, bir sürü kendimizce çekincelerimiz var. Biz artık Sünneti Seniyye'yi işlemekten utanıyoruz, biz Kur'ân ve Sünneti Seniyye'yi tebliğ etmekten utanıyoruz, biz Sünneti Seniyye'yi yaşamaktan artık utanıyoruz, çekinir hâle geldik; ve dînimizi yaşamaktan, dînimizi haykırmaktan utanır hâle geldik, çekinir hâle geldik. Oysa âyeti kerîmede diyordu: «Kınanmaktan korkmayanlar» (Mâide 5/54) — iman edip kınanmaktan korkmayanlar. Biz artık dînimizle alâkalı kınanmaktan korkar hâle geldik.
72-73 Fırka Hadîsi: Fırkai Nâciye'den Olabilmek
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî kâideyi tafsîl eder: bu seküler dünyâ, seküler inanç, seküler tâgūtî inançlar ve seküler baskılar ve Müslümânların üzerindeki baskılar — Müslümânları ne yazık ki her gün adım adım geriye doğru götürüyor; adım adım geriye götürünce Müslümânlar kendi dînlerini yaşamaktan, kendi doğrularını söylemekten, haykırmaktan uzaklaşmaya başladılar; ve tefrikaya da düştüler. Hani Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem hazretlerinin: «Ümmetim 73 fırkaya bölünecek; 72'si Cehennem'de olacak, bir tânesi fırkai nâciye, kurtuluşta olacak» (Ebû Dâvûd, Sünnet 1; Tirmizî, Îmân 18) buyurduğu noktaya geldik. Artık Sünnet inkârcıları, hadîs inkârcıları, âyet inkârcıları («Allâh olsaydım böyle âyet indirmezdim» tarzı sözler), mezhep inkârcılarının baskısı altında, siyâsetçilerin baskısı altında, devlet yönetimlerinin baskısı altında Müslümânlar ne yazık ki Kur'ân ve Sünneti Seniyye'yi kendilerince yaşayamadıkları gibi, ve'yâhud da kasıtlı bir şekilde yaşamadıkları gibi, ve aynı zamanda anlatamaz hâle geldiler. Öyle bir hâle geldi ki Müslümânların kendi içerisindeki bir kısım eksiklikler, noksanlıklar, yanlışlıklar kamuoyunun önünde — ama sosyal medyada daha da abartılaraktan — anlatılınca, biz dînimizi tam olarak anlatma, dînimizi tam olarak yaşama noktasında sıkıntımız var. Biraz da kendimizi eleştirirsek bizlerde de sıkıntı var: nerede ne konuşulacağını bilmeyen, nerede nasıl davranılacağını bilmeyen, nerede ne sohbet edileceğini bilmeyen, ve'yâhud da bu konuda ehliyetsiz kimselerin davranış biçimlerinden dolayı da Müslümânlar ne yazık ki sıkıntı çekiyor; ve Müslümânlar o zaman da dînlerini tam anlatma, dînlerini tam yaşama noktasında değiller.
Bir Bizim Birimiz Bine Bedel Olmalıydı: Korkular Bizi Sardı
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî kâideyi tafsîl eder: biz Allâh'ın ipine sımsıkı sarılanlardan olamıyoruz; Allâh'ın ipine sımsıkı sarılanlardan olmuş olsak, bizim birimiz bine bedel olacaktı. Lâkin bizim birimiz birine bedel değil! Biz artık annebabâ korkusu, eş korkusu, çocuk korkusu, devlet korkusu, sistem korkusu, ekonomik sistem korkusu — bütün korkular bizim üzerimize toplanmış. Biz dînimizi tam olarak sımsıkı Allâh'ın ipine sarılıp yaşama noktasında değiliz, ne yazık ki değiliz; bizim o kadar çok korkumuz var ki, o kadar çok korkumuz var ki: iş kaybederiz, aş kaybederiz, eş kaybederiz, çocuk kaybederiz, kariyer kaybederiz, sınıf kaybederiz, konum kaybederiz; bizim etrâfımız var, etrâfımızı kaybederiz; hep geri adım çekil, geri adım çekil, geri adım çekil. Çekil çekil ne yazık ki artık Müslümânlar kendi dînlerinden, îmânlarından tâviz verir hâle geldiler. Buna sebep nedir? Allâh'tan korkmadıkları için. Eğer Allâh'tan hakkıyla korkmuş olsaydık, bu korkuların hiçbirisi bizi sarmazdı. Anlatırken Allâh korkusunu unuttuk biraz; oysa korkmadığımız için itâat etmiyoruz, korkmuyoruz çünki sevmek korkuyu getirir — sevmenin kolunda korku vardır.
Sevmek Korkuyu Getirir: Mâşûkun Kaşını Kaldırmasından Korkmak
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tasavvufî kâideyi tafsîl eder: sevmek gerçekten bir kimseyi seviyorsa, kolunda korkuyu getirir. Neden? Seven kimse mâşûkunun kaşını kaldırmasından korkar — hani azaptan korkmak değil, kaşını kaldırırsa ne yaparız, küserse ne yaparız, darılırsa ne yaparız, bize selâmımızı almazsa veya selâmımıza cevâb vermezse ne yaparız, ve'yâhud da biz bir mağdûriyetimizi anlatırsak bize cevâb vermezse ne yaparız — sevenin içinde böyle bir inceden bir korkusu olması gerekir. Eğer sevenin bu noktada o korku sevenin kalbinden gittiyse, o kimsenin sevgisi hevâ ve heves sevgisi olur; hevâ ve heves sevgisi olduğu için en çok seven en büyük günâhı istiyor, en çok seven en büyük problemi çıkarıyor, en çok seven en büyük edebsizliği yapıyor, en çok seviyorum diyen en büyük terbiyesizliği yapıyor. Baktığın zaman kelâmda çok seviyor; seviyorsan korku olması lâzımdı, korkman lâzımdı; o edebsizliği yapmaman lâzımdı, seviyorsan korkman lâzımdı, onun gözünün içine baka baka o günâhı istememen lâzımdı; seviyorsan korkman lâzımdı, «Aman bir hatâ yaparsam bir yanlışlıkbir eksiklik yaparsam bana kaşını kaldırırsa» diye düşünmen gerekiyordu. Ama her şey taverne müziği gibi yalan olduğundan, bizim sevgilerimiz de birer yalan sevgi oldu: Allâh'a karşı yalan sevgi oldu, Resûlullâh sallallâhu aleyhi vesellem'e karşı yalan sevgi oldu, üstâdımıza karşı yalan sevgimiz oldu, eşlerimizeçocuklarımızaarkadaşlarımızadostlarımızaannelerimizebabalarımıza karşı sevgimiz yalan oldu. Bunun gerçek realitesi, o sevginin realitesi yaşamaktan uzak oldu, bir edebiyât oldu, güzel bir şiir oldu, şarkı oldu; biz şarkıyı dinledik efkârlandık, şiiri okuduk efkârlandık, ama onu derinlemesine yaşamadık. O yüzden sevgimizin yanında, korku, kolunda korku kalmadı; kalmayınca biz «O seviyoruz» teranesiyle her türlü haltı karıştırır, her türlü haltı yer hâle geldik — hem ümmet olarak hem dervîşler olarak.
Tekābül 16: Gücünüz Yettiğince Allâh'tan Korkun
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir tefsîr kâidesini tafsîl eder: âyeti kerîmede Tekābül 64/16'da Cenâbı Hak buyurmuştur: «Gücünüzün yettiğince Allâh'tan korkun.» Madem ki hiç olmazsa sevemedik, sevemediğimizden dolayı hatâlarınyanlışlıklarıneksikliklerin içine düştük, o zaman nasıl korkmamız gerekirdi? O korkunun bizi hatâya, günâha götürmemesi gerekirdi; o korku, o ateş korkusu evimizde, iş yerimizde, mahallemizde, dergâhımızda hissedilmesi gerekirdi. Evlerimizde o korku var mı? Evlerimizde o Allâh'tan korkmayı yansıtabildik mi? Sabâh namâzında ev halkı komple namâza kalkabildi mi, yoksa herkes bir taraflarda kimse kimseye karışmıyor mu? Sabâh namâzına ev halkı komple kalkmıyorsa — ki kalkılmıyor — o zaman demek ki evin içerisinde Allâh'tan bir korkudan emare yok. Bir emare olmuş olsa, herkes bir fiil namâza kalkacaktı. Bahânemiz çok: «Bende şeker var, kafamı kaldıramıyorum sabâhleyin; işte şöyle yan geliyorum, böyle düz geliyorum, kafam bulanık oluyor, onun problemi var, onun tansiyonu var, onun şekeri var, onun kalbi var, onun midesi var, onda damar tıkanıklığı var, ona da ciğer tıkanıklığı var, o çok yorgun, o çok stresli, onun muhakkak yatması lâzım» — sabâh namâzı yok!
Düğün-Nişân-Eğlence-Kıyâfet-Yürüyüş Tarzımızda Haram Var mı?
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî kâideyi tafsîl eder: bir haram işleniyor mu? İşleniyor; bir müddet duruyoruz. Düğünlerimiznişânlarımızeğlencelerimiz harâm mı? Evet. Kıyâfetlerimiz harâm mı? Evet. Yolda yürüyüşlerimiz harâm mı? Evet. Hayatı yaşayış tarzımızda haramlar var mı? Evet. Herhangi bir sebepten dolayı bu harâma «Dur» diyebiliyor muyuz? Hayır. Haramlar bizi sarmış mı? Evet. Ama: «O arkadaşımız bize gücenir, o akrabamız bize gücenir, o bizim kardeşimiz gücenir, o şöyle derse böyle olur, o şöyle olursa böyle olur» — biz hayatımızı Kur'ân ve Sünnete göre dizayn edeceğimize, ne yazık ki Kur'ân ve Sünneti hayatımıza göre dizayn etmeye çalışıyoruz. Dînî yaşantımızı, dînî yaşantımızı hayatımıza göre dizayn ediyoruz. Olmaz ki! «Bu zamanda da fâiz almadan ticâret mi olur?» — alıyoruz biz. «Evet bu zamanda da böyle olur cânım» — evet. Olmaz! Bu zamanda fâiz harâm idiyse harâmdır; o zamanda harâm idiyse o zaman da harâmdır; harâmı zamana göre helâlyol yapamayız.
Tavuk Helâl Kesim mi? Ama Namâz-Zikir-Dilini Detaylandırmıyoruz
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hayât misâlini tafsîl eder: markette adam soruyor — «Hacı efendi, tavuk helâl kesim mi?» Markette bunu soruyor; baktım tavuk helâl kesim mi diye soruyor. Böyle omzundan baktım, «Tavuk helâl kesim» dedim. Bir selâm mıyız böyle? Baktı o hacı efendi, «Ağır bir söz söyledin». Hayır, ağır bir şey söylemedim! Sen helâl kesim arıyorsun, midendeki helâl mi? Senin kazancın helâl ise sen helâle doğru gideceksin zaten; sen tavuğu yiyeceksin; neden helâl mi diye soruyorsun ki? Helâl mi diye soruyorsan şüpheli, zaten alma yeme onu! Biz tavuğun helâliniharamını, etin helâliniharamını ve'yâhud da herhangi bir gıdada «Yok domuz ürünü var mı yok mu» çok ince detayına kadar detaylandırıyoruz da, ama: namâzımızı detaylandırmıyoruz, orucumuzu detaylandırmıyoruz, zikrimizi detaylandırmıyoruz, hareketlerimizitarzımızı detaylandırmıyoruz, dilimizden çıkanları detaylandırmıyoruz. Biz tavuğun haramınıhelâlini bakıyoruz, dilimizden çıkanın gıybet olup olmadığınıiftirâ olup olmadığını ona bakmıyoruz; ve'yâhud da biz yiyecek olduğumuz herhangi bir konservenin harâm mı helâl mi olduğuna bak, ama evimizde eşimize davranırken harâm mı helâl mi davrandık, ona bakmıyoruz.
Konserve Etiketini Saatlerce Okuyoruz, Çocuğumuzun Hayatını Hayır
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hayât misâlini tafsîl eder: biz konservenin neden ve imâl edildiğine, böyle Kullanma Kılavuzunu saatlerce okuyoruz; ama çocuğumuzun hayatı harâm mı helâl mi ona bakmıyoruz. Konserveyi incelediğimiz kadar çocuklarımızın haramlarınıhelâllerini incelemiyoruz; konserveyi incelediğimiz kadar eşlerimizin haramınıhelâlini incelemiyoruz; konserveyi incelediğimiz kadar önce kendi nefsimizin haramınıhelâlini incelemiyoruz. Ama baktığımızda prototip olarak: sakalımız güzel, hayderimiz güzel, sarığımız güzel, konserveye bakıyoruz — o da çok güzel; ama çocuklarımız gece nereye gitti, gündüz nereye gitti, namâzı tamâmladı mı namâzı tamâmlamadı mı, tesettürüne dikkat etti mi (erkekkız ayırmıyorum, sebep: erkeklerin de tesettürleri bozuk, çünki giyiyorlar streç pantolonları, her tarafları meydanda, onlar da çıkıyorlar meydana). Biz o çocukların, genç delikanlı çocuk — biz onun da bakmıyoruz kıyâfetine: bu nasıl bir don, nasıl bir pantolon? Değil, o don! Bu nasıl bir don? Streç, her şey meydanda. Bununla dışarı çıkıyorsun — bu Kur'ân ve Sünnete aykırı, bu Hanefî'ye göre tesettüre aykırı; biz o çocuklarımıza da diyemiyoruz; ama konserveye bakıyoruz, biz konserve helâl-Muharrem mi diye okuyoruz. Ve'yâhud da: nerede o ucuz, sonuna kadar araştırıyoruz; ne nerede 1 lira ucuz araştırıyoruz; ne nerede 1 lira ucuz diye araştırdığımız kadar, biz kendimiz Kur'ân ve Sünneti nerede ne kadar yaşıyoruz, nerede ne kadar yaşamıyoruz araştırmıyoruz. Ve Allâh'ın dînine ne yazık ki sımsıkı yapışamıyoruz; sımsıkı yapışamadığımızdan dolayı dağılıyoruz, tefrikaya düşüyoruz.
Mustafa Özbağ Efendi'nin Bayram Sabâh Kıssası: «Abla, Dur, Gelme, Harâm»
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hâtırâyı tafsîl eder: kendi nefsi için söyler — «Ben Mustafa Özbağ olarak yeni Müslümân olduğum zaman ki keskinliğimi arıyorum kendimde; ben kendi nefsimi söylüyorum; bakın ben yeni Müslümân olduğum zaman ki Mustafa Özbağ'ı arıyorum, o keskinliği arıyorum.» Bu harâm mı? Harâm. Bırakıyordum ben hiç unutmuyorum: bir Bayrâm Sabâh'ı annem, kız kardeşim ve ben dedemlere gidiyoruz, anneannemlere. Annem bana yolda tembîhliyor: «Bak, dayının kızları seninle bayramlaşmak isterlerse bayramlaşacaksın onlarla; tokalaşacaksın, sarmaşacaksın; yoksa dönerim» dedi. «Dönelim» dedim ben. Annem durdu. «Bu sefer nasıl yâni?» dedi. «Harâm harâmdır anne, benden harâmı isteme; bayramsa bayrâm, seyrânsa seyrân, harâmsa yapmayacağım» dedim. Annem biraz mudurdandı, bizim oranın tâbîriyle. Ben dedemlerin bahçe kapısı — daha doğrusu dedemde bir oğlu var, bir de avlunun dışında bahçe var — biz avlu kapısından içeri girdik. Hacı Mehmet'in en büyük ablâsı var, kulakları çınlasın, çok sever beni; o zaman da nişânlı, beni bir gördü — yeni mi evliydi, evlendi, kim de teyzemizin oğlu, yetim teyzemizin oğlu (yâ'nî teyzemiz vefât etmiş hemen o doğduktan sonra, tanımıyordu Reşat annesi). Tâbî evlenince yakın bir köye gitti. Beni gördü, «Mustafâ» diye koşturuyor sarmaşacak. Birinin yanına ben dedim ki: «Abla, dur, gelme»; ondan sonra dedim «Abla harâm.» Ben böyle «Tatlım, ablân, harâm» dedim. Böyle kolları düştü, hiç unutmuyorum. «Essahmış demek» dedi. «Neymiş?» dedim. «Essah olan, senin için dervîş oldu dediler.» «Doğru demişler» dedim. «Doğru demişler. Neyse bayrâmınız mübârek olsun.»
Dedemin «Doğru» Tasdîki: Kestirip Atmak Büyük Rahatlıktır
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hâtırâyı tafsîl eder: içeri girdik. İçeride de Ethem dayım var, hanımı var, kızları var, küçük kızı var; bizde Yaşat o var. Ben içeri girdim, dedemin elini öptüm, anneannemin elini öptüm, dayımın elini öptüm, yengemin elini öptüm; kıza gelince «Bayramınız mübârek olsun» dedim. Kopardı fırtınayı: «Bu ne oluyor şimdi? Bu senin kardeşin değil midir?» dedi. Ben de döndüm dedeme: «Dede, kardeş ise Zehrâ ablâm ile Neşet ağabey'i neden evlendirdin?» dedim. «Kardeş mi?» dedim. «Değil» dedi. «Benim yaptığım doğru mu?» «Doğru» dedi. Ethem dayım biraz daha konuşacak oldu, «Sus» demezdi; tâbî Ethem dayım gene biraz bir şeyler pıtırdadı; ama dedem orada «Doğru» deyince mesele kapandı. Ne, şu harâm mı harâm? Gitmiyorum ben, harâm mı harâm? Yapmıyorum, harâm mı harâm? Kestirip atıyor — bu çok büyük rahatlıkmış, bu muhteşem bir rahatlıkmış. Sonradan hevâ-heves giriyor işin içerisine. Şimdi kimse üzerine alınmasın diye, ben buradan: «Adnan alınırsa, Câfer alınırsa» bu hâle geliyor sonradan insân, alınsın kardeşim! Sen Kur'ân ve Sünnete sımsıkı yapış, sen oradan tâviz verme, sen onu dosdoğru yaşa, bırak alınan alınsın, bırak kırılan kırılsın; Allâh kırılmasın sana karşı, Allâh gücenmesin sana karşı, Allâh sırtını dönmesin sana, ya seni o tarafa çevirir verirsin ne olacak; ya onlardan sayarsa seni, ya orada bırakıverirsin senin olacak. Peygamberine dedi: «Seni orada bırakıveririm» dedi peygamberine, «Seni orada bırakıveririm.» İşte gücümüzün yettiğince Allâh'tan korkamadık, korkmadık.
Üzüm Üzüme Baka Baka Kararır: Olgunluğu Terk Eder Hâle Geldik
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir terbiye kâidesini tafsîl eder: gücümüzün yettiğince Allâh'tan korkup Allâh'ın ipine sımsıkı sarılamadık; Allâh'ın dînine sımsıkı sarılamadık; Allâh'ın dînini dosdoğru hayatımıza inşâ edemedik. Bozulduk. Hani «Üzüm üzüme baka baka kararır» atasözü vardı — bunu Hazreti Mevlânâ Mesnevî'sinde de bahseder: «Üzüm üzüme baka baka kararır» — ya'nî olgunlaşır manâsında. Üzüm üzüme bakaraktan olgunlaşır. Biz gün geçtikçe olgunlaşacağımıza, ne yazık ki gün geçtikçe olgunluğumuzu terk eder hâle geldik — bütün ümmet olarak, bütün Anadolu Müslümânları olarak, biz bunu terk eder hâle geldik. Ve düşünebiliyor musunuz toplumda — toplumda toplumda 2013'e kadar son 10, 2013'e kadar 10 yıl içerisinde uyuşturucudan tedâvi olmak isteyenler %900 arttıysa, 2013'e kadar uyuşturucu kullananlar %1600 arttıysa, geldiğimiz noktaya bakın! Ve sokaklarda ve okul önlerinde uyuşturucu eşkere eşkere dağıtılıyorsa, ve bugün benim bu yaşadığım sokağın içerisinde uyuşturucu operasyonu yapılıyorsa, biz seküler bir devlet sisteminin içindeyiz. O yüzden amirlerden ve âlimlerden bir şey beklemeyin.
Amirlerden ve Âlimlerden Bir Şey Beklemek Ölü Gözünden Yaş Beklemek
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir akāidî kâideyi tafsîl eder: bunu net bir şekilde söylüyorum: amirlerden ve âlimlerden — ya'nî amirlerden kastım siyâsetçilerden ve bürokratlardan, ve âlimlerden kastım Diyânet'ten — artık ben bir şey beklemiyorum. Onlardan bir şey beklemiyorum, onlardan bir şey beklemek benim nazarımda ölü gözünden yaş beklemek gibi bir şey. Bu gereksiz bir ümîd, gereksiz bir hayâl, bu boş bir beklenti, boş bir ümîd. Artık iş başa düştü, artık iş başa düştü; artık Müslümânlar derlenip toparlanıp, önce bizler derlenip toparlanıp Kur'ân ve Sünneti Seniyye'ye sımsıkı yapışıp kendi hayatımızı dizayn etmekle mükellefiz. Allâh bizden hesâb soracaksa önce bunu soracak, önce bunun hesâbını bizden soracak: biz dînimizi nereye kadar yaşadık ve dînimizi nereye kadar savunduk? Yeter, Müslümânlar artık geri çekilmekten, susmaktan, pısırıklıktan kurtulmaları lâzım. Ne yazık ki Müslümânlara siyâsetçiler hakaret ediyor, bürokratlar hakaret ediyor, lgbt'cıları hakaret ediyor, pkk'lılar hakaret ediyor, terör örgütleri hakaret ediyor, ve Müslümânlara önüne gelen hakaret ediyor: partisi siyâsetçisi hepsi de hakaret ediyor; dînsizi din sizi, namussuzu şerefsizi dindarlara çok rahat hakaret ediyor; sosyal medyada hakaret ediyor, televizyonlarda hakaret ediyor, çalıştıkları yerlerde hakaret ediyor, her yerde hakarete uğruyor; buna «Dur» diyen yok, buna «Ne yapıyorsunuz?» diyen yok, buna seslenen yok.
Pısırıklaşma: Sakallar Kısalıyor, Pantolonlar Daralıyor
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir terbiye kâidesini tafsîl eder: Müslümânlar gün geçtikçe pısırıklaşıyor; gün geçtikçe sakalları kısalıyor; gün geçtikçe pantolonları daralıyor — erkeklere söylüyorum — gün geçtikçe gömlekleri darılıyor. Bir bakıyorsunuz ki erkek badi giymiş, gömlek badi yapıştırmış vücuduna, açmış bağrını, bağrının kıllarını da almış, öyle yürüyor; altında daracık gene bir tane tayt — erkeğin bağrı açık, kıllar alınmış öyle yürüyor; annesibabasıhalasıteyzesiablâsıkardeşi kimse bana bir şey demiyor, diyemiyor: çocuk onun değil. Hacı annesibabası, çocuk alkolik; Hacı annesibabası, çocuk eşcinsel; Hacı annesibabası, kız eşcinsel; Hacı annesibabası, kız işte malûm fuhuş yapıyor, sevgilisi var, ne varmış bunda? Evet, gayet normâl, bu hâle geldik. Ama bir istersen bir şey söyle — bir de işin o tarafı var. Ya'nî kızını biraz sıkıştırmaya kalkıyor adam, kaldırıyor telefonu: «Babam beni tâciz ediyor, tehdîd ediyor; babasını benim üzerime daha gelirsen telefon açacağım, babamın tâciz ediyor diyeceğim» — evet adam bana telefon açıyor, «Telefonunuzu bilmem nereden aldım, kızım bana böyle böyle dedi». Ben şok oldum, ben ne yapayım? «Evi terk et» dedim, git. Şimdi çok rahat kadınlar erkekleri uzaklaştırıyorlar; almıyor uzaklaştırmak, telefon açıyorsun, uzaklaştırma veriyor sistem; senin haklıhaksız bakmıyor; gitti adam 3 ay nerede kalacak kimse bakmıyor, kimse sormuyor; gitti ya bu adam 3 ay nerede kalacak ya, sistem bunu da sormuyor, hiç kimse bunu sormuyor.
3 Ay Uzaklaştırma: Adam Sesini Yükseltti Diye
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir hayât misâlini tafsîl eder: sonra telefon açıyor: «Duydun mu Hocam, sizin kocam evi terk etti.» «E onu geri getirmek için ne okumam lâzım?» «Neden terk etti? Söyle bakalım, neden terk etti?» «İşte kendi hükümlü», «Uzaklaştırma aldırdın mı?» «Aldırdım», «Neden aldırdın?» «Sesini yükseltti bana» diyor. Adam sesini yükseltmiş; «Beni dövecek diye korkmuş». «Hiç dövdün o güne kadar?» diyorum ben «Hiç dövdün mü sen o güne kadar?» «Hayır.» «Yâ» diyorum «Hiç dövmemiş, hiç vurmamış, sesini yükseltti diye» diyorum ben «Sen nasıl telefon açıp adama 3 ay uzaklaştırma aldırdın?» Kadınlar da Allâh'ın dediğini unuttu, erkeklerde de; ve gün geçtikçe gün geçtikçe bu artıyor artıyor. Ya'nî kadını koruyacağız derken aileleri yıkıyor. Tâmâm, bir kadın adama 3 ay uzaklaştırma; ancak ben kendi nefsim için söyleyeyim — ben bir daha o eve girmem; ben bu, ben kendi nefsim için söylüyorum, ben o eve bir daha adım atmam. Öyle mi? Öyle. Selâmün aleyküm, aleykümselâm, üç ay değil 33 ay, 33 sene, 33 tâne değil 330 sene; Allâh yolunu açık etsin derim, çeker giderim ben; bankta yaşar, sokakta yaşarım, parâmpulum olmasa da. Bu nasıl bir şey ya, bu hâle geldik! Allâh'ın dîni kalmadı bizim, dînimizde kalmadı. O sıralar «Neden boşanmak istiyorsun?» diyorum ben, «Sırala bakayım». Kadın söylüyor söylüyor söylüyor, not alıyorum ben; erkek diyorum: «Sen sırala» «Benim sırılacak bir şeyim yok» diyor, ya'nî o şikâyetçi değil. Sonu dinledim okudum, kadına döndüm: «Kur'ân ve Sünnete göre mi hükmetmemi istiyorsun, senin nefsine göre mi?» dedim. «Yâ Hocam, Kur'ân-Sünnet ne diyorsa o» dedi, «Ne diyorsa.» «Oysa» dedim «Bu yazdıklarının hiçbirisi de Kur'ân-Sünnete göre boşanma sebebi değil; sen nefsine uymuşsun, hevâ-hevesine uymuşsun; sen» dedim «Şeytân sana galip gelmiş, çok tövbe et, çok Allâh'tan yalvaryakar; nimet var senin başında» dedim «Sen nimeti görmekten uzaksın, sen körsün» dedim. Döndü kocasına dedi ki: «Biz buraya fırçayı yemeye geldik dedik, fırça da yiyeceksin» dedim. «Bak, nefsine ne yapayım» dedim «Sen bayansın diye, niye dediysen doğru mu demiştim? Hepsi de hevâ-hevesidir.» Bakın, o hâle geldik!
Her Evde Kudûrî-İlmihâl-Hanefî Fıkhı-Kur'ân-Riyâzü's-Sâlihîn Olmalı
Mustafa Özbağ Efendi muazzam bir terbiye kâidesini tafsîl eder: dînî bilmiyor insânlar, kadınlar da bilmiyor, erkekler de bilmiyor, dervîşler de bilmiyor, dervîşler de bilmiyor, bayân dervîşler de bilmiyor, erkekler de bilmiyor. 35 yıldır okuyun diyorum, 35 yıldır: her evde bir Kudûrî olması lâzım, her evde bir İlmihâl olması lâzım, her evde dört çiftlik bir fıkıh-İslâm-Hanefî fıkhı olması lâzım, her evde her evde Kur'ân olması lâzım, okunması lâzım; her evde bir hiç olmazsa Meâl okunması lâzım, her evde Riyâzü's-Sâlihîn olması lâzım, okunması lâzım. Kıymetli kardeşler, yoksa «Müslümân olarak ölünüz» diyor Cenâbı Hak (Âli İmrân 3/102). Bizim ne olarak öleceğimiz belli değil; biz «Lâ ilâhe illa'llâh, Muhammedün Resûlullâh» derken nerede ayağımız kaydı, nerede dilimiz sürçtü, biz bunu bilmiyoruz; ve Cenâbı Hak: «Müslümân olarak ölün» — bu emri vâki: Müslümân olarak ölün! O zaman kelimei şehâdet edip dînimizi muhakkak yenilememiz, dînimizi öğrenmemiz, ve öğrendiğimiz dîni evlerimizdeiş yerlerimizde kendi nefsimize yaşamamız lâzım. Biz bir yerden başlayalım, biz başlayalım arkadaşlar, biz başlayalım: biz kendi içimizde öyle bir hareket başlatalım ki Kur'ân ve Sünnetimizi tam anlamıyla okuyalım, öğrenelim ve hayâta geçirelim; birbirimize destek olalım. Hani diyor ya: «Siz ayrılmayınız» (Âli İmrân 3/103) — ayrılmayalım, birbirimize destek olalım, Kur'ân ve Sünneti Seniyye'yi yaşamada destek olalım; yaşama da uyaralım, nasîhat edelim, uyaralım nasîhat edelim, birbirimizin koluna girelim, hevâ ve heveslere geçit vermeyelim, şeytâniyete geçit vermeyelim ve sımsıkı Kur'ân ve Sünnet dâiresinde durup Allâh'tan Müslümân olarak bu dünyâdan göçüp gitmeyi dileyelim. Rabbim cümlemizi bu dünyâdan Müslümân olarak göçüp gidenlerden eylesin; Cenâbı Hak son nefesimize kadar Allâh hakkında Hüsnü Zann besleyenlerden eylesin; Hüsnü Zann besleyerekten öte âleme yürüyenlerden eylesin; Rabbim cümlemizi Kur'ân ve Sünneti Seniyye'ye sımsıkı yapışanlardan eylesin.
Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye Manevî Terbiyesi
Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye yolunun manevî terbiyesi de mü'mîni Âli İmrân 3/102-103 âyeti kerîmesinin tertîbini, Allâh'tan hakkıyla korkmayı, Allâh'ın ipine sımsıkı sarılmayı (Kur'ân ve Sünnet), Resûli Ekrem efendimizin iki emânetini, sekülerizmin tarîkatmezheb-Sünnet-Kur'ân tahrîbâtını, 72-73 fırka hadîsini, Tekābül 64/16 (gücünüzün yettiğince Allâh'tan korkun), sevmekkorku ilişkisini, sabâh namâzı muhâsebesini, tavuk helâl kesim — namâzzikirdilini detaylandırmama tezâdını, konserve etiketi okumayı bilip çocukeş haramhelâlini incelememeyi, Mustafa Özbağ Efendi'nin Bayrâm Sabâh kıssasını, dedem'in «Doğru» tasdîkini, kestirip atmanın muhteşem rahatlığını, üzüm üzüme baka baka olgunluğun terk edilişini, son 10 yılda uyuşturucu artışını, amirlerden-âlimlerden bir şey beklememeyi, müslümânlara hakaret edenlere dur denilmemesini, pısırıklaşmayı, 3 ay uzaklaştırma misâlini, ve her evde Kudûrî-İlmihâl-Hanefî fıkhı-Kur'ân-Riyâzü's-Sâlihîn olmasını, ve Müslümân olarak ölmenin emri vâki oluşunu idrâk etmeye yöneltir; ve bu vasıflar onun manevî terakkîsinin temel cüzlerini teşkîl eder.
- Kur'ânı Kerîm: Âli İmrân 3/102 (nasıl korkmak lâzımsa öyle korkun, Müslümân olarak ölün); 3/103 (Allâh'ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin); Tekābül 64/16 (gücünüzün yettiğince korkun); Mâide 5/54 (kınanmaktan korkmayanlar); Hicr 15/9 (Kur'ân'ın koruyucusu Benim).
- Sahîhi Buhârî, Kitâbü'l-İ'tisâm bi'l-Kitâb ve's-Sünne.
- Sahîhi Müslim, Kitâbü'l-Îmân, Kitâbü'l-Birr.
- Süneni Ebû Dâvûd, Sünnet 1 (73 fırka hadîsi).
- Süneni Tirmizî, Îmân 18 (fırkai nâciye).
- Süneni Nesâî.
- Süneni İbn Mâce.
- İmâm Mâlik, Muvatta, Kader 3 (iki emânet hadîsi).
- İmâm Ahmed, Müsned.
- İmâm Şâfi'î, el-Ümm; İmâm Ebû Hanîfe, el-Fıkhu'l-Ekber.
- Hâkim, el-Müstedrek (iki emânet hadîsi).
- İmâm Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, Havf-Recâ-Tevhîd bahisleri.
- İmâm Kuşeyrî, er-Risâletü'l-Kuşeyriyye, Havf-Tevbe bahisleri.
- İmâm Sühreverdî, Avârifü'l-Ma'ârif.
- İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü's-Sâlikîn.
- İmâmı Rabbânî, Mektûbât.
- Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf (üzüm üzüme baka baka kararır).
- İmâm Nevevî, Riyâzü's-Sâlihîn.
- el-Kudûrî, Muhtasar (Hanefî fıkhı).
- Mustafâ Özbağ Efendi, Sohbet Serileri, Nasîhat Sohbetleri.
Sohbetin Tasnîfi: Bu Nasîhat Sohbeti Âli İmrân 3/102-103 âyeti kerîmesinin tertîbini, Allâh'tan hakkıyla korkmanın gücün yettiğince oluşunu, Allâh'ın ipinin Kur'ân ve Sünnet olduğunu, Resûli Ekrem efendimizin «Size iki şey bıraktım» emânetini, sekülerizmin tarîkatmezheb-Sünnet üzerinden Kur'ân'a ulaşma niyetini, 72-73 fırka hadîsi ve fırkai nâciyeyi, sevmek korkuyu getirir kâidesini, sabâh namâzında ev halkının kalkmaması muhâsebesini, tavuk helâl kesim sorulurken namâzzikirdilden çıkanların detaylandırılmamasını, konserve etiketi saatlerce okunup çocukeş haramhelâlinin incelenmemesini, streç pantolon ile yürüyen erkek delikanlının tesettür ihlâlini, Mustafa Özbağ Efendi'nin yeni Müslümân olduğu Bayrâm Sabâh'ında dayısının kızıyla tokalaşmama ve abla'nın sarmaşma teşebbüsüne «Abla, dur, gelme, harâm» deyişini, dedem'in «Doğru» tasdîkini, üzüm üzüme baka baka kararma kâidesinin tersine olgunluğun terk edilişini, son 10 yılda uyuşturucu kullanımının %1600 artışını, amirler-âlimlerden bir şey beklemenin ölü gözünden yaş beklemek olduğunu, lgbt'cılarpkk'lılara dur denilmezken Müslümânlara hakaretin yaygınlaşmasını, pısırıklaşmasakal kısalmapantolon daralmasını, kadının kocasına 3 ay uzaklaştırma aldırması misâlini, ve her evde Kudûrî-İlmihâl-Hanefî fıkhı-Kur'ân-Riyâzü's-Sâlihîn olmasını, Müslümân olarak ölmenin emri vâki oluşunu tafsîl etmektedir.
Kaynak: mustafaozbag.com | Video: YouTube | Seri: Nasîhat Sohbetleri