Hâbil ve Kâbil: Haset ve İlk Cinayet
Fusûsü’l-Hikem sohbetlerine Hz. Âdem’in iki oğlu Hâbil ve Kâbil kıssasından devam edilmektedir. Bu kıssa yalnızca İslâm geleneğine özgü değildir; Eski Ahit, Yeni Ahit ve Doğu inanç geleneklerinde de benzer anlatılar mevcuttur.
Hâbil, Allah’ın isim ve sıfatlarının tam bir tecellîgâhı hâline gelmişti. Onun bu mânevî güzelliği kardeşi Kâbil’in nefret ve kıskançlığını alevlendirdi. Cehaletin hüküm sürdüğü yerde, kendisinden güzeli ve iyiyi kıskanmak fıtrî bir zaaf olarak ortaya çıkabilir; ancak haset, bu zaafı cinayete kadar götürebilmektedir.
Hz. Âdem Aleyhisselâm, Hâbil’in şehâdetinin ardından yeryüzünün ve insanların halifesinin kim olacağı kaygısıyla Cenâb-ı Hakk’a yalvardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hz. Şît’i ihsân etti; böylece peygamberlik ve nübüvvet mirası devam etti.
İlâhî İhsanın İki Türü: Zât’tan Gelen ve Esmâ’dan Gelen
İbnü’l-Arabî Hazretleri ilâhî ihsanı iki ana kategoride ele alır: Birincisi, doğrudan Hak’kın Zât’ından süzülen ihsanlar; ikincisi ise Allah’ın esmâ ve sıfatlarından gelen nimetlerdir. Her ikisi de nihayetinde aynı kaynaktan—Vücûd-ı Mutlak’tan—sâdır olmaktadır.
Cenâb-ı Hak bu âlemde isim ve sıfatlarıyla tecellî eder; her fiil bir isme, her oluş bir sıfata dayanır. Hiçbir şey vasıtasız olmasına gerek yoktur; Neml Sûresi 44. âyet bunu güzel bir şekilde örneklemektedir. Önemli olan, her tecellînin kaynağını doğru okuyabilmektir.
Vahiy, İlhâm ve Vasıtalı-Vasıtasız İlim
Vahyin çeşitleri arasında Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’in kalbine doğrudan inen vahiy ayrı bir yere sahiptir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in ‘Benim öyle bir ânım vardır ki oraya ne bir melek ne de mukarreb bir nebi girebilir’ buyurduğu rivayet edilmektedir. Bu, Hatemü’l-enbiyâ’nın muazzam yakınlığını ifade etmektedir.
Rüya da vahyin bir cüzüdür. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ‘Sâlih rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden biridir’ buyurmuştur. Rüya, levh-i mahfûzdan kalbe gelen bir yansımadır; bu sebeple tasavvufta salih rüyaların özel bir yeri vardır.
Vasıtalı ilimler herkesin anlayabileceği dille anlatılabilir; zira din nasihattir. Ancak bazı hakîkatler herkese açık söylenemez. İbn Abbâs radıyallahu anh’dan nakledilir: ‘Ey İbn Abbâs, insanlara akıllarının anlayabileceği şeyleri söyle; yoksa onları fitneye düşürürsün.’ Bu ölçü, ilmin nasıl aktarılacağını belirleyen kadim bir edep kuralıdır.
Belirli ve Belirsiz İstekle Dua
İbnü’l-Arabî Hazretleri, dua edenlerden söz ederken bunları birkaç sınıfa ayırır. Birinci sınıf belirli, hedefi belli isteklerle dua edenlerdir: ‘Rabbim, bu şehri güvenli kıl’ gibi. Hz. İbrâhîm’in Kur’ân’da yer alan duaları bu sınıfın en güzel örnekleridir; her dua belli bir istek içermekte, hedef açık ve niyet saf tutulmaktadır.
İkinci sınıf ise belirsiz, geniş çaplı isteklerle dua edenlerdir. Bunlar Cenâb-ı Hakk’a ‘Ya Rabbî, benim için hayırlı olan her şeyi ver; ihtiyaçlarımı biliyorsun, sen en iyi bilen Latîf ve Habîr’sin’ diye yönelirler. Bu tür dua, kişinin kendi istidâdının sınırlarını bilmeden, her şeyi Allah’a havâle etmesinin güzel bir ifadesidir.
Üçüncü bir sınıf daha vardır ki bunlar isteklerini Allah’a bağlı tutarlar. ‘Umarız ki Hak’tan istediğimiz bizim için takdir edilmiş olsun’ derler. Bu, huzur ehlinin tavrıdır: Cenâb-ı Hakk’ın hazırladığı şeyi istemek, henüz tecellî etmemiş olanı sabırla beklemek.
Aceleciler ve Sabırlılar: Duanın Kabul Şartları
İnsan aceleci yaratılmıştır; bu sebeple bazıları hayır için ettikleri duanın hemen karşılık bulmasını isterler. Kur’ân-ı Kerîm bu konuda uyarır: Kişi bazen hayır zannederek ettiği dua aslında şerrine karşılık gelebilir. Allah Teâlâ dilediğini mahveder, dilediğini kalır bırakır.
Duanın kabul edilmesi için üç şeyin önce bertaraf edilmesi gerekir: Günahla kirlenmiş olmak, akrabalarla ilişkiyi kesmiş olmak ve acelecilik. Bu üç engelden uzak duran kimsenin duasının kabul olunacağı rivayette belirtilmektedir.
Huzur ehli olanlar ise tamamen farklı bir tavrla hareket ederler. Bunlar vakti saati geldiğinde her şeyin meydana çıkacağını bildiklerinden acelecilikten azâde olmuşlardır. Sabır onların en temel mânevî erdemi, bekleme ise yolculuklarının özüdür.
Misal Âlemi, Rüya ve Zamânın Katmanları
Misal âleminin kendi içinde dereceleri vardır ve bu derecelerin her birinde yaşananların şehâdet âlemine izdüşümü farklıdır. On bir kat misal âlemindeki zaman birimi ile yedi kat misal âlemindeki zaman birimi aynı değildir; dolayısıyla bir rüyada onlarca yıl yaşandığı hissedilebilir.
Dervişlerin sülûku bu farkın fiilî deneyimiyle şekillenir. Misal âleminde en çok sevdiği kimseleri kaybetmiş gibi yaşayan derviş, uyanınca bunun mânevî bir terbiye olduğunu kavrar. Bu ağır duyguların içinden ‘Lâ ilâhe illallah’ zikrine dönmek, sülûkun en nazik anlarından biridir.
Levh-i Mahfûz’dan kulun kalbine gelen salih rüyalar, rüyanın zâhirine göre değil mânasına göre yorumlanmalıdır. Üstat bu noktada rüyanın görünen yüzüyle hareket etmek yerine onun içindeki hakîkati okuma becerisi gerektiğini vurgular.
İstidad, Kader ve Değişen Yazı
Kader ikiye ayrılır: Değişmez mutlak kader ve Allah’ın dilediği takdirde değiştirebildiği kader. Kur’ân’da ‘Allah dilediğini imha eder, dilediğini bırakır; asıl kitap O’nun katındadır’ (Ra’d, 39) buyurulmaktadır. Bu iki tür kader arasındaki farkı bilmek, hem dua etme hem de tevekkül etme anlayışını doğru temele oturtmak için esastır.
Salih rüyalar ve kalbî ilhamlar, levh-i mahfûzdaki yazıdan kulun kalbine süzülen bilgilerdir. Derviş bunları aldığında ne yapmalıdır? Üstad Bâde Bine Sâmit’in oğluna vasiyetini aktarır: ‘Başına bir iş geldiğinde ne yapacağını bilmiyorsan, onun akabinde ne geleceğini gör; levh-i mahfûzdan sana bu manada ilham gelebilir.’
Göz mü Görür, Ruh mu Görür?
Bir dinleyicinin ‘Göz mü görür, ruh mu görür?’ sorusuna verilen cevap kısadır ama derindir: ‘Kalp görür.’ Göz yalnızca bir araçtır; asıl idrak edici kalptir. Bu mesele, tasavvufun epistemolojik temelini doğrudan ilgilendirir.
Nitekim Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’in Miraç dönüşünde Müşriklerin kendisine Mescid-i Aksâ’yı sorduklarında Cebrâil Aleyhisselâm o mekânı gözünün önüne getirdiği ve Hz. Peygamber’in orayı yeniden bizzat görerek anlattığı rivayet edilmektedir. Bu ‘yeniden görme’ hâli, kalbin ve ruhun araç olarak değil, asıl idrakçı olarak devreye girdiğini göstermektedir.
Tenzih ve Teşbih: Âlimlerin ve Sûfîlerin Alanları
Tenzih—Allah’ı her türlü noksandan münezzeh tutma—alimlerin alanıdır; teşbih ise sûfîlerin meşrebidir. Bu iki tutum birbiriyle çelişmez; aksine tamamlayıcıdır. Sûfî bir noktaya kadar tenzih, o noktadan ötesinde ise teşbihle mânevî yolculuğunu sürdürür.
İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin Fusûs’taki anlatımının güzelliği de buradadır: Her peygamberin kıssasında hem tenzih hem teşbih boyutu bir arada işlenir. Peygamberler Allah’ın her ismine ayrı bir ayna tutarken, kulun vazifesi bu aynalara bakarak kendi hakîkatini anlamaktır.
Kaynaklar
Âyet: “Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır; asıl kitap O’nun katındadır.” — Ra’d Sûresi, 39
Hadîs: “Sâlih rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden biridir.” — Buhârî, Ta’bîr 2; Müslim, Rüya 6
Hadîs: “Ey İbn Abbâs, insanlara akıllarının anlayabileceği şeyleri söyle; yoksa onları fitneye düşürürsün.” — İbn Abbâs’tan naklen
Eser: Fusûsü’l-Hikem — Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240)
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 10. Fusûsü’l-Hikem Sohbeti kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video: https://www.youtube.com/watch?v=kGN-KPT7DpM
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Hakîkat, İhsân, Sülûk, Tecellî, Tevekkül, Sabır, Mîrâc. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı