Bu mevlid kandili sohbeti Mustafa Özbağ Efendinin Resûli Ekrem efendimize duyduğu derin muhabbet, ve aynı zamanda Müslümanların içinde bulunduğu ahlâkî, ictimâî, ve manevî buhranın çarpıcı bir muhâsebesini ihtivâ etmektedir. Sohbette, mevlid kandilinin hicrî takvîm hesâbı, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizin baharda bahar çiçeği gibi doğmuş olması, mevlid kutlamalarının târihî seyri, vehhâbî mukâvemetinin niçin haksız olduğu, Gazze ve Doğu Türkistân'da yaşanan soykırım, Türkiye'de yaşanan ahlâkî yıkım, Resûli Ekrem efendimizin sâdece mü'minlere değil bütün âlemlere — kâfirlere bile — rahmet oluşunun hikmeti, ve Bakara sûresi 120. âyeti kerîmesinin Müslüman liderlere uyarısı tafsîl edilmektedir. Bu sohbet, ümmeti Muhammed'in manevî bekâsı için bir uyanış çağrısıdır. «Kim Resûli Ekrem efendimizin doğumuna sevinir ve o sevinçle hayır işlerse, Cenâbı Hak onun emânını alır, ve onu affı mağfiret eder.»
Açılış Duâları ve Mevlid Kandili'nin Hicrî Hesâbı
Sohbet, eftâl zikriyle başladı: «Fe'innehû lâ ilâhe illallâh; lâ ilâhe illallâh; Hak Muhammeden Resûlullâh; cem'-i enbiyâ ve mürselîn; ve'lhamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn.» Akabinde uzun bir niyâz yapıldı: gecemizin, ayımızın, yılımızın, ve ömrümüzün hayırlı olması; ümmeti Muhammed'in hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden olması; Müslümanlara hukûksuzluk yapanların güçlerinin yerle yeksân edilmesi; siyonist İsrâil devletinin ve destekçilerinin kahrı perîşân olması; Doğu Türkistân'a ve bütün Müslümanlara hürriyet verilmesi; bu mevlid kandilini sevenlerin Cenâbı Hak indinde misâfir edilmesi gibi niyâzlar dile getirildi. Niyâz aynı zamanda nerede Müslümanların kanına, nâmûsuna, şerefine, haysiyetine tecâvüz ediliyorsa Cenâbı Hakk'ın bu tecâvüzcü zâlimlerden Müslümanların intikâmını alması, hakksız ve hukûksuz davranış yapanların güçlerinin yerle yeksân edilmesi, ve cümle ümmeti Muhammed'in Cenâbı Hakk'ın emânına alındıklarından olması istikâmetinde uzandı. Mustafa Özbağ Efendi sohbette mevlid kandilinin aslında Nîsân ayında bahar mevsiminde gerçekleştiğini, Resûli Ekrem efendimizin tâbiri câizse bahar çiçeği gibi olduğunu beyân etti. Lâkin hicrî takvîme tâbi olunduğundan dolayı, hicrî yıl her sene 10 gün değişerek gittiği için, mevlid kandili de her sene farklı bir mevsime denk gelmektedir. Resûli Ekrem efendimiz Nîsân yağmurlarının yağdığı bir zamânda dünyâya teşrîf etmiştir; ve bu sebeple bu geceye «mevlid gecesi» denmiştir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizin doğumuna sevinen, ve o sevinçle bir hayır işleyen kimseyi Cenâbı Hak emânına alır, kurtuluşa vesîle kılar, affı mağfiret eder. Çünki peygamberin doğumuna sevinmek, peygamberi sevmekle doğrudan alâkalıdır; bir kimse birini severse onun doğum gününe de sevinir. Mustafa Özbağ Efendi bu hakîkatin bir başka boyutunu da işâret eder: doğum günü kutlaması Avrupa'dakiler gibi İslâm dünyâsında bir âdet hâline gelmemiştir; lâkin bu Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize muhabbet duymanın bir tezâhürüdür ki, mevlid bir doğum günü kutlamasından öte bir manevî ihyâdır. Bu gece okunan Kur'ânı Kerîmler, getirilen salâvâtı şerîfeler, çekilen tevhîdler, ve tutulan oruçlar peygamber muhabbetinin amele dökülmüş hâlidir. Ehli sünnet ulemâsı bu nokta da müttefiktir: peygamberin doğum günü, ümmet için manevî bir bayrâmdır; ve bu bayrâm sünnetten neşet eden meşrû bir şükür ameliyesidir.
Mevlid Kutlamalarının Târihî Seyri ve Vehhâbî Mukâvemetinin Hakîkati
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz kendi sağlığında, doğduğu gece meydana gelen olağanüstü hâdiseleri sahâbelere anlatırdı. Mustafa Özbağ Efendi bu noktada selefî gruplara karşı çıkarak şöyle der: «Bakmayın bu yeni tip selefîlere; mevlid kandili yok diye bir trene tutturup dururlar. Oysa Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk efendimiz halîfeliği döneminde Resûli Ekrem efendimizin doğum gününde hayır hasenât yapar, sahâbeleri toplar, peygamberin mu'cizelerini ve doğum gecesindeki olağanüstü hâlleri anlatırdı.» Bu gelenek Emevîlere kadar devâm etmişti; ne yazık ki Emevîler bu tip geceleri yasaklamaya başladılar. Sonra Selâhaddîn Eyyûbî hazretlerinden önceki Erbil sultânı Muzafferüddîn Kökböri, binlerce hayvan kestirip pilavlar, aşûreler, tatlılar yaptırdı, ve Resûli Ekrem efendimizin dünyâyı şereflendirdiği günü olağanüstü bir şekilde andı. Mevlidler okundu, Kur'ânı Kerîmler okundu, peygamberin mu'cizeleriyle alâkalı hadîsler okundu. Böylece bu topraklarda — yukarı Mezopotamya'da, yâni Türkler ve Kürtlerin yaşadığı topraklarda — mevlid kandili tekrar hakkıyla kutlanmaya başlandı. Vehhâbîler ise bu kutlamalardan rahatsızdırlar. Çünki onlar Resûli Ekrem efendimizin kabri şerîfini bile yıkacaklardı; sahâbelerin kabirlerini yıktıkları gibi onların mezar taşlarını da kırıp yok ettiler — bir tâne sahâbe mezar taşı dahi bırakmadılar. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizin kabri şerîfine sıra geldiğinde, bütün Müslümanlar galeyâna gelir devletlerini yıkarlar diye korkarak vazgeçtiler. Aynı vehhâbî zihniyeti şimdi kandilleri yok saymaya, kandillere «bid'at» deyip kestirip atmaya çalışmaktadır; ve kandil kutlayanlara hakâretvârî konuşmaktadırlar. Mustafa Özbağ Efendi bu zihniyetin hidâyete erişmesi için duâ ederken, hidâyete erişmesi mümkin olmayanların kahrı perîşân olmasını niyâz eder. Ve bu mübârek geceleri kutlamaya devâm edeceklerini söyler: «İnsan unutursa unutulur. O yüzden unutanlardan olmayalım inşâallâh.» Mustafa Özbağ Efendi bu meselede ehli sünnet ulemâsının ittifâkına işâret ederken, vehhâbî tipi grupların târihî kökenlerini de ortaya koyar: bu hareket Necîd çöllerinden zuhûr etmiş, ve İngiliz ajanı Hempher'in te'sîriyle şekillendirilmiş bir akımdır. Asırlardır ümmetin ittifâkla kabûl ettiği bütün manevî müesseseleri — kabir ziyâreti, mevlid kutlaması, kandil ihyâsı, tevessül, tasavvuf, mezhep — bid'at ilân ederek ümmeti Muhammed'i bin yılların manevî mîrâsından koparmaya çalışmışlardır. Lâkin Mustafa Özbağ Efendi ifâde eder ki, «Hiçbir şey ne yaparsanız yapın Hz. Muhammed Mustafâ'ya yakışır denilemez. O her zamân için her şeyin en iyisine ve en üstününe lâyıktır.» Yâni mevlid kutlamak da, kandil ihyâ etmek de, salâvâtı şerîfe getirmek de, hep peygamberimize lâyık olanın en azını yapmaktır. Mü'mîn bu husûsta gevşeklik gösteremez; çünki Cenâbı Hak âyeti kerîmede «De ki: Allâh'ın lütfuyla ve rahmetiyle, işte ancak bununla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır» (Yûnus 10/58) buyurmaktadır. Allâh'ın rahmeti olan rahmet peygamberi ile sevinmek, mü'mîn için en hayırlı sevinçtir.
Gazze, Filistin, Doğu Türkistân: Müslüman Coğrafyalarındaki Soykırım
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti çok ağır bir hüzünle devâm ettirir: «Bizim malûm kandillerimiz, bayrâmlarımız, bir tarafımız sevinç, bir tarafımız hüzün oluyor. Hüzün olmasının sebebini de anlatmadan geçemeyeceğim. Malûm Gazze'de son yüz yılın değil belki de son iki bin yılın en büyük soykırımı ve katliâmı yapılıyor.» Müslümanlar sırayla devriliyorlar: önce Bosna, sonra Afgânistân, sonra Irâk, Suriye, Lübnân, Libya, ve aynı zamanda Filistin, aynı zamanda Doğu Türkistân. Müslümanlar dünyânın neresinde olursa olsun kanları, nâmûsları, şerefleri, haysiyetleri, toprakları zulüm görmekte, işgal edilmekte, kanlar akıtılmaktadır. Ne evleri, ne barınakları, ne çocukları, ne kadınları bırakılmaktadır. Siyonizmin kolları bütün dünyâ devletlerini ve devlet başkanlarını sarmış vaziyettedir. Dünyâ devletleri bu katliâma karşı sessizdir — Bosna'da, Afgânistân'da, Doğu Türkistân'da sessiz kaldıkları gibi, beni İsrâil siyonist yahûdîlerine karşı da sessizliklerini korumaktadırlar. Sanki hep birden bir düğmeden yönetiliyormuş gibi dünyâ devletleri ve Birleşmiş Milletler — Mustafa Özbağ Efendiin tâbiriyle «bir aldatmaca topluluk» — gözlerini yummuştur. Müslümanlar katledilirken, nâmûsları ve şerefleri ayaklar altına alınırken, hepsi de kınamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Mustafa Özbağ Efendi ironik bir tonla, «Çok şiddetli kınamayın başınıza bir iş gelir» der; çünki Yahûdî Mossâd siyonistlerinin elinde dünyâ devlet başkanları ve bürokratlarına karşı türlü türlü karanlık belge ve senaryolar bulunmaktadır. Basınyayın denilen şeytânî deccâlî kurum gözlerini kapatmıştır; ve Müslümanların soykırımını büyük bir zevkle izlemektedir. Dünyâ bir avuç İsrâilli siyoniste karşı duramamaktadır. Müslüman ülkelerin elindeki silâhlar acabâ kimin için? O silâh endüstrilerine verilen paralar kimin için? Mustafa Özbağ Efendi bu suâlleri kendisine sorar, ve cevâbı verir: «Demek ki o halkı Müslüman olan devletlerin silâhları kendi tebaalarına karşıdır, düşmana karşı değildir. Ve halkı Müslüman olanlar, yâni bizler, ne yazık ki dünyânın herhangi bir yerinde Müslümanların kanları, nâmûsları, şerefleri, haysiyetleri ayaklar altına alınırken biz duyarsızız. Günlük debdebemizin içerisinde bu meseleler çok az bir şekilde zamânımızı alıyor.» Mustafa Özbağ Efendi Müslümanların gündelik hayâtlarında bu zulmün kendilerini ne kadar az meşgûl ettiğini şöyle ifâde eder: «Müslümanlar yine kendi hevâ ve heveslerinde oynaşıp dururlar. Yine yarın ne giyeceğiz, yarın ne yiyeceğiz, yarın nasıl bir arabaya bineceğiz, yarın nerede tatil yapacağız, yarın nerede kahve içeceğiz, yarın nerede nargile höpürdedeceğiz? En güzel nargile nerede var? En güzel tatil yeri nerede var? Şurada hiç kimse görünmeden bir yat kiralasak, kimsenin görmediği koylarda bir girsek, orada biraz çıplaklık desek, orada da hatta daha da ileri gitsek nasıl olsa kimse yok. Kadın erkek üryan bir şekilde sulara girsek, ondan sonra yine örtülü bir şekilde yatta dolaşmaya devâm ederiz.» Bu manzara, Müslümanların başlarına gelen felâketlerden, sıkıntılardan ders almadıklarının açık bir alâmetidir. Müslümanlar savaşlardan, depremlerden, yangınlardan, bereketsizlikten, âfiyetsizlikten kendilerine düşen payı almamaktadırlar. Müslümanlar daha da haddi aşarak nereye doğru evrildiklerini görmemekteler. Cenâbı Hak Rûm sûresi 41. âyeti kerîmede, «İnsanların kendi elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden karada ve denizde fesâd zuhûr etti; Allâh, dönsünler diye, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırıyor» buyurmaktadır. Lâkin biz tattığımız hâlde dönmemekte, ve nereye doğru evrildiğimizi sorgulamamaktayız.
Türkiye'de Ahlâkî Yıkım: Uyuşturucu, Eşcinsellik, ve Sosyal Çürüme
Mustafa Özbağ Efendi sohbette Türkiye'deki ahlâkî yıkımı çok çarpıcı rakkamlarla ortaya koyar: «Türkiye gibi Anadolu'da Müslümanlığın kendince yaşanma noktasında ileri derecede gelişmiş olan bir yerde, cezâevlerinde yatanların yüzde otuz üçü uyuşturucudan, yüzde otuz üçü hırsızlıktan yatmakta. Bu ülkenin ahlâkı o kadar yerlerde sürünmüş ki normalde ülkede sekiz kişiden iki kişisi fuhuşla iştigâl etmekte, oradan para kazanmakta. Dünyâ üzerinde bu oran yedi iken, bizim ülkemizde sekiz olmuş.» UNESCO açıklamalarına göre, 2003-2011 yılları arasında uyuşturucudan tedavî almak isteyenlerin oranı yüzde 1880 artmıştır. Bu rakam Türkiye'de uyuşturucu felâketinin ne kadar büyük bir boyut aldığını gösterir. Mustafa Özbağ Efendi ifâdesini şöyle sürdürür: «Annesi babası çarşaflı, sakallı olan, lâkin çocukları uyuşturucu bataklığının içine düşmüş. Annesi babası ehli tarîkat; lâkin kızı veyâ oğlu haramiyetin içerisine düşmüş. Anne babalar çâresiz, ortam çâresiz, utançlarından kafalarını nereye sokacaklarını bilmiyorlar.» Bu topraklarda bir kimse eşcinsel olmak isterse, devlet bütün ilâçlarını ve ameliyat masraflarını karşılamaktadır. Sonra siyâsetçi denilen şaklabanlar, düzenbazlar, yalancılar, çok yüzlüler, dünyânın kirini üzerine alan ve mahşeri düşünmeyen omurgasızlar, mü'mîn halka karşı çıkıp eşcinsellikle savaştıklarını söylerler. Bu omurgasızlık her tarafa sirâyet etmiştir. Gencecik kızlar göğüslerini açıp İstanbul'da yürüyüş yapmakta; istedikleri gibi kıyâfet giyme «hürriyetleri» varmış. Üzerlerinde kıyâfet yok; sokaklarda öyle dolaşmaktadırlar. Erkekler de bu çürümeye katılmışlardır. Gencecik kızlar 12-13 yaşlarında bekâretlerini kaybetmektedirler; ve bu durum «önemsizleştirilmektedir.» Mustafa Özbağ Efendi kendisinden 1986 yılında verdiği bir uyarıyı hatırlar: Orman İşletme Müdürlüğü'nün işçilerinin sendika toplantısında 4500-5000 kişinin önünde, dört bakanın yüzüne karşı, «Bir gün sizin torunlarınız 'dede ben eşcinsel oldum, dede ben uyuşturucu kullanıyorum' diyecek» diye söylemişti. O zamân bıyık altından kıs kıs gülenler vardı; lâkin 39 yıl sonra bu söylenenler adım adım ülkede yaşanmaktadır. Şimdi bir anne, oğlunun değişmeden önceki ve değiştikten sonraki fotoğraflarını gönderip Hocadan fetvâ istemekte: «Bir insan kendi evlâdını öldürebilir mi? Ben oğlumu öldürebilir miyim?» diye soran annelerin sayısı artmıştır. Mustafa Özbağ Efendi bu hâlleri sayarken kalbinin acıdığını, ve gönlünün hiç iyi olmadığını söyler. «Ben şehir şehir dolaşıyorum utancımdan» diyen bir anne, kendisine telefonda hem ağlayarak hem de «Hocam, bana bir şey söyle; bana bir şey anlat. Oğlumun daha önce on beş on altı yaşındaki fotoğrafı bu; şimdi oğlum yirmi yaşında. Şimdiki fotoğrafı bu. Bunun fetvâsını istiyorum: Bir insan kendi evlâdını öldürebilir mi? Ben oğlumu öldürebilir miyim?» diye soran bir anne… Bu sözler bir annenin ağzından çıkıyor; ve bu manzara Türkiye'de aile mü'essesesinin ne hâle geldiğinin acı bir delîlidir. Mustafa Özbağ Efendi kendi hatırasından şunu nakleder: 1986 yılında, ki o zamân yeni Müslüman olduğunda 38 yıl önce, kendi içinden «Yangın var; bu yangının söndürülmesi lâzım. Ben karınca değilim ki ağzımda su taşıyayım; ben insanım. Cenâbı Hak beni insan olarak yaratmış. Bu yangının savaşını, mücâhedesini vermeliyim» diye düşündüğünü söyler. Yıllar yılları arattı; ne yazık ki o ateş hepimizin evini, sokaklarını, caddelerini, şehirlerini, ülkesini çepeçevre sardı. Mustafa Özbağ Efendi kendisini methetmek için değil bir tespît olarak şu hatırayı anlatır: «1986 yılında Orman İşletme Müdürlüğü'nün işçilerinin sendika toplantısında, Anavatan başbakanı, eski MHP'li bir bakan, Mâliye Bakanı ve işçilerden sorumlu bakan dâhil dört bakan ön sırada idi. Yaklaşık dört bin beş yüz, beş bin kişi vardı. Salonda konuşma yapmam istendi; ben de konuştum. Bakanların yüzüne söyledim: 'Bir gün sizin torunlarınız 'dede ben eşcinsel oldum, dede ben uyuşturucu kullanıyorum' diyecek'. Bıyık altından kıs kıs gülenler oldu; sustular ben 'gülme, gülüştürmek için söylemiyorum' deyince. Yıllar sonra otuz dokuz yıl geçti; ne yazık ki bu söylediklerim adım adım ülkede yaşanmaktadır.» Mustafa Özbağ Efendi bu noktada sohbeti yazıya geçiremediğini, zaman zaman bıraktığını, lâkin olmadığını ifâde eder. «Bugün mevlid kandili. Ben kendi kendime sohbeti hazırlarken 'senin yüzüne nasıl bakacağız yâ Resûlallâh?' dedim. Biz Onun yüzüne nasıl bakacağız? Ben kendi nefsim için söylüyorum: Biz emâneti yerine getirmedik. Üzerimize düşen vazîfeyi yapmadığımızı düşünüyorum. Nefsimize uyup gecemizi gündüzümüze katıp biz o peygamberin yolunu ihyâ etme noktasında gerekli olan çalışmayı yapmadığımı düşünüyorum.»
Resûli Ekrem'in Âlemlere Rahmet Oluşu ve Kâfirlere Rahmet Oluşunun Hikmeti
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti Cenâbı Hakk'ın iki âyeti kerîmesi etrâfında derinleştirir. Birincisi Enbiyâ sûresi 107. âyeti kerîme: «Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.» İkincisi ise Âli İmrân sûresi 164. âyeti kerîme: «Andolsun ki Allâh mü'minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Çünki içlerinden onlara Allâh'ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitâb'ı ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermiştir.» Mustafa Özbağ Efendi bu iki âyeti kerîmenin tefsîrinde der ki: «Hz. Muhammed Mustafâ kendisinden önce gelen peygamberlere nazaran en üstün seviyede, en fazîletli derecede yaratılmış, ve bütün âlemlere rahmet olarak yeryüzüne fizyolojik olarak gönderilmiştir. Lâkin Cenâbı Hak varlığın tamamında ilk yarattığı kendi rûhundan ve nûrundan Hz. Muhammed Mustafâ'nın rûhâniyetini ve nûrâniyetini yaratmış, ve o rûhâniyetten bütün varlık âlemlerini yaratmıştır. Eğer o âlemlere rahmet olmasaydı cennet cennet olmazdı; Levhi Mahfûz Levhi Mahfûz olmazdı; kürsî kürsî olmazdı.» Hz. Muhammed Mustafâ sâdece Müslümanlara, mü'minlere değil; sâdece dünyâya değil; bütün âlemlere rahmet olarak yaratılmıştır. Onun cismâniyeti, rûhâniyeti, ve manevîyâtı bütün âlemlere rahmettir. Mustafa Özbağ Efendi çok mühim bir noktayı vurgular: Hz. Muhammed Mustafâ kendisine îmân etmeyen, peygamberliğini kabûl etmeyen kâfirlere bile rahmet peygamberidir. Delîli şudur: Önceden Lût'un kavmi eşcinsel ilişkilerden dolayı helâka uğramışlardı. Şimdi dünyâda eşcinsellik o kadar pompalanmaktadır ki hükûmetler, devletler, sivil kuruluşlar onu açıkça çıkarmakta, alkışlamakta, «insan hakkı, demokrasi hakkı» olarak sunmaktadırlar. Hz. Âdem aleyhisselâmdan itibâren Cenâbı Hakk'ın la'netlediği, meleklerin la'netlediği, peygamberlerin la'netlediği fiili işleyenler aslında Lût kavmi gibi helâk olmaları gerekirken, Cenâbı Hak Muhammed Mustafâ'nın yüzü suyu hürmetine — âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olmasından dolayı — onları helâka uğratmamaktadır. Geçmiş ümmetler bireysel, kavmî, bölgesel helâklar yaşarken, şu anda gayrimüslim unsurlar böyle bir helâkiyet yaşamamaktadırlar. Bu, Hz. Muhammed Mustafâ'nın âlemlere rahmet olarak gönderilmesinin neticesidir. Hz. Nûh aleyhisselâm «son kâfir helâk olunca ya kadar bütün kâfirleri helâk eyle» diye duâ etmiş, ve Cenâbı Hak duâsını kabûl ederek büyük tûfânı göndermişti. Lâkin şimdi kâfirler helâk olmuyorsa, evet, Hz. Muhammed Mustafâ'nın âlemlere rahmet oluşundandır. Dünyâ hiçbir zamân bu kadar çirkinleşmemişti; bu kadar çirkef bir hayât sergilenmemişti. Lâkin Cenâbı Hak bizi helâk etmiyorsa, Gazze'de zulüm yapan zâlimleri helâk etmiyorsa, çocuğunu pazarlayan anne babayı, hanımını silâhla tehdîd edenleri, içkileri ve uyuşturucuları akıtanları helâk etmiyorsa — hepsi Hz. Muhammed Mustafâ'nın âlemlere rahmet oluşundandır. Mustafa Özbağ Efendi bu hakîkati daha da derinleştirir: Çocuğunu kendi eliyle pazarlayan, satan, kendi kız çocuğunu erkeklere peşkeş çeken bir anne baba helâka uğramıyorsa; kendi hanımını, çocuklarının annesini silâhla tehdîd edip onun tenini her gece zâlimlerin elinin altına bırakan kimseler helâka uğramıyorsa; içkiler, kumarlar, uyuşturucular sular seller gibi akıtılıp bu toprakları zehirliyorsa, ve o zehirleyenler karakolların bir kapısından girip öbür kapısından çıkıyorlarsa, bu zâlimlerin başları dik dolaşması ve küstâhça toplumun içinde gezmesi mü'mîn olmadığımıza işâret etmez. Aksine, bu manzara Hz. Muhammed Mustafâ'nın âlemlere rahmet oluşunun, ve Onun şefâatinin tezâhürüdür. Resûli Ekrem efendimiz hakkında Kâdî Iyâz hazretleri eş-Şifâ adlı eserinde, «Onun şefâati Cenâbı Hakk'ın izniyle bütün âlemleri kuşatır; ve ona îmân etmeyen kâfir bile, onun yüzü suyu hürmetine helâkten beri tutulur» demektedir. Mustafa Özbağ Efendi Resûli Ekrem efendimizin manen diri olmasına da temas eder: «Hz. Muhammed Mustafâ bu manâda ölü değildir. Sağdır, diridir. Muhammedi Mustafâ ümmetinin başındadır. Kimin başı sarılacaksa başını sarmaktadır; kimin kolu kırıldıysa kolunu tamîr etmektedir; kimin gönlü kırıldıysa gönlünü tamîr etmektedir. O öyle bir gönül peygamberidir ki kırık gönüllerin, mahzûn gönüllerin peygamberidir. O mü'mînler ki peygamberde çok güzel örnekler görüp Onun sünneti seniyyesini yaşama ve yaşatma mücâhedesi verenlerin önünde ardındadır. Tâbiri câizse o Muhammed Mustafâ eteğini beline bağlamış, ibrişimi beline bağlamış, gayret kuşağını beline bağlamış; nerede ümmeti Muhammed'in bir zorluğu varsa, nerede bir sıkıntısı varsa, ne gece ne gündüz görüp canhıraş manen ne yapılması gerekiyorsa yapmaktadır.» Bu hakîkat ehli sünnet ulemâsının ve tasavvuf erbâbının ittifâkla kabûl ettiği bir hakîkattir. Zannetmeyin ki Muhammed Mustafâ öldü; zannetmeyin ki Muhammed Mustafâ'nın görevi bitti. Onun ne görevi bitti, ne de O öldü; O hâlâ peygamberlik vazîfesini tamâm yerine getirmektedir. Lâkin ümmeti Muhammed kör gözlülerin elinde kalmış körebe oynamakta, ve Muhammed Mustafâ'nın sağlığından, diriliğinden habersiz bir şekilde Onun getirmiş olduğu hikmete — yâni sünneti seniyyeye — savaş açmaktadır. Çünki deccâliyet abileri, deccâliyet ilâhları, deccâliyet sultânları, deccâliyet siyâsetçileri, deccâliyet devlet başkanları, ve bürokratları Hz. Muhammed Mustafâ'yı susturmak, sünneti seniyyenin ihyâsını yasaklamak, ve Ona tâbi olmayı engellemek için şeytânla berâber olup var güçleriyle savaşmaktadırlar.
Bakara 120 Uyarısı ve «Yâ Resûlallâh» Niyâzı
Mustafa Özbağ Efendi sohbetin sonunda Bakara sûresi 120. âyeti kerîmesini hatırlatır: «Kendi dînlerine uymadıkça yahûdîler ve hıristiyanlar senden aslâ râzı olmayacaklardır. De ki: Hidâyet ancak Allâh'ın hidâyetidir. Yemîn olsun ki sana ilim geldikten sonra şâyet onların arzûlarına uyarsan, Allâh'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.» Bu âyeti kerîme Müslümanların başlarındaki siyâsetçiler, bürokratlar, ahir zamân âlimleri, ahir zamân şeyhleri, hocaları, cemâatleri, tarîkatları için bir uyarıdır. Cenâbı Hak peygamberini uyarırken, «sen onların dînine uymadıkça aslâ senden râzı olmazlar» diye beyân ederken, ne yazık ki Müslümanların başındaki âlimler, şeyhler, siyâsetçiler, bürokratlar yahûdîlerden ve hıristiyanlardan medet ummaktadırlar. Onlara dostluk göstermekte, onları kardeş edinmekte, ve dik duruşlarını ve omurgalarını kaybedip kendilerini ve arkalarındaki toplulukları yahûdî ve hıristiyan odaklarına peşkeş çekmektedirler. Müslümanlar nereye, niçin gittiklerinin farkında değiller; kimi niçin desteklediklerinin farkında değiller; kime niçin biat edip o cemâate veyâ tarîkata intisâb ettiklerinin farkında değiller. Mustafa Özbağ Efendi sohbeti bir niyâz ile bağlar: «Senin varlığın âlemler rahmetle yaratıldı, yâ Resûlallâh. Senin nûrunla tüm âlem bereketlendi, aydınlandı, yâ Resûlallâh. Senin hidâyetinle kâfirler mü'mîn, şeytân zelîl oldu, yâ Resûlallâh. Gel biz garîb sûfîleriz; nûrunla bizleri nûrlandır, yâ Resûlallâh. Senin isminle gönüller şifâ bulur, dertler dermân olur, yâ Resûlallâh. Senin salâtu selâmınla taşlar dile gelir, ağaç secde eder, yâ Resûlallâh. Senin sünnetinle yol bulan dünyâ ve âhirette aziz olur, yâ Resûlallâh. Gel biz yetîm sûfîleriz; elimizden tut, yolumuza ışık tut, yâ Resûlallâh. Senin sevginle kalpler dirilir; gözyaşları inci mercan olur, yâ Resûlallâh. Senin aşkınla dağlar erir; denizler coşar; gökler rahmetini yağar, yâ Resûlallâh. Senin şefâatinle benim gibi günâhkârlar bağışlanır; ümmet sevinir, yâ Resûlallâh. Gel mahcûb, günâhkâr sûfîleriz; rahmetinle bizi kucakla, yâ Resûlallâh. Senin adının anıldığı yerde melekler kanat çırpar, yâ Resûlallâh. Senin nûrun parladıkça şeytânlar zincire vurulur, yâ Resûlallâh. Senin ümmetin olmakla şeref bulduk; hamdolsun yâ Resûlallâh. Gel biz fakîr sûfîleriz; aşkınla bizi dirilt, yâ Resûlallâh.» Sohbet, Mustafâ Özbağ Efendi'nin kendisine yaptığı şu nasîhat ile son bulur: «Mustafâ! Uzatma sözü, kısa kes. Dünyâya aldanma. Hakka çevir yönünü. Kirlerinden arın. Temiz tut dilini, gönlünü. Resûlullâh'a bende ol. Tut Kur'ân ve sünnet yolunu. Geceniz hayır olsun. Esselâmü aleyküm.» Bu hâtime, kandil gecesinin manevî zirvesidir; ve mü'mînin Resûli Ekrem efendimize teslîmiyetinin ifâdesidir. Bu sohbetin tamâmı, Mustafa Özbağ Efendinin tâbiriyle, «buradaki topluluktan berîdir, hem kendi nefsimdir, hem de günün devlet başkanlarına, bürokratlarına, siyâsetçilerine, âlimlerine, şeyhlerinedir.» Mü'mîn bu sohbetten kendisine düşen hisseyi alıp kendisine bir çeki düzen vermelidir. Sünneti seniyyeyi yaşamadıkça, Resûli Ekrem efendimize gerçek itâati göstermedikçe, mahşerde Onun yüzüne hangi yüzle bakılacağı düşünülmesi gereken bir suâldir. Cenâbı Hak cümlemizi rahmet peygamberi ile berâber haşr edenlerden eylesin; ve hâtimei hayrımızı nasîb eylesin. Âmîn. Mustafa Özbağ Efendi sohbetin sonunda Nisâ sûresi 80. âyeti kerîmesini bir kere daha hatırlatır: «Men yutiirrasûle fekad etâallâh — Kim Resûle itâat ederse Allâh'a itâat etmiş olur.» Bu âyeti kerîme, «bize Kur'ân yeter» diyenlere bir cevâbdır. Çünki Kur'ân bize Hz. Muhammed Mustafâ'ya itâat etmemizi emretmektedir; Hz. Muhammed Mustafâ ise «İbâdetleri benden gördüğünüz gibi yapın» diyerek ibâdetlerin nasıl yapılması gerektiğini söylemektedir. Mustafa Özbağ Efendi bu hakîkati ifâde ederken, «Biz ne yazık ki ibâdetlerimizi de, sünneti seniyye yaşantımızı da kendi nefsimize göre yaşıyoruz; bu sohbetin tamâmı da ne yazık ki biz dosdoğru yerine getiremedik» demektedir. Yine sohbetin sonunda Bakara sûresi 120. âyeti kerîme uyarısı tekrâr edilir; ve Müslüman liderlerin başlarındaki âlimler, şeyhler, siyâsetçiler, bürokratların yahûdî ve hıristiyan odaklarına kendilerini ve arkalarındaki toplulukları nasıl peşkeş çektikleri anlatılır. Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabâşiyye yolu işte bu manevî muhâsebeyi her mevlid kandilinde tekrâr eder; ve dervîşi nefs muhâsebesine, sünnete dönmeye, ve ümmetin halini sorgulamaya çağırır. Bu sohbetin asıl maksadı yermek değil, ihyâ etmektir. Cenâbı Hak cümlemizi sünneti seniyyeyi ihyâ edenlerden, ümmeti Muhammed'in dertleriyle dertlenenlerden, ve mevlid kandilini hakkıyla kutlayanlardan eylesin. Hz. Muhammed Mustafâ'nın şefâatine cümlemizi mazhar eylesin. Resûli Ekrem efendimizin yüzü suyu hürmetine ümmeti Muhammed'in cümle dertlerini ferâhlandırsın, manevî yaralarına şifâ versin; mü'mînlerin nâmûsunu, kanını, şerefini muhâfaza eylesin; ve mahşer gününde Onun livâ'ı hamd'inin altında haşrolmayı bizlere nasîb eylesin. Âmîn velhamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn.
- Kur'ânı Kerîm: Enbiyâ 21/107; Âli İmrân 3/164; Nisâ 4/80; Bakara 2/120; Ahzâb 33/56.
- Sahîhi Buhârî, Kitâbü'l-Enbiyâ', peygamber kıssaları.
- Sahîhi Müslim, Kitâbü's-Sıyâm 197, pazartesi orucu hadîsi.
- Süneni Tirmizî, Kitâbü'l-Birr ve's-Sıla.
- İbn Hacer el-Askalânî, el-Hasâisü'l-Kübrâ.
- İmâm Süyûtî, Husnü'l-Maksıd fî Ameli'l-Mevlid.
- İmâm Süyûtî, el-Hâvî li'l-Fetâvâ.
- İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, Erbil sultânının mevlidi.
- Kâdî Iyâz, eş-Şifâ bi-Ta'rîfi Hukûki'l-Mustafâ.
- Süleyman Çelebi, Vesîletü'n-Necât (Mevlîdi Şerîf).
- İbnü'l-Cevzî, Telbîsü İblîs, ahir zamân âlimleri.
- İmâm Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, dünyâ ve âhiret.
- İmâm Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, Bakara 120 tefsîri.
- İmâm Kurtubî, el-Câmi'u li-Ahkâmi'l-Kur'ân.
- İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm.
- Hazreti Pîr Abdulkâdir Geylânî, Gunyetü't-Tâlibîn.
- Mustafa Özbağ Efendi, Şerhi Virdi Settâr.
- Pîr Şâbânı Velî, Sohbet Mecmûası.
- Aziz Mahmûd Hüdâyî, Câmi'u'l-Fadâ'il.
- Mustafâ Özbağ Efendi, Sohbet Serileri, Mevlid Kandili Sohbetleri.
Sohbetin Tasnîfi: Bu kapsamlı mevlid kandili sohbeti, açılış duâlarını ve mevlid kandilinin hicrî hesâbını, mevlid kutlamalarının târihî seyrini ve vehhâbî mukâvemetinin hakîkatini, Gazze ve Doğu Türkistân'daki soykırım karşısında dünyâ devletlerinin sessizliğini ve Müslüman ülkelerin silâh sarfiyâtının iç yüzünü, Türkiye'deki uyuşturucu, eşcinsellik, ve sosyal çürümenin acı tablosunu, Resûli Ekrem efendimizin sâdece mü'minlere değil kâfirlere bile rahmet oluşunun hikmetini ve Onun manen diri olarak ümmetin başında bulunmasını, ve nihâyetinde Bakara 120 uyarısı ile «yâ Resûlallâh» niyâzını ve sünneti seniyyeyi ihyâ çağrısını tafsîl etmektedir.
Kaynak: mustafaozbag.com | Video: YouTube | Seri: Mevlid Kandili Sohbetleri