Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #80 — Bakara 2/269 «Hikmet Verilen Çok Hayrı Almıştır», Tevâzu Deryâsı ve Hz. Peygamber’in Hâli

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #80 — Bakara 2/269 «Hikmet Verilen Çok Hayrı…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Bakara 2/269: «Hikmet Verilen Kimseye Çok Hayır Verilmiştir» — Akıl Sahipleri İçin İbret

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Efdâlü’z-Zikr La ilâhe illallah. Hak Muhammedün Resûlullâh cemî’an Enbiyâ ve’l-Mürselîn ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Selamun aleyküm. Allâh gecenize hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüze hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüze hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’e hakkı, hak, batılı, batıl bilenlerden eylesin. Hakkı, hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı, batıl bilip batıla karşı cihâd eden kullarından eylesin. Rabbim Müslümanlara zulmeden Çin, İsrail, Batı, nerede ne varsa kim Müslümanlara zulmediyorsa, Cenâb-ı Hak hepsini kahr u perîşân eylesin. Hepsini de yerin dibine batırsın. Devletlerini doğdursun. Âmîn. Allâh razı olsun biraz geciktik.

Allah Hakkında

Kantar’ın topuzunu kaçırdık ama yaş 63 sonuç itibariyle Ramazan. Öyle olunca bir de Allâh razı olsun bizim Nuri kardeş ziyarete geldi oğluyla beraber. Evet onlar hem Okta’yı ziyaret ettiler. Okta’yında herkese selamı var. Aleyküm selâm. O yüzden biraz böyle hem benim kafam toplansın diye baktık. Anca toplanıyor artık. Şimdi ben Şeyh Efendi’nin ilk zakirlerindendim. Onun şeyhliğinin ilk zakiriydim. Tabii gençliğini biliyoruz ya. Yıllar yılları geçti, yıllar yılları geçti. Bir müddet sonra artık Şeyh Efendi eskisi gibi değil tabii. O zaman şöyle düşünmeye başladım. Yormayayım, üzmeyeyim, sıkıntılı işleri ona hiç bahsetmeyeyim. Çünkü yaşa geçiyor artık böyle. Şimdi kendi kendime benim yaşım geçmeye başladı.

Artık yaş geçince anca toparlanıyor insan. Hatta Hacı Cafer’e dedim ki Hacı Cafer’e 60 yıl önce yaşamış. Allâh Rasulü ve Sallallâhu Aleyhi ve Sellem 63’te öldü ya. Dedim ki tam ölüm yaşaymış. Ne güzel dedim. Böyle her şey gençken, diriyken yaşadı yaşayacağını oldu olarak 63’te vefat etti gitti. Bu dünya bu kadar bir şey. Allâh yeyesin inşâallâh. Âmîn. 1910. Beyitten devam ediyoruz inşâallâh. İsa’nın nefesi seni dirilsin. Kendisi gibi güzel ve mutlu bir hale getirsin. Hazret-i Pîr’ye göre her dönem İsa nefesi olan büyük mürşidler, veliler vardır. Aslında daha önceki derslerde değil ki. Kırklar vardı. Kırkların içerisinden bir kısmı peygamber kalbiyle, o hususiyetlerle hususilenmişti. Aslında ne kadar peygamber gelip geçtiyse bu manada hepsinin peygamberlik makamı değil.

Hepsinin işini yapan veliler de vardır, evliyâlar da vardır. Nasıl peygamberler kimisi kimisinden üstünse mesela dört büyük peygamber var ya bu da onun gibi dört büyük peygamber yerine dört büyük peygamber yerine Bunlarda böyle kendi kendine bir peygamberlik yaraşısı var. Velilerin, mürşid-i kâmillerin de, evliyâların da kendi içlerinde böyle bir peygamber, böyle bir hizmetçiler var. zamanın kutbu ile sağındaki solundaki kutuplar, onların sağındakiler, onların solundakiler beşli oldu, bir daha sağına soluna koyu, yedi oldu. Ondan sonra kırklar oldu. Bunların da kendilerine göre peygamberlik yaraşısı var. Ömrülcüler gelmiş. Avdurrahim hoş geldiniz. Allâh kabul etsin. hoş geldin sende. Allâh kabul etsin inşâallâh.

Başka kim var sizden gider? Sen de hoş geldin. Maşallah. Evet sen de hoş geldin. Allâh’a şükür. Allâh’a şükür. Allâh’a şükür. Allâh’a şükür. Allâh’a şükür. Allâh’a şükür. Maşallah. Evet sen de hoş geldin. Allâh kabul etsin inşâallâh hepiniz de. Rabbim tekrar tekrar nasip eylesin inşâallâh. Allâh’ın mübarektesi cümleye gidecek olanları da, gidenleri de inşâallâh. Hz. Pír böyle mehti arayanları der ya, zamanın mehtisi senin git zamanın İsa’sı olan. Zamanın mehtisini bul der. bu nedir? İsa’nın, İsa Aleyhisselâm gibi bir veli bul, bir mürşid bul. Çünkü bunda rumuz vardır. Rumuz şudur. Seyriçülük’te bir velinin ulaşacağı son nokta, ulaşacağı son nokta peygamberler öğretisiyle İsa Aleyhisselâm’dır.

İsa Aleyhisselâm’da öğretimi bitince, artık o direkt Hz. Muhammed Mustafa’nın öğretisine geçerse o zamanın kutbu olur. O onun öğretisine geçer hatta sağındaki solundaki de onun öğretisine geçer. Bunlar aynı zamanda da hem de Ehlibeyt damarı vardır bunlarda. Şimdi İsa’nın nefesi seni dirilsin deyince, İsa nefesi gibi bir veli, bir mürşid-i kâmil bul. O seni manevi olarak dirilsin. Şimdi İsa Aleyhisselâm’da mucize olarak, onunla çok değişik mucizeler verildi. normalde o güne kadar gelen peygamber silsilesinin içerisinde, o güne kadar gelenlerin içerisinde en fazla mucize verilen bir peygamber. Maide 110. O gün Allâh şöyle der. Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. seni Ruh-ul Kudüs ile desteklemiştim.

Beşikte iken ve kemale ermiş iken insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevratı ve İncili öğretmiştim. İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor ve ona üflüyordun. O da iznimle kuş oluyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış olan kimseyi iznimle iyileştirmiştin. Ölüleri iznimle kabirden çıkarıp diriltiyordun. İsrailoğullarına apaçık delillerle geldiğin ve onlardan inkar edenlerin bu apaçık bir sihirdir dedikleri zaman seni onlardan korumuştum. Bakın şimdi bütün İslam dünyada peygamberlere verilen mucizeleri reddetmek. Bunlar olmamıştır. Akla vuruyorlar ya, akıllarıyla bunlar olmamıştır diyen hem Hristiyanlardan hem Yahudilerden hem Müslümanlardan bir guruh var.

Hatta Peygamber’in Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in üzerindedir mucizelerden tartışmayı açan o gruplarda var ya bütün mucizeleri inanmıyorlar. Böyle bir şey olmaz diyorlar. Akıl üstü çünkü. Akıl üstü olunca matematiğe girmiyor o iş. Matematiğe girmeyince de reddediyorlar. Ama biz Kur’ân’a iman ettik. Biz Hz. Muhammed Mustafa’nın Peygamberliğine de iman ettik. Hak olduğuna iman ettik. O yüzden Kur’ân’a iman ettiğimiz için Kur’ân’ın söylemi bizim için bir gerçek. O zaman İsa Aleyhisselâm ne yapıyormuş? Kabirden bakın. Kabirden ölürleri diriltiyormuş Allâh’ın izniyle. Gidiyordu kabristanın başına. Küntüb-i İzni’l-Ah diyordu. Kabirdeki kalkıyordu. Hatta Geylân Hazretlerinden bir kıssa söylerim ya Hristiyan’ın birisi geliyor diyor ki Deniz’in Peygamberimiz ölürleri diriltirdi diyor.

Âlâ diyor bir kabrin başına geçiyor. Okuyor Küntüb-i İzni’l-Ah diyor kabre. Kabirdeki kimse keman çala çala kalkıyor. Biz de diyor. Muhammed Ümmeti’yiz. Biz diyor mesleğiyle beraber dirilir biz de. ondan bir çıt daha ileride. Kemancıymış adam. Küntüb-i İzni’l-Ah diyor keman çala çala kalkıyor. Ondan sonra işi bitince tekrar kabre giriyor. Şimdi buradaki tabi Hazret-i Pîr’nin, Hazret-i Pîr’nin buradaki İsa’dan kastı bu değil. Buradaki İsa’dan kastı diyor ki git İsa’nın nefesi seni dirilsin. O zaman İsa nefesler hep var. Buradaki İsa’dan kastı zamanın mürşidleridir. Sen bir ehliyetli mürşid bul. O ehliyeti mürşide git teslim ol. Onun nasihatleriyle, onun sana yol çizmesiyle sen manevi olarak diril.

Çünkü o zamanın mürşidi de Allâh ona bir hikmet vermiş. Allâh onu hikmetiyle bezemiş. Allâh onu hikmetiyle bezediği için onun nefesi sana dirilme olur. İnanırsan, tabi olursan, teslim olursan. Çünkü Bakara 269’da da Allâh hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur.


Modern Müslüman Eleştirisi — «Bazen Uzaktan İzliyorum, Hoş Değil»

Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır der. O zaman demek ki o hikmeti, anlayışı, feraseti, sözünde isabetli olmayı, işi yerli yerince yapmayı Cenâb-ı Hak o mürşidlerine vermiş. Onları bu noktada Cenâb-ı Hak desteklemiş. Hikmetin sahibi Allâh çünkü. İnsanlar bu noktaya böyle çalışarak gelebilecek nokta değil. Bu bir meslek olsa, bir kimse bir meslek icra etse çalışarak o mesleği öğrenir. Ama bu manevi meseleler Allâh’ın lütfuyla, ikramıyla. senin sadece çalışman buna yetmez. Allâh’ın lütfuyla, ikramıyla ihsanı lazım. Ve normalde o mürşidler her biri birer manevi rehberdir. E manevi rehber deyince müridlerin bu noktadaki manevi gelişimlerini, manevi durumlarını normalde tasavvufi olarak onların ne yapmaları gerektiğini öğretir.

Nerede nasıl davranacaklar, nerede nasıl yapacaklar, o manevi bir mihmandarlık yaparlar. Aynı zamanda o mürşidin bu manada sohbeti, zikri, nefesi karşındaki kimsenin ruhuna hitap eder. Nefsine de hitap eder. Nefsi onu kaldırmaz. Nefsi onu gitmek istemez. Nefsi bir mürşide tabi olmak istemez. Ama ruhu ondan tat alır, lezzet alır. Ruh gitmek ister, onunla beraber olmak ister. Nefis onunla beraber olmak istemez. Nefis buradan insanı kaçırtmaya çalışır, geri döndürmeye çalışır. Ama ruh baskın çıkarsa o mürşidin önünde ona diz çöktürür. O yüzden aynı zamanda da mürşid onun için yaşayan bir örnektir. Yaşayan örnek. O bakar, bir tasavvuf yolu, bir sufilik yolu neler yaşanır, neler yaşandığında nasıl davranılır, yolda neler olur, onları da o mürşidin başında görür onu.

Şimdi herkes zanneder ki bir mürşidin başına hiçbir şey gelmeyecek. Asıl mürşidin başına gelir her şey. Ne gelecekse. Sebep, çünkü mürşidin başına geldiğinde mürşid ne yaptığı, o başına gelen bir şeyle nasıl bir yol izledi, ona örnek olacak. Çünkü mürşid aynı zamanda nedir? Sufilere, dervişlere yolda örnektir. O yüzden mürşidler mesela eski dervişliklerinden anlatmaya ruhsat vardır onlara. Eski şeyhlerden anlatmaya ruhsat vardır. Mesela bir dervişin kendi yaşadığı hâlleri anlatması caiz değildir başkasına. Ben şöyle rüya gördüm, benim başıma şöyle geldi, ben bunu böyle yaptım. Bu derviş için caiz değildir. Derviş için caiz olan üstadını, üstadlarını anlatmaktır, pirlerini anlatmaktır. Ama bir mürşid kendi başına gelenleri anlatabilir mi?

Anlatabilir. Örnek olması için anlatır. Veya hatta mürşidin neler yaptığını, neyi nasıl yaptığını dervişlere anlatılır mı? Evet, bu da örnekleme açısındandır. Çünkü bir mürşid dervişlerin önünde örnek hükmündedir. Bazen insanlar şöyle düşünürler. işte o mürşidin başına hiçbir şey gelmeyecek, bu yanlış bir şeydir. Gelmiyorsa o mürşid değildir zaten. Bir mürşidin başına bir şey gelmiyorsa o mürşid değildir. Başına bir şey gelmeyecek olsaydı peygamberlerin başına bir şey gelmezdi. Bakın başına bir şey gelmeyecek olsaydı peygamberlerin başına gelmezdi. Koskoca Hz. Muhammed’i Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem’in dahi namusuna iftira attı bu insanlar. İftira atılmazsaydı Hazret-i Peygamber’e de iftira atmayacaklardı.

O iftirayı da göreceksin, namusuna iftira atmayı da göreceksin. Şeyh Efendi öyle derdi, demirden leblebidir oğlum derdi. Demirden leblebidir derdi. Bir de bir şey yapamıyorsun ya, dervişlik var. böyle bir şey yapamıyorsun. Onu normalde atlatıyorsun bir şekilde. bu aynı zamanda mürşid nedir? Örnektir. Sen ona bakarak, o örnekleri görerekten manevi olarak dirilirsin. Mürşidler duadır. Mürşidler şifadır. Bak duadır, şifadır. Nasıl? Mürşidler, müridlerine manevi olarak sıkıntılarına çözüm bulurlar. Manevi olarak dertlerine derman bulurlar Allâh’ın izniyle. O mürid manevi bir sıkıntı yaşamaz. zikrullâh yaptı. Şimdi öyle zikrullâh yapanlar az. Ama çok zikrullâh yaptı. O zikrullahdan dolayı ona manevi herhangi bir sıkıntı olmaz.

Mesela şimdi bazı dergahlar, tarikatlar var. 30 bin lafseye celal veriyor. Adamın tiki varmış gibi değişik haller giriyor onda. Sebep onun üzerinde manevi bir koruma olmadığından dolayı. Veya ders çekerken bir kimse, örneğin biraz dersleri artırsa kendi kafasından, cinni taifesi ona bir musallat oluyor. Ondan sonra şunu diyorlar ya, bu dergaha gitti öyle oldu. Değil. O doğru bir dergaha gitseydi öyle olmazdı. Ben 36-37 yıldır dergah içindeyim. Hiç öyle olan olmadı. Hatta öyle olanlar geldi burada düzeldi. Öyle olanlar geldi burada düzeldi. Hatta diyorum ki böyle olanların birisi varsa, kardeşler getirmeyin bize diyorum. Herkes kendi delisine baksın. Öyle ya. ben filanca yere gidiyordum böyle böyle oldu.

Ee ben şimdi size beni arıyorlar. Değil kardeşim git kime dervişsen oraya git söyle derdini anlat. Onlar derdine derman olsunlar, çözüm bulsunlar. Nasıl yani? sana kaç bin tevhid verdiler günlük şu kadar. Ya bu kadar tevhidi sahâbe çekmedi. Sen bu kadar ders verdin sen o kimseye. E tabii o kimse üzerinde manevi bir örtüde olmayınca gitti kafa. Şimdi iti kafa giriyor bizim arkadaşlar. Günde 70 bin tevhid çekiyor. Var mı iti kafa girip de kafayı kıran? Yok. Adam giriyor iti kafa. Günlük 70 bin çekiyor. Üç gün 70 bin çekiyor. Dördüncü gün, üç gün içinde Hazret-i Peygamber Efendimiz’i görürse 10 bin salavat-ı şerife çekiyor bir günde. Ertesi gün 100 bin lafse celal çekiyor. 100 bin çekiyor. 100 bin.

Ya Allâh, Ya Allâh, Ya Allâh, Ya Allâh, Ya Allâh, Ya Allâh, Ya Allâh, Ya Allâh. 100 bin Ya Allâh çekiyorsun. İşin bir de bir kısmı daha var. Sen Ya Allâh, Ya Allâh, Ya Allâh, Ya Allâh tutturmuşsun gidiyorsun. O pirefendilerin birisi senin Ya Allâh çekmeni ne sevmiş, ne sevmiş. Gelmiş onun olsun herhangi bir pirefendi. o günkü senin itikafının, çok özür dilerim bunları böyle söylemekten ama senin o geceki itikafının nazar ehlisi, nazar edeni. Diyelim ki kim? Yusuf aleyhisselâm. O pirefendinin de çok hoşuna gitmiş ya. Gözünün önünde geliyor Yusuf aleyhisselâm’a diyor ki müsaade edersen benim için ya Allâh’ın arkasına hu esması eklesin diyor. Tabii tabii ne olacak canım orada oturuyor zaten. Bir de onun hu esması ekle bakalım.

Ya Allâh hu, ya Allâh hu, ya Allâh hu. Yüz bini çek. Hiçbir şey olmazsın. Neden? Üzerinde manevi koruma var. Sen bu zırtıboz adamların çıkıp da bu şehirler bu mürşidler ne işe yarar dediklerine bakma. Onların orada işe yarıyor. Şimdi bir şey daha söyleyeyim size. Bizim Hüseyin Ağa’nın kayınpederi Allâh rahmet eylesin. O intisâb etmezden önce, Duran ağabey intisâb edecek tabii intisâb etmezden önce demiş ki Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi benim de bir itikafa girmem lazım. Demiş itikafımı idare edersen Abdullah efendiyi söylüyor buna. Ben sana intisâb ederim diyor. Bunlar eski derviş, hal dervişi her biri. sonuçta Ahmet Duran ağabeyi Çorum Hacı Mustafa efendinin nakibi. şimdi böyle senlik benlik muhabbet var da bizde nakip dediğimizde ağabeyimiz ya kardeşimiz böyle elense yapıyor herkes. bizim zamanımızda öyle nakibe bir kimse şaka yapacak yanında.

Öyle nakibe böyle gevşek davranacak böyle yumuşak davranacak. Yok öyle bir şey ha. Şimdi burada herkes birbirinin içinde büyüdüğünden böyle bizim nakip kardeşler böyle kardeşlikle götürüyorlar.


Tevâzu Deryâsı: Allâh Resûlullâh Hazretlerinin Tevâzuu — Sünnet-i Seniyye

Öyle yok. Ben bazen uzaktan izliyorum hoş değil. Herkes haddinin hududunu, adabını, erkanını bilmeli. Evet. Bunu da tırnak içerisinde söyleyelim. Bu iş adab erkan ister. Adab erkan ister. Haddinin hududunu bilmek ister. Velhasıl Ahmet Duran ağabey itikafa giriyor. 10 gün bir de Ahmet Duran ağabey bu sefer de şeyh efendi ona diyor ki itikafta bak itikafa daha giriyor. İtikafa girmezden önce diyor ki itikafa gördüklerini yaz diyor. İtikaptan çıkıyor dostları Nevşehir’e gidiyor. Nevşehir’e gidince ders alıyor, ağlıyor orada. Mübarek çok ağlardı. Diyor ki şimdi durmak yok sana. Buradan diyor, türeye gideceksin. İtikafta gördüklerini orada anlatacaksın diyor. O zaman bize haber verdiler dediler ki birisi gelmiş. sohbet edecek Ahmet Duran ağabey Yahya şey Yahya emmi vardı.

O içinde yanında birileri daha vardı şimdi birisi daha vardı üç kişi gelmişlerdi. Velhasıl itikafta gördüklerini anlattı. Ders aldığını anlattı. Ben zaten önceden dersliydim zaten benim için bir şey değildi. Orada eski dervişler vardı onlara anlattı Velhasıl kelam. Şimdi böyle itikafta çekmesine rağmen herhangi bir sıkıntı yok. Çünkü şey, mürşid müridin üzerinde manevi dua ve şifadır. Allâh’ın izniyle tabi. Manevi muhafazadır mürşid. Şimdi aynı mürşid bir de müridlerin üzerinde ilahi aşkı öğretir. Bakın biz mükemmel bir mürşidi konuşuyoruz. Şeyh konuşmuyoruz. O mürşid aynı zamanda ne yapar? Sufilerin dervişlerin üzerinde ilahi aşkı anlatır. Allâh’a ulaşmanın yolunu öğretir. Bakın Allâh’a ulaşmanın yolunu öğretir.

Allâh’ı sevmenin yolunu öğretir. Bu yolda müridlerin ilerlemesine önayak olur, vesile olur. Onu öğretir onlara. manevi olarak ilahi aşka nasıl varılır, nasıl aşık olunur? O aşık olmanın yolunu anlatır. O aşık olmanın yolunu anlatır. Ve o mürşidlerin o yüzden dillerinde aşk hikayeleri vardır. Onlar otururlar, karkalılar ilahi aşkı konuştuklarından dolayı onlarda ilahi aşk terenümleri, tınları vardır. Onların o ilahi aşk lafızlarını insanlar anlamaktan uzak olduğundan, aşktan uzak olduğundan anlamazlar. Avan bunu anlamaz. o avan bunu anlamadığından kimisi onu küfürle itham eder, kimisi başka bir şey, herkes itham edecek bir yol bulur. Çünkü bu yolda yürüyenlere taş atan çok olur. Bu yol herkesin gidebileceği bir yol olmadığından dolayı gidemeyenler hasistliklerinden, kıskançlıklarından, düşmanlıklarından taş atarlar bu yolda gidenlere.

Çünkü onlar sevmekten, tabiri caizse böyle sevmeye ulaşamamışlar. Onları sevme kapısını onlar açamamışlar. Sevim kimseyi gördüğünde de biz böyle sevemeyiz deyip onlara ne yaparlar? Taş atarlar. O yüzden bu manada mürşidlerin tabiri caizse ilaçları aşk şarabıdır. Ben mansur şarabı derim ya, ilacı mansur şarabıdır. Mansur şarabı deyince de insanlar alıp donu içmek istemezler. Çünkü mansur şarabı deyince hemen aklına hallacı mansur gelir. Sonuçta hallacı mansurun kanı dökülmekle kalmamış, asmakla da kalmamışlar. Sonuçta yakmışlardır. Yaktıkları gibi de o da yetmemiş, külünü dijdeye savurmuşlardır. İlahi aşka düşenlerin sonuç itibariyle mansur şarabı dememin sebebi, bakın biz bu hale gelebiliriz.

Bu yolun sonu mansur şarabını içenlerin sonu asılmaktır. Kimisinin derisini yüzmüşler, kimisini sürgün etmişler. Herkes bir şekilde onların üzerinde diline geleni söylemişler. Her şeylerini söylemişler. Hazreti Mevlânâ’yı da söylemişler. Hazreti Mevlânâ’nın eşcinsel olduğuna kadar söylemişler. Hala da söyleyenler var mı? Var. Bakın bitmiyor. Bunlar bir de bu mürşidlere, bu velilere, bu yola laf atanlar, taş atanlar da bitmiyor. Bir tane iki tane de değil. o yüzden sen o mürşidi bulduğunda onun izinden gideceksin. Onun izinden gitmek de böyle kolay bir şey değil. Ama izinden gidersen gidecek olduğun yer aşk denizi. Aşkın deryasına daracaksın. Gidersen Hussi Simean’a da. O yüzden mürşidler aynı zamanda da kendi bulundukları topluluklarda böyle bir teselli ağacı gibidir.

Nasıl teselli ağacı gibidir? Müridlerin başına bir sürü yaşadığı zorluklar gelir, bir sürü sıkıntılar gelir, bir sürü dert, gam, kasevet gelir. Onun gidebileceği fazla bir yer yoktur. O gider mürşidine yaslanır, ona dayanır. Bu sefer de o ne yapar? Onun o başına gelen sıkıntıdan kurtulmanın yolunu gösterir. Ona doğru yolu anlatır. Ona Kur’ân, Sünnet, Sufilik dairesinde nerede ne yapması gerektiğini anlatır. Böylece ona ne yapar? Hem o ondan bir teselli bulur, hem aynı zamanda ondan bir rehberlik alır. Nerede nasıl yapayım? Eşiyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla, işiyle, dünyayla, ahiretle her taraftan hele bu zamanda, ahir zamanda herkesin bir tarafından bir şey tutar. Şimdi insanlar mesela evlenecek bir evlilik görüşmesini dahi yürütemiyorlar.

Bir de ailelerde etrafta bu tecrübeye sahip kimse de yok. Danışabilecekleri bir kimse de yok. Tecrübe yok çünkü. Bunda en büyük tecrübe mürşiddir. En fazla onun burnu kısmıştır, en fazla o daralmıştır. O yüzden mürşidler bu manada müridlerin önünde bir rehberdir. Ve müridler rehber olarak üstadlarını tuttuklarında karanlıktan aydınlığa doğru yol alırlar. Karanlıktan kurtulurlar. Darboğazdan kurtulurlar. Kendilerince kendi baskılanmışlıklarından kurtulurlar. Bazen böyle ona bir şey sorarsın, o cevap vermez sana, sen bana cevap vermedi zannedersin. Bu ne demektir? Sen konumunu koru. Sana cevap vermedi ya bekle. Konumunu da koru illa ki cevap bekleyeceğim diye uğraşma. Bu bir öğreti. Gelir sana cevap ne zaman gelecekse.

Cevap gelinceye kadar sükunetini koru. Örneğin, yoksa sen hareket edersen temelli batacaksın veya karanlıklara gömülüp gideceksin. Bekle. Bunun gibi. O yüzden mürşidlerin sohbeti gönüllere güneş gibi açar. Gönlü rahatlatır, aydınlatır. Mürşidler bu manada eğer ilm-i ledünden ilim aldıysa gizli hazinenin anahtarı gibidir. Bak gizli hazinenin sahibi Allâh’tır. Mürşid o hazineyi açacak anahtar hükmündedir. Senin bir hazinen olsa anahtar olmaz mı? ilmi ledin hazinesinin de anahtarı hükmündedir mürşid. O yüzden bu mürşidin bu manada öğretisi, duası, şifası, sevgisi, muhabbeti. Sen bir kuru topraksındır. Bunlarla seni ne yapar? Yoğurur, neşvü nevâ eder. Senin üzerinde mis kokulu çiçekler açar. sen hayır hasenat bilmezken hayır hasenat sende başlar.

İyilik sende başlar. Hazret-iPir devam ediyor. Baharların tesiriyle taş yeşerir mi? Toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin. Yıllarca gönüller yırtan, kalplere elen veren, taş oldun. Bir tecrübe et de bir zamandandı toprak ol. Ey cahil, ey avam olan kimse! Ey seyri sülükünü tamamlayamamış olan sufi! Sen de sabret, sen de bekle! E dervişlikten, sufilikten, zikirden, sohbetten haberi olmayan cahil avam! E sende haddini, hududunu bil. Sen de kendine bir çekidüzen ver. Kendini böyle üstün zekalı, kibirli, kendini bir şey zannetenlerden olma. Çok akıllıymış gibi görme kendini. Böyle görüp de manevi ilim sahibi olan mürşidlere, velilere, tepeden bakma. Onlara karşı kibirlenme, tevazulu ol. Tevazu da toprak gibi ol dedi yüce pir.

O yüzden taş gibi katı olma. Kibir, seni taş gibi katı yapar. Kendini yüksek görmek, seni taş gibi katı yapar. Sen kendini biraz tevazu deryasına at.


«Beni Affet» — Hz. Muhammed Mustafâ’nın Tevâzuu ve Mü’minin İlhâmı

Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurdu ki Dört şey bedbahlıktır. Gözden yaş akmaması, kalp katılığı, uzun emel ve dünya hırsı. Demek ki dört şey bir kimsenin üzerinde toplandıysa o bedbah bir kimse. O iyi bir kimse değil. Neymiş? Gözünden yaş akmıyor. Çünkü o tabiri caizse kalbi katılaşmış, taşlaşmış. Ve kalp katılığı o kimsenin üzerinde durmuş. Artık onda merhamet bile yok. Onda sevginin kırıntısı da yok. Kalp katılığı dediğinizde onda sevginin, merhametin kırıntısı dahi yok. Ve bir kimse uzun emelli. Sanki hayatı 100 yaşında bitirecek. Sanki hiç ölmeyecek. Bir de bize onu söylediler ya, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için. Yarın ölecekmiş gibi ahiret için. Ulan insan hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışırsa ahirete zamanı kalmaz.

Nereden çıkardılar bunu bilmem. Oysa hadîs-i şerîf şu. Burada kalacağın kadar burası için, orada kalacağın kadar orası için çalış. Hadîs-i Şerîf bu. Ama yok, normalde o bedbahlığa girecek insanlar. Allâh muhâfaza eylesin. E şimdi taş, bildiğiniz taş, kaç bahar geçse, kaç yazgaçsa üzerinden bitki çıkar mı? Çıkmaz. Onun üzerinde biraz toprak kırıntısı olacak veya bir çatlak olacak da onun üzerinde bitki çıkacak. Bizim orada, Bayındır’da, dağların yamaçlarında kuşlar böyle zeytin yer, oraya götürürler zeytin yemek için. Kuşlar da hırslı. yiyeceğin kadar zeytin almıyor, oraya götürüyor. Kayanın yarını koyuyor onu orada. Bu sefer o kayanın yarından, yarıktan böyle hiç olmayacak yere toprağı oraya değiyor.

Toprağa değince oradan bir bakıyorsun bir tane delice çıkmış. Kayadan delice çıkmış. Kayadan değil, kayanın o yarından girdi o küçücük zeytin. Oradan çıktı. E şimdi kayadan çıkar mı? Çıkmaz. Çıkar, çıkmaz. Nasıl çıkar? Ya Allâh isterse kayanın ortasından bile su çıkarır. O ayrı mesele. Ama normalde senin gönlün taş gibi kayasa senden bir şey çıkmaz. Sen önce o taş kalpliliği bırakacaksın. Sen önce o kibirliliği bırakacaksın. Sen önce o tepeden bakışı bırakacaksın. Mütevazi olacaksın. Tebessümlü olacaksın. Mütebessim olacaksın. Yumuşak kalpli olacaksın. Tatlı kalpli olacaksın. Yüzün tebessüm olacak. Gülcen. Eşine gülcen, çocuğuna gülcen tebessüm edeceksin. Arkadaşlarına tebessüm edeceksin, etrafa tebessüm edeceksin.

Asık yüzlülük, taş kalplilik, İslam’la, İslam ahlakıyla bağdaşan bir şey değildir. Önemli bir konu vardır, ciddisindir. Bu öyle değil. Ama hep asık yüzlülük yok. Mütevazi olmak var. Taş kalpli olmak yok. Sevecen olmak var. E o yüzden böyle bir taş kalplilik varsa, katı kalplilik varsa onun kalbinden güzellik çıkmaz. Onun kalbinden tatlılık çıkmadığı gibi aynı kalp dile tecelli eder. Dilden de tatlılık çıkmaz. Dilden de güzellik çıkmaz. Çünkü kalpte ne varsa dilde de o var. Kalpte ne varsa gözde de o var. Kalpte ne varsa kulakta da o var. Kalp unanada merkezdir. Eğer kalpte ilahi aşk varsa, dilde de gözde de kulakta da elde de ayakta da ilahi aşk vardır. Eğer kalpte Allâh’a karşı olan bir saygı varsa, gözde de dilde de Allâh’a karşı saygı vardır.

Kalpte başıbozluk varsa onun dilde de başıbozluktur. Onun azaları da başıbozluktur. Onun kendisi de başıbozluktur. Çünkü neden? Kalpte başıbozluk var. Kalpte kin varsa onun her tarafında kin vardır. Kalpte nefret varsa her tarafında nefret vardır. Kalpte dağınıklık varsa her tarafında dağınıklık vardır. Kalpte tereddüt varsa her şeyde tereddüdü vardır. O yüzden o kimse ne yapacak? Kalbinden bunları açacak ki kalp bahar bahçesi gibi olsun. Tevazulu olsun, tertemiz olsun. Ve o üzerinde her an tap taze Cenâb-ı Hak’ın sıfatsal tecelliyatları olsun. Cenâb-ı Hak’ın sıfatsal tecelliyatlarının kalbe tecelli etmesi için o kalbin Allâh’ın sevmediği kötü huylardan temizlenmesi gerekir. Ve Resûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri buyurdu ki Allâh bana alçak gönüllü olmanızı, böylece kimsenin kimseye tecavüz etmemesini kimseye karşı kibirlenip böbürlenmemizi vahyetti.

Ebu Davut o yüzden Normadi Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin buyruna göre alçak gönüllü olmanızı Cenâb-ı Hak istiyor. Tevazulu olmanızı Cenâb-ı Hak istiyor. Ve hiç kimseye tecavüz etmemenizi söylüyor. Hiç kimsenin hakkına, hukukuna tecavüz etme. Hiç kimsenin hakkına, hukukuna, toplumun hakkına, hukukuna tecavüz etme. Önce nefsinin hakkına, hukukuna tecavüz etme. Sonra etrafındaki insanların hakkına, hukukuna tecavüz etme. Eşinin, çocuklarının hakkına ve hukukuna tecavüz etme. Ailenin hakk ve hukukuna tecavüz etme. Arkadaşlarının hakk ve hukukuna tecavüz etme. Şimdi insanlar gücü yettiğince gücü yettiğine tecavüz ediyor çünkü. Gücü yettiğine tecavüz ediyor. Gücü yetmediğine el pençi divan duruyor.

Gücü yettiğine tecavüz ediyor. Namusuna, şerefine, haysiyetine, lafla, gözle, dille, elle, ayakla. Allâh muhâfaza eylesin. Hukukla, evet. Tecavüz ediyorlar. Allâh muhâfaza eylesin. Yine hiç kimseye kibirlenip böbürlenmemenizi vahyetti. bir kimseye karşı kibirlenme, böbürlenme. Kendini yükseklerde görme. Kendini yükseklerde görüp etrafındakileri ezme. Tevazulu ol. O yüzden tevazulu ol. Kibre kapılma. Kibre kapılırsan kalbin taşlaşır. Tekrar söylüyorum. Tevazunun çıktığı yere kibir girer. Kibirlenirsen kalbin taşlanır. Bir tek kibirlenene kibirlenilir. Kafirlere kibirlenir. Onu da kim? Seninle savaşan kafirlere kibirlenirsin. Seninle mücadele eden münafıklara kibirlenirsin. Bir de sana kibirlenen bir kimseye de kibirlenirsin ki kibri ne olduğunu o öğrensin, bilsin diye.

Allâh muhâfaza eylesin. Hazret-iPir’den bu nasihat. Tevazu gösterişten uzak durmak demektir. İçinde bulunduğun topluma hizmet etmek ve kendi kusurlarını kabul etmek demektir. Mesneviden bunlar. O zaman Hazret-iPir’in dilinden tevazu neymiş? Gösterişten uzak durmak, içinde bulunduğun topluma hizmet etmek ve kendi kusurlarını kabul etmektir. Tam bakın Hazret-iPir bir sufi terbiyesi veriyor. Tevazu ile alakalı. Neymiş? Gösterişten uzak duracaksın. İçinde bulunduğun topluma dergahına, kardeşlerine hizmet edeceksin. Hizmet edeceksin. Bedeninle, malınla, nefesinle, sohbetinle, vücudunla, orada bulunmakla her bir şekilde hizmet edeceksin. Hizmet edenler tevazu sahibidir. Kırmadan, dökmeden, yıkmadan, tepeden bakmadan.

Bunun altını tekrar çizeyim. Sufilikte, dergah hayatında kırmadan, dökmeden, yıkmadan, incitmeden hizmet etmek evladır. Hizmet ediyorum deyip de dilin çirkinleşirse, hizmet ediyorum deyip de bakışların çirkinleşiyorsa, hizmet ediyorum deyip de kibirlenip böbürleniyorsan, sen kendi cehennemini hazırlıyorsun. Sufiler sabırlı insanlardır. Sabrederler. Sabrettikleri zaman zannetme o, öyle döner çark. Bir gün kendini dışarıda görürsün. Sonra boyuna oradan bir terenene anlatırsın sen. Şöyle oldu da böyle oldu da, yan yata da, çamur’a battı da. O yüzden gösterişten uzak olup, içinde bulunduğun topluma hizmet etmek ve kendini, kusurlarını kendince kabul etmektir. Tevazu. Koskoca Adem aleyhisselâm, ben nefsime zulmettim, ben nefsine uyanlardan oldum dedi.

Beni affet dedi. Adem’in çocuğusan, Adem’in yolunu tut. Allâh’ın önünde boynunu bük. Ya Rabbi ben hata ve kusurluyum, beni affet de. Koskoca Hz.


Mürşidin Görmesi: «Beni Bilmiyor Görmüyor Zannediyor» — Manevî Müşâhede

Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem, günahtan, kusurdan, münezzeh iken ben günde 100 kez Allâh’a tövbe ederim dedi. Sen Muhammed ümmeti isen, günde 100 kez tövbe et. Allâh’a yalvar yakar. Tevbe etmiyorsan, tövben yoksa sen kibirlisin. Tevbe etmiyorsan, günlük bir tövben yok ise Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri sen olmasaydın kainatı yaratmazdın dediği peygamber. Habibim, sevgilim dediği peygamber. Sevgilim dediği peygamber. Ve bütün miracına çıkarıp, miracına çıkarıp, bedenen ve kalben kendini gösterdiği peygamber. Bedenen ve kalben, miracda kendini gösterdiği bir peygamber. O peygamber günde 100 kez tövbe ederken sen ama ahmaklığından, ama cahilliğinden, ama tembelliğinden, ama küstahlığından tövbe etmiyorsan kibirlisin.

Allâh muhâfaza eylesin. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden kendini kusurlu gör. Kendini kusurlu görerekten, tövbe ederekten tevazu sahibi ol. Yine tevazu Allâh’ın nimetlerini inkar etmek değil, onları kabul ederken mütevazı olmaktır. O zaman tevazu, Cenâb-ı Hak sana birçok nimet vermiş. Senin elinin altına vermiş, sana vermiş. Sen imanla tanışmışsın, sen hidayetle tanışmışsın, sen namazla, zikirle tanışmışsın, haçla, zekatla tanışmışsın, sen bir mürşid-i kâmil ile tanışmışsın, sen zikrullâh alakasıyla tanışmışsın. Allâh’ın adıyla tanışmışsın. Cenâb-ı Hak seni yedirmiş, içirmiş, beslemiş, giydirmiş. Sana bir aile vermiş. Sana bir aile vermiş. Anne, baba, dede, ninah bir aile vermiş sana. Aile sana bir de sufi bir aile vermiş.

Seni sufi bir ailenin içerisine katmış. Sen bu nimetleri inkar ederekten, inkar ederekten sen bir yere varamazsın. Bunların farkına var. Bu nimetin farkına var. Hamd edenlerden ol, şükredenlerden ol ve bunun karşılığında, bunun karşılığında ezil. Ya Rabbi, ben nasıl bir şey yaptım ki, benim üzerimde nasıl bir dua var ki, beni imanla tanıştırdın, beni İslam’la tanıştırdın, beni Muhammed Mustafa’yla tanıştırdın, beni Kur’ân’la tanıştırdın, beni oruçla tanıştırdın, beni zikirle tanıştırdın, beni sufi bir toplulukla tanıştırdın. Benim bir sürü kardeşim oldu. Beni bir sürü kardeşlerle beraber eyledin. Ben nasıl bir hata yaptım, ben nasıl bir iş işledim, ben ne yaptım da bunların içerisinde durdum, bunların içerisinde beraberim.

Deyip nimeti gör ve hamd et. Ve bu normalde bunu da kabul et. Ve buna da tevazu göster kendince. Kibirlenme, Allâh muhâfaza eylesin. Tevazu. Gösterişten uzak, bakın bunların hepsi de mesneviden alıntı. Bunları böyle beytler halinde aldım, mesneviden alıntı. Hazret-i Peygamber’in tevazuyla alakalı tespitleri. Bu başlıklar onlara ait, ona ait. Mesnevinin içerisinden alınma bunların hepsi de. Konu başlığı gibi. Tevazu gösterişten uzak durmak ve herkesle eşit davranmaktır. Sen de yeryüzünde bir gölge gibi ol, herkesin altında barınabilirsin. Demek ki tevazu neymiş? Gösterişten uzak duracak. Özür dilerim hakkınızı helal edin. Malum böyle acındırmak için söylemiyorum. Şekerden dolayı böyle iftâr ettikten sonra habire su takviyesi lazım.

Dildi dek kırıyor kusura bakmayın. Allâh razı olsun inşâallâh. Gösterişten uzak durmak. Demek ki gösteriş yok sufilikte. Sen gösterişe dalamazsın. Sen havadan uçamazsın sufi yolunda. Gösterişe girecek olan her şeyden uzak duracaksın. Ben bazen diyorum ya marka budalılığı diye. Marka budalılığı yapmayacaksın sufilikte. Gösteriş budalılığı yapmayacaksın sufilikte. Ve herkese de eşit davranacaksın. Tevazulu davranacaksın. Birine kibirli davranıp birine böyle tevazulu davranmak yok. Herkese tevazulu davranacaksın. Kanadını indireceksin herkese. Herkese bu manada ne yapacaksın? Tevazulu davranacaksın. Sufi kardeş, sen daha henüz bir şey olmadın. Bir şey olmadın. Bir şey olmadan kendi kendini yüceltme, yükseltme.

Sen seyri sülukunu tamamlamadın daha. Senin sert davranacağın zamanlar ne zaman gelecek? Bir öğretici sen o zaman gelecek. O da öğretmek için olacak. O da Allâh için olacak senin derviş kardeşliğine sert davranman. Sen şimdi sert davranıyorsan kibirliğinden davrandın. Ancak o mürşide aittir sert davranmak. Oranın mürşidine aittir sert davranmak, sert konuşmak. Sen kendi kendine oranın mürşidi konumuna koyma kendini. Ortalığa sert konuşarak da böyle kendi kendine, kendine mürşidlik havası verme. Tevazulu ol. Allâh muhâfaza eylesin. Ne diyor? Allâh muhâfaza eylesin. Ne diyor? Gölge gibi ol diyor. Hazret-iPir. Ki diyor her yerde yerin olur. Ağırlık olma yani. Gölgenin bir ağırlığı var mı? Yok bir sufi ağırlık olmaz hiçbir şeye.

Kendine hizmet ettirmez kendine hizmet ettiriyorsa kibirli. Kendine bir şey yaptırıyorsa kibirli. Kendine bir şey yaptırmak yok. Kibirli davranmak yok. Gölge gibi ol ağırlığın olmasın senin kimseye. Bir şeyi andırma, isteme. Etrafına zorluk çıkarma. Bir şeyi andırma, isteme. Etrafına zorluk çıkarma. Etrafına zorluk çıkarma. Allâh muhâfaza eylesin. Tevazu kalbin en güzel süsüdür. O süsü takan hem dünyada hem ahirette güzellik bulur. Tevazu neymiş? Kalbin süsüymüş. Ona ulaşan kimse ne oluyormuş? Dünyada da ahirette de güzellik buluyormuş. Tevazu kibirle savaşmak demektir. Kibirli olanın kalbi karanlık bir odadır. Tevazu sahibi olanın ise kalbi aydınlık bir bahçedir. Tevazu insanın kendini Allâh’a teslim etmesidir.

O teslimiyetle birlikte iç huzur ve mutluluk bulur. O yüzden tevazu sahibi olacak bütün Sufiler. Ey kibir ve ucup sahibi olan kimse! Sen senelerce nefsi emmârına tâbi olup taş gibi katı kalpli oldun. Ve kibrinin cahilliğinden Peygamberinin velilerin insanların gönlünü kırdın. İncittin etrafını. Eline ne geçti? Eline ne geçti? Peygamberine kibirlilik ettin sünnetlerine karşı gelmekle. Allâh’a kibirlilik ettin ayetlere karşı gelmekle. Sufim dedin, dervişim dedin, mürşidine kibirlilik ettin. Mürşidinin nasihatlerine karşı gelmekle. Veya mürşidinin bir ihtiyarını bir tespitini veyahut bir şeyine karşı gelerekten ne geçti eline? Ne geçti eline? Hüseyin Aga’dan da nakip mi olurmuş ya? Sana ne? Sen mi vereceksin.

Allâh’a hesabını? Bir şey mi kazandın böyle söylemekle? Aa! Seni kim çavuş etti ya? Senden çavuş mu olurmuş ya? Bu küstahlığı kimden aldın? Bu kibirliliği kim öğretti sana? Üstad da ya, filancıya bu işleri yaptır ya ne yapacaksın? Kim ki ya? Kim öğretti bunu sana? Sana mı soracak Üstad kime ne vazife verip vermeyeceğine, kimin vazifesini alıp almayacağına? Sen o fikrinle, o durumunla serüsü dükkunu mu yürüyeceğini sanıyorsun? Ne geçti eline? Manevi bir yol mu kat ettin Üstad’ın tasarrufuna red diye koyaraktan? Ne geçti eline? Taş kalpli sufi. Denizin içinde balık da durur, taş da durur. Denizin içinde çöp de durur. Meryan da durur, yakut da durur. Sen taşsın. Allâh’a hamd edip, lütfedip, Cenâb-ı Hak beni bu deryanın, bu denizin içerisine lütfetmiş.

Kendimi değiştireyim, tövbedeyim diyeceğine, ona buna mürşidlik taslama, ona buna şehlik taslama. Benim amacım o değil. Sana ne? Neden öyle konuştun? Neden Üstad’ın tasarrufuna dil uzattın? Ne geçti eline? Atayım mı seni dargahtan? Haberimiz yok mu zannettin? Bilmiyoruz mu zannettin? Suskun ahmak mı zannettin bizi? Şeyhimi de öyle zannediyorlardı. Bana fısıldıyordu. Mustafa Efendi oğlum böyle böyle yapıyor ama.


«Tevâzulu Olmayan Helâk Olur» — Mü’minin Hizmet ve Hürmet Edebi

Beni de bilmiyor görmüyor zannediyor diyordu. Hadi çık meydana da topla bin kişi, iki bin kişi, üç bin kişi. Bırak yüz kişi topla. Bırak elli kişi topla hadi. Sen, sen bu cahilliğinle sufilik yapamazsın. Sen küstahlık yapıyorsun. Bir kimse bir mürşide küstahlık yapmakla orada kalmaz. Mürşide küstahlık yapmak, peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme ona küstahlık yapmak, Allâh’a küstahlıktır. Ben bazen söylüyorum ya, kendimi bir yere koyduğumdan dolayı değil. Bu dergahdaki olan şeyleri aklınızla işin içinden çıkmaya çalışmayın. Bu karşınızda gördüğünüz kimse, kendiliğinden zâkir olmuş bir kimse değil. Beni zâkir eden şeyhim. Ben şeyhimin önündeyim. Ben şeyhimin önünde zerre miktarı ondan bir şey isteyen insan değilim.

Dervişliğim boyunca. Zerre miktarı. Ben benim yanımda onun önünde eğilip, rüya tevhili isteyenleri, hal tevhili isteyenleri, nakiplik isteyenleri, nukabbalık isteyenleri, şeyhlik isteyenleri, hepsini gördüm. Onun yanında gördüm. Ahiret herkese yakın. Dilimi açıp da bir günden bir güne, efendim bunu bana verir misiniz demedim mi? Mustafa Efendi, bayındırın zâkirisin dedi. Ben zâkirliği bilmiyordum. Al bunlar istihare kağıdı olurum dedi. Rüya görenlerin istiharlarını yorumlarsın dedi. Ben sadece efendim ben bir şey bilmiyorum ki dedi. Yeşil gören, mavi gören, şunu gören, bunu gören hayırlıdır. şunu gören, bunu gören hayırsızdır dedi. Oradan birisi itiraz etti. Efendim biraz daha dursaydın. Kafasını çevirdi.

Ben de bilmiyorum diyorum ya. Bundan sonra bütün rüyaları tevil eden zanneder. Biz bir şey istemedik. Benden içinde diyorlardı ki bayındır da, bundan zâkir mi olur? Bakın, bu bir şey değil. Bu bir şey değil. Bu bir şey değil. Bayındırın hoca kesimi diyordu ki, bundan zâkir mi olur? İsmail Hoca’ya zâkir yapsaydı bak şeyhe laf söylüyor. Oradan pire, oradan Hazret-i Peygamber’e gidiyor laf farkında değil. Ardından Şeyh Efendi dedi ki, oğlum sen bu bölgenin nakibisin dedi. Biz de eyvallâh dedik. Ne yapmamız gerekiyorsa kendimizce. İzmir, Nazilli, Aydın, Beydan ödemiş. Biz her gün sohbete gittik. Bursa’ya göçüyorum dedi, Bursa’ya göçtük. Bursa’da devam ediyor. Beni halifesi olarak yanında götürüyordu.

Şehirler toplantısına. Ağzımızı açmıyorduk biz. Beni halifesi olarak tanıtıyordu oradaki şeyhlere. Dervişlere bir şey söylemiyordu. Ağzımızı açmıyorduk, bir şey istemiyorduk. Ardından bana telefon açtı, şeyhliğine ilan et oğlum diye. Ben yapamam efendim dedim. Ben de şeyhliğine ilan edin dedim. Ondan sonra, benden sonra Adnan geçenlerde söyledi. Artık onu da ekliyorum. Adnan’a telefon açmış, demiş şeyhliğine ilan edin. Ben Adana’dayım efendim demiş. Ondan sonra bizim Hacı Remzi’ye telefon açmış. Demiş ki, ilan edin. Ben kendim için bir şey ilan etmedim. Ben hiçbir Allâh’ın kulundan icâzet istemedim. Hiç kimseden şeyhlik istemedim. Hiç kimseden manevi olarak yaşayanlardan veya ölülerden hiçbir şey istemedim.

Hiçbir şey. Burada herkes adımını dikkatli atacak. Burası bilinen dergahlardan değil. Burada her şey manevi yürür. Manevi yürür, manevi. Manevi akıl. O maneviyatı işletmek için vardır. Bizim aklımız, gördüğümüz rüyayı tecelli ettirmekle lazımdır. Gördüğümüz hali yaşanır, tecelli ettirmek için aklımız vardır bize. Zannetmiyorum Mustafa Özbağ aklından yönetir. Hayır. Bizim aklı suyu dudağa götürmek için. Bu kadar. Sufilik bu manada küstahlık işi değildir. Bilgiçlik işi değildir. Kibirlilik işi değildir. Ahkam kesme işi değildir. Tevazu ister. Bağlılık ister. Sevgi ister. Hürmet ister. Hizmet ister. Hizmet ister. İmtihanlara karşı sabırlı olmak ister. Dirayetli olmak ister. Sufilik dağınıklık istemez.

Sufilik dağınıklık istemez. Sufilik serkeşlik istemez. Sufilik dengesizlik istemez. Sufilik dengesizlik istemez. O yüzden emmariye düşüp kendini taş etme. Emmariye düşüp kendini rezil rüsva etme. O yüzden Allâh muhâfaza eylesin. Sen tevazulu ol da, tevazulu ol. Sen kendini zelil göster. Sen kendini fakir göster. Sen kendini hakir göster. Sen kendini kibir dünyasından aşağı indir. Hürmet et, hizmet et.


«Daha Tepe Tırmanırız Daha» — Mürşid’in Tasavvufî Sebât Niyâzı; Fırat Nehri Mecâzı

O tevazulu davranmazsan, kibirli olanlar helak olur. Kibirli olanlar helak olur. Kibirli olanlar helak olur. Ama davranmazsan, kibirli olanlar helak olur. Allâh kibirlileri sevmez. Allâh kibirlilerin üzerinde ne kadar manevi hal var ise sıyırır atar anında. Tevazu olanı ise Allâh destekler. Onun gönlüne tecellisini verir. Ona hikmet verir. Onu kendine dost eder, kendine evliya eder. Onu kendi yolunun eri eder. Bu tevazuyla, hürmetle, hizmetle olur. İnsanların hakkına, hukukuna tecavüz etmemekle olur. Nefsine uymamakla olur. Ey derviş olacak olan kardeş! Sözlerime kulak ver. Sözlerimi iyi dinle. Tevazu yolunu seç, sufilik yap. Kendi kendine mürşidlik, şehlik, nakib-i nigabbalık, halifelik süsüyle, cartına cartına yürüme bu dergatta.

Görmezler, bilmezler, duymazlar diye de düşünmen daha büyük küstahlık. Ben küstahlıktan öte terbiyesizlik yapma. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ki, ne dedi kulağı kesik bir habeşliği dayı başınıza dikseler ona tabi olun dedi. Kulağı kesik bir habeşli dedi. Senin başına bir çavuş, senin başına bir zâkir, senin başına bir nakib, senin başına bir görevli tayin etmişler. Sana ne onu yargılamak? Sana mı düştü? Hizmet edeceksin. O koşturursun hizmet edersin edebinle. Çavuşsan çavuştuğunu bilirsin edebinle. Bilmiyorsan çavuştuğunu alamayacak dirayetsiz değiliz alırız çavuştuğunu. Kendini ona umutaya getirme. Dervişsen dervişliğini, çavuşsan çavuştuğunu yap güzel bir şekilde.

Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden bu taş kalplilere, bu cahil gürüha bu dergahın dışına şimdi, bu taş kalpli cahil gürühse Cenâb-ı Hak cahillere sırtınızı dönün dedi. Cahillere sırtını dön geç. Allâh bizi muhafaza eylesin. Konu başlığı Allâh razı olsun. Ömer zamanında yoksulluk gününde gidip mezarlıkta çeng çalan ihtiyar çalgıcının hikayesi. Bilmem işittin mi? Buradan inşâallâh önümüzdeki hafta devam edeceğiz. Bugün vaktinizi aldık hakkınızı tekrar helal edin. Helal olsun. Helal etmeyen varsa söylesin. İyi herkes helal etmiş. Allâh razı olsun. Sonra demeyin. Yok Ramazan mübarek gün geç bıraktı da, yok şöyle oldu da, yok böyle oldu da demezsiniz de Allâh razı olsun inşâallâh. Ne yapalım? Böyle böyle bizi idare edeceksiniz artık.

Diyeceksiniz bu adam ihtiyarladı. Gençliğinde neydi be? Deme İsmail nerede İsmail? Gençliğinde neydi be? Allâh Allâh. Ne durdu yerde dururdu? Çılgın akan Fırat Nehri gibiydi diyecek ama ihtiyarlayınca insan böyle oluyor desem de inanmayın.


Kaynakça ve Referanslar

  • Bakara 2/269 — «Hikmet Verilen Kimseye Çok Hayır»: «yu’tî’l-hikmete men yeşâ’, ve men yu’te’l-hikmete fe-kad ûtiye hayran kesîrâ» (Bakara 2/269); Taberî, Câmiu’l-Beyân 3/85; İbn Kesîr, Tefsîr 1/466; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 7/63; «hikmet kapsamı» — Şâfiî, er-Risâle; Şâtıbî, el-Muvâfakât; «akıl sahipleri ibret alır» — Âl-i İmrân 3/7, 190; Hac 22/46.
  • Modern Müslüman Eleştirisi: Modern Müslümanların hâli — Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü; Necip Fâzıl, İdeolocya Örgüsü; Cemil Meriç, Bu Ülke; «kalp katılaşması» — Hadîd 57/16; «sosyal eleştirinin sınırları» — Hücurât 49/12; modern toplumsal hâl — Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe.
  • Hz. Peygamber’in Tevâzuu: «mâ tevâdaa abdun li’llâhi illâ rafe’ahû’llâhu» (Allâh için tevâzu eden kulu Allâh yükseltir) — Müslim, Birr 69 (2588); Tirmizî, Birr 81 (2029); İbn Mâce, Edeb 23 (3658); «mü’mîni’l-cümle hâli mütevâzılık» — Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 32-33; «tevâzu deryâsı» — sufî tâbiri — İbn Atâullah, el-Hikem; modern Hz. Peygamber tevâzuu — Bediuzzaman, Mektûbât 19. Mektûb.
  • Hz. Muhammed Mustafâ’nın «Beni Affet» Niyâzı: «Allâhumme’ğfir lî zenbî, ve hata’î, ve cehlî, ve isrâfî fî emrî» — Buhârî, Daavât 60 (6398); Müslim, Zikr 70 (2719); «Hz. Peygamber’in istighfârı günde 70-100 kez» — Buhârî, Daavât 3 (6307); Müslim, Zikr 70 (2702); modern istighfâr tatbîki — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; «mâsumiyetinin yanında istighfâr» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara.
  • Mürşid’in Manevî Müşâhede ve Mü’minin Bilinçi: «mürşidin gözü» — Hadîs «innehû le-yenzuru bi-nûri’llâh» — Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân (Hicr 75) (3127); «mürşidin müridini görmesi» — İbn Atâullah, el-Hikem; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «velîlere düşmanlık edenler» — Buhârî, Rikâk 38 (6502); modern uygulamalar — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • «Tevâzulu Olmayan Helâk Olur»: Kibrin tehlikesi — Lokman 31/18; İsrâ 17/37; Tirmizî, Sıfâtü’l-Kıyâme 60 (2521); «el-kibriyâ ridâî» Hadîs-i kudsî — Müslim, Birr 38; Ebû Dâvûd, Libâs 26 (4090); «tevâzunun fazileti» — İbn Atâullah, el-Hikem; Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye, bâbu’l-tevâdu’; «hizmet ve hürmet» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; modern uygulamalar — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • «Daha Tepe Tırmanırız» — Mürşid’in Sebât Niyâzı: «istikamet üzere yürümek» — Hûd 11/112; Şûrâ 42/15; «sebât niyâzı» — Âl-i İmrân 3/8; Bakara 2/250; «manevî yola çıkmak» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; «Fırat Nehri mecâzı» (manevî güç) — Mevlânâ, Mesnevî; modern Karabaş silsilesi sebatı — İrşâd Dergisi hâtırâtı; Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • Karabaş Silsilesi ve Hikmet Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Karabaş hikmet tedrîsi — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı