Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2023 Sohbeti #031 — Mesnevî 1725. Beyit: Aşk Aslanı, Perdelenme Mertebeleri ve Hak Esmâsı

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2023 Sohbeti #031 — Mesnevî 1725. Beyit: Aşk Aslanı,…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 1725. Beyit Girişi: Sarhoş Ayrılık Aslanı, Aşığın Perdelenme Hâli ve İbrâhîm Edhem’in Vuslat Anı

eçen hafta nasıl bahsedeyim, gönül ateşi şiddetle alevlendi, ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir hale geldi. Buraya okumuştuk. İnşaAllah bu haftadan 1725. beytten devam edeceğiz. Öyle değişik Mesnevî çevirilerine bakarsanız beyit numaraları tutmayabilir. Bazen çünkü yazıyorlar 1725 dediniz ama bende 1725’te bu beyit çıkmıyor diye. Bu şeyle alakalı değişik çevirilerde bu Mesnevî çevirenler veya şerh edenler farklı defterler kullanıyorlar. Öyle olunca herkes kendince bir farklı beyit numarası oluyor. Bu oradan kaynaklanıyor. Böyle metinden bakarsanız, takip edenler için söylüyorum bunu daha kolay bulursunuz. Metinden giderseniz beyit numarasından fazla metinden gitmeye gayret edelim inşaAllah. 1725. beyit.

Ayıkken bile titiz ve sarhoş olan kadehi ele alınca nasıl olur? Anlatılamayacak derecede sarhoş olan bir aslan, çayırlığa gelince oraya yayılmış yeşilliklerden neşelenir. Sarhoştu, büsbütün fazlalaşır. bir önceki beytte demişti ya, ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir hale geldi diye. Burada normalde bir ağaçın maaşından ayrılmasını ve bu ayrılığı aslana benzetmiş. Aslana benzetince diyor ki bu ayrılık aslana kan döküyor, ortalık kan revan ediyor. O yüzden bu asla ve asla duracak gibi değil ve devam ediyor. Ayıkken bile titiz olan kadehi elince nasıl olur diye soruyor. Burada Hz. Pîr bu ayrılığı bir aslana iyice oturtmuş böyle aslana benzetiyor. Onun tesirinin de pençelerinden açılan yaraların acısına benzetiyor.

Ve o ayrılık aslanı artık böyle kendinden geçince ortalığı kan revan haline getiriyor. Ve bir de onun sarhoş olduğunu düşünün. O sarhoş olunca artık gözüne hiçbir şey görünmüyor. sarhoş bir kimse bir şey yapar, kafam iyiydi, farkında değilim der ya, sarhoş bir de insanın aklı yerinde değil iken yaptıklarından da sorumlu değil. Bir kısım sûfîler bunun arkasına saklanırlar. ben bir şey yaptım, şathiyye tarzı bir söz söyledi veya bir şey yaptım, akılsızdan sorumluluk kalktı, biz bu konuda sorumlu değiliz deyip kaçacak bir yer ararlar ya, bu da onun gibi bu ayrılık sevenin sevdiğinden ayrılması, aşığın maaşından ayrı düşmesi, aşıkla maaşının arasında perde olması, perdelenmesi o böyle dehşetli bir şeydir.

Bunu ancak âşık anlar. Bunu aşığın haricindeki bir kimse bunu anlamaz. Bir şeye muhabbetten fazla sevmesi lazım. Seven ancak bu ayrılık hicranının ateşini, ayrılığın o insanı hüzün deryasına sokmasını ancak o bilir. Onu da bilmesi için aşığın maaşıpla perdelenmesi gerekir. Eğer perdelenmezse yine anlamaz. O yüzden o ayrılık hicranı, ayrılık kederi hiçbir şeye benzemez. Bir insan normalde tâbiri câizse perdelenmeme adına, çocuk perdelense, perdelesse çocuk, çocuğundan geçer. İbrâhîm Edhem yıllar sonra Beytullâh’ta tavaf ederken, oğlu da İbrâhîm Edhem’i aramaya çıkmış. O da yıllar sonra Beytullâh’ta karşılaşmışlar. Beytullâh’ta karşılaşınca tabii yılların hasreti var. Oğlan babasını görmemiş. yıllardır ayrı, babası da düşmüş yollara, hakkı âşık olmuş, tacı tahtı terk etmiş ve Beytullâh’ta bir sarmaşıyorlar, bir dolaşıyorlar.

Kokladıkça koklayası geliyor İbrâhîm Edhem’in. Kokladıkça koklayası geliyor. Çocuk bırakmıyor, sarılıyor. En sonunda bir hitap geliyor. Ben mi o mu? Bu sefer İbrâhîm Edhem diyor ki, Yâ Rabbi, evladıma olan sevgim, sana olan sevgimi perdelecekse ben ondan da vazgeçtim diyor. Çocuk omuzunda sarılırken Allâh diyor, ölüyor. Âşık için perdelenme yırtıcı vahşi aslan gibidir. Ayrılık, âşık için kelimelerle anlatılabilecek bir şey değildir. Ama âşık için öyledir. Âşık değil ise onu da te’vîl etmeye çalışır. Âşık değil ise onun için hiçbir şey önemli değildir. Dostlar, benimkisi artık bir ayrılık hikayesi değil, ayrılık destanı oldu. Üzerine hicrân çöktü. Ömrümün günleri dürüldü, neredeyse sona erdi.

Mustafâ’nın ayrılık destanı bitmedi. Susuzluktan dudaklarımı yumdum, her an ölüm halindeyim. Ey sevgili, sonsuzluk senin dudaklarında, dudakların dünya çölünde susuz kalmış. Vuslat şerbeti diye inlemekte. Mustafâ’nın gönlü ayrılık hicrânı çekip durmakta. ayrılık bu manada vahşi bir aslanın uçsuz bucaksız ormanlığın içerisinde önüne geleni paralaması, önüne gelenin kanını dökmesi gibidir. O ayrılığa düşen âşık da önüne geleni paralar, önüne gelenin kanını döker, önüne geleni tâbir-i câizse yaralar. O çünkü o ayrılığı kaldırabilecek noktada değildir hiçbir zaman. Perdelenmenin iki hali vardır. Bir hali vardır günahlarla alakalıdır, heva hevesle alakalıdır, şüphelilerle alakalıdır. Mesela perdelenme sûfîliğe yeni başlayanlar için günâh kebirlerledir.

Bir sûfî günâh-ı kebâir işleyince perdelenir. Mesela o perdelenmeyi önce şeyhinde yaşar. O şeyhinde yaşaması şöyledir. her gün onu düşünürken onu böyle râbıta ederken râbıtası bozulur, dengesi bozulur. O mesela hemen tövbe edip meseleyi halledip yoluna devam etmesi gerekir. Eğer bunu böyle çözümleyemezse Allâh muhâfaza eylesin. Bazen dervîş kardeşler der ya eskisi gibi zikrullâh yapamıyorum, eskisi gibi tat alamıyorum. Bu perdelenmekle alakalı. Bu biraz yol yürüyünce dervîş artık günâh kebâir, küçük kolay kolay düşmez. Ama bu sefer perdelenme onun kendi heva hevesinden, nefsaniyetinden başlar. Bu o zaman yine perdelenir ama o esnada mesela artık arada bir peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyasında görüyorsa ve hatta o zikrullâh alakasında rüyasında görür kendisini. zikrullâh yaparken, râbıta ederken ve hatta koşuştururken onun rüyalarının rengi değişmeye başlar.

Sûfîlik öyle bir şeydir. Cehri zikir erbabı rüyayla yürür çünkü. Onun rüyaları değişmeye başlar. Rüyaları değişmeye başlarken harika gidiyor her şey. Bir anda tepe taklak oldu. O tepe taklak olması yolun başındaysa günâh kebahirden. Yoksa yol biraz yürüdü. Mesela o kimse manevi olarak o zulüm perdelerine geçmeye başladı. Tat alıyordu, lezzet alıyordu. İbadetten, zikrullâh’tan her bir zikrullâh’a koşmak istiyordu. Artık böyle ölüsü gidiyor tâbir-i câizse. Ayakları geri geri gidiyor. Onda sıkıntı var, perdeleniyor.


Perdelenme Mertebeleri: Günâh-ı Kebâir, Hevâ-Heves-Nefsâniyet, Üstâd Odağı ve Sünnet-i Seniyye İttibâı

Ve hatta biraz daha yürüdü. Onun normalde perdelenmesi artık heva hevesinden biraz daha yürüdü. Bu sefer o şeyhin, müridin artık odak noktasıyla alakalı. Mesela bunu şimdi arkadaşlar, kardeşler yanlış anlamasın. O normalde mesela yolun başında o kimsenin zâkirini, çavuşunu, başındaki görevlisiyle fazla hemal olur. Bu normaldir. Biraz daha yürüdükten sonra hâlâ da orada takılıyorsa odak noktasından kaybeder. o kimse üstada yönelmesi lazım, üstada kendisini evrilmesi lazım ama evrilmiyor. O böyle evrilmiyorsa odak noktasından perdelenir. o üstadı fazla rahmet etmiyor, üstadla fazla bağını kurmuyor, oradan perdelenir. Bir kısmı biraz daha yürür, artık onun böyle her şeyini Sünnet-i Seniyye’ye uydurması lazım.

Sûfîlik bu manada üstadın ve sünnet-i seneyenin üzerinde yürür. Senin her hareketin, her davranışın, her düşüncen Sünnet-i Seniyye’ye uygun olmalı. Eğer Sünnet-i Seniyye’ye uygun değil isen yine perdelenmeye başlarsın. Ama bunların aralarındaki o çok ince bir perdeler vardır. Bir kimse oradan mı, buradan mı diye kendi kendine tam tespit edemeyebilir dervîş. nerede Sünnet-i Seniyye’ye işlemediğimde bu perdelenme oldu veya nerede ben üstadı bu noktada odak noktama almadığımda bu perdelenme oldu, bunu dervîş böyle çok net bir şekilde göremez. Ayırt edemez bunu. Ayırt edemeyince kendince bocalar. Ben nerede yanlış yaptım diye kendi kendine sorduğunda tespit edemez. O yüzden burada dervişin dikkatli olması gerekir. ama üstada karşı, ama Sünnet-i Seniyye’ye karşı, ama haramlara karşı dikkat kesilmesi gerekir.

Mesela haramlarla alakalı dikkat kesilecek. O böyle çok rahat haram işlediği zaman olmaz bu iş. Olmaz. Mesela haramlara dikkat edecek. E ağzına dikkat edecek, burnuna dikkat edecek, gözüne kulağına dikkat edecek. Örneğin Sünnet-i Seniyye’ye dikkat edecek. Çünkü o seyrüsülük yapacaksa ben Allâh’a yakın olacağım diyorsan yolu bu. Bakın yolu bu. Böyle o yaparken arada perdelencek yine. Bir hata yapacak, bir kusur işleyecek, perdelenecek, ayrı düşecek. Buradaki perdelenme, ayrı düşme. Sûfî olarak perdelenme, ayrı düşme. Sen uzakta değilsin. Gene buradasın. Hatta üstadın başındasın ama perdelisin. Bir şey görmüyorsun, bir şey duymuyorsun, bir şey hissetmiyorsun. Bu ne? Bu onun kendisiyle alakalı. haşa bu benzetme yanlış anlaşılmasın.

Güneş orada duruyor. Güneş bir yere gittiği yok. Eğer sen güneşe sırtını dönersen gölgenin peşinden gidiyorsun. Güneşe yüzünü dönersen evet. Sen o zaman gölgen senin arkanda kalıyor. Gölge ne? Dünya, heva, heves, günâh-ı keballer, şeytan, nefsaniyet arkada kaldı. Allâh rahmet eylesin. Sabaha karşı saat beşti. Şeyh Efendi bunun kendisi canını gösterdi. Böyle kalktı, böyle yatağın içinde oturuyor. Böyle bir muhabbet, muhabbeti açtı. Sabah namazını bekliyoruz artık. Ondan sonra kalkıverdi böyle. Muhabbet o noktaya geldi. Böyle lambaya doğru durdu. Mustafâ Efendi, gölgem nerede dedi? Arkanızda efendim dedim. Döndü lambaya. Şimdi nerede dedi? Pardon, gölgem nerede dedi? Böyle lambaya doğru durdu.

Arkanızda efendim dedim ben. Döndü, lambaya ters döndü. Şimdi nerede dedi? Önünde dedi. Nevşehir şivesiyle. Gölgeyi yakalayabilin mi dedi? Hayır efendim dedi. oğlum dedi. Eğer maneviyata, hakikate, sırtını dönersen dedi. Asla gölgeyi yakalayamazsın dedi. Ama maneviyata, hakka, hakikata dedi. Yönünü dönersen gölge seni takip eder dedi. O zaman şeytan sizi takip edecek. Heva heve sizi takip edecek. Nefis sizi takip edecek ölünceye kadar. Siz yönünüzü Allâh ve Resulüne döndürürseniz. Eğer yok, yönünüzü Allâh ve Resulüne çevirirseniz sizi o gölgeyi şeytanı heva hevesi nefsi yakalayabilir misiniz? Hayır. Bir ömür boyu yalnız onların peşinden koşar mısınız? Evet. Allâh rahmet eylesin. Onu söylemişti. o normalde ayrılık âşık için, âşık için sanki bin katilden daha böyle hüzünlü, bin katilden daha vahşi bir şeydir.

Bir katil düşün, bin tane katil düşünün. O ona vahşi gelmez. Ama ayrılık, o ayrılık ateşi, o ayrılık hicrânına, o ayrılık kederi her şeyin üstünde olur. Hz. Pîr devam ediyor. Ben kafiye düşünürüm, sevgilim bana der ki yüzümden başka hiçbir şey düşünme. Ey benim kafiye düşünenim, rahatça otur. Benim yanımda devlet kafiyesi sensin. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin. Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı. Kafiyeye baktığımızda malum, divan edebiyatı girer işin içerisine, halk edebiyatı girer işin içerisine. Kafiye denilince işte şiirlerde, Mısra sonlarında okunuşları aynı ama anlamları ve görevleri farklı kelimeler. Kafiye bu. bir şey söylersin, arkasından normalde o böyle hep geldim diye sonunda cümle öyle biter.

Ama hiçbirisinin de anlamı veya görevi aynı değildir. O yüzden bu konuda şimdi bir de kafiye dersi vermeyim. Malum benim ilk öğretmenim Seval Kapnan, edebiyatı sevdiren öğretmen. O yüzden burada sabaha kadar kafiye ile alakalı sohbet edebilirim. Yarım kafiye, tam kafiye gibi. Tabii yarım kafiye oldu mu böyle sadece ses benzerli olur. Tam kafiye olunca iki tane ses benzerli olmuş olur. Bu Mısra’nın sonunda. Bakmaya geldim, elinden tutup koşmaya geldim. Ebedi peşinden gitmeye geldim, aşkın oduna yanmaya geldim. E bunu Mustafâ söylemiş. Bu ne? Bu tam kafiye örneğin. Bunu yazarken kafiye sistemini düşünmedim ha öyle bir şey arkamıza gelmesin. Oturdum bir efkarlı zamanımda yazmıştım bunu. Sonra bu tam kafiye söz konusu olunca bakayım dedim şiirlerinin içerisinde tam kafiye olan var mı diye varmış elhamdülillah.

O yüzden bu ne olmuş oluyor? Tam kafiye oluyor. Bir de zengin kafiye var. Bu zengin kafiyeni üç ya da daha fazla ses, harf benzerliğine dayanıyor. Ben divan edebiyatçısı değilim ha sakın ha öyle kendi kendine bir şeyler karalayan insanım. O ayrı bir kafiye. Tabi o daha zengin oluyor. Bursa sokakları karanlık ve sessiz. Çaresizim sultanım, kaldım kimsesiz. Etrafımdaki her şey duygusuz, hissiz. Tezgail efendim, gönlüm perişan. Mustafâ söyler aşkın dilinden. Çaresizim kimseler bilmez halinden. Dökülüverdi üstadım sultanım senin dilinden. Tezgail efendi Mustafâ perişân. Bu da ne? Bu da zengin kafiye.


Şeyh Efendi’nin Gölge Misâli ve Beyit 1726 — «Yüzümden Başka Bir Şey Düşünme»: Kâfiye-Aşk Çatışması

Bu zengin kafiye olunca normalde farklı kelimeler ama içindeki harfler birbirlerinin de uyum halinde. Bu da ne olmuş oluyor? Zengin kafiye, yarım kafiye, tam kafiye, zengin kafiye. Aslında bir de bu kafiyelerin hecelenmeleri var. Bunlar farklı farklı bir de ne var? Tunç kafiye var. Orada normalde ardından ne var? cinasi kafiye var. bu ardından ne var? Bu kafiyelerin hece türleri var. Bu kafiyelerin vezin türleri var. Vezine girince divan edebiyatına giriyorsun. Faulatın faulatın faul buna giriyorsun. Beni icandan usandırdı cefadan yar usanmaz mı? Felekler yandı ahımdan muradımı şemiyanmaz mı? Faulatın faulat. Faule giriyor. Bu da faul için öksürük. Allâh bizi affetsin inşâallâh. Hz. Pîr tâbiri câizse Allâh’ı konuşturuyor orada. diyor sen kafiyeyi düşünüyorsun.

Kafiyeyi bırak. Kafiyeyle uğraşma. Ya diyor ki yüzünden başka bir şey düşünme. Ey benim kafiye düşünenim. Şimdi âşık kafiye düşünmez. Supantane söyler. Kimisi kafiyeli olur kimisi kafiyesiz olur. Ama dünyevi şiir yazanlar otururlar bir şiiri üç ayda dört ayda beş ayda yazarlar. On ayda yazarlar. Bir senede yazarlar. Neden? Ona kafiye düşürecek çünkü. Âşık için kafiye düşürmek yoktur. Kafiye düşüreceğim diye uğraşmaz. O zaten aklın şiiri olur. O aşıklığın şiiri değildir. Âşık oturduğu yerden ne geliyorsa kalbine onu söyle. O yüzden Hz. Pîr diyor ki Cenab-ı Hakk’ı konuşturarak Yüzünden başka bir şey düşünme. Ey benim kafiye düşünenim. Rahatça otur benim yanımda devlet kafiyesi sensin. Diyor ki bir aşıya kafiye düşünmek abes ile iştigâldir.

Varsın onu dünyevi şiirler yazan kimseler kafiye düşünsünler. Hatta bazen çok özür dilerim. Bu popçular var ya mesela onların normalde güftelerini okusanız hiçbir anlam yok kimisinde. Sırf onlar kafiye düşüreceğiz. Veya da dört sekizlik olsun diye hiç alakasız konuyla alakasız kelimeler koyarlar. Bu millet de nasıl olsa bakmıyor ya kelimelerine, harflerine ne söylediğine. Dinliyor, alıyor, satın alıyor. Müşterisi var. Orasını burasını gösteriyor. O ondan işi götürüyor. Zaten hiç kimse de burada ne diyor ne konuştu manası ne. Bunu zaten bakan yok. Ooo Tarkan sen anlamazsın onun sevgisini. Öyle diyor kızın birisi. Sen onun sevgisini anlamazsın diyor. Doğru söylüyor anlamayız. biz Tarkan nasıl sevilir bilmeyiz biz.

Ben bilmem şahsen. şarkılarını da düşünmem hiç. Veya da o popçular popçular neyse. benim böyle ilgi alanım değil. Ama bazen böyle denk geldiğinde dinliyorum. Ondan sonra kelimenin hiçbirbirinde bağlantısı yok. üstteki cümleyle alttaki cümlenin birbiriyle bağlantısı yok. Hele sonlarıyla hiç bağlantılar yok birbirleriyle. Böyle enteresan abuk subuk bir şey var ortayada. Ama müşterisi var ya müşterisi olunca abuk subuk da olsa. Ondan sonra yapıyorlar bir şarkı herkes de dinliyor. Ondan sonra herkes bağırıyor bandıra bandıra ye beni diye. Ulan ne yiyorsun bandıra bandıra? Hiç kimse düşünmüyor. aklıma geleni söylüyorum şimdi. deseniz ki ikinci kıtası ne bilmiyorum. Veya ikinci cümlesi ne bilmiyorum.

Bunun gibi Allâh bizi affetsin. Sonuçta diyor ki Hz. Pîr sen diyor benim cemalime bak, benim yüzüme bak. Benim yüzümden başka bir şey düşünme. Rabıta’na benim cemalimden başka bir şey düşünme. Bu aslında dervîşi sarsan bir müridi sarsan bir yer. sen kafiye düşünme dediğinde aslında müride şunu söylüyor. Sen aklına uyaraktan bir şeyi kafiye düşeceğim diye uğraşma. Sen ne tarafa dönerseniz dönün Allâh’ın vecih oradadır. Âyet-i kerimesinin sırrına ermeye çalış. Sen Allâh’ı görüyormuşçasına ibadet etmenin sırrına ulaş. Ve her hadisede, her tecelliyatta, her tâbir-i câizse, yüzde onun cemalini seyret. Onun cemalinden başka bir şey düşünme. Ve sen onun cemalini düşündüğünde kafiye de aramayacaksın.

Cemalini düşündüğünde harflerin senin duygularının, tercümanın olmadığını göreceksin. Ve harflerin aslında senin duygunun etrafına bir çit ördüğünü göreceksin. diyor ya harfler bir diyor çit gibidir. Neydi? Üzüm tarlasında. Üzüm bağının çitidir. Üzüm bağına girince insan üzüm yer. Öyle değil mi? Çit olursa girebilir mi içeri? Girmez. O zaman harfleri düşündüğünde veyahut da sen kafiyeli bir cümle kuracağım, kafiyeli bir mısra yazacağım diye uğraşmak sûfî adabınca sen onun cemalinden ayrıldığını, harf düşünmeye başladın. Eğer normalde sen kafiye düşünmemiş olsaydın, bayrama benzer onun cemalinden bir nebze tatmış olsaydın asla ayılmayacaktın. Veyahut da Mansûr şarâbına benzer onun ilâhî aşkından bir damla dudağına değmiş olsaydı, sen ebedi sarhoşlardan olacaktın.

Asla hiçbir kafiyeyi sen tutturamayacaktın. Veyahut da sen o cemalle cemalleşemedikten sonra o cemale o yüze perdelenince sen o normalde o zaman gönlün hiçbir yerde sefa bulmayacaktı. Gönlün hiçbir yerde rahat olmayacaktı. Ve gönlün hep huzursuzluktan, kedere kederden, hicrana hicrandan huzursuzluğa, perdeden perdeye hep hicrân yaşayacaktın. E o zaman sen perdelendiğinde ve onun cemalini seyredemediğinde sen bir hicrân perdesinde, bir ayrılık perdesinde yaşayacaktın. Ve asla senin aklına kafiye gelmeyecekti. Ve sen diyecektin ki canı feda etseydim de kafiye düşünmeseydim, canı feda etseydim de cemalinden bir nebze olsun, hayal de olsa, gölge de olsa görseydim diyecektin. Hatta diyecektin ki hayalinin gölgesine bile razıyım.

Hiç olmazsa bir tek cemalini göster bana. Bir bakış at, bir bakış fırlat, bir zülfünü göster, zülfünün bir tek telini göster. Razıyım diyecektin, sen kafiyeyi düşünmeyecektin. Kafiye düşündün, akla uydun ve o deseydin ki onun cemalini görseydin zaten gözünü ondan ayırman mümkün değildi. Gözünü ondan ayırdıysan, göz ondan ayrıldıysa o zaman göz perdelendi bu sana hicrân olarak yeter, bu sana keder olarak yeter, bu sana acı olarak yeter, bu sana kan revan olarak yeter. Başka kana revana ihtiyacın yok. Böyle olunca da cemalinden ayrı düşen, cemalini seyredemeyen, neyi seyrederse seyretsin, hepsi de bir hayalden ibarettir, bir gölgeden ibarettir. Asıl olan, gerçek olan, hakikat olan onun cemalidir.

Sen her nereye baktığında onun cemalinden bir nişan görmüyorsan, her nereye baktığında onun cemaliyle cemalleşemiyorsan o zaman sen yan ağla, dön ağla, otur ağla, kalk ağla, yat ağla, yürü ağla, koş ağla, ağla da ağla, ağla. Sebep, sen o yarın cemalinden ayrı düşmüşsün. Sen bin bir tane güneşle hemhal olsan ne olacak ki, o yarın cemalinden ayrı düşmüşsün. Bütün güneşler senin önüne serilse, sen o cemalli güneşinden ayrı durduktan sonra hiçbir şeyin sende anlamı kalmayacak.


Cemâlleşme Sırrı, Vuslat Şarâbı ve Hak Esmâsı Tecellîyâtı: Hû-Hay-Hak Mertebelerinde Kalbî-Sırrî-Rûhî Yürüyüş

İşte o bayram gününün cemaline benzeyen o cemalullah’tan sen ayrıldıysan, o bütün dünya üzerindeki tatların hepsini, ahiretin tatlarının hepsini bir yere toplasan, ama onun vuslât şarabının bir damlası dahi etmeyecek olan bütün tatları önüne dökseler ne olacak ki, o vuslât şarabından bir damla içemeliysen. Bütün tatları toplasalar, Mansûr’un dudağına damlatılan vahdet damlasından bir damla sende yok ise hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok. O zaman yediğin boş, içtiğin boş, yaşadığın boş, yaşamanın da bir anlamı var mı? Yok. Hiçbir şeyin anlamı yok. Sebep sen o sevgiliden ayrı düşmüşsün. Bak sen sevgiliden ayrı düşmüşsün, o senden ayrı değil. Zulmetme Allâh’a. O senden ayrı değil. Sen ondan perdele’sin.

O senden ayrı olmadığını beyan etmiş, şah damarınızdan daha yakınım demiş. Şah damarınızdan daha yakınım dediği diyen Allâh’a sen uzaksın, sen perdele’sin. E ona perdele’sen her şeye perdele’sin. Bunu unutma. Ona perdele’sen her şeye perdele’sin. Onunla aran bozuksa her şeyle ve herkesle aran bozuktur. Onunla aran iyiyse her şeyle ve herkesle aran iyi olur. Onunla aran iyi değilse hiçbir şeyle ve hiç kimseyle aran iyi olmaz. Sûfîleri bu konuda vahşi görür insanlar. Sûfî o ayrılık perdesinin acısına kaptırırsa kendini hiçbir şeyle ilgilenmez. Her şeyle bağını keser. Sebeb tekrar o camalleşme perdesini bulabilmek, yakalayabilmek, o haliyle hallenmek için yapar. Hazret-i Pîr, ey oğul bağını kes, ne zamana kadar altına ve gümüşe tapacaksın dediği şey odur bir nebze.

Sen sevgiliyle bağını koparan her ne var ise onlarla bağını koparmazsan sevgiliyle bağ kuramazsın. Kuramayınca kabız hali gelir vahşileşirsin. Hiçbir şeyden tat almaz, hiçbir şeyden lezzet almaz. Hiçbir şey sana dost olmaz. Her şey sana yabancıdır. Eşin yabancıdır, çocukların yabancıdır, işin yabancıdır, sokaklar yabancıdır, şehir yabancıdır, ülke yabancıdır. Aldığın nefes bile sana yabancıdır. Aldığın nefes, içindeki can bile sana yabancıdır. Hatta görebilirsen kendi ruhunu, kendi ruhun bile sana yabancıdır. Bir bakarsın sana sırtını döner gider. Bakmaz bile senin yüzüne. Dersin ki sen benim ruhumsun, neden yüzüme bakmıyorsun? Der ki ben onun cemalini seyretmek için yaratıldım. Çöker kalırsın bir daha.

Bir tokat daha yersin. Üzerinden silindir geçer. Üzerinden silindir geçer. Bu sefer sen dersin ki eyvah ben yanmışım, cemaliyle perdelenmişim. Cemaliyle perdelenmişim. Bunu ancak cemaliyetin tecellîyâtına mahsar olmuş kimse anlayabilir. Hak esmâsına oturduysa bir kimse, daha da açık konuşayım bunu. Hak esmâsına oturduysa, hak esmâsını o kimseye cennette verirler. Bunları böyle benimle beraber kaybolup gitmesini istemedimden söylüyorum artık. Hak esmâsı bir sufiye seyrisülükte cennette verilir. O kimse kendisini cennette görür, rüyasında veya halinde. Bunun sahih olanı rüyadır. Bu rüyasında cennette görür kendini, cennette görünce o hak esmâsını duyar. Allâh ona hitap eder. Allâh ona hitap ettiğinde bütün vücudu kulak olur, içi dışı.

O kişi onu duyar, bütün vücuduyla duyar. Bütün vücuduyla duyunca o hak esmâsını alır. Beşinci makam. Gerçek manada hak esmasının tecellîyâtı bu ve buna benzer olan şeylerdir. Onu başındaki üstadı bilir zaten. O esmânın alıştırma esması mı yoksa gerçek esması mı? Bazen alıştırma esmasıdır. Ona bir esma söylenir. O esma eder ki bir hafta çek, on gün çek. Bunu sayısız olarak çek veya hatta. Önemli değil. O esma da oturdu mu oturmadı mı? Esma’yı aldı da tecellîyâtı geldi mi gelmedi mi? Bu da önemli. Onun esmânın bir de kalbi tecellîyâtı var. Kalbi tecellîyâtı da gelecek. O esmânın kalbi tecellîyâtından sonra sırrı tecellîyâtı var. O tecellîyât da gelecek. Ondan sonra ruhi tecellîyâtı var. O da gelecek.

Bunların hepsi de bakın kendi içerisinde kademe kademedir. O adam Hû esmâsını aldı. O dervîş, bayan ve hatta erkek önemli değil. O esmâsını aldı. O esmâsını aldı. Kalbi tecellîyâtı o esmâsında mı? Ardından sırrı tecellîyâtı o esmâsında mı? Ardından ruhi tecellîyâtı o esmâsında mı? Devam etti. Bu merhaleleri de geçti. Hay esmâsına geçti. Hay esmâsında da aynı kalbi, sırrı, ruhi. Ondan sonra hak esmasına geçti. Hak esmâsında kalbi, sırrı, ruhi noktaya geldiğinde Cenâb-ı Hak ona hitap etti. Onun hak esmâsında da işi bitti artık. O hitap geldi. Hitap geldikten sonra o 6. makama geçti. Hitap geldikten sonra bir müddet daha durumuna göre, çalışmasına göre, aşkına muhabbetine göre, üstadına olan bağlılığına göre, sünnet-i seniyye işlemesine göre, cömertliğine göre, affına göre, mağfiretine göre, etrafına davranışlarına göre, kime sert davrandı, kime yumuşak davrandı, kiminin kalbini kırdı, kiminin kalbini kırmadı, eşine nasıl davrandı, çocuklarına nasıl davrandı, sokaktaki taşa nasıl davrandı, böceğe nasıl davrandı, kuşa nasıl davrandı, hangi kadına baktı mı bakmadı mı, gözü kaydı mı kaymadı mı, kalbi kaydı mı kaymadı mı, artık böyle incenin incesi bu iş.

Bu incenin incesi. O içiliğe doğru gidecek artık. Dünya için kime kızdı, kime kızmadı, kimin kalbini kırdı, dünya için ne yaptı, malı satacağım diye yalan mı söyledi, alacağım diye yalan mı söyledi, bu aslında daha yolun başında olan şeylerde hepsini inceleyip sık dokunacak artık o. Öyle inceleyip sık dokunacak. İnsanların hakkı, hukuku, eşinin hakkı, hukuku, çocuklarının hakkı, hukuku, hepsini de inceleyip sık dokunacak. Vay çocuk benim istersem döverim, istersem söverim senin değil Allâh’ın kulu. Resulün ümmeti dostlar davran çocuğuna. Vay hanımına küfretti hakaret etti hadi yavrum hadi senin seyrusulukun bile başlamaz. Seyrusulukun bile başlamaz. Öyle hanımını döveceksin, söveceksin, hakaret etsen, seyrusuluk yok öyle ama.

Dikerler başına derler ki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri hiç dövmedi, sana kim öğretti bunu da. Dikerler başına derler ki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem eşine hiç hakaret etmedi. Sen nereye hakaret ediyorsun der. Öyle kolay değil o iş. O iş kolay değil. Esma alırsın onun arkası var. O kolay değil o. Allâh bizi affetsin. bu noktalarda olan bir kimse normalde o beşinci esmada hitabı alınca artık o cemalleşme başlar. O yüzden onun gözü kaşı oynamayacak. Her ne tarafa dönersen o tarafa doğru koşacak. O nerede? O yedinci makamda. O da edebiyatla olmuyor bu işler. O da yedinci makamda. Allâh bizi o hallerle hallenenlerden eylesin inşâallâh.


Dörtlük Şerhi — «Aşk Meydânı Delîl İster»: Mürşid Odağı, Şeytân Vesvesesi ve Üftâde-Mahmûd Hüdâyî Misâli

1730. beytten devam edeceğiz inşâallâh önümüzdeki hafta. Biraz böyle bu konular hakkınızı helal edin. Hazret-i Pîr böyle örneklerle anlatıyor ama öyle basit olarak geçebileceğim şeyler değil. Bir de yaşta geçiyor. Ölüm insana ne zaman gelecek belli değil. İlmi saklıyormuş gibi olmaktan Allâh’a sığınırım. Ben bir şeyi saklamayı sevmiyorum. Bunu anlamazlar diye düşünmüyorum. Öyle bir düşüncem yok. Ben bildiğimi, anladığımı aktarmaya çalışıyorum. Yavaş gitsin. Önemli değil. Paşaya kelleye yetiştirecek değiliz ya. O yüzden Allâh bizi affetsin inşâallâh. Bak buraya bir şey düşmüşüm ya. Bir dörtlük düşmüşüm. Bununla kapatayım. Ey nefsim! Aşk meydanına giden yolda şeytan vesvesesi çoktur. Uyanık ol da gözünü aç.

Gönül kulağına mürşidine ver. Kim gelmiş kim gitmiş meydan sahibi için ne fark eder? Aşk meydanı delil ister. Gam yer su yerine kan içer. Kafam yerinde değilmiş bunu yazarken. Şimdi tam son fasla almışım bunu. Kafam yerinde değilmiş bunu yazarken. Allâh beni affetsin. Ey nefsim! Aşk meydanına giden yolda şeytan vesvesesi çoktur. Kendi sözümü kendim şerh edeceğim neredeyse şimdi. Herhalde benim değildir bu söz yani. Ben buraya yazmışım bunu ama o kafayla. Demek ki gerçekten aşk meydanına giden yolda şeytan uğraşır o kimseyle. Ona şeytan çok vesvese verir. O kadar çok vesvese verir ki ne yaptığı kadıya Üftâde Hazretleri’nin gidecek at sırtından attı onu. At sırtından attı. Mahmûd Hüdâyî Hazretleri bu sefer yayan yürüdü Hazret-i Üftâde’nin tekkesine.

At bile götürmek istemedi onu. O yüzden bu ben böyle Allâh affetsin tarîkat sözünü kullanmıyorum ya pek kullanmak da istemiyorum zaten. Aşk meydanına bir kimse yola çıksa şeytan ona aklına hayaline gelmeyecek vesveseler verir. Öyle vesvese verir. Sakın biz ders aldık bize vesvese vermez diye düşünmeyin. Verir. Herkese verir. Uyanık ol da gözünü aç. Uyanık ol gözünü aç. senin mana gözün açılsın. Kulağını mürşidine ver. Ha demek ki kulağını kime verecekmişsin? Mürşidine şeytana değil, heva evvesine değil, nefsine değil, Ahmet’e Mehmet’e o ablaydı o teyzeydi değil, o abiydi o zakirdi değil. Zakirlere karşı bir düşmanlığım olduğundan değil yanlış anlaşılmasın. Hepsi de kardeşimiz hep beraber yolluyoruz.

Ama dervîş aşk meydanına yürüyecekse onun gözü kulağı üstadında olacak. Eğer ben burada seyresülük yapacağım diyorsa o zaman gözünü kulağını odağını ona bağlayacak. Kim gelmiş kim gitmiş meydan sahibi için ne fark eder? Aşk meydanının sahibi Allâh. Aşk meydanının sahibi Allâh. Oraya kim gelmiş kim gitmiş? Ne zaman yaratıldığını bilmiyoruz insanlık aleminin. O gündür bugündür Allâh’a âşık olanlar var mı? Var. Bir fazla, bir eksik. Sen oraya sırtını dönmüşsün. İlk oraya sırtını dönen sen değilsin. Sen oraya oturmuşsun, kalkmışsın, gitmişsin, gelmişsin. Meydan sahibi için fark etmiyor. Çünkü senin gelmen onun şanına şan katmıyor. Senin gitmen onun şanından bir şey eksiltmiyor. Bir mürşid-i kâmil düşünün.

Yüz bin tane dervîşi olsa ne olacak? Bir tane dervîşi olsa ne olacak? O Allâh’la vuslât perdesinde oturmuş zaten. Onun bir derdi yok, bir gamı tasası onun Allâh. Sen gelmişsin, gitmişsin. Ne olacak ki? Senin yerini doldurur Allâh’ın kulu mu yok? Sen kendince vazgeçilmez zannedersin. Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla dolu. 26 yaşından beri dergâh, sûfî hayatın var. Kaç kişiler geldi, kaç kişiler gitti, kaç kişilere ders verdik. 26 yaşından beri sohbet ediyorum haftada dört beş gün. Hazret-i Pîr diyor ya ben tüm meclislerde oturdum ağladım. Bütün meclislerde feryâd ettim, anlattım. Feryâdım işiten olmadı diyor. Bizim feryatımız o yüzden kimi işitecek, kimi işitmeyecek. O önemli değil. Meydan sahibi için fark etmiyor.

Aşk meydanı delil ister. Bakın o meydan delil ister senden. Ben aşığım demek de âşık olunmaz. Gam yer. sana gam verir. Orası gam fabrikası gibi, keder fabrikası gibi, hüzün fabrikası gibi. Su yerine kan içer. Çünkü aşığın delilidir kanını feda etmesi. Canını feda. Kandan kasıt can. O senden delil ister. O delili koymazsan orta yere, aşıklığın senin lafta. O delili koymazsan aşıklığın edebiyatta Allâh bizi affetsin. Yazmış bırakmışım burada. Demek ki böyle olacakmış eyvallâh. 1733. beytten devam edeceğiz. Allâh rızası’na el-Fâtihâ. Selametle. Âmîn. Allâh râzı olsun inşâallâh. Bu sohbetleri dokuzda diyoruz ama bazen böyle dokuzu geçiyor. E ben bir oturuyorum orada bir esinti alıyorum. Bir kafam bir toplansın diyorum.

Böyle bir esinti olsun, bir rahatlayayım. Bir de kutsal mübârek tahtaya bir sürüneyim diyorum. Bir sürtüneyim orada. Ondan sonra o tahtadan diyor mübareklik bir geçsin bana. Öylesi geliyor. Ben yine sizlerden ve uzaktan katılıp dinleyenlerden haklarının helal edilmesini istiyorum. Allâh râzı olsun. Etmiyorum diyen varsa çıksın meydana bir pehlivanlık yapalım. daha ölmedik Allâh’ın izniyle. O yüzden varsa helal etmiyorum diyen varsa üzerinden geçeyim silindir gibi. Böyle bir çarpayım, böyle bir zorla helallık alayım. Ben sonuçta bayındırlıyım. Normal değilim ben. İşin yiğitlik latîfesi. Allâh râzı olsun. Tekrar teşekkür eder. Haklarınızın helalini isteriz. Selâmün aleyküm.


Mesnevî’nin Mâhiyeti: Kur’ân-Sünnet Tefsîri, Vahdet Kitâbı ve Hz. Pîr’i Şerh Etmenin Edebi

Mesnevî de böyle bir kafiyeli aslında böyle husûsî oturulup da kafiyeli yazılmış bir eser değildir. Bazıları onu böyle sanki divan edebiyatı gibi böyle kimisi de Mesnevî’den şiir arıyor mesela Mesnevî’nin içinden. Bazen bazı yerlerde denk geliyor. Tabi Mesnevî’den bazı şeyleri de, beytleri de kimisi böyle şiirleştirmeye çalışıyor. Ondan sonra. Bunlar böyle biraz daha bir şey. Mesnevî benim tabirimle Kur’ân ve Sünnet’ten süzülmüş bir hayat kitabı. Bir hayatı tecrübe etmiş olan bir kimsenin kitabı. Mesnevî tefsir, Mesnevî akāid, Mesnevî Kutb-i Şerîf, Mesnevî Kutb-i Şerîf, Mesnevî Kutb-i Şerîf. Mesnevî merhamet, Mesnevî adalet, Mesnevî normalde Kur’ân ve Sünnet’in bütün ilimlerini Mesnevî’de görmeniz mümkün.

O yüzden Mesnevî mesela bazen okullarda öyle söylüyorlarmış. Bir divan edebiyatı örneği değil. Mesnevî bir şiir kitabı değil. Bakın Mesnevî bir şiir kitabı değil. Mesnevî bir deyiş kitabı değil. Değil. Mesnevî Kur’ân ve Sünnet tefsiri. Bakın tekrar söylüyorum. Mesnevî Kur’ân ve Sünnet tefsiri. Mesnevî bir insanın günlük hayatında nasıl yaşaması gerektiğini anlatan hayat kitabı. bunu normalde başka bir yere bağlamak. Hatta Hz. Pîr’in deyimiyle diyor ki Mesnevî bir vahdet kitabıdır. birlik kitabıdır. Hatta diyor kim bunun dışında bir şey söylerse vahdet kitabının dışında bir şey söylemesin. Vahdet kitabıdır çünkü diyor. Bunun dışında bir sözü kaldırmaz Mesnevî diyor. O yüzden Mesnevî gerçekten bu manada bir Allâh’a gidilen yolda nasıl yolcunun nasıl olması gerektiğini anlatan disturlar manzumesi.

Bunları neyle? Bunları hikayelerle anlatmış. O ben aslanı ayrılığa benzettim. Bir başkası başka şeye de benzetebilir. Eyvallâh. Öyle illaki öyle doğru olacak diye bir kaydı yok. Ben genelde bir mesneviyi şerheden kimselere saygısızlık küstahlık gibi algılanmasın. Ben genel olarak Mesnevî Kur’ân, Sünnet ilmeğinden geçirerekten anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Çünkü onlara bakıyorum. Mesela bakıyorum burada ne demek istedi? Şunu bununla alakalı ne âyet-i kerîme var? Bu var. Bununla alakalı ne hadîs-i şerîf var? Bu var. Ben onu böyle kendimce şerh etmeye çalışıyorum. Bazen de böyle kendimce bakıyorum, bu diyor manevi bir şey. O zaman da böyle hadîs aramıyorum ona. Diyorum ki buna ancak yine sûfîce, sûfîlik noktasından cevap verilir veyahut anlatılır manasında öyle algılıyorum.

O yüzden mesneviye bakarken bir şiir kitabı gibi görmeyelim. Veyahut da divan edebiyatının örnekleri varmış gibi görmeyelim. Bazı Fârisîcesine baktığında Fârisîce, beytler birbirine uyumlu gidiyor o Fârisîcesi. Bir arkadaşımız Fârisîcesini getirdi. Bazen oradan karşılığında da Türkçesi var. Fârisîcesini okuyorum oradan buraya hazırladığım beytlere. Bakıyorum onda bazı böyle şeyler nasıl söyleyeyim, beytler kafiyeli gitmiş, kafiyeli söylemiş onları ama velakin sonuçta Mesnevî toparlayacak olursak bir şiir kitabı değil. Selâmün aleyküm. Aleykümselâm.


Kaynakça ve Referanslar

  • Mesnevî-i Ma’nevî (Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn Rûmî): Mevlânâ, Mesnevî-i Ma’nevî, I. Defter (1725-1733. beyitler — ayrılık-aşk-cemâl bahsi); Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Abdülbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi; Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi; Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn.
  • Aşk-Mahabbet-Hicrân (Sûfî Mahabbet Bahsi): Mâide 5/54 («Allâh’ın sevdiği, Allâh’ı seven bir kavim»); Bakara 2/165 («Mü’minler Allâh’a daha şiddetli muhabbetle bağlıdır»); Âl-i İmrân 3/31 («Allâh’ı seviyorsanız bana uyun»); Ahmed Gazâlî, Sevânihu’l-Uşşâk; İmâm Gazâlî, İhyâ IV, kitâbü’l-mahabbet; Aynülkudât Hemedânî, Temhîdât.
  • İbrâhîm Edhem Hazretleri ve Tâc-Tahtı Terk: Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, İbrâhîm b. Edhem bâbı; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; Kuşeyrî, er-Risâle, mahabbet bâbı (Beytullâh’ta oğluyla buluşma kıssası).
  • Perdelenme (Hicâb) Mertebeleri: Mutaffifîn 83/14 («Hayır! Onların kalpleri kazandıklarıyla pas tutmuştur»); Bakara 2/7 («Allâh kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir»); Cum’a 62/3 (kendisi gibi olanlardan başkası); İmâm Gazâlî, İhyâ III, kitâbü’l-acâibi’l-kalb; İbn Atâullâh el-İskenderî, Hikem; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl.
  • Râbıta-i Mürşid ve Üstâd Odağı: Tevbe 9/119 («Sâdıklarla berâber olun»); Mâide 5/35 (vesîle aramak); Kehf 18/28 («Sabah-akşam Rabb’lerinin rızâsını isteyerek O’nu çağıranlarla berâber sabret»); Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîrü’l-Kulûb; Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Risâle-i Râbıta; Hâris el-Muhâsibî, er-Riâye li-Hukûkillâh.
  • Sünnet-i Seniyye’ye Sımsıkı Yapışma: Haşr 59/7 («Resûl size ne verdiyse alın, neyi yasakladıysa son verin»); Âl-i İmrân 3/31; Ahzâb 33/21 («Resûlullâh’ta sizin için güzel bir örnek vardır»); Ebû Dâvûd, Sünnet 5; İbn Receb, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem.
  • Esmâ-i Hüsnâ Tecellîyâtı (Hû-Hay-Hak): A’râf 7/180 («Allâh’ın güzel isimleri vardır, O’na o isimlerle duâ edin»); Haşr 59/22-24 (Esmâ-i Hüsnâ âyetleri); Tâhâ 20/8 («Allâh, O’ndan başka ilâh yoktur, en güzel isimler O’nundur»); Tirmizî, Da’avât 82 (99 isim hadîsi); İbn Arabî, Fütûhât, esmâ bahsi; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Mecmûatü’l-Ahzâb; Mustafa Özbağ Efendi, Vird-i Settâr, esmâ tertîbi.
  • Cemâlullâh Sırrı (Vech-i İlâhî): Bakara 2/115 («Nereye dönerseniz Allâh’ın vechi oradadır»); Rahmân 55/26-27 («Yeryüzünde olan herkes fânî, Rabbinin vechi bâkîdir»); Kasas 28/88 (O’nun zâtından başka her şey helâktedir); Buhârî, Tevhîd 24 («Cemâlullâh’ı seyrettirme rü’yet hadîsi»); Müslim, Îmân 297; İmâm Gazâlî, İhyâ IV, kitâbü’l-mahabbet ve’ş-şevk.
  • Şah Damarı Yakınlığı (Kurb-i İlâhî): Kāf 50/16 («Biz ona şah damarından daha yakınız»); Bakara 2/186 («Kullarım Beni sana sorduğunda, Ben yakınım»); Buhârî, Tevhîd 50 (kudsî hadîs: «Bana bir karış yaklaşana, Ben bir arşın yaklaşırım»); Müslim, Zikr 20-22.
  • Şathiyye-Sahv Bahsi (Sûfî Edebi): Serrâc, el-Lüma’, şathiyyât bâbı; Kuşeyrî, er-Risâle, sahv-sekr bahsi; Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; Bayezid-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansûr şathiyyeleri (Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ); İmâm Gazâlî, el-Münkizu mine’d-Dalâl.
  • Üftâde Hazretleri ve Mahmûd Hüdâyî Kıssası: Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri; Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, Celvetiyye babı; Ziver Tezeren, Aziz Mahmud Hüdayi; Mehmed Râmî Tekkesi geleneği — kadılığı bırakıp Hüdâyî olma hikâyesi.
  • Aşk Meydânı ve Delîl Meselesi: Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig (aşk-akıl bahsi); Yûnus Emre, Dîvân («Aşk geldi cümle eksiklerimi tamâm eyledi»); Niyâzî-i Mısrî, Dîvân; Eşrefoğlu Rûmî, Müzekkin Nüfûs; Erzurumlu İbrâhîm Hakkı, Mârifetnâme, aşk faslı.
  • Şeytân Vesvesesi ve Mücâhede: Nâs 114/4-5 («Vesvese veren sinsi şeytânın şerrinden»); A’râf 7/200-201 («Şeytândan bir vesvese seni dürtüklerse Allâh’a sığın»); Fâtır 35/6 («Şeytân size düşmandır, siz de onu düşman edinin»); Buhârî, Bed’ü’l-Halk 11; Müslim, Zühd 71 («Şeytân Âdemoğlunun damarlarında dolaşır»); İmâm Gazâlî, İhyâ III.
  • Mesnevî’nin Mâhiyeti — Kur’ân ve Sünnet Tefsîri: Mevlânâ, Mesnevî dîbâcesi («Mesnevî, hakîkate ve yakîne ulaştıran usûlün usûlüdür, dînin usûlünün usûlünün usûlüdür»); Hz. Pîr’in beyânı: «Mesnevî bizim sandukamızdır»; Sultân Veled, İbtidânâme; Câmî, Nefehâtü’l-Üns, Mevlânâ bâbı; Ankaravî İsmâîl Rusûhî, Mecmûatü’l-Letâif (Mesnevî şerhi mukaddimesi).
  • Mustafa Özbağ Efendi Silsilesi: Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi (Şeyh Efendi); Nevşehirli Hacı Abdullâh Gürbüz Efendi; Hacı Haydar Baba; Hacı Bekîr Baba; Bayındırlı Hacı Mustafâ Özbağ Efendi (mürşid-i kâmil); Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, Halvetiyye-Karabâşiyye babı.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Tarîkat, Vird, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı