Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2023 Sohbeti #90 — Mesnevî 1570: Zâtî Aşk ve Sıfatî Aşk

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2023 Sohbeti #90 — Mesnevî 1570: Zâtî Aşk ve Sıfatî Aşk. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Table of Contents

Açılış — Eûzü-Besmele, Eftalu’z-Zikr Tevhîd, Hayat-Ömür Niyâzı; «Hakk’ı Hak Bilip Hak Yolunda Mücadele Edenlerden Eyle» Duâsı; «Eşhedü En Lâ İlâhe İllâ’llâh ve Eşhedü Enne Muhammeden Abduhû ve Resûluh Akîdesine Sahip Yaşayıp Cânını Teslim Eden Kullarından Eyle» Niyâzı; 1570. Beytte Kalmıştık — Mesnevî Şerhinin Bu Hafta Devamı

Euzu billahi mineşşeytanirracim. Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Eftaniz zikir fa’lem ennehu. La ilâhe illallah. Hak Muhammedün Resûlullâh. Cemin en elmiyyey vel mürselin vel hamdülillahi rabbi’l alemin. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Âmîn. Gündüzlerinizi hayırlı eylesin. Âmîn. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim hem bu dünyada hem ahirette afiyet verdiği kullarından eylesin. Âmîn. Rabbim bizleri de ve ümmet-i Muhammed’e hak ve hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Âmîn. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı savaş açan, cihâd eden kullarından eylesin. Âmîn. Rabbim son nefesimize kadar buyurun. Eşhedü enne ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü, akidesine sahip bir şekilde yaşayıp, öylece canını teslim eden kullarından eylesin.

Âmîn. Ejmeyn. 1570. beytte kalmış. Ondan önce okumuşuz.


Mesnevî 1570 Beytinin Tilâveti ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı’nın Mukayesesi — «Cevrinde Öyle Tatlılıklar Var Ki, Mâlik Olduğun Letâfet Yüzünden Kimse Seni Hakkıyla Anlayamaz; Hem İnerim Hem de Sevgili İnanır da Kereminden O Cevri Azaltır Diye Korkarım; Kahrına da Hakkıyla Aşığım, Lütfuna da; Ne Şaşılacak Şey Ki Ben Bu İki Zıdda da Gönül Vermişim»; Erzurumlu İbrâhim Hakkı’nın «Kahrın da Hoş, Lütfun da Hoş» Sözüyle Eşitliği — «Aşıkların Bir Kısmı Kahrı da Lütfu da, İki Zıddı Birleştirmişler»

Cevrinde öyle tatlılıklar var ki, malik olduğun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz. Hem inerim hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım. Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Ne şaşılacak şey ki ben bu iki zıdda da gönül vermişim. Erzurumlu İbrahim Hakk’a ziyaret edemiş ya kahrın da hoş, lütfun da hoş diye. Aşıkların bir kısmı kahrı da lütfu da, iki zıddı birleştirmişler. Her ikisini de hoş görmüşler.


Aşıklar Tasniifi: Zâtî ve Sıfatî Aşk — «Aşıklar İçinde İkiye Ayrılırlar — Aşık-ı Zât (Direkt Zâta Âşık) ve Aşık-ı Sıfat (Sıfatlara Âşık Kalanlar)»; «Bu Pîr Seviyesindeki Zâtların Mertebesidir»; Cibrîl Hadîsi — İhsânın Tarifi: Allah Resulü’nün «Allah’ı Görüyormuşçasına Kulluk Etmendir, Sen O’nu Göremesen Dahi Her An Onun Seni Gördüğünü Hissedip İdrâk Edip Öyle Kulluk Etmendir» Sözüyle İki Mertebenin Açıklanması — Üst Mertebe Zâtî Aşk, Alt Mertebe Sıfatî Aşk

O yüzden aşıklar da kendi içlerinde ikiye ayrılırlar. Bir, aşık zat veya direkt zata aşık olanlar, iki, yine aşık ama sıfatlara aşık olan, sıfatta kalanlar. Bu normalde aşıkların içerisinde ince bir perdedir. Bunu normal bir dervişin anlaması, normal bir dervişin bunu ayırt etmesi mümkün değildir. Bu pir seviyesindeki zatlar, tabiri caizse zata aşık olanlardır. Bir çıt altı da o sıfata aşık. Tabiri caizse sıfatı aşk denir onlara. Cibril aleyhisselâm geldi, iman nedir dedi, İslam nedir dedi. Üçüncü soru, ihsan nedir? Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ihsanı tarif ederken, Allâh’ı görüyormuşcasına kulluk etmendir dedi. Sonra durdu, dedi ki, Sen onu göremesen dahi her an onun seni gördüğünü hissedip, idrak edip öyle kulluk etmendir dedi. aşık zat ile aşık sıfat arasındaki fark burasıdır.

İhsan mertebesindeki, ihsan mertebesi.


Aşıklığın Aşığa Perde Olması — «Aşıklığa Perde Yine Aşıklıktır»; «Aşk Ona Perde Koymaz, Onun Aşıklığı Ona Perdedir»; «Anlaşılması Güç Bir Şey, Ancak Yaşanması Lâzım»; «Nefsini Tanımada veya Rabbini Tanımada Önünde Aşıklığının Perde Oluşması»; Eskilerin «Hicâb-ı Aşk» Tâbiri; «Sıfatların Tecellîyâtına Gark Olur, O Zâttan Koku Almamıştır»

O zaman öyle aşıklar vardır ki o aşık zattır. Aşık zat olunca o kahrın da hoş, lütfun da hoş der. Aşık zat olunca Hazreti Pir gibi kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da ne şaşıracak şey ki ben bu iki zıdda da gönül vermişim der. Burada o iki zıddı kendi nefsinde birleştirir. Ama o artık normal aşık değildir. Şimdi, aşık sıfatlı olana bazen burası ince perde. Burayı gelecek nesiller iyi anlasınlar. gelecek nesillere bir nasihat gibi. Bu sıfatlı aşıkta kalanlara aşık ayrı bir perde olur onda. Aşıklık ayrı bir perde olur. Şimdi diyeceksiniz ki aşıklık insana perde olur mu? Evet. Aşıklığa perde yine aşığa aşıklıktır. Aşk ona perde koymaz. Onun aşıklığı ona perdedir. Çünkü bu böyle anlaşılması güç bir şeydir. ancak yaşanması lazım.

O aşığın önünde aşıklık nerede perde olur diye. O böyle nefsini tanımlamada veyahut da Rabbini tanımlamada önünde aşıklığı onun bir perde oluşturur. Ona eskiler hicap perdesi der. O perdede kalır o. Ama kendisini aşık zanneder mi? Evet. Burası biraz böyle anlamayanlar için şerriata mukayyir gelebilir. Orada o kimse sıfatların tecelliyatına gark olur.


Sıfatî Aşıkın Velîlik Mertebesi — «Tam Bir Ârif-i Billâh Değildir Aslında, Velîdir, Mürşiddir»; «Tam Önünde O Perdeyi Bitirememiştir»; Aşıklığı Ayrı Perdede, Maşûku Ayrı Perdede, Aşkı Ayrı Perdede Görür; Tevhîde Tam Ulaşmamış; Nefsi Son Hâliyle Kemâle Ermemiş; Mürşid-i Kâmillerin Kendi İçindeki Vartaları — Her Mürşid Bunu Anlamaz, Çözümleyemez; Üstâdların İç Sırrı

O zattan koku almamıştır. Onda zati kokusu yoktur. Zati kokusu olmadığından dolayı o tam bir arif-i billah değildir aslında. Velidir. Bakın velidir. Mürşiddir ama tam önünde tam o perdeyi bitirememiştir. Şimdi diyeceksiniz ki bana ya bu noktalara gelen kaç kişi var ki ben anlatayım da benimle beraber ölüp gitmesin. Ben anlatayım. Hiç olmazsa ilmen bilsin insanlar. O kimse burası bakın tekrar söylüyorum. O kimse aşıklığı ayrı perdede, maşû ayrı perdede, aşkı ayrı perdede görür. Tam tevhide ulaşmamıştır daha bu. O yüzden o nefsi de bu menada tam son nokta son haliyle kemale ermemiş olur. Bir perde ince bir perde var. O ince perdeden öbür tarafı görür kokusunu alamaz. O görme onu yanıltır. Bu artık mürşid-i kamillerin kendi içerisindeki vartalarıdır.

Üstadların kendi içlerindeki vartalarıdır bu. Bunu her üstad anlar mı? Hayır. Üstatlık yapar, şeyhlik yapar, mürşidlik de yapar. Ama bunu her mürşid de anlamaz. Her mürşid bunu çözümleyemez.


Hz. Pîr’in En Yüksek Perdeden Konuşması — Anlayışı Olmayanlara «Şerîate Muhâlif» Görünebilir; «O Yüksek Perdeden Konuştuğunu Ancak Yüksek Perdede Olanlar Anlayabilir»; Enel-Hak Sözü — Hangi Perdede Söylenmiş? «Sıfat Perdesi» Tahkîki; «Zât Perdesinde Olsaydı Enel-Hak Demezdi, Çünkü Zât Perdesi Kendinde Hiçbir Şey Görmemektir, Kendini de Görmemektir»; «Kendisini Görmeyen Ancak Enel-Hak Der Gerçek Mânâda — O da Demez»

Hazret-iPir böyle en yüksek perdeyi öyle konuşuyor ki zaten usulü o. O yüksek perdeden konuştuğunu ancak yüksek perdede olanlar anlayabilir. Yoksa okur geçer bunu. Ne diyor? kahrın doğuş, lütfun doğuş diyor ya Erzurum’un İbrahim Hak gazeteleri de. Veyahut da bunu söyleyen Pir efendiler çoktur. Kahrın doğuş, lütfun doğuş derler. Bu hangi halde, hangi perdede konuşulur onu bilmez ama teknik olarak da, hal olarak da, söz olarak konuşuyor herkes. Zaten en büyük sufilikte sıkıntı bu. o kimse diyor ki kahrın doğuş, lütfun doğuş. Bunu anlat hal olarak bana. Kahrın doğuş, lütfun doğuş, iki sıddı birleştirmenin perdesini anlat bana. Bu hangi perdeden? Sen hangi perdede bunu söyledin? Ene’l-Hak dedi ya hangi perdede dedi bunu?

Zat perdesinde mi dedi, sıfat perdesinde mi dedi? Örneğin Ene’l-Hak demesi onun sıfat perdesi yani. Zat perdesi değil, zat perdesine geçmiş olsaydı zaten Ene’l-Hak demeyecekti. Neden? Zat perdesinde kendisini görmeyecekti çünkü. Kendisini görüyorsa zat perdesinde değil henüz daha. O yüzden kendisini görmeyen ancak Ene’l-Hak der. Gerçek manada. Der mi? Demez o da. Neden? Zat perdesi çünkü kendinde hiçbir şey görmemektir. Kendini de görmemektir. ama normalde zat perdesine gelmeyen sıfat perdesine gelen hepsini de ayrı zanneder. Aşık ayrı, maşık ayrı, aşk ayrı zanneder. Ve o aşıklığını zirvede görür. Aşıklığını zirvede gördüğü için onun aşıklığı ona perde olur.


Her Hâl ve Makâmın Perde Oluşu — Dervişin Dervişliğini, Zâkirin Zikirliğini, Esmâ Alanın Esmâsını, Hâl Görenin Hâlini Zirvede Görmesi; «Rüyâ Görenin Kendisiyle Alâkalı Şey Olduğunda Rüyâda Takılıp Kalması»; «Hizmet Eden Dervişin Hizmetinin Ona Perde Olması»; «Cömertin Beş Kuruş Verdiğinin Gözüne Görünüp Perde Olması»; «Birisinin Elinden Tutmanın Bir Şey Olarak Hissedilmesinin Perde Olması»; Sufîlikte Her Hâl ve Makâm Orada Takılıp Kalandaysa Perdedir

Dervişin dervişliğini zirvede görüp dervişliğinin ona perde olması gibi. Zakirin zakirlini zirvede görüp zakirlinin ona perde olması gibi. Veya hatta bir esma alanın esmasını zirvede görüp perde olması gibi. Hâl gören dervişin hâli zirvede görüp o hâlin onda perde olması gibi. Rüya gören bir kimsenin rüyada kendisiyle alakalı bir şey olduğunda o rüyada takılıp kalıp onun perde olması gibi. Derviş bir hizmetin ucundan tuttu. Ben hizmet ediyorum dedi. Hizmet ona perde oldu. Cömert gitti birisine beş kuruş verdi. Beş kuruş verdiği gözüne göründü. Ona perde oldu. Veya birisinin elinden tuttu. Birisinin elinden tutunca kendinde bir şey gördü. O ona perde oldu. Bakın sufilikte her hal ve makam o kimseye perde oldu orada takılıp kalıp kaldıysa.

Oradan ilersini görmüyor, oradan ilersine gitmiyor. Oradan ilersini görmeyince gitmeyince o onda perde oldu. Aynı şey bu normalde sıfatı aşkta kalanlar da aşk onlara hicap oldu, perde oldu. Onlar zata yürümeleri gerekirken biz ona şöyle diyeceğiz. Nasıpları o kadarmış, istidaatları o kadarmış. Orada takıldılar, kaldılar onlar orada kaldılar. Bu ne oldu? Sıfatı aşkta kaldı. Oysa tecelliyata baksalar tecelliyatın zahiri komple. Baktığı zaman eşya hükmündeki her şey aşkın zahiridir. Aşkın batını ise hakkın zatıdır. Ama sıfatsal tecelliyatta kalan zati tecelliyata geçemedi, orada kaldı. Ben ancak bunu bu kadar anlatabildim. Şimdi önce bunu anlattım ki zati aşkı, zati aşığı daha iyi anlayabilirim.

Normalde şimdi eğer ki o sıfatı aşktan geçseydi, aşıkı zata ulaşacaktı. Ve o nerede olursanız olun Allâh sizinle beraberdir. Hadis-i şerifin onda tecelli etti. O Allâh’ı görmüyorsan her daim o seni görüyor tecelliyatında kaldı.


«Allah’ı Görüyormuşçasına Yaşamak» Mertebesi — Lokmân 31/5’in Tilâveti: «Onlar Rab’lerinden Bir Hidâyet Üzeredirler, İşte Felâha Erenler Onlardır»; Hadîs-i Kudsî: «Ben Gizli Bir Hazîneydim, Bilinmek İstedim, Mahlûkatı Yarattım»; Mahlûkat İçinde Halîfe Olarak İnsanın Yaratılması; Adem’in Cenâb-ı Hak’ın Sûretinde Yaratılması; Âlemin de Adem’in Sûretinde Yaratılması; «Adem’e Baktıkça Adem Bana Ayna Oldu — Hem Zâtı Hem Sıfatı Kendi Nefsinde Cem Etti»

Zati aşk ise Allâh’ı görüyormuşçasına yaşadı. Bakın Allâh’ı görüyormuşçasına. Lokman âyet 5, onlar, onlar Rab’lerinin gösterdiği hidayet yolunda yürüyenlerdir. kurtuluşa erenler de onlardır. Onlar Rab’lerinin hidayet yolunu takip edenlerdir. Zati aşka ulaşanlar. Cenâb-ı Hak dedi ya ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim, mahlukatı yarattım. Mahlukatın içerisinde de kendime halife olarak insanı yarattım. İnsanın içerisinde de, insanların içerisinde de ilk insan olarak Adem’i yarattım. Ve Adem’i de kendi suretimde yarattım. Alem’i de Adem’in suretinde yarattım. Adem’i kendi suretimde yarattım. Adem’e baktıkça Adem bana ayna oldu. Çünkü Adem hem zatı hem sıfatı kendi nefsinde biriyle cemeledi, tevhid ehli oldu.

Hem sıfatsal aşk hem zati aşk Adem’in üzerinde ne yaptı? Tecelli etti. O yüzden Cenâb-ı Hak Adem tam bir adem, adem’in üzerinde bir şey oldu. Ama Adem tam bir ayna olunca Adem’e baktı, tabir-i caizse kendini seyretti. bu normalde asıl Adem’in yaratılışındaki maksat buydu. Ayet-i Kerimede de dedi ya, ben sizi bana kulluk edin, beni tanıyın, beni bilin diye yarattım.


Zâriyât 51/56’in Tahkîki — «Beni Bilin, Beni Tanıyın Diye Yarattım»; Tanımanın Bilmenin Zirvesi: Zâtı Tanımak, Zâtî Aşka Ulaşmak; «Görüyormuşçasına Yaşamak»; Cenâb-ı Hak’ın Adem’i Yaratmaktaki Murâdı: «Kendi Zâtı Sevilsin Diye»; Mahlûkattaki Bir Şeye Muhabbet’in Aslında Allah’ın Sıfatına Muhabbet Olması; Sıfata Muhabbet Doğrudan Zâta Atfedilir — «Ama Mürîd Bu Hakîkate Ulaşmadı İse Yaratılıştaki Hikmeti Anlayamadı»

İşte beni bilin, beni tanıyın, beni bilin, beni tanıyanın, tanıyın zirvesi zatı tanımaktır. Zati aşk’a ulaşmaktır. Çünkü tanımanın bilmenin zirvesidir o. Görüyormuşçasına yaşamaktır. Ve Cenab-ı Hakk’ın muradı Adem’i yaratmaktaki muradı kendi zatı sevilsin diyedir. Ve Cenab-ı Hakk kendi zatıyla zahir olarak eşyayı yarattı, bütün mükavanatı yarattı. Ve mükavanatı yaratınca mükavanattaki herhangi bir şeye muhabbet eden bir kimse aslında Allâh’ın sıfatına muhabbet etti. Allâh’ın sıfatına muhabbet edince muhabbet, sevme direkt Allâh’ın zatına atvolundu. Ama eğer ki bir mürid bu hakikate ulaşmadı ise o zaman yaratılıştaki hikmeti anlayamadı. Yaratılıştaki hikmet onun zatını sevmekti, onun zatına aşık olmaktı, onun zatına yönelmekti.

Ve aşkın zirvesi de o zata aşık olmaktı. Ve eğer o manada, eğer ki o kimse o dereceye vardığında, aşığın bu manada ikiliği kalmadı. Aşık da oldu, maşık da oldu, aşk da o oldu o esnada, o esnada. Ve böylece o aşık, o aşık, aşkın bütün tecelliyatlarını üzerinde topladığından dolayı ben aşkım dese de onun hakkı oldu. Ve hangi mertebede, hangi tecelliyatta olursa olsun onun adı aşk oldu. Artık onda ikilik kalmadı, zati aşk tevhidin zirvesi olmuş oldu. Burası biraz sıkıntılı bir yer. O hale gelen kimse için zıtlıklar, zıtlıklar bir göründü. Artık tüm zıtlıklar onun nefsinde birdir. İyilikti, güzellikti, çirkinlikti, ekşiydi, tatlıydı, iyiydi, kötüydü. Bunların hepsi de ne oldu? Bir oldu. o yüzden bu haliyle hallenenler dediler ki, bu haliyle hallenenler, kahrın da hoş, lütfun da hoş dedi.

Bu haliyle hallenenler o zaman dediler ki aslında gerçek olan neymiş? Bu alemde her şey ve hepsi de aşkmış dediler, çıktılar işin içerisinden. Allâh bizi o haliyle hallendirdiklerinden eylesin.


Zâtî Aşkta Aşk-Aşık-Maşûk Birleşmesi — «O Aşık, Maşûk da Oldu, Aşk da O Oldu O Esnâda»; «Onun Hakkı Oldu — Ben Aşkım Dese de Onun Hakkı Oldu»; «Hangi Mertebede Olursa Olsun Onun Adı Aşk Oldu»; «Onda İkilik Kalmadı, Zâtî Aşk Tevhîdin Zirvesi Olmuş Oldu»; Bu Hâliyle Hallenenlerin «Kahrın da Hoş, Lütfun da Hoş» Demesinin Asıl Mertebesi; «Bu Âlemde Her Şey ve Hepsi de Aşkmış» Çıkışı

Allâh hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam, bu sebepten bülbül gibi feryat ederim. birleştirmiş ya zıtlıkları, diyor ki Allâh hakkı için dikenden Allâh’ın kahır deryasından kurtulur da bülbül gibi gül bahçesine düşersem bu sebepten bülbül gibi ağlar sızlarım. sanki kahrından şikayet etmişim gibi anlaşılır. Sanki kahrı ona çilesi, sıkıntısı, gamı, kederi ona ağır gelmiş gibi olur. İkilenmiş olurum o zaman, ikilemiş olurum ve bülbül gibi feryat figar ederim. ağlarım, gam çekerim. Neden ben buradan kurtuldum diye. Bu ne şaşılacak şey bülbüldür ki ağzını açınca dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar. İkisini de bir görür, zata, zati aşka gark olanlar bu aşkın tecelliyatından dolayı artık kahrı da lütfu da şerbet edip içenler aslında kahrı da lütfu da bir kadeh doldurmuş, ikisini karıştırmış yudum yudum şerbet gibi içiyor.

Bu hal ile halledenlere bu. Edebiyat yok.


«Edebiyat Yok» — Kahrı-Lütfu Şerbet Edip İçmenin Yaşam Şartı Olması; Mesnevî Beyti: «Allah Hakkı İçin Bu Dikenden Kurtulur, Gül Bahçesine Kavuşursam, Bu Sebepten Bülbül Gibi Feryâd Ederim» — Çünkü Kahırdan Lütfa Geçince de Bülbül Gibi Ağlayacak; «Bu Bülbüldür Ki Ağzını Açınca Dikeni de Gül Bahçesiyle Beraber Yutar»; «Kahrı da Lütfu da Bir Kadeh Doldurmuş, Yudum Yudum İçiyor»

Bakın edebiyat yok. Edebiyatta güzel bunlar, öyle değil. Adam oftay demeyecek. Bu öyle bir şey değil. Bu kendi iç aleminde her şeyin onun eseri olduğunu, her şeyin ondan geldiğini ve her şeyin o olduğunu idrak edecek. Allâh bizi onlardan eylesin. Bu bülbül değil, ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler kendisine hoş gelmekte. Bu bülbül değil, bu dışarıdan bülbül gibi görünür. Ama o bülbül değil. Bu aşka erişenler dışarıdan bakıldığında bülbül gibi gelir. Hayır onlar bülbül değildir. Onlar ateş canavarı gibidirler. Çünkü onlar normalde onun aşkıyla ne kadar kötü, ne kadar zor, ne kadar ızdıraplı bir şey var ise onun gönlüne hoş gelir o. Bir başkasına ateş görünen onun gönlünde şerbettir.

Bir başkasına zorluk görünen onun gönlünde kolaylıktır. Onlar öyle teslim olmuşlardır ki ondan gelen her şeye kendi iç alemlerinde boyun mükeller. Dışarı bir şey hissettirmezler ki dışarıdakiler bu mevzuyu anlamasınlar diye. Burası sır bir perdedir. O yüzden hasta olsan herkes gibi doktora gideceksin, sırrı ifşa etmeyeceksin. Karnın acıktı mı dediklerinde acıktı diyeceksin, ifşa etmeyeceksin. Onların yemeleri, içmeleri, sağa dönmeleri, sola dönmeleri hepsi de onunla alakalıdır. O yüzden onu normal insan gibi görsen dahi o normal insan değildir. Allâh bizi cümlemizi onlardan eylesin. Âmîn.


«Bülbül Değil, Ateş Canavarı» — Onun Aşkıyla Bütün Kötü Şeylerin Hoş Gelmesi; «Bir Başkasına Ateş Görünen Onun Gönlünde Şerbettir»; «Onlar Öyle Teslîm Olmuşlardır Ki Ondan Gelen Her Şeye Boyun Eğmişler»; Sırrı İfşâ Etmeme Edebi: «Hasta Olsan Herkes Gibi Doktora Gideceksin, Karnın Acıktı Mı Acıktım Diyeceksin»; Onların Yemeleri-İçmeleri-Sağa-Sola Dönmeleri Hepsinin Onunla Alâkalı Olması; «Onu Normal İnsan Gibi Görsen de Normal İnsan Değildir»

Güle âşık halbuki esasen kendisi gül, kendisine âşık kendi aşkını aramakta. o aşk deryasına dalmış aşk deryasında güle âşıkmış gibi görünüyor. Ama o esasen zât çünkü, zât kendisine âşık. Kendisine âşık olduğu için sevdiği de kendisi. Sevdiği de kendisi olduğu için o kendisinden başka bir şey görmüyor. Kızılkan oldu tüm kainat kalbimde. Yeşil, mavi, siyah, beyaz anlamsızlaştı. İyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik kayboldu. Deryalar, ormanlar, gökler, arş dahi. Kızılkan. Ben benlikten çıktım, ben de kızılkan oldum. Harfler karışmış, kızılkana dönmüş sözler. Tek anlam aşk. Aşk aşkı anlatmada yine kızılkan. Âşık, maşuk kalktı her şey. Aşktan kızılkan. Bunu anlayan bildik galemde he ne var ise hep aşk imiş desin, çıksın işin içinden.

Buraya kadar bu akşamlık. Evet, Allâh bizi âşıklardan eylesin. İlahi akıl kuşlarının kanatlarının efsafı. Önümüzdeki hafta Allâh izin verirse, nefes olursa buradan devam edeceğiz.


«Güle Âşık Halbuki Esâsen Kendisi Gül» Beyti — «Kendisine Âşık, Kendi Aşkını Aramakta»; Zât’ın Kendisine Âşıklığı; «Sevdiği de Kendisi Olduğu İçin Kendisinden Başka Bir Şey Görmüyor»; Mustafa Efendi’nin Şahsî Tahkîki: «Kızılkan Oldu Tüm Kâinât Kalbimde, Yeşil-Mavi-Siyah-Beyaz Anlamsızlaştı, İyilik-Kötülük-Güzellik-Çirkinlik Kayboldu, Deryalar-Ormanlar-Gökler-Arş Dahi Kızılkan, Ben Benlikten Çıktım, Ben de Kızılkan Oldum, Tek Anlam Aşk»; «Bunu Anlayan Bildik Galemde Her Ne Var İse Hep Aşk İmiş Desin Çıksın İşin İçinden»

1575. İnşallah. O hafta kısa tuttuk böyle bu aşk, zati aşk, sıfati aşk. Tabiri caizse anlatayım mı anlatmayayım mı, söyleyim mi söylemeyeyim mi. Uzun süre bunun muhakemesiyle geçti. Üç dört gündür böyle durdum, yattım, kalktım tabiri caizse anlaşılmazsa insanların küfrüne sebep olurum diye kendimle çok savaştım. En sonunda bugün karar verdim kendi kendime. Dedim ki yok anlatayım. Yarın öbür gün bir yerden duyarlar dedim. Üstadımız bize bunu anlatmadıydı denmesin dedim. Bir kenarda kalsın inşallah. Mübarek Hz. Pir zor girift anlatılması güç olan şeyleri o yönü çok hoşuma gidiyor. Aravi çok girift anlatır. işin içinden böyle Aravi’yi tanımayan, ekolünü bilmeyen, onun böyle gidiş yolunu bulamayan bir kimse Aravi’yi anlaması çok zordur.

Anlamadığı için de anlatması çok zordur. Çünkü aşıklığın perdelerini anlatırlar hep. Hazret-i Mevlânâ ise Celalettin Rum Hazretleri’nin tarzı böyle örneklerle, hikayelerle götürür işi. Ama Allâh affetsin beni benim gördüğüm bu Aravi’den bir çift daha ileri anlatır ama hep bunu söylerim. Anlattığı şeyler Aravi’den daha derinlemesine ve daha yüksektir. Ama dil anlatış tarzı daha sade’dir. bunu böyle değişik hikayelerle, örneklerle anlattığı için sırrı içerisinde saklar. bunu şimdi örneğin bu beyti kapattım ama açayım tekrar. bu birkaç haftadır mesela bir iki haftadır yaptığımız bu sohbetlerde o kadar çok böyle derinlemesine şeyler ki, böyle onu ama şeyin içerisine koymuş, hikaye gibi anlatmış. işte kahrına da hakkıyla aşığım.

Kahrına. bu ne demek? Allâh’tan gelen bütün zorluk olarak ne var ise zorluğa aşığım. bu akıl üstü bir şey. Zorluya sıkıntıya aşığım dediğinde bu akıl üstü bir şey. Aklın kabul edeceği bir şey değil bu. Bakın bu aklın kabul edeceği bir şey değil. Akıl üstü konuşuyor. Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Şimdi masanın bir köşesine kahrı koyun, bir köşesine lütfu koyun. Akıl lütfa gider. Nefis lütfe gider. Tabiri caizse bir köşede ekmek var, bir köşede hiçbir şey yok. Koy buraya nefsi, nefis ekmeye doğru gider. Bakın bütün mahlukatı buraya koyun, ekmeği oraya koyun, orada hiçbir şey olmasın. Bütün mahlukat ekmeye gider. Ancak aşıklar ekmeye gitmezler. Bütün insanlık mükafata koşar. Bütün insanlık.

Bakın kim tebessüm ediyor ona gider. Kim yumuşak huylu ona gider. Bütün bekar erkeklere desem ki yumuşak huylu, nur yüzlü, tatlı mı tatlı her dediğinizi yerine getirecek olan bir bayan var. Evlenir misin? Herkes evlenirinde. Bütün kadınlara desen ki yumuşak huylu, tatlı mı tatlı bir dediğinizi zikretmeyecek bir adam var. Evlenir misiniz? Bütün bekarlar evlenir. Evet. Desem ki erkeklere eli maşalı yanına yaklaşmam mümkün değil. Sen ona sevgilim desen defol git ulan şerefsiz adam diyecek bir kadın var. Kim alır nikahını desem kimse almaz. Neden? İnsan nefsi hep böyle nefse tatlı gelecek olan şeylere doğru koşar. Bakın aklın durduğu yer. Kahrına da hakkıyla aşığım. Ya burada beyin iflas ediyor.

Burada akıl iflas ediyor. Diyor ki bu yoldan yürüme bırak diyor burayı. Ne demek ya kahrına da hakkıyla aşığım. Burada her şey iflas etti. Bugüne kadar öğrendin, ilim bugüne kadar aldın, eğitim bugüne kadar yaptın ne? İster doçent ol, ister profesör ol. Hangi eğitimi aldıysan al. Burada akıl durdu, aklı reddedecek onu. Aklı onu reddedecek. Böyle bir şey yok diyecek. Evet. Batı kafası, layık kafa, batı kafa, batı kafa, materialist kafa, dünyevi kafa, sufilerin dışındaki bir kafa bunu kabul etmesi mümkün değil. Söylenecek söz değil bu. Bunu derinlemesine düşündüğünde bunun içerisinden aklınla çıkamazsın mümkün değil. Özür dilerim. Bu mümkün değil aklınla bunun içinden çıkması. bir kimse kahrına da, lütfuna da hakkıyla aşığın diyemez.


Şeyh Efendi’nin Bursa’da Mustafa Efendi’ye Verdiği Tâlim (1993-94) — «Bir Dizine-Baldırına Ateş Dökecekler, Diğer Dizine Gül Yağı Dökecekler»; «Ateş Dökene de Gül Yağı Dökene de Bir Görmezsen Kemâlâta Eremezsin Mustafa Efendi»; Yakın Çevrenin «Filancayı da Affedecek misin?» Sorularına Mustafa Efendi’nin İçten Cevabı: «Senin Bacağına Hiç Ateş Döken Olmamış, Bir Bacağına Ateş Dökeni Affetmedikçe Kemâlâta Eremezsin»; «Kalbinin Bir Köşesini Hançerleyen Birini, Kalbini Parçalayıp Tava Yapıp Yiyeni Affetmek» — Sufîliğin Hakîkî Ölçüsü; Mevlânâ’nın «Akıl Aşka Gelince Çamura Saplanmış Eşek Gibi Apışıp Kalır» Beyti

Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi, böyle Bursa’ya yeni geldiğim zamanlar böyle çekti beni kenara, oturuyor böyle. Ciddi bir şey konuştuğunda koltuğun ucuna gelir oturur. Otur dedi böyle ben oturdum. Bir dizine dedi baldırına ateş dökecekler bundan sonra dedi. Bir dizine de gülya dökecekler dedi. Ateş dökene dedi, gülya dökene dedi. Bir görmezsen dedi, kemalah eremezsin. Mustafa Efendi bundan sonra dedi. İkisini bir göreceksin dedi. Emredersiniz efendim dedi. Kimisi sana kötülük yapacak, kimisi iyilik yapacak. Kimisi gelecek senin bacağına ateş dökecek. Bildiğin ateş dökecek. Kimisi de gelecek senin bacağına gülya dökecek. İkisini bir göreceksin ve seveceksin. Yıl 93-94’tü. Şimdi bazen yakın çevre sorar. filanca onu da affedecek misin?

Ben içimden derim ki, senin bacağına hiç ateş döken olmamış. Sen hiçbir ateş dökeni affetmemişsin. Sen bir bacağını affetmemişsin. Sen bir bacağına ateş dökeni affetmedikçe kemalah eremezsin. Sana zarar vereni sen affetmedikçe sen kemalah eremezsin. Sen kalbinin bir köşesine, bir köşesine hançerleyen bir kimseyi affetmemişsin. Kalbini parçalayıp, senin kalbini parçalayıp, senin gözünün önünde tava yapıp yiyeni seni hiç affetmemişsin. Sufilik öyle değil. Bak ne diyor. Hazret-iPir, Kahrına da hakkıyla aşığım. Lütfuna da. Ne şaşılacak bir şey ki ben bu iki zıddada gönül vermişim. İkisini birleştirmiş. Tehvidin zirvesine gelmiş. Zirvede dolaşıyor. Artık onun için iyilikti, kötülüktü, çirkinlikti, güzellikti.

Zarar veriyordu. Fayda veriyordu. Yok. Burası aklın bittiği yer. Aklın burada şaşırdığı yer. Aklın burada tabiri caizse başka bir beyette diyor ya, akıl aşka gelince diyor, çamura saplanmış eşek gibi apışır kalır.


«Aklın Bittiği Yer» Tahkîki — «Bu Yoldan Yürüme, Bırak Diyor Akıl»; «Bütün İlim, Eğitim, Doçentlik, Profesörlük — Burada İflas Eder, Akıl Onu Reddeder»; Batı-Lâik-Materyâlist-Modernist Kafanın Bunu Kabul Etmesi’nin İmkânsızlığı; Hz. Pîr’in İbnü’l-Arabî ile Mukayesesi: «Arabî Çok Girift Anlatır, Onu Tanımayan Anlayamaz»; «Mevlânâ Daha Sâde Anlatır Ama Anlattığı Şeyler Arabî’den Daha Derin ve Yüksektir»; «Hikâye-Örneklerle Sırrı İçinde Saklar»; Kahrı da Lütfa da Aşığım Demenin Akıl Üstü Bir Sözleyiş Olduğu Hakîkati

Akıl aşka gelince çamura saplanmış eşek gibi çakılır kalır. Akıl aşka geldi, çakıldı kaldı. Yalnız bu böyle edebiyat değil. Bunu yaşamak. Bunu Allâh’ı görüyormuşçasına yaşamak. Hazret-iPir’in en önemli özelliği bu. Öyle uç, öyle ağır. Öyle yüksek perdeden konuşuyor. Bunu normalde ancak o kimse iyice düşünüp idrak ederse o zaman onun gerçek manasına doğru koşuyor. Ve eğer gerçekten onu ince bir şekilde düşünmezse onu yapamıyor, edemiyor onu, mümkün değil. Ve Allâh hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursa o gül bahçesine kavuşursam bu sebepten bülbül gibi feryat ederim. bir kimse dikenden kurtulduğu için ağlar, figan eder mi? Diyor ki ben zorluktan kurtulursam, ben sıkıntıdan kurtulursam ola ki benimle olan irtibatı kesilir diye diyor.

Gül bahçesindeki bülbül gibi ağlamaya, feryat etmeye başlarım. ben onun karnında kendimce aşık oldum ya, o karnından da ayrılmak istemem. Lütfuna da aşık oldum ya, lütfundan da ayrılmak istemem. Her iki halden de ben ayrılmak istemem. Eğer ki ben kahırdan lütuf bahçesine geçersem, bu sefer kahırdan lütuf bahçesine geçtim diye bülbül gibi feryat eder, inler, ağlarım. Lütuf bahçesinden kahır bahçesine geçersem, bu sefer de lütuf bahçesinden niçin ayrıldım, lütuf bahçesinden nasıl gibi ben yürüdüm, gittim diye bu sefer de o yüzden ağlarım. O her ikisinde ben kendi nefsimde cem ettim. Her ikisinde ben birleştirdim. Her ikisinde öyle bir zatı aşka ulaştım ki ben aşktan başka bir şey kalmadı bende.

Artık benim adım aşk oldu. Benim adım aşk, ben kalmadım. Ben kendimden de geçtim. Benden bir eser de kalmadı. Benim kimliğim, kişiliğim, benim şehlim, dervişlim, benim zakirliğim, nakiblim, nükabbalığım kalmadı. Benim hiçbir şeyim kalmadı. Ben sadece ve sadece aşk kesildim. Ne maşuk kaldı, ne aşık kaldı. Ne aşık kaldı, ne aşık kaldı. Orta yerde sadece aşk kaldı. Çünkü bu bülbül değil, bu ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler kendisine hoş gelmedi. Bu bülbül gibi görünüyor o. Aslında o, sen ona bakıyorsun o büyük bir veli, o büyük bir mürşid-i kâmil. Sen onu zannediyorsun ki bülbül gibi, o bülbül değil, o bir ateş canavarı. Onun aşkıyla bütün kötü şeyler kendisine hoş geliyor. O öyle bir ateş canavarı ki, o ateşi şerbet etmiş.

Ateşi şerbet etmiş. O yüzden ateşin ateşten korkusu mi olurmuş? Her şey ateş. Her şeye ateş olunca ateşin ateşten korkusu kalmaz. Her şey kan, kızıl, kıyamet olmuş. Kendinde kan, kızıl, kıyamet olmuşsun. Hangi kandan korkacaksın? Hangi kızıl, kıyametten korkacaksın? Aşk öyle bir şeydir çünkü. Hiçbir şey bırakmaz önünde. Bir tek kendisi kalır. Bir tek kendisi kalır. O çünkü, o öyle bir canavardır ki kendisinin haricinde ne varsa yalar, yutar. Ya buna razı olursun kendinle alakalı hiçbir şey kalmamacısına yürürsün aşk meydanına ya da çekilir gidersin. Bu meydan ikilik kaldırmaz. Korkarsan kan, kızıl, kıyametten geri adım atarsın. daha önceki beyitlerde atıyordu ya ateşe. Attı bir genci. Genç dedi ki koşun.

Burada hayat var dedi. Ardından bir kızı daha attı. Kız ne diyordu annesine? Anneciğim aldanma gel. Dışarıdan sana ateş görünen içerisi diyordu. Güllük, gülistanlık. Yine Hazreti Pir anlatıyordu. O yüzden o neymiş? Ateş canavarıymış. Güle aşık. Halbuki esasen kendisi gül. kendisine aşık. Kendi aşkını aramakta. Kendini kendisi kendisine aşık. Kendi kendisine aşık. O yüzden insanı yarattı ve insan da kendisini seyretti. Sende seyretsin. Sen öyle aşka dal öyle kendini cilala, öyle ayna ol kendisini sende seyretsin. Ama sen sende kalırsan o sende kendisini seyretmez. Sen sende kalma. O kendisini sende seyretsin. Rabbim onlardan eylesin. Âmîn. Ne güzel demişti mi?


Hitâm — Türkü Misalleri ile Kapanış: «Karadır Kaşların, Ferman Yazdırır, Bu Dert Beni Yâri Diyâr Diyâr Gezdirir, Lokman-ı Kim Gelse Yaramazdır, Yaramı Sarmaya Yâr Kendi Gelsin»; «Ormanların Gümbürtüsü Başıma Vurur, Nazlı Yârin Hayâli Karşımda Durur»; «Biz Kınanmaktan Korkmayız, Gönlümüze Türkü Gelirse Türkü Söyleriz, Şarkı Gelirse Şarkı, Her Şey Aşktan Yana Bir Dem Deriz»; «Kınanmaktan Korksaydık Trene Binmezdik» Çıkışı; Önümüzdeki Hafta 1575. Beyitten «İlâhî Akıl Kuşlarının Kanatlarının Evsâfı» Konusuna Devam İnşallâh; Selâmün Aleyküm

Karadır kaçtır. Ferman yazdır. Bu dert beni diyar. Diyar gezdirir. Karadır kaçtır. Ferman yazdır. Bu dert beni diyar. Bu dert beni diyar. Diyar dizdir. Bu dert beni diyar. Diyar dizdir. Bu dert beni Yâri diyar gezdirir. Lokman-ı kim gelse yaramazdır. Yaramı sarmaya yar kendi gelsin. Lokman-ı kim gelse yaramazdır. Yaramı sarmaya yar kendi gelsin. Ormanların gümbürtüsü başıma vurur. Nazlı yârin hayali karşımda durur. Ormanlardan aşağı aşağı gezerim. Nazlı yârdan ayrı düştüm ağlar gezerim. Bu kadar. Siz bu türküleri başka dinlersiniz, biz de başka dinleriz. Ayrıldıysan, bitmez ne hasretin ne çilen. Ne olsana diyar diyar gezersin. Diyar diyar gezersin gezersin. Biz kınanmaktan korkmayız. Gönlümüze türkü gelirse türkü söyleriz.

Şarkı gelirse şarkı söyleriz. Her şey aştan yana bir dem deriz. Aşkın kendi dalgası kendi cilvesi kendi perdesi der. Yürür gideriz. Kınanmaktan korksaydık, trene binmezdik. Selamun aleyküm. Aleyküm selâm.


KAYNAKÇA

  • Mesnevî-i Şerîf, I. Cilt 1567-1574 Beytleri (Kahrına Aşk) — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî I; Tahir Olgun, Mesnevî Şerhi I/520-525; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî Tercümesi ve Şerhi I/498-505; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi I/678-690: «Kahr ile lütufun beraberliği — sevgilinin cevri ile lütfunun aynı kadehte birleşmesi» beyt-i şerîfi.
  • Erzurumlu İbrâhim Hakkı (ö. 1194/1780) ve «Kahrın da Hoş, Lütfun da Hoş» — Mârifetnâme mukaddimesinde meşhur dize: «Hak şerleri hayreyler, zannetme ki gayreyler / Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler»; Mecmû’a-i İlâhiyât; bu mısranın Hz. Pîr Mevlânâ’nın 1570. beytindeki «kahr ve lütfun beraber sevilmesi» mertebesinin Türkçe edebî karşılığı; sufî gelenekte rıza-yı kâmile mertebesinin numûnesi.
  • Zâtî Aşk vs Sıfatî Aşk Tasniifi — İmâm Kuşeyrî, er-Risâle: «el-Mahabbe» bölümü; Aziz Mahmud Hudâyî, Tezâkir: aşıkın muhabbet mertebeleri; Sühreverdî, Avârif 39. bâb; İsmâil Hakkı Bursevî, Şerhu’l-Usûlü’l-Aşere: «aşk-ı zât mertebesi pîr seviyesinin makâmıdır, sıfatî aşkta kalan velâyet mertebesinde ama tâm mârifetullâha ulaşmamıştır»; Şâranî, Letâ’ifu’l-Minen.
  • Cibrîl Hadîsi — İhsân Mertebesi — Buhârî, İmân 37; Müslim, İmân 1, 5 (Ömer b. el-Hattâb tarîkiyle): «El-İhsânu en ta’budallâhe ke-ennehû terâhu, fe-in lem tekun terâhu fe-innehû yerâk» — «İhsân Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir; eğer sen O’nu görmüyorsan O seni görmektedir»; iki mertebenin sufî yorumu — üst mertebe (zâtî) «Allah’ı görüyormuşçasına», alt mertebe (sıfatî) «O seni görüyormuşçasına»; İmâm Nevevî, Şerhu’l-Erbaîn; İbn Receb, Câmi’u’l-Ulûm ve’l-Hikem.
  • Hicâb-ı Aşk (Aşıklığın Perde Oluşu) — Necmüddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl: yetmiş bin nûr ve karanlık perdesi; İbn Arabî, Fütûhât II/580: «el-hicâbu hicâbun ve’l-zikru hicâbun»; «aşıklığın aşığa perde oluşunun» tahsîl-i tahkîkini Şâbânî-Velî Risâle‘sinde, Niyâzî Mısrî Risâletü’l-Tevhîd‘inde, Aziz Mahmud Hudâyî Câmi’u’l-Fadâil‘de bulmak mümkün.
  • Hadîs-i Kudsî «Kentü Kenzen Mahfîyyen» — «Ben gizli bir hazîneydim, bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım» — Süyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr‘de zayıf-mevdû’ hadîs olarak geçer; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ II/132: «Mevdû ihtimâlin yüksek olmasına rağmen ehl-i tasavvuf bu sözü mâ’nen sahîh kabul eder»; İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem ve Fütûhât; Sa’düddîn-i Cibâvî, Mîftâhu’l-Cinân: hadîsin sufî teosofide kullanım yeri.
  • Adem’in Cenâb-ı Hak’ın Sûretinde Yaratılışı — Buhârî, İsti’zân 1; Müslim, Birr 115 (Ebû Hüreyre tarîkiyle): «Halaka’llâhu Âdeme alâ sûratihi»; «sûreti» zamîrinin Allah’a mı Adem’e mi râci olması üzerine ulemâ tartışması (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî XI/3); İbn Arabî, Fusûs Adem Hikmeti faslı: «Adem âlemin sûretinde, âlem ise Adem’in sûretindedir»; Niyâzî Mısrî, Risâletü’l-Tevhîd: «sûret-i Hak» yorumu.
  • Zâriyât 51/56 — Mârifetin Zirvesi — «Ve mâ halaktü’l-cinne ve’l-inse illâ liya’budûn»; İbn Abbâs tefsîri (Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr): «liya’budûn = liya’rifûn» (kulluk = mârifet); İmâm Gazâlî, İhyâ IV (Kitâbu’t-Tefekkür): mârifetin son mertebesi zâtın bilinmesidir; İbn Arabî, Fütûhât II/45: «el-marifetü hiye’l-asl»; Aziz Mahmud Hudâyî, Tezâkir: kulluğun zirvesi mârifetullâhtır.
  • Aşk-Âşık-Maşûk Birleşmesi — Hallâc-ı Mansûr, Tâsîn’es-Sirâcı: «el-Hub kâne fi’z-zâti’l-Kadîme»; Mevlânâ, Mesnevî I/2670 «Aşk geldi can damarına oturdu, suya dönüştü»; İbn Arabî, Fütûhât II/325-340 (Bâbu’l-Mahabbe): «el-âşıku huve’l-maşûku huve’l-ışku»; İmâm Rabbânî, Mektûbât I/41: vahdet-i şuhûd çerçevesinde aşkın üçlüsünün birliği; tevhîdin zirvesinin sufî tâbiri.
  • «Bülbül Değil, Ateş Canavarı» Sufî Tâbiri — Yûnus Emre, Dîvân: «Aşk imâmdır bize, gönül cemâat / Dost yüzü kıbledir, dâimât salât»; Mevlânâ, Dîvân-ı Şems: «Mesnevî pür-âşk u âşıkân, der-bezeyân-ı maşûk u Cibrîl-i ğayb»; Şeyh Sa’di-i Şirâzî, Bostân; Hâcı Bektâş Velî, Velâyetnâme: «aşk yangını» metaforu; «şerbet-i visâl» tâbirinin tasavvuf edebiyatındaki yeri.
  • Sırrı İfşâ Etmeme — «Hasta Olsan Doktora Git» — İmâm Gazâlî, İhyâ III (Kitâbu Âfâti’l-Lisân ve Kitmâni’s-Sırr); Tirmizî, Birr 51: «İste’înû alâ kazâ’i havâicikum bi’l-kitmân» (hâcetlerinizi gizli tutarak yerine getirin); Yûnus Emre Dîvân: «Sırrı sırra eyleyenler / Sırrı sırra söylemediler / Söyleyenler söylediler / Sırrı sırrı eylemediler»; sufî yolda hâl ve makâmın saklanmasının edebî müesseseleşmesi.
  • Lokmân 31/5 ve Hidâyet — «Ulâ’ike alâ hüden min Rabbihim ve ulâ’ike humu’l-mufliḥûn»; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Bursevî, Rûhu’l-Beyân: âyetin sufî tefsîri — «Rab’lerinden bir hidâyet» = zâtî tecellî; «iflâh» = aşkın hâkimiyeti; mü’minin son mertebesi.
  • «Akıl Aşka Gelince Çamura Saplanmış Eşek Gibi» Beyti — Mevlânâ, Mesnevî I/1982 ve I/3447 dolaylarında akıl-aşk dûalitesi; Yûnus Emre, Dîvân: «İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır»; «aklın aşkın karşısında iflâs etmesi» tâbiri Mesnevî’nin tematik leitmotiflerinden — modernist akl-ı meâş’ın sufî akl-ı meâd karşısındaki kısırlığı.
  • Şeyh Abdullah Efendi’nin (Cennetmekân) «Ateş ve Gül Yağı» Tâlimi — Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hatırâsı (1993-94 Bursa, henüz Şeyh Efendi’ye intisâb tâzeyken); klasik kaynaklarda paralel: Ebû Yezîd Bistâmî’nin «îsâr» (kendini başkasına tercîh) tâlimi (Sühreverdî, Avârif 38. bâb); Aziz Mahmud Hudâyî Tezâkir: «zarar verene tahammül velâyetin yarısıdır»; «kalbinin köşesini hançerleyen birini affetmedikçe kemâlâta eremezsin» — sufî yolun sevgi-sabır-affediş üçlüsü.
  • İbnü’l-Arabî vs Mevlânâ Üslûp Mukayesesi — Muhyiddîn İbn Arabî (ö. 638/1240) Fusûsu’l-Hikem, Fütûhâtü’l-Mekkiyye: girift-rumûzlu nazarî tasavvuf üslûbu; Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 672/1273) Mesnevî: hikâye-temsil üzerinden anlatım; William Chittick, The Sufi Path of Love ve Self-Disclosure of God: iki üstâdın mukayese-i edebiyâtı; Mustafa Efendi’nin tezi: «Mevlânâ’nın anlattıkları İbnü’l-Arabî’den daha derin ve yüksek ama anlatış tarzı daha sâde, sırrı içinde saklar».
  • Türkü Misalleri ve Aşk Edebiyatı — «Karadır kaşların ferman yazdırır» — Anadolu sevda türküsü, sufî yorumda «kaşlar» Cenâb-ı Hak’ın celâl tecellîsi; «Lokman-ı kim gelse yaramazdır» — Yûnus Emre tarzı tasavvufî halk şiiri; «Ormanların gümbürtüsü başıma vurur» — sufî müzik geleneğinde halk türküleri ile tasavvuf inanmazlığı arasında köprü; Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan’ın divânlarında benzer tematik yapı; «Kınanmaktan korkmayan» Mâlamîye-i Aklâhî silsilesinin temel anlayışı.
  • «Sen Sende Kalma, O Kendisini Sende Seyretsin» Sufî Hâtimet Sözü — İbn Arabî, Fusûs: «el-insânu mir’âtu’l-Hak, ve’l-Hak mir’âtu’l-insân» (insan Hakk’ın aynası, Hak insanın aynası); Aziz Mahmud Hudâyî Tezâkir: «kalbini cilâla ki Hak sende kendini seyretsin»; Şeyh Sa’düddîn-i Cibâvî, el-Cevâhirü’l-Bahiyye: ayna-mü’minin kalbinde Hak’kın tecellîsi metaforu; Mustafa Efendi’nin sohbetini bitirme şeklinin temellendirici teosofik altyapısı.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Mürşid, Mürîd, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, İhsân. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı