Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #01 — Mesnevî 2090: Çalgıcının Saf Âleme Geçişi

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #01 — Mesnevî 2090: Çalgıcının Saf Âleme Geçişi. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Sohbet Açılışı — Çalgıcı Kıssasının Hatırlatması

Yaşlandı, yaşlanınca sesi kötüleşti. İnsanlar eskisi gibi ona ilgi ve alaka göstermemeye başladı. Öyle olunca çalgıcı dedi ki, ben bundan sonra dedi, Rabbime çalıp söyleyeceğim. Aldı tabiri caizse çalgısının omuzuna, gitti bin benzerliğin köşesine. Orada çaldı, söyledi, ağladı, sızladı. Ondan sonra bir uyku geldi, uykuya daldı. Çalgıcıyı uyku bastırdı. Can kuşu kafesten kurtuldu. Çalgıyı da bırakıp sıçradı. Uyku bastırdı. Bazen şimdi genelde kardeşler söylerler ya, zikrullâh yapmaya başladığımızda uykumuz geliyor diye, böyle bir kimse Allâh’a yaklaşmaya çalışınca, ona uyku bastırır. Bazen bu uyku hoş bir uyku değildir. O kimse direnip uyumaması gerekir. Dersini bitecek, girdini bitecek. Ama an gelir böyle bir yakaza hali yaşar.

Böyle bir gözleri kapanır, içi gider. O zamanda bir şey görecekse görür, o yakaza hali, o içinin geçmesi ona bir hoşluk verir. Ve çalgıcıya da böyle bir uyku bastırdı. Uyku bastırınca o da ne yaptı? Uykuya teslim oldu. Uykuya teslim olunca farklı bir hal yaşadı. 2090’ıncı beyim. Saf bir âleme, can sahrasına vararak, tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu. Çalgıcı dertli ya, sıkıntısı çok. O güne kadar çalmış, söylemiş, herkes dinlemiş, eğlenmiş. Hep insanları mutlu etmek için uğraşmış. Fakat bir gün elden ayaktan düşünce, o mutlu ettiği insanlar artık onun yüzüne bakmaz hale gelmiş. O mutlu ettiği insanlar tabiri caizse kapının önüne bırakmışlar onu. Onun yüzüne bakmaz olmuşlar. İnsan bitti. Veçesiyle vefasızdır çünkü.

Unutur. İnsan unutan demek. Yapılan iyilikleri unutur, yapılan fedakarlıkları unutur, kendisine yapılan hizmeti unutur, kendisine verilen değeri unutur. Unutur insanı oğlum. Çalgıcı da bu hale yaşıyor. Ve artık o unutulmuş, eskimiş, atmışlar kenara ama öyle virane olan, unutulan vefasızlığa uğrayan, hançerlenen, kapının önüne bırakılan, beğenilmeyen, bu öyle insanlar vardır. Beğenilmez. onu kimse itibar etmez. Bir kimse bir topluluğa geldi, oturdu. hiç kimse önemsemedi. Ondan sonra kalktı gitti, yine onu kimse önemsemedi. Cennetlik birini görmek istiyorsanız ona bakın. Sizin beğenmediğiniz, unuttuğunuz vefasızlık gösterdiğiniz, yüz çevirdiğiniz kimse Allâh dostu olabilir. o böyle bir yakaza, bir uyku hali gelince, saf bir aleme, can sahrasına vararak, tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu.

Uyku, bir veccesiyle baktığımızda insanoğlu için nimettir. Bir kimse uyuması gerekir. Fiziki yeterliliğini yürütebilmesi için, yetecek kadar uyuması lazım. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem azettir’e, üç kişi kendi kendisine söz veriyor, birisi ben hiç uyumayacağım diyor ya, hiç uyumayacağım diyen için diyor ki, ben uyurum da. birisi hiç oruç tutacağım, iftâr etmeyeceğim demiş, ona da diyor ki ben iftâr da ederim. Birisi de diyor ki ben hiç cima etmeyeceğim, ona diyor ki ben cima da ederim. Bunlar insanların kendi üzerlerindeki fıtratları. Fıtratla savaşmak yok. Şimdi öyle olunca da, Kur’ân-ı Kerîm’de de Cenâb-ı Hak, Ey insanlar, uykunuzu sizin için sübat, rahatlık kıldık diyor. Demek ki uyku Cenâb-ı Hak’ın bize vermiş olduğu bir nimet ve bundan bir rahatlık duyuyoruz.

Ha rahatlık duyuyoruz deyip de, pası uyumak yok.


Uyku — Cenâb-ı Hakk’ın Verdiği Nimet ve Fıtrat

İşte böyle çok uyumak da, metedilmemiş, yerilmiş. Çok uyumak, çok konuşmak, çok yemek, İslam’ın şiarına ne? Az konuşmak, az yemek, az uyumak. İslam’ın şiarı bu. Ama bir kimse günaha giriyorsa, uyandığında gıybet ediyor, devamlı. O uyusun. Uyandığında kötülük yapıyor, onun uykusu hayırlı. Ama öbür türlü çok uyumak hoş değil. Ama bazen de uyku sonuçta fıtrat ya, o fıtratın da insan üzerinde tecelliyatı var. bir zannediyorum yanlışsam düzeltin, hayber dönüşü. Böyle Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem azze ve sellem bütün gece boyunca yol aldılar, gece boyunca yol olunca yoruldular, hatta sahabelerin bir kısmını dediler ki, dinlenelim, o dinlenmedi, yürüdü. Ondan sonra gecede yol yürüdüler, böylece bütün herkes yol yürüdü. sabaha karşı varacakları yere vardılar, suyla alakalı bir, aklımda kalanı söylüyorum, suyla alakalı, suya yetişmekle alakalı bir problem vardı, o bölgeye geldiler, o bölgeye gelince istirahat edecekler, uyacaklar.

Hatta yolda giderken, bineğinin üzerinde uyudu Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem. Yorgunluk, galibe çaldı, bineğinin üzerinde uyudu, hatta yanın başındaki sahabe, o böyle bir tarafının üzerine yan geldi, onu böyle tuttu, korudu. sonra bir ara hatta düşmeli oldu, düşmeli olurken de yanındaki sahabe onu korudu. Hatta Allâh Resûlü dedi ki, Allâh da onu korusun diye dua etti. Böylece tabi bunlar konaklayacakları mola yerine geldiler, bu da bir ölçüdür. Konaklayacağın yeri tespit edip, oraya zamanında varmak. Yolda lavlazlık etmemek. Nerede işin var? Şurada. Saat kaçta olacaksın? Şu saatte, o saatte orada olacaksın. Yolda vakit geçirmeyeceksin. Şuradan şunu da alayım, buradan bunu diyeyim, böyle bir şey yok.

Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi böyle bir daha onun yanında götürmezdi. Şeyh Efendi’nin yanında yok içecek alacaksın, yok yiyecek alacaksın, yolda yiye yiye içeçe gideceksin, öyle bir şey yok. Nereye gidiyorsun? Şuraya. Hızlı gideceksin menziline. Böyle yavaşça gitmeyi sevmez Şeyh Efendi. Allâh rahmet eylesin. Birisi götürüyordu, Mustafa Efendi, senin gibi kullanmıyorlar oğlum, yavaş. Ondan sonra kanını gibi gittik. Diyor mu, oğlum bas, bu kadar mı gidiyor diyormuş, efendim sizi üzmeyeyim, sizi incitmeyeyim, yavaş. Oğlum daha fazla kavga ediyormuş. Ah Mustafa Efendi ah, ne andım seni, ne andım seni. Sen uçuruyordun oğlum diyor. Tabi o kadrana bakmıyor, ben Allâh ne verdiyse basıyorum, 150, 180, 200, 220, Allâh ne verdiyse.

O zaten tespih çekiyor, bassana işte, o şey değil, yok tabi millet. Neyse, tabi menziline varıyorlar, vardıkları zaman konaklıyorlar, sabah namazına vakit var daha. Herkes tabi yorgun, ondan sonra uyuyacaklar, Bilal-i Habeş’i diyor ki, Ya Resulallah, ben seni uyandırırım diyor. O da deve sine yaslanıyor, oturduğu yerde, yatmıyor yani. Oturuyor, deveye yaslanıyor, sırtını deveye veriyor, deveyi çökertiyor, sabah namazının vakitini bekliyorlar. Ama, herkes uyuyor. Allâh Resûlü de dahil, tabi şey de uyuyor, Milal-i Habeş’i de uyuyor. Tabi bir uyanıyorlar ki, gün çıkmış, zaten, sıcaklıktan uyanıyorlar, üslüyor ortalık. Tabi, Ebu Katede, Adil-Lahu An Hazretlerinin oğlu naklediyor bunu. Sıcaklıkta uyuyorlar, o da, oğlu naklediyor bunu.

Sefer dönüşü, hepsini uyuyakalıyorlar. Resûlullâh şöyle buyurdu, Yüce Allâh dilediği zaman, ruhlarınızı alır, dilediği zaman da geri verir. Nesai’de geçiyor bu. Tabi bu mesele, bu dediğim bir savaş dönüşü oluyor. Ve dilediği zaman, ruhlarını alır dediği, uyutaraktan. Ruhun geçici olarak alınmazdı. Allâh dilediği anda, senin ruhunu alır katına, uyursun ve uyanamazsın da. Ve Allâh Resûlü, Salallahu Aleyhi ve Selam Hazretleri, kalktıklarında biraz daha yürüyorlar, ondan sonra sabah namazını, hem sünnetini kılıyor, hem de, normal sabah namazını, farzını kılıyor. Buradan da bunu şey yapalım. O yüzden normalde, Kur’ân-ı Kerîm’de uykuyla alakalı, birkaç tane, üç dört tane daha, Ayet-i Kerim’e, bununla alakalı hadîs-i şeriflerde bulabilirsiniz. bu noktada uyku, fıtrattır, fıtridir, normaldir.


Çalgıcının Saf Bir Âlemle Tanışması

Ama bizi ilgilendiren şey şu, Hz. Epeyre’nin, çalgıcının saf bir alemle tanışması, saf bir aleme ulaşaraktan, o kimsenin, bedenden kurtulması, çünkü, ten’den ve saf bir aleme, can sahrasına vararak, ten’den ve cihan mihnetinden kurtulması. o kimse, saf bir aleme. Yani, batini, manevi bir aleme, bir perdeye kavuştu. Tabiri caizse, rüyasında Allâh alem. Çünkü ileri doğru rüya olarak söylüyor Begitt’e. Demek ki, rüya, saf bir aleme ve ten’den ve normalde bu cihanın mihnetinden kurtuldu. can sahrası dediği zaman, o kişinin iç dünyası ve o ruhi tefekkürü, öyle diyelim, o can sahrası dediğinde ruhların toplandığı rüyaya, ruhların uyuduğunda gitmiş oldukları mekan. Bunun şimdi farklı tecelliyatları var.

Bir tecelliyatı şu, yattın uyudun, ruh gitti, kendi menfezine, kendi menfezinde tabiri caizse o da dinleneceğe çekildi. Eyvallâh. Bir de, uyudun, uyuduktan sonra değişik perdeler açıldı sende. Rüya. Şimdi rüya dediğimizde rüyanın da üç türlüsü var. Şeytani var, bir şeyde etkilenme olarak gördüğün var. Bir de ne var? Rahmani rüya var. O zaman normalde o kimse, dünyavi sıkıntılardan, dünyanın çilesinden, dünyanın derdinden, gamından, kasavetinden bu ruh uçtu, gitti, ayrı bir aleme, o aleme geçince hem dünyevi meşakkatlerden kurtuldu, hem de ayrı bir alem kapısı açıldı. Neyle? Tekrar dediğim gibi ileriki beyitlerde rüya olduğunu söylüyor. Ve normalde bedenin ve dünyanın yutlarından kurtulması mecazi.

O esnada, o rüya halinde ve o bugünkü yenilerin tabiriyle metafizik bir oluyor. Bu tabi metafizik dediğimiz şey bugünkü insanların, gençlerin kullandığı dil. Bizim için o manevi alem. Biz onu metafizik olarak nitelendirmek istemiyorum. Manevi alem. Manevi o. o böyle bilinmeyen bir yer değil. Olmayan bir yer değil. Ve çalıcının bu manada o uykusunda öyle bir aleme ne yaptı? Geçiş yaptı. O tarafa doğru yürüdü. Canı orada mecrasını şöyle terennüm etmekteydi. Canı. o kimsenin ruhu terennüm ediyor, konuşuyor. Canı orada macerasını şöyle terennüm etmekteydi. orada gördükleri var, orada yaşadıkları var, orada normalde bir tecelliyat var. Bunu terennüm ediyor. Bunu söylüyor. Dedi ki o canı dedi, ruhu.

Dedi ki beni burada bıraksalardı. Canım bu bahçede, bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir. Bu ovanın bu gayp laleliğinin sarhoşu olurdu. O tecelliyatta ruhu kendince orada durmak istiyor. Geri gelmek istemiyor. Ve oradaki macerasını anlatıyor. Bu bahçede, bu bahar çağında bu bahçede diyor, bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir. Benim ruhum, benim canım bu bahçede bu bahar çağında çok hoş bir hale gelir. Bu ovanın, bu gayp laleliğinin ovanın o hale gelir. Yani, bu Hazret-i Mevlânâ’nın çalgıcının üzerinden bir manevi yolculuk anlatıyor. Hz. Per. Ve o çalgıcının ruhaniyeti konuşuyor. Diyor ki, ben burada olsaydım burada, bu bahar bahçesinde burada güller derer. Burada o laleliğin, o manevi güzelliğin sarhoş olurdu.

Ve buradaki bir de macera bölümü var. Macera ne? Bir anlık yaşanan bir şey değil. Demek ki, orada o manevi tecelliyatı farklı farklı tecelliler yaşadı ki, farklı farklı tecelliler yaşayınca o bir macera haline geldi.


Rüyâda Yaşanan Mâcera ve Zaman Tecellîsi

Şimdi, bazen rüya anlatır arkadaşlar, iki sayfadır. Şimdi ona sorsak, o saniyenin, bilmem kaçında görmüştür onu. Veyahut da bir hal yaşar bir kimse zikrullahda, çok uzun bir hal yaşamış gibi gelir. Bir macera gibi olur. Hatta bazen rüya yazarlar, roman gibi olur. Oku boyuna. Hatta rüya içerisinde, rüya, onun içinde bir daha rüya görür. Macera olur. Öyle bir rüya görür insan. Rüya biter, ikincisi başlar, o biter, üçüncüsü başlar, o biter, dördüncüsü başlar, o biter, beşincisi başlar. Kendince der ki, ben sabaha kadar rüya gördüm. Hatta kalkar, bir uyanır, yeter artık gördüğüm rüya der. Gider bir elini, yüzünü yıkar. Ondan sonra, yarabbi görmek istemiyorum diyenler var böyle. Görmek istemiyorum der, yatar, kaldığı yerden sinemaskop gibi devam eder o.

Bu bir macera olur. Anlatacağım birçok şey olur. Oysa gördüğün şey bir dakika tutmamıştır. Ama orada zaman farklı tecelli eder. Zaman farklı tecelli ettiğinden bakın zamanın farklı farklı tecelliyatları vardır. Dünyaya tecellisi ayrıdır. Göğe tecellisi ayrıdır. Zamanın meleklere tecellisi ayrıdır. Rüyadaki tecelliyat ayrıdır. Haldeki tecelliyat ayrıdır. Normalde veya bir peygamber salallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerindeki zaman tecellisi farklıdır. Diğer peygamberlerde farklıdır. Velilerde farklı farklıdır. Zamanın kutbunda zaman farklı tecelli edilir. Zamanın kutbunda zaman farklı tecelli eder. Bir velide farklı tecelli eder. Dördüncü esmadakında farklı tecelli eder. Beşte, altıda, yedide farklı farklı tecelli eder.

Oysa zaman aynı zamandır. Ama insanların derecelerine göre zamanın tecelliyatı vardır. Başlangıçta kün dendiğindeki zaman tecelliyatı ile yaratılışın devam ettiği zaman tecelliyatı aynı değildir. Yaratılışın devam ettiği zaman tecelliyatı aynı değildir. Hatta varlığın derecelerine göre zamanın tecelliyatı vardır. Varlığın derecesine göre. Ve varlığın içerisindeki yaratılmışların da derecelerine göre zaman tecellisi vardır. Hepsi de zaman dediğimiz ama bizim bu noktada Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatı olan o tecelliyatı biz şudur da değiliz. Herkes bunu bir ölçüm birimi olarak söyler. Ölçüm birimi. Ama bu maneviyatta ölçüm birimi değildir. Bunu normalde bir hız olarak verirler birileri. Bu maneviyatta hız da değildir.

Ama sonuç itibariyle bu zaman sıfatı varlığın derecelerine ve var olan yaratılan varlıkların derecelerine göre değişken bir şeydir. Şimdi böyle olunca o az zamanda ne kadar bir zaman birimi olursa olsun görülmüş olan rüya ve haller manzumesi bir macera olur. Anlatılacak bir hikaye olur. Hikaye olur. Uğraşırsın sen kendince sanki sabaha kadar uğraşmış gibi olursun aslında sabaha kadar uğraşmamışsındır. O normal küçücük bir zaman birimidir ama sen o kadar çok işle uğraşmışsındır ki uyandığında kantel içinde kalırsın hatta etkisinde kalırsın. O etki devam eder senin vücudunun üzerinde. Hatta aklının üzerinde de devam eder kalbin üzerinde de devam eder. Kalbin durmaz mesela o esnada ritmi bozulur veya hatta bozulur demeyelim.

Hızlanır o ritmin hızına ulaşamazsın. Aslında o normalde o rüya veya halde yaşamış olduğun tecelliyatla alakalıdır. Tabii bunların hepsini derleyip toparladığınızda o kimsenin maneviyatı çıkar ortaya. Manevidir o normalde bir kimse böyle bir rüya hal gibi bir şey gördüğünde o kendi manevi durumuna konumuna göre onun macerası onun süresi veya durumu değişir.


Yakaza Hâli ve Dervişliğin Acemilikleri

Öyle olunca orada bir sanki uzun yıllar kalmış gibi de görebilirsin bunu. Uzun bir zaman orada durmuş gibi de gelebilirsin. Hatta böyle bu yakazadaysa dervişliğin ilk zamanları olur böyle ondan çıkmak istemezsin. O kadar tatlı gelir insana. O kadar öyle hoş gelir ki hatta yakazada böyle aklında çalışır. Dersin ki şurada ölü vereyim ben ne güzel. Çünkü orada minet yoktur. Tabiri caizse bahar bahçesi gül derer gül koklarsın. Böyle enteresan bir tecelliyat yaşar insan. O tecelliyatı yaşayınca oradan çıkmak istemez. Orada kalmak ister. O halin de bitmesini istemez. Hatta böyle bir kendine geliyor gibi olsa özler orayı. Tekrar o tarafa yönelmek ister. Şimdi o dervişliğin acemilidir ya ben kendi acemiliklerimi anlatıyorum size.

Şimdi öyle bir şey yaşarsın tam çıkıyorsun ya la la ilâhe illallah da la ilâhe illallah, da la ilâhe illallah, da la ilâhe illallah. Bitmesin o. Orada o macera son bulmasın. Çünkü tanımadığın, bilmediğin, o güne kadar koklamadığın, o güne kadar duymadığın ayrı bir âlem. Ayrı bir perde. Dünyayla bağlantısı yok, alakası yok. O zaman kimse dünyaya dönüp bakmaz. Dünyaya bağ kopar o kimsenin. işte ertesi gün iş varmış. Eyvah! Yine dünyanın mihnetine düştü. Yok çek ödendi, yok senet ödendi, yok ödenmedi, yok alınacak, yok satılacak, yok onun derdi, yok bunun derdi. Yine dünyanın mihnetine düştü. Ama velakin orada mihnet yok. Orada ruh memnun, sır memnun, vücut memnun. Orası ayrı bir alem, ayrı bir tecelliyat.

Öyle olunca o kimse o halden hiç bitmesini ister. Hatta zikrullahda bile böyle bir perde açılmış olsa o kimse böyle yayılır böyle. Oh ne kadar güzel. Orada kalsın o. gitmesin. Ama dervişlere bazen yeni olan kardeşleri şimşek gibi çakar geçer o. O arkasından koşar. Onu yakalayacak o. Yakalayamazsın. Öyle değil o. O bir tecelliyat vurdu geçti böyle şimşek çakar gibi bir anda Geylân hazretlerine gördü. Ay tamam gördümesine gitmesi bir oldu. Allâh’ım arkasından mümkünse koşacak onu yakalamak için. Öyle değil ama oradan o halden dışarı çıkmak istemez insan. Bu rüyada da bitsin istemez. Bu rüyada da aynı. o böyle eğer herkesin aklı rüyada çalışmaz. Bazılarının aklı rüyada da çalışır. Rüyada da çalışınca der ki ya bu bitmesin.

Bu rüya mı? Bitmesin bu. Kendi rüyasında kendi kendisine bitmemesi için dua eder. Der ki bitmesin. çalgıcı da böyle bir aleme kapı açılınca canım bu bahçede bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir. Bu ovanın bu gayrı bir alelinin sarhoşu olurdu diyor. Böyle olunca o kimse ayrı bir aleme kapısı açıldı. Ayrı bir uyanış yaşadı. Ayrı bir diriliş yaşadı. Bu alemden koptu gitti. Bu alemle bağı kesildi. Farklı bir manevi alemde farklı bir pencere açtı. Bunlar sufi sohbeti. Bunu dışarıdaki bir kimse buna inanmaz. Hatta der bunlar kafayı yemiş. Doğru kafayı yemiş insanlarız biz. Öyle. Ve o kimse normalde artık oraya karşı bir özlem duyar. Derviş, sufi artık o manevi aleme doğru bir özlem duyar.


Manevî Âleme Geçen Kimsenin Hayatındaki Değişim

O yüzden ibadetleri değişir, o yüzden zikri değişir, o yüzden bakışı değişir, düşüncesi değişir. Artık o zahirden kopuyor yavaş yavaş. O bir an önce tekrar o alemle bağlantı kurmak ister. Biraz yalnız kalmak ister. Evin içinde de yalnız kalmak ister. Neden? Orayla bağı kuracak. Tabii erkek orayla bağı kuracağım diye uğraşır. Kadın öbür taraftan der artık beni sevmiyor. Artık beni istemiyor. Bak çekiliyor odasına, odasında yaşıyor. Çolukla, çocukla bizde bağı kesti. Hatta o kimse eş çoluğun, çocuğun yanında dahi gönül olarak, içsel olarak bağ kurar öbür taraflığa. Bu sefer orada konuşulanlar ona yavan gelir. Eş ve çocuklar der ki bizden eskisi gibi ilgilenmiyor. Aynı şey kadınlar için de geçerli.

Kadın öteye bağı kurulmaya başlıyor. Aynı şeyi erkek söyle. Der ki bizimle eskisi gibi, benimle eskisi gibi ilgilenmiyor. Gerçekten bağı kuruyorsa. Kimisi de böyle kadın vardır, soğuktur. Hiç bir bağı kurmaz. Öl erkek vardır. O da soğuktur. O da böyle manevi bağı olmadığı halde kadınla ilgilenmek istemez. Kadın da erkek ile ilgilenmek istemez. Benim dedim heva ve hevesine ilah edilen kadın ve erkekler için değil. Manevi bağı kuranlar için. O böyle kalbi olarak bağı kurmaya çalışır hep. Zikrullâh içinde, zikrullâh devam eder. O böyle devamlı bağı kurmakla uğraşır. Çünkü onun için o manevi bağı kurarsa, orayla irtibat kurarsa ona orası çok hoş gelecek, çok tatlı gelecek. Dedim ya oradan çıkmak istemez diye.

Ve gayp laleliğinin sarhoşu olmak bu. Artık o orayla bağı kurup orayla haşır neşir olmak ister. Tabiri caizse orada yaşamak ister. Bak orada yaşamak ister. He de bir de orada bir kadın ona gösterirlerse, o dünyadaki kadına da böyle bakar o mu bu mu karıştırır. Kadına da bir erkek gösterirlerse, benim burada kadıma hiç benzemiyor. Böyle tenakuzlar da yaşanır. O ilk zamanlarda olur bu. O zaman sakın bu işleri karıştırmamakta fayda var. O yüzden bu gayp demişler burada Hazreti Pir ama biliyorsunuz ben gaybı kabul etmem bir şey yaratıldıysa gayp değildir. O görmemiştir, o tanımamıştır, o bilmiyordur, o vardır. O yüzden tabi lalede burada böyle bir lale değil. O âlemin nimetleri, güzellikleri, o manevi pencere açıldı.

Manevi pencere açılınca oradaki manevi perdelerde, manevi âlemlerde yaşadığı, gördüğü, öğrendiği, tattığı lezzetler. O yüzden ama tabi buraya ulaşmak için de çalışıp gayret etmek lazım. öyle ben de günlerce çalgı çalayım, ondan sonra yaşlanayım, gittiğimde bir mezarlığa ben de yaslanayım öyle diyeyim. Bu bir çalgıcı hikayesi böyle bir ders alacağımız bir hikaye. Şimdi Ustad Ali de vay böyleymiş deyip o çalgıcı değil şarkıcı da ben de gideyim bir mezarlığa yaslanayım, bundan sonra Allâh’a şarkı söyleyeyim. Bana da böyle bir pencere açılsın, gayp açılsın, orada naatler okuyayım bu öyle değil. İnşallah olur da severiz Ali’nin naatlarında. Evet tabi bunlar için o kimsenin arınması saf hale gelmesi veyahutta gerçekten o arınmayı o safiyeti yakalamayı istemesi lazım.

Ona niyet etmesi lazım. Bu böyle tabi akılla yönetilecek bir şey değil bu ama bu niyet, samimiyet, ihlas o kimsenin o noktaya götürür.


Mesnevî 2090. Beyit’in Genişletilmesi

Şimdi öte alenden çalgıcının canı söylemeye devam ediyor. Başsız ayaksız seferler eder, dişsiz dudaksız şekerler yedim. Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihneksiz, zikre, dimağısız fikre dalar onlarla latifeler ederdim. O çalgıcının tabir-i caizse ruhu diyor ki bu alemde kalsaydım ben ayaksız seferler ederdim. Evet o alemde ayağınla bir şey yapamazsın. Yapıyormuş gibi görünürsün ama zahir değildir o. Senin oradaki yürüyüşün bahtındır. Bir bakarsın bir anda normal kilometre değil milyon kilometre yol almışsın. Uçsuz bucaksız bir deryaya düşmüşsün uçsuz bucaksız bir yola çıkmışsın. Ve sana ne lazımsa tabir-i caizse etrafında artık hangi varlıklarsa onları tanımlamaya dahi senin zamanın kalmaz. burada bunu yemen lazım derler senin ağzına atarlar bir şey hap gibi küçücük.

Sen ne olduğunu bile sormazsın bunu yemen lazım gelirler yedirler sana. Sen bir şey yersin sende müthiş bir farklı tecelliyatlar olur. Sen nereye kadar yürüdüğünü bilemezsin bir bakmışsın içecek getirmişler ondan sonra içecekleri içersin. Bir bakmışsın farklı bir pencer açılmış farklı pencerede farklı varlıklar seyredersin. O varlıkların konuşmalarına o varlıkların zikrine aşına olursun. Bir bakarsın ki seni geylanoz getir tutmuş elinden tutmuş senin varlık aleminde dolaştırıyor. Bir bakarsın ki üstadın seni dolaştırıyor. Ölük önce üstaddan başlar zaten. O kimse ayaksız seferler eder. Ayaksız. O hatta öyle bir hale gelir ki perdeden perdeye, perdeden perdeye geçilir. Ve tanımadığın bilmediğin varlık alemin içerisinde varlık derecelerinde farklı varlıklara aşina olursun.

Ve bakarsın ki hiç adlı sana duyulmamış bir varlık penceresi ve oranında şeyhi var mürşidi var oranında zikrullâh yapanları var. Bir bakarsın ki sen de orada zikrullâh yapıyorsun onlarla beraber zikrullâh’a katılmışsın. O zikrullâh yaparken ayrı bir perde açılmış sen farklı bir perdeye geçersin. O farklı bir perdeye geçtiğinde orada farklı varlıklar derece olarak bunların hepsinin de dereceleri farklı farklıdır. Orada zikrullâh lakasına oturursun. Bir bakarsın ki oranın şeyhi mürşidi dervişleri orada da bakarsın ki manevi alemde de yol devam ediyor. Ve orada da o hal devam eder bunlardan çıkmak istemezsin. Ama ve lakin aynı zamanda da orada sana lazım olan böyle aklına bir şey getirmezsin. Ona ikram ederler sana.

Değişik ikramlar görürsün değişik yiyecekler görürsün değişik içecekler görürsün. Hatta kendine geldiğinde dersin ki ya ben 10 gün yemeyeyim 15 gün yemeyeyim. Ama yine dünya seni yakalar akşama hatun yemeğe bekliyor seni. Sen gideceksin o yemeği yiyeceksin. Dün akşam ne yiyordun şimdi ne yiyorum dersin kendi kendine. 2-3 çorbadan 2-3 de yemekten yesen benim yemeğimi beğenmedin mi olur. Dön dünyaya. Yine o ye posa olan yemekleri posa. Ama orada yediğini içtiğini unutamazsın tadını da unutamazsın. Oradaki gördüklerini de unutamazsın. Etkisinde kalırsın ve gerçekten hiç dönmeyi istemezsin. Ama daha nefes vardır bu dünyada daha nefes olduğu için mecburi istikamet sabah olur. Veyahut da uyanırsın dersin ki ya nereden bitti ki.

Nereden bitti ki kendi kendine bu konuda geri döndüğüne üzülürsün.


Manevî İkrâmlar — Yiyecek, İçecek, Hap, Nûr

Hele gittiğin yerlerde tanıdıkların var ise. gittin dördüncü gökte zikrullâh var. Aaa baktın tanıdık dervişler de var. Mutluluğun artar. Dersin ki ya ben bunları tanıyorum evet tanıyorsun. Aaa filanca. Ama etrafında başkaları var onları tanımıyorsun evet. Oranın perdesi ayrı. Dersin ki ya hadi öbür günler nerede öyle ya. Cenâb-ı Hak bahşeder al der olmuş olacak ne varsa gözünün önüne serer seni. Çünkü o dördüncü gökte dördüncü esmada hepsi mutmain ya. Gönül ister ki bütün derviş kardeşlerin mutmainliğe gelsin. Onları da öyle görünce oradan yine geri dönmek istemezsin. Ne güzel ya. bir de dişsiz dudaksız yemekler yemek oranın tadını almak bu manevi. Yoksa şekerle ne işin var senin. Ama bu böyle dünyevi zevklerden arınmaktan geçer bu.

Dünyevi zevklerden arınmaktan geçer. O dünyevi zevk ehline yabancı gelirsin ama. Gidecek dağ görecek taş görecek deniz görecek yeşillik görecek gitmesi lazım onun. Sen dersin ki ya ne yapacaksın dünyadaki dağı taşı yeşilli. Öteyi görmüş olsan buraya dönüp bakmazsın. İçinden dersin onu. öteyi görse o dönüp bakmaz bile buraya. Oradakiinden bir tat alsa küçücük bir şey ağzına atı verseler. Ben bazen diyorum ya teknolojik olarak çok yeri insanoğlu. Küçücük minnancık böyle tırnağının ucundaki böyle en küçücük bir hap düşünüp. Allâh affetsin binlerce sene yeter sana. Çünkü o perdeden perdeye geçerken ayrı bir manevi hal ayrı bir atmosfer orada ayrı bir nur. Nurun ayrı bir tecelliyatı. Siz ona elektrik diyorsunuz ya biz ona nur diyoruz.

Orada onun o ayrı tecelliyata dayanabilmesi için ona bir farklı bir ilaç verilmesi lazım. O normalde o kimsenin durumunu haline göre üstadı verir, piri verir, peygamberlerden birisi verir. O yürüyüşte makama bağlı o. O böyle o yüzden şeyhi olmayan şeyhi mürşid-i kâmil olmayanlara bunlar açık açık konuşulacak şeyler değil. bir kimsenin şeyhi mürşid-i kâmil değil ise o şeyh mürşid-i kâmil değilse bunları bilmez. Seyri sülükü yoksa bunları bilmez. Bu daha yolun başında başlar. O kimsenin seyri sülükü tam olarak ciddi ciddi başladıysa ona manevi tabiri caizse rızık verilir. Manevidir o. O böyle istekle olmaz. Onu derler aç ağzını açar o ağzını tıp ağzına bir şey koyarlar ama o rüyasında ama halinde.

O evet yol yürüyecek ona lazım yolda. Onun üç ayrı versiyonu vardır mesela. İlmel yakında üç tane ilmel yakının böyle üç tane rızkı vardır. Aynel yakının böyle üç tane rızkı vardır. Hakkel yakınlığın böyle üç tane rızkı vardır. Rızık olarak nitelendirelim. Onlar lazım olduğunda teker teker verirler onlara. Görürsün ikinciyi üçüncüyü ama ikinciyi üçüncüyü vermez birinciyi verir. Çok ender olanlara maneviyatı yüksekse üçünü birden verirler. bir de derler bunu herkese vermeyiz. Görürsün başkalarına teker teker verirler. Toplanırlar herkes rızkını alacak onun ağzına bir tane öbürküne üç tane. Sen dersin ki üç tane o ayrı bir yol yürüyecek ona üç tane. Bunlar manevi tecelliyatlar. Öyle olunca o kimse diğsiz dudaksız şekerler yer.

Bir de sonra neydi? Felek sakinleriyle mihneçsiz zikre. Felek sakinleri. Felek sakinleri dediğimizde felek burada gökler, gezegenler. Felek sakinleriyle mihneçsiz zikir. Az önce dedim birinci kat gök, ikinci kat gök, üç, dört, beş, altı, yedi gökler bitti. Ondan sonra, ondan sonra semavat başladı.


Felek Sâkinleriyle Mihnetsiz Zikir

Semavat ehlinin zikri çünkü Allâh yerinde göğünde nuru Allâh’tır. Ve zannedmeyin ki boşluk değil. Her semavatın kendince ehli zikir olanları var. Ve onlar Allâh’ı zikrederler. Melekler Allâh’ı zikreder. Müslüman cinliler Allâh’ı zikreder. Varlıklar Allâh’ı zikreder. Tanımlayamazsın. Böyle kimisi kargacık burcadık bir şeye benzetemezsin. Öyle varlıklar var. Ve hepsi de Allâh’ı zikrederler. Ve mihneçsiz bir perdeden bir perdeye geçersin, orada farklı bir esma okunuyor, orada farklı bir zikrullâh yapılıyor. Hatta hiç duymadığın esmaları duyarsın orada. Hiç duymadığın zikrullahları duyarsın. Hiç duymadığın. Biz burada zikrullahda 3-4 esma okuruz. Öyle değil. Her feleğin ayrı bir zikrullahı, her makamın ayrı bir zikrullahı, her varlığın ayrı bir zikrullahı vardır.

O ayeti kerimi o zaman anlarsın. Yer gök Allâh’ı zikreder. Sizin bundan haberiniz yoktur der. Yerdekiler göktekiler bütün varlığın içerisindeki varlıklar Allâh’ı zikrederler. Ama sen görmedin ya, sen duymadın ya. Sen görmedin de duymadın dolayı haberin yok senin. o zaman o felek sakinleri dediği o seyri sülük devam eder. Seyri sülük devam edince sen hangi makama geçtiysen o makamdaki felekleri hangi esmayı aldıysan o esmayı çeken o derecedeki olanların o varlıklarla beraber bir an senin gözünün önüne gelir. Sakın korkma, çekinme, sıçrama. Korkarsın çekinirsin de ama ben yine korkma çekme böyle bir bilgi olsun diye söylüyorum. Yoksa korkarsın çekinirsin. Oranın zikrullahına katılmaya başlarsın.

Çünkü o hatta konuşursun sohbet edersin. Burası kaçıncı gök bilmiyorsan. Burası neresi? Bir bakarsın ki a filanca pir yanında evladım veya kardeşim durumuna göre. Ona evladım diyorsa farklı, kardeşim diyorsa da farklı. Onun da manevi ayrı tecelliyatı var. Nefsine oyma. Anlatır burası şurası der. Sen dersin ki ya Allâh’ın alemi mi biter? bazen diyorum ya 18 bin alem deyince saymışlar mı? Nasıl saydın onu, oturdun da. Sayamazsın. Allâh’ın alemleri sayılmaz. Saymakla bitmez. Allâh’ın isimlerini saymakla bitiremezsiniz. Bize tirmizi toplamış 99 tane Allâh’ın ismi olarak hadîs-i şerifte beyan etmiş. Tirmizinin beyanıyla göre. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellemden naklettiğine göre. Evet 99 ana ismi.

Biz öyle diyelim. Ama onların açılımları var. Sayısız, sonsuz. İsmin içinde, ismini, perdemin içinde ayrı perdesi var. Alemin içinde ayrı bir alem var. Araladıkça, kalktıkça, önün açıldıkça, sonsuz bitecek tükenecek bir şey değil. Bitireceğim, tüketeceğim diye uğraşma. Tecelliyata tabi ol. O yüzden dimağısız fikre, dimağısız fikre dediği akla, akılla fikretmiyorsun artık. Akıl orada lazım değil zaten. Akıl çalışmıyor. Orada kalbi akıl devam ediyor. Bu kalbi aklın algılayabileceği, anlayabileceği, idrak edebileceği bir şey. Çünkü normal akıl maddeden anlıyor. Maneviyetten anlamıyor. Ne kadar anlatırsan anlat onu. Almasanın karşısına al. Aklını almasanın karşısına anlat ona maneviyetten. Susuyor.

Ama kalbi akıl onu idrak ediyor. Kalbi akıl onu fikrediyor, onu anlıyor. Ve sen o kalbin anladığı fikrettiği, algıladığı o meseleyi sen dünya kelimelerine döndürüp anlatamıyorsun. Çünkü dünya kelimeleri ona yetersiz kalıyor. Lügat yetersiz kalıyor ona. Hazreti Pir’in yaptığı gibi sen o zaman diyorsun ki dimağısız fikre dalar, onlarla latifeler ederim. Dimağısız akılsız fikreler düşünür, onlar da latifeler. buradaki latife şakalaşmak değil.


Latîfe — Hoş Konuşma, Kılıkırk Yaranlık

Onlarla hoş konuşmak. Orası şaka dünyası değil, orası lay lay lom dünyası değil. Buradaki latifeden Allâh-u Halim benim anladım onlarla hoş görüşme. Onlarla hoş konuşma. Ve o ince zarif duygulu kılıkırk yaran konuşmalar. Bakın kılıkırk yalan konuşmalar. O kılıkırk yaranları tanışırsın. Orada o ince latif konuşanları tanışırsın. Ve onların o lügatını öyle bir beğenirsin ki. dünya kelamı çok kabak alır. Dünya konuşanları çok çok kabak alır. Ve oradaki o latifliği, o inceliği, o nazikliği ararsın dünyada da. Ama bulamazsın. Burada hayal kırıklığı yaşar insan kendince. Çünkü oradaki konuşmalar, oradaki görüşmeler, oradaki davranışlar, oradaki zikrullâh çok farklı bir boyutta, çok farklı bir tecelliyatıdır.

Bunu kelimelerle anlatmak mümkün değildir. O yüzden çalgıcının ruhu, Hazret-iPir onun üzerinden konuşuyor. Bunları tam olarak anlatabilecek noktada değildir. Zaten çalgıcı kederlidir. Zaten çalgıcı dertlidir kendince. Zaten çalgıcı yaşadığını yaşamış, mihnetlere düşmüş. Hazret-iPir’in deyimiyle ben her mecliste oturdum, konuştum, ağladım. Her mecliste derdimi anlattım. Ama beni anlayan olmadı demiş ya, bu da onun gibi bir şey. Onu anlayan olmayacaktır hiç. Onu anlayan olmayacağından dolayı o kimse bunu kendince dünyevi kelimelerle anlatabildiği yere kadar anlatacaktır. Ve ilk defa bedenden ve bedenin aklından kurtulup özgürlüğün tadını almıştır artık çalgıcı. Onu o özgürlüğün tadından vazgeçirecek hiçbir şey yoktur artık.

O tekrar beden ve bedenin aklına uymayı kabul etmeyecektir. Çünkü ona farklı bir alem, farklı bir perde açılmıştır. 2095 Gözleri kapalı olarak bir alem görür. El siz avuçsuz güller, reyhanlar devşirirdim der. Çalgıcının ruhu söylüyor. Ben burada kalayım. Ben burada kalınca gözleri kapalı olarak alemler görürüm. El siz avuçsuz güller, reyhanlar devşirir. Yeter ki ben burada kalayım. Yeter ki orada kalınca an ve an ayrı alemler görmek, an ve an ayrı alemlerin tecelliyatına rağm olmak, an ve an her alemde farklı varlıkları tanıyıp onlarla latifeleşmek, onlarla sohbet etmek, tanış olmak. Yunus Emre demiş ya gelin tanış olalım diye. Herkes onu dünyayı insanlar olarak zannediyor. Avama göre evet gelin tanış olalım.

Hasa göre değil. O gelin tanış olalım dedi öte. Gelin tanış olalım evet. Çünkü orada herhangi bir zorluk yok, herhangi bir zahmet yok. Orada latifeliğin en incesi, sözlerin en incesi, anlayışın en incesi, davranışın en incesi var. Dünyanın hararı gururası yok, dünyanın zulmü zahmeti yok, tenin zahmeti yok, aklın zahmeti yok.


Âlemden Âleme Geçme ve Kendini Bilme

O yüzden alemden aleme geç, o yüzden perdeden perdeye geç, buraya dönüşün yok ve geçerken el siz avuçsuz geç, ayaksız geç, mihneçsiz geç, mihneçsiz geç. Buradan bir kapıdan bir kapıya geçeceğim bir sürü mihnet. Orada mihnet yok, kimseye el avuç açmak yok, kimse ne der diye düşünmek yok, kimse ne yapar diye düşünmek yok, hiçbir şey düşünmek yok, hiçbir şey. Sadece tecelliyata raham olmak var. Sanki sen sende değilsin ki gerçekte o. Sen seni bırakmışsın dünya alemine. Ayrı bir alemde kula çatıyorsun, farklı bir pencerede, farklı bir perde desin. Dünya aklının ucuna bile gelmez, aklının ucuna bile gelmez. Ve orada güller demek her gül ayrı bir sır, her gülde ayrı bir koku, her gül ayrı bir sırdır ve her gül ayrı bir kokudur.

Ve sen gül bahçesinde kendince burada dünyevi olarak hiç gül bahçesi görmemişsindir. Orada bir bakmışsın ki gül bahçesindesin ve her gülün yaprağında ayrı bir esma, her gülün yaprağında ayrı bir koku. Bahçeden bahçe diye dolaşırsın. Burası cennetteki bilmem hangi zatların bahçesi. Hadi burada dolaş, melekler sana eşlik eder, oranın hurileri sana eşlik eder, orada hizmet edenler sana eşlik eder. Ama senin kalbinin bir köşesinde bir sızı, sen bilirsin o son bulacak, o hal de geçici olacak. Bunu da böyle ince bir sızı olarak yaşarsın. O sızıyı içinde hissedersin. Ne kadar tecelli edecekse o halden ayrı bir hale, o halden ayrı bir hale, o dereceden farklı bir dereceye bitmek tükenmek bilmeyen bir gece, bitmek tükenmek bilmeyen bir an gibi yaşarsın.

Ve dersin ki ben oradaki fısıltılara kendimi kaptırmışım. Beni bir daha geri götürmeyin. Ben bu fısıltılara gönlümü vermişim dersin. Ve o fısıltıya kendini kaptırırsın. O küçücük bir fısıltıdır. O küçücük bir kelimeler dağırıcı bile değildir. Ama sen ne o güllerin kokusunu unutursun ne de oradaki fısıltıyı unutursun. An ve an hep gözün kulağın tabiri caizse oradadır. Ne o fısıltıları kulağına fısıldayan gönlünü fısıldayanları unutursun ne de oranın tadını tuzunu unutursun. Orayı asla unutamazsın. Ve sen perdeden perdeye geçerken kendini de tanımlarsın. asıl kendini bilmek o zaman başta. Kendini bilmenin manevi tecelliyatıdır. Sen sendeki cevheri görürsün. Sen sendeki saklı bulunan seni görürsün.

Oradaki fısıltıyanları duyduğunda aslında o duyan sen değilsindir. Oraları görürken de aslında gören de sen değilsindir. Senden farklı bir sen çıkmıştır. O varlığın kendi içindeki Cenab-ı Hakk’ın sana bahşettiği varlık cevheridir. Sen o sendeki cevheri o zaman tanımlarsın. Ve o zaman kendini bilen Rabbini bilir sen de tecelli etmeye başlar. Ve gönül dünyanda aydınlanır artık. Ve gönül dünyanın aydınlığındıkça asıl sen seni bilmen, sen seni tanıman o zaman o aydınlıkla başlar. O aydınlığı yakalayamadıysan, o aydınlığı göremediysen henüz daha bu olmadı.


Çalgıcı Bir Su Kuşuydu — Şems-i Tebrîzî Anekdotu

Çalgıcı bir su kuşuydu. Bu alemde bir bal denizi. Bu bal Eyüp Peygamberin içtiği ve yıkandığı pınardı. Eyüp o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğu nuru gibi bütün hastalıklardan arındı. Pür pah oldu. Su kuşu deyince kuştur ama suda yaşar hep. böyle çok yıkananlar için annemin meşhur tabiridir su kuşu gibi sudan çıkmıyor derdi. Çok yıkananı söylenir bayındır dili. Bu su kuşu gibi diyorsa o çok yıkanıyor demektir. Çok yıkanan su kuşu sudan çıkmıyor o. O yüzden su kuşu meşhurdur bizim halkımızda. Evet çalgıcı su kuşuydu. manevi aleme müştakidi. Su kuşuydu o aslında manevi alem içindi. Şemseddin-i Tebrizî Hazretleri babasını anlatıyor ya diyor ki beni diyor tavuğun yumurta olarak tavuğun altına koymuşlar.

Ama diyor sen babasın civcivleri gezdirirken diyor bir tanesi diyor gider göle atlar ya diyor o benim diyor. Çünkü onun fıtratı yüzmektir. Sen ördek yumurtasını tavuğun altına da koysan o yumurtadan çıkınca su aracaktır. Çünkü onun istidadı fıtratı deryada yüzmeye aşinadır. Manevi alemin erleri manevi deryaya aşinadır. O yeter ki deryayı görsün. Deryayı görünce içindeki o fıtri duruş o içindeki haz maneviyata karşı lezzet o maneviyata karşı iştiyak onu karada tutmaz. O kendini deryaya atar. O çünkü deryaların insanıdır. Siz bir kimseyi zorla deryaya atamazsınız korkar ürker çekinir. Der ki ben yüzme bilmiyorum der ki korkunç geliyor bana. O görse uçsuz bucaksız okyanusu desen ki burada yüzeceksin burada yaşayacaksın ona korkunç gelir.

Apartman boyu dalgalar rüyanızda görseniz ürkersiniz. Bir bakarsınız ki 30 metre 40 metre dalgalar vurduğu yeri yıkıyor. Deseler ki burada yüzeceksin yaşayacaksın ürperir o kimse. maneviyata aşina olmayan tabiri caizse fıtratında yüzme olmayan kimse deryayı görünce ürker. Bazılarını zikrullahı tuttursun ilk zikrullahdan yavaşça kaçar gider o. O ürker orada korkar. der ki bunlar delirmiş evet deliririz. O çünkü oraya istidadı yok onun. Onu zorla oraya getirmeye çalışsan gelmez o. Ama öbürkünün manevi istidadı var. O su kuşu o maneviyat kuşu. Onu uzaklaştırsan dahi gelir o. Onu ürkütsen de gelir. Ben derim bazen bizim işimiz zor şöyle sıkıntılıyız böyle sıkıntılıyız. Bir de bağırttırırım herkese deli miyiz herkes deliyiz der.

Şimdi bile diyecekler bak. Şimdi öbürkünün bakarlar bunlar harbiden deli ya der. Bir de dalga geçerler ona evet. Bilmez çünkü neden? O maneviyatı bilmiyor. Maneviyata karşı istidadı yok onun. İstidadı olan suyu gördüğü anda atar kendini. Neden? Onun istidadı yüzmeye, onun istidadı uçmaya. Onun istidadı hem denizde yürüyecek hem uçacak. Hem karaya çıkacak. Evet. Kimisinin istidadı vardır sadece denizde yüzer. Kimisinin istidadı vardır sadece uçar. Kendine gel. İstidadı kuvvetli olan havada da uçar denizde de yüzer denize de dalar karada da dolaşır. Deniz gördü dalar kaldırır kafaya semalara kaldırır kafasına. Olmadı karaları da dolaşır. Bir bakmışın üçe bölünmüş denizde karada havada aynısı. Bir bakmışın beş olmuş yedi olmuş bir bakmışın on sekiz olmuş bir bakmışın otuz altı olmuş bir bakmışın yetmiş bin olmuş.

Onu durduramaz hiçbir güç ve kuvvet Allâh harici. O her perdede yaşar. Her perdede istidadı vardır. O her zamanın kutbudur. Çift kanatlıdır. Onun için perde yoktur. Ama çalgıcı bizim su kuşuydu. Ve bu alemde bir bal denizi. Bu bal Eyüp Peygamberin içtiği ve yıkandığı pınardı.


Eyüb Aleyhisselâm Kıssası — Sabır Peygamberi

Hani Eyüp Aleyhisselâm çok zengindi. Malı mülkü sayılamayacak kadardı. Atları develeri hayvanları sayılamayacak kadardı. Çok zengindi. Şimdi Eyüp Aleyhisselamın normalde böyle bir on yıl kadar hastalık yaşadı ya. Herkes bunu attığı sattığı öyle. Peygamberlerin büyük velilerinin imtihanıdır. Ne yaptılar? Eyüp Aleyhisselâm böyle bir hastalık ulaştırınca şehirden uzaklaştırdılar. Çöplükte yaşamaya başladı. Şehirde istemediler attılar onu evden barktan şehirden de attılar. Çöplükte yaşamaya başladı. Çöplükten de attılar. Sen dediler çöplüğümüzde de durmayacaksın. Sonra o bir mağaraya gitti. Bir mağarada yaşamaya başladı. Çok vefalı bir eşi vardı. Benim Eyüp’üm derdi gelir giderdi. Şeytan defallarca onu aldatmak için yoluna çıktı.

Çok zengin bir şekilde tecelli etti. Dedi ki bırak şu Eyüp’ü çok zenginim. Dedi ki ben Eyüp’ümü bırakamam. Bir gün büyük devlet başkanı komutan gibi geldi. Bakın dikkat edin. Ne olarak geldi? Çok zengin olarak geldi. Ne olarak geldi? Çok büyük devlet başkanı. Büyük bir komutanmış gibi geldi. Bırakmadı. Bir günde onu böyle çok büyük alimmiş gibi geldi. Dedi ki benim Eyüp’üm var bırakmadı. Her gün ona yiyecek ekmek, yiyecek içecek getirip getirdi. Halkı onu terk etti. İnsanlar onu terk etti. Yüzünü görmek istemedi. Yaşlandı, çöktü hastalıktan dolayı. Ve en sonunda dua etti. Dedi ki Ya Rabbi hastalıktan şikayetçi değilim. Ama sana ibadet etmekte zorlanıyorum artık. Bana şifa ver. Çilesi doldu. Çile dolmayınca dua tecelli etmez.

Duanın ve çilenin bitimi tecelli etti. Ve Cenâb-ı Hak dedi ki Sâd Sûresi âyet 42. Ayağını yere vur. Ayağını yere vur. Bakın Cenâb-ı Hak bir mucizeyi gerçekleştirirken bile zahiri bir tecelliyat söylüyor. Allâh isterse o suyu çıkaramaz mı? Çıkarır. Ama ona dedi ki ayağını yere vur. Burası benim çok hoşuma gider. Ben döner dolaşır derim ki ayağını yere vur. bana bir ölçüdür bu. Mustafa Özbâh ayağını yere vur. Su altında. Ama sen ayağını yere vurmak zorundasın. Ayağını yere vurmazsan o su çıkmaz önüne. Ayağını yere vuracaksın. Sebepler dairesi burası. Ayağını yere vuracaksın. Meryem’e de dedi ya. Meryem’e ne dedi? Şu hurmacını dedi. Kendine doğru silkele. Hurmacını kendine doğru silkele. o zaman kendine doğru silkele. sen o hurmacını kendine doğru silkele.

Bu sebep. Sen o sebepe yapış. Ayağını yere vur demiş. Ayağını yere vur. sonra da yerden su fışkırdı. Yerden su fışkırınca hem kendisi içti sudan hem de yıkanmaya başladı. Çünkü vücudunda da hastalıklar vardı. Derisinde hastalıklar vardı. İçinde de hastalıklar vardı. Vücuduna su dökmeye başlayınca sular bile altın kelebek oldu. Sular altın kelebek olunca Eyüp aleyhisselâm da o altın kelebelekleri yakalamaya başladı. Hatta enteresan ya. Cenâb-ı Hak dedi ki Ey Eyüp! Sana o kadar mal verdim. Sana o kadar hayvanlar verdim. Sana o kadar mülk verdim. Sana bu kadar mal, mülk, hayvanlar vermişken bu hırsın niye dedi? O da ne dedi? Ya Rabbi! Senin verdiğin mütruh, ikramı hamdet miyim mi? Daha fazlasını istedi.

Cenâb-ı Hak’ın lütfu ikramı çünkü.


Bal, Şarâb, Süt Deryâları ve Hâtime

Hazreti Pir çalgıcının üzerinden diyor ki o Eyüp, o balpınlarından yıkandı. Ona doğunun nuru gibi bütün hastalıklarından pür pür pak oldu. sen de öyle bir âleme açılırsın. Öyle bir âleme açılınca maddi manevi bütün hastalıkların sende olmadığını görürsün. Çünkü orası bal deryasıdır. Sonra şarap deryası var. Sonra süt deryası var. E o bal deryasında kalıcı değilsin. Orada kalkıp da kendi kendine ben burada kalıcıyım diye düşünme. Oradan da sıçrayıp gideceksin. Sonra bir bakacaksın ki şarap deryası. Oy oy gelen sarhoş, giden sarhoş. Orada da kalıcı değilsin. Sonra asıl süt deryasının varacaksın ki süt deryası ilminledindir. O ilminledine dadalıp çıkacaksın. O zaman vazife başlıyor demektir. Artık o seni boşuna oraya kadar çıkarmadılar.

O hali sana boşuna yaşatmadılar. O tecelliyat boşuna değil. O zaman sen artık vazifelisin demektir. Dön insanlara o vazifeyi anlat. Ve böyle olunca sen artık perdeden perdeye kanat çırpmaya alemden alemden kanat çırpmaya gideceksin. Oradaki gökyüzü sonsuzdur. Oradaki deryalar sonsuzdur. Oradaki tecelliyatlar sonsuzdur. Oradaki fısıltılar sonsuzdur. Oradaki dereceler sonsuzdur. Orada her şey sonsuzluya doğru açılır. Ve her şeyde ayrı bir fısıltı ayrı bir makamın ayrı bir hicaz perdesi ayrı bir makamda ayrı bir melodi ayrı bir esinti ayrı bir derece ayrı bir makam tecelli eder. Ve hiçbirisi hiçbirisine bir şey yapamaz. Ve hiçbirisi hiçbirisine benzemez. Hiçbirisi ve hiçbir şey seni doyurmaz bu dünyada.

Sen hep öteye doğru düşünürsün. Ve kendince dünya artık sana bir mahpushanedir. Dünya ayrı bir zindandır artık senin için. Bu haller cezaevinden mahkumlar izinli çıkarlar ya mahkumlar izinli çıkınca bir tarafı sevinç bir tarafı hüzündür. Sevinç şudur cezaevinden çıktı sevdiklerini görecek. Hüzün şudur yine aynı yere dönecek. O sevinci tam tadıyla yaşayamaz. Çünkü yine dönüş vardır cezaevine. O dönüşün olduğunu bildiği için tam sevinemez. Tam bir mutluluk yaşayamaz. O manevi haller ve tecelliyatlar onun dünya cefası ve sıkıntısında bir anlık bayram sevinci gibidir. Dünya bayramı üç gündür dört günde kurban bayramı vardır ama oradaki bir anlık binlerce bayrama bedeldir. O yüzden senin bayramın da bayram değildir.

Dünyayı olarak çünkü bilirsin ki tekrar dönüş zindanadır. O zindanı yaşamak zorundasındır. O zindan bilinen zindanlar gibi değildir. Yetsin. Normal yazmamış Hazret-i Bir. Evet. Çalgıcı bizden mi? Seviyoruz çalgıcı. Başsız ayaksız sefer eden herkes bizden. 2098’den devam edeceğiz.


KAYNAKÇA

  • Mesnevî-i Şerîf, Cilt I, Beyit 2090-2098 — Çalgıcı Kıssasının Devâmı — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Kuddise Sirruhu, Mesnevî-i Ma’nevî, c. I, b. 2090-2098 (Hz. Ömer Radıyallâhu Anhu ile çalgıcı kıssasının manevî buluşma kısmı); Tâhirü’l-Mevlevî Şerh-i Mesnevî c. III/IV (saf âleme geçiş, can sahrâsı tahkîki); Ahmed Avni Konuk Mesnevî-i Şerîf Şerhi c. II (Selçuk Eraydın-Mustafa Tahralı neşri) — «Saf bir âleme, can sahrâsına vararak» beytinin tasavvufî tefsîri; Şefik Can Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi c. I/II — çalgıcı sembolünün ney-pîr-mürîd üçgenindeki yeri; Reynold A. Nicholson The Mathnawi of Jalalu’ddin Rumi c. II (text-translation-commentary), beyit 2090-2098 İngilizce şerhi.
  • Uyku Fıtrattır — Kur’ânî Temeller — Nebe’ 78/9 («Ve ce’alnâ nevmeküm sübâtâ» — uykunuzu sübât/dinlenme kıldık); Furkân 25/47 («Hüve’llezî ce’ale lekümü’l-leyle libâsen ve’n-nevme sübâten»); Zümer 39/42 («Allâhu yeteveffe’l-enfüse hîne mevtihâ ve’lletî lem temut fî menâmihâ» — Allâh ölüm ânında ve uykuda nefisleri alır); Rûm 30/23 (uyku Allâh’ın âyetlerinden); Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. I-VI’da uyku adâbı; Hayreddin Karaman Kur’ân Yolu Tefsîri c. V — sübât-ölüm-rûh tahkîki.
  • Üç Sahâbînin Adağı ve Allâh Resûlü’nün Karşılığı — Buhârî Nikâh 1, Savm 51; Müslim Nikâh 5 (1401) — «Ene esûmu ve uftiru, ve usallî ve enâmü, ve etezevvecü’n-nisâ — fe-men ragibe an sünnetî feleyse minnî» (Ben oruç tutar, iftar ederim; namaz kılar, uyurum; kadınlarla evlenirim — kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir); İslâm’ın orta yolu (vasat ümmet) — Bakara 2/143; Ebû Saîd Hâdimî el-Berîkatü’l-Mahmûdiyye; Süleyman Uludağ Tasavvuf ve Tenkid — fıtratla savaşmama edebi.
  • Hayber Dönüşü ve Sabah Namazını Uyuyakalma Anekdotu — Müslim Mesâcid 309-311 (680-681); Ebû Dâvûd Salât 11 (435-437); Tirmizî Mevâkît 16 (177); Nesâî Mevâkît 53-55 (843-846) — Ebû Katâde Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «İnna’llâhe kabaza ervâhakum hîne şâ’e ve raddehâ ileyküm hîne şâ’e» (Yüce Allâh dilediği zaman ruhlarınızı aldı, dilediği zaman size geri verdi); İbn Kesîr el-Bidâye ve’n-Nihâye c. IV — Hayber gazvesi sonrası dönüş ayrıntısı; Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi «Hayber» maddesi (M. Yaşar Kandemir).
  • Bilâl-i Habeşî Radıyallâhu Anhu’nun Sabah Nöbeti — Müslim Mesâcid 311 (680/311); Ahmed b. Hanbel Müsned c. V/298, 305 — Bilâl’in deveye yaslanıp uyuyakalması, sıcakla uyanış; İbn Hişâm es-Sîretü’n-Nebeviyye; Mahmud Esad Tarîh-i Dîn-i İslâm; Mustafa Âsım Köksal İslâm Târihi c. VII (Hayber gazvesi); Bilâl-i Habeşî’nin müezzinlik faziletinde Buhârî Bedü’l-Halk 6, Müslim Fedâ’ilü’s-Sahâbe 108 (2458).
  • Ruhun Uykuda Geçici Olarak Alınması — Zümer 39/42 — Allâh’ın ölüm ânında ve uykuda nefisleri kabzetmesi; Buhârî Tevhîd 28 — uyumadan önce «Bismike Rabbî vada’tu cenbî» duâsı; Müslim Zikr 64 — uyanıştaki «El-hamdü li’llâhi’llezî ahyânâ ba’de mâ emâtenâ ve ileyhi’n-nüşûr» duâsı; Gazâlî İhyâu Ulûmi’d-Dîn c. I (Kitâbü’l-Ezkâr ve’d-De’avât); Mevlânâ Fîhi Mâ Fîh 12. fasıl — uyku-ölüm-rûh münâsebeti; Ahmed Avni Konuk Fîhi Mâ Fîh Tercümesi ile Selçuk Eraydın’ın açıklamaları.
  • Saf Âlem, Can Sahrâsı, Manevî Âlem Tâbirleri — Mevlânâ Mesnevî c. I, b. 1-18 (ney’in şikâyeti) — aslî vatandan kopuş; İbn Arabî Kuddise Sirruhu el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye bâb 7-8 (Hadarâtu’l-Hams — beş ilâhî hazret); Sadreddîn Konevî en-Nüsûs; Süleymân Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü: «Âlem-i misâl, Âlem-i melekût, Âlem-i ceberût, Âlem-i lâhût, Âlem-i nâsût» tariflerinin merâtibî düzeni; «Hadarât-ı Hams» nazariyesi.
  • Rüyâ Çeşitleri — Rahmânî, Şeytânî, Etkilenme — Buhârî Ta’bîr 4-46; Müslim Rü’yâ 1-23 (2261-2275) — «Er-rü’yâ es-sâliha cüz’ün min sittetin ve erba’îne cüz’en mine’n-nübüvve» (Sâlih rüyâ peygamberliğin kırk altıda biridir); İbn Sîrîn Tabîrü’r-Rü’yâ; Abdülgani Nablusî Ta’tîrü’l-Enâm fî Tabîri’l-Menâm; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. III’te «sâdık rüyâ» bahsi; Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî «Rü’yâ» maddesi.
  • Yakaza Hâli — Uyanık Görme — Kuşeyrî er-Risâle bâb el-Yakaza; İbn Acîbe Mi’râcü’t-Teşevvüf; Ahmed b. Acîbe el-Bahrü’l-Medîd; Ebû Tâlib el-Mekkî Kûtu’l-Kulûb; Mustafa Sabri Efendi Mevkıfü’l-Akl‘de yakaza-rüyâ ayrımı; Necmeddin-i Kübrâ el-Usûlü’l-Aşere — sâlikin müşâhede-yakaza-fenâ menzilleri; Tâhir el-Mevlevî Şerh-i Mesnevî 2090-2095 beyitleri tahkîkinde sâlikin yakaza tecellîsi.
  • Zaman Tecellîsi — Kün, Yaratılış, Esmâ Dereceleri — Yâ-Sîn 36/82 («İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kün fe-yekûn»); Kâf 50/16 (Allâh’ın insana şah damarından yakın oluşu); İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem «Hızır Fassı» — zamanın izâfîliği; Sadreddîn Konevî Miftâhu’l-Gayb; Süleyman Uludağ Tasavvuf Felsefesi — zaman, mekân, varlık merâtibî; Mevlânâ Mesnevî c. III, b. 4514-4530 (zamanın velîlerde tecellîsi) — Şefik Can şerhi.
  • Manevî Âleme Geçiş Halleri ve Acemilik — Necmeddîn-i Kübrâ Fevâ’ihü’l-Cemâl — sâlikin renkler ve nûr müşâhedeleri; Süleymân Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü: «Hâl, Makâm, Tecellî, Cezbe, Sekr» maddeleri; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. II — dervişin tahammülsüzlüğü ve hâle takılma; Hayreddin Karaman İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri c. II — manevî hâl-zikrullah münâsebeti; Abdülkâdir Geylânî Kuddise Sirruhu el-Fethu’r-Rabbânî 12-15. meclisleri.
  • Yedi Kat Gök ve Semâvâttaki Zikir — Yer Gök Allâh’ı Zikreder — İsrâ 17/44 («Tüsebbihu lehü’s-semâvâtü’s-sebu’ ve’l-ardu ve men fîhinne — ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî, ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum»); Mülk 67/3, Tevbe 9/36 (yedi kat gök); Cin 72/8-9, Saffât 37/6-7 (semâvâttaki melekler); Buhârî Bed’ü’l-Halk 6, Müslim Îmân 264 (164) (Mîrâc’da semâvât müşâhedesi); İmâm Suyûtî el-Habâ’ik fî Ahbâri’l-Melâ’ik; Bekir Topaloğlu Allâh İnancı; Süleyman Toprak Ölümden Sonraki Hayat bölümünde semâvâttaki âlemler.
  • İlmel Yakîn, Aynel Yakîn, Hakkel Yakîn — Tekâsür 102/5-7 («Kellâ lev ta’lemûne ilme’l-yakîn — Le-teravunne’l-cehîme — Sümme le-teravunnehâ ayne’l-yakîn»); Vâkı’a 56/95 («İnne hâzâ le-hüve hakku’l-yakîn»); Hâkka 69/51; Ebû Tâlib el-Mekkî Kûtu’l-Kulûb bâbu’l-Yakîn; Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbü’l-Yakîn); İbn Arabî Fütûhât bâb 7; Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî «Yakîn» maddesi; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü — sâlikin idrâk merâtibî olarak üç yakîn’in açılımı.
  • Şemseddîn-i Tebrîzî Kuddise Sirruhu — Ördek Yumurtası Anekdotu — Mevlânâ Mesnevî c. II, b. 3766-3792 (ördek-tavuk hikâyesi); Şems-i Tebrîzî Makâlât (M. Nuri Gençosman tercümesi, Ataç Kitabevi); Eflâkî Menâkıbü’l-Ârifîn — Şems’in babasından bahsi; Abdülbâki Gölpınarlı Mevlânâ Celâleddîn; Annemarie Schimmel Ben Rüzgârım Sen Ateş — Şems-Mevlânâ buluşmasında manevî istidat; Sezai Karakoç Mevlânâ denemesinde fıtrat-istidat tahkîki.
  • Eyüb Aleyhisselâm Kıssası — Sabır Peygamberi — Sâd 38/41-44 («Vezkür abdenâ Eyyûb iz nâdâ Rabbehû ennî messeniye’ş-şeytânu bi-nusbin ve azâb — Erkud bi-rıclike, hâzâ muğteselun bâridun ve şerâb» — Ayağını yere vur, işte yıkanılacak ve içilecek soğuk su); Enbiyâ 21/83-84 («İnnî messeniye’d-durru ve ente erhamu’r-râhimîn»); Taberî Câmi’u’l-Beyân Sâd 41-44 tefsîri; İbn Kesîr Kasasü’l-Enbiyâ «Eyyûb Aleyhisselâm» faslı; Ahmed Cevdet Paşa Kısas-ı Enbiyâ; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Hz. Eyyûb Aleyhisselâm risâlesi; Abdurrahmân Câmî Nefâhâtü’l-Üns‘de Eyyûb sabri.
  • Hz. Meryem’e «Hurmâcını Silkele» — Sebepler Dâiresi — Meryem 19/25 («Ve hüzzî ileyki bi-ciz’i’n-nahleti tüsâkıt aleyki ruteben ceniyyâ» — Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurma dökülsün); İbn Kesîr Tefsîr Meryem 23-26; Elmalılı M. Hamdi Yazır Hak Dîni Kur’ân Dili c. V — sebep-müsebbib edebi; «el-mâ’rûfu mişlu’l-meşrût» Mecelle md. 87; Mustafa Özbağ Efendi’nin «Mustafa Özbağ ayağını yere vur — Sebepler dâiresi burası» tâlimi cumhûr ulemânın tevekkül-tedbîr dengesine uygun; Hayreddin Karaman Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar — sebep-tevekkül münâsebeti.
  • Bal, Şarâb, Süt Deryâları — Cennet Pınarları — Muhammed 47/15 («Mesellü’l-cenneti’lletî vu’ide’l-müttekûne fîhâ enhârun min mâ’in gayri âsinin ve enhârun min lebenin lem yetağayyer ta’muhû ve enhârun min hamrin lezzetin li’ş-şâribîne ve enhârun min aselin musaffâ» — su, süt, şarab, bal nehirleri); Saffât 37/45-47 (cennet şarabı); Tirmizî Sıfatü’l-Cenne 4 (2531); Kurtubî et-Tezkire bâbu enhâri’l-cenne; Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî: «Hamr (mâ’rifet sembolü), Leben (ilm-i ledün sembolü), Asel (zevk-mahabbet sembolü)» tasavvufî tahkîki; Ahmed Avni Konuk Mesnevî Şerhi‘nde dört deryâ tâbirinin sâlikin makâmlarına tatbîki.
  • İlm-i Ledünniyât — Süt Deryâsı — Kehf 18/65 («Ve allemnâhu min ledünnâ ilmâ» — Hızır Aleyhisselâm’a katımızdan ilim öğrettik); Buhârî Tefsîr sûre 18; Müslim Fedâ’il 170 (2380); Mevlânâ Mesnevî c. III, b. 1960 vd. (Mûsâ-Hızır kıssası şerhi); Sadreddîn Konevî Tefsîrü’l-Fâtiha; İsmâil Hakkı Bursevî Rûhu’l-Beyân Kehf sûresi; Süleyman Uludağ İslâm Düşüncesinin Yapısı — ilm-i ledün ile akademik ilim mukayesesi; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Bakara Sûresi Tefsîri‘nde sâliklerin ilm-i ledüne erişme şartları.
  • «Kendini Bilen Rabbini Bilir» Hadîsinin Tahkîki — «Men arefe nefsehû fe-kad arefe Rabbehû» — İmâm Süyûtî el-Câmi’u’s-Sağîr, Aclûnî Keşfü’l-Hafâ 2532’de zikredilmiş ancak hadîs olarak zayıf-mevzû denilmiş; mânâ olarak sâlih ve cumhûr ulemânın kabul ettiği bir kâide — Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu Acâ’ibi’l-Kalb), İbn Arabî Fütûhât‘ta tasavvufî temeller; Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî «Ma’rifetü’n-Nefs» maddesi; Hayreddin Karaman Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar‘da hadîsin senedi mes’elesi.
  • Yûnus Emre — «Gelin Tanış Olalım» — Yûnus Emre Dîvânı (Mustafa Tatcı neşri, MEB-Kültür Bakanlığı), «Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünyâ kimseye kalmaz» nutku; Abdülbâki Gölpınarlı Yûnus Emre ve Tasavvuf; Mustafa Tatcı Yûnus Emre Şerhi; Annemarie Schimmel Yunus Emre; «Avâma göre değil, hassa göre» tâbirinin tasavvufî çerçevede irşâdla ilgili tahkîki — sufî dilin esrârengiz katmanlarının halk tâbirlerine yansıması.
  • Hâtime: Mesnevî Sohbeti’nin Devâmı — Beyit 2098 — Mesnevî c. I, b. 2098 vd. — çalgıcının manevî yolculuğunun Hz. Ömer Radıyallâhu Anhu ile karşılaşma sahnesine bağlanması; Şefik Can Mesnevî Tercümesi c. I, ilgili beyitler; Tâhirü’l-Mevlevî Şerh-i Mesnevî c. III; Mustafa Özbağ Efendi’nin sufî hâtime edebi — sohbetin haftaya devamı, dervişlere kıssanın izâhı; «Çalgıcı bizden mi, seviyoruz çalgıcı, başsız ayaksız sefer eden herkes bizden» — sâlikin manevî kardeşliğinin bir tezâhürü.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Fenâ, Mürşid, Mürîd, Zikir, Tevhîd, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı