Sohbet Açılışı: Mü’minin Beslenme ve Eğitim Disiplini — «Açlık Hissettirir, Yemek İster»
Eûzü billâhi mineş-şeytâni’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Efdâlü’z-Zikr La ilâhe illallah. Hak Muhammedün Resûlullâh cemî’an Enbiyâ ve’l-Mürselîn ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Selâmünaleyküm. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim bizleri ve ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihâd eden kullarından eylesin. Rabbim doğu Türkistan’da, Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, dünyanın herhangi bir yerinde zulüm altında inleyen Müslümanlara yardım etsin. Müslümanlara eziyet eden, Müslümanların kanını döken, Müslümanlara haksız, hukuksuz davranılanlara Cenâb-ı Hak kahriperişan eylesin.
Normalde Hakkında
Onların makamlarını yerle yeksan eylesin. Onları dağıtsın, batırsın. Siyonist, Pist, İsrail’i helak eylesin. Onların destekçilerini de helak eylesin. Ejmeyn. 1890. Beyt’ten devam edeceğiz inşâallâh. En son okuduğumuz Beyt, yüz binlerce zıt zıtını mahveder. Sonra senin emri yine onları varlık âlemine getirir. Aman Ya Rabbi her an yokluk âleminden varlık âlemine katar katar yüz binlerce kervan gelip durmakta. Buraya okumuşuz. Şimdi bu gecede inşâallâh 1890. Beyt. Hele her gece bütün ruhlar, bütün akıllar o uçsuz bucaksız derin denizde batar yok olurla. Yine sabah vakti o Allâh’a mensup ruhlar ve akıllar balıklar gibi denizden baş çıkarırla. Her gece bütün ruhlar, bütün akıllar o uçsuz bucaksız derin denizde batar yok olur. o iki ölümden bahsedilir.
Birinci ölüm bu normalde bir kimsenin ecelinin gelip ondan sonra o ecelle beraber tekrar yeniden kıyamet gününe kadar beklemesidir. O normalde tabir edilir ki büyük ölüm denir. Bir de küçük ölüm diye nitelendirilen ölüm vardır ki O da her geceler. O yüzden Zümer Sûresi âyet 42’de Cenâb-ı Hak buyurur ki Allâh ölüm anında ruhları alır. Ölmeyenin ise uykusunda. bir kimse ölceği zaman onun ruhunu alır. Ölmedi sağ devam ediyor hayatı. Onu da uykusunda ölümünü alır. Ölmelerine hükmettiğini kendi yanında tutar. Diğerlerinde belli bir süreye kadar yine salıverir. Doğrusu bunu da düşünen bir kavim için âyet dervattır. O zaman Cenâb-ı Hak normalde ne yapıyor? Bütün ruhları kendi emanet’a kendi elinin altına alıyor.
Bunların içerisinde ölmesine hükmettiğine ölmesine hükmediyor. Ölümü yaşıyor onlar. Yok ölmesine hükmetmediyse onu tekrar ne yapıyor? Bedene sabah olunca veya uyanınca bedene tekrar onu ne yapıyor? İade ediyor tabiri caizse. Tabi biz burada ruh en büyük handikap bu zaten. dünya, Adem var olduğundan beri bütün düşünen insanların üzerinde fikir yürüttüğü, kendince anlamaya çalıştığı, idrak etmeye çalıştığı. Cenâb-ı Hak’ın hadisi kutsalarda Adem’i yarattıktan sonra kendi ruhumdan ruh üfledim dediği bu ruh. Bütün feylesoflar, bütün dinler, bütün din mensupları bunun üzerinde birçok fikirler yürütmüşler tarih boyunca. Ama bu fikirlerin hiçbirisi de bir sonuca ulaşmamış. Çünkü bununla alakalı Cenâb-ı Hak’ın âyet-i kerimesine göre çok az bilgi verilmiş.
Cenâb-ı Hak İsra âyet 85’te, Ey Muhammed sana ruhtan soruyorlar de ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. Bunu da soranlar kim? Yahudiler. Yahudiler Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini gördüklerinde kendi kendilerine istişare ediyorlar. Buna bir soru soralım, bir şey soralım. Ne soralım diye kendi kendilerine, kendi üç kişi bunlar kendi kendilerine tartışıyorlar. Şunu mu soralım, bunu mu soralım diye. En sonunda diyorlar ki, ruhtan soralım ona. Çünkü işin içinden çıkılması en zor mesele bu. Bunu bir başka sahâbe naklederken diyor ki, biz Peygamber’le sallallâhu aleyhi ve sellemle beraberdik. O esnanda üç tane Yahudi geldi, dediler ki, Ey Muhammed sana bir sorumuz var, o da sorun dedi.
Ruh nedir diye sordular. Ruh nedir diye sorunca Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazreti bir an durdu. O sahâbe diyor ki, ben diyor ona vahyin geldiğini anladım. Onun tesirinden ben de diyor tabiri caizse hiç kıpırdayamadım. vahiy öyle bir tesir etmiş ortama. Ben de hiç kımıldayamadım. Ben de hiçbir şey söyleyemedim. Ben tabiri caizse ben de dondum kaldım diyor. Bir müddet böyle sessizlik oldu ve Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’e vahyin geldiğini ben anlattım. Çünkü böyle sahâbeler bunları yaşadılar, Peygamber’e vahyin geldiği de delillenmiş oldu. Sahâbeler de böyle hiç hareket edemediler, kımıldayamadılar, konuşamadılar. Böyle üzerlerinde tabiri caizse cebri bir baskı oldu onların.
Onlar da kımıldayamadılar. Orada hiç kimse kıpırdayamadı, hiç kimse konuşamadı. Ve asıl kelam vahyin geldiği belli oldu. Ve Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri direkt vahiy ile cevap verdi. Ey Muhammed sana ruhtan sonra soruyorlar de ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. O yüzden bu konuda insanlara az bir bilgi verilmiş. Bu az bir bilgi de herkesin konuşabileceği, söyleyebileceği bir şey değil. Hayır şimdi tabii ayak takımı, avam takımı bilmediğinin anlatır bilmiyor ya, bilmediğinden çok anlatır. Bilse hiçbir şey anlatmaz. Çünkü bilgisinin çok az olduğunu anla. Ama bu sonuç itibariyle Allâh’tan gelen vücudu canlı gösteren, görmemizi, duymamızı, hissetmemize vesile olan bir şey. bunu normalde şu dememiz de mümkün değil, bir şey.
İmam-ı Azam’dan Allâh razı olsun, bu mezuları şey felsefik olarak şeyi söyleyen o. bir şey. Cenâb-ı Hak ilk yaratında bir şey yarattı kendi ruhundan ve nurundan. İmam-ı Azam bir şey der ona. Bu da onun gibi ruhla alakalı da bir şey. Bu da Rabbimin bileceği bir şeydir diyor. Âyet-i Kerîme de öyle söylüyor. Öyle olunca ruh bu noktada bir şey. Ama bizim görmemiz, duymamız, ondan sonra hissetmemiz bu ruhla alakalı. Yoksa cesedi upuzun uzat vefat ettikten sonra ne gözü görür, ne kulağı duyar, ne hisseder dokunduğunu hiçbir şey hissetmez. Hiçbir şey bilmez. Ruh bildiğiniz, etten kemik, ruh çekildiğinde vücut etten kemikten yapılmış bir şey ortaya kaldı. E ne olacak? Bir müddet sonra o da çürüyecek gidecek.
O zaman ceseden bir anlamı kalmadı. Cesede anlam katar Cenâb-ı Hak’ın üflemiş olduğu ruh. Anne karnında dört aylık olunca çocuk, çocuk içerideki Cenin dört aylık olunca Cenâb-ı Hak kendi ruhundan onu ruh üflüyor. Bakın dört aylık oluncaya kadar onda can var. Canla ruhu karıştırmayın. Onda can var veya uyuyorsunuz uyuduğunuzda can var ama ruh yok o esnada. Ruhun bedenle uyuduğunuzda ilişkisi var mı? Var. Ama uyuduğunuzda bedenle ilişkisi en minimize noktaya kadar, en düşük seviyeye kadar geliyor. En düşük seviyede, uyuduğunuzda. O yüzden normalde mesela uyku problemi olan tam dinlendim diye düşünemez. Öyle uykusu tam düzenli değilse tam dinlenmez mesela o. Hep yorgun hisseder kendini. Sebebi o böyle vücut o manada tam böyle kendisini kapatmadı çünkü.
Veyahut da böyle rüyası açık hali açık dervişler yorgun kalırlar hep. Sebep o çünkü o gece rüya devam eder, hal devam eder, yakaza devam eder. Öyle olunca rüya hal yakaza devam ettiğinden dolayı o bir türlü dinlenemez. O hep kendini yorgun hisseder. Sebep vücut böyle bir güzel dinlenmedi çünkü. Bir rahat bir saat iki saat uyumadı, üç saat uyumadı, üç saat uyusa, iki saat uyusa yetecek ona. Ama iki saat böyle uyuyamayınca bir türlü dinlenemedi. Bu neden? O ruh ilişkiyi bedenden kesmedi çünkü. Hali görüyor, akla çünkü mesaj olarak gönderiyor. Rüya görüyor, mesaj olarak gönderiyor. Yakazada bir şey görüyor, mesaj olarak gönderiyor. Bu sefer dinlenemiyor. O kimsenin aklı beyni dinlenmiyor. Aklı beyni dinlenmiş olsa dinlenecek, o dinlenemiyor.
Veyahut da bir mesele de çok etkilendiniz, bir şeyi çok düşünüyorsunuz ya. Bu anı yoğunlaşıyorsunuz ona. Yoğunlaştığınız zaman beynin yandı diyorlar ya, beyin devamlı onun üzerinde çalıştığından dolayı karnınız acıkıyor hemen. Acıktığınızı hissediyorsunuz. Sebeb beyin enerji aldı götürdü size. En fazla enerji götüren beyin. İnsan vücudunda enerjinin büyük bir çoğunu beyin yer bitirir. O yüzden normalde böyle yakaza görenler, hal görenler, rüya görenler geceyi böyle dolu geçirdi ise o da beyin onda normalde açlık hissettirir ona.
Mü’minin Hâl Boyutları — «O Boyutlarla İlgili Sorun Yok»
O da yemek ister. Veyahut öğrenciler ders çalışırlar ya öğrenciler ders çalıştığında stresler. Stres fazla olunca abur cubur bir şeyler yerler. Hep yemek isterler. Abur cubur neden? O beyin onda yakıyor çünkü. O açlık hissediyor. Şimdi ruh biz tecelliyat olarak var olduğunu görüyoruz. Bakın tecelliyat olarak. nasıl Allâh’ın batın ismi şerif var, batın ismi şerifinin arkasına zatını saklamış. İnsanın da batını ruhudur. İnsanda da batın ismi şerifinin arkasında ruh saklanır. Ruhun tecelliyatı var mıdır? Vardır. Ama şu diyebiliyor muyuz? Hayır diyemiyoruz. Düşünün uyuduğumuzda aklımızda fikrimizde düşüncemizde hepsi de o deryaya o denize battı. Ruhların bekletildiği bir alan var. ruh normalde senden ayrıldı.
Ayrıldığı zaman arı pete gibi bir alanı var. Direk oraya gidiyor. Direk. Şaşırmaca yok. Gelecek olan daha dünyaya gelmemiş olan ruhlar diyelim ki burada arı pete gibi, yaşayanların normalde burada arı pete gibi, normalde ölmüş olanların ayrı bir yerde arı pete gibi. Bir oda düşünün. Bir odanın dört tarafında arı pete gibi ruhlar var. Bir tarafında gelecek olanlar, bir tarafında geçmiş olanlar, bir tarafta da yaşayanlar var. Bir tarafta da velilerin, peygamberlerin velilerin ruhları var. O pete gayri, o özel o. O özel yer. E şimdi oradan da o gelecek olan velileri bilenler, o peteyi görenler. Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri diyor ya Allâh müsaade etseydi diyor ben diyor kıyamete kadar gelecek olan bütün velileri anne baba isimleriyle beraber söylerdim size diyor.
Bu nereden söylüyor? Oradaki petekten söylüyor. Tabi o normal böyle simasıyla beraber duruyor orada. Onun annesi babası gelmişi geçmişi geleceği hepsi de orada o peteğin içinde. Peygamberler de orada ve onların bu manada ruhları serbest olanlar. Bir de işin bu tarafı var. Nasıl serbest olanlar? Mesela Abdülkadir Geylân Hazretleri’nin ruhu serbest, peygamberlerin serbest komple, velilerin serbest, mürşid-i kâmil dediğimiz o büyük zatların serbest, zamanın kutupları serbest. Hepsi de serbest onlar. Onları görürken yine peteğin içinde görüyorsunuz ama serbest. Mesela meşhurdur ya kısa bu evliyalığa karşı olanlar, veliliğe karşı olanlar bunları red ederler. Olur mu böyle şeyler derler. gelmiş ya dervişin birisi demiş ki akşam Üstad bizdeydi Abdülkadir Geylân Hazretleri için.
Ondan sonra ikincisi gelmiş dergâhın çavuşuna Elhamdülillah demiş ya akşam bizdeydi. Bir iki üç dört beş altı yedi sekiz dokuz on kırk kişiye gitmiş Geylân Hazretleri. İftara gidiyor bir daha. Bakıyor dergâhın çavuşu kırk kişiye gitmiş. Dönüyor usulünden Geylân Hazretleri’ne efendim diyor hikmeti nedir? Dün gece kırk kişiye diyor ziharete bulunmuşsunuz, iftâr etmişsiniz. Dün gece diyor. Cenab-ı Hakk’ın Kadir ismi şerifini üzerimizde tecelli etti kırk değil diyor dört yüz kişiye davet edeydi dört yüzüne de giderdik diyor. Bu da ne? Bunlar bu seçilmişlerin ruhları. O yüzden Âyet-i Kerîme’de de siz onlara ölü demeyiniz diyor. Onları inkar etmeyin sakın. Bu inkar edilirse küfre düşülür. Çünkü onlar ölü değildir.
Onlar haydır, onlar diridir diyor Âyet-i Kerîme’de. Şehitler, peygamberler, veliler, mürşid-i kâmiller. Evliyaların belli bir kısmı beşinci esmadan sonra olanlar, beş ve beşten sonra olanlar bunlar da Allâh’ın izniyle diğerlerinden farklıdır. Bu yüzden biz normalde ruhun tecelliyatını tanıyoruz. Ruhun kendisi suret olarak görünür mü? Evet. Bunu da bir not alalım bir tarafa. Suret olarak görünür. Gördüğünüz surette aslında onun ruhunu görüyorsunuz ama suret bugünkü onun vücut şekline bürünmüş oluyor. Bunun bir çıt ilerisi vücudu görmüyorsun, sülüyet halinde görüyorsun. onun ruhu oluyor. Sülüyet halinde. Bakın beden yok. Sülüyet halinde görüyorsun ama onun yine yüzünü tanımlıyorsun. Yüzünü tanımlıyorsun.
Yüzünü hafif sülüyetimsi görüyorsun. Sülüyetimsi gördüğünde onu tanımlamış oluyorsun. Bu kim onu biliyorsun. Öbür türlü o peteklerde de gördüğünde onların sülüyetlerini görüyorsun. Bakın onların sülüyetlerini görüyorsun. Rabbim cümleyi göstersin inşâallâh. O yüzden Cenab-ı bir diyor ki gece olunca bütün uykuya gitti uyuyunca ruhlar bedenden ayrıldı. Kendi katlarına gittiler. Bakın kendi katlarına gittiler. Emare Emare katına, Levame Levame katına, Mülhüme Mülhüme’ye, Radiye Radiye, Mardiye Mardiye, Safiye Safiye. Onların da katları farklı. orada bir kargaşa yok. Herkes kendi nefis katına gitti. Bir çıt daha ilerisini söyleyeyim. O adam kendi hakikatine gitti. mesela bazıları da vardır aslında beşinci makamda değildir o esnada ama o kimsenin hakikati beşinci makamdır.
Ruh yine beşinci makama gidiyor onun. Aşağı gitmiyor. Ama adam burada dünya üzerinde baktığında üçüncü makamda dolaşıyor. Ama o ruh gece ondan ayrıldığında kendi hakikat teki makamına gidiyor. Asıl zulüm bu zaten. Bir de işin bu tarafı var. Nasıl asıl zulüm bu? O aslında beşinci kata çıkacak kimse ama amellerinden dolayı üçte duruyor, ikide duruyor, dörtte duruyor. Fakat o gece olunca bu ruh beşinci makama gidiyor. O ruh için büyük bu zulüm. Tekrar dünya üzerine indiğinde üçüncü makama iniyor, ikinci makama iniyor. O bedende bir makam çünkü. Orada o kabız hali yaşaması veyahut da bir şeyden tat almaması veyahut da böyle kendi kendini boşlukta zannediyor, bir şeyden tat almıyor, böyle huysuzlanıyor.
O aslında bedenin problemi. Neden? Ruh huysuz. Kendi katında değil çünkü. Kendi makamında değil. O normalde o bedende beşinci makama gelmiş olsa sakinleşecek, sükunete erecek, rahatlayacak ama rahatlayamıyor. Sebebi, ya tabiri caizse çok özür dilerim ama nur bahçesinden nar bahçesine geldi. Nur bahçesinden geldi, necasetin içerisine oturdu. Mecburiyetten oturdu. Bu da ayrı bir zulümdür. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden Cenâb-ı Hak der ki ey nefis Rabbine mutmain olarak dön. Geri kalan çünkü ruhu, geri kalan Cenâb-ı Hak’ın üflemiş olduğu ruhu zulümdür. Bir insan kendi nefsini, kendisi kendi nefsine zulmediyor. Kendisi kendisine zulmediyor. Oysa o dördüncü makama gelmesi lazım en azından. Ama gelmediğinden dolayı zulmediyor.
İnsanoğlu zalim kendine zulmedi ilk önce. İnsanoğlu zalim kendine zulmediyor. Ama bunu anlatsan da, haykırsan da, bağırsan da, insanlarda çok fazla bir şey değişmiyor. İnsan gene yapacağını yapıyor. Allâh muhâfaza eylesin. her gece ruhlar ne yapıyor? Normalde o deryaya, o denize üstadın dediğine göre ne yapıyor? Derin denizde batıyorlar, yok oluyorlar. Orta yerde görünmüyorlar. Ne zaman ki o kimse uyandı, tekrar Cenâb-ı Hak ruhları ne yapıyor? Bedenlerine tekrar onları gönderiyor. Tekrar. O kimse daha uyanırken daha kendine gelirken daha ruh anında geliyor. Peki, enteresan bir şey bakın Âyet-i Kerîme. Melekler ve ruh 50.000 dünya senesinin karşılığı olan bir günde çıkarlar. Melekler ve ruh Allâh’ın bahsetmiş olduğu, tayin etmiş olduğu o makama veyahut da ruhların bekletildiği yere dünya senesiyle 50.000 dünya senesine göre 50.000 yıllık yol kat ediyor. 50.000 yıllık biz 70 seneye yaşıyoruz.
Öyle hızlı Cenâb-ı Hak onları, öyle hızlı bakın buna normalde matematiksel olarak yaklaşmak biraz zor. Biraz zor. Kolay mı hocam? 50.000 yılı normalde matematiksel olarak nasıl hesaplarız? Bir mikrofon verin hocama. Hocam en sonunda matematiği bıraktım ya. Ne bu diyecek ya sohbete geliyorum. Matematik dışı şeyler oluyor burada diyecek. Buyur hocam. 50.000 yılı normalde ne yapmamız lazım? 50.000 yılı günlere mi çarpacağız? Efendim ilk önce insan bir günde ne kadar yürür onu bulmamız lazım. Çünkü o zaman sanırım 50.000 yıl insan yürüyüşüne göre ya da at yürüyüşüne göre artık bilmiyorum ama neye göre belirlenmesi lazım onu bulmamız gerekiyor. insan mesela bir günde en fazla ne kadar yol alabilir daha sonra bunu senede bulmamız lazım.
Ona göre hesap etmemiz gerekiyor mesafeyi. Sen işi daha da arttırdın be hocam ya. fizik açısından bakarsak böyle efendim. Biz kestirmeden bir şey bulalım dedik ama yok daha uzattın sen. eğer uzay zamanı katlanması boyutlar arası geçiş gibi bir şey varsa o zaman sorun yok.
Manevî Beyinsel Problemler ve Etrafı Tanıma — Mü’minin Sıhhat İdrâki
Ama sizin anlattığınız şeylerle sanırım o boyutlar arasındaki geçiş biraz daha uyumlu gibi duruyor. Fakat bu fizikte çok temel daha doğrusu deneysel değil genelde teorik kalıyor. Ben şöyle dedim. Hocam 50.000 yıl dedin ya bir adım attın 50.000 yıl geldi. Öyle değil mi? Aslında eğer boyut anazinden girersek doğru öyle oluyor. işin kısasına gidelim hocam biz ya. Bir adım attın 50.000 yıl oldu. Bir adım daha attın ikinci 50.000 yıl oldu. Öyle olmaz mı? sicim kuramı eğer doğruysa olur. Ama şu an sicim kuramı teorik deneysel değil. O açıdan ancak kuramlar açısından gidersek mantıklı. Neler açısından gidersek? sicim kuramını doğru kabul edip de eğer oradan yola çıkarsak o zaman. Biz anladık ya sicim kuramını şimdi değil mi?
Çok anladık biz böyle aktı her tarafımızdan şimdi bunu. Siz sicim kuramından daha önce bahsetmişsiniz efendim. Ben mi bahsettim? tekke’deki önceki tekke’deki yerde bahsetmişsiniz. Hocam sarfoşmuşumdur o zaman. Bandaranın kutusu bazen açılıyor demiştiniz. Orada muazzam şeyler olmuşlar efendim. Özür dilerim ama ben onu bildiğiniz daha doğrusu oradaki sicim kuramından yürüyerek söylemiştim. Hakkınızı helal olsun. Elal olsun. Yok ne kuramından bahsettimden haberim yok hocam. Ne geldiyse çıkmış demek ki. Efendim mesela sicim kuramı doğruysa mesela ben diyelim ki masanın üzerinde bir bakteri olsam benim için iki boyutlu olsam benim için sadece sağ sol ön arka vardır. Mesela yukarı ve aşağı yoktur.
Siz bana mesela orada bir selam verseniz mesela ses bana o bakteri gibi iki boyutlu olsam önümden arkamdan sağımdan solumdan ve içimden de gelir. sizin anlattığınız mesela cennetteki hitaba mahzunluğuda iç organlarınızdan bile sesin gelmesi üst boyutlardan ancak açıklanabiliyor. Doğal olarak burada hep gidiş sicim kuramına oluyor. sicim kuramında on bir boyut gerekli. Biz dünya hayatında üç boyut olarak biliyoruz. Ama yedi kat semaya eklersek on boyut ve buna da zaman eklersek on bir boyut oluyor. şu ana kadar anlattığınız her şey sicim kuramıyla bağdaşıyor. Hatta siz sıfırları çoğalttım demişsiniz geçen sohbetimizde. Eğer sicim kuramı doğruysa bu sefer sıfırların sürekli çoğalması gerekiyor.
O da muhteşem bir şeydi. Çoğalması gerekiyor hocam. Evet. Sıfırlar hep çoğalıyor. Aynen öyle. eğer dünya uzay zaman genişliyorsa diğer boyutların büzülmesi gerekiyor. Bu da sıfırların muhakkak çoğalması gerekiyor. Ama biz bunu ölçemiyoruz. Dünya hayatında en fazla 10 üzeri-40’e kadar gidebiliyoruz. Daha alt şahısını ölçmemiz mümkün değil. Ancak dediğim gibi alt boyutlara ne zaman ulaşabilirsek belki o zaman olabilir. Ya normalde bizdeki eksiklik şu. Ben eksiklik olarak Allâh affetsin. Bize verilen o kadar öyle söyleyeyim. normalde şey, hiçbir şey durmuyor durduğu yerde. Hepsi de büyüyor, genişliyor. uzay da genişliyor komple. O çünkü o da durduğu yerde durmuyor. O yüzden zaman dediğimiz sıfatsal tecelliyat da durmuyor.
O durmayınca zaman artı yaratma ve cemaliyet çok hızlı bir şekilde gidiyor hem. Öyle olunca bütün her şey zaman sıfatının üzerinde tecelli ediyor. Zaman sıfatının üzerine tecelli edince dünya zaman birimleriyle ölçülemeyecek bir hızla gidiyor. O yüzden sıfırları çok çoğaltmamız lazım. o sıfır yetmez yani. Öyle söyleyeyim. Sonsuz sıfır koymamız lazım. sonsuz sıfır koymamız lazım ona. İştahı da arttı büyüdü yani. Normalde sonsuz sıfır koymamız lazım. Ona da yetişmemiz mümkün değil. Bak ona da yetişmemiz mümkün değil ve o sonsuz sıfırlar üzerinde yürümemiz lazım. Öyle olunca bazı şeyler bu zaman merfumunun hızında yürümüyor. Mesela örneğin insan zaman merfumunun üzerinde bir şey olmuyor. o zaman merfumunun üzerinde kâinâtın genişlemesi gibi insan genişlemiyor.
Fakat insan şunu idrak ediyor. İnsanın manevi idraki bu genişlemeyi, bu büyümeyi idrak edecek hıza ulaşıyor. Bu şimdi yeni bir kavram senin için. İnsan öyle bir maneviyatı, öyle bir mükemmellikte, harikuladelikte yaratılmış ki insan fizik olarak baktığımızda mikro bir alem ama mana olarak baktığımızda makro bir alem. Ve insan manası o zaman tecelliyatını idrak edebilecek hale geliyor. Bu da normal, dünyevi olarak dünya aklıyla işin içinden çıkılabilecek bir nokta değil. Ve bunu algılayabilecek tek varlıkta insan. Bunu algılama noktasında melekler de buna yetişemiyor. Çünkü yaratılmış olan meleklerin kapasiteleri belli, kendi kapasitelerine göre aşağı kapasitede olan da var, yukarı kapasitede olan da var. birisi, nerede bilgisayarcı, Yunus nerede?
Normalde mesela bir cip düşünün, o 5 GB mı deniliyor? 5 GB ama öbürkü 150 GB. O en büyük GB neyle tarif ediyorsunuz onları? İş değişmiş de. Evet, ve onun daha üstüne ne? Şimdi meleklerin de yaratılışı işlevlerine göre böyle. Mesela cehennemdeki meleğin yaratılışı ve işlevi ile cennetteki meleğin yaratılışı ve işlevi aynı değil. Cennetin 1. katındaki meleğin yaratılışı ve işlevi ile 7. katındaki meleğin yaratılışı ve işlevi aynı değil. Veya Cebrâîl Aleyhisselamın yaratılışı ve işleyişi ile 1. kat semada 1. kat semayı tutan meleğin yaratılışı ve işlevi aynı değil. Melekler de kendi içlerinde yaratılıştan faziletleri var. Mesela en yüksek faziletli Cebrâîl Aleyhisselâm, Cebrâîl Aleyhisselâm Miraç’ta bir yere kadar gitti.
Bundan sonrasında gidemem dedi. Çünkü yaratılış olarak işlevi oraya kadardı. Ondan sonrasında Cenab-ı Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri kendisi yürüdü. Bakın bu yürüyüşün ne kadar nasıl olduğunu, ne derecede olduğunu, kaç bin yıllık olduğunu, bak bundan sonraki yürüyüşün, biz normalde İsra’yı zamansal olarak hesaplamamız mümkün örneğin. Ama ondan sonra Miraç’ı hesaplamamız mümkün değil. Sadece ruhlar alemine gidecek olan 50.000 yıl dünya senesi ile. normalde şimdi hocam matematiksel olarak toparlayamadı ilk etapta 50.000 yıl dünya yılı olarak. O zaman bir gün kaç saat? 24 saat hesaplayacağız, bir ayı bulacağız, hesaplayacağız bir yılı bulacağız, hesaplayacağız 50.000 yılı bulacağız.
Benimki şey matematiği hocam. Gayet doğru efendim, bu problem yok burada zaten. Benimki 4 çarpı 4 yanlık. Sıkıntı yok. Sıkıntı yok değil mi? Ben de oradan gidecek. Ben de mecburen oradan gidecek. Tamam. normalde bulacak olduğumuz şey bu bizim. bunu 50.000 yıla çarpacaksınız. Çarpacaksın boyuna şimdi. Gün 24 saat çarptın 30 gün, aylık bu kadar yaptı, aylık bu kadar yaptı, çarptı 12, yıllık bu kadar yaptı, çarpı 50.000 yapacak. Ondan sonra o 50.000 sana bir saat verecek. o saati ne ile nasıl kat edersin? Bir de uyudun kat etti. Uyandın o mesafe tekrar geldi. Bunun matematiksel olarak uyanma esnasını düşündüğünüzde ve uyuma esnasını da düşündüğünüzde ben kendi uyumamla uyanmamı örneklemeyeyim. Ama bizim Seyyidtaş’ın uyumasını örnekleyebilirim.
Yakinden gördüğüm için. Ne yaptı mesela Seyyidtaş’a yastığı böyle tepeden göster. yastığı 10 santim kaldı, horlamaya başlıyor. Hacı diyor, daha kafanı tam koymadı nasıl uyudun diyor. Bakıyor bana geliyor. Ne kadar güzel diyor böyle uyuyabilmek. O zaten bir uyudu mu bize uyku yok. mübarek bütün oteli ayağa kaldırıyor zaten. Mesela onun uyuma zamanı ile benim uyuma zamanım aynı değil. Benimki sıkıntı benimki damar ile yol gidiyor. Uzuyor benim yol. Neden? Uyumam benim çabuk keskin değil hemen. Uyanmam çok çabuk ama uyumam çok çabuk değil sıkıntı var burada. Mesela o mesafeyi de kat etmek, o mesafeyi hesaplamak da mümkün değil. Bir kimse uyudu ruh 50 bin yıllık bir mesafeyi kat etti gitti. Uyandı daha artık saniyenin bilmem kaçta kaçı zaman biriminde tıp vücuda girdi tekrar.
Vücuda tekrar girdi. bunu hesaplamak biraz da sıkıntılı. bu zaman zarfında Hazret-iPir diyor ki bu ruhlar diyor komple geceleyin o deryaya dalarlar. Oraya gömülürler. Sen hiçbir şey göremezsin. Sabah olduğunda da diyor onların hepsi de ne yapar? Ne yapar? Hepsi de tekrar yeniden vücutları geri döner. Aynı idrakla, aynı akılla, aynı hafızayla geri döner. Bakın aynı hafızayla geri döner. Ve aynı hafızayla geri döner. Uyanır uyanmaz etrafını tanır.
«Hepsi de Sevaba Çevirdi, Yeni Bir Hayat Verildi, Bahârı Yaşıyor» — Tövbe-i Nasûh ile Yenilenme
Mesela beyinsel problemi var ise bir kimsenin, bu da Abdullah’ı ilgilendiriyor, beynindeki o ruhun tecelliyatıyla alakalı, şimdi sizin anlayacağınız şekilde nur diyelim, enerji diyelim, beyinde eğer bazı yerlerde hasar, tembellik var ise oraya direkt henüz daha tecelliyat gitmediğinden o böyle bir an etrafına saf saf bakabilir ben neredeyim diye. Sebep hafıza tam yerleşmedi ona, tam yerine oturmadı, tam işlevini yerine getirmedi, dosyaları açmadı. Dosyaları açmadığından dolayı baktı ben neredeyim dedi. Ya da o kimse elinde tespih, la ilâhe illallah, tak farklı bir perdeye geçti. O perdede la ilâhe illallah devam etti. Oraya karşı bir aşinalık oldu, bir aidiyet kesbetti, farklı bir perdede. O kendince onun çok uzun zaman gibi gördü onu.
Halbuki çok uzun zaman değil, ruh bedenden ayrıldı, bedenden ayrılır ayrılmaz, farklı bir perdeye geçti. Farklı bir perdeye geçince oraya aşinalık, oraya aşinalı oldu. Aşinalığı kespedince sanki oraya aitmiş gibi gördü kendini. Ve o esnada o kimse yakazadan kurtuldu, tak kendine geldi, ben neredeyim diye etrafına bakmaya başladı. O esnada erkek ders yapıyor, etrafına böyle neredeyim diye baktı, eşi de onu yakaladı. Eyvah bizim adam gitti dedi. Demedin mi ben sana tarikata gitme, kafayı yiyeceksin diye? Muhabbet başladı. Veha aynı şey kadında yaşadındı. Kadın ders çekiyordu, la ilâhe illallah, namazdan sonra, sabah namazından sonra, adam da sabah namazını kıldı öyle oyalanıyor, kadın bir kendine geldi baktı, hatta adam yanında adama tuha tuha baktı. sen nesin, kimsin, nereden geldin yanıma gibisinler?
Aha, adam öyle bakınca adam dedi ki tamam bu beni aldatıyor. Ertesi gün mahkemeye. Ne oldu? Kadın beni aldatıyor. Ne oldu? Tuhaf tuhaf baktı, bana eşi gibi bakmadı. Şimdi o esnada o aslında farklı bir perdeye geçti. Farklı bir perdeye geçerken de o farklı perde hangi makamda? Birinci kat semada mı, ikinci katta mı, üçüncü katta mı, dörtte mi, beşte mi, altıda mı, yedide mi, cennette mi, nereye gitti ruh o esnada? Ve gittiği zaman oraya böyle bir aidiyet kespetti, kendine geldi şaşkınlıksın, şaşkınlaştı. Bunları kitaplarda bulmanız mümkün değil. O arada bu gidiş gelişlerin mesafesini ve zamanını hesaplamak mümkün değil. Şimdi cennet birini bir şeyde yaratılmış, cennet de büyütülmekte. Şimdi cehennem de yaratılmış, cehennem de büyütülmekte.
Bunlar tabi mana olarak biz bunları söyleyelim. çünkü cennetlik olanlar çoğaldıkça cennet de büyütülmekte, büyümekte. Cehennemlik olanlar da çoğalıyor, cehennem de büyüyor. Arş hala genişliyor, çok hızlı bir şekilde genişliyor, çok hızlı bir şekilde büyüyor. Bunların hızına yetişmeye yetişebilecek, hızını ölçümleyebilecek de benim bildim yok. Bakın benim bildim yok. ruhlar da o petek misali kendi katlarına gidip gelirlerken 50.000 yıllık bir yol kat ediyorlar dünya yılıyla. 50.000 yıllık ve bu 50.000 yıllık yolu kat ederken hedef hiç değişmiyor. Çünkü bir manevi böyle hortum gibi, borun gibi insanların omuriliğinden itibaren oraya bir kanal var. Ruhlar alemine. O kanalı kullanıyor ruhlar, bütün herkesin ruhları.
O kanal artık böyle zamanüstü bir şey ve o kanalı tarif etmek de mümkün değil. Ama öyle bir hızla gidiyor ki o. Onu o hızla yetişmek de mümkün değil. Bakın o hızla da yetişmek de mümkün değil. Ancak bunu nasıl idrak edebilirsiniz? o yakaza halinde veya halde Cenab-ı Hakk’ın lütfetmesi, ikram etmesi lazım ki kendi ruhunuzu kendiniz seyredin. Bunu seyrettiğinizde de zaten siz tamam oldunuz diyeceğim zaten. Normalde onu böyle o seyretir ama bir başka bir ben çıktı, bir başka bir ben daha çıktı, bütün benler birbirini takip etti filan. Bunlar farklı şeyler ama ruhun hızını ulaşmak, onu yakalamak biraz Allâh muhâfaza eylesin zor bir şey. Ve normalde tabi bütün bu şeyin içerisinde bir de melek de değil, insan da değil.
Bir kısım varlıklar var. O varlıklar da çok hızlı. Şimdi meleklerin hızları kendi yaratılış, fıtratlarına göre onların da kendi içlerinde hızlı ve kendilerine göre kıyasladığımızda yavaş olanları da var. Ama insanla melek arası diyebileceğimiz cinli de değil bunlar. Farklı bir varlık var. Bu varlıklar da kendi içlerinde sınıf sınıf. Mesela onlar da bazı meleklerden çok hızlı. Ama insanların velilerini, mürşid-i kâmillerini, peygamberlilerini geçebiliyorlar mı? Hayır. Bir de onların hızı var. Bu iş başka yerlere gidecek şimdi. Kapatalım biz burada bu işi. Yan taraftan kapatalım işareti geldi. Güz mevsiminde o yüz binlerce dallar, yapraklar bozguna uğrayıp ölüm denizine giderler. Kara kuzgun yaslılar gibi siyahlar giyinerek bağlar da yeşilliklerin matemini tutar. sonbahar ve kış geldiğinde güz dediği sonbahar ve kış.
Sonbahar, kış geldiğinde baktığınız zaman o yeşillikler, bağlar, bahçeler hepsi de sararır. Ondan sonra otlar, çöpler hepsi de sararır, kurur gider. Ardından kar yağar, soğuk olur. Bir bakarsınız topraklar çiz çıplak kalır. baktığınız zaman üzerinde hiçbir bitki yoktur. Bitkiler tabirci aç ise toprağın içerisinde gömülür gider. Ve bütün her şey, güz mevsim geldiğinde ya sonbahar ve kış geldiğinde yeşillikler, meşillikler hepsi de gider. Meyvel ağaçları yapraklarını döker. Yapraklarını dökmeyenler de var. Ama o bitkiler hepsi de ne olur? Yok olur. Bunu en güzel çok iyi tavir eder. Bediüzzaman Said-i Nur’sa Hazretleri’nin Haşr-ı Risalesi. O bunu böyle belâgatli bir şekilde anlatır Haşr-ı Risalesi’nde.
Haşr-ı Risalesi’nde. Ondan sonra der ki baktığınız zaman bağlar, bahçeler bütün hepsi de kurur. Hepsi de yerli eksan olur. Bahar geldiğinde Cenâb-ı Hak onları yeniden ihya eder der. Aynı şekilde burada Hazret-i Pır diyor ki güz mevsiminde yüz binlerce dallar, yapraklar bozguna uğrayıp ölüm denizine giderler. Ve onlar normalde ne yapar? Bahar gelince tekrar neşv-i neva olur. Aynı şey insanlar için de geçerlidir. İnsan da sonbahar kış geldiğinde ne yapar? Doğdu, büyüdü, yaşadı. Sonbahar kışı gördü, öldü. Onun için bahar ne zamandır? Kıyamet. Kıyamet gününde ne olacak? Yeniden hepsi de neşv-i neva bulacak. Yeniden hepsi de diriltilecek. Ve o bitkiler, ağaçlar gözden kayboldu. Onlar yok hükmünde değil.
Onları yok hükmünde de göremeyiz. Sebep bahar geldiğinde yeniden çünkü neşv-i neva bulacak. Yeniden onlar çıkacak. Aynı insanı da öyle göremeyiz. İnsan için de ne oldu? Cenâb-ı Hak bütün varlığı karanlıkta yarattı. İnsanları da karanlıkta yarattı. Sonra da insanları ne yaptı? Tekrar ruhlar aleminden, emir alemine, oradan dünyaya, dünyadan anne karnına, anne karnından çıktı. İnsanoğlu yaşadı, büyüdü, yaşadı, öldü. Öldüğü zaman yok mu oldu? Hayır. Toprağa gömüldü. Bitkiler gibi. Toprağa gömüldü. Çiçek gibi, buğday gibi. Toprağa gömüldü. Toprağa gömüldü. Ne zaman çıkacak tekrar? Tekrar mahşerde çıkacak. Kıyametten sonra sur üflendi. Sur üflendiğinde herkes topraktan ne yapacak? Tekrar başını kaldıracak, çıkacak.
Varlık köyünün sahibinden yokluğa, yediklerini geri ver diye tekrar ferman çıkar. Ey kara ölüm! Nebattan, ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse geri ver diye emredilir. Ve Cenâb-ı Hak ferman eder. Ferman edince ne yapar? Bahar mevsim geldi, bütün hepsine der ki ne aldıysan toprağa, hepsini geri ver. Toprak ne yapar? Hepsini geri verir bahar gelince. Ve her yer yeşillenir, her yere taze bir can gelir. Bir bakarsın yapraklarını dökmüş olan ağaç yeniden yaprak vermiş, yeniden meyve vermiş, yeniden çiçek açmış, çiçekten sonra meyveye dönmüş, bakmışsınız yeniden eşi neva etmiş. Aynı şey insan için de geçerlidir. Az önce bir seronomi var, insan o hale gelir. Bir de insanın manevi ölümü vardır.
İnsan haramlara girer, küfre düşer, manen ölür. Manen ölür. Manen ölünce o böyle meyvasız, yapraksız bir ağaca benzer. Kuru bir ağaca benzer, hiçbir şeye benzemez. İman, İslam, İslam’ı yaşamak o kimseden yeniden bir hayat oluşturur. Artık o kimse küfürdeydi, küfürden imana geçti. İmana geçince o yeşillendi, o meyve vermeye başladı. O artık normalde yeniden eşi neva buldu. O yüzden küfürden imana geçenin eski hayatı, küfür hayatı silindi. Hatta küfür hayatında ne yaptıysa hepsi de hayra çevirdi, hepsi de sevaba çevirdi.
Öbür Tarafta Yardımcı Olma — «Sen Dînini Yaşa, Yarın Sana Yardımcı Olayım»
Ona yeni bir hayat verildi. O baharı yaşıyor artık. Bakın yeni bir baharı yaşıyor. Küfürden çünkü ne yaptı? İslam’a geçti. Haramdan helala geçti. Zikirsizlikten zikre geçti. Kuransızlıktan Kur’ân’a geçti. Yeniden bahar oldu, yeniden hayat oldu. Yeniden gençleşti, yeniden eşi neva buldu. Artık o kara ölümden geri döndü. Ey ashabım size ölüyle diri arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah. Allâh’ı zikredenler diri, Allâh’ı zikretmeyenler ölü gibidir. O zaman o Zikrullâh ile tanıştı, yeniden ne oldu? Dirileşti. Kardeş, bir an için aklını başına al. Sende de her an hazan ve bahar var. Gönül bahçesinin yemyeşil teri taze goncalar, güller, serviler ve yaseminlerle dolu olduğunu gör. Hazan son bahar demek.
Başka bir anlamı da sararmış solmuş demek hazan. hazan gibi olmuş yüzü. Hazan gibi yüzü hazan olmuş dediğinde, yüzü sararmış solmuş insana söylediğinde. Bahçeye söylediğimizde son bahar demek. Sararıp solmak. o kimsenin normalde sararıp solması. Hazret-iPir diyor ki, kardeş bir an için aklını başına al. Sende de her an hazan ve bahar var. Sende de her an solma yeniden yeşerme var. Bunu çok farklı manalarda anlamamız mümkün. Her an son bahar var, her an sende ölümle karşılaşıyorsun. her nefeste, Cenâb-ı Hak senin nefesini alıyor. Her nefeste yeniden veriyor. Sen nefesi verdiğinde senin canını veriyor, canını alıyor. Sen nefesi aldığında yeniden can veriyor. Her an seni öldürüp, her an seni diriltiyor.
Sen bunun farkında değilsin. Sen her an hazanı ve her an baharı yaşıyorsun. Ve hazanı ve baharı yaşamak tam olarak kemalâ ermemiş olan Müslümanların müminlerin hâledir. Çünkü kemalâ ermemiş olan bir Müslüman kabız ve bast hâlinde yaşar. Kabız hâli onun için ölüm hazan. Bast hâli ise onun yeniden dirilmesi gibi, yeniden feraha kavuşması gibidir. Bu ne zamana kadar? Bu ta kemalâ erince kadar böyle devam eder. Bir kısım ehl-i sufi bu kabız ve bast hâlinin ölünce kadar devam edeceğini söyler. Böyle değildir işin doğrusu. İşin hakikati nedir? İşin hakikati kabız ve bast hâli avam Müslümanlar için veya belli bir makama gelememiş Müslümanlar içindir. Eğer belli bir noktaya geldiyse o kimsede o kimsede kabız hâli görünmez.
Kabız hâli görünen kimse eksiktir, noksandır. Eksik ve noksandığından dolayı kabız hâli yaşar. Sufiler kabız hâli yaşar mı? Seri sülükte sufiler kabız hâli yaşarlar. Biraz şatahat olacak burası ama hamdolsun bizde yaşanmaz hiç kimsede. Bizim kardeşlerimizde kabız hâli yoktur. Bizim kardeşlerimizde kabız hâlinin olmayışı farklı bir sebebidir. O da şatahata gireceği için suseyim. bizim kardeşler kendi kendilerine ben kabız hâlindeyim zanneder, kendi kendine zanneder. O da böyle bir günah işlemiştir, hata işlemiştir, yanlışlık yapmıştır. O günahtan hatadan kusurdan dolayı kabız hâlindeyim diye görür. Halbuki hatasından günahından dolayıdır. Kabız hâli manevi bir şeydir, bir perdede kalmakla alakalıdır. o kimse belli bir perdeye geldi, Emmer-i Levam-ı Mülhüme’ye geldi, Mülhüme’de kaldı, Mülhüme’de kalınca kabız hâli yaşadı.
Herkes bunu böyle anlatır. Böyle değildir bizde. Bunun altını çizeyim biraz. Bizde kabız hâli yaşanmaz. Bizde günah kebâri işlediyse o kimse ve o günah kebâri de kaldıysa, tövbe etmediyse içine darlık gelir. Bu kabız hâli değildir. Bir kimse dördüncü esmaya gelir, orada beşe çıkmak için mücadele ediyordur, kabız hâli yaşamaz. Dördüncü makamın hâlini yaşar o. O kabız hâli değildir. O bir kimse günah kebâri işlediğinde onu zanneder, bizim kardeşlerimiz onu kabız hâli olarak görür. Bir günah kebâri işledi, kalbinde bir darlık hissetti, gönlünde bir darlık hissetti. Farkında yapmış olduğu hatanın, yapmış olduğu yanlışlığın farkında onu düzeltmenin yolu çok basit. kime karşı yaptı? İlhana karşı yaptı.
İlhanı gördüğünde hemen İlhana diyecek ki, İlhan hakkını helal et ya. Ben sana karşı yanlış davrandım, eksik davrandım kusura bakma. Hakkını helal et. Bitecek orada o mesele ve hemen anında size yol olsun bu. Anında Allâh rızası için iki reket namaz kıl, tövbe et Allâh’a, yalvar, gözyaşı dök. Bitti. Bakın bitti. Ama sen bunu böyle yol haline getir dediğin de tövbeyi yol haline getir. Güna hiç sevmeyi değil. Yine yaptın. Bir insanın kendi kendine yaptıkları var, bir de başkasına yaptıkları var. Başkasına yaptıkları çok sıkıntılı. Dervişi engelleyen, dervişin önünü tıkayan başkasına yaptıkları. Eşine, çocuğuna, arkadaşına, derviş kardeşine, iş yaptığın insanlara, etrafa, yolda trafikte hiçbir şeyden habersiz gidip gelene, etrafındaki insanlara yaptıklarını, buradan dervişler kaybediyor.
Ve bu bütün dünyaya kibirliliği, deccaliyet pompalıyor. Bütün dünyaya. Hristiyanına, Yahudisine, dinlisine, dinsisine, Müslümana da kibirlilik akıp gidiyor insanlarda. bakıyorum ben böyle, kibirlilik akıyor insanlarda. Buradan çok dervişlerin önünü kesiyor. Kibirlenme kardeşim ya. Git, helallaş git, özür dile git, kendini haklı göreceğim diye uğraşma. Bu dünya haklı göreceğim yeri değil. Sufi için, derviş için. bakıyorsun şimdi insanlara. Annesine karşı haklı, babasına karşı haklı, zakirine karşı haklı, şeyhine karşı haklı. Biraz daha küstahlaşıyor. Peygamberine bile haklı. Neden bunu böyle yapmış ki? Biraz daha küstahlaşıyor. Allâh’a bile haklı. Allâh’la çatışıyor. Küstahlık zirvede, kibir zirvede dervişlik kalmıyor.
O yapmış olduğu o ama fikri günahlar ama ameli günahlar onun önüne çıkıyor. O da kendi kendine bir şey zannediyor. Kabuz hali oldum herhalde diyor ben diyor. Ya sen ne günah kebahirene kabuza bağladın ki? Ama o baba derviş ya. O kabuz haline girdi. Bu ara kabuz halinde. Estağfurullah El Azim. Bunu konuşuyor ya, bu da küstahlık. Kendi kendine hükmetti çünkü. Tabi ya senin başındaki şeyh mi canım? Övendirek gibi değil. Övendirek bile bir işe yarıyor. Övendirebilir misiniz siz? Bilmiyor mu övendire kimse ya? Hayvanları çok affedersiniz dürtüklemek için kullanılan bir sopa. senin şeyhin de öyle işte. Övendirek gibi bir şey. O kabuz halinde şeyhi anlamadı onun kabuz halini olduğunu. Çok fazla manaviyatlıydı ya.
Bir anda o geldi tıkandı bir yerde. Vah. Şeyhide onun tıkandığını görmedi. O orada kabuz halinde kaldı. Bir çıt daha ileri. Beni hususi kabuz halinde bırakıyor. Ben yetişirsem şeyh olacağım diyor korkuyor. Bak. Bu muhabbet şeyh efendinin zamanında. Bir çıt da bizim zamanımızdan birisiyle alakalı. Şeyh efendinin zamanından örnekli. Bunu bir de bana söylüyor. Ne oldu dedim. Ne oldu dedim. Sen zikrullâh da Geylânî Hazretleri senin elinden tuttu da. Farklı bir perdeye götürdü de. Şeyhin senin önüne mi geçti dedim. Bu kaldı şimdi ben öyle deyince. Ne oldu dedim. Geylânî Hazretleri senin elinden tuttu. Perdeden perdeye geçiriyordu. Tanıtıyordu sana. Bak evladım burası birinci semadır. Burada filancı peygamber yaşar.
Burada filancı melekler yaşar. Bunların esmaları şudur. Bunun şu katındaki melekler şu iş yapar. Esması budur. Dinle bak esmalarını. Bunları mı yaşadın dedim. Ses yok. Abi bunlar mı yaşanıyor dedi. Günaydın dedim. Sen daha bunları yaşamadan hangi kabuz halinden bahsedeceksin? Hangi kabuz halinden bahsedeceksin? Geldiler mi yoksa? Bir ses geldi. Duymadın mı? Çağat dedi ya. İkin içersin biraz da böyle. Şey katalanıyor. Var ya derse o geldi aklıma şimdi. Efendim derse katıldık mı, katılmadık mı bekliyor. Katılmışsın evladım diyor ya. Lazım mı arasın? Şimdi o kimse kendisini kabuz halinde görüyor zannediyor. Oysa onda kabuz hali yok. O günah kebalilerden dolayı onu yaşıyor. Kim bilir kimin kalbini kırdı, kimin ayağına bastı, kime sert davrandı, kime karşı kötü davrandı.
Bu onu engelleyen şey bu. Ben de bangır bangır bağırıyorum dervişlere yapmayın etmeyin. Birbirinize kötü davranmayın, tepeden davranmayın. Sebebi ne? Ya yolda kalıyorsunuz. Kimisi topal oluyor. Kimisi batıyor çukurun içine. E başlıyor artık efendim filanca kardeşim burada kaldı. E kaldı. Söylüyorum bağırıyorum yapmayın diyorum yapıyor. Biz de bırakmak istemiyoruz kimseyi. geldi ya sahabeden bir kimse dedi ki ya Resulallah ben seninle beraber olmak istiyorum öbür tarafta.
Hiçlik Deryâsına Atılma — Sufî Fenâ Makâmı; Mü’minin Tevâzu Hâli
Ona dedi ki o zaman bana yardımcı ol. sen dinini yaşa namazını kıl orucunu tut. İslam’ı dostor yaşa bana yardımcı ol. E mübarek insanlar yardımcı olun. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve selleme yardımcı olun. Haramlardan uzak tutun kendinizi beraber olacaksanız. E şimdi o kabıl zalî değil. E şimdi tabi bu tarafı var. normalde Hazret-iPir burada sende de her an hazar var, sende de her an bahar var dediğinde normalde dervişlerin halini anlatıyor herhalde Allahu alem. Çünkü neden her an hazan ve baharı yaşayan o kimse aslında tam olgunlaşmamış bir sufi anlatıyor. Onun kalbinde her an hazan ve bahar var. canını sıkan bir şey oldu hazan oldu o sevindi bir şey oldu bahar oldu. Veyahut tabi böyle tecelliyata mazhar oldu bahar oldu tecelliyat kesildi hazan oldu. işte rüyası açıktı onun için bahar oldu rüya kapandı onun için hazan oldu.
Hali açıktı onun için bahardı hal kapandı hazan oldu. Veyahut namaza böyle bir coşkuyla kılıyordu o coşkuyu kaybetti hazan oldu. Şimdi dervişler böyle halden ale geçerler mi halden ale geçerler. Bahar oldu oruçtan zevk aldı tat aldı oruçta oruca oruç eklemek istiyor. Bundan tat aldı lezzet aldı bahar oldu. Namaza namaz katmak istiyor bundan lezzet aldı tat aldı. Zikrullâh’tan hiç ayrılmak istemiyor. Böyle gündüz gün ışımasın. Gün ışımasın. Günün ışımasını bile istemiyor neden? Ne güzel tevhidi yakalamış gidiyor la ilâhe illallah. Gidiyor o gün ışısını dahi istemiyor. Bahar oldu bakın bahar oldu. Bunların hepsi de dervişlerin üzerinde yaşayabileceği haller. Ve böyle olunca da ne oldu? Ne oldu?
Onun gönül bahçesi buradan kurtuldu. Bakın bunlar bitti artık onun gönül bahçesine hazan hiç uğramadı. Kemal’e erdi. Kemal’e erince onun gönül bahçesi gül bahçesi oldu. Orada sonbahar yok orada kış yok orada kar yok orada tufan yok orada goncalar var orada güller var orada serviler var. Orada melekler dolaşıyorlar orada peygamberler dolaşıyorlar orada Cenâb-ı Hak’ın Cemal sıfatının farklı farklı tecelliyatları var. Hz. Muhammed Mustafa ile dostluk kurulmuş peygamberler ile dostluk kurulmuş onun gönül dünyası artık hep taze bahar. Gönül dünyası. Ona kabız yok. Ona sonbahar yok. O sonbaharları bitirdi yaşadı. O kışı yaşadı. O sonbaharı da kışı da yaşadı o bahara ulaştı. Artık ona bir daha geri dönüş. bir tekrar sonbahar yok.
Ona geri dönüş bir daha kış yok artık. Onun geri dönüşü hep bahar. Onun geri dönüşü hep gül bahçesi. Onun geri dönüşü hep Nergis Koklaman. Onun geri dönüşü artık hep Cemaliyet’in tecelliyatlarına gark olmak. Artık o Cemaliyet’in tecelliyatından tecelliyatına her an gark olmakta. Yaprakların çokluğundan dal gizlenmiş. Güllerin fazlalığından kır ve köşk görünmüyor. O tecelliyatların içerisine dalmış. Artık tecelliyatların içerisine dalınca her yer yemyeşil, her yer bahar bahçesi, her yer tüyri taze. Gönül onun coşmuş Cenâb-ı Hak’ın sıfatsal tecelliyatlarından tecelliyatlarına geçip gitmekte. Öyle olunca artık onda ne köşk ne saray ne ağaç ne dal ne budak hiçbir şey onun gözünde yok. Onun gözünde bir tek O var.
Aklı külden gelen bu sözler de o gül bahçesinin, o servi ve sümbüllerin kokusudur. Artık o aklı külle erişmiş. Akl-ı kül dediğiniz zaman bu böyle Cenâb-ı Hak’ın husûsî kendine seçtiği kulların aklıdır. Kendine seçtiği kulların aklıdır. Bir tırmalayarak gelen kullar vardır bir de Cenâb-ı Hak’ın ezelde ilm-i ilâhîsinde kendine seçtiği kullar vardır. Bunlar Şura suresi 12 veya 13’tür. Bakıverin ona. Şura suresi 12 veya 13’tür o. Bu normalde oradaki âyet-i kerîme şudur. Allâh dilediğini kendine seçer der. Burada bir kimse seçilmedim deyip de kendi kendine kahri perişan eylemesin. Bu o kimsenin seçildiğinin de farkında değildir o. O ilm-i ilâhîde peygamberler seçilmiştir böyle. İlm-i İlâhîden peygamberler seçilmiştir.
İlm-i İlâhîden peygamber gerçek manada peygamber varisleri zamanın kutupları ve zamanın normalde üçleri, beşleri hadi yedilerini de katılırım içine hadi kırklarını da katalım merhamet rahmet yayalım. Bunlar ilmi ezelden seçilmiş olanlardır ve Allâh bunları kendilerine seçmiştir kendisine seçmiştir. Bu kendisine seçmiş olduğunun ilmi diğerlerinin ilmine benzemez. Bunlarda ilmi ledun vardır. O yüzden akl-ı kül sahibi olduğu denir bunlara. Ve birisi de kalkıp da ve kendisini akl-ı külden de görmesin. O seçilmişlerin ilmine sahiptir. peygamberi peygamberini seçti oturup rahlede kitap okumadı. Hiçbir peygamber okumadı. Hiçbir peygamber medresede yetişmedi. Hiçbir peygamber havralarda kiliselerde yetişmedi.
Hiçbir peygamber ibadethanelerde yetişmedi. Yetişmedi. Hiçbirisi de. Cenâb-ı Hak hepsini de bizatihi kendisi seçti. Kendisi seçti kendisine seçti. Kendisi kendisine seçti. Akl-ı kül sahibidir onlar. o peygamberlerin ümmetlerinden de kendisinin seçtikleri var. Onlar da dini ayakta tutsun. Peygamber varisi olanlar. Onlar da ne? Zamanın kutupları. Aslında işin hakikati zamanın kutuplarıdır. biriler ve üçlerdir. Beşlerde de ilminledin vardır. Yedilerde de vardır. Kırtlarda da vardır. Ama birin ve üçüncü gibi değildir. Onlar da o hale geldiklerinde o ilminledinin hakikatine ulaşırlar. Aklı külün hakikatine ulaşırlar. Ama o hale gelinceye kadar onlar da akl-ı kül olmaz. O hale gelinceye kadar onlar da akl-ı kül olmaz.
Dervişlerin küstahları vardır, cahilleri vardır. Onlar da kalkarlar böyle süslü sözler söylerler. Sanki o hal demiş gibi onlar var ya onlar mahşer gününde helak olacaklar. Olmadıkları bir şeyi olmuş gibi gösterdikleri için. Ulaşamadıkları bir şeyi kendilerine ulaşmış gösterdikleri için. Onların sonları çok kötü. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden böyle oldum demekle olunmaz bu işler. Ama iş küstahlığı varınca kibirliliğe varınca, heva hevesini ilahlaştırmaya varınca der herkes. Allâh muhâfaza eylesin. Hazret-i Pîr diyor ki bu az önce söylediğimiz sözlerin hepsi de kendine bağlamıyor. Bu diyor akl-ı külden gelen bir şey. Aklı külden coşup gelen bir şeydir. bunu normalde kendini hiçlik deryasına atıyor.
Manevî Gül Koklayanlar — «Gül Koklamayan Gül Satamaz, Tartamaz»
Kendini hiçlik deryasına atıp bu sözler diyor o gül bahçesinden o servisün bir bahçesinden gelme. o bahçelerde dolaşanlar bilir bunu. O bahçelerin kokusuyla kokulananlar bilinir. O gül bahçesinde yürüyenlerin hali bu. Aklı külle olanlar. Akl-ı kül değil isen sus. Git akl-ı kül olan bir kimsenin dizinin dibine otur, ondan ders al. Ki değilsin. Git icazetli bu konuda ehliyetli bir üstad bul. Git otur onun dizinin dibinde ders al. Kendi kendine de böyle ortalığa ders vereceğim. Ortalığa ahkam keseceğim diye uğraşma perişan olursun. Bu sözüm herkese. Dergan içine dışına herkese. Perişan olursun. İki yakan bir araya gelmez son nefesinde necasetini yiyenlerden olursun. Evet. Maneviyatı olmayanlar bu hallere aşina olmazlar.
Aşina olmadıklarından kendilerince oldum derdine düşerler. Oldum derdine düşenlerin sonu perişan olur. Yanına hiç kimseye katmazlar. Aklı da gider fikri de gider. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden akl-ı külden geldi diyor bunların hepsinde Hazret-i Bir. Bunların hepsinde Hazret-i Bir. Aklı külde ne? O zaman o seçilmişlerin olan aklı. O seçilmişlerin aklı. Rabbim cümleyi onlardan eylesin. Bin dokuzuncu beyitten devam edeceğiz. Gül olmayan yerden gül kokusu geldiğini, şarap olmayan yerde şarabın kaynayıp coştuğunu hiç gördün mü ki? Göremezsin. Senin gönül dünyanda gül bahçesi varsa, sen gül kokarsın, gül alırsın, gül satarsın, gül tartarsın.
Kaynakça ve Referanslar
- Mü’minin Beslenme ve Eğitim Disiplini: «mü’minin günlük disiplini» — Buhârî, Daavât 3-15; Müslim, Zikr 1-30; «vakit denetimi» — Asır 103/1-3; modern müslüman günlük disiplini — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; «derslere ve namaza vakit ayırma» — Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe; Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri.
- Mü’minin Hâl Boyutları: Tasavvufî hâller — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-ahvâl; «manevî tabakalar» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; modern uygulamalar — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; «her boyut farklı» — İbn Atâullah, el-Hikem.
- Manevî Beyin ve Sıhhat: «el-cesedü’l-azîz» — İsrâ 17/70; «ince zarlar (latâif-i seb’a)» — Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. cilt 31. mektûb; «manevî sıhhat» — Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye; modern uygulamalar — Bediuzzaman, Sözler 23. Söz; sufî beden anlayışı — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara.
- Tövbe-i Nasûh ile Yenilenme: «yâ Eyyühe’llezîne âmenû tûbû ile’llâhi tevbeten nasûhâ» (Tahrîm 66/8); Bakara 2/222; Hûd 11/52, 90; Zümer 39/53-54; «her sevab çevirme» — Furkân 25/68-71 (kötülüklerin iyiliğe çevrilmesi); İbn Atâullah, el-Hikem; «yeni bahar yaşamak» — Mevlânâ, Mesnevî; Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
- «Yarın Sana Yardımcı Olayım» — Manevî Şefâat: «şefâat hakkı» — Bakara 2/255 (Âyetü’l-Kürsî); Tâhâ 20/109; Sebe’ 34/23; Necm 53/26; modern şefâat tartışması — Hayrettin Karaman, Mukâyeseli İslâm Hukûku; «velîlerin şefâati» — İbn Atâullah, el-Hikem; modern okuma — Bediuzzaman, Mektûbât 19. Mektûb.
- Hiçlik Deryâsı (Fenâ Makâmı): Fenâ-bekâ teorisi — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-fenâ ve’l-bekâ; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «hiçlik deryâsı» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; Mevlânâ, Mesnevî; «mü’minin tevâzu hâli» — İbn Atâullah, el-Hikem; modern uygulamalar — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
- Manevî Gül Koklayanlar: «gül-bülbül» mecâzı — Mevlânâ, Mesnevî 1. Defter; «manevî güzelligin koklanması» — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; «aşk-zikrullah-gül» — sufî estetiği — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; modern okuma — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; Yûnus Emre, Dîvân (gül-bülbül teması).
- Karabaş Silsilesi ve Tasavvufî Tedrîs: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Karabaş tedrîsi — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Fenâ, Bekā, Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı