Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2022 ·

2022 Sohbeti #36 — Abdullâh Gürbüz Hazretleri

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2022 Sohbeti #36 — Abdullâh Gürbüz Hazretleri. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Tevhîd Açılışı ve Borç-İsrâf Edebi

Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, bismillâhirrahmânirrahîm. Efdalü’z-zikr fe’lem ennehû. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Hak, Muhammedün Resûlullâh’nü, Allâh’ın cemî’an, enbiyâ-i ve’l-mürselîn ve ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, bismillâhirrahmânirrahîm. Selâmün aleyküm. Aleyküm selâm. Hepinize hoş geldiniz inşâallâh. Cenâb-ı Hak cümlemizi Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye sımsıkı yapışıp yaşayanlardan eylesin. Rabbim cümle ümmet-i Muhammed’i, Hakk’ı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip, Hak yolunda çalışan, yaşayan, bâtılı bâtıl bilip, bâtıl ile mücâdele eden kullarından eylesin. Biraz vakit gecikti. O yüzden hızla sohbete girelim inşâallâh.

Bir iş veren yanında çalıştırdı, çalışanının hakkını, maaşını vermeyip, hakkını mı, maaşını mı, hakkını maaşını vermeyip her hafta şehir dışındaki etkinlikleri, âilesiyle gitmesi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Önce varsa çalışanlarının borcunu ödeyecek. Bu bizle alakalıysa, bizde her hafta şehir dışında etkinlik yok. Eğer bu arkadaş bizimle alakalıysa bu mesele, benim bildiğim bir tek gelip olaya gidiliyor şehir dışı etkinlik. Aide bir. Var mı başka bildiğiniz sizin? Sâlim var mı başka bir etkinlik? Evet. Bir kimsenin önce borcunu ödemesi evladır. O kimse borcunu ödeyinceye kadar her türlü israftan, her türlü harcamalardan uzak duracak. Hatta bir hadîs-i şerîf var diyor ki o borcu bitinceye kadar sirkenin yanına tuz dahi katık olarak koymayacak diyor.

O yüzden o kimse borcu var ise önce borcunu ödeyecek. Ne bu be çabucak düğünü bitirdiniz mi ya? Sohbet var diyorsun. Allah iyiyse. Gene Tamırtâşlılığını gösterdin İsmâil gene. Evet. Borcu olan bir kimsenin böyle fuzili şeylerden uzak durması sünnet seniye’nin emridir. Bir kimse mecbur olduğu şeyleri icrâ edecek. Mesela bu anlayış doğru değil. Mesela âilesinin bir hayât standardı var. O kimse âilesinin hayât standardını korumakla mükellef. Borçtan önce bu. Şimdi toplum dini bilmediğinden dolayı borcu var. Bu adam bu arabaya nasıl binebilir? Biner. Onun bir hayât standardı vardır. Hayat standartını bozmaz. İsrâf olmadığı müddetçe ona bir şey diyemezsin. Adamın iki arabası varsa evet, arabasının birisini satsın.

Adam oturuyor bir evi var, ikinci bir yazlığı var. Evet yazlığını satsın. Eyvallâh. Ama öbür türlü o kimse bunu hiç unutmayın. Bu böyle birinci derecede erkeklere, ikinci derecede bayanlara. Burayı iyi dinleyin. Bir, hayât standardınızı fazla yükseltmeyin. Hayat standartınızı fazla yükseltmeyin. Bakın hayât standardınızı fazla yükseltmeyin. Makulu seçin, ortağı seçin. Kazancınız ne kadar? 10 lira. 6 liralık yaşayın. 10 liralık yaşamayın. Bu ikinci kısmı bayanlara. Eşlerinizin kazançları iyi diye isteklerinizi arttırmayın. Eşlerinizin kazançları iyi diye çocuklarınızın isteklerini arttırmayın. Evde ekonomiyi siz düzeltin ve çocuklara deyin ki bu olmaz. Bunu babandan isteme. Bu şimdi alınmasın.

Buna gerek yok. Bu kadınların işidir. Bir erkek çocuğuna bunu ben alamam dememeli. Dememeli bakın. Kadın onu erkeğe dedirtmemeli. O kadının hasıdır. Bakın kadının hası. O adamı zorlayacak her türlü şeyden çocukları çeker kenara. Kendisini de çeker. Çocukları da kenara çeker. Bu adamı zorlayacak mı zorlayacak? Bunu buna gerek yok yavrucuğum. Bunu istemeyelim. Bunu alma sen. Babanın bunu almaya gücü var ama isrâf. Yavrucuğum 500 liraya bot alınırmış. Baban alabilir bunu sıkıntı değil. Ama 500 liraya bot alınmaz. Benim eşim alabilir ama ben 1000 liralık mantı alamam. Bunu kadın ayarlar. Kadın adamı ezdirmez çocukların önünde. Kadın o işi düzenler, dizayn eder. Bu kadınların işidir. Kadın da hevâ hevesine uyduysa, o da gidiyorsa ben 1500 liraya etek bir dopuya salacağım diyorsa, o da hevâ hevesine uyduysa gidip 1500 liraya elbis alacağım diyorsa koptu, gitti, dağıldı ortalık.


Rasyonel Mistisizm ve Türk-İslâm Sentezi

Bir de o standartı yükselttikçe oradan geri dönüş kadar zor bir şey yok. Orta halde hayatınıza devam edin. gidip de bir insanın nefsi bunu kaldırmaz. 200 metrekare evden 120 metrekare eve adam girdiği zaman nefsi kaldırmaz ona. Herkesin nefsi kaldırmaz. O yüzden yapma. 120’den 180’e çık, 250’ye çıkma. O seviyeyi koru. İhtiyaç olursa eyvallâh, yapacak bir şey yok, ihtiyaç. Ama ihtiyaç yoksa makul yaşamak, standartları ortanın altında, hadi ortada tutmak en hayırlısıdır. Allâh bizi affetsin. Evet, soru sahibi geldi mi? Geç gelecekmiş, soruları gönderdi. Burada mıydı sorular yoksa? Tamam muhtara mı bırakmış? Tamam. Kaldığımız yerden okumaya devam ediyorum, devam demişim burada. Aslında ona göre dini neticede ulaştırmak istediği son noktada budur.

Herkes bu aşamada herkes değil, sadece aklını rafine ederek kalp haline getiren belli sayıdaki kişiler ulaşabilir. Neydi? Şehâdet bilgisi, tanıklığa. bu normalde bir kimse eşhedü (şehâdet ederim) noktasına o zaman aklını kalp haline getirenler bu hale ulaşacaklar. o kimsenin kalbi çalışır hale gelecek. Aklı vahyeye dayandıracak. Aklı vahyeye dayandırırsa o zaman onun aklı kalbi akla doğru yürüdüğünden akıl ve kalp vahdet oluşturacak, cem olacak. Cem olunca o zaman o kimse ne olacak? Şehadete doğru gidecek. Rasyonel mistisizm noktasına ulaşmakta ve böylece Türk düşünce sisteminin daha doğrusu Türk-İslâm düşüncesinin ayrılmaz bir özelliği olan mistik ve tasavvufi eğilimi pekiştirmektedir. Evet, normalde bir kimse aklını ve kalbini cem eder birleştirirse o zaman o Ahmed Yesevî’yle başlayan bu yukarı mezopotamya sûfîlî olarak nitelendirdiğim aklı ve kalbi birleştirerek de yol yürüme bu hale erişecek.

Bakın bu genelde toplumlar bunları buluşturduklarında birleştirdiklerinde büyük medeniyetler kurmuşlar. Akıl ve kalp birleşmezse o zaman sadece akıl söz konusu olursa vahşileşmişler. tabiri caizse diktatörlükler çıkmış, zulüm çıkmış ve ortalığı kan gölüne çevirmiş. Sadece akılla yürütülen yönetilen sistemlerde eğer yok sadece mistisizm diye nitelendirilen sadece batini kalbi haller söz konusu olunca da ne yazık ki dağılmışlar. Ne yazık ki belli bir noktadan sonra toparlanamaz hale gelmiş. Tarih boyunca bunun her ikisinin de yanlışlıkları, her ikisinin de kendi içerisindeki eksiklikleri tespit edilmiş. Ve tarih boyunca da Türkler İslâm olmazdan önce dahi mistisizm vardı öyle söyleyeyim. Muhammed-i İslâm olmazdan önceki dinlerinde mistisizm dedikleri şey gayipten haber alma gibi veya vahiy alma gibi veya manevi kalbi haller yaşama gibi.

Bunları kimler yapıyordu? Muhammed-i İslamdan önce Türklerinin içerisinde şamanlar yapıyordu. Şamanların vazifesi Allâh’tan Tanrı’dan veya Tengri’den Tengri dedikleri o varlıktan ilâhî vahiy alma, ilhâm alma ve ilâhî olarak o ilhâmı etrafındaki insanlara anlatma görevi vardı onlarda. Ve İslâm oluncaya kadar bu görevi bunlar yerine getirdiler. İslâm’da peygamberler vahiy alır ya, İslâm’da peygamberlerden sonra velilere Cenâb-ı Hak ilhâm eder. Ve bu olgu Türkler için böyle harika bir olguydu çünkü buna alışkındılar, bunu biliyorlardı ve çabuk adepte oldular İslâm’a. mistisizm dediği şey bu. o kimsenin rüya yoluyla veya kalbine gelen ilhâm ile bilgilenmesi. Bu ama ta Yunan felsefelerinde de bu mevcut.

Helenistik çağda da normalde Sokrat bunu muhakkak ve muhakkak kalbe gelen ilhâmı ve rüyayı bir ilim olarak görür ve bunu reddetmez. O yüzden bir kısım Sûfîler bazen Sokrat’ın böyle bir İslâm olduğuna dair düşünceleri oluşmuş. demişler acaba kendi zamanının bir velisi miydi, İslâm mıydı?


Ehl-i Beyt Silsilesi ve Ca’fer-i Sâdık

Zaten Sokrat’ta Allah inancı var da, Tanrı inancı var da onun üzerinde bu tip şeyler olmuş. Çünkü eski Helenistik çağın o felsefecilerinin hemen hemen büyük bir çoğunluğunda rüya ve kalbe gelen ilhâmları ilim olarak ve doğru ilim olarak kabul etmişler. mistisizm dediği şey bu. İmam Mâtürîdî de aklı ve bu manevi ilhâmları birleştirmeyi söylüyor bize. Ve birleştiğinde de ortaya muhteşem bir şey çıkıyor. ne vahyi reddetmek ne de aklı reddetmek. Akılla vahyi birleştirip akılla vahyi birleştirip, aklı da kalp haline getirip, dini öyle anlamak ve şehâdete erişmek. Şehadete erişmek demek şehid olmak demek değil. Şehadete erişmek eşhedü dediğinde bunun şahidini yapmış olmak. Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh. ben şahit oldum.

Allah vardır, birdir. Ben şahit oldum. Muhammed Mustafa onun peygamberidir ve kuludur. Bakın burada o kimsenin şahitliği giriyor ve o kimse taklitten tahkike çıkıyor. Ve taklitten tahkike çıkması sadece akılla mümkün değil. Muhakkak ve muhakkak onun kalp ayağında olması lazım. O kalp ayağıyla da muhakkak yürümesi lazım. Kelam tarihine dair kaynaklar, Ehl-i Sünnet kelâmının kurucusu olarak Ebü’l-Hasan el-Eş’arî’yi gösteriyorsa da günümüze intikal eden mâhiyyet mâhiyyetindeki eserlerden hareketle bu kurucunun Ebu Mansur el-Mâtürîdî olduğu söylemek gerekir. Aslında her ne kadar kelam ehli bu konuda İmâm-ı Mâtürîdî ve İmâm-ı Eş’arî konuşsa da, hatta bunun içerisinde Râfızîliği koyabiliriz, bunun içerisinde daha bir sürü bu konuda ekolleri koyabiliriz, bunları her ne kadar böyle söylemiş olsak da, kelami meselelerin temeli daha öncesinden ta Mu’tezile’ye kadar gider.

Öncesinin öncesi Mu’tezile’ye kadar gider. Kelamla alakalı meseleleri sadece İmâm-ı Âzam’a bağlamak da çok bizi bu konuda doğru bir noktaya götürmez. Çünkü İmâm-ı Âzam’ın öncesi var. İmâm-ı Âzam’ın öncesi olunca, İmâm-ı Âzam’ın asıl ilim aldığı, ilim gördüğü kimseler, Ca’fer-i Sâdık başta olmak üzere Ehl-i Beyt’tir. Böyle olunca, kelami meselelerde İmâm-ı Âzam’dan önce Ehl-i Beyt’in payını koymamız lazım. Ve Ehl-i Beyt’in o payı veyahut da ilk Selef imamlarının payı bu konuda çok büyüktür. İmâm-ı Mâtürîdî kendi akâidle alakalı kaidelerini orta yere koyarken, birinci derecede ilk terbiye aldığı, eğitim aldığı yer Hanefî ekonunun veya Hanefî mezhebinin piri olan İmâm-ı Âzam’dır. Ama İmâm-ı Âzam’ın da talebesi, İmâm-ı Âzam’ın da hocası İmam-ı Ca’fer-i Sâdık’tır.

Ve İmam-ı Ca’fer-i Sâdık bu manada Ehl-i Beyt’in imamlarından birisidir. Ve Ehl-i Beyt’in o imamları, o âlimleri bu mezheplerin belki de temel noktalarıdır. Çünkü Ehl-i Beyt, Hazret-i Ali’r radıyallâhu anh hazretlerinden almış olduğu ilimle meselenin doğrusunu söylemiştir. O yüzden hadislerde de Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri size iki şey bırakıyorum. Kim sımsıkı sarılırsa sapıklığa düşmez. Başka bir rivayet, genelde rivayetler birisi Kur’ân, birisi benim sünnetim der. Bazı rivayetlerde birisi benim Kur’ân’ım, birisi de Ehl-i Beyt’im der. Şimdi bu hadîsleri insanlar nakletmeye çekinirler. Çekinmelerinin sebebi şu, bize Şia mı diyecekler diye. Bakın ilim, bize şunu mu diyecekler, bunu mu diyecekler noktasından geri dönmez.

Varsın kim neğimizi kınacaksa kınasın, neğimize laf söyleyecekse söylesin. Biz doğruyu aktaralım, biz doğruyu anlatalım. O yüzden hadîs-i şerifte, bazı hadîs-i şeriflerde size iki şey bıraktım. Kim bunlara sımsıkı yapışırsa asla sapıklığa düşmez, zındıkaya düşmez. Birisi Kur’ân, Allâh’ın kitabı, birisi de benim Sünnet-i Seniyye’m. Eyvallâh. Bazı hadîs-i şeriflerde de der ki birisi Kur’ân, birisi de benim Ehl-i Beyt’imdir der.


İmâm-ı Âzam’ın Kabir Hâli Menkıbesi

Şimdi böyle olunca Ehl-i Beyt de, Ehl-i Beyt, Ehl-i Beyt’in ilk imamları sarsılmaz imanın kaleleri gibidir. Ehl-i Beyt’in ilk imamları sarsılmaz sünnet-i seniyenin kaleleri gibidir. Her ne kadar Emevî Ehl-i Beyt’e savaş açıp, Ehl-i Beyt’in kökünü kazımak istese de, Cenâb-ı Hak onlara bunu müsaade etmemiş. Ve Rabbim Ehl-i Beyt’i korumuş. Ve o korunan Ehl-i Beyt, muhteşem ilim ehli çıkarmışlar orta yere. Ve o yüzden bu meselede kelamla alakalı meseleyi sadece eşarîye bağlamak veya sadece imam Mâtürîdî’ye bağlamak doğru değildir. Onların arkasında imam azamı, onların arka, imam azamın da arkasında imam Ca’fer-i Sâdık’ı, onun arkasında da Ehl-i Beyt’i görmemiz gerekir. Mâtürîdî fıkıhta Hanefî mezhebine bağlı olup, Tevilatül Kur’ân’ında bu ekolün görüşlerini savunur.

İmam maturidi tipik bir Hanefî müctehididir. Aslında imam maturidi de kendi dairesinde bir müctehiddir. Ama bu müctehid hükmündeki bu kimseler edep etmişler. Edep ederekten farklı bir mezhep kurmaya çalışmamışlar. Böyle bir şey için de uğraşmamışlar. İmam azam da yola çıkarken zaten hanefi mezhebini kuracağım diye yola çıkmamış. İmam azam hazretleri hem hadisçi, hem tefsirci, hem fıkıhçı, hem kelamcı, hem dil bilimci. Dil. Bakın dini meselelerde bir kimse bir ilim olarak bir yere varmak istiyorsa muhakkak Kur’ân’ın dilini çözmesi gerekir. Kur’ân’ın dilini çözemeyen bir kimse alim hükmünde değildir. O kimse muhakkak Kur’ân’ın dilini, tekrar söylüyorum, dilini çözmesi gerekir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede biz Kur’ân’ı Arapça indirdik der.

Eyvallâh. Ama Kur’ân’ın içerisinde hem İsrâiliyyâttan kelimeler vardır. Bölgede ne kadar dil konuşuluyorsa kadim olarak o dillerden Kur’ân’ın içerisinde kelimeler vardır. Böyle olunca sadece Arapça diline hakim olmak yetmez. Burada özellikle altını çizdiğim şey şu. Kur’ân’ın diline hakim olma. Kur’ân’ın dilini bilmek gerekir. Çünkü o fiil çekimleri, hangi fiil çekimi nereye denk gelirse ne manası çıkar, bunları çok iyi bilmesi gerekir bir kimsenin. Eğer kelamla alakalı çalışacaksa, hadîsle alakalı çalışacaksa, tefsîrle alakalı çalışacaksa, fıkıhla alakalı çalışacaksa veya dini ilimlerin içerisinde herhangi bir ilimle uğraşacaksa, onun üzerinde çalışacaksa Kur’ân’ın dilini çok iyi bilip çözmesi gerekir.

Şimdi İmâm-ı Âzam Hazretleri’nde o yüzden bu özelliklerin hepsi de var. Bakın bu özelliklerin hepsi de var. İmâm-ı Âzam Hazretleri Arap olmamasına rağmen Kur’ân’ın diline hakim bir kimsedir. İmâm-ı Âzam aynı zamanda hadîsçidir. İmâm-ı Âzam’ın malum kendince bir fetvalarına konu aldığı, ölçü aldığı hadîs kitaplarının normalde yayınlar, kendisine ait sünneti vardır. Mesela avam olan Hanefîler İmâm-ı Âzam’ın aynı zamanda bir hadîs alimi olduğunu bilmez. Hatta İmâm-ı Âzam’a ait bir sünnenin olduğunu da bilmez. Hatis kitabının olduğunu da bilmez. Çünkü İmâm-ı Âzam fetvalarına ölçü aldığı, delil aldığı bütün hadîsleri kendi sünnette toplayıp yazdırmıştır. râvîleriyle beraber. Bakın ravilleriyle beraber.

Şimdi öyle olunca İmâm-ı Âzam aynı zamanda tefsîrcidir de, aynı zamanda akâidcidir de. Böyle olunca o akâidle alakalı meselelerin içerisinden çok rahat bir şekilde çıkar. Îmânî meselelerinin içerisinden de çok rahat bir şekilde çıkar. İhtiyarlık. Bu meselelerin içerisinden çıkmada ki o maharet onun aldığı ilimle alakalıdır. Tabiî bu son zaman üzerine bir de sûfîlik eklenince, İmâm-ı Âzam tabiri caizse sütün üstündeki kaymak gibi olur. İmâm-ı Âzam aynı zamanda da sufidir. şeyhi vardır. Burayı da insanlardan saklarlar. Burayı da insanlardan gizlerler. Ne anlıyorlarsa, İmâm-ı Âzam’ın sûfî olması, İmâm-ı Âzam da sûfî, ne olacak Hanefîyim diyen de sûfî olması lazım. İmamının peşinden gidecekse bir kendine mürşid bulması lazım.

Sen İmâm-ı Âzam’dan daha fazla dini biliyorsun. Şâfi’î ise İmam-ı Şâfi’î’nin de şeyhi vardır. Hanbelî ise onun da şeyhi vardır. Mâlikî ise onun da şeyhi vardır. Örnek. Dört mezhep imamının dördününde şeyhi vardır.


1071 Malazgirt ve Türklerin Sancaktarlığı

Bakın dört mezhep imamının dördününde şeyhi vardır. Gazâlî’nin şeyhi vardır. Kindî’nin şeyhi vardır. İbn-i Arabî’nin şeyhi vardır. Hazret-i Mevlânâ’nın şeyhi vardır. Yûnus’un şeyhi vardır. Hâcı Bayrâm Velî’in şeyhi vardır. Üftâde Hazretleri’nin şeyhi vardır. Ömer Sultân Hazretleri’nin şeyhi vardır. Şeyhsiz yoktur. Bir kimsenin çünkü aklının kalp haline gelmesi ancak bir üstadı bir şeyhi olursa mümkün olur. Bir üstadı bir şeyhi yoksa aklının kalp haline gelmez. Ve kalbi harekete geçmeyen bir kimse de asla alim olamaz. İlim yolunda talebedir. Alim değildir. Neden? Kalbi harekete geçmemiş çünkü. Bu mümkün değil. Bakın bu mümkün değil. Rivaet edilir ya, İmâm-ı Âzam Hazretleri alır eline kendi sünenini.

Hazret-i Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin kabri şerifinin başına gider. Başlar okumaya. Hadise okur, kabüre seslenir. Bu senin mi ya Resûlallâh? Bu söz senin mi? Kabirden ses gelir. Evet, o benim sözüm. Yanındaki talebeleri dinler bunu. Tarihçiler dinler. İmâm-ı Âzam’ı tanıyalım. Bu kalbi harekete geçmeyen bir kimsenin bunu yapması mümkün değildir. Bunu söylemesi de mümkün değildir. Ben o yüzden İmâm-ı Âzam’cıyımdır. Benim İmâm-ı Âzam’a laf söyletmemin bir sebebi budur. Düşünebiliyor musunuz? Kabri şerifin başına gidip, fetvalarınıza ölçe aldığınız hadîsleri alıp, kabr-i şerîfin başında sözün sahibine sözü teyit ettirmektir bu. Bu muhteşem bir şeydir. Bu akıl üstü bir şeydir.

O yüzden onların akılları kalp haline gelmiştir. O yüzden gelmiştir. Kalbi harekete geçmemiş olsa bunu yapamaz. Şimdi böyle olunca, kelam tarihine baktığımızda bunun arkasında İmâm-ı Âzam yatar. İmâm-ı Âzam’ın arkasında Ca’fer-i Sâdık yatar. Onların arkasında Selef imâmları yatar ve Ehl-i Beyt’in imamları yatar. Onların arkasında. Evet. araştırmacılar, Selef’in akıl çalışmasını ortadan kaldırdığı, dînin alanı içinde akla onun istidlal ve tehlillerine önem verdiği, Semiyyât konularında başta Kur’ân olmak üzere nakli en çok kullandığı sonucuna varmıştır. Mâtürîdî her iki eserinde konuları işlerken hayattan kopuk bir teorisyen değildir. O fert ve toplum bazında beşeri âlemi daima göz önünde tutmuş, insan psikolojisini ve toplum realitesini hesaba katmıştır.

Evet. Bu yukarı mezopotamya İslâm anlayışının tipik bir özelliğidir. Yukarı mezopotamya İslâm anlayışı, bunun normalde başını Türkler çeker, Türkler bu konuda çok çığır açmışlar kendilerince. Şimdi bu ırçılık gibi algılanmasın, ırçılık gibi algılanmasından Allâh’a sığınırım. Bazı topluluklar vardır, bazı kavimler vardır. Kendilerince çok çalışkan, çok böyle cengaver, çok mücâdeleci kavimlerdir. Türkler bunlardan birisidir. Hayatı kendilerince kolay yaşamazlar. çölün içerisinde, dağlık bölgelerde açlıkla, susuzlukla, yırtıcı hayvanlarla, düşmanlarla mücâdele ede de hayatlarını devam ettirmişler. Savaşmaları gerek, çalışmaları gerek, devamlı zinde olmaları gerek ve devamlı bir düşman baskısı altında hayatlarına devam eder Türkler.

Böyle olunca akli melekelerini daha öne çıkarırlar, tecrübe melekelerini daha öne çıkarırlar, geçmişle alakalı bağlarını koparmazlar ve geleceğe ışık tutmaya çalışırlar. Müslüman olunca da Türklerin kaderi değişmemiştir. Müslüman olunca da Türklerin kaderi değişmemiştir. Hatta işleri biraz daha çoğalmıştır, biraz daha ağırlaşmıştır. Şimdi İslâm tarihine baktığımızda İslâm tarihi bunu böyle size zor analiz ederler. Hazret-i Ebû Bekir Ömer, Osmân, Ali’den sonra 6 aylık Hazret-i Hasan Efendimiz’in bir halîfeliği var. Bundan sonra İslâm dünyası gerileme dönemine girmiştir.


Eş’arî-Mâtürîdî Farkı ve Taklit Dergâhları

Bu gerileme dönemi hem fikri plandadır hem siyasi plandadır hem askeri plandadır. Askeri, siyasi, fikri ve ekonomik planda bu gerileme ne yazık ki durdurulamamıştır. Bakın ne yazık ki durdurulamamıştır. Daha ileri bir şey söyleyeceğim size. Bu gerileme öyle bir hale gelmiştir ki neredeyse İslâm dünyası yerle bir olup esamesi kalmayacak hale gelmiştir. Ne zamana kadar? 1071’e kadar. 1071 Malazgirt savaşıyla ondan öncesi tabi malum Türklerin İslâm olması var. Bu da yaklaşık 530’lara dayanır. 530’lardan sonra uzun müddet Türkler İslâm olarak tarih sahnesinde yoktur. Ama 1071 Malazgirt ile beraber İslâm’ın sancaktarlığı Türklere geçer. Sebebi şudur. Çünkü o güne kadar gelen adı İslâm devleti olan devletler emevlilerden başlamak suretiyle ne yazık ki Kur’ân ve Sünnetin disturlarına uymayarak devlet idaresinde, vatandaşların idaresinde, savaşlarda, ekonomide, siyaside, siyasette, hep zulmede zulmede insanların hak ve hukuklarını çiğneye çiğneye geldiğinden tabiri caizse insanlar Müslümanım demekten dahi çekinir hale gelirler.

Ta ki bu zamanki gibi. Çünkü devleti idare edenler, ne yazık ki zâlim hükümdârlar, zâlim alimler, zâlim hakimler, bakın zâlim idareciler insanları İslâm’dan uzaklaştırır, halkı İslâm’dan uzaklaştırır ve insanlar artık din ve dindar yüzü görmek istemezler. Ve Türklerin kendi içlerinde alimlerinin çok olması, kendi içlerinde velîlerinin çok olmasının sebebi, İslâm’mış gibi görünen diğer devletlerin zulmünden, haksızlığından, adaletsizliğinden Türklere sığınan o alimler, o velîler Türkleri hızla İslâmî ilimlerde öne çıkarır. Bu sebep sonuç ilişkisi gibidir. Ve Türkler o zaman için İslâmî ilimleri bu kadar vakıf değillerdir, 500’lerde İslâm olunca. Ama Emevîler, Abbâsîler ve sonradan gelen o İslâm devletleri ama ehli beyti olan zulümlerinden dolayı, ama içlerinde çıkan alimlere, velilere zulümlerinden dolayı bunlar bu zulümlerden sığınmak zorunda kalırlar Türklere.

Zaten Hadîs-i Şerîf de vardır, başınıza bir iş gelince Türklere sığının diye. Yine başka bir Hadîs-i Şerîf vardır, onlar size saldırmadıkça siz onlara saldırmayın, onlarla savaşmayın diye. Böyle olunca ehli beytin imamları ve selef imâmları bu baskılardan dolayı Türklere sığınırlar. Bu şermiş gibi görünen bu hal bir İslâm dünyası için rahmet olur. Bereket olur, lütuf olur, ikram olur, yeni bir medeniyet ortaya çıkar ve Türklerin üzerinden İslâm yeniden gözde haline gelir, yeniden asli kimliğine ulaşır. Bunda bu ırkçılık olarak algılanmasın, bu bölgenin insanlarının payı vardır. Şimdi böyle olunca Türklerin genel karakteristik yapısıdır. Aklı ve vahyi birleştirmektir bu. Aklı ve vahyi birleştirmektir.

Aklı ve vahyi sentezleyip cem etmektir. Cem etmektir bu. Bunu Türkler çok iyi becerirler ve başardılar. Böyle cem etmeleriyle zaten dünya üzerinde yeni bir medeniyet kurarlar. Ve az önce okuduğumuz bu maddeler böylece ortaya çıkmış olur. Evet, Türkler akıl perest değillerdir. Aklı önem verirler ama akıl perest değillerdir. Türkler vahye önem verirlerdir, vahye önem verirler. Türkler akılla vahyi birleştirerekten o muhteşem kendilerine has ekolu oluştururlar. Sûfîlikte de, siyasette de, kelamda da, tefsirde de, akayette de yeni bir ekol oluşur. Ve Osmanlı’nın son dönem, son 300 senesine kadar bu ekol ayaktadır. Bu ekol çalışır haldedir. Toplumun neye ihtiyacı var? İhtiyacına göre hatta toplumun ihtiyacının üzerinde geleceğe yönelik ictihâdlar, geleceğe yönelik fetvalar bulmak mümkündür.

Olmayan bir şeye dahi ictihâd edip koymuşlardır ortaya.


Muâviye-Yezîd Örneği ve İrsî Şeyhlik Reddi

Gelecekte böyle bir şey yaşanır, gelecekte böyle bir şey yaşandığında ictihâdı açıktır. Ve medeniyet, Türk-İslâm medeniyetinin temelinde bu vardır. Ama ne zaman ki bu yol inkutaya uğradı, bu yol kesildi, bu yol tabiri caizse ama içeriden ama dışarıdan hainler tarafından bozuldu ve ne yazık ki o zaman bütün İslâm dünyası dağıldı. Son devrin kendi mezheplerine tamamıyla inanmış eşarileri az veya çok yüksek bir derecede birer Mâtürîdîdirler. Eyvallâh! normalde, çünkü her ne kadar onlar Eş’arîyiz dese de Eş’arîlerin meşhur akayet kitaplarını incelediğinizde imam mağturidiyi kabul etmek zorunda kalırlar bazı yerlerde. Öyle olunca aslında bir şekilde onlar da Mâtürîdî. Şu anda zaten bir tek Afrika’da Eş’arîler kaldı. normalde Araplarda var Eş’arîlik, bir de Afrika’da kaldı.

Mesela yukarı Mezopotamya’da Eş’arîlik hiç yoktur. Anadolu’da da yoktur. Bakın Anadolu’da da yoktur. Ceddine, Ceddine, Ceddine, Ceddine böyle demiş, biz de böyle diyoruz. Bu mesela Anadolu’da yoktur. Şimdi bu bir kısım tarîkatlarda var. Örnekliyorum bunu. Bu böyle… Söyleyeyim patlatayım mı şimdi? Bu normalde mesela Türkiye’de, Anadolu’da Nakşibendîlerde çoktur. Şeyhinin, şeyhinin, şeyhi böyle yapmış, biz de böyle yapıyoruz. Kardeşim var mı sünneti seneye de? Yok. Neden yapıyorsun? Ama benim büyük şeyhimin, büyük şeyhi böyle yapmış. Şey bu. Delil bu. Ya bu böyle olmaması lazım. Ama yok böyle. onun şeyhinin, şeyhinin, şeyhinin cebi şalvarında dizine kadar. O da şalvarı diktirmiş öyle. O da şeyh olunca onun da şalvarının cebi öyle olacak.

Ya neden yapıyorsunuz böyle? Bizim şeyhimiz de yapardı. Onun şeyhi de yapardı. Ne yaparlardı? Her cuma cumalıya çıkar, herkes cuma mübareğine gelir, ee herkes cebine arşik koyardı. Bu nereden geldi bu gelenek? Şeyh Efendi böyle yapardı. O, onun şeyhi. O, onun şeyhi de öyle yapardı. Ben bunu halîfe ediyorum. O da şalvarı yaptırmış ya. Diyorum bu dilencilik. Allâh Resûlü dilenmedi diyorum sallallâhu aleyhi ve sellem. Allâh Resûlü’nün böyle şalvarı var mıydı? Var mıydı sünnette böyle bir şey diyorum ben? Duruyor. O da diyor topladı. Cihada çıktı diyorum. Düşman geliyordu Mekke’ye doğru. Uhud da dedim böyle bir şey yaptı. Dedim cihada mı çıkıyorsunuz? Savaşa mı gidiyorsunuz? Neden topluyorsunuz para?

Ama şeyhini, şeyhini, şeyhi öyle yaptı. Ne yaptı Muâviye? Oğlu Yezîd’i kendi sağlığında devletin başına tayin etti değil mi? Ben öldükten sonra dedi, devletin başına bu geçecek dedi. Şimdi bazı dergâhlarda aynı şey yapmıyor mu? Bazı Şeyh Efendiler öyle yapmıyor mu? bu anlayış bu anlayış Anadolu’daki İslâmî dirilişi ve İslâmî uyanışı da yok etti. Bakın yok etti. Yeni ictihâdlar yok, yeni hareketler yok, yeniden kendisini yenileme yok. Oğlu yetişmiştir. Eyvallâh söyleyecek bir lafımız yok. Yetiştiyse geçer hizmetini yapar söyleyecek bir lafımız yok. Ama ben öyle şey efendiler tanıyorum. Oğlunun dergâhla hiç ilgisi alakası yok. Şeyh vefat ettikten sonra oğlan dergâh başına geçiyor. O halifeye dedim.

Dedim böyle böyle bir gün şimdi sağsa dinliyorsa hoş beni dinleseler de dinlemiyormuş gibi davranırlar da. Dostlar sevdikleri için dinlerler. Beni sevmeyenler de açığını bulalım diye dinler. Kimisi de dergâh bırakmıştır pişmanlığından dinler. Gene dinleyelim der. Onda var ne varsa der. Hepsi de dinler. Valisi, hakim, savcısı dinler. Söylediklerimi yerine getirmezler ama dinlerler, takip ederler ne yapıyor diye. Tabii. Desem ki ben şimdi pazar günü burada aşureye dağıtacağım iki yüz tane polis burada doldurur, gol vurur gene. Takip ederler. Sıkı takipçilerim var. Derviş kardeşlerden daha sıkı takipçilerim var bu konuda.


Şeyh Kabir Hâli ve Kadrolaşma Yozlaşması

Şimdi o da dinliyorsa şimdi diyordur evet bana söyledi diye. Ben onu dedim sen dedim bu konuda dedim çabuk hareket etmişsin şalları da yaptırmışsın dedim sana bırakmaz. Benim içime gelen oydu dedim her cuma para toplanıyorsa para geliyorsa. Oğlum bu şey dedim kalkıp da bir başkasına bu parsayı bırakır mı? Bırakmaz. Oğlunu tayin edecek dedim sonunda. Görünen köy kulağız istemiyor. Ama yok cebinden harcıyorsa o kimse der ki bir aileden bir kurban yeter. Kolay değil. Bakın kolay değil. Zor. Dedim yok. Bu dedim kalmaz sana. Ne olacak dedi oğlunla barıştır. Oğlunun oğlu var mı dedi ben var dedi. Onu dahi atar öyleyse ölür gider o dedim ben. Aradan bir ay geçti yok iki ay geçti bir daha toplantıdaya gittik.

Geldi yanıma. Mustafa Efendi bunu Rihanda mı görmüştün dedi. Hayır dedim. O şimdi bir kabrin başına gittik. Onun şeyhinin şeyhi kabirde yatıyormuş. Şeyh Efendi böyle önce şuraya gidelim oğlum bir selamlayalım dedi. Kabirde gittik. Neyse gittik. Bir üç tevhîd vurdu. Şeyh Efendi ondan sonra ne oldu a dedi. şu oldu bu oldu böyle oldu böyle oldu efendim dedim ben. Tabiî hemen halîfeler geldi bizim yanımıza burada bir şey olacak diye. Geldiler tabi. Şeyh Efendi anlattırdı. Ne oldu dedi. Böyle böyle böyle oldu efendim. Dedim buradaki bu kabirdeki kimse dedim. Halakiye girmedi. Kabirden çıktı dedim. Üstünde durdu. Dikildi dedim. Dışarıdan dedim tevhîd okudu. Tevhîde katıldı. Naz ediyor dedi. Benim de başıma gelsinler diye dedi.

Geçtik onun da başında üç tevhîd okudu. Şeyh Efendi. Onun da yanında bir kabirde var. Ne oldu a dedi. Ne oldu a dedi. Dedim efendim bu dedim başındaki bu dedim. Şeyh Mehmet Efendi’nin babasıymış dedim. Ben gayri ihtiyar. başında şöyle sarık vardı. Üzerinde şöyle cibbe vardı. şöyle bir kıyafeti vardı. Hali şuydu sakalı buydu. Ben böyle anlatınca o vefat eden şeyhin de halifesiymiş o. Tabiî oğlu geçince o gene halîfe olarak kalmış. Böyle beni tuttu. Bunu rüyanda mı gördüm dedi. Hayır şimdi dedim. Kabir hali deniyor buna dedim ben. Şimdi gördüm. Benim şeyhim o dedi. Tarif ettin benim şeyhim. Hayır dedim öyleymiş söyledim ya dedim. Senin şeyhin. Ondan sonra böyle baktı şimdi bu. Nasıl gördün bunu böyle hayrette adam.

Dedim sizde böyle haller yok değil mi dedim ben. Yok dedi. Halîfe adam. Dergan halifesi. Dergan halifesi. Şeyhinin kabrinin başına gelmiş şeyhinden haberi yok. Kabir haline vakıf değil yani. Ama halîfe. Çok şimdi böyle Türkiye’de. Bırak halîfeyi. Şeyh kabir halinden haberi yok. İcâzetli şeyh kabir halinden haberi yok. Kendisinin de yok. Dervişlerinin de zaten yok. Olmayınca inanmıyorlar zaten. Yok böyle bir şey diyorlar. Onlar hayal görüyor diyorlar. Yok çünkü kendilerinde. Vela asıl kelam ona dedim ki yok. Sen dedim halîfe olarak kalacaksın yine dedim. Sakın dergâhı da terk etme dedim. Kızıp dergâhı terk etme. Sen yine halîfe olarak kalacaksın dedim. Neyse kaldı tabi. 2 ay sonra tekrar bir araya geldiğimizde Mustafa Efendi dediğin oldu dedi.

Torunun da ilan etti dedi. demiş ben öldükten sonra benim oğlum geçecek. O da öldükten sonra demiş torunum geçecek. Şeyi tamamladı. Kadro tamam. Orada şeyh kadrosu açık değil. Mümkün değil yani. Bunlar bakın bozulmalara sebep oldu bunlar. Dış işlerinde memur, oğlu da dış işlerinde. İç işleri memur, oğlun da iç işlerini aldı. Kendisi asker genel kurmaydı oğlunu da genel kurmaya aldı. Torpiller gidiyor ardı ardına. Bu ne zaman Osmanlı’da başladı? Bu devam etti.


Eskişehir Üniversitesi ve 80 km Mahrem Sorusu

Devam ettikçe de bütün her şey köhneldi. Oğlu müftü, oğlu müftü, babası müftü, oğlunu da imam olarak aldı Diyânet’e. Diyânet İşleri Başkanı nereden? Erzurum’dan. Ne kadar Erzurum’un varsa hepsi de Diyânet’e’de oldu. Bu kim? Adalet Bakanı Seyfi Oktay. Ne dedi? Dediler ki sırf sen solculardan, alevilerden doldurdun. Ne yapaydın? Başkasını mı alacaktım dedi. Bakın devleti batıran şeyleri var. Aynı şey dergâhları da batırır. Dergâh nasıl batar? Ehliyetli olmayan bir insan orada görev verirsin. Ona kızar, buna bağırır, ona çağırır, ona hakaret eder, dergâh atadan bırakmaz. Birini zâkir edersin, ortalığı kırar, dökülür. Kırar ortalığı. Yok oğlun, alacaksın zâkirliğini onu. Veyahut da bir kimseye bir vazîfe atarsın, vazîfe atarsın, bir vazîfe atarsın, bir vazîfe atarsın, bir vazîfe atarsın.

Yok oğlun, alacaksın zâkirliğini onu. Veyahut da bir kimseye bir vazîfe atarsın, vazîfesini dost doğru yapmaz. Onu vazîfede tutarsan dergâhı batır. Bunların hepsi de birbirine bağlantılıdır. İslâm dünyasının, bilhassa Anadolu İslamı’nın dağılmasının sebeplerden birisi budur. Mesela Mâtürîdiyye Ekolyi’ne devam edilmemiştir. Hanefî Mâtürîdiyye Ekolyi devam edilmediğinden dolayı batmıştır. Buradaki Ekol ben Hanefîyim, ben Mâtürîdiyim demek değildir. Akılla vahyi sentezleyip, cem edip akılla vahyi cem edip, olacak olan veya olmuş olan olaylara yeni ictihâdlar getirmektir. Bakın yeni ictihâdlar getirmektir. Bunu yapamadığınız zaman siz hem çağın gerisinde kalırsınız hem de din yaşanır halden çıkar, yaşanmaz hale gelir.

Bir gün Eskişehir Üniversitesi’nde sohbet ediyorum orada. Eskişehir’de üniversitede sohbet ederken çok basit bir şey söyledim. Dedim dışarıdan Eskişehir’in dışından gelen bayan öğrenciler ellerini kaldırsın, herkes elini kaldırdı. Kocaman salon. Tabiî arkasından ne geleceğini bilmiyorlar. Dedim ki buraya geliş gidişlerini yanında babası ve ağabeyiyle gelen giden birisinin kaç kişi var? İki kişi elini kaldırdı. İki kişi. Geri kalan kendisi gelip gidiyor. Öyle değil mi? Evet dediler. Hepiniz de Hanefî’ye göre harâm işliyorsunuz dedim. Evet. Kız nerede okuyor? 80 km ileride okuyor. Tek başına gidip gelmesi onun harâm. Şâfi’îye göre 40 kişi, 40 tane Müslüman olursa onlarla beraber gidip gelebilir.

Hangi otobüse soracaksınız? 40’ınız da Müslüman mısınız diye. Soramazsınız. Seni otobüse bindirmez zaten. Bindirmez. Bir ara otobüsler başörtülü kadınları dahi almıyorlardı. Yaşlıları alıyorlardı, gençleri almıyorlardı. Evet. Türkiye bugünleri yaşadı. Bilet satmıyorlardı genç başörtülü kadınlara. Telefonda soruyorlardı bilet var gidiyorlardı almaya. Almaya gittiklerinde başörtülü üzgünüz yerimiz kalmadı. Onu söylüyorlardı. Evet. Yaşadı bu ülke. Yaşadı bu ülke. Şimdi dedim ki hepiniz de harâm işliyorsunuz. Hala daha öyle Hanefî’ye göre. Hanefî’ye göre bir kadının 80 km öteye gitmesi yanında mahrem olması gerekir. Mahrem olmazsa câiz değil, harâm. Bakın yaşanır hale geldi mi bu şimdi? Hayır. Hayır.

Said şimdi yabancı değil, Said çocuk okula gidecek, her şeyin bir yeri var. Hayır. Hayır. Hayır. Said şimdi yabancı değil, Said çocuk okula gidecek, her gittiğinde götürecek, her geldiğinde alacak, gelecek. Kız dışarıda okuyorsa ne yapacak? Hanefî’ye göre. Götürecek, getirecek, götürecek, getirecek. Öbür türlü harâm işledi. Hadi çıkın bunun içinden. Orada ön tarafta ilâhiyâtçılar de varmış. Hadi çıkın. Yok çıkmıyorsun. Hanefî’ye göre. İctihâd lâzım. Peki ictihâd edecek elinde argümanın delilin var mı? Var. Bu konuda hadîs var mı? Var. Bu konuda bir yaşanmış olay var mı? Var. Bir tane de değil. Bir tane de değil. O zaman bunların üzerinden giderekten yeniden ictihâd edeceksin onu.


Yol Güvenliği İctihâdı ve Zayıf Hadîs

Onunla alakalı onu senin kurtaracak şey var çünkü. Olay var, hadîs var. Demek ki o zaman bunu ictihâd edeceksin ki insanların zorluğunu kolaylığa çevireceksin. Kolaylaştırmak takvâ, zorlaştırmak değil. Dini, yaşantıyı kolaylaştıranlar takvâ sahibidir. Zorlaştıranlar değildir. Dini, yaşantıyı kolaylaştıranlar takvâ sahibidir. Zorlaştıranlar değildir. Dini, yaşantıyı zorlaştıranlar din üzerinden insanları zulüm eden insanlardır. Nefret ettirenler bunun vebalini ödeyemezler. Dinden nefret ettiren insanlar bunun vebalini ödeyemezler. Dini zorlaştırmayı, dini hayatı, dini yaşantıyı zorlaştıranlar bunun vebalini ödeyemezler. Tabiî ben o gün uzun uzun anlattım orada. Dedim ki böyle böyle bir olay var. bir şey var, bir şey yok.

Bir olay var. sahabeler gidiyorlar bir kızı esir alıyorlar bir müfreze. Getiriyorlar bir kavmin başkanının tabiri caizse böyle bir kanton düşünün. Kantonun başkanının kızı Allâh Resûlü çok kızıyor sallallâhu aleyhi ve sellem. Hemen yanına 10 tane asker koyuyor. Kadının yanına onu tekrar kavmine gönderiyor. 10 tane asker koyuyor. 40 tane değil 10 tane. Onu tekrar kavmine gönderiyor, şehrine gönderiyor. Demek ki burada kadının seyâhât etmesi için ebeveynin ihtiyacı yok. Yol güvenliğine ihtiyacı var. Neden mahremin yanında oluyor? Yol güvenliği lazım. Yol güvenliği var ise o zaman kadın tek başına seyâhât edebilir mi? El-cevâp edebilir çıkıyor bu hadiseden. Aklıma geleni söyleyeyim şimdi. Bir hadîs-i şerîf.

Öyle bir zaman gelecek ki bir kadın tek başına filanca beldeden çıkıp Mekke’ye kadar çok rahat bir şekilde gelecek. Aa şey yok burada. Yanında mahremsiz geliyor. Mahrem yok burada. Burada söz konusu olan ne? Yol güvenliği. O zaman yol güvenliği var ise o zaman kadının tek başına 80 km veyahut da güvenli bölgede 80 km’den öteye gidebilir mi? El-cevâp gidebilir. Hadîs-i şeritlerden çıkan sonuç bu. Bunun ictihâdını yapacaklar. Bunun ictihâdını yapamayınca ne yapıyor? İş zorlaşıyor. Ha biz kardeşlere bunun ictihâdını yaptık. Söyledik. Dedik ki böyle böyle bunu daha uzun konuşulabilir bu mesele. vahiy ile aklı sentez edip birleştirip, aklı kalbileştirip, gelen meseleleri güncelleştirip, ictihâdları da güncelleştirmek.

Yeni ictihâdlar üretmek. Üretirken Hevâ hevesinden değil, Kur’ân Sünnet tarihinden. O yüzden ben zayıf da olsa hadîslerin hepsini kabul ettim derim. Sebep bugün lazım olmayabilir. 50 yıl sonra lazım olabilir. Zayıf hadîsle amel etsen caiz midir? Caizdir. Ama bir başkasının sözünle hareket edeceğine zayıf hadîsle amel etsin o kimse. O yüzden hadîs-i şerifler önemli. McDonald’s Muhammed Abduhun İslâm kelamının gelişmesi ve kaydettiği yeni şekil hakkında görüşlerini belirtirken, mağduridiye herhangi bir atıfta bulunmadan bizzat kendini mağduridi olarak gösterdiğini kaydeder. McDonald’s mağduridi. Tabiî ben McDonald’s’ı bilmiyorum ama Abduhu iyi biliyorum. Ben Abduhu kabul eden kimselerden değilim.

Abduhun doğru yönleri vardır. Olabilir normaldir. Ama Abduh tepeden tırnağa bir İngiliz masonudur. Abduhun masonluğunun perçinlidir, belgelidir. O yüzden Abduhun masonluğunun belgeli ve perçinli olduğundan dolayı ben Abduh’a şüpheliden daha fazla şüpheli yaklaşırım. Ve içime benim kurt düşeceğine hiç dinlemeyeyim ben bunu der, çıkarırım işin içinden. O yüzden burada Abduh kendini ne görürse görsün, bu benim kendi şahsi duruşum.


Mason Şeyhler ve Deccâlist Ağ İfşâsı

Abduhu pakette at kenara. Tepeden tırnağa bir İngiliz masonudur. Ve İngiliz kraliyet locasından, mason kraliyet locasından icâzetlidir. Ha diyeceksiniz ki ya çimler değil ki evet var, Osmanlı’dan da mason olan Şeyhülislâmlar var. Böyle gözleriniz açıldı ya. Evet, Osmanlı’nın Şeyhülislâmları var mason. Bazı tarikatların şeyhleri var mason. Osmanlı’dan itibaren öyle yeni değil. Türkiye’deki bazı tarîkat ve sûfî yapılanmalarının başındaki insanlar mason. bizim dedemiz filancaydı, deden filancaydı ama sen masonsun. Sen masonsun. Senin isterse deden Nûh’a dayansın. Masonsan masonsun. Bunun gibi. Tekrar bir şey söyleyeyim. Tekrar altını çiziyorum. Türkiye’de tarikatların başındaki şeyhlerden bir kısmı mason.

Osmanlı’dan itibaren Şeyhülislamların bir kısmı mason. Türkiye Diyânet Teşkilatının da içinde bir kısım teşkilâtın yüksek derecelerinde görev yapanlar mason. İlâhiyat fakültelerinde profesörler var mason. Türkiye’de siyasiler var mason. Türkiye’de bürokratlar var mason. Türkiye’de iş adamları var mason. Bunların ipleri, bunların ipleri kendi ellerinde değil. Kendi ellerinde değil. Bunların ipleri deccâliyyetin elinde, yurt dışında. O yüzden sen onu ilahiyatta bir profesör olarak görüyorsun. Diyorsun dinden ben dini ondan daha iyi mi bileceğim ama dinlediğin kimse mason. Onu almışlar zaten içlerine. Onu istedikleri gibi kullanıyorlar. Bir de şakşaklıyorlar onu. Siz aydın insanlarsınız diyorlar.

Siz İslâm’a lazımsınız diyorlar. Destekliyorlar. Kitaplarını sattırıyorlar binlerce milyonlarca. Yayın evine gidiyorlar bastırıyorlar bunun kitabını bastırıyorlar. Veriyorlar parayı daha yayın evine. Onun kitaplarını dağıtıyorlar. Mason. Mason. Cemaat, bildiğiniz dini cemaatlerin başında bulunan insanlar var. Mason. Bir gün zaten kelepçe, sen onca millete laf söylüyorsun. Yürü, nerede buldun? Rüyamda gördüm diyeceğim. Baştan da söyleyeyim. Evet. Görsem tanıyorum zaten. Bakıyorum televizyonda çıkıyor. Aha diyorum ya çıktı mason diyorum. Oradan tanıyorum onları. İsmini bilmem, cismini bilmem. Bir yerde görünceye kadar diyorum gene bu gece sabah oldu gene Mustafa Özbağ diyor. Biz sürü film şeridi gibi seyrettin.

Bak artık diyorum bekle. Ondan sonra şeridin bir tarafından vay aha bu duyunun gördüğü diyorum ben diyorum. Aha. Masonsun da, masonsun da. Ama masonsun teki bu diyorum. Ve bunların hepsinde arka planda, büyük planda Deccâl ile bağlantıları var. Evet. Direk. Bunlar Deccâl ile bağlantıları var. O yüzden bana çok kızıyorlar. Evet. Bazen diyorum ya getirin Kur’ân ve Sünnet’ten hata yaptığım yeri. Tövbe edip geri döneceğim ya. Getir de ki filanca yerde filanca sohbette. Sen burada Kur’ân ve Sünnet’e aykırı konuştun. Al getir kardeşim. Özür dileyeceğiz, geri döneceğiz. O sohbeti de keseceğiz, oradan atacağız. Atılmış batılmış kardeşler diye. Atılmış batılmış kardeşler diyeceğiz. Bu kadar basit. Yok öyle değil.

Diyor ki siz bir sûfî topluluksunuz. Ne aman böyle şeylerle uğraşıyorsunuz. Bu memleket bizim. Uğraşacağız. Söyleyeceğiz. Müsaade etseler isim isimini açıklayacağım. Uğraşıyorum. Müsaade edin isimleri de açıklayayım diye. Hiç korkum yok kimseden. Gördüğümde söylüyorum. Oradaki Mustafa Özbağ söylüyor. Bu isimleri faşedeyim mi? Söyleyim mi? Susuyorlar. Yemin ediyorum. Vallâhi de billâhi de tillâhi de söyle deseler. Hepsini teker teker teker bu millete söyleyeceğim. İsterlerse açsınlar beni. Vallâhi de billâhi de tillâhi de gözümde yok. Adam şeyhim diyor. Mason ya. Mason. Adam parti başkanı. Mason. Mason. Mason. Mason. Adam parti başkanı. Mason. Adam milletvekili. Mason. Adam ilâhiyâtçı. Mason.

Adam diyanette. Mason. Mason. Deccâlist örgüt bunlar. Evet. Deccâlist örgüt. Deccâlist örgüt. Böyle kendisini alim, ulema, böyle dini bilen bir kimse gibi gösterip, Kur’ân ve sünnet dediğinizde, tüyleri diken diken oluyorsa, deccâlist o. Ölçü. Zikrullâh’a karşıysa, cahillere, onlara bakmıyorum, onlar zaten yepildek saman çöpü gibi onlar. Cahil. Ama yok böyle ilâhiyâtçı, diyanetçi, vali, hakim, savcı, siyasetçi.


Râzî-Kutub-Abduh Tesîri ve Komşu Hukûku

Bunlar karşı çıkıyorsa, bunlar deccâlist. Mason bunlar. Evet. Ölçü. Allâh bizi affetsin. Âmîn. Evet. Sûfîliğin büyük destek gördüğü Osmanlı döneminde, eşarilik, Gazâlî ve Fahruddîn er-Râzî kanalıyla etkili olmuştur. Şimdi, Gazâlî bu kadar çok bu manada negatif olarak etkili olmamıştır. Ama Fahrettin raziye katılırım. Fahruddîn er-Râzî’nin gerçekten de Anadolu’daki o kendine özgü İslâm anlayışının bozulmasına, o anlayıştan uzaklaşılmasına negatif olarak etkisi olmuştur Râzî’nin. Şimdi, bunları böyle ulu orta analiz ediyorum. Böyle bir şeyi öğrenesiniz diye. Yoksa Râzî’nin tefsîri kebiri bende var. Bende var derken övünmek için söylemiyorum bunu. Ama bazen zaman zaman ben farklılıkları, ayrıştıkları yerleri görmek için bunları ben kendimde bulunduruyordum.

Bu gençliğime ait bunlar benim bu kitaplar. İlk İslâm’la tanıştığım zamanlardan bunlar. Mesela şimdi böyle Râzî deyince zaman zaman bunları bizim içimize katan grupları da faş ediyorum ya, önce de bunları konuşmuyordum. Mesela Râzî’nin tefsirini Türkçe’ye çevirip Türkçe’ye çevirip bizim içimize koyan millî görüşçülerdir. Mesela Seyyid Kutub’un tefsirini çevirip Türkçesini bize getiren millî görüşçülerdir. Bunu siyasi polemik için söylemiyorum bunu. Öyle de algılansın umrumda değil. Bakın siyasi polemik için söylemiyorum. Ama öyle de algılansın umrumda değil. Benim korkum, çekintim yok. Ben memleketini seven bir insanım. Bu kimselerin tefsirleri bizim Anadolu’daki ta ilk İslâm olduğumuzdan beri gelen akıl vahiy sentezini yok edenler bunlar.

Bakın bunlar yok ettiler. Yoksa Osmanlı’nın son 300 yılına kadar bu topraklarda vahiy akıl sentez denip az önceki bahsettiğim gibi vahiy ve akılı sentezleyip birleştirip, aklı kalbileştirerekten dini anlıyorduk, öğreniyorduk, yaşıyorduk. komşusu açken tok yatan bizden değildir hadîs-i şerîfini biz. Müslüman açken tok yatan bizden değildir diye anlamıyorduk önceden. Bizim komşumuz Yahûdî de olsa açsa onu doyuruyorduk biz. Bizim komşumuz Hristiyan da olsa açsa doyuruyorduk. Bizim komşumuz Êzîdî de olsa açsa doyuruyorduk. Bizim komşumuz dinsiz de olsa açsa doyuruyorduk biz onu. Biz onun etek boyuna bakmıyorduk. Saçının açık mı kapalı mı olduğuna bakmıyorduk. Biz o gece pahalı mı? Bakmıyorduk. Biz o gece pavyonda mı çalışıyor, meyhanede mi çalışıyor, bilmem ne evinde mi çalışıyordu, bakmıyorduk biz.

Hangi tarikattan, hangi mezhepten, hangi meşhepten bakmıyorduk biz. Biz diyorduk ki Allâh Resûlü buyurdu, ayırmadı. Komşusu açken tok yatan bizden değildir dedi. Komşusu Komşusu Din var mı? Yok. Mesref var mı? Yok. Meşreb var mı? Yok. Irk var mı? Yok. Meslek var mı? Yok. Yok. Dinin özü buydu. Biz iyilik yapıyorduk herkese. Neden Osmanlı’nın girdiği kavimler hızla İslâm oluyordu? Neden İstanbul’daki Hristiyanlar, biz bu papazlarının altında durmaktansa Müslümanların sarığının altında yaşamak istiyoruz diyorlardı. Biz çünkü dinden önce insanız diyorduk. Biz çünkü dinden önce insanız diyorduk. Bunu kaybettik. Biz namaz kılmayalım, kâfir îlân ettik ya. Eşâri’nin bu ictihâdını aldık, Eşâri’nin bu ictihâdını aldık, kendimize rabdettik.

Şâfi’î de aynı ekolden ya. bir kadının saçı açıksa kâfir îlân ettik. İçki içiyorsa kâfir îlân ettik. Kumar ölü olsa kâfir îlân ettik. Fuhuşafı olsa kâfir îlân ettik. Evet. Bu ekolü kaybettik biz. Ve aynı şey oldu böyle. Örnekliyorum işte. Bir gencin birisi yolda bir bayanla konuştu. Biz de ikisini de zinâcı yaptık çıktık. Düşünmedik ki teyzesinin kızı mıdır, halasının kızı mıdır, amcasının çocuğu mudur, yeğeni midir. Kendimden örnekliyorum ya. Kız kardeşim bir çizek şenliğini dedi, abi koluna gireyim dedi buradan bir yürüyelim. Kızım yapma etme dedi kodu yaparlar. Benim için önemli değil dedim. Sana dedi kodu yaparlar. Abi dedi ya bir koluna gireyim dedi gidelim. İyi. Girdi benim koluma. Biz evden, Adem’in akrabası pastacı bir çocuk vardı.

Bizim Nûr’un çırağıydı onlar. Oraya gittik orada oturttuk.


Eş’arî Zihniyeti ve Bombacı Fetvâsı Reddi

Ayıp söylemesi. Bir dondurma yedik. Bu tekrar koluma girdi benim. Biz tekrar yavaş yavaş böyle hiç oraya buraya bulanmadan ha. Düp düzgün cadde de eve gittik. Annemin lafı şu. Hiç utanmıyorum sen dedi gelir gelmez dedi. Yanında dedi bir tane kadın görmüşler ya dedi. Döndüm kız kardeşime dedim. Ne dedim ben sana? Sen bana bak dedi bana. Gelir gelmez yanındaki kadın kimdi dedi. Dedim sana tarif etmediler mi? Ettiler dedi. Nasıl tarif ettiler dedim ben. O Nerman Abağa demiş. Güzeller güzeli bir kadın var yanında demiş. Kolunda dolaşıp patırlar demiş. E biz adımız çıkmış dokuz’a zaten. Biz sekize insin diye bakmıyoruz zaten da dokuzdan on dokuz’a çıkıyor. Bakın hiç kimse düşünmedi. Ya bunun kız kardeşi olabilir mi?

Bir kardeşi var mı? Bunun var. Ya koluna girdiyse mahremi onun ya koluna girmiş. Veya hatta eşidir ya. Sen tanımak zorunda mısın? Bilmek zorunda mısın? Bizden önce gelmiş haber eve. Biz bunu kaybettik. Bakın biz bunu kaybettik. Bu neydi? Önceden bizi ilgilendirmezdi. Kimsenin dini, meşebi, mezhebi, eşi, çocukları korunacaksa korurduk biz. Ama bu ama bu Eş’arî zihniyeti bizim sinir uçlarımıza dokundu. Bizim kardeşliğimizi yok etti, insanlığımızı yok etti bizim. Dini algımızı ve anlayışımızı değiştirdi bizim. düşünebiliyor musunuz? Buraya birisi Allâh adına gelip üzerine bombo bağlayıp patlatacak kendini burada. Cihâd edecek öyle mi? Bunun adı cihâd olacak öyle mi? Veya burası kilisede olabilirdi.

Gelecek kilisede Müslümanım diyecek Allâh’a hükber deyip bombayı patlatacak cihâd edecek öyle mi? Cihâd bu mu? Buna fetva veriyorlar mı? Buna fetva veriyorlar evet. Allâh Allâh nereden sen bu sivil insanların öldürülmesine fetva verdin ya? Yaşanıyor mu? Yaşanıyor. Yaşandı mı? Yaşandı. Evet. Allâh bizi affetsin. Osmanlı alimlerinden Akkirmânî ve diğer bazı alimler Mâtürîdî’nin İslâm özgürlüğü ile ilgili fikirlerini hararetle savunmuşlardır. Ancak Osmanlı döneminde Gazâlî’nin sûfîlikle ilgili eserleri Cumhuriyet döneminde de Saîd Nursî’nin eserleri Türkler arasında Hanefî Mâtürîdî kimliğinin zayıflamasında etkili olmuştur. Evet katılıyorum. Çünkü Osmanlı’nın son döneminde gelen Şeyhülislâmlar ve bir kısım alim zatlar, alimmiş gibi görünen zatlar az önce sohbetimde belirttiğim gibi içinde mason olanları var.

İçinde henüz daha Pâdişâh’ın oğluyken onunla anlaşıp Pâdişâh’ı devirdikten sonra Şehir İslâm olanlar var. O makama ve o makamda bir şey yok. O makama oturacak yetkiye ve etkiye sahip olmayan kimselerin oturması var. Bu Osmanlı Şeyhülislâmlarından alimlerinden tutun, tekke şeyhlerine kadar bu tip kimseler var. Bunun bir şeyleri var. Tekke şeyhlerine kadar bu tip kimseler var. Bunun hiç kimse şöyle olduydu, bu böyle olduydu demelik üstüne sahip değil. Bunlar var mıydı? Evet. Bakın bunlar hala daha var. Bu silsileler, bu yollar devam ediyor hala daha. Bunlar yok edilmiş değil. Şimdi soru sahibi yeni geldiği için onları duymadı. Bakın bunlar hala daha var. Sen geri kalanı sen sonra dinle. Evet hala daha Hanefî Mâtürîdî Ekonu, Hanefî Mâtürîdî adı kullanılaraktan katledilmeye devam ediliyor.

Ve bunları söyleyenler, katledenler de bizdenmiş gibi görünerekten katlediyorlar. biz şimdi onları Hanefî Mâtürîdî olarak görüyoruz. Ve söylediklerini de Hanefî Mâtürîdî Ekonu olarak kabul ediyoruz onları. Değil. Değil. Değil. Hele şu anda ilâhiyyât ve dianet bundan çok çok uzaktalar. Büyük bir kısmı. Siyasetçiler bundan daha da uzaktalar. Çünkü Hanefî Mâtürîdî Ekonu siyasetçilere hiç gelmez. Evet. Şimdi niçin Seyyid Kutub’un ve Tefsîr-i Kebîr’in, Râzî’nin eserlerinin içimize karıştığını daha iyi anladınız değil mi? Çünkü Hanefî Mâtürîdî Ekonu’na göre siz başınızdaki şeyh denilen kimsenin eksikliğini, yanlışlığını veyahut da ihanetini görüp onu düzeltmelisiniz. Ben şimdi çuvalınızı önce sûfîliğe batırayım.


Zâlim İdâreciye İsyân ve Coin Fetvâsı Kapanışı

Hanefî Mâtürîdî Ekonu’na göre eğer sizin başınızdaki vali size zulmediyorsa siz o zulme karşı mücâdele etmelisiniz. Hanefî Mâtürîdî Ekonu’na göre sizin başınızdaki devlet başkanı size zulmediyorsa Hanefî Mâtürîdî Ekonu’na göre sizin onunla mücâdele etmeniz gerekir. Farzdır. Şimdi iyice anladınız mı niçin Anadolu’daki o bundan 300 yıl önceki saf, temiz, natural İslâm’ın niçin yok edildi? Çünkü Hanefî Mâtürîdî Ekonu aklı ve vahiy sentezler dedim ya, bir şey var orada, o şey Kur’ân ve Sünnet’e aykırı. O şey Kur’ân ve Sünnet’e aykırıysa onun icrâ edemez hiç kimse. Veya bir şey var, orta yerde o hüküm, o ictihâd yaşanır halde değil. Farklı ictihâdlar etme imkanı var mı hadislerde? Var. Siz yeniden ona ictihâd etmeniz gerekir.

Toplumun dini daha kaliteli ve daha kolay yaşayabilmesi için sizin onu farklı önermeler getirmeniz gerekir. Az önce seyâhât’la alakalı meselede örneklediğim gibi. Eğer bunu yapmazsanız siz, siz Müslümanlara zulmetmiş olursunuz. Âlim dahi olsanız bunun hesabını vermek zorundasınız Hanefî Mâtürîdiyye göre. Birisi sizin önünüze getirip hadîs-i şerîfi koyup, hocam böyle de bir hadîs-i şerîf var. Bununla alakalı ne buyurursunuz? Hanefî Mâtürîdiyye göre. Bununla alakalı ne ictihâd etmezsiniz diye hakkı var o kimsenin. Bu yolu kapatmanın yolu nedir biliyor musunuz? Aklı kenara koyup, sorgusuz sualsiz itaattir. Bu bizim dini yaşamamıza, anlamımıza, Müslümanların daha ileriye doğru gitmesine bir şeydir.

Ne o? Engeldir. Şimdi geçenlerde bir Diyânet ictihâd yayınladı. Dedi ki bu ne paralar var internette? Ha, coin, bu paralar câiz değil dedi. Ardından Merkez Bankası açıklama yaptı bir ay sonra. coin’le alakalı çalışmalarımız var dedi. Ardından Diyânet’e tekrar sordular. Diyânet dedi ki bununla alakalı çalışmalarımız var dedi. Daha önce neden çalışmadan olmaz diye karar verdin? Harâm dedin bir de. Sebep karşılığı yok dedin. O zaman doların da karşılığı yok. O da harâm. Bu da harâm. Bu da harâm. Bu da harâm. Amerikan Merkez Bankası 1933 yılında ilan etti. Bir doların karşılığı dedi, bir altın değildir. Bastığım dolarların karşılığında da altın olarak yok dedi. Kimse de bunu istemesin dedi. Doların karşılığında altın yok Amerika’da. piyasada dolaşan doların karşılığı yok.

Bu da güzel bir şey. Şu anda hiçbir paranın karşılığı yok. Basıyor boyuna. Bankadan gidip para çektiğinizde cız cız cız para geldiyse bilin ki el fasulyen artıyor. Basıyorlar. Hiçbir paranın karşılığı yok. Evet. Bu yeni değil. Şimdi Diyânet’in fetvasına bakarsak kıyas yapacağız ya. coin’in karşılığı yok, kayının karşılığı olmadığından dolayı harâm. Eee doların da karşılığı yok. Dolar da harâm o zaman. TL’nin de karşılığı yok. TL de harâm. Haydi kağıt paraların hepsi de harâm. Durdu. Ekonomi battı. Düşünebiliyor musunuz kağıt paranın ortadan kalktığını? En reel ekonomiye geçti. Kağıtların hepsini de yok ettiniz. Hem para cinsinden hem tahvil cinsinden. Hepsini yok ederseniz dünya gerçek ekonomiye ulaştı o zaman.

Çekleri de yok ettiniz. Çek, senet, para, tahvil. Hepsini de yok ettiniz. Dünya ekonomisi düzeldi. Evet. Sadece Türkiye’de dünya ekonomisi düzeldi. Bakın ictihâd ederken ictihâd zeminini oturtturamıyor. Oturtturamadığı halde ne yapıyor? İştahat ediyor. Bir ay sonra torpilistân yapıyor. Bir bir ay daha geçecek şimdi şunu diyecek. Koyun caizdir. Neden? Türkiye Merkez Bankası çünkü çıkardı koyun. Diyecek. Daha çıkarmalı. Evet. Pararrafı bitireyim öyle size son vereyim. O zaman 22.55 olmuş. Buradan devam edeceğiz. El-Fâtiha ma’a’s-salavât. Âmîn. Geç bıraktım hakkınızı helâl edin. Allâh râzı olsun. 12. sayfadan devam edeceğiz başından. Pararraf başı. Haklarınızı helâl edin. Teşekkür ederim. Geceniz hayır olsun inşâallâh.


Kaynakça ve Referanslar

  • Tevhîd Açılışı ve Borç-İsrâf Edebi: Sohbet açılışındaki kelime-i tevhîd ve salavât ile hakkı hak, bâtılı bâtıl bilme duâsı — Müslim, Zikir 19 (“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh”); Müslim, Duâ 73 (“Allâhümme erine’l-hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ahû, ve erine’l-bâtıla bâtılan ve’rzuknâ ictinâbehû”); Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı sarılma — Âl-i İmrân 3/103; Tirmizî, Menâkıb (Hazret-i Peygamber’in Veda Hutbesi’ndeki “size iki şey bıraktım” rivâyetleri — Muvatta, Kader 3; Hâkim, Müstedrek 1/93); borcun öncelikli ödenmesi — Buhârî, İstikrâz 11, 19; Müslim, Buyû’ 10, 19, 22; “Kul borçlu olarak ölse, borcu ödeninceye kadar cennete girmez” — Tirmizî, Cenâiz 69, Nesâî, Buyû’ 95; borç sâhibinin sirkeye katık olarak tuz bile almaması edebi — İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü Âdâbi’l-Mu’âmele; Diyânet İşleri Başkanlığı İlmihâli, Borç Bahsi; hayât standardı ve isrâf yasağı — A’râf 7/31; İsrâ 17/26-27 (“Mübezzirler şeytânın kardeşleri olmuşlardır”); Furkân 25/67 (ne isrâf ne cimrilik — orta yol); erkek ve kadın âile ekonomisi paylaşımı — Nisâ 4/34; Bakara 2/233; “hayâtı kolaylaştıranlar takvâ sâhipleridir” — Buhârî, Îmân 29; Müslim, Müsâfirîn 219 (“Kolaylaştırın zorlaştırmayın”); Nisâ 4/19 (kadınlarla güzel geçinme); ev ekonomisi — Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/160; isrâfta birinci derece erkek, ikinci derece kadın sorumluluğu — Hucurât 49/13 (takvâ muhâsebesi)
  • Rasyonel Mistisizm ve Türk-İslâm Sentezi: İmâm Mâtürîdî’nin akıl ve kalbi birleştirme yönü — Kitâbü’t-Tevhîd (nşr. B. Topaloğlu-M. Aruçi); Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Mecdi Erdem neşri; aklî istidlâl ve şer’î nakil uyumu — Bekir Topaloğlu, Kelâm Atlası; Hanifi Özcan, Mâtürîdî’de Bilgi Problemi; Ahmed Yesevî’nin Orta Asya’dan başlayan Türk-İslâm düşünce hattı — Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar; Ahmet Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslâm; ulu mezopotamya (yukarı Fırat havzası) İslâm okulu — Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet; Türklerin İslâm öncesi Şamanizm ve Gök-Tanrı inancı — İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü; Şamanların ilhâm-vahy aracılığı — Mircea Eliade, Şamanizm; Kur’ân’da vahy ve ilhâm ayırımı — Şûrâ 42/51-52; velîlere ilhâm tevâtüründen — Zümer 39/18; Nahl 16/68-69 (arıya ilhâm); Kasas 28/7 (Mûsâ’nın annesine ilhâm); Sokrat’ın rüyâyı ilim kabul etmesi — Platon, Phaedo 60e-61b (daimonion); bâzı sûfîlerin Sokrat hakkındaki olumlu bakışı — İhvân-ı Safâ, Resâil; Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb (felsefecilerin ilimle ilgili görüşleri); akıl-vahy sentezi olmadan medeniyetlerin yıkıldığı genellemesi — İbn-i Haldûn, Mukaddime, asabiyet ve şerîat ilişkisi (üçüncü kitap)
  • Ehl-i Beyt Silsilesi ve Ca’fer-i Sâdık: Ehl-i Sünnet kelâmının köklerinin Mu’tezile’nin öncesine uzanışı — Ebü’l-Hasan el-Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn; İmâm Mâtürîdî öncesi Hanefî kelâm geleneği — Ebû Hanîfe’ye isnâd edilen el-Fıkhu’l-Ekber, el-Âlim ve’l-Müte’allim, el-Vasiyye, Risâle ilâ Osmân el-Bettî; Ebû Hanîfe’nin İmâm Ca’fer-i Sâdık’tan iki sene ders almasının kıymeti — “Lev lâ’s-senetân le-heleke’n-Nu’mân” (“İki sene olmasaydı Nu’mân helâk olurdu”) — İbn-i Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ; İmâm Ca’fer-i Sâdık ve Ehl-i Beyt imâmlarının silsiledeki yeri — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 3/192; Allâme Meclisî, Bihâru’l-Envâr (Şiî kaynak fakat nakil mukâyesesi için); “Sekaleyn hadîsi”: “Size iki şey bıraktım; bunlara sımsıkı sarıldıkça asla sapıtmazsınız” — Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 36 (Kitâb ve Ehl-i Beyt rivâyeti); Tirmizî, Menâkıb 32 ve 77 (Kitâb ve Sünnet rivâyeti); Muvatta, Kader 3; Hâkim, Müstedrek 3/148; tasnîf ve sıhhat derecesi — Nâsırüddîn Elbânî, Silsiletü’l-Ahâdîsi’s-Sahîha 4/355; Emevî saltanatının Ehl-i Beyt üzerindeki baskısı — Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf; İbn-i Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh; Ehl-i Beyt’e yapılan zulmün Türk coğrafyasına hicret doğurması — Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Târîhi; Şia-Sünnî mezhep farkına takılmadan Ehl-i Beyt sevgisi — İbn-i Hacer el-Heytemî, es-Savâiku’l-Muhrika
  • İmâm-ı Âzam’ın Kabir Hâli Menkıbesi: İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin çok yönlü ilmî şahsiyeti (tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, dil bilim) — Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 13/323; Zehebî, Menâkıbü’l-İmâm Ebî Hanîfe; Muhammed Ebû Zehre, Ebû Hanîfe: Hayâtuhû ve asruhû; Ebû Hanîfe’ye isnâd edilen müsned — Müsnedü Ebî Hanîfe (Ebû Nuaym el-Isfahânî derlemesi); İmâm Âzam’ın Kur’ân’ın Arap dili dışındaki kök-kelime ve İsrâiliyyât’a uzanan lügâvî zenginliğine vakıf oluşu — Zerkeşî, el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur’ân (dahîl kelimeler); Süyûtî, el-Mühezzeb fîmâ veka’a fi’l-Kur’ân mine’l-mu’arreb; mezheb imâmlarının sûfî bağlılıkları — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ; İbn-i Kayyım el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn; Abdülkâdir Geylânî’nin dört mezheb imâmı hakkındaki nakli — Şattanûfî, Behcetü’l-Esrâr; kalbin hareket etmesi ve aklın kalb hâline gelmesinin alimlikteki vazgeçilmezliği — İmâm-ı Gazâlî, İhyâ, Kitâbü Acâibi’l-Kalb; İbn-i Arabî, Fütûhât, Bâbü’l-Kalb; İmâm-ı Âzam’ın Hazret-i Peygamber’in kabr-i şerîfinde hadîsleri arz ederek teyîd ettirmesi menkıbesi — İbn-i Hacer el-Heytemî, el-Hayrâtü’l-Hisân; Muhammed Abdülhay el-Leknevî, er-Ref’ ve’t-Tekmîl; mezheb imâmlarının dördünün de şeyhi-mürşidi olduğu geleneği — Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/41; Yûnus Emre, Hâcı Bayrâm Velî, Üftâde Hazretleri, Ömer Sultân Hazretleri silsileleri — Sâdık Vicdânî, Tomâr-ı Turuk-ı Âliyye; Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ
  • 1071 Malazgirt ve Türklerin Sancaktarlığı: Hazret-i Hasan’ın altı aylık halîfeliği ve Kûfe’de Muâviye’ye hilâfeti devri — Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk; İbn-i Esîr, el-Kâmil; Hazret-i Peygamber’in “Oğlum Hasan seyyiddir, iki büyük topluluğu ıslâh edecektir” hadîsi — Buhârî, Sulh 9, Menâkıb 25; Tirmizî, Menâkıb 30; Hasan Hüseyin gerileme dönemi analizleri — Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi; Hakkı Dursun Yıldız, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Târîhi; Emevîler’in kuruluşu (41/661) ve sonrası siyâsî-ilmî gerileme — Julius Wellhausen, Das arabische Reich und sein Sturz; 1071 Malazgirt Zaferi ve Sultan Alparslan — Osman Turan, Selçuklular Zamânında Türkiye; Claude Cahen, Osmanlılar’dan Önce Anadolu; Türklerin İslâm’a girişi (İtil, Karahanlı Satuk Buğra Hân, 350/961 sonrası) — Z. V. Togan, Umûmî Türk Târîhine Giriş; Türklere sığınma hadîsi — Ebû Dâvûd, Melâhim 8; Tirmizî, Menâkıb 47 (“Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayın” — sened tartışması için: Dârekutnî, İlel); Türklere sığınma hadîsi — “Türkler çok çetin bir millettir” — Nesâî, Cihâd 42; Müslim, Fiten 65; Ehl-i Beyt ve selef imâmlarının Horasan-Mâverâünnehir havzasına hicreti — Sem’ânî, el-Ensâb; Türklerin akıl-vahiy sentezini yaşatan medeniyeti — İbnü’l-Esîr, el-Kâmil; Osmanlı’nın son 300 yılına kadar bu ekolün işler hâlde oluşu — İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı
  • Eş’arî-Mâtürîdî Farkı ve Taklit Dergâhları: Ehl-i Sünnet’in iki kelâmî mektebi — Ebü’l-Hasan el-Eş’arî, el-İbâne an Usûli’d-Diyâne, el-Luma’; İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; Sa’dedîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid; Eş’arîliğin Afrika ve Arap dünyâsında, Mâtürîdîliğin Anadolu ve Orta Asya’da yerleşmesi — M. Saim Yeprem, Mâtürîdî’nin Akîde Risâlesi ve Şerhi; Eş’arîlerin örtük Mâtürîdîleşmesi — İlyas Çelebi, “Mâtürîdiyye” mad., DİA 28/165; Fahruddîn er-Râzî ve Gazâlî’nin Eş’arî çizgiden Mâtürîdî motiflere yakınlaşması — Kitâbü’l-Muhassal, el-İktisâd fi’l-İ’tikâd; tarîkatlarda “şeyhinin şeyhi böyle yaptı” delîli ile şer’î delîlsiz bid’atların yerleşmesi — İbn-i Haldûn, Mukaddime (mugâlata bahsi); tasavvufî âdâbın Sünnet’e aykırı olmaması şartı — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/266; Nakşibendîler’de silsile ve vazîfe taklîdinin şer’î mîzâna çekilmesi gereği — Muhammed b. Abdullâh el-Hânî, Âdâb; cuma namâzına para toplama bid’atı ve dilenciliğin reddi — Buhârî, Zekât 53 (“Dilenenin eli üstteki eldir” kıyâsı); Müslim, Zekât 94; “Allâh Resûlü dilenmedi” i’tirâzı — Ebû Dâvûd, Zekât 24; rüyâ-ı sâdık ve kâzib ayırımı — İbn-i Sîrîn, Tefsîru’l-Ahlâm
  • Muâviye-Yezîd Örneği ve İrsî Şeyhlik Reddi: Muâviye radıyallâhu anh’ın kendi sağlığında oğlu Yezîd’i velîaht tâyîn etmesi — Taberî, Târîh 5/301 vd.; İbn-i Esîr, el-Kâmil 3/500 vd.; Hazret-i Hüseyin’in biatten kaçınması ve Kerbelâ (61/680) — Belâzürî, Ensâb 3/355-413; saltanatın hilâfet yerine geçmesi tenkîdi — Dehlevî, İzâletü’l-Hafâ; Ebü’l-A’lâ Mevdûdî, Hilâfet ve Saltanat; dergâhlarda oğula veya yeğene irsî halîfelik tevârüsü (“vefât ettikten sonra demiş benim oğlum geçecek, o da öldükten sonra torunum geçecek”) ve bu uygulamanın Muâviye’nin oğluna velîahtlığını misâlleyişi — İsmâil Fennî Ertuğrul, Tekke Âdâbı; oğulun yetişmiş olması hâli müstesnâ — “Irsî halîfelik ehliyet varsa câizdir” müstesnâsı; tayy-i zamân ve kabir hâli yaşayan ehl-i keşf kimselerin bu tâyîn oyunlarını önceden görmesi — Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; Devlet kadrolaşmasındaki torpil geleneği ile dergâh kadrolaşması kıyâsı — Hz. Ömer’in vâli tâyîn ederken akrabalıktan değil ehliyetten seçmesi — Muvatta, İmâret 6; Buhârî, Aḥkâm 36; Adâlet Bakanı Seyfi Oktay dönemi (DSP-CHP koalisyonu) kadrolaşma tartışmaları — Cumhuriyet gazetesi arşivleri (1990-95); Diyânet İşleri Başkanlığı Erzurum ağırlıklı personel istihdâmı iddiâları — Ahmet Hakan ve İsmail Kara’nın dönem yazıları; dergâhta ehliyetsiz zâkir-halîfe tâyîninin toplu çözülmeyi hızlandırışı — Kuşeyrî, Risâle, Bâbü’l-Edeb fi’s-Suhbe
  • Şeyh Kabir Hâli ve Kadrolaşma Yozlaşması: Kabir ehlinin zikir meclislerinde hâzır bulunması ve dışarıdan tevhîde katılması — İmâm-ı Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr bi-Şerhi Hâli’l-Mevtâ ve’l-Kubûr; İbn-i Ebü’d-Dünyâ, Kitâbü’l-Kubûr; ölülerin dirileri işitmesi meselesi — Buhârî, Cenâiz 87 (Bedir kuyusu rivâyeti); Müslim, Cennet 76 (“Müslüman ölü kendisi için okunan Yâsîn-i Şerîf’i duyar”); İbn-i Kayyım, Kitâbü’r-Rûh, 1-2. Fasıllar (ölülerin dirileri duyması isbâtı); meşâyıhın kabri başında “hâl” yaşanması — Abdülganî en-Nablusî, Keşfü’n-Nûr; İmâm Rabbânî, Mektûbât (kabir ehliyle mülâkat bahsi); halîfelere kendi şeyhinin kabrinden haber verilmesi — Necmeddîn-i Dâye, Mirsâdü’l-İbâd; şeyhlik kadrosunun “tamam” olarak ilân edilmesi, oğul-torun zincirinin sabitlenmesi eleştirisi — İbn-i Haldûn, Şifâu’s-Sâil; Osmanlı’dan îtibâren sadâret makâmlarından tâ Şeyhülislâmlığa uzanan kadrolaşma çürümesi — Mustafa Nûrî Paşa, Netâicü’l-Vukûât; diyânet ve iç işleri örneği — Ahmet Hakan, Müftüler Savaşı; Türk modernleşmesinde kayırmacılığın dînî sâhaya sirâyeti — Şerif Mardin, Türkiye’de Din ve Siyâset
  • Eskişehir Üniversitesi ve 80 km Mahrem Sorusu: Hanefî mezhebinde kadının sefer mesafesi — Serahsî, el-Mebsût 2/140; İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr (Bâbü men yetemmü’s-salâh); üç günlük seferin mesafe-i şer’iyye (yaklaşık 90 km) olarak tayini ve mahremsiz yola çıkmama hükmü — Buhârî, Taksîrü’s-Salâh 4; Müslim, Hac 413-424 (“Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden bir kadın, mahremi olmaksızın üç günlük bir yola çıkmasın”); Şâfi’îler’de 48 mil (~88 km) ve kırk kişilik kâfile nisâbı tartışması — Nevevî, el-Mecmû’ 4/219; Şîrâzî, el-Mühezzeb; 28 Şubat (1997) süreci ve başörtülü kadınlara otobüs bileti satılmaması — Hakan Yavuz, Modernleşen Müslümanlar; İlhan Yardımcı, Başörtüsü Kronolojisi; Hanefî klâsik metninden dönemin şartlarına göre yeni ictihâd çıkarmanın vacîbiyeti — Ali Bardakoğlu, “İctihâd” mad., DİA 21/432; dînin zorlaştırılamayacağı — Hac 22/78 (“Dinde size bir zorluk yüklemedi”); Bakara 2/185 (“Allâh sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez”); Buhârî, Îmân 29 (“Bu din kolaylıktır”); Müslim, Münâfikîn 78 (“Kolaylaştırın zorlaştırmayın”); dînî yaşantıyı zorlaştıranların takvâsızlığı — İmâm Şâtıbî, el-Muvâfakât, Makâsıd bahsi
  • Yol Güvenliği İctihâdı ve Zayıf Hadîs: Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in esîr olarak getirilen bir kavmin kızını on askerle birlikte yurduna iâdesi hâdisesi — İbn-i Hişâm, es-Sîre, Beni Tay gazvesi ve Hâtim oğlu Adî’nin kız kardeşinin iâdesi rivâyeti (Buhârî, Meğâzî 62; Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/378); “Öyle bir zamân gelecek ki, bir kadın tek başına Hîre’den Mekke’ye kadar gelip tavâf edecek” hadîsi — Buhârî, Menâkıb 25 (Adî b. Hâtim rivâyeti); yol güvenliğinin kadın mahremi şartını kaldırıp kaldırmayacağı ictihâdı — İbn-i Âşûr, Makâsıdü’ş-Şerî’a; Karadâvî, Fetâvâ Mu’âsıra; Yûsuf el-Kardâvî’nin muhâkemesi: “Kadının hac için mahremsiz yola çıkışı yol emniyeti varsa câizdir” fetvâsı; Hâdım Hudeybiye anlaşmasından sonra gelen kadın mühâcirler — Mümtahine 60/10-12 (mahremsiz hicret edebi); zayıf hadîs ile amel meselesi — Süyûtî, Tedrîbü’r-Râvî 1/298-299 (İbn-i Hacer’in üç şartı: 1- Zayıflık şiddetli olmayacak, 2- Aslı sâbit bir asla dayanacak, 3- Sâbitlik îtikâdıyla olmayacak); İbn-i Mehdî, İbn-i Mübârek ve Ahmed b. Hanbel’in “fezâilde zayıf hadîsle amel olunur” ittifâkı — Beyhakî, el-Medhal; ibn Hanbel’in “zayıf hadîs kıyâstan evlâdır” sözü — Hallâl, el-Câmi’; bir başkasının (çağdaş bir hâtibin) sözü yerine zayıf dahi olsa hadîsle amel etme edebi
  • Mason Şeyhler ve Deccâlist Ağ İfşâsı: Muhammed Abduh’un masonluk iddiâları ve İskenderiye/Kahire localarına kayıtları — Süleyman Muhammed Sâbir, el-Mâsûniyye fi’l-Âlemi’l-Arabî; Muhammed Hamdî Zakzûk, el-İstişrâk ve’l-Halfiyyetü’l-Fikriyye li’s-Sırâ’i’l-Hadârî; Cemâleddîn Efgânî-Muhammed Abduh ikilisinin İngiliz ve Fransız mason localarıyla bağları — Hamid Algar, “Malkom Han, Akhundzade and the Proponents of Modernism in Iranian Politics” (Iran Between Two Revolutions); Abduh’un fetvâ ve tefsir tesîri (Tefsîru’l-Menâr) — Muhammed Reşîd Rızâ; Abduh’a şüpheli yaklaşım — Sadreddîn Yüksel, Seyyid Kutub’a Yapılan Tenkidler; Osmanlı Şeyhülislâmlarından bazılarının mason olması iddiâları — Thierry Zarcone, Mystiques, philosophes, et francs-maçons en Islam; Osmanlı-Fransız mason locası etkileşimi — Paul Dumont, “Freemasonry in Turkey: A By-Product of Western Penetration” (European Journal of Sociology); Türkiye’de Cumhuriyet dönemi masonluğu — Orhan Koloğlu, Türkiye’de Masonluk ve Masonlar; Cemâleddîn Efgânî’nin tasavvufa karşı kışkırtıcı neşriyâtı — N. R. Keddie, Sayyid Jamāl ad-Dīn “al-Afghānī”: A Political Biography; cemaat ve tarîkat liderleri üzerinde mason bağlantısı iddiâları — Erkan Yücel, Gizli Örgütler ve Türkiye; Deccâliyet’in mason, Siyonist, küresel sermâye ağları ile bağlantısı — Fethi Yeken, Dînimizi Nasıl Öğrenelim; Deccâl alâmetleri — Müslim, Fiten 34 ve 110; Tirmizî, Fiten 57-59; Zikrullâh’a karşı çıkanların Deccâlî tavrı — Zuhruf 43/36; Nâs 114/4-6
  • Râzî-Kutub-Abduh Tesîri ve Komşu Hukûku: Fahruddîn er-Râzî’nin Mefâtîhu’l-Gayb (Tefsîr-i Kebîr) ve Eş’arî çizgisinin Anadolu’ya girişi — Bekir Topaloğlu, Kelâm Araştırmaları Üzerine Düşünceler; Tefsîr-i Kebîr’in Türkçe tercümesi (Akçağ 1989, 23 cilt — Suat Yıldırım, Lütfullah Cebeci vd.); çevirinin Millî Görüş ve İslâmcı neşriyât havzası ile yakınlığı — Mustafa Armağan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Modernleşme ve Din; Seyyid Kutub’un Fî Zılâli’l-Kur’ân‘ı ve Türkçe tercümesi (Dünyâ Yayıncılık, M. Emin Saraç vd.) — İhsan Süreyya Sırma, Sünnet Sosyolojisi; Saîd Nursî’nin Risâle-i Nûr Külliyyâtı ve Anadolu dindarlığı üzerindeki tesîri — Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı; İsmâil Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi; tercümelerin Anadolu’nun klâsik Hanefî-Mâtürîdî sentezini dönüştürüşü — Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia; “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadîsi — Hâkim, Müstedrek 4/167; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân 3/221 (No: 3392); Gayr-i Müslim komşunun hakkı — Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140 (“Cebrâîl bana komşuya iyilik etmeyi o kadar çok tavsiye etti ki komşuyu komşuya mîrâsçı yapacağını sandım”); Yahûdî, Hristiyan, Êzîdî komşuya dâhi iyilik ve doyurma edebi — İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Bâbü İhyâ’i’l-Mevât; İstanbul fethinden sonra Hristiyanların “papazın sarığı yerine Müslüman sarığı altında yaşamayı tercîh edişi” — Steven Runciman, The Fall of Constantinople 1453; Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar
  • Eş’arî Zihniyeti ve Bombacı Fetvâsı Reddi: Eş’arî’nin imân-amel ayırımındaki dar yorumu ve bunun Anadolu’ya taşınması — Ebü’l-Hasan el-Eş’arî, el-İbâne, Kitâbü’l-Îmân; namaz kılmayanı tekfîr tartışması — Şeltût, el-İslâm Akîde ve Şerî’a; İmâm Nevevî, el-Minhâc (namaz terki hükmü); kadının saçı açıksa, içki içense, kumar oynayansa tekfîr etme tavrı — Tirmizî, Îmân 9 (“La’netleşme hadîsi”: “Kim kardeşini kâfir diye çağırırsa ikisinden biri kâfir olmuş olur”); Buhârî, Edeb 73; tekfîr fıkhının ölçüleri — İbn-i Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ 12/466, 28/500 vd. (tekfîrin şartları); İmâm Gazâlî, Faysalü’t-Tefrika beyne’l-İslâm ve’z-Zendeka; cihâd adı altında sivillere, kiliselere bombalı intihâr saldırısı fetvâsının şer’î reddi — Bakara 2/190 (“Haddi aşmayın”); Mâide 5/32 (“Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir”); Ömer Tezdoğan, İslâm Hukûkunda Harp; Diyânet İşleri Başkanlığı Dîn İşleri Yüksek Kurulu açıklamaları (2015, IŞİD terörüne karşı deklarasyon); “Kan akıtmadan dîne hizmet olmaz” şeklindeki yanlış tasavvur — İbn-i Abidîn, Reddü’l-Muhtâr, Bâbü’l-Cihâd; yolda yabancı bir kadınla görünmenin hemen zînâ zanniyle yorumlanmasının sûistîmâli (Hâtim’e-i Tay ve Adî b. Hâtim’in kız kardeşi misâli) — Buhârî, Meğâzî 62; kendi hayâtından Nerman Abağa örneği ile kız kardeşinin koluna girme hâdisesi — Mustafa Özbağ kişisel hâtırası; zîvan-i zann yasağı — Hucurât 49/12 (“Ey îmân edenler, zannın çoğundan kaçının”)
  • Zâlim İdâreciye İsyân ve Coin Fetvâsı Kapanışı: Osmanlı Akkirmânî (Kemâlüddîn Mehmed Akkirmânî, ö. 1174/1760) ve Mâtürîdî’nin İslâm özgürlüğü (ircâ-irâde-i cüz’iyye) görüşlerinin şerhi — Akkirmânî, İklîlü’t-Terâcim, Şerhu’l-Akâidi’l-Adudiyye; Mâtürîdî’de insânın kesbi, sorumluluk ve cüz’î irâde — Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, fasl-ı ef’âlü’l-ibâd; Osmanlı son dönem Şeyhülislâmlığı ve liyâkatsiz tayinler tartışması — Esad Efendi, Üss-ü Zafer; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı; Hanefî-Mâtürîdî ekolün siyâsî tavrı: zâlim vâli, zâlim devlet başkanına karşı mücâdelenin farzlığı — Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr; Tirmizî, Fiten 13 (“Cihâdın en efdali zâlim sultânın yanında söylenen hak sözdür”); “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” farziyyeti — Âl-i İmrân 3/104, 110; Tevbe 9/71; itâatin sınırları — Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/129 (“Hâlık’a isyânı emreden mahlûka itâat yoktur”); şer’î delîl sunarak tenkit etme hakkı — Buhârî, Ahkâm 4; kadîm klâsik ve fıkıh kitaplarından yeni durumlara ictihâd çıkarma zorunluluğu — İbnü’l-Kayyım, İ’lâmü’l-Muvakki’în; Diyânet’in kripto para (coin) haramlığı fetvâsı (2017 Kasım) — Dîn İşleri Yüksek Kurulu açıklaması; bir ay sonra T. C. Merkez Bankası’nın dijital Türk Lirası çalışmaları açıklamaları — TCMB basın duyurusu (2017 Aralık); Diyânet’in gözden geçirme ihtiyâcı — fıkhî zemîn: İslâm hukûkunda para (sikke-kağıt-kayd-i asrî) tartışmaları — Abdülaziz Bayındır, Ticâret ve Fâiz; Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri; ABD Merkez Bankası (Federal Reserve) 1933 altın standardını terki — Kenneth Rogoff, The Curse of Cash; Barry Eichengreen, Golden Fetters; karşılıksız para ve reel ekonomi münâkaşası — Murray N. Rothbard, What Has Government Done to Our Money?; kapanış duâsı — sürç-i lisân affı, El-Fâtiha ma’a’s-salavât, hakların helâlleşmesi — İmâm-ı Âzam’ın meclis kapanış edebi

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs, Ruh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı