Bu oturum interaktif biçimde geçecektir; misafirlerimiz sorularını sorabilirler. Takip etmek isteyenler için projeksiyondan nerede kaldığımızı da görebilirler.
Küllî emirlerin aynasında varlık yoktur — ama onlar şüphesiz zihinde mâkuldür. Bu noktaya döner geliriz; külliyenin aynasında bu aynı varlık mevcut olmasa da o varlıklar “ma’kul” olarak, yani akıl âleminde kavranabilir olarak bulunurlar.
Bu aynı zamanda Cenâb-ı Hak’kın sıfatıdır; ve O hiçbir şeye benzemez. Ne kadar tarif etsek, ne kadar anlatsak, O tarif edilen her şeyin ötesindedir. Sıfatlar O’nu gösterir ama O’nu kuşatamaz.
Aklın öngördüğü bir davranışta bulunursak şunu anlıyoruz: aklımız var, düşüncemiz var. Kendi içinde bu düşünce bile başlı başına bir varlık işareti taşır. İnsan hem düşünen hem de bu düşünceyi fark eden tek varlıktır.
Bâtında yaşanmış, bâtında bitmiş, bâtında hesabı kitabı tamamlanmış şeyler vardır. Bu, “umûr-u külliyye” olmuştur. Zahirde henüz zuhur etmemiş olan bu şeyler bâtında tamamdır; zamanı gelince zahire çıkar.
Bunu yaşanacak diye bir kaide yoktur mutlaka; ama varlıkların tecelliyâtı aynı şekilde gerçekleşebilir. Şüphesiz bunlar ilm-i ilâhîde mevcuttur; o ilimden zuhur eden her şey gerçektir.
Bir harf ve rakamdan ibaret olabilir; ama bu da aynadan zâil olmaz. Ve her bir varlık, kendi dairesinde mevcut olup kendi hüküm ve eserlerini zaten icra etmektedir.
Kendisinden başka kimse bilmez; kendi iç âleminde o bir sahildir. Kendi dairesinde var olmuştur; biz de kendi iç elimizde olan şeylerle yüzleştiğimizde kendimizi tanırız.
Ayağını sabit, henüz var edilmiş olsa bile — var edilmişlere göre bâtın eşiğinin dışındaki varlıklara bakarak — her şey kendi yerindedir. Varlığın katmanları bu derinlikte anlaşılır.
Varlık âleminde bunu görebilirsiniz; Cenâb-ı Hak kendi kendine bakar. Bir başkası henüz görmediğinde ona göre o bâtında kalır; ama bütün varlık âleminde her şey bir aynada bir şekilde mevcuttur.
Hadis-i şerifte rüya bir vahiy parçası olarak anlatılır. Arabi de rüyayı vahyin içine alır; rüya, Arabi’ye göre bir tür vahiydir. Bu yüzden velilerin rüyada peygamberleri görmesi, onlara vahye benzer bir bilgi ulaşması olarak değerlendirilebilir.
Bazıları bunu okuyunca “Arabi sapıttı” der. Ama velilerin rüyada gördükleri ve peygamberlerin vahye benzer şekilde nitelendirdiği şeyler tarih boyunca aktarılmıştır. Meseleyi doğru anlamak için bağlamıyla değerlendirmek gerekir.
Aristo da, Arabi de aynı şekilde hissî bilgiyle ulaşılamayan bir alana kalp yoluyla erişildiğini söyler. “Hissen kalbehû” dedikleri, kalp yoluyla kavranılan bilgiye erişmedir. Bu sufiliğin temel bilgi anlayışıdır.
Hafızaya alındığında o bilgi akıldan çıkarılamaz; ve aklın mâkul kılmasına engel olacak başka bir varlıkla birlikte aynada var olması da mümkündür. Bu, bilgi katmanlarının birbirini dışlamadığını gösterir.
Cüz’î irade; insana ilham olarak verilmiş, bu noktada insana sunulmuş bir seçim imkânıdır. İnsan düşünür veya karar verir; bu düşünme ve karar verme eyleminin kendisi de Allah’ın yarattığı bir şeydir.
Davranış biçimlerini ve onların karşılığını, bu noktada Allah’ın insanın davranışına cevap verdiğini, yarattığını savunanlar orta yol üzerindedir. Ben de şimdi bu orta yol anlayışını benimsiyorum.
Cenâb-ı Hak’kın yaratma gücü insanın üzerinde bir mıknatıs gibi tecellî eder. Bu benim algım; Allah’ın yaratma gücü ve insanın cüzî iradesi birbirini çeken iki kutup gibi işler.
Geçici veya kalıcı olan bütün varlıklar, en azından akılda mevcut olsun cihetten ve mâkul olup varlık kazananlar cihetten — her ikisi de hüküm altındadır.
Küllî emirler bu aynı varlıklara ait hakikatlerin verdiği hükümlerdir. Dolayısıyla aynı varlıklardan bir hüküm erişir; bu normaldir. Küllî emirlerin kaynağı ilm-i ilâhîdir.
Fususul Hikem Okumaları Muhiyiddini Arabi Hakkında.
Ayrı olan bir hakikattir. Nitekim. Hayat ilimden. Başkadır. Hayat ayrıdır ilim ayrıdır. Hayat ayrımı tecelliyat tır ilim ayrı bir tecelli yaptır. O yüzden. Normalde bu noktada ilimle hayatı aynı noktada görmemiz mümkün değil, ama sonra biz Allah hakkında mutlaka. İlim, ve hayat sahibidir deriz o zaman Allah. Hem ilim sahiplerini kendi üzerinde bulundurur. Hem de hayat sahiplerini kendi üzerinde bulundurur. Ama bunda insanlar üzerinde de in, ve hayat sahibidir insanlar, ama insanların üzerindeki inin baki değildir insanlar üzerindeki hayatta baki değildir bütün her onunla döndürülecek s o zaman varlığı sudur etmiş olanların üzerindeki tecelli eden sınıf, ama hiç birisi de. Baki noktasında göremeyiz bu şuhane göre Allah dili, ve bilgi indir Allah Allah bu noktada her daim dili. Hayat sahibi.
Bilginin sahibi Allah’tır; hikmetin sahibi Allah’tır; kudret ve kuvvetin sahibi Allah’tır. Bütün sıfatsal tecelliyât her an O’ndandır. Hiçbir yaratılmış varlık bu sıfatlara gerçek anlamda sahip değildir; onlar yalnızca bu sıfatların tecellî ettiği aynadır.
İnsanda da hayatta vardır, ilimde vardır; insan hem canlı hem bilgin bir mahluktur. Fizyolojik olarak canlı, aklî olarak bilgili. Bu iki niteliğin bir arada bulunması insanı eşsiz kılar.
Sonradan oluşmaz, olgunlaşma olgusu; Allah’ın bütün sıfatları hem ilim olarak hem hayat olarak hem de bütün bilinen ve bilinemeyen tüm boyutlarıyla ezelî ve kâmildir.
Bir kimseye âlim denildiği için ilimlere tasvir edilen kimse dahi ilim üzerine çalışmak zorundadır. Bu hadisler, bu bilgiler aklın süzgecinden geçirilmeli; hem anlaşılmalı hem de yaşanmalıdır.
Küllî emirler her ne kadar yalnız akılda mevcut iseler de aynı cihetten — yani mâlum hüküm cihetten de — mevcut dururlar. Bu iki boyut birbirinden ayrılmaz; biri ötekini tamamlar.
Biraz daha iyi anlamış duruma geldim; bu konunun kaynağı nedir diye sordum. Çok zor; çünkü Fusûs’u ben de ilk defa okuyorum. Çok güzeldi; hemen Fusûs okumaya başladım.
Bir kul Allah’a yaklaştıkça Cenâb-ı Hak’kın lütuf ve keremiyle istidadını ve kapasitesini o kul doldurur; ve her dolduruşta daha fazlası açılır. Bu süreç sonsuzdur.
Sonsuz hikmet sahibi olan Allah, kullarına sonsuz hikmetinin kapılarını aşama aşama ihsân eder. Bu ihsânın sonu yoktur; her makamda bir sonraki makamın ufku görünür.
Bir kimse sevdikçe seviyor, sevdikçe seviliyorsa bu akış devam eder. Sevgi ve bilgi arasında bu devirli ilişki, sufinin Allah’la olan ilişkisinin temel dinamiğidir.
Bir kimsenin daha yüksek düzeyde istemesi, sizin isteğinizin önüne geçebilir. Ama Allah’a en yakın olanın en derin ve en saf dileği, Allah katında en önce karşılık bulur.
Bir kimse kendi kendine bir kurgu yapıyor ve bu kurguyu isterken — o ister gerçekleşsin, ister gerçekleşmesin — bu niyet bile değerlidir. Cami yaptırmayı düşünen bir kimsenin sevap aldığı hadiste anlatılır; zahire dökülmemiş olsa da niyetin mâkul düzeyde bir değeri vardır.
Cami yaptırmayı düşündüğü için sevap aldı; zahire dökülmemiş, ama makul düzeyde kendi fikrinde o niyet var. Bu, niyetin gücünü ve Allah’ın kalpleri bildiğini gösterir.
Orada dervişler zikrullah yapıyor; gelen giden çalışan, her daim kurulup yıkılıyor. Ben inanıyorum ki orada devam etmek büyük bir bereket taşır. Tekkelerin ve zikir halkalarının bu sürekliliği, mânevî bir mirastır.
Allah kulunun istediğini zahir etti ve kulunun istediğini yarattı; o noktada artık onun zahirde tecellî etmesine katkıda bulunulmuştur. Allah’ın kulunu kendi iradesiyle onurlandırmasının tecellisi budur.
Allah’ın bütün bunları o kıvama getireceğine inanıyorum; ve bu hayal, bu dua herkesin ortak olduğu bir şey olursa, o duanın gücü katlanarak artar.
Doluluk kendisine olmadıkça bu olumlu değişim hızla devam edecektir; toplum kendini değiştirmedikçe bu süreç böyle gidecektir. Ama değişim başladığında zincirleme bir dönüşüm gerçekleşir.
Dini meseleleri araç olarak kullanan yapıların tarihi boyunca insanlığa verdiği zarar açıktır. İslam’ı dışarıya yaymak bahanesiyle yapılan her eylem İslam adına değil, siyasi çıkarlar adına yapılmıştır.
“Onları ölü demeyiniz” âyeti şehitler hakkındadır; ama sufiler bunu velilere de teşmil eder. Veliler maddî ölümden sonra da bir anlamda “canlı”dır; onların ruhaniyeti devam eder.
Ölülerle çok vakit geçirme; yalnızca dünya ehli için söylüyorum bunu. Ama manevi bağ kurulan veliler için bu kuralın farklı bir boyutu vardır. Onlarla rûhânî bağ, yaşayan sufinin yolunu aydınlatır.
Yeryüzünde yaşayan ölüyle — yani kendini kaybetmiş, ruhunu dolduramamış biriyle — fazla haşır neşir olmak insanı onlara çeker. Bu dengeyi bozar; sufi canlı ruhlarla vakit geçirmeye özen gösterir.
Tam tanıyamayacağın değil, asla tam ulaşamayacağın; sonuçta tam anlama hiçbir zaman gerçekleşmez. Ama Allah’ı tanımanın verdiği zevk ve lezzet, başka hiçbir şeyin veremeyeceği bir adrenalindir.
Rafting için heyecanlanan bir kimse için bu heyecan tatlıdır; ama Allah’ı tanımanın zevki, rafting dahil hiçbir dünyevî zevkle kıyaslanamaz. O adrenalin her defasında daha yükseğe çıkar.
Her seferinde onu artırmak için koşan bataklığa saplandıkça batar. Ama bu batmayı isteyen bir kimse için bataklık bile güzeldir. Allah’a doğru koşmanın sonsuz çekimi, yorgunluk bilmez.
Akıl hep tırmanacaktır; durmayacaktır. Rabbinden razı ol ve O da senden razı olsun — bu kıvama ulaşıldığında akıl da sakinleşir; huzur bulur.
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin mutlaklığı ve kuvveti içinden onun nazarından bu geçici zamana hadis denmesinin sebebi şudur: onun sözleri zaman içinde söylenmiştir; ama taşıdıkları mana zaman üstüdür.
Söylediklerinin boşa düşmemesi gerekir; zaman sonunda söylenenler burada ilgilileri ilgilendirir. Bir evlilik hükmü, bir toplum meselesi — bunlar kendi bağlamlarında değerlendirilir.
Bir kata çıktığında gördüklerin ile otuz yedinci kata çıktığında gördüklerin aynı olmayacaktır. Bilgisi ve analizi farklıdır. Makam yükseldikçe bakış açısı genişler; görülen gerçek aynı ama kavranış derinliği farklıdır.
Sınıfa giden çocuğa kendi seviyesinde ilim verirken onun seviyesine inmek, senin ilminin az olduğunu göstermez. Aksine öğretme sanatının bir göstergesidir. İnmek de bir yüksekliktir.
Kurban Bayramı nedeniyle üçüncü Salı olacak; önümüzdeki ay bir sıkıntı yok. Allah’ın zat ülkesinde bâtın var mıdır sorusu geldi.
Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının bilinmesi ezelî olarak mümkün değildi; kendi kendisine kendi kendisi ne idi? Biz hiçbir yokken, O neydi? Bu soruyu sormak insanın sınırını gösterir.
Bâtın olduğunu tarif etmek mümkün değil; ama bâtın olduğu anlaşıldı. Çok teşekkür ederim. Şehir neyden yaratıldı sorusu geliyor; normalde hiçbir şeyden yaratıldı deriz.
Bu saf bilinmezliktir; Allah, Allah olunca tecellî net olarak tanınabilir bir noktaya inebilir. Ama bu “inme” O’nun kendisin alçalması değil, insanın anlayabileceği bir ölçüde tezahür etmesidir.
İbn Arabi’nin hakikat-i Muhammediye anlayışına göre bu üç sahayı — üç dereceyi — anlatmak güçtür. Bütün kendi sahalarına, bütün bu derecelere kendi içinden bakan bir anlayış gerekir.
Cenâb-ı Hak için bir sıfatının altında bütün sıfatlarını toplamak mümkün mü? Bunu söylemek benim için hadis-i şeriflerle desteklendiğinde daha güvenli hissettiriyor.
Sonsuz hikmete doğru koşan kimse insan-ı kâmildir; ama “insan-ı kâmil sonsuz hikmete ulaşmıştır” ifadesi fazla gelir. Hikmete ulaşmak değil, hikmete doğru koşmak tanımlayıcıdır.
Cenâb-ı Hak’kın hakikat-i Muhammediye’nin tecelliyâtı üzerine her daim devam etmesi mümkündür. Ama bu fakir öyle gösterildi; bir yokluktan çıkarak her geçen günde daha fazla anlayan bir hâle gelindi.
Hakikat-i Muhammediye’de o sıfatların tecelliyâtı kendi kendine midir? O zaman kendi sıfatlarının tecelliyâtı o hâlde nasıl tanımlanır? Bu soru sufiliğin en derin sorularından biridir.
Çanakkale’den bir vatandaş, ilkokul mezunu; bu işi anlatmaya çalışıyor. Allah sürprizler yaratır; en beklenmedik yerlerden en güzel anlayışlar çıkar. Allah’ın yaratma sanatı böyledir.
Allah’ın 11 milyon yıllık evren yaratışında hiçbir teknoloji ve hiçbir akıl O’nun kudretini tam kavrayamaz. O yüce Allah’ın yaratma sanatı sonsuz ve eşsizdir.
Kudret demek, yalnız bilim yetmez; onun için selam. Sevgili dostlar, buradaki tüm konuşmalar ne kadar yardımcı olmak istediğinin, ne kadar güzel bir yolculuk olduğunun göstergesidir.
Kaynaklar
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet serisinden derlenmiştir.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, İhsân, Tecellî. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı