Mesnevî 2210. Beyt: “Ney Gibi Boğum Boğum Olduğun Müddetçe Sırdaş Değilsin” — Geçmiş ve Gelecek Kaygısının Ateşe Vurulması
Yani gelecekle geçmişle alakalı kaygıların hepsini ateşe vurur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın. Geçen hafta buraya okuduyduk. neydi? Burada normalde hem geçmiş kaygısından hem de gelecek kaygısından kurtulmamızı öğütlüyordu Hazret-i Pîr. Buradan devam ediyoruz. Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir. Dudağın sesin mahremi olamaz. Sen kendi tarafından tavâf edip durdukça nasıl tavafda olursun? Kendinde oldukça nasıl olurdu Kâ’be’ye gelmiş sayılırsın? Hazret-i Pîr yine zirvelerde dolaşıyor. Neyde boğum boğum olduk? Bulundukça sırdaş değildir. Dudağın sesin mahremi olamaz. Boom burada o insanın kendi kaygıları, kendi takıntıları. kaygısı olan, gelecek kaygısı olan, geçmiş kaygısı olan veyahut da kendi hayatıyla alakalı kaygılı olanlar.
Veya da kendisini önemseyip kendisini öne koyanlar normalde kendisini bulması veyahut da sülûkte yürümesi veya kendisini kemâle erdirmesi mümkün değil. O yüzden bir kimsenin boğum boğum olması, kalbinde Allâh sevgisinin daha kuvvetli olmaması. Eğer o kalpte Allâh sevgisi çok kuvvetliyse o diğer sevgilere baskındır. Diğer sevgilere baskın olunca diğerlerini eştir, çocuktur, başka şeylerdir, onları sevmeyecek manası gelmesin burada. Oradaki baskın sevgi Allâh sevgisi olacak. O yüzden nefsin boğumları, o kimsede ney gibi boğum boğum olursan dediği neyin içerisini komple yakarlar, delerler yani. O boomlarının içini normalde yakarlar güzelce. Çünkü orada böyle bir pürüz olursa neyden istediğin sesi alamazsın.
Neyden istediğin sesi alabilmen için dışarıdan boğum görünenlerin içerisinde de böyle boğum vardır. Onları normalde kızgın demirle yakarlar ki orada bir pürüz kalmasın. Eğer orada pürüz kalırsa neyden güzel ses çıkmaz. Orada pürüzsüz olması lazım. Bir insanın da iç alemi pürüzsüz olması lazım. Eğer iç alemini pürüzsüz hale getiremezse o zaman neyden güzel ses çıkmaz. Ney o zaman bu manada nedir? İnsanı kamildir. o kimse insanı kamil olma yolunda giderken nefsin boğumlarını geçecek. bunların hepsi de boğumdur. Bunların hepsi de ne olacak? Hepsi de pürüzsüz hale gelmesi lazım. Ve Hazreti Pürr diyor ki sen kendinde oldukça nasıl olurdu Kâ’be’yi tavâf etmiş sayılırsın, Kâ’be’ye gelmiş sayılırsın.
Gerçek Tavâf Kendi Benliğinden Geçmektir — Hac-Umre Ehline Tenbîh: Nefisle Mücâhede Etmediysen Tavâfın Kendi Egonadır
O zaman Kâ’be’ye gitmek demek kendinden geçmek demek. hiçliği yakalamak demek. Hiçliği yakalamadıktan sonra senin Kâ’be’ye olan tavâfın kendi nefsine olduğu tavâfın. Allâh’a olmadı. Kendinde olduğu müddetçe. Bu bütün ibadetlerde böyle. O yüzden normalde boğum nefse ait olan ta’bîr-i câizse nefsin kendi içerisindeki terbiye edilmesi gereken huy ve ahlaklar. Boğumlar onlar. Ve normalde o zaman eğer öyleyse bir kimse ve nefsle alakalı problemlerini bitiremediyse dostun dudağı Allâh’ın nefesi olamazsın sen. Allâh’ın nefesi olabilmen için o nefs meratiplerini geçmen lazım. Allâh’ın nefesi olabilmen için sende geçmiş ve gelecek kaygısı olmaması lazım. Allâh’ın nefesi olabilmen için sende hem dünya kaygısı olmayacak hem de ahiret kaygısı olmayacak.
Bu umursamamazlık değil. Bu bütün insanın çepe çevreleyen kaygılardan kurtulması. Çünkü her kaygı şeytanın vesvesesidir. Her kaygı insanın önünde perdedir. Hayatın bütün alanında bu böyledir. Mesela bekar, iş kuramama kaygısı, evlenememe kaygısı, evlendi, eşiyle alakalı kaygıları, çocuğum olur mu olmaz mı, şöyle mi olur, böyle mi olur, gelecekle alakalı kaygılar veya geçmişiyle alakalı kaygılar. Allâh muhafaza eylesin. Öyle olunca sen kendi nefsinle baş edememişsin, arzularınla baş edememişsin. O zaman senin, çok özür dilerim burada, Hacca gidenler, umreye gidenler, ondan sonra bu sözümü yanlış algılayıp gitmekten vazgeçmesinler. Ama nefisle alakalı mücadelende belli bir noktaya gelmediysen, o zaman senin tavâfın kendi benliğine, kendi ego ne oldu?
Kendine oldu, Allâh’a olmadı. Allâh’a tavâfın, o zaman senin kendi benliğinden geçmen lazım. Tabiri caizse sen sen olmaktan çıkman lazım. Sen sen olmaktan çıkmadıysan, o zaman tavâfın kendi nefsine senin, Allâh’a değil. O yüzden Allâh muhafaza eylesin. Gerçek tavâf bu manada insanın benliğinden kurtulup, insanın kendisinden kurtulup, ta’bîr-i câizse her şeyi Allâh için yapmasıdır ve her şeyiyle Allâh’a yönelmesidir. müzemmilde Cenâb-ı Hakk diyor ya, bütün her şeyiyle Allâh’a yönel ve Allâh’ı zikret. Her şeyine Allâh’a yönel. senin Allâh’a yönelme noktasında herhangi bir takıntın olmasın. Her şeyine, ona yöneldiğin zaman namazın, namaz, orucun, oruç, zikrin, zikir, haccın, haç olacak. Yoksa sen Hacca ismini değiştirmeye gittin, hacı desinler diye gittin, sen zikrullâh’a dervîş desinler diye geldin, sen namazı aman namaz kılıyorlar diye kıldın, bu o zaman senin nefsle alakalı mücadelem bitmemiş.
Sen hala da başkaları için yapıyorsun bunu. Onu Allâh için yapacaksın. Sufilik, dervîşlik, müminlik bütün hayatının her alanında Allâh için yaşamaktır. Çalışırken de Allâh için çalışacaksın. Bir işini yapıyorsun, o işini yaparken de Allâh için yapacaksın. O yüzden normalde boğumlardan öyle kurtulursun. Bakara âyet 144’te hemen yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Ey mü’minler! Siz de nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin. Mescidi Küba’da Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bizim şu anda ilk kıblemiz olan ama işgal altında olan Mescid-i Aksâ’dan Mescid-i Harâm’a döndürdü. Ama şimdi Mescid-i Aksâ aklıma gelince oradaki zulüm gözümün önüne geldi. Şu anda bütün iki milyar İslâm aliminin ilk kıblegahı işgal altında ve iki milyar Müslüman uykuda.
İki milyar Müslüman o Mescid-i Aksâ’yı şu anda özgürlüğüne kavuşturamıyor. Ve Mescid-i Aksâ’da pis Yahudiler, pis Siyonistler, katiller, çocuk tecavüzcüleri kol geziyor. Çocuk tecavüzcüsü bunlar. Ve İslâm dünyası derin bir uykuda. Bu derin uykudan uyanmamakta ısrar ediyor. Ve nasıl bir üzerine ölü toprağa döküldüyse, atıldıysa, kalplerine nasıl bir korku yerleştirildiyse, kalplerinden imanın hakîkati nasıl alındıysa zerrece bu konuda bilhassa İslâm dünyasının başındaki siyasetçiler, bürokratlar İslâm dünyasının önünde en büyük engeller. Ve pis İsrâil, pis Yahudiler, pisliklerini Mescid-i Aksâ’ya akıtıyorlar. Diledikleri anda Mescid-i Aksâ’ya operasyon yapıp oradaki Müslümanlara zulmediyorlar, ibadetleri engelliyorlar.
Her türlü katilli, zalimli, ahlaksızlı, her türlü namussuzluğu, şerefsizliği, haysiyetsizliği, her türlü hayvandan daha aşağı mahlukluğu icra ediyorlar. Cenâb-ı Allâh, Hazret-i Peygamber’e, Mescid-i Aksâ’dan Mescid-i Harâm’a dönmesi için âyet-i kerîme namazın ortasında geldi. Tabi burada yüzünüzü Mescid-i Harâm’a çevirin demek yüz insanın fiziki olarak en güzel yeridir. Cemaldir çünkü, cemâl sıfatıdır bir insanın yüzü. Bir insan yüzünü bir tarafa döndürdüğünde yüzünü o tarafa döndürdüğünde o taraftan sayılır. Ve başka bir âyet-i kerimede de, yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz çevirin Allâh’ın vechi oradadır der. O yüzden insanın yüzü önemlidir. Ama burada âyet-i kerimenin zahiri insanı kıbleye yönlendirir.
Ama normalde bâtınen kalben kıbleye yönelmek gerekir. Batinen kıbleye yönelmek demek Allâh de ötesini bırak. Kısacası, bu da âyet-i kerîme Allâh de gerisini bırak. Allâh de gerisini bırak. Kıbleye yönelmek odur. Namazda kıbleye yöneldi. Vücudun yöneldi, kalbin de yönelsin. Kalbin de namaza yönelsin, kıbleye yönelsin. Aslında kıbleye de değil, kalbin de ona yönelsin. Kıble sadece bir yöndür, işarettir.
Sûfînin Maksadı Senlikten Geçmektir — Boğumlarda Kalmamak, Şeytânın Vesvesesine Kanıp Onun Deryasında Yüzmemek
Biz ona yöneliriz. Ona yöneliriz. Namazın dışındaki farzıdır, kıbleye, beytullah’a doğru yönelmek. Namazın dışındaki farzıdır. Namazın içindeki farzı ise kalbi olarak Allâh’a yönelmektir her şeyine. Eğer her şeyine Allâh’a yönelmiyorsan, tabirimi mazur görün, kıldığın namaz namaz değil. Her şeyine Allâh’a yönelcen. Her şeyle Allâh’a yönelenin bir kimsenin ibadetini Cenâb-ı Hakk kabul eder. Eksiği noksanı olsa da kabul eder. O kimse her şeyi Allâh’a yönelse, Kur’ân-ı Kerîm okusa, harfleri eksik çıkarırsa, Cenâb-ı Hakk her harfe bir melek görevlendirilip, o melek vasıtasıyla harfleri düzeltip de katına alıyor ya, sen öylesine yönelirsen Allâh’a, senin namazındaki eksikliğini ama okuma eksikliği ama başka eksiklik.
Kendinde değilsin çünkü. Kendinde değilsin. Öylesine yönelmişsin ki kendinde değilsin. Üç mü kıldın, dört mü kıldın, beş mü kıldın, kendinde değilsin. Üç kıldıysan Cenâb-ı Hakk eksikliğini tamamlayacak, dört edecek. Beş kıldıysan yine bir ilave daha yaptıracak, altı olarak kabul edecek. Kimlerden sorumluluk kalkmıştı? Uykuda, uyuyanlardan. Ne güzel bir şey. Uyu yumpaso. Kimden? Aklı gidenlerden, kendinde değil. Aslında normalde. Bir de neden? Unutanlardan. O kimse kendinde değil, kendinde değilse eksikliğini Allâh tamamlayacak. Neden kendinde değil? Dünya sarhoşu değil. O Allâh sarhoşu oldu. O öylesini kendisine Allâh’a teslim etti ki saymayı da bıraktı, hesaplamayı da bıraktı. Kendinde değil çünkü.
Kaç rekat kıldığını da bilmiyor. o kimse o zaman kendinden geçti, kendinden geçince o zaman tavafı tavâf oldu, o zaman namazı namaz oldu, o zaman zikri zikir oldu, o zaman duası duâ oldu, o zaman zekatı zekât oldu, o zaman sadakası sadaka oldu, o zaman yaşamasının bir anlamı oldu. O zaman normalde yönünü gerçekten Allâh’a hakîkat noktasında çevir. Nefis noktasında değil. Hakîkat noktasında yönünü Allâh’a çevirirsen o zaman hakikatin sende tecellî ettiğini göreceksin. Kalbinde hakîkat pınarlarının coştuğunu göreceksin. Kalbine hakîkat damlalarının aktığını hissedeceksin. Hissedeceksin. Hakîkat dediğimiz şey bu duvarın arkasını görmeye çalışmak değil. İlmi ledün hakîkat dediğim şey. Varlığın hakîkati, ibadetin hakîkati, imanın hakîkati, İslâm’ın hakîkati, hakîkat dediğim şey o.
Çünkü başka bir hadîs-i şerifte nice oruç tutan vardır ki sadece aç kalır. Nice namaz kılan vardır ki sadece yorgun olur. İbn-i Macede o zaman hakîkat noktasında ona yönelirsen o zaman namazın namaz olur, orucun oruç olur. zahirde yapılan ibadetler eğer hakîkate, hakikatte bir yöneliş değilse, hakîkate doğru yol yürümüyorsa, hakîkate kanat çırpmıyorsa o kimse kendi nefsine doğru yürüyor. Allâh muhafaza eylesin. Bu doğru değil. O yüzden normalde sen eğer o hakîkati bulma noktasında her şeyinle Allâh’a yöneldin, her şeyinle Allâh’a yöneldiysen o zaman tavâfın tavâf oldu. O zaman namazın namaz oldu. O zaman orucun oruç oldu ki sûfînin maksadı, amacı budur. Sufilin amacı maksadı güzel ilahi söylemek değildir.
Sufilin amacı maksadı, aman sarın çok güzel olsun, kılın kıyafetin çok güzel olsun, vay ne dervîş desinler ya şöyle bir yürü de ortalık dervîş görsün. Bu değil sûfînin hakîkati. Sufilin hakîkati senin senlikten geçmesidir. Sen senlikten geç. kendi nefsine söyleyeceksen bunu ben kendi nefsime söyleyeyim. Ben benliğimden geçmediğim müddetçe o hakîkate ulaşmayacağım. Ben ancak benliğimden geçersem hakîkate ulaşacağım. Ben ben olduğum müddetçe hakîkat bana uğramayacak. Sen sen olduğum müddetçe hakîkat sana uğramayacak. O boğumlarda kalacaksın. O boğumlarda kalmayalım. Allâh muhafaza eylesin.
“Haberlerin Haber Vericiden Bir Haberdir” — Haccı, Zikri, İlmi Putlaştırma Yasağı; Âdem’den Muhammed’e Bütün Dîn İslâm
O yüzden Hazret-i Pîr bu beytinde bize diyor ki işin gösterişinden uzak durun. İşin zahirinden bakmayın. Zahir lazım mı lazım, taklit lazım mı lazım. Ama sen hakîkate yönel işin içine doğru yürü. Hala da bu nefs terbiye yolculuğunda ben diyorsan, hala da nefsinin oyunlarıyla uğraşıyorsan, hala da şeytânın vesvesesine kanıp onun deryasına dalıp şeytanla beraber yüzüyorsan olmadı. O sûfîlik değil. Allâh muhafaza eylesin. Haberlerin haber vericiden bir haberdir. Tövben günahından beterdir. Beni anlatmış. Ey geçen hallerden tevbe etmek isteyen, bu tevbe etmekten ne vakit tevbe edeceksin söyle. Ya zir namesini kıble edinirsin, ya ağlayıp innemeyi öper durursun. Çarpıyor. Sağlı sollu. Sağlı sollu çarpıyor.
Haberlerin haber vericiden bir haberdir. senin dinlediklerin, senin okudukların, senin vaazların, dinlediğin vaazların hepsi de bir haberdir. Hepsi de haberdir. Şimdi de dinliyorsunuz, haberden ibaret. Ama sen bu haberleri getiren, hakkın kendisinden bir haber isen, o vaazın bilgisini veren Allâh’tan bir haber ise, şeyh sohbet ederken, nasîhat ederken Allâh’tan bir haber ise, namaz kılan Allâh’tan bir haber ise, sakal bırakan Allâh’tan bir haber ise, ve sen normalde bütün bu bildiklerini kendince ilâh edindiysen, kendi bilgi potansiyelini ilahlaştırdıysan, aklını ilahlaştırdıysan, namazını ilahlaştırdıysan, orucunu ilahlaştırdıysan, haccını ilahlaştırdıysan, dervîşini ilahlaştırdıysan, zikrini ilahlaştırdıysan ve 3-5 hadîs ezberlediğinde o hadîs ezberini ilahlaştırdıysan, ve ota insanlara vaaz etmek, güzel şeyler söylemek için ilim öğrendiysen, o ilmini ilahlaştırdıysan, sen haber vericiden bir habersin.
Çünkü bütün bu haberlerin sahibi Allâh, dînin sahibi Allâh çünkü, Âdem’den Muhammed Mustafâ’ya kadar gelen bütün dînler İslâm ve bütün dinlerin sahibi Allâh, ve bütün peygamberlerin sahibi Allâh, bütün velilerin, bütün dostların sahibi Allâh, varlığın sahibi Allâh. Ama sen normalde eğer ki o haber vericiden bir haber okuyorsan, yazıyorsan, söylüyorsan ve kendince kendi bildiklerini ilahlaştırıp kendince kendini bir şey zannediyorsan, o zaman sen bir habersin her şeyden. Allâh muhafaza eylesin. Ve sen Allâh’ı hakkıyla takdir edenlerden olmayacaksın. Sen Allâh’ı hakkıyla bilenlerden olmayacaksın. Sen Allâh’a hakkıyla yönelenlerden olmayacaksın. Sen Allâh de ötesini bırak haliyle hallemeyeceksin.
Allâh muhafaza eylesin. Oysa bütün her şeyin sahibi o ama sen her şeyin sahibi o iken sen onu bırakmışsın, senin eline verdiği oyuncakları ilahlaştırmışsın. Sen birer oyuncak almışsın eline, o oyuncağı ilahlaştırmışsın ve o oyuncaklarla aldatıyorsun insanları. İnsanları kandırıyorsun. Kale ya Resulallah diyorsun ama onu dinlemiyorsun. Esduhu zibillah diyorsun, çok güzel, belîğ ama Kur’ân’ı dinlemiyorsun. Kur’ân’ı okuyorsun, Kur’ân’a itaat etmiyorsun. Kur’ân’ı dinliyorsun, Kur’ân’a itaat etmiyorsun. Hadîs-i şerifleri okuyorsun, hadîs-i şerifleri itaat etmiyorsun. Ya yaşanmış mıdır ya diyorsun. Allâh muhafaza eylesin. O yüzden sûfîlik bilmek değildir. Sufilik yaşamaktır. Bilen mutassavvuf olur.
Çok güzel bilir. Oturursunuz kale ya Resulallah der anlatır. Mutassavvuftur. Beyazı tibestami den örnekler verir, mutassavvuftur. Bişr-i hafiden örnekler verir, mutassavvuftur. Onların kerametlerini anlatır, mutassavvuftur. Açar arifler menkıbelerini onlardan okur, mutassavvuftur. Ama ondan bir şey yaşamaz. Bir şey yaşamıyorsa o zaman sadece ve sadece hikaye anlatıyor. Onların yaşadıklarını hikaye demek istemiyorum. O anlattıklarından bir haber çünkü. Anlattıklarından bir haber. O hak ve hakîkatten uzak çünkü. Allâh muhafaza eylesin. Neden? O çünkü söze boğulmuş kalmış. Ahir zaman alameti, ahir zaman alimleri, ahir zaman şehirleri. Söze ve kelimelere boğulup kalacaklar. Hazret-i Pîr diyor ki, senin normalde o bildiklerin, o okudukların, haber vericilerin, bütün haberlerini biliyorsun.
Ama haber vericiden haberin yok. O zaman ne olmuş oldun? Sen sadece nakilci oldun. Sen işin hakikatine ermedin. İşin hakikatine ermiş olsan sen böyle papağanlık yapmazsın. Papağanlık yapıyorsun. Ezberini almışsın üç beş tane menkıbe, üç beş menkıbeyle cemaati yöneteceğim diye uğraşıyorsun. Almışsın üç beş fiiliyat yapıp bir titriyorsun. Sen cemaatini onunla yönlendireceğim diye uğraşıyorsun. Onlar da garibim seni şeyh zannediyorlar. Onlar da gariblerim seni âlim zannediyorlar. Çünkü çölde kalmış, çölde kaldığı için susuzluktan dudakları patlamış, ilk gördüğü sudan içiyor.
“Tevben Günâhından Beterdir” — Riyâ Tevbe, Tahrîm 66/8 Samîmî Tevbe Emri ve Şeyh Efendi’nin “Tavuk Tevbesi” Tenbîhi
Ve ilk gördüğü suyu da temiz su zannediyor. Temiz olmasa dahi suya ihtiyacı var. Bu bulanık ama içelim susuzluğumuzu giderelim diyor. Temiz suyu arama ihtiyacı da duymuyor. Allâh muhafaza eylesin. Tövben günahından beter. Ben kendi nefsime söylüyorum bunları. Tövben günahından beter. Bu öyle bir çarpıcı bir söz ki Hz. Pîr çarpıyor. Tabiri caizse. Silindir gibi eziyor. Benim ben böyle bu beytleri Allâh beni affetsin. Kendimce daha öncesinden bu beytleri biliyorum. tevbe günâhından beter diyor ya bitiriyor beni. Allâh beni affetsin. Çünkü neden bu tevbe riyâ, bu tevbe duygusal çöküntünün gösterisi? Bu tevbe içten değil çünkü. Bu tevbe samîmî değil çünkü. Bu tevbe içten olmuş olsa, samîmî olmuş olsa o bir daha o günâhı işlemeyecek.
O günâhı tekrar işliyor. O günâhı tekrar işliyor. Bir daha ağlıyor tevbe derken. Ayrı bir duygusal gösteri. Ben onu çok özür dilerim. Duygusal gösteri olarak nitelendiriyorum. O gösteri de kendisine yapıyor. Her gecenin yarısında ağladın kendine yaptın o gösteriyi. Dışarıda ağladın. Benim şöyle günahım var böyle günahım var. Göstereyi dışarıda yaptın. Bu daha da kötü. Allâh muhafaza eylesin. Çünkü Cenâb-ı Hakk âyet-i kerimede ey îmân edenlere söylüyor. Allâh’a samîmî bir tevbe ile dönün. Tahrîm 66/8. Burada Cenâb-ı Hakk samîmî lafzını kullanıyor. İhlaslı, samîmî, içten gelen bir tevbe ile. Hazret-i Şeyh Efendi derdi ki tavuk tevbesi gibi olmasın oğlum tevbeler derdi sohbet esnasında. Tavuk derdi necaseti yer.
Ondan sonra gagasını sağa sola vurur. Tevbe yarabbi bir daha yemeyeceğim der. Karnı acıkınca gene necaseti yer oğlum derdi. Allâh muhafaza eylesin. O yüzden tevbe ihlasla, samîmî, nefsin oyunundan uzak, şeytanın aldatmasından uzak bir tevbe olacak. Tevbe ederken şeytanı aldatır mı? Evet. Aynı günâhı yine işliyorsan şeytân seni o tevbe ile aldatıyor. Aynı günâhı, aynı necasetin içine düşüyorsan nefsin tuzandasın. Ha diyeceksin ki tevbe etmelim mi? Tevbe edelim. Dilimizde de olsa tevbe edelim. Bu ayrı bir mesele. Ben meselenin hakikatini söylüyorum size. İşin zâhir kısmına bir kimse tevbe etti. Allâh onun tövbesini kabul etti. Eyvallâh. O kul bina günâh işledi, yine tevbe etti. Allâh dedi ki kulun kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı.
Affettim dedi. Yine günâh işledi, yine tevbe etti. Allâh dedi ki kulun kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı. Affettim onu dedi. Hatta üçüncüsünde bir daha söyledi. Yine affettim dedi. Ah ardında bir ibare daha var. Hadi bundan sonra ne yaparsan yap dedi. Allâh’ın rahmeti geniş. Ve ama hadîs-i şerifte de diyor ki Allâh sadece kalpten yapılan tövbeleri kabul eder. Rabbim bizi onlardan eylesin. O yüzden Hazret-i Pîr devam ediyor. Bu tevbe etmekten ne vakit tevbe edeceksin? tevbe diyorsun yine beni anlatıyor. Tevbe diyorsun yine aynı çukura giriyorsun. Kendi ellerine giriyorsun. Kendi ayaklarına giriyorsun. Kendin giriyorsun oraya. Yine tevbe diyorsun. Yarabbi beni affeyle diyorsun. Affettim seni diyor.
Bu konuda hiç şüphem yok benim. Ama yine aynı çukura düşüyorsun. Çukura düşmüyorsun. Çukura atıyorsun kendini. Çukura düşmek bilmeden düşmek çünkü. böyle aldatıcı bir şey var. Tam böyle kestiremedin. Bastın düştün. Bu öyle değil. Yok. Ben kendi nefsimi anlatıyorum. Bile bile. öyle bir ben böyle. Ben bunu bilmeden yaptım. Yok öyle aldatma kimseye. Kendi nefsime söylüyor bunu. Bile yaptın. O yüzden kendi kendine Mustafâ Özbağı otur. Yarabbi. ben bunu bilmiyordum. Otur oturduğun yere. Öyle bir şey yapma. Bile bile yaptın her şeyi. Ben hayatı bile bile yaşayanlardanım. Aklıma malik olduğumdan beri. İslamla alakam olmadığında bile bile yaşadım her şeyi. Her şeyi bile bile yaşadım. Ha ben bunu bilmiyordum ya bunu yaptım.
Böyle bir şey yok bende. Allâh beni affetsin. Bile bile burnumu kıstırırım ben. Bile bile atarım vücudumu, cesedimi ateşin içine. Bile biledir. Allâh bizi affetsin. O yüzden tevbe ettiğini düşünüyorum. Kendime söylüyorum bunların hepsini. Mustafâ Özbağı tevbe ettiğini düşünüyorsun. Tövben tevbe değil. O tevbeye de tevbe lazım. Nasıl basmaya? Bazen tevbeye de tevbe gerekli. Allâh bizi onlardan eylemesin. O yüzden normalde insan nefsi insanı aldatır. Terkiye tevbe diyorsun. şunu da kaydır götür arada. Oh Perşembe zikri var. Affolmuş olarak kalkacaksın. Nasıl olsa Perşembe derse gideceğim inşâallâh. şunu da kaydırayım gideyim ya.
Bizim Dervîşlerin İç Âlemi: “Perşembe Zikri Var Affolurum” Tevbeyi Erteleme — Zikrullâh Halakasının Ümît Kapısı
Bizim dervîşlerde bu iç alemlerinde var bu. böyle içlerinde nasıl olsa o müjdeyi alıyorlar ya. Kendince öyle diyor. Ya Perşembe gideceğim zikre oturacağım. Eee içinden öyle konuşuyor. Ya da ben konuşuyorum. Başlar kimseyi suçlamayayım ya. Değil mi Gürkan? Psikolojik olarak çökmesen hiç kimse. Ben kendimi çökerteyim. Nasıl olsa Perşembe gün. Halak eziqullah kuruldu cemaatle. Oh mükemmel. Hiç kimse hiçbir şey ummadan geldi. Para yok, pul yok, makam yok, mevki yok. Hadisi kutsiye de uyuyor. onlar birbirleriyle akraba değillerdir. Birbirlerinden menfaatleri de yoktur. Birbirlerinden menfaatleri de yoktur. Sırf birbirlerini Allâh için sevdiklerinden toplanırlar. Allâh’ı zikrederler. Cuk bir oturdu.
Mustafâ Özbağ, harika. Var mı bir menfaat? Yok. Var mı bir beklenti? Yok. Var mı bir menfaat? Yok. Herkes Allâh için birbirini sevdi. Burdakilerin var mı başka bir amacı? Yok. Burada tahtanın üzerine, kilisin üzerine ne otursun millet? Eee bir de Allâh’ı zikrettin. Tamam. Tamam. Hadîs-i şerif de var, hadisi kutsi de var, âyet-i kerîme de var. Affolmuş olarak kalkın. Hatta günahınız hayra çevrildi. Ulan biraz daha mı günâh işleseydik? Bayındırılayım ya ben. Biz işin kurnazıyız. çift taraflı. Hem namaz kıl hem günâh işte. Nasıl olsa Perşembe günü hepsi de sevaba çevrildi. Yusuf Hoca taşlayacak beni. Diyecek ki ya ilahiyatta bizi böyle öğretmediler. Camilerde de böyle öğretmediler. Evet. biz bayındır kurnazıyım ben ya.
Ne oldu? Hepsi de hayra çevrildi. Halakayızcık ulağa oturduk. Şimdi az önce 3 devhit okuduk mu? Okuduk elhamdülillah. Ne varsa silindi mi? Silindi. Şekimiz şüphe var mı? Bende yok. Sizde var mı? Yok. Tamam siz zaten benden önce razısınız ona. Hiç şüpheniz yok. Evet. Bende de hiç şüphe yok. Allâh için. Ben zikrullâh halakasıyla tanışıp o hadîs-i şerifi okuduktan sonra büyük bir ümit kapısı açıldı bana. Ha Mustafâ Özbağ dedim. Habire halakayı zikrullâhı kur. Tabi. Dedim herkes affolsun. Ne var bunda? Ne var bunda? Ben 3 kişi de olsa hemen kurun halakayı zikrullâhı. Neden diyorum ben? Evlerinizi zikrullâh için halakayı zikrullâhdan ayrılmayın. Affolcanız. Hadîs de sabit. Âyet de sabit. Bir de kim Allâh’ı zikrederse Allâh da onu zikreder.
Bundan daha muhteşem bir şey yok. Öyle olunca hiç insanın içinde şek şüphe kalmıyor. Bende kalmıyor. Ben dervîşlerde de kalmadığını inanıyorum. E dervîşlerde kimisi Peygamber Efendimiz’i görüyor, kimisi ondan konuşuyor, kimisi Allâh’ı görüyor rüyâsında. Kimisi oturduğu yerde Allâh’la konuştuğuna inanıyor. Hepimiz de paranoyak değiliz ya. Herkes akıllı uslu. Birkaç üniversite bitirmiş insanlar var içimizde. Zekâ olarak benden daha ileri olan arkadaşlar kardeşler var. E bu da bir paranoya değil. Herhalde topluca bir paranoya halinde değiliz. Çünkü işlerinde görmeyenler de var. Onlar da kendilerini yiyip bitiriyorlar. Ben neden göremiyorum? Benim neyim eksik? Öbür kür rüyâ makinesi çatır çatır rüyayı anlatıyor.
Hatta öleleri var. Yolda gidiyordum, Hazret-i Peygamber’i gördüm. Ne? Yolda giderken onu görmedin mi diyeceğiz? Yok demeyiz. Allâh bizi affetsin. Öyle olunca da tabii o kimseye bir eminlik geliyor. Allâh muhafaza eylesin. Neyse bu sohbet Mustafâ Özbağı sizlere değil. Ama koca Peygamber diyor ki ben nefsimi temize çıkaranlardan olmam. Allâh bizi affetsin. Kimin takvalı olduğunu da Allâh bilir diyor. Eyvallâh koca Peygamber söylemiş ama o ayrı bir mesele. Biz yine meseleyi ben kendime toparlamış olayım. Evet. Tövbemiz tövbeye muhtaç olmasın. Allâh bizi onlardan eylesin. Âmîn. Zir namesini kıble edinirsin ağlayıp inlemeyi öper durursun. bu zir namesi böyle bir musikide coşturursun. bu zir namesi musikide coşkulu bir hal. bir ritim coşkulu bir ritim.
Ağır roman değil hareketli yani. Zir namesi. Sen hemen bakıyorum işine gitti senin. Hareketli ya değil mi? Zir namesi. En hareketlileri geçen gün anlattım ya size bayramda. Gül Ali oynuyorlar hareketli ama nasıl çalıyorlar? Nasıl çalıyorlar? Çok hareketli. Zir namesi. Oynak hava. Hz. Piri diyor ki zir namesini kıble edinirsin. neşeyi, sevinci kıble edinirsin. kendinde o neşeyi görürsün. Ben neşeliyim ya şimdi. O neşeyi sen kendine kıble edinirsin. Neşeli o kimse. Kahtı diyor bazen ağlı işine hüzünlü haline tapar gidersin. Onu da ilahi edinebilir insan. hep böyle hüzünlü durur ağır ağır. Ona bir şey desen filistin bu haldeyken gülecek halimiz mi var? Ağır çok ağır. Veyahut da o kimse böyle zikrullâhdan geçmiş hallerde böyle duruyor.
Tabi o böyle hüzün deryasına kapılmış. Onu ilahlaştırmış. Oysa zikrullâh o esnada Cenâb-ı Hakk neş’e pompalamış. Vur ha vur. Neredeyse davul zurna ile zikrullâh yapacaksın. Öyle neş’e var. O neşeyi almıyor o. Birisi ve bazıları kendini hüzün deryasına atmış.
Hüznü İlâhlaştırmak — Zikrullâhın Hâlet-i Rûhiyyesi, Neş’e-Hayâ-Heybet Esmâlarının Mazhariyeti
O hüznü ilahlaştırmış. Kendi nefsinde. Eğer zikrullahın hâlet-i rûhiyyesinden haberi olmuş olsa kendini hüzne bırakmayacak. Her zikrullahın kendine ait bir hâlet-i rûhiyyeti vardır. Her zikrullahın topluluk değil mi? O zikrullahın bir hâlet-i rûhiyyeti vardır. O esnada o esmâda neş’e hakim olur. Örnek. Öyle bir neş’e hakim olur. Sen o neşeye kendini bırakırsan Cenâb-ı Hakk senin kalbine tecellî eder. Sen kendindeysen o zaman sen o zikrullahın halet-i ruhuyesini yakalayamazsın. O kendince ben neden üçüncü halakadayım Allâh Allâh. Bak gördün mü Hüseyin beni beşinci halakaya attı Allâh Allâh. Bak ben ne o çavuştum da nereye geldim bak şimdi. Bak öndeki bak o çavuşta değil ama onu öne almışlar Allâh Allâh.
Zikrullâh yapıyor. Tabi. Ha orası da boş ya kimsenin haberi yok. Sen düşün kardeş. O neredeyim? Onun ilâh edilmiş kendine. Öbürkü de diyor ben en arkaya gideyim de diyor. Hemen buradan çıkması kolay olsun. Tabi. Bir de kafamı çıkarayım böyle ben buradayım. Bakar gör Mustafâ Özbağ diyeyim. Ondan sonra yavaşça gideyim oradan. Herkes ama o zikrullâh halakasının sevabını aldı mı aldı. Af oldu mu af oldu. Bu konuda sıkıntı yok. Bu konuda sıkıntı yok. Ama hakîkate ermedi. Allâh bizi muhafaza eylesin. O yüzden normalde bazen hüzün insanı puto olur. Bazen neş’e insanı puto olur. Puto olur. Bazen insanın hastalığı puto olur. Bazen insanın parası puto olur. Bazen insanın sağlıklı olması puto olur. Bazen insanın sinirli olması.
İnsanın sinirli olması sinirliliği puto olur. Ben sinirliyim. Dokunmayın bana. Putu. Ben kafa gidince ne yaptığımı bilmiyorum. Aaa ben de bilmiyorum. Nasıl basbayağım. Benim de kafa gidince kafası gidenlerin kafasını koparıyorum. Bakıyor benim gözümün içine. He yok. Senin putun olmuş o. Vardır ya kadınlarda da erkeklerde de. Bırakalım onu. Çok sinirli. Hayır siniri put olmuş onun. Aaa bırakalım bu kızcağızı ya. Bu gelincez. Neden? Onun güzelliği put olmuş. O süstencek, püstencek, kokulanacak, oturacak. Bulaşığa dokunmayacak. Ondan sonra bir işe dokunmayacak. O misafir. Bu dünyada misafir o. Veyahut da erkek. Onun putu var bir sürü. O putlarını dokundurmayacak o. O bir tabağı bile ellemez. Putudur onun.
Erkek adam o. O çocuğa dokunmaz. Putudur onun. Çocuğunu kucağına almaz. Putu onun o. Çok erkek ya. Allâh muhafaza eylesin. Oysa onların hepsi de hevâ’dır. Hevasını putlaştırır insan. Nefis insanın hevâsını putlaştırır. O yüzden âyet-i kerimede de Cenâb-ı Hakk der ki, gördün mü o hevâsını ilâhlaştıranı? Allâh muhafaza eylesin. Hevayı ilahlaştırır insan. Ve bunların hepsi de nedir? Hevadır. Allâh muhafaza eylesin. O yüzden insan, bazen ben böyle duyguyu önemserim. Ama duygusunu ilâh edinmeyi önemsemem. Duygu güzel bir şeydir. Duyguyu ilâhlaştırmak çirkin bir şeydir. Duygu insanı, evet, doğruya, hakîkate de götürür, yanlışa da götürür. Ama o duyguyu doğru yolda kullanırsan, seni hakîkate götürür.
Ama duygunu ilahlaştırırsan seni batırır. Allâh muhafaza eylesin. Âmîn. Fârûk, sırlara ayna olunca, ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı. Artık can gibi ağlamadan, gülmeden kurtuldu. Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi. Fârûk, sırlara ayna olunca, her zaman bir canla dirildi.
Hz. Ömer Fârûk Sırlara Ayna Olunca İhtiyâr Çalgıcının Cânı Cisminde Uyandı — Mü’min Mü’minin Aynası, Asıl Ayna Allâh
Fakir, sırlara ayna olunca, her mürşid-i kâmil bir aynadır. Her mürşid-i kâmil, her velî bir aynadır. Asıl ayna olan da Allâh’tır. Mü’min mü’minin aynasıdır. Hadîs-i Kudsî mucibince, asıl ayna Allâh’tır. Ama tabi burada, söz konusu olan Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretleri, o da bu manada parlak bir aynadır. Puslu değildir. Öyle olunca, ona bakan kimsenin hakîkat perdeleri açılır. Ve ona bakan kimse, kendi nefsinin hangi noktada olduğunu görür. O yüzden akıllı kimse, kalbi kıpırdanan kimse, bir mürşid-i kâmile bakınca, o mürşid-i kâmili aynanın noktasında görür. Ve kendi eksikliklerini bilir. Eksikliklerini görür. O yüzden, Ömer Fârûk, Fârûk Hz. Pîr burada, Fârûk ismini kullanmak, Fârûk ismini kullanmış, Ömer ismini kullanmamış.
Fârûk ismi, mana itibariyle, bâtılı ve hakîkati ayırt eden demektir. O yüzden, hakkı bâtıldan ayırdı, Fârûk ismi. Şimdi bazen, bu üstadlara, manada Fârûk ismi verilir. Ama böyle, tırvırı, ıvır zıvır, böyle birilerinin koymasıyla olmayacak bu. Veya da gidip, nüfus müdürlüğüne ismini değiştirip, mahkemeye verip, önüne Fârûk kaydırmakla olmaz mı? Bir Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi vardı. 28 Şubat’tan önce, Şeyhler toplantısına katılıyordu. Her ay bir lakap konuluyordu ona. En son, birkaç önce, A. Fârûkî denilir dervişleri. Allâh rahmet eylesin. Baran Efendi ile konuşuyoruz, Ankara’daki o da Kadir-i Nakşi Şeyhi. Baran Efendi de o Şeyhler toplantısının sekreteryalığını yapıyor. Dedim, birisi bu adama bir şey söyleyip, birisi bu adama bir şey söyleyip, birisi bu adama bir şey söyleyip, birisi bu adama bir şey söyleyip, birisi bu adama bir şey söyleyip, birisi bu adama bir şey söylesin dedim.
Allâh beni affetsin. Gençlik de var ya, dedim bu ay Fârûkî geldi. Bir dakikaya müceddedi elfishane olarak gelir bu dedim. Yok artık Mustafâ’cım ya dedi. E dedim, Fârûkî’yi durdurmazsanız, bir dakikaya müceddedi elfishane olarak gelecek bu dedim. Allâh söyletecek ya, bir dakikaya müceddedi elfishane, bir de elfishane Fârûkî, bilmem kim ismini söylemeyeyim şimdi. Baran Efendi beni tuttu. Nereden bildin bunu dedi. Bilmedim valla dedim. O zaman dedim bu böyle gidiyordu, trende oraya doğru gidiyordu dedim. O yüzden söyledim ben dedim. Ha Rabbim söyletti, o ayrı mesele. Ama dedim, bunun trendi o tarafa doğru gidiyor. Ondan sonra ismi artık böyle bir satıra yazılmayacak kadar lakapları oldu. müceddedi elfishane Fârûkî bilmem kim.
Öyle devam etti. Şimdi, Fârûk ismi ve hatta makamı, bu şimdi de makam noktası var. Her üveli Fârûkî değildir. Her mürşid de Fârûkî değildir. Bu özeldir çünkü. Hazret-i Ömer Efendimiz, Ömer dedi daha öncesinde, burada Fârûk kelimesini kullandı. Fârûkî, hakkı bâtıldan ayıran kimse demek. O zaman aynı oldu. Kime? O müzisyene, çalgıcıya, nefse, nefse zebun olmuş kimseye, aynı olunca, o zaman o kimse, kendi eksiğini kusurunu gördü. Hakkı batıldan ayırdı. Hakkı batıldan ayırınca, Hazret-i Ömer Efendimiz’in nasihatiyle, o Fârûkî’nin nasihatiyle, perdesi açıldı. Kalbi perdeler açıldı. Kalbi perdeler açılınca, hakkı bâtıldan ayırdı.
Îmân + Amel + Nûr = Hakkı Bâtıldan Ayırma — Bakırdan Gümüşe, Gümüşten Altına Kalp Yolculuğu
Yani o normalde hani, bir kimse îmân ederse, îmân ederse ve bildikleriyle amel ederse, Cenâb-ı Hakk onun kalbine bir nûr veriyor ya, o nûrla ne yapıyor? Hakkı batıldan ayırıyor. Bir kimse zikrullâh nûru kalbine oturunca, o kimse hakkı bâtıldan ayırır. Sözün de batılını ayırır. Fiyatın da batılını ayırır. İnsanın da batılını ayırır. Onun kalbi fark ehli olur. O farkı fark eder. O yüzden öyle olunca, perde aralanınca, Cenâb-ı Hakk onun kalbine bir sekine indirir. Âyet-i kerîme var ya, Allâh onların kalplerine sekine indirir. o îmân eden, Allâh’ın yoluna koşan, Allâh’ı zikreden kimsenin, Cenâb-ı Hakk kalbine bir sekine indirir. O sekine, perdenin kalkması, o sekine hakla bâtılı ayırt etme. O sekine kalbin mutmain olmasıdır.
O kimse artık kalp ayağıyla yürüyecek. O kimsenin kalbindeki zulüm perdeleri kalkmaya başlayacak. Ayağıyla kalkmaya başlayacak. Mutmaya başlayacak. Ağyan, beyan görmeye başlayacak her şeyi. Her şeyi ayan beyan görecek. Öyle olunca, bu neyle mümkün? Zikrullâh ile mümkün. Âyet-i kerîme’den ne diyor? O îmân edenlerin kalpleri, ancak zikrullâh ile mutmain olur. Başka bir şeyle değil. Başka bir şey arama orada. Kalbin mutmain olmasını istiyorsan, tevhid zikrine sımsıkı yapış. Ben böyle söyledikten sonra da, ben Allâh’ı zikrediyorum zaten deme, küstah olma. Sen Allâh’ı dostluğunu zikretmiş olsan, kalbindeki perde kalkacak senin. Kalbindeki perde kalkmıyorsa, zikrullâh senin dilinde. Bir de üstada kalkıp da, ben zaten Allâh’ı zikrediyorum deme, küstahlığında bulunma.
Emredersiniz de. Deki nefsine vur. Ben zikrullâhı hakîkat noktasında almamışım, hakîkat noktasında zikretmemişim ki, benim kalbim her şeyden habersiz. Kalbin mutmain olması, zikrullâh ile ve sen öyle, Süleymân Çelebi’nin dediği gibi, bir kez ağlamak için, bir kez, dediği gibi, bir kez Allâh dese o lisan, dökülür cümle günâhlar misl-i hazân, onu yakala, öyle bir Allâh de. Kalbindeki perdeler açılsın, gözündeki perdeler kalksın, kulağındaki perdeler kalksın, için tertemiz olsun. Öyle Allâh’ı zikret. O zaman ne olacak? O zaman kalp huzura ulaşacak, o zaman sen o aynadan kendini göreceksin, o zaman işin hakikatine ulaşacaksın ve sen bakırlıktan gümüşlüğe çıkacaksın, gümüşlükten altına doğru yürüyeceksin.
Çünkü insanlar madenler gibidir, kimisi teneke kalplidir, kimisi bakır kalplidir, kimisi gümüş kalplidir, kimisi gümüş kalplidir, kimisi altın kalplidir. Sen altın kabli olma yoluna git. Sen altın arama toprağın altında, maden arama. Sen kalbini altına çevir. Çünkü adı şerif var. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, insanların kimisi gümüş kalplidir, kimisi de altın kalplidir. Altın kalpli olan, Müslümanlarla alakalı, altın kalpli olanlar imanları kemâle ermiş olanlar. Rüyânda sen koluna bilezik taktılar, rüyânda sana altın madeni verdiler, rüyânda altın yüzük taktın, rüyânda altın kolye taktın.
Rüyâda Altın Yüzük-Bilezik-Hazîne Görmek: Îmânın Kemâli ve “Kalbini Altına Çevir” Tedrîsi
Sen îmân ehlisin. Rüyânda kalbini altın renginde gördün. Kalbin altın oldu. Baktın ki kalbinde altın hazinesi var. Yürüdün kocaman bir altın hazinesi. Baktın içeri girdin, sen de altın oldun. Baktın yer altın oldu. Dağ taş altın oldu. İmanın kemalı erdi. Müjdeler olsun sana. Baktın, e tenekesin. Allâh bizi affeylesin. Allâh bizi affeylesin. Yan ağla döne Allâh. Otur ağla kalk ağla. E gümüş oldun biraz daha iyisin. Allâh muhafaza eylesin. O zaman o hakîkat bilgisi dışarıdan geliyormuş gibi gelir sana ama içinde o senin. Kalbini mutmain etme. Yoluna gir. Allâh bizi onlardan eylesin. Artık can gibi ağlamadan, gülmeden kurtuldu. Artık o çalgıcı, o uyanışla, o hakîkate ermeyle, o aynadan, aynaya bakıp kalbindeki o karanlığın aydınlığa çevrilmesiyle ve zulüm perdeleri kalbinden kalkmasıyla artık nefsin tepkilerinden kurtuldu.
Nefsin ayak oyunlarından kurtuldu. Nefsin düzenbazlıklarından kurtuldu. Artık o safiyeti yakaladı. Artık o kalbindeki mutmainliği yakaladı. Artık kalbinde hakîkat damlaları kabarmaya başladı. Artık kalpte hakîkat perdeleri teker teker açılmaya başladı. Bir anda baktı bilmediği ilimler gelmeye başladı. Bir anda baktığı yerde çıplak gözle bile bakarken duvarı görmedi. Duvarda başka şeyler görmeye başladı. Artık onun kalbi Hz. Bediüzzaman’ın dediği gibi kalbi harekete geçti. Ve o kalbi harekete geçince artık sukuneti buldu. Artık sukuneti can noktasına geldi. Ve canı gülmekten de ağlamaktan da kesildi. Artık işin hakikatinde o. Onun gülmesi Allâh için, ağlaması Allâh için oldu. Kendi nefsi için gülen, kendi nefsi için ağlayan olmaktan çıkmış.
O çünkü perdeler açıldı. İşin hakîkati görüldü. Hakîkat nurları gönlünde neşv-i nevâ buldu. Açılmaya başladı. Artık o varlığa başka bir gözle bakıyor. İnsanlara başka bir gözle bakıyor. Meleklere başka bir gözle bakıyor. O şeytanın başka bir gözle bakıyor. Diğer varlıkları başka bir gözle bakıyor. Artık onun için eşya. Dünya, ahiret, cennet, cehennem hepsinin de bakış açısı değişti. O çünkü hevâ ve hevesinden ağlamanın ve gülmenin getirdiklerinden kurtuldu. Artık o hevâ ve hevesinden ağlamıyor. Artık o hevâ ve hevesinden de gülmüyor. Onun gülmesi hikmet oldu, onun ağlaması hikmet oldu, onun yürümesi hikmet oldu. Çünkü kalbinden perdeler kalktı. Onun dokunması da hikmet oldu. O artık onunla yürüme, onunla konuşma, onunla duyma yoluna doğru gitti.
Çünkü Hz. Pîr devam ediyor. Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi. Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi. Hz. Pîr başka bir beytinde diyor ki, sen ona bir can bağışlarsan, o sana binlerce can bağışlar diyor. Sen ona bir can bağışlarsan, sen ölmeden önce ölünü sırına erişirsen, ona bir can bağışlarsan, her şeyinle ona yönelirsen, Hz. Pîr’in deyimiyle o sana binlerce can bağışlar. Burada diyor başka bir canla dirildi diyor, başka bir canla. O eski değil, o dünkü can değil, o cedid yeni bir can. O can ki hikmete müştak, o can ki Allâh’a âşık, o can ki Muhammed Mustafâ’ya âşık, o can ki velilere âşık, o can ki artık dünya sevgisinden arınmış, dünyanın kaygısından arınmış, ahiretin kaygısından arınmış.
Dünyâ ve Âhiret Kaygısından Arınmış Cân — “Ölmeden Önce Öl” ve Allâh’ın Ölüden Diri-Diriden Ölü Çıkarması
O görüyormuşçasına ibâdet etme, görüyormuşçasına yaşama zevkine ulaşmış. O çünkü bambaşka bir canla dirildi. Çünkü Cenâb-ı Hakk ölüden diri çıkarır. Onu ölüden diri çıkardı. Bakın ölüden diri çıkarır. Sen ölmeden önce ölürsen senin ölümünden bir diri çıkarır. Kimisi de ne olur diriden ölü çıkarır. O zaman önce ölüden diri çıkarır senden. Sen bir can verirsin, ölmeden önce önünü sırına erişirsin, senden bir diri çıkarır. Ondan sonra da o diriden bir ölü çıkarır, bekāya koyar seni. Fenadan bekāya geçerir. Fenadan bekāya geçince de diriden ölü çıkarır Cenâb-ı Hakk. Şimdi ilahiyetçiler diyecek ki Rum Sûresi âyet 19’u nereden nereye getirdi. Bak bakalım âyet 19’a. Çünkü o ölüden diri çıkaran, diriden ölü çıkaran.
Bu fenaya ulaşan kimse ölüden diri çıkmıştır. Ne diyordu? Hepiniz ölüsünüz. Uykudasınız çünkü, uyku yarı ölümdür. Hepiniz uykudasınız, öldüğünüzde uyanarsınız. Hepiniz ölüsünüz. Uykudasınız çünkü, uyku yarı ölümdür. O zaman sen uykudasın, yarı ölüm yaşıyorsun. Ne zaman hakîkat perdesi açıldı sende, sen o zaman uyandın. diri oldun, bekāya ulaştın, Cenâb-ı Hakk yeniden seni ölü etti. Sen onun elinde alet gibi oldun artık. El kol dil dudak senin değil. Onun sıfatlarında ölüsün. Onun sıfatlarında ölüsün. Dil de senin değil, dudak da senin değil, göz de senin değil, el de senin değil. Kendi kendine benim deme, bekāya ulaştıysan. Ama yok, ölmeden önce ölünün sırına ulaşmadıysa Hz. Perin dediği gibi habercilerin sahibinden haberi yok.
O halde Allâh bizi affetsin. O zaman gönlüne öyle bir hayret geldi ki, Yerden de dışarıda kaldı, gökten de. Bu öyle olunca, o kimse can gidip bambaşka bir canla yeniden dirilince, O zaman gönlünde öyle bir hayret geldi ki, Yerden de dışarıda kaldı, gökten de. O kimse artık aşk ayağıyla yürüyor. O kimse aşk ayağıyla yürüyünce, o kimsede hayret hayreti getirdi. Artık o hayret perdesinde, her hayret perdesi yeni bir hayret perdesini kolunda getiriyor. Ardı ardına, hayret perdesinde yaşayınca, yerden de kurtuldu, gökten de kurtuldu. O altı cihet onda tek cihet oldu, çıktı. Artık o cihetsizliği buldu. Tek cihet dedim, cihetsizlik. Yönsüzlüğü buldu. Ne tarafa dönersen dön, onun veci o tarafadır oldu.
Ve fenâdan bekāya geçti. Fena’da bütün perdeler yandı. Fena’da her şey yandı, kül oldu. Hiçliği yakaladı. Artık hiçliği yakalayınca, fenâ hâlini yaşayınca, o hayrete düştü. Hayrete düşünce, geçince bekada hayretten hayrete geçmeye başladı. Dirildi çünkü. O yeni bir diriliş. O yeni bir dirilişte her perdede ayrı bir diriliş yaşadı. Her perdede ayrı bir aşkın perdesi, ayrı bir şevkin perdesini yaşıyor. Artık onun için perdelerin haddi hududu yok. Artık onun için yerin ve göğün bir anlamı yok. Artık onun için dünyanın da ahiretin de bir anlamı yok. Artık onun için tün, varoluşun bir anlamı yok. Çünkü o perdeden perdeye geçerekten, o her an hayretten hayrete geçer hale geldi. Ve ta’bîr-i câizse, sonsuz bir hayret yolculuğuna çıktı.
Çünkü Allâh’ın ilmi sonsuz, onun sıfatlarının tecelliyâtları sonsuz, onun zâtî tecellîleri de sonsuz. Öyle olunca, o hayretten hayrete geçti. Uyan ey Ümmet-i Muhammed!
Hz. Mûsâ A’râf 7/143 Bayılması ve Hz. Muhammed Mi’râcı — Sonsuz Hayret Yolculuğu, Altı Cihetin Tek Cihet Olması
Siz Mûsâ’nın ümmeti değilsiniz. Cenâb-ı Hakk, Mûsâ’ya dedi ki, daha tecellî edeceğim, dayanabilirsen dedi. Daha tecellî etti, Mûsâ bayıldı kaldı. Sen Muhammed ümmetisin. Senin peygamberin mi’râc etti ve senin peygamberin Allâh’ı kifayetsiz. Bu konuda aklın, kalbin almayacağı, algılayamayacağı bir hal yaşadı. Cenâb-ı Hakk’ı hem kalp gözüyle hem de vücut gözüyle gördü. Bayılmadı o. Kendinden bu manada geçmedi, delirmedi. O Hz. Muhammed Mustafâ’ydı. Seçilmişlerin en yücesiydi. Peygamberlerin evveliydi ve peygamberlerin ahiriydi. O yüzden bütün peygamberlerin üzerinde bulunan bütün hususiyetler, bütün peygamberlerin üzerinde bulunan bütün ilimler, peygamberlerin üzerinde bulunan bütün hakikatlerin cemi Hz.
Muhammed Mustafâ’daydı. O yüzden sen onu bin yıldan beri eksik tefsircilerin tefsirine bakaraktan Allâh’ı kimse göremez. Mûsâ görmedi denilenlere inanma. Çünkü onun gözü şaşmadı. Kalbi de şaşmadı. Miraç hadisesini anlatan Necm Sûresi’nde onun gözünün gördüğünü kalbi tasdik etti. O gördü. O gördüğü zaman Mûsâ gibi 40 gün bayılmadı. Çünkü o Muhammed Mustafâ’ydı. Sen onun ümmetisin. O yüzden senin hayret makamında, hayrette bekāya geçersen bayılmazsın. Aklını kaybetmezsin. Zırh cahillerin siz sufisiniz delirirsiniz. Bizim deliliğimiz öyle değil. Biz Allâh delisiyiz. Bizim aklımız yok değil. O yüzden hayretten hayrete geçeriz. Hayret hayretimizden hayrette kalır. Biz Muhammed ümmetiyiz. Hayret bize hayret etsin.
Hayret bize hayret etsin. Şatahatsa şatahat. Biz o Muhammed Mustafâ’nın ümmetiyiz. Aşk, insanı Hz. Pîr öyle diyor ya, kanatsız uçurur. Elsiz ayaksız yürütür. Aşk dilsiz dudaksız konuşturur. Aşk dilsiz dudaksız anlaştırır. Aşk dilsiz dudaksız anlaşmadır. Dilsiz dudaksız konuşmadır. Dilsiz dudaksız sevmedir. Aşk kendinden geçip sadece aşkın tecelliyatında aşk olmaktır. Yürü kardeş. Yol yolsa yolcu görsün. Yürü. Öyle yürü ki yol kendinden utansın. Öyle yürü. O yüzden öyle bir hayrete geçti ki, öyle bir hayrete geçti ki, hayret ona hayret etti. Ve sonunda Muhammed Mustafâ’nın izine bastı. Ve sonunda şatahata düşmedi. Muhammed Mustafâ’nın izinde gitti. Muhammed Mustafâ’nın perdesinde gitti. Ve dedi ki seni hakkıyla tanıyıp bilemedik ya Rabbi.
Allâh bizi onlardan eylesin. Ona arayıp, tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düştü ki, ben bilmiyorum, sen biliyorsan söyle. O kimse öyle bir hayret perdelerinden, hayret perdelerinden geçti ki, o artık aşkın sınırsızlığına takıldı yürüdü gitti. O aşkın sınırsızlığını yakaladı. Aşkın sınırsızlığını yakalayınca hep daha da sını, hep daha da sını ister oldu. Hep daha da sını istemeyi kim biliyorsa o söylesin dedi. Hz. Pîr. Çünkü hep daha da sını istemekte dillal oldu. Çünkü o âşık, aşıklığından da bir haber maraton koşucusu gibi, 4×4 gibi sonsuzluğa doğru kanat çırpmaya başladı. Halden de öte, kalden de illeri, söyle bir hale, öyle bir kaleye erişti. O zillet sahibi Allâh’ın cemaline dalıp gitti.
Artık o âyet-i keriminin tecelliyatını yaşadı. Artık anladı, her şey gözünde yok oldu. Ve her şey onun kalbinde yok oldu. O sadece var olan Allâh’ın zatının olduğunu idrak etti. O kıyametini yaşadı. O kıyametini yaşadığı için hiçbir şey kalbinde ve gözünde kalmadı. Sadece bâkī olan Allâh kaldı.
Cemâle Gark — Kıyâmetini Yaşama, Fenâ’dan Bekāya Geçiş ve Şûrâ 42/51 Vahyin Üç Türü (Melek, Doğrudan, Perde Arkasından)
Ve onun cemaline gark olunca o cemâl perdelerinden cemâl perdesine geçmeye başladı. O tenzihi de bıraktı, teşbihi de bıraktı. Artık onun için yorucu hiçbir şey kalmadı. Çünkü cemale dalınca oradan çıkış yok. Artık o cemâl perdesinden cemâl perdesine hal bitti, kalb bitti, söz bitti, fiiliyat gitti. Hiçbir şey kalmadı, sadece o. Artık onda normal akıl arama, ondan normal duygu arama, ondan normal şeyler arama. O çünkü fenadan da bekadan da geçti. Cemalillah’ın, Cemâlullâh’ın deryasını daldı. Mustafâ Özbağ tabirince Cemâlullâh’a gark oldu gitti. Onun çünkü artık bir başkasının ona yardım edecek bir hali yok. Bir başkasının onu anlayacak durumu da yok. Bir başkasını anlama telaşı da bitti, bir başkasının yardımı da bitti.
Onun için kurtuluş çırpınışı yok. Onun için şunu yapayım, bunu yapayım çırpınışı yok. Bu cemale dalış başka bir şeye dalışa benzemez. Orada kalin de halin de bir anlamı da yok. Bu sözler her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş, bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı, aklı cüz iyi külla et sözler söylemezdi. Aklı cüz sınırlıdır. İnsanlar sınırlı o aklı ilahlaştırdılar. İlahi hakîkat ise sınırsızdır. Onun bir sınırı yoktur. O yüzden kalbe gelen vahiy ilahiyatçılar hoplasın biraz. Ben yine parantez içerisinde ilham değilim. Kalbe gelen, o cemale gark olmuş olan kimselerde kalbe gelen ilham cüzci aklın üstündedir artık. Cüzci akıl, onu idrak etmesi mümkün değildir. O hali anlatmaya girse kendi anlattığını da tenzih etmek zorunda girer, zoruna düşer.
O yüzden kendi anlattığını tenzih etmektense anlatmamayı tercih eder. Çünkü o hayret ancak melamilerin zevk dediği bu fakirin idrak dediği anlayış dediği bir haldir. Ve bu insanın zâhir gücünün aklının üstünde bir şeydir. Bunun zâhir aklıyla gücüyle fikriyle bu işin içinden çıkabilecek olan varsa gelsin çıksın. Ve Hz. Pirdi diyor ya, ben bu sözleri söylüyorsam bu benim zekamla alakalı değil diyor. O manada diyor. Bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı, aklı cüzci külla ait sözler söyleyemezdi. aklı cüz, külla ait bu sözleri söyleyemezdi. Arkadan gelen bu ilhamla, bununla bu akıl benim değil. Bu akıl benim değil. Bu söylenen sözler de benim değil diyor. Burada bir ilhamdan bahsediyor. Ve bunu normalde söylerken tabii bizim geleneksel gelen bir tefsircilerimiz var ya, vahyi sadece peygamberlere atveden, gelenekselci tefsircilerimiz. oysa Cenâb-ı Hakk havarileri de vahyetmiş ya, Meryem’e de vahyetmiş ya, Arya da vahyetmiş ya, yerlere göklere de vahyetmiş ya.
Mûsâ’nın annesine de vahyetmiş ya, İbrahim’in annesine de vahyetmiş ya. Bunları nasıl açıklayacaklarsa açıklasınlar tabii. E böylece tabii Hazreti Pirdah buna atfediyor. Diyor ki o kalbe gelen bu ilâhî ilim aklın işi değildir. o ben yine o geleneksel tefsircilerin sözüyle söyleyeyim, ilham diyor. ilham değil. Ama ilham değil. O vahyin bir derecesi. O da vahyi. Allâh çünkü Âyet-i kerîm’i üç şekilde vahyediyordu. Bir, melekleriyle. İki, direkt kendisi. Üç, bir şeyin arkasından vahyediyordu.
Tâhâ 20/39 Hz. Mûsâ Annesi Sandığa Koyma — Meryem ve “Ey Ümmet-i Muhammed Kadınları, Mûsâ Annesinden Aşağı Mısınız?”
Cenâb-ı Hakk direkt de vahyediyor mu? Vahyediyor. Hadisi kutsiler bunlar. Allâh kulunun kalbine vahyeder. Bu vahyin dereceleri var. Peygamberlere verilen direkt vahyi de olsa hadisi kutsiler gibi. Onun derecesi ayrıdır. Bir veliye, bir mürşid-i kâmilin kalbine geleni derecesi ayrıdır. Tabii illa ki bunları anlamayacağım diyorsa bir kimse ona da huzuruna atsın. Merak etmeyin. Allâh’ın izniyle nasıl Allâh’ın görülebileceğine dair bir mücadele verdiysek, bunun da mücadelesini vermekten çekinmiyorum, sakınmıyorum. O yüzden diyorum ki Allâh kullarına da vahyedar. Meryem’e vahyetmiş, size de vahyedar. Mûsâ’nın annesine vahyetmiş, size de vahyedar. İbrahim’in annesine vahyetmiş, size de vahyedar. Havarilere vahyetmiş, siz havarilerden aşağı mısınız?
Size de vahyedar. Ne demiş havarilere? Dediğini söyleyeyim size. Ne demiş bak havarilere? Maide âyet 111. Hatırla havarilere, bakın dikkat edin, hatırla havarilere bana ve Peygamberime îmân edin diye vahyetmiştim. Havarilere? Melek’e vahyetmedi, Cebrâîl’le vahyetmedi, aracı ile vahyetmedi havarilere. Maide 111. İlahi açılar, Diyanetçiler, maide 111’i tefsir edin bize. Maide 111. Hatırla havarilere, bana ve Peygamber’e îmân edin diye vahyetmiştim. Onlar da Allâh’tan geldi vahyi çünkü. Bana diyor, direk Cenâb-ı Hakk vahye ediyor. Bana ve Peygamberime îmân edin diye vahyetmiştim. Onlar da cevap verdiler, îmân ettik şahit ol ki biz Müslümanız demişlerdi. Ey Ümmet-i Muhammed, havarilerden aşağı mısınız?
Siz Muhammed ümmetisiniz. Siz seçilmiş ümmetsiniz. Siz müjdeci ümmetsiniz. Siz son ümmetsiniz. Son Peygamberin seçilmiş son ümmetisiniz. Diğer ümmetlerden faziletlisiniz. Diğer ümmetlerden derece olarak fazlasınız. Neden size vahyetmesin ki? Allâh kuluna vahyeder. Hadi saklayın, hadi gizleyin. Hadi saklanmış, gizlenmiş bir Allâh anlatın bize. Öyle değil. Sana da vahyeder, bana da vahyeder. Havariye vahyeden sana da vahyeder, bana da vahyeder. Ariye vahyeden sana da vahyeder, bana da vahyeder. Yere göğe vahyeden sana da vahyeder, bana da vahyeder. Kim engellecek? Eha Maide 111. Taha 38. bir zaman biz annene bazı hususlar vahyetmiştik. Mûsâ’nın annesi için mi söylüyor? Taha 38. Melek koymadı aracıya.
Ariye Melek koymadı, araya Cebrâîl koymadı. Ariye vasıta koymadı. Ey Ümmet-i Muhammed! Ariye vasıta koymadı. Diyor ki Taha 38’de. bir zaman biz annene bazı hususlar vahyetmiştik. 39 ona şöyle demiştik. Ona şöyle demiştik. Cebrâîl yok arada, Melek yok arada. Araya bir şey koyma. çıkıyorlar yavazlar, Allâh’la aramıza bir şey koyma. Koyamıyoruz. Görüş Allâh’la görüşüyorsan. Konuş Allâh’la. Ariye kim girmiş ki Allâh’la arana seni? Buyur. Ne diyor o 39’da? Ona şöyle demiştik. Mûsâ’yı sandığa koy, Nîl Nehri’ne bırak da nehir onu kıyığa vursun. Onu benim de onun da düşmanı olan biri alsın. Seni sevimli kıldım ki muhafaza altında yetişesin. İyi. Ey Ümmet-i Muhammed’in kadınları! Mûsâ’nın annesinden aşağı mısınız?
Ey Ümmet-i Muhammed’in kadınları! Meryem’den aşağı mısınız? Siz Ümmet-i Muhammed’in kadınlarısınız. Kendinize gelin. Âyet açık. Bize Kur’ân yeter diyenler alın Âyet-i kerîme. Hadi. Burada Âyet-i kerîme’ler.
Kaynakça
- Mesnevî 2210. Beyt — Ney’in Boğumlardan Kurtulması ve Sırdaş Olması: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter 2210-2215. beyitler («Ney gibi boğum boğum bulundukça sırdaş değildir, dudağın sesin mahremi olamaz; sen kendi tarafından tavâf edip durdukça nasıl tavâftasın? Kendinde oldukça nasıl Kâ’be’ye gelmiş sayılırsın?») — klasik şerh: Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi 1/620-650; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî 1/600-625; Reynold A. Nicholson, The Mathnawí of Jalálu’ddín Rúmí; «geçmişten ve gelecekten kaygının terk edilmesi (ânı yaşama)» tedrîsi — İbn Atâullâh, el-Hikemü’l-Atâ’iyye; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/175-190 (“Murâkabe ve Muhâsebe” bâbı); klasik dervîşlik — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Ânı Yaşama” bâbı.
- Gerçek Tavâf Benlikten Geçmektir — Hac-Umre Bâtın Boyutu: Hac-umre ibâdetlerinin bâtın boyutu — Bakara 2/197 («Ve mâ tef’alû min hayrin ya’lemhullâh»); Hac 22/26-37 (Beyt-i Atîk’in tavâf âdâbı); Âl-i İmrân 3/96-97; klasik fıkıh — Kâsânî, Bedâi’, “Hac” kitâbı 2/118-220; Serahsî, el-Mebsût, “Hac” bâbı 4/1-200; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/284-345 (“Esrârü’l-Hac” bâbı); İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye 1/665-720 (“Esrârü’l-Hac”); Sühreverdî, Avârif, “Hac âdâbı” bâbı; «tavâfın Allâh için olması, kendi nefsi için olmaması» tedrîsi — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafâ Özbağ Efendi tedrîsi.
- Sûfînin Maksadı Senlikten Geçmektir — Boğumlarda Kalmamak: «Sen senlikten geç» tedrîsi (fenâ-fi’l-kasd) — Bâyezîd-i Bistâmî tedrîsi (Sülemî, Tabakātü’s-Sûfiyye); Cüneyd-i Bağdâdî, “Fenâ” risâlesi; klasik tasavvuf — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, “Fenâ ve Bekā” bâbı; İmâm Kuşeyrî, er-Risâle, “Fenâ-Bekā”; «şeytânın vesvesesine kanma yasağı» — A’râf 7/200-201; Nahl 16/98-100; Mü’minûn 23/97-98; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/27-65 (“Acâ’ibü’l-Kalb” — şeytân yolları); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; «benliğinden geçmenin kemâl yolu» — İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, “Hikmet-i Vahdâniyye”.
- «Haberlerin Haber Vericiden Bir Haberdir» — Hac, Zikr ve İlmi Putlaştırma Yasağı: Mevlânâ Mesnevî 1. Defter beyti («Haberlerin haber vericiden bir haberdir, tevben günâhından beterdir») — klasik şerh: Konuk; Tâhirü’l-Mevlevî; «zâhirî ibâdetin ilâhlaştırılması yasağı» — Furkān 25/43 («Era’eyte men ittehaẑe ilâhehû hevâhü»); Câsiye 45/23 (aynı âyet); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/297-340 (“Riyâ”); İbn Atâullâh, Hikem (özellikle «hicâbu’l-ibâdât» tedrîsi); «Âdem’den Muhammed’e bütün dînler İslâm» — Âl-i İmrân 3/19, 67, 85 («İnne’d-dîne indallâhi’l-İslâm»); Bakara 2/132; klasik tefsîr — İbn Kesîr; Râzî; klasik akāid — Mâtürîdî, Te’vîlât.
- «Tevben Günâhından Beterdir» — Tahrîm 66/8 Samîmî Tevbe ve Tavuk Tevbesi: Tahrîm 66/8 («Yâ eyyühe’lleẑîne âmenû tûbû ile’llâhi tevbeten nasûhâ») — samîmî/halis tevbe; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 30/45-50; İbn Kesîr 4/471-475; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/3-65 (“Tevbe” bâbı: tevbenin şartları, riyâ tevbesi); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye, “Tevbe-i Nasûh” bâbı; İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn 1/198-280; «riyâ — küçük şirk» — Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/428; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân; «tavuk tevbesi» (sürekli düştüğü hâle dönen tevbe) — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafâ Özbağ Efendi’nin Şeyh Efendi’sinden naklettiği tedrîs; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvufî Sohbetler.
- Tevbeyi Erteleme — Zikrullâh Halakasının Ümît Kapısı: «Tevbeyi erteleme yasağı» — Zümer 39/53-58; Âl-i İmrân 3/133-135; Nisâ 4/17-18; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn, “Tevbe-i Nasûh” bâbı; «zikrullâh halakasının fazîleti» — Buhârî, “Daavât” 66 (Hadîs no: 6408, «Lâ yek’udu kavmün yeẑkurûnellâhe illâ haffethümü’l-melâ’iketü ve ğaşiyethümü’r-rahmetü ve nezelet aleyhimü’s-sekîneh»); Müslim, “Ẑikr” 38-39 (Hadîs no: 2700-2702, «İnne lillâhi melâ’iketen seyyâhîne yetbe’ūne mecâlise’ẑ-ẑikr»); Tirmizî, “Daavât” 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/251-252; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/259-340 (“Ẑikr”); Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesi.
- Hüznü İlâhlaştırmak Yasağı — Zikrullâhın Hâlet-i Rûhiyyesi: Hüznü ilâhlaştırma — duygu putu — Furkān 25/43; Câsiye 45/23; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/297-340 (“Hubb-ı Dünyâ ve Riyâ”); «zikrullâhın hâlet-i rûhiyyesi (her esmâ ile uyanan farklı hâl)» tedrîsi — İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “Esmâ-i Hüsnâ ve Hâl” bâbı; Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl; klasik Halvetî-Şa’bânî zikir tedrîsi — Yûsuf Sünbül Sinân, Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Tarîkat; «neş’e-heybet-üns esmâlarının halâkada zuhûru» — Niyâzî-i Mısrî, Risâleler; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan.
- Hz. Ömer Fârûk Sırlara Ayna Olunca — Mü’min Mü’minin Aynasıdır: «Mü’min mü’minin aynasıdır» hadîsi — Ebû Dâvûd, “Edeb” 49 (Hadîs no: 4918, «el-Mü’minü mir’âtü’l-mü’min»); Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/289; Tirmizî, “Birr” 18; klasik şerh — İmâm Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, “Edeb” bâbı; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, “Hikmet-i Vahdâniyye”; «Hz. Ömer Fârûk» (hakkı bâtıldan ayıran) — Buhârî, “Menâkıbu’l-Ensâr” 35; Müslim, “Fedâ’ilü’s-Sahâbe” 21-22; Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/15; klasik menâkıb — İbn Hacer, el-İsâbe; Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ; Ahmed Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ; «mürşid-i kâmil ayna» tedrîsi — İbn Arabî; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesi.
- Îmân + Amel + Nûr = Hakkı Bâtıldan Ayırma: «Îmân ve sâlih amel» — Asr 103/1-3; Bakara 2/25, 82; Mü’minûn 23/1-11; «furkān-nûr» — Enfâl 8/29 («İn tettekullâhe yec’al leküm furkānen»); Hadîd 57/28 («Yec’al leküm nûran temşûne bihî»); Tâlâk 65/11; Bakara 2/257 («Allâhu velîyyü’lleẑîne âmenû yuhricuhüm mine’ẑ-ẑulümâti ile’n-nûr»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-25 (“Acâ’ibü’l-Kalb” — kalp aynası); İbn Arabî, Fütûhât, “Furkān ve Nûr” bâbı; «kalbin madeni — bakır, gümüş, altın» tedrîsi — klasik kıymetli mâdene benzetme — Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat.
- Rüyâda Altın Görmek — Îmân Kemâli ve “Kalbini Altına Çevir”: Rüyâ tâbîri klasik literatürü — İbn Sîrîn, Tabîrü’r-Rü’yâ; Nâbulusî, Ta’tîrü’l-Enâm fî Tabîri’l-Menâm; klasik fıkıh — Buhârî, “Ta’bîr” 2 (Hadîs no: 6982, «er-Rü’ya’ş-şâlihatü cüz’ün min sittetin ve erba’îne cüz’en mine’n-nübüvveh»); Müslim, “Rü’yâ” 6; Ebû Dâvûd, “Edeb” 88; «altın-gümüş kalp» hadîsi — Müslim, “Fedâ’ilü’s-Sahâbe” 222 (Hadîs no: 2526, «en-Nâsü ma’âdinü ke-ma’âdini’ẑ-ẑehebi ve’l-fıdda»); Buhârî, “Menâkıb” 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/257; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fütûhât, “Tabîrü’r-Rü’yâ” bâbı; «Süleymân Çelebi’nin Mevlîd-i Şerîf’inde “bir kez Allâh dese ol lisân, dökülür cümle günâhlar misl-i hazân”» — Süleymân Çelebi, Vesîletü’n-Necât (Mevlîd).
- Dünyâ-Âhiret Kaygısından Arınmış Cân — «Ölmeden Önce Ölün»: «Mûtû kable en temûtû» tedrîsi — klasik tasavvuf hadîsi: Aliyyü’l-Karî, el-Esrârü’l-Merfû’a; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/302; «îmân kemâli ölüm öncesi» — Bakara 2/132 («Velâ temûtünne illâ ve entüm müslimûn»); Âl-i İmrân 3/102; «Allâh ölüden diri çıkarır» — Âl-i İmrân 3/27; Yûnus 10/31; Rûm 30/19; En’âm 6/95; Fâtır 35/9; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; klasik tasavvuf — Bâyezîd-i Bistâmî tedrîsi; Cüneyd-i Bağdâdî tedrîsi; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, “Fenâ-Bekā”; İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/430-465 (“Ahvâli’l-Mevtâ”); Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde fenâ tedrîsi.
- Hz. Mûsâ A’râf 7/143 Bayılması ve Hz. Muhammed Mi’râcı — Sonsuz Hayret: Hz. Mûsâ’nın Cebel-i Tûr’da tecellî isteği ve bayılması — A’râf 7/143 («Lemmâ tecellâ Rabbühû li’l-cebeli ce’alehû dekken ve harra Mûsâ sa’ikā»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 14/210-225; İbn Kesîr 2/248-252; Kurtubî 7/278-285; Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mi’râcı — İsrâ 17/1; Necm 53/1-18 («Mâ kezebe’l-fu’âdü mâ raâ»); klasik tefsîr — Râzî; klasik mi’râc literatürü — Ebu’l-Hasen el-Bekrî, el-Mi’râcü’l-Kebîr; İbn Cevzî, Mi’râcnâme; klasik şemâ’il — Kādî İyâz, eş-Şifâ 1/200-220; «altı cihetin tek cihet olması (cihetsizlik)» tedrîsi — İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “Cihetsizlik” bâbı; Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl; klasik tasavvuf hâli «hayretten hayrete» — İmâm Kuşeyrî, er-Risâle, “Hayret” bâbı.
- Cemâle Gark — Kıyâmetini Yaşama, Fenâ’dan Bekāya ve Şûrâ 42/51 Vahyin Üç Türü: Şûrâ 42/51 («Ve mâ kâne li-beşerin en yükellimehullâhu illâ vahyen ev min verâ’i hicâbin ev yursile resûlen fe-yûhiye bi-iẑnihî mâ yeşâ’») — Allâh’ın insana üç türlü kelâm etmesi: 1) doğrudan vahy (kalbe ilkā), 2) perde arkasından, 3) elçi (Cibrîl) vâsıtasıyla; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 27/175-185; İbn Kesîr 4/127-130; Kurtubî 16/53-58; «kıyâmet-i sûfiyye (kişinin kendi kıyâmetini yaşaması)» tedrîsi — Mevlânâ Câmî, Nefehâtü’l-Üns; İbn Arabî, Fütûhât, “Kıyâmetü’n-Nefs” bâbı; «cemâle gark olma» — Rahmân 55/26-27 («Küllü men aleyhâ fân, ve yebkā vechü Rabbike ẑü’l-celâli ve’l-ikrâm»); klasik tasavvuf — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; Sühreverdî, Avârif, “Şuhûd” bâbı; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesi.
- Tâhâ 20/39 Hz. Mûsâ Annesi — «Ey Ümmet-i Muhammed Kadınları, Mûsâ Annesinden Aşağı Mısınız?»: Tâhâ 20/38-40 («İẑ evhaynâ ilâ ümmike mâ yûhâ; en’iẑfîhi fi’t-tâbûti fe’ẑfîhi fi’l-yemmi») — Hz. Mûsâ annesine vahy gelmesi (Tâhâ 20/39: sandığa koy, Nîl Nehrî’ne bırak); Kasas 28/7-13 (aynı kıssa tafsîlâtla); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 22/61-70 (Tâhâ); İbn Kesîr 3/152-160; Kurtubî 11/194-200; klasik kısâs-ı enbiyâ — Sa’lebî, Arâ’isü’l-Mecâlis; Kisâî, Kısâsü’l-Enbiyâ; Ahmed Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ; Hz. Meryem’e vahy gelmesi — Âl-i İmrân 3/42-47; Meryem 19/16-26; klasik tefsîr; «kadınlara vahy gelir mi (ilhâm anlamında)» tartışması — İbn Hazm, el-Fasl fi’l-Milel; İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ; «Bize Kur’ân yeter diyenler» tenkīdine cevâb — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafâ Özbağ Efendi tedrîsi; bu sohbet 12.06.2025 Mesnevî 2210. beyit dersi — İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Bekā, Mürşid, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı