Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2022 ·

2022 Sohbeti #33 — Cüz’î İrâde ve Şehâdet

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2022 Sohbeti #33 — Cüz’î İrâde ve Şehâdet. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Tevhîd İlkesi ve Hür Fert

Lâ ilâhe illallâh Hak Muhammeden Resûlullah cemî’an enbiyâ-i ve’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn Bismillâhirrahmânirrahîm Geceniz hayır olsun inşâallâh Rabbim cümlemize Kur’ân ve Sünnetin sımsıkı yapışmaya nasip eylesin. Rabbim cümlemize Hakk’ı, Hak batıl batıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı, Hak bilip Hak yolunda mücâdele eden Batıl batıl bilip batılla cihâd eden Ve yaşamından batıl ne varsa söküp atanlardan eylesin. Allâh hepinizden de razı olsun inşâallâh Allâh’a emanet olun 19 Cumartesi Burada olacağım inşâallâh, burada tanışırız Bu vesile olan kardeşin üzerinden ders verebiliriz onlara İnşâallâh buraya gelenlere burada ders veririz. Ama yok yurt dışında duranlara da vesile olanların üzerinden ders veririz Sıkıntı yok inşâallâh Soru sahibi el kaldırsın.

Hoş geldin nasılsın iyisin? Allâh râzı olsun teşekkür ederim İyi oldu bak bu sorular ya gene böyle seni görüyoruz burada mutlu oluyoruz Sorularadan da mutlu oluyoruz Mutluyuz benden dolayı mesrûr oluyorum Bu seste olan imtihanımız bitmeyecek öyle mi? Bu yeni aldığımız cihaz mı? Bunda da sorun çıkıyor diyorsun. Sinyali almıyor, cepte durduğundan dolayı Tamam kızma ya Salim ya O da yetim olduğumu anladı Ziyâde bir şey yok kaldığımız yerden devam ediyoruz En son okuduğumuz yer ona göre dinde öncelikle önemli olan tevhîd ilkesini Devrini olarak yaşamak ve yaşatmaktır buraya okuduk buradaki tevhîdden kastı Allâh’ı birlemekle alakalı Buradaki tevhîdden kastı îmânın kalbi ve akli olarak zirveye ulaşması Buradaki tevhîdden kastı bu Tevhîd sadece bu manada la ilahe illallah demek değil Buradaki sûfîlerde veyahut da akâidte tevhîdden kastı bir kimsenin Allâh’ı bilmede hem zât olarak hem sıfatsal olarak o bilgisinin zirve noktaya çıkmasıdır.

O yüzden bu şimdi çünkü devamı buradaymış okuduğumuz paragrafın oradan son paragrafı o yüzden aldım Ona göre gerçek pardon ona göre gerek inancında, gerekse küfründe, gerek yaptığı iyi işlerde, gerekse kötü işlerde Ferde hürriyet tanımak gerekir burada İmâm Mâtürîdî de hem kaderiyeye hem cebriyyeye hem de mütezileye hem de hâricîlere tamamiyetle Kur’ân bu Ehl-i Sünnet diye nitelendirdiğimiz grubun içindeki eşariyede, bakın Ehl-i Sünnet’in içerisinde tanımladığımız eşariyede komple tabiri caizse cevap veriyor Diyor ki bir kimsenin bütün fiillerinde o kimseye hürriyet tanımak gerekir burası aslında İslâm dünyasında Müslümanların işine gelmeyen bir yer bazen zaman zaman böyle sohbetlerde evlilikle alakalı veyahut da dünyevi işlerle, uhrevi işlerle alakalı böyle devamlı zorlarlar ya beni ben diyeceğim ki ona evlilik kaderdir, çocuk kaderdir, senin bir şey yapmanın gerek yok Veyahut da bu böyle bir kısım büyük sûfîler vardır, o büyük sûfîler bazı şeylerde kendi ihtiyarlarını ortadan kaldırırlar Onları din olarak algılar bir kısım insanlar ve bunu kendilerince aslında hayatları öyle değildir, söylem olarak bunu söylerler Bir kısım sûfîlerde de bu hastalık vardır.

Oysa Mustafa Özbah şöyle der Benim gücümün yettiğinden ben sorumluyum, yaptıklarımdan da sorumluyum, yapmadıklarımdan da sorumluyum Nasıl yapmadıklarımdan sorumluyum?


Cüz’î İrâde ve Allâh’ın Muhâlefetsizliği

Benim gücüm yetiyorsa bir şey yapmaya ve yapmıyorsam sorumluyum Benim gücüm bir şeyi yapmamaya gücüm yetiyorsa yapmayacağım, yine sorumluyum O zaman biz sadece yaptıklarımızdan sorumlu değiliz, biz yapmadıklarımızdan da sorumluyuz Nasıl yapmadıklarımızdan da sorumluyuz? Biz bir şeyi durdurmaya gücümüz yettiği halde durdurmadık meşhur ya, bir kötülüğü gördüğünüzde, elinizde, mümkün değilse dilinizde, o da mümkün değilse kalben buğz ederek önlemeye çalışın O da îmânın en zayıf noktasıdır. bunu söylerlerken hadîs-i şerîfin son kısmını söylemezler Hadîs-i şerifin son kısmı işte, bu hadîs-i şerîfin son kısmı, bu da îmânın en zayıf noktasıdır diyor kalben buğz ederekten kötülüğü önlemeye çalışanlar îmânın en zayıf noktası O zaman îmânın en kuvvetli noktası ne?

Kötülüğü elinle durdurmak. Eğer bu da mümkün değilse dilinle durdurmak Bu da mümkün değilse kalben buğz ederekten önlemeye çalışmak. Bu da diyor îmânın en zayıf noktasıdır O zaman imam maturidinin ekolleştirdiği, sistemleştirdiği bu akâid meselesinde insanlar cüz-i iradelerinin nisbetinde sorumlular Kuvvetlerin nisbetinde sorumlular. Kuvvetlerin nisbetinde, güçlerin nisbetinde, akılların nisbetinde sorumlular. Çünkü cüz’î irâde deyince akıl girer, cüz’î irâde deyince güç girer, cüz’î irâde deyince idrak girer O kimsenin bir bütünü girer cüz’î irâde deyince. O zaman burada ona göre gerek inancında, gerekse küfründe bir kimse îmân ettiyse de, küfrettiyse de. Burada imam maturidi bu Allâh dilediğini hidâyet eder, dilediğini küfre bırakır Bu âyetlerin hepsini farklı yorumlar İmâm Mâtürîdî.

Eş’arîler, kaderiyyeciler, cebriyyeciler, o âyet-i kerîmeleri veyahut da yüzeysel bakanlar farklı yorumlar. Ama İmâm Mâtürîdî farklı yorumlar. O yüzden iman maturidinin tefsiri herkesin işine gelmez. Mesela kaderiyyecilerin işine gelmez, cebriyyecilerin işine gelmez Haricilerin işine gelmez, mu’tezilenin işine gelmez, eş’arîcilerin işine gelmez. İmam maturidinin düşmanı çoktur. Siyasetçilerin işine gelmez. Gelmez. Çünkü bu imam azamdan gelen bir yoldur. İmam azam cüz’î irâdeyi koyar orta yere. Mükelleftir kul. Kendi fiiliyatlarından mükelleftir. Mükelleftir. Güç yitirdiklerinden, güç yitirdiği halde yaptıklarından ve güç yitirdiği halde yapmadıklarından mükelleftir. O yüzden hürriyet tanımak gerektir.

İzat ferdin kendisini ilgilendiren işlerde tanrının iradesi ferdin iradesine muhâlif olamaz. Evet. Bu çok önemli bir meseledir. bir kimsenin kendisini ilgilendiren bir Allah onu hür bırakır. Siz küfre varmakla imana varmak arasında hürsünüz. Siz iyilik yapmakla kötülük yapmak arasında hürsünüz. Hürsünüz. Allah sizin irâdenizin üzerine bir irâde koymaz. Dileyen iyilik yolunu seçer, dileyen kötülük yolunu seçer. Dileyen dalâlet yolunu seçer, dileyen de hidâyet yolunu seçer. Bu fiiliyatları yaratan Allâh’tır. Fiiliyata Allah yaratır. Ama o fiili isteyen, bunu eski dilde kesb denir. Eski dilde buna kesb denir. bir şeyi istemek. Hatta İmâm-ı Âzam’a göre bunu hep söylerim ya, fiiliyatın üzerinde iki irâde, iki güç vardır.

Birisi Allâh’a aittir. Allâh’a ait olan irâde, Allâh’a ait olan güç yaratma ile alakalıdır. Fiiliyatın üzerindeki diğer kuvvet, diğer güç istemek ile alakalıdır. Kesp. Eski dilde ona kesb denir. Bu isteme kula aittir. Bu böyle sûfîliğe vurdururlar ya Allah isterse isteyeceğiz, Allah istemezse istemeyeceğiz. Otur oturduğun yere. Sen kimsin? Peygamber misin? Zamanın kutbu azamı mısın sen? Bunlar haddi aşan sözler, küstâhça sözler. Tembel. Bir işin üzerinde çalışmaya, gayret etmeye, mücâdele etmeye gözü yok. Çalışacaksın, gayret edeceksin, mücâdele edeceksin, savaşacaksın, yürüyeceksin, koşacaksın. Allâh yolunda koşuyorsan Allâh yolunda koşacaksın.


İmâmın Kuvveti: Kötülüğü Elle Durdurmak

İyilik yolunda koşacaksın, mücâdele edeceksin. Bir tek sende nefis yok, hepimizde var. Benim de yaşım 61, ben de akşam hemen yiyince şuraya kıvrılayım yatayım diye düşünüyorum. Mücadele edeceksin, gayret edeceksin. Ben de diyorum, boş ver alan almış satan satmış çalışmaya ver, iş yapmaya ver diyorum. Öyle değil. Mücadele edeceksin, gayret edeceksin, koşturacaksın. Bu cüz’î irâde ile alakalı. İyilik için koşturacaksın, cüz’î irâde ile alakalı. Biz Müslümanlar amunkenel olarak, bütün İslâm dünyasında böyle bir handikap var. İslâm dünyasındaki handikap şu, birisi bir şey yapsın ya o da otursun evde. Mehdî gelecek hepimizi kurtaracak, oturun. Şeyhiniz gelecek hepinizi kurtaracak, oturun. Halîfe gelecek hepinizi kurtaracak, oturun.

Birisi çıkacak hepinizi de kurtaracak, oturun. İslâm dünyasının içine yerleştirmişler bunu. Bunu ben Müslüman olunca öğrendim. Bunu Müslüman olunca öğrendim. Eski dervîşlerden öğrendim. böyle böyle olması gerekmiyor mu? Mustafa Efendi sen gençsin ya heyecanlısın şimdi. Mehdî geldiğinde halledecek bu işleri. Allâh Allâh. Onlara diyordum ki o zaman Şeyh Efendi, Abdullâh Efendi neden oturmuyor Nevşehir’de? Mehdî geldiğinde hep salil olacaksa. Böyle bakıyorlar onlar benim yüzüme. Bu İslâm dünyasının içine oturmuş, Sûfîler oturmuş, herkes oturmuş bu. Tembellik, aymazlık, mücâdele etmekten uzak durmak hem bireysel hem aile olarak hem toplumsal olarak. Hazret-i Ömer Efendimiz hutbeye çıkıyor. Bu Ömer şaşarsa ne yaparsınız diyor.

Çekiyor birisi kılıcını arkadan. Bunun da düzeltmesini biliriz diyor. Bununla düzeltmesini biliriz. Bana söyler misiniz? Emevî’de böyle bir şey yaşanmış mı? Abbâsî’de yaşanmış mı? Bana söyler misiniz? Bugün İslâm toplumunun içerisinde bunu yapabilecek bir kimse var mı? Herkes kendi zamanından sorumlu. Bana söyler misiniz? Bugün devlet başkanına siz bununla düzeltmesini bilir diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Siz eşlerinize de diyemezsiniz. Babalarınıza da diyemezsiniz. Annelerinize de diyemezsiniz. Çocuklarınıza da diyemezsiniz. Kur’ân ve sünnetin dışındaki bir şeyi bununla düzeltiriz diyemezsiniz. Ne kadar uzağız. Ama cüz’î irâde noktasında sorumluyuz. Hepimiz sorumluyuz. var ya Âyet-i Kerîme zerrece hayır işlerinin hayırı karşılıksız kalmaz.

Zerrece şer işlerinin şerrini de cezasız kalmaz. Mükellefiz çünkü. Evet. Ve Allâh’ın iradesi ferdin iradesine muhâlefet etmez. siz iyilik yapacağız derseniz Allah sizin iyilik yapma düşüncenizi ve fikriyatınızı geri çevirmez. Bu konuda sizin iyiliğiniz yapmak istediğiniz iyiliğinizi yaratır. Siz kötülük yapacağım derseniz Allah onu da yaratır. Size muhâlefet etmez. Bazen Allâh’ın rahmet ettikleri vardır. Husisidir bu. Allâh dilediğini yapmakta hürdür, özgürdür. Allâh’ın rahmet ettikleri vardır. Onlar normalde birinci derecede peygamberlerdir. Onlar günah işlemek isteseler de Cenâb-ı Hak onlara müsaade etmez. Bu cebridir. Bu ayrıdır. Onların peygamberlikleri de cebridir çünkü. Onların irâdelerinde değildir bu.

Aksi halde bu Sünnetullâh’a ve kainatın işleyiş kuralına uygun düşmez. Tanrı insana temyiz gücü olarak aklı verdiğine göre insan Tanrı ile kendisi arasında nasıl ve hangi düzeyde bir ilişki kurmak istiyorsa buna kendisi karar vermelidir. Bunu esas almayan bütün anlayışlar insanı yaptığını yapmak zorunda olan bir fert konumuna getirir ki bu durumda hiçbir sorunluktan söz edilemez. Hanefî Özcan Hasan’dı değil mi adı? Hanefî Özcan. Maturi’de bilgi problemi. Evet. bunun aksi düşünülemez zaten. Bunun aksini düşünenler olmuş mu el cevap olmuş. Ve bizim Allâh’la olan ilişkimizde düzeyi Allâh’la olan ilişkimizde mesafeyi ayarlayacak olan koyacak olan biziz.


Hz. Ömer’in Kılıcı ve Sarayın Hikâyesi

Bakın bunun açık örneği şu. Hadîs-i Kudsî’e de Cenâb-ı Hak diyor ki kim Allâh’a bir adım gelirse Allâh ona on adım gelir. Kim bir adım gelirse Allah onun hüsusi bir adım attırmaz. O bir adımı sen atmakla mükellefsin. Kim farzları yerine getirirse Allâh’ın en çok hoşuna gitmiş bir işi yapar. Bak burada kulun kendi cüz’î irâdesi vardır. Kul kendi cüz’î irâdesiyle farzları yerine getirir. Nafilelerle Allâh’a yaklaşır ve Allâh’ı sever. Ben sohbetlerde derim ya bu üç adım kulağa aittir. Bir farzları yerine getirmek. Bunun içerisinde günahlardan kaçmak da var. Günahlardan uzak durmak da var. Günah işlememek de var. İkincisi ne? Nafilelerle Allâh’a yaklaşmak. Bu da bizim cüz irademiz. Üçüncüsü ne? Allâh’ı sevmek.

Bu da bizim cüz irademiz. Bu da bizim cüz irademiz. Bir kul bu üç adımı kendisi atar ve bu üç adımı atacak olan iradeyi gösterecek olan insanın kendisidir. Ve insan bunu kendisi yerine getirecek. İnsan bunu kendisi mücâdele edecek. Burada da aynı şeyi söylüyor zaten. Ve diyor hangi düzeyde bir ilişki kurmak istiyorsa. hangi düzeyde sen Allâh’a daha yakın olmak istiyorsan bu sana ait bir şey. Ben orta derecede yürümek istiyorum. Bu da sana ait bir şey. birisi dedi ya Hazret-i Peygamber’e. Ben oruç tutmak istiyorum. Onu dedi ki Ramazan orucu sana yeter. Daha fazlasına gücüm yeter. Dedi ki başında ortasında sonunda tut her ay. Daha fazlasına gücüm yeter. Pazartesi Perşembe tut dedi. Daha fazlasına gücüm yeter.

O zaman bir gün boş bir gün dolu tut dedi. Bu kadar da sana son dedi. Daha fazlasını isteme. Bu da Dâvûd’un orucudur dedi. Bakın daha fazlası yok. Din’en bu yok. siz yıl 365 gün oruç tutamazsınız. Bunun dini bir karşılığı yok. Bunu takvâ olarak görmeyin. Yıl 365 gün oruç tutmayı takvâ olarak görmeyin. Yıl 365 gün oruç tutmayı dinde yücelmek olarak görmeyin. Ya bunu Sünnet dışı olarak görün. Bunu bid’at olarak görün. Ama toplum şimdi her gün oruç tutuyormuş o. Yıl 365 gün oruçluymuş. Ne şeymiş? Ben bid’at işliyor o dedim. Herkesin yükseltiği yücelttiğine dedim ki bid’at işliyor o. O dedim sünnetullâhın dışında nefsini oymuş o dedim. Şeytan vesvese vermiş. Şeytan ona orucu tutturuyor dedim. Bunu söylediğimde ödemiş dedim.

Ona dedim şeytan orucu tutturuyor. Şöhret olmak için oruç tutturuyor. Nam olsun diye oruç tutturuyor. Yıl 365 gün oruçlu geçirmiş. Otur edepsiz. Hadsiz insan. Sünnetullâh’tır din olarak yürünecek olan yol. Sünnetullahın dışındaki her şey batıldır. Batıl. Allâh bizi affetsin. Bu yüzden bunu normalde bir kimse bu baremi tutturacak olan kulluk ilişkisini kuracak olan o insanın kendisidir. Başkası değil. Bir kısım sûfîler… Şunu kapatır mısın. Muhammed? Bir kısım sûfîler de burada vartaya düşüyor. bu iyi olmuş buradaki bu paragraf. Sufilerin vartaya düştükleri bir yer burası. Kendi cüz’i iradelerini ortaya koymayıp Allah bir şey ayarlar ya. Sen sorunlu olmayacaksın yani. Öyle mi? Kulluğunu üzerinden açacaksın öyle mi?

Allâh senin elinin üzerinden ayarlasın. Allâh senin üzerinden ayarlasın. O iyiliğe sen vesile ol. İnşâallâh. Maturidiye göre Tanrı yaratılışta insana aklı vermek suretiyle zaten sorumluluğu ona peşinen vermiştir. İyilik ve kötülük hissi insana yaratılışta verilmiştir. O halde insanın iyi ve kötüyü bilmesi vahyin bildirilmesinden öncedir.


Kur’ân’ın Mahlûk Meselesi ve Harf-Mânâ

Evet. bir hadîs-i şeritte size müftü olarak kalbinize danışın der ya. Müftü. Herkesin müftüsü kalbindedir. Herkesin vaizi kalbindedir. Evet. Bu iyilik ve kötülük hissi yaratılışta herkesin içine verilmiştir. Bazen deriz ya Hristiyan ama çok iyi. Evet iyilik hissini çalıştırmış o. Bununla alakalı tabi eleştirirler ben böyle Sokrat’tan ondan sonra örnekleyince. Mesela eski Yunan felsefesinde Sokrat’ın da böyle bir tabiri vardır. Der ki bir kimse Tanrı tarafından vahyi gelmese dahi iyiliği ve kötülüğü kendisi bulabilir der. meşhurdur ya. O aynı zamanda da ilmi, aklı ve kalbi olarak ayırır. Ve kalbe gelen ilhamı da ilim yolu olarak görür. Rüya da bunun gibidir. Şimdi bir kimseye Peygamber ve kitap ulaşmamış olsa dahi o vicdânına danışarak, vicdânına bakarak iyiliği ve kötülüğü ayırt edebilir.

Ben bunu kötü olarak bilmiyordum sözü boş bir sözdür. İncelikleri bilmeyebilir, incelikleri bilmeyebilir. Ama genel olarak onun kalbinde iyi ve kötü duygusu onda çalışır, onda tecelli eder. Bu kim olursa olsun. Ben buna inanan insanlardanım. O kimseye siz dini bilgi vermemiş olsanız dahi o iyiliği ve kötülüğü ayırt edebilir eğer akli melekeleri çalışıyorsa. Bugün hiç din bilmeyen bir kimseye gitseniz, bir topluluk bulsanız, bir kavim bulsanız, din onlara ulaşmamış onlar açı doyurmanın iyi olduğunu bilirler. Onlar mesela mazlûma yardım etmenin, dara düşene yardım etmenin iyi olduğunu bilirler. Onlar insanlara kötülük düşünmemesi gerektiğini bilirler. Gittiniz Amazon’da bir yer buldunuz değil mi?

Bir kavim buldunuz. Cız çıplak dolaşıyorlar ya din gelmemiş onlara. Bunun altını çizin. Bugün şehir hayatındaki vahşilerden daha iyidir onlar. Onları normaldir. İnsanları vahşi görüyorlar onlar vahşi değil. Vahşi kim? İnsanları aldatan. İnsanları adaletsizlikte bulunan. İnsanları hukuksuz davranan. Vahşi kim? İnsanları aldatan, insanları adaletsizlikte bulunan, insanlara hukuksuz davranan, insanların hakkına hukukuna riayet etmeyen, onları çiğneyen, onları gasp eden, insanların içerisinde fitne çıkaran, insanları haksız yere öldüren, yalan söyleyenler, dedikodu yapanlar, gıybet edenler, insanların namuslarına, şereflerine, haysiyetlerine laf söyleyenler, asıl vahşi bunlar. Biz çıplak dolaşan, Amazonların içerisinde çıplak dolaşana vahşi diyoruz.

Ne vahşilik yaptı? Çıplak dolaştı. Sen geyniksin, yalan var, gıybet var, dedikodu var, iftirâ var, haksızlık var, uğursuzluk var, nâmussuzluk var, şerefsizlik var, haysiyetsizlik var, hırsızlık var, her türlü alevere, dalevere var, sen geynik dolaşıyorsun. Hangisi vahşi? Vahşili biz normalde bize de yanlış anlatıyorlar çünkü. Vahşi kim? Bir başkasının emeğini çalan kimse. Vahşi kim? Bir başkasının hakkını, hukukunu tecavüz eden kimse. Vahşi kim? Rüşvetçi kimse. Vahşi kim? Rüşvet de iş yapan bürokrat. Vahşi kim? İnsanları ayırt eden, haksız, hukuksuz, insanları işe katan siyasetçi. Vahşi kim? İnsanları işe katan siyasetçi. Vahşi bu. Evet. Bunlar vahşi. Haksız, hukuksuz, insanların başına bombalar yağdıran vahşi.

Sabaha karşı Libya’yı haksız, hukuksuz bombalayan vahşi değil mi? Irak bilmem kaç bin ton bomba atan vahşi değil mi? Sûriye bilmem kaç bin ton bomba atan vahşi değil mi? Afganistan’a bilmem kaç bin ton bomba atan vahşi değil mi? Kim vahşi? Japonya’ya iki tane atan bombası atan vahşi değil mi?


Asıl Vahşî: Kravatlı Emperyalist

İnsanları köleleştiren, devletleri köleleştiren bütün insanlığı IMF’nin üzerinden, Dünyâ Bankası’nın üzerinden borçlandırıp, inim inim inleten dünyayı 350 trilyon dolar fâizle borçlandıranlar vahşi değil mi? Asıl vahşi onlar? Bütün dünya gençliğini uyuşturucuyla, kumarla, fuhuşla, uyuşturucuyla, kumarla, fuhuşla işlevsiz hale getiren vahşi değil mi? Biz asıl vahşileri tanımıyoruz. Biz kravatlı vahşileri görmekten uzağız. Biz beş yıldızlı otellerde yaşayan, yedi yıldızlı, on yıldızlı otellerde lüks hayat yaşayan vahşileri tanımaktan uzağız. Fakir fukaranın hakkını, hukukunu yiyen alevereyle, dalevereyle, milyon dolarlar, milyar dolarları çevirip evrenlerle vahşi görmüyoruz. Asıl kör olan biziz.

Biz Amazon’da çıplak dolaşan adamı vahşi görüyoruz. Elinde mızrak avlanacağım diye uğraşıyor. Onu vahşi görüyoruz. Asıl vahşi şehirlerde yaşayan, yüksek binalarda, iş merkezlerinin en tepelerinde kurulmuş olan üçkağıtçılar vahşi. Asıl vahşi onlar. Evet. Allâh bize yaratılıştan aklı vermiş, yaratılıştan aklı verdiği için biz sorumlu oluyoruz. Evet. Ve iyilik ve kötülük hissini de vermiş. İyilik ve kötülük hissini vererekten biz ya iyilik hissiyle hareket edip insanlara iyilik yapacağız, ya da kötülük hissiyle hareket ediyoruz, insanlara kötülük yapıyoruz. Ve bunun sorumluluğu bize ait. Ona göre insanların dini ihtiyaca göre yorumlama hürriyetini engelleyen anlayışlardan en önemlisi Kur’ân’ın yaratılmış olmadığı inancıdır.

Halbuki Kur’ân’ı oluşturan harfler, sesler vs. yaratılmıştır. Tanrı insanlar gibi harflere ve seslere muhtaç değildir. Önemli olan anlandır. Anlamın ifade edilişi ve sunuluşu değil. Bu yüzden Mâtürîdî Arapça dışındaki dillere çevirisiyle ibâdet edilebileceği görüşünü ortaya koymuştur. Bu tabi direkt İmâm Mâtürîdî’nin görüşü değildir. Bunun öncesi İmâm-ı Âzam’a aittir. O yüzden bunu Maatürid diye atfetmek doğru değildir. Bu fetvanın elebaşısı, bu fetvanın anası, bu fetvanın babası İmâm-ı Âzam’dır. Bu fetvayı ilk veren İmâm-ı Âzam’dır çünkü. İmâm-ı Âzam da bunu verirken geçen derslerde söylemiştim ölçülerini ona göre vermiştir. Burada yalnız, Kur’ân yaratılmış mıdır, mahluk mudur, değil midir tartışması vardır İslâm dünyasında.

Eski bir tartışmadır. İmâm Mâtürîdî’nin piri olan İmâm-ı Âzam da bu tartışmanın içindedir. İmâm Mâtürîdî’nin piriidir çünkü İmâm-ı Âzam. İmâm-ı Âzam, Kur’ân’ın mahluk olmadığını söyler ve Kur’ân’ı mahluk olarak görenlerin küfrüne fetvâ verir. İmâm Mâtürîdî çok ince bir çizgide durup harfleri ayırır. Kur’ân Allâh’ın kelamıdır. Kur’ân Allâh’ın kelamıdır. Allâh’ın peygamberine indirdiği bir vahiydir. İmâm Mâtürîdî ince bir çizgi çizerekten buradan der ki, harfler yaratılmıştır der. Buradaki çok ince bir çizgi çizerekten buradan der ki, buradaki çok ince çizgiyi İmâm Mâtürîdî çok geniş bir şekilde anlattığına inanıyorum. Okumadım bunu. Ama İmâm Mâtürîdî’nin bu ince çizgisini biliyorum. Bu benim için çok elzem gerekli bir konu olarak da görmüyorum bunu.

Görmediğimden dolayı sonuçta Kur’ân’ın mahluk olmadığına dair İmâm-ı Âzam’ın fetvasına katılır İmâm Mâtürîdî. Ama İmâm Mâtürîdî bu hadisede İmâm-ı Âzam’dan bir çıt ayrılaraktan harflerin yaratılmış olduğunu söyler. İmâm Mâtürîdî. Ama önemli olan az önce dediği gibi anlamdır der. Fakat bu doğru anlamdır önemli olan. Fakat anlamayı Hanefîler kulların kendi iradelerine bırakır. Anlamı. Burada da geçen derste söylediğim gibi anlamla alakalı taklîd ve tahkîk girer işin içerisine. Bir kısım Müslümanlar taklîd ederekten bir başkasının anlamını kabul edebilirler.


Taklîd ve Tahkîk: Hanefî İctihâd Çizgisi

Bir kısım Müslümanlar da bu meselede taklîdden öte geçip, tahkîke geçip, ben bu âyeti kerimeden şunu anlıyorum diyebilirler ama hukukla alakalı âyetler bundan müstesna. Bunun altını özellikle sizmek istiyorum. Sebebi şu. Dünya üzerinde bunların çünkü bu hadisede ben masumiyet görmüyorum çünkü. Kur’ân bir şey hükmettiyse onun üzerinde ictihâd yoktur. Yapılış işleyişinde, sünnetlerde farklılık var ise onların üzerinde ictihâd olabilir. Ama öbür türlü Kur’ân bir şey hükmetmiş. Kur’ân bir şey hükmettiyse mesele bitmiştir. Orada ictihâd yoktur. Onun tartışması dahi yoktur. Dünya üzerinde bunu tartışmaya açıyorlar. Sebebi şu. Bunu tartışmaya açmalarının çok sebepleri var ama en önemli sebep şu. Bugün dünya üzerinde yaşayan bütün Müslümanların yaşadıkları İslâm’ı çok özür dilerim.

Benim haddime değil ama böyle bir yere koyalım bir kefeye bir kenara koyalım. Kur’ân ve sünnetin bize yaşayın diye anlattığı İslâm’ı bir yere koyalım. Dünya üzerindeki bütün Müslümanlar büyük bir çoğunluğu yaşadığını dinileştiriyor. Din bu konuda farklı bir vadide, farklı bir adımda, farklı bir adımda, böyle olunca gerçek Kur’ân ve sünnet ile Müslümanların yaşadığı İslâm’ın arasında bir çoğunluğu yaşadığını dinlemeye çalışıyor. Bu çoğunluğu dinlemeye çalışıyor. Farklı bir cenahta. Böyle olunca gerçek Kur’ân ve sünnet ile Müslümanların yaşadığı İslâm’ın arasında çok fark var. Bu yetmiyor dünya emperyalistlerine Kur’ân’ın özünü de tahrif etmek istiyorlar. Kur’ân’ın kendisini de tahrif etmek istediklerinden dolayı bu meselelere tereddütle bakıyorum ben şahsım olarak.

İyi niyet görmüyorum ve Kur’ân’ın siyasi, hukuki, ahlaki duruşunu yok etmek istiyorlar. Ve bunu zaten İslâm dünyasında, fiiliyatta hallettiler. Dünya üzerinde İslâm’ın hukukunu, siyasetini ve ahlakını yok ettiler. Yaşanmıyor. Yaşanmıyor. Yaşamaya çalışanların içerisine kendi bozulmuş fikirleriyle donanmış, bizdenmiş gibi görünenleri bizim başımıza getirerekten onların da sonlarını getiriyorlar. Bunlar da hadîslerle mevcut çünkü. Böyle olunca İslâm dünyasının yaşadığı İslâm ile Cenâb-ı Hakk’ın peygamberinin üzerinden vahyettiği İslâm’ın arasında çok fark var. Bunu o bariz şeyler söyleyebilirim ki mesela örnek İslâm faizi harâm etmiş. İslâm dünyası fâizin içerisinde yüzüyor. Faizin azı, çoğu, bu su, Müslüman’dan Müslüman’a hepsi de harâm edilmiş, yasaklanmış.

İslâm dünyası fâizin içerisinde dolaşıyor. Fuhuş yasaklanmış. İslâm dünyası fuhşun içinde yaşıyor. Sarhoş edici her şey yasaklanmış. İslâm dünyası sarhoş. Bakıyorsunuz Allâh’ın harâm ettiği ne var ise İslâm dünyasında elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor. Allâh’ın harâm ettiği ne var ise. Ve İslâm dünyası bir kısım harâmları artık harâm görmüyor. Bakın İslâm dünyası artık bazı harâmları harâmdan saymıyor. Tabiri caizse kendilerince onu helâlleştirmişler. çok affedersiniz o pisliği yiyecek o, pisliği helâlleştiriyor. Pislik pisliktir, necis necistir. Necisi helâlleştirerek da yemeye çalışıyor. Kendini aldatıyor. İslâm dünyasının durduğu en büyük handikap bu. ben böyle derslerde söylediğimde kızıyormuş bazıları.

Vakfın, topluluğun dışındakiler. Kadınların başını ört, namazını da kıldı, tamam kurtuldu. Adamlar sakalı bıraktı, namazını da kıldı, kurtuldu. Hele bir de şeyhe bağlandı mı tamam bitti iş ya. Hiçbir şey yapmasına gerek yok. Buraya getirdiler insanları. meşhurdu ben yeni İslâm olduğumda. Meşhur şuydu, ben şu olması lazım, bu olması lazım dediğimde bana diyorlardı ki camiler açık değil mi? Camiler açık. Camiler açık. Camiler açık. Camiler açık. Camiler açık. Camiler açık. Camiler açık.


Yeni İctihâd: Cem’ Namaz ve Mestle Salât

Camiler açık. Camiler açık. İslâm dünyasındaki handikap bu. Ha, diyeceksiniz ki şimdi insanlar hür değil mi? Hür. Ama Müslümanlar hür değil. Handikap burada. Herkes hür olsa, dini yaşamayan ve hatta kafirler kadar Müslümanlar de hür olsa sıkıntı yok. Ben bir kimsenin zorla namaz kıldırılmasına karşıyım. Baştan söyleyeyim ama. Dinin devlet eliyle zorla yaşatılmasına karşıyım. Bunların yeniden ictihâd edilmesinden yasak. Bunların yeniden ictihâd edilmesinden yasak. Bu hür. Bu hür. Bu hür. Bu hür. Bu hür. Bunların yeniden ictihâd edilmesinden yanayım. Ama gerçekten dinin gerçek bir şekilde teblîğ edilmesinden de yanayım. Evet. Mahat-i Hürri Her dönemin kendi ihtiyacını göz önüne alarak dini yorumlayabileceğinizi söyler.

O dindeki tevhîd ilkesinin her peygamber döneminde değişmeden kaldığı halde, peygamberlerin uygulanmalarının, toplumların ihtiyaçlarını ve özelliklerine göre değiştiğini belirtmektedir. Doğru. Her peygamber döneminde ayrı hastalıklar vardı. Bu hastalıklara karşı Cenâb-ı Hak peygamberler gönderdi. Ve o peygamberlerle bu hastalıkları tedavi etti. Aynı şey, İslâm için de geçerli. insanların zamana göre ihtiyaçları değişir, bakışları, görüşleri, düşünceleri değişir. O zaman normalde dinin belirliği bazı noktaları, Kur’ân, Sünnet çerçevesinde kalarak yeniden ictihâd edilmesi gerekir mi? Evet. Bunlar değişik zaman içerisinde böyle değişik ictihâdlarla söylemeye, anlatmaya çalışırım ya. Onun gibi. Bir kimse o yüzden veya bireyin kendisine ait bir hayat standartı vardır.

Kendine göre durumu vardır. Benim eleştirildiğim yerlerden birisidir ya. Ben mesela bir sıkıntılı bir çalışıyorsa bir kimseye namazınızı cemedin kılın derim ben. Hanefîye göre cem’ etmek bir tek müjdelifededir, aynı zamanda da rafattadır. Hanefîye göre başka bir yerde cem’ etmek yoktur. Sonradan gelen Hanefîler bazı cem’leri, sıralarlar ameliyata girecek doktor gibi, hasta gibi. Ben mesela bir kimse hasta da olmasa, bir şey de olmasa, çalıştığı iş yerinin hakkını, hukukunu riayet etmek istiyorsa, namazı cem’ edebilir derim. Bunu söylerken de hadîs-i şerîf var ya Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri hiçbir sıkıntı yokken de Medîne-i Münevvere’de şey de değil, namazı seferî de değil namazı cem’ ettiği görülmüş.

Buna örnek veririm ben. Askerlere, hemşirelere, doktorlara devlet görevlilerine veya fabrikada çalışıyor kimse. Bir başkasının emri altında, onunla 8 saatliğine anlaşma yapmışsın, mesai saatlerinin içerisinde namaz var. Adam gayrimüslim olabilir. Senin namazını düşünmek zorunda değil. Sen orada namazı cem’ edebilirsin. Örnek. Bunun gibi toplumun ihtiyacına göre, bireylerinin ihtiyaçlarına göre, Mesela Hazret-i Peygamber ayakkabıyla namaz kılmış mı? Kılmış. Sahabe diyor ki getir benim ayakkabılarımı oradan. Kütüb-i Sitte’de geçiyor. Torununa diyor. Getir benim ayakkabılarımı. Giyor ayakkabılarını namazı kılıyor. Ben Hz. Peygamberin böyle namaz kıldığını gördüm diyor. Askeri giden gençler vardı, eski arkadaşlar bilir.

Ben derdim sabahleyin abdestli bir şekilde botunuzu giyin, sonra botun üstüne mestlere meshederek namazlarınızı kılın. Botla. Bunun gibi ihtiyaca binen yeni ictihâdlar olabilir. hanefilere göre bir kadının örneğin 80 km öteye yalnız başına gitmesi caiz değil. Hanefîye göre. Ama bu yol güvenliğiyle alakalı bir meseledir. Farklı hadîsler var, yaşanan olaylar var. Bu yeniden ictihâd edilmesi gerekir. Örneğin, eğer güvenlik söz konusu ise güvenlik böyle bir insanın güvenliğinde bir problem yoksa, yol güvenliği var ise örnek bir kadın bu konuda yanında mahrem olmadan da seyahat edebilir fetvası. Verilmesi gerekir. Bunun gibi bu yeni toplumun ihtiyaçlarına göre yeni ictihâdlar lazım. Evet. Tanrı’nın varlığı ve birliği anlayışının bir ilke olarak korunması şartıyla, insan kendi döneminde nasları, kurallara uymak kaydıyla istediği gibi yorumlayabilir ve hayat anlayışını da ona göre düzenleyebilir.

Burası çok böyle uca açık bir şey oldu. ben namazı böyle yorumlayabilirim, deme lüksünüz yok yalnız burada.


Zayıf Hadîs ve Kolaylaştırma Takvâsı

Buradan hareket ederekten namaz illaki rükusu, secdesi, kıyamı olacak böyle bir namaz söz konusu değil diyenler çıkıyor çünkü. O yüzden bu iş oraya kadar değil. Bu normalde bir meselede üç dört tane doğru varsa bunların içerisinden bir tanesi alınıp ictihâd edilebilir. Yoksa buradan hareket ederekten ondan sonra biz bunu da değiştirelim böyle bir şey yok hani. Zekeriyâ Beyaz çıkmıştı dedi ki ayakkabıdan da kurban olur deyip çıktı dişin içinden. Balıktan da kurban olur horozdan da kurban olur deyip çıktı. Böyle değil bu. Siz ayakkabı tasadduk edebilirsiniz. Tasadduk yerine geçer. Siz balık tasadduk edebilirsiniz. Tasadduk yerine geçer. Siz horoz tasadduk edebilirsiniz. Onun yerine geçer. Ama kurban bellidir.

Bu kurbanın yerine geçmez. Öyle bir tevil söz konusu olmaz. Dîn mâhiyyetine göre din ve şerîat kavramlarının mahiyeti buna uygundur. Eyvallah. Fakat bakın tekrar altını çiziyorum. Kur’ân bir şeyin sınırını çizdiyse, Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem bir şeyin sınırını çizdiyse, sizin bu konuda çok hareket alanınız olmaz. Bunların içerisinde kalmak şartıyla hareket alanınız olur. Ben o yüzden hadîs-i şerifleri çok önemserim. Sebebi şu. Senin veya bir kimsenin zayıf gördüğü bir hadîs-i şerîfe göre sen bir gün gelir, o da bir gün gelirsin. Bir hadîs-i şerîfe göre sen bir gün gelir, onunla amel etme noktasına gelebilirsin. Sen onu zayıf deyip de kenara atma. Çünkü zayıf hadîsle amel etme başka bir zortlakın aklına uymaktan daha iyidir.

Burası önemli. Zaten hadîs-i şerifleri, hadîsçiler mevzu demişler, zayıf demişler, amel edilir amel edilmez. Eyvallah. Bunun ilmini yapmışlar eyvallah. Ama sahih değilse hadîs-i şerîf söyleyecek bir lafım yok. Ulema ona fetvayı vermiş. Onun için ilmini yapanlar sahih değil diye belirtmişler. Bunlara itiraz etmiyorum. Ama Kütüb-i Sitte’de ve hatta değişik hadîs kitaplarına bu hadîs zayıf demişler. Ya zayıf olsun varsın. Sen onu atma. Bir gün ümmetin dini hayatını kolaylaştırmada yardımcı olabilir o hadîs-i şerîf sana. Ben meseleye pozitif yaklaşıyorum. Makul olanına yaklaşıyorum. Sebebim şu, insanlar dini yaşasınlar. Ve insanlar dini yaşarken kolay bir din yaşasınlar. Çünkü kolaylaştırınız zorlaştırmayınız.

Sevdiriniz nefret ettirmeyiniz. Ölçü bu. Ölçü bu olunca ümmeti Muhammed’e ne kadar kolaylaştırdıysan o kadar iyilik yaptın. Takvâ kolaylaştırmaktadır. Zorlaştırmakta değil. Başka bir hadîs-i şerîfte de çünkü kolaylaştırmak takvadır der. Namazda bir sayfa okumak takvâ değildir. Takvâ arkandaki emzikli çocukları, hamile kadınları, yaşlıları abdest tutamayacak olanları düşünüp en kısa surelerle namazı kıldırmaktır. Sen git evinde bir rekatta on sayfa oku. Senin hakkın. Kimse sana bir şey söylemez. Ama sen bir cemaatın önünde imam olduysan sen o zaman kısa tut. Namazı kısa tut. Sen zakir olmuşsun, sen çavuş olmuşsun, sen ders yaptırıyorsun. Sen dersi kısa tut zikrullâhı. Sen orada milletin cacını çıkarma iki saat ayakta zikrullâh yaptıracağım.

Sana madalya takmayacaklar. İnsanları bıktırmaz zikrullâhdan. Allâh saymaktan bıkmaz diyor. Siz yapmaktan bıkarsınız hadîs-i şerîfte. O zaman senin iki saat ayakta zikrullâh yaptırman takvâ değil. Sen aman ne zakirmişsin ya iki saat zikrullâh yaptırmışsın. Alkışladık seni. Yok öyle bir şey. Yok öyle bir şey. Kolaylaştır. İşe gidecek olanı düşün. Zamanı düşün. Otobüse gidecek olanı düşün. Evinde işi bekliyor, evinde çocuğu bekliyor. Onu düşün. Kadınlar, kocaları işten eve gelecek. Onların yemeklerini düşün. Çocuklarını düşün. Dersi kısa tut sen. İki saat zikrullâh yaptırmak maharet değil. Çünkü dinin genel yapısı ve anlayışı şu. Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz. Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız.

Böyle olunca o zaman zayıf hadîsleri dahi sevdirmek ve kolaylaştırmak adına bir gün sana lazım olur. Atma kenara. Ve muhakkak ki insanların önüne siz bir meseleyi sevdirmede bu konuda Peygamber’in hadisi var deyince insanın nefsine vurmaz daha kolay onu işte. Evet.


Kalbin Aklın Yerine Geçmesi ve İlhâm

Mâtürîdîye göre kalbin dindeki yeri ve önemi dolayısıyla bütün dini, bilgi ve tecrübe birikimlerine dayanarak üstlendiği seçkin görev bu anlayış ve kavrayışı gerçekleştirmeye müsaittir. Kişi aklını basit bir kavrama melekesi olmaktan kurtarıp bir kalp haline getirince akılla ulaşamadığı bir çok bilgiye ulaşır ve akılla kavrayamadığı bir çok hikmete nüfuz eder. Mâtürîdîye göre bu kavrayış düzeyine yükselen kişinin Tanrı-İnsan ilişkisiyle ilgili bilgisi artık kavramsal bilgi olmayıp şehâdet bilgisi bir tanıklık bilgisi haline gelir. sûfîlerin İmâm Mâtürîdî’ye’yi methedip tutmalarının ana ögelerinden birisi budur. Çünkü İmâm Mâtürîdî’ye ve Hanefî-i Mâtürîdîye çizgisi kalbi ilme önem verir. Kalbi ilme.

Burada da aynı şeyi söylüyor. O kimse diyor bir müddet sonra artık diyor onun kalbi aklının yerine geçer. Kalbi ilhâm almaya başlar. Şehâdet dediği bilgisi artık o kimse diyor kavramsal bilgi olmaktan çıkar. Şehâdet şâhit olmaya başlar. Tahkîk olur. Bu şehâdeti neyle gerçekleştirir? Kalbi ile. O yüzden Hanefî-i Mâtürîdîye çizgisi imanı dil ile, dil ile teblîğ etme kalp ile tahsîkler. İmâm Mâtürîdî’ye dil ile söylemenin hukuk olduğunu bir başkasını bağladığını ama asıl önemli olanın o kimsenin kalbinin tahsîk etmesi olduğunu söyler. Hatta imam-ı Mâtürîdîye göre bir kimse kalben îmân ettiyse o iman etmiştir. Dil ile ikrarına gerek yoktur. Dil ile ikrar o kimsenin Allah ile olan ilişkisinde gerekli değildir.

Dil ile ikrar o kimsenin diğerleriyle olan ilişkisindedir. Başkasıyla olan ilişkisindedir. Bir kimse dil ile ikrar etmeyebilir İslamlığını ama hukuki bir şey olacaksa ikrar etmek zorunda kalır. Mesela bir erkek dil ile ikrar etmedi Müslüman olduğunu. Evlenecek, evlenecek olduğu kadın onun İslâm mı o değil mi olduğunu bilmek zorunda. O zaman ikrar etme mecburiyetinde olur. Bu sûfîler için çok kullanılan bir şeydir. Mesela eski sûfîler kendi sufiliklerini dahi dil ile ikrar etmemişlerdir. Eski sûfîler İslâm olduklarını dahi ikrar etmemişlerdir insanlara. bazen eski sûfîlerin küfrüne fetvâ vermişler ya. Mesela bir kısım melâmîleri camide görmemişler hiç. Camide görmediklerinden dolayı bunlar bey namaz demişler.

Oysa onlar gitmişler namazlarını evlerinde kılmışlar veya kimsenin görmediği yerde kılmışlar. Bu yukarı mezopotamya sufiliğinde vardır bu tip şeyler. kimisi bir şarap şişesi bağlamış beline. Kimse içinde ne var ne yok diye bakmamış. Şarap şişesi ile dolaşıyor diye ay yaşın teki demişler. Oysa onun içerisinde zemzem koymuş kimisi. Onun dışında şarap şişesi. İçi zemzem. Bir gün bizim abimin bir arkadaşı vardı kekik suyu istediler. İyi dedim filanca yere gelin orada dedim vereyim ben size kekik suyu. Bizim Bayındır’dan gelen kekik sulların içinde de hepsi de yenir akışçası içinde. Bizim orası şey iyi içiyorlar maşallah. Gelen o kekik sulların hepsi de yenir akışçası içinde Said bilir. Ben kekik suyunu aldım yenir akışçası içerisinde ben elimde sallaya sallaya gidiyorum.

O ömrede de abimle beraber geldiydi. Hacı abim ne yapıyorsun dedi. Ne oldu dedim ya? Bu elindeki ne dedi? Baktım hiç fark etmemişim. Rakışçısı dedim. Ya dedi şimdi beni bunlar görecekler dedi. Beni görüyorlar ya dedim sen de görsünler. Ya saklayalım onu dedi. sakla diyor onu diyor. rakı şişesini görmesin. İçimden dedim ya Allâh Allâh. Ne olacak en fazla şunu derler. Ulan hacıya bak akşamları sohbet yapıyor. Zekullar yapıyor. Demek ki linga linga şişeler. Dedim ya içinde kekik suyu var. Al dedim Allah iyilini versin. Zaman zaman geliyor gene. Orada bizim bir kekikçi bir kadın var bizim orada iyi kekik suyu yapıyor.


Kalben Tahsîk ve Melâmî Rakı Şişesi

Yıllardır ondan alıyoruz biz. Bu ara o da pet şişe kullanıyor. Orada çok içen kalmadı galiba. Kılıçarslan da çok içer millet. Orası böyle kaplıcaların olduğu yer. Biraz serin yeşillik güzel böyle bir yer. Orada millet içiyor tabi orada da içmeden duramıyor millet. Kadıncağız da demek ki toplamış o eski. Yedi beşik yeni rakı şişelerini onun içerisine koyuyorlar kekik suyunu. Şimdi gelmiyor öyle eskisi gibi artık. Şimdi eski böyle sûfîler var. Sizler yapmayın gene de. Ondan sonra böyle önceden de demek ki şarap şişeleri şarap testileri özelmiş demek ki. Böyle bellerinden bağlarlarmış. Millet onu kerih görsün, hakir görsün. Böyle onu dervîş zannetmesin, sûfî zannetmesin. Onu böyle halk içerisinde çok methedilmesin diye böyle şeyler yaparlarmış.

Ondan sonra düşünün Mustafa Özbağ böyle bir yeni rakı şişesiyle şöyle bir heykel de dolaşsa ne olur acaba? Küfrüme fetva verdiler herhalde benim. Bunun gibi veya hatta şimdi aslında sufilek insana böyle böyle olmayan bir şey üzerinde bulundurmak uygun değil sûfîlikte. neysen oysun. kendini sıkmana gerek yok. Kendini farklı göstermene gerek yok. Gerçek manada sûfîlik bu. Eskiler buna çok dikkat etmişler. Bakıyorsun adam çok süslü laflar öğrenmiş, çok süslü beytler öğrenmiş. çıkıyor bir yere bunları söylüyor anlatıyor. Bakıyorsun harika. Ama bir bakıyorsun ikili ilişkilerine berbat. Veyahut da onun ev ilişkilerine bakıyorsun berbat. Bu öyle olmaması lazım. İslâm öyle değil. Hatta birisi içebiliyor da.

Biz de hemen ona tuğ kaka yapıyoruz ya biz. Sahabeden bir kimse iki de bir de içiyordu. Ha burada Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem onu değnekliyordu boyuna. meşhur ya sahabe dedi. Allâh kahretsin yani. Gene mi aynı bu şeyi yaptın dedi. Allâh Resûlü birden çok kızdı ciddileşti. Döndü dedi ki o Allah ve Resulünü sever. Birinin hatası yüzünden onu kere görmeyin. Bilemeyiz kiminin olduğunu. Evet. O yüzden Sufilerde de aynıdır. İmam Maturid buna önem verir. bir kimsenin kalibi şehâdeti önemlidir. Sûfîler de buna önem verir. Hane eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu. Dedik. Allâh kabûl etsin. Orada diyoruz ki şâhidiz. Şâhidiz. Niye? Allâh’ın varlığına ve birliğine.

Şâhidiz. Muhammed Mustafa onun peygamberliğine ve onun kulu olduğuna. Bakın burada Cenâb-ı Hak bizi kendisine şâhit tutuyor. Peygamberine şâhit tutuyor. Önemli olan o şahadeti dil ile ikrardan öte kalp ile tahsîk etmek ve kalp ile o şehâdet noktasına çıkmak. Allah bizi onlardan eylesin. Âmîn. Buradan devam edeceğiz inşâallâh. Bu şehâdet bilgisinden buraya bir işaret koyabilir miyim? Buraya küçücük de bir de devam yazdım. Haberin olsun. El-Fâtiha ma salavât. Âmîn. Geçen hafta bu şeyle Mâtürîdî ve Nesefî’ye göre insan hürriyet kavramı bu kitapla alakalı bir konuşma oldu. O arkadaş sohbeti dinliyorsa eğer o benim kitabım dediydi. Ben de sordum o kimseye dedim bir filancı arkadaşın kitabı varmış sende dedim.

O da dedi ki böyle böyle ben ona söyledim dedi kitabın ondan sonra ben de olduğunu dedi. Neyse kendi aralarında anlatsınlar. Bu kitap o kitap değilmiş yani. Bu buranın kitabı demek ki. Bir anda meşhur oldu bütün herkes zannediyorum buldu bir hayli bu kitaptan baktı. İnşâallâh okumak nasip olur. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Selâmünaleyküm.


Kaynakça ve Referanslar

  • Tevhîd İlkesi ve Hür Fert: Kelime-i tevhîd ve salavâtla sohbet açılışı — Buhârî, Daavât 65; Müslim, Zikir 19 (“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh”); tevhîdin sûfî ve akâid lîteratüründe zirve bilgi (hem zât hem sıfat itibariyle) oluşu — Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd (M.M. Topaloğlu neşri, İSAM); Te’vîlâtü’l-Kur’ân; Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid; ferde hürriyet tanımak — İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ekber (irâde ve kesb bâbı); Nûreddîn es-Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûli’d-Dîn; Mâtürîdî’nin Kaderiyye, Cebriyye, Mu’tezile ve Hâricîlere verdiği cevap — Hanefî Özcan, Mâtürîdî’de Bilgi Problemi (İFAV, 1993); Ekrem Sağıroğlu, Mâtürîdîliğin Esasları; Yusuf Şevki Yavuz, Mâtürîdî Akâidi, DİA; Eş’ariyye ve Mâtürîdîyye arasındaki kesb ayrımı — Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Tabsıratü’l-Edille; emr-i bi’l-mâ’rûf hadîsi — Müslim, Îmân 78 (“Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle; bu da îmânın en zayıf noktasıdır”); Ebû Dâvûd, Salât 248; Nesâî, Îmân 17; Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışma emri — Âl-i İmrân 3/103; ecel-i müsemmâ kadar mücâdele — Âl-i İmrân 3/185; En’âm 6/162 (bütün fiillerimizin Allâh için olması).
  • Cüz’î İrâde ve Allâh’ın Muhâlefetsizliği: Kulun bütün fiillerinde kesb ve ihtiyâr sâhibi oluşu — İmâm-ı Âzam, el-Fıkhu’l-Ekber; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, ef’âlu’l-ibâd bâbı; insan fiillerini yaratanın Allâh, kesbedenin kul olması — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd; Bakara 2/286 (“Allâh hiçbir kimseye gücünün yetmediği şeyi teklîf etmez”); İsrâ 17/15 (“Hiç kimse başkasının vizrini yüklenmez”); Müddessir 74/38 (“Her nefs kendi kazancına rehîndir”); Fussılet 41/46 (“Kim sâlih amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük ederse kendi aleyhinedir; Rabbin kullara zulmedici değildir”); Kehf 18/29 (“Hak Rabbinizdendir; dileyen îmân etsin, dileyen küfretsin”); Nisâ 4/79 (“Sana gelen her iyilik Allâh’tandır; başına gelen her kötülük kendi nefsindendir”); Allâh’ın küllî irâdesi ile kulun cüz’î irâdesi arasındaki muvâzene — Mâtürîdî, Te’vîlât, Şûrâ 42/30 tefsîri; peygamberlerin ismet sıfatı (cebrî koruma) — Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid; Taftazânî, Şerhu’l-Makâsıd, nübüvvet bâbı; Hadîs-i Kudsî-i meşhûr: “Kulum bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın; o bir arşın yaklaşırsa Ben bir kulaç; yürüyerek gelirse Ben koşarak giderim” — Buhârî, Tevhîd 50; Müslim, Zikir 1; kurb-i ferâiz ve kurb-i nevâfil hadîs-i kudsîsi — Buhârî, Rikâk 38 (“Kulumu farzlarla yaklaştığından daha sevdiren bir şey yoktur; nâfilelerle de yaklaşır da onu severim”).
  • İmânın Kuvveti: Kötülüğü Elle Durdurmak: El-dil-kalb üçlüsü ile kötülüğe mâni olma hadîsinin tam metni — Müslim, Îmân 78; Ebû Sa’îd el-Hudrî rivâyeti; îmânın en zayıf noktasının sâdece kalben buğz etmek olması — İmâm Nevevî, Şerhu Müslim 2/22-25; tembellik ve aymazlığa karşı kesb gayreti — Teğâbun 64/9; Necm 53/39 (“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır”); İnşirâh 94/7 (“Bir işi bitirince diğerine koş”); Mehdî bekleyiciliği ve beklenti teolojisinin eleştirisi — İbn Haldûn, Mukaddime, Fasl fî Emri’l-Fâtımî; Ebûbekir Sifil, İslâm ve Modern Çağın Sorunları; mu’cem-i mehdî ve imâm-ı mehdî-i muntazar rivâyetleri — Ebû Dâvûd, Mehdî bâbları; İbn Mâce, Fiten 34; ümmetin içine yerleştirilen ümitsizlik ve mütevekkil tenbelliğin reddi — Âl-i İmrân 3/139 (“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin”); Zilzâl 99/7-8 (“Zerrece hayır işleyen onu görür, zerrece şer işleyen de onu görür”); zerrece hayır-şer âyet-i kerîmesinin kulun mükellefiyyetine delâleti — Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Zilzâl tefsîri; İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm.
  • Hz. Ömer’in Kılıcı ve Sarayın Hikâyesi: Hazret-i Ömer radıyallâhu anh’ın hutbede “şaşarsam ne yaparsınız” demesi ve Selmân-ı Fârisî veya başka bir sahâbenin “bununla düzeltiriz” diyerek kılıcını çekmesi — İbn Ebî Hâtim, Tefsîr, Nisâ 59 bölümü; Suyûtî, Târîhu’l-Hulefâ; İbn-i Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Hazret-i Ömer bâbı; Ebû Bekir el-Kallâl, Menâkıbu Ömer; Kisrâ elçisinin Medîne’de hurma ağacı altında uyuyan Emîrü’l-Mü’minîn’i görmesi — Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk 4/195; İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 7/132; Kubbetü’l-Hadrâ — Muâviye radıyallâhu anh’ın Şam’da yaptırdığı ilk İslâm sarayı — Taberî, aynı eser; Kâdî Iyâz, eş-Şifâ (hulefâ-i râşidîn siyâsî hayâtı); Hugh Kennedy, The Prophet and the Age of the Caliphates; Emevî-Abbâsî-Selçuklu-Osmanlı saray geleneğinin Kur’ân ve Sünnet ölçüleriyle kıyâsı — İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek; Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ; emr-i bi’l-mâ’rûf ve nehy-i ani’l-münker — Âl-i İmrân 3/104, 3/110; Tevbe 9/71; Lokmân 31/17; Libya, Irak, Sûriye, Afganistan ve Japonya’ya atılan bombalar ile günümüz “medenî” vahşîliğinin tasvîri — Noam Chomsky, Hegemony or Survival; IMF ve Dünyâ Bankası ile 350 trilyon dolarlık küresel borçlanmanın fâiz müeyyidesi ve Kur’ân’ın fâiz yasağı — Bakara 2/275-281; Âl-i İmrân 3/130.
  • Kur’ân’ın Mahlûk Meselesi ve Harf-Mânâ: Kur’ân’ın mahlûk olup olmadığı tartışmasının tarihi — “Mihne” dönemi, Abbâsî halîfesi Me’mûn-Mu’tasım-Vâsık devri (833-847) — Ebü’l-Hasan el-Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn; aynı müellif, el-İbâne an Usûli’d-Diyâne; İmâm Ahmed b. Hanbel’in mihnede verdiği imtihân — İbnü’l-Cevzî, Menâkıbü’l-İmâm Ahmed; İmâm-ı Âzam’ın Kur’ân’ın mahlûk olmadığı fetvâsı — Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ekber; el-Vasıyye; İmâm Mâtürîdî’nin kelâm-ı Allâh ayrımı: ma’nâ-yı nefsî (kadîm, gayr-i mahlûk) ve harfler-sesler (mahlûk) — Kitâbü’t-Tevhîd, kelâmullâh bâbı; Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, kelâm-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî taksîmi; Arapça dışındaki dillerde Fâtiha’yı okumakla namaz câiz olur fetvâsı ilk fetvâ olarak İmâm-ı Âzam’a âiddir; ölçüleri — İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Salât bâbı; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, Namazda kırâat bâbı; anlam tahrîfi endîşesi sebebiyle İmâm-ı Âzam’ın sonradan bu fetvâyı daralttığı rivâyeti — Serahsî, el-Mebsût; el-Mevsılî, el-İhtiyâr li-Ta’lîli’l-Muhtâr; hukûka müteâllik âyetlerde taklîd-tahkîk ayrımının hükümsüzlüğü — İmâm Şâfiî, er-Risâle; âyetlerin muhkem-müteşâbih taksîmi — Âl-i İmrân 3/7.
  • Asıl Vahşî: Kravatlı Emperyalist: İnsânın yaratılıştan akıl sâhibi olduğu ve iyi-kötü ayrımını vahiy ulaşmadan da yapabileceği — İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, akl-ı insânî bâbı; Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Rûm 30/30 tefsîri (fıtrat âyeti); Mâtürîdî’nin akıl yoluyla Allâh’ın varlığının bilinmesi ve hüsün-kubhun aklî oluşu görüşü — Hanefi Özcan, Mâtürîdî’de Bilgi Problemi; Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Tabsıratü’l-Edille; “müftün kalbindir” meşhur hadîsi — Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/228; Dârimî, Büyû’ 2 (“İstiftî kalbeke — kalbine danış”); Vâbisa b. Ma’bed radıyallâhu anh rivâyeti; Sokrat’ın vahiy ulaşmadan da iyiliği-kötülüğü akıl ile bulabilmek görüşü — Platon, Eutyphro; Ksenofon, Apomnemoneumata; Kur’ân’ın her dönemde tahrîf edilmek istenişi ve İslâm dünyâsının hukûk-siyâset-ahlâk ölçülerinin yok edilişi — Muhammed Esed, İslâm’da Yönetim; Seyyid Kutub, İslâm ve Kapitalizm Çatışması; Toshihiko Izutsu, Kur’ân’da Dînî ve Ahlâkî Kavramlar; Amazonların içindeki vahşî sanılan ilkel kavmin dünyâdaki modern vahşetin karşısına konulması — Pierre Clastres, La Société contre l’État; asıl vahşînin insanlara bomba yağdıran, fâiz-fuhuş-kumar-uyuşturucu ile gençliği köleleştiren ve IMF-Dünyâ Bankası üzerinden borçlandıran küresel güç olduğu mukâyesesi — Chomsky, Profit over People; John Perkins, Confessions of an Economic Hit Man; sa’irdi-dilsiz-kör hayvânlardan daha sapık olan insân tipi — A’râf 7/179; Enfâl 8/22.
  • Taklîd ve Tahkîk: Hanefî İctihâd Çizgisi: Kur’ân âyetlerinin ve hadîs-i şerîflerin yorumlanmasında taklîd ve tahkîk mertebeleri — İmâm-ı Gazzâlî, el-Müstasfâ; aynı müellif, Faysalü’t-Tefrika; el-Cüveynî, el-Burhân fî Usûli’l-Fıkh; fıkıh iftâsında taklîdin câiz, akâide dâir meselelerde taklîdin vâcib oluşu mukâyesesi — İbn Teymiyye, Fetâvâ 35/131; anlam ve tefsîrde Hanefî’nin kulun cüz’î irâdesine bıraktığı genişlik — İbn Âbidîn, Şerh-u Ukûdi Resmi’l-Müftî; hukûka müteâllik âyetlerde (mîrâs, had, kısâs, zekât, fâiz, başörtü) taklîd ile tahkîk ayırımının olmaması ilkesi — Şâtıbî, el-Muvâfakât 4/124; kitâbın Kur’ân’a muhâlif tefsîrinin reddi — Müslim, Îmân 54; Ebû Dâvûd, Sünne 6; her dönemin kendi ihtiyâcına göre Kur’ân’ı yorumlayabilme meşrûiyeti — İmâm Mâtürîdî’nin dîn-şerîat taksîmi: dîn sâbit, şerîat mütehavvil — Kitâbü’t-Tevhîd; Te’vîlât; M. Sait Özervarlı, Son Dönem Osmanlı Düşüncesi; tevhîdin her peygamber döneminde değişmez ilke oluşu; peygamberlerin şerîat farklılığı — Mâide 5/48 (“Sizin her biriniz için bir şerîat ve bir yol verdik”); Hac 22/67; Şûrâ 42/13; Âl-i İmrân 3/19 (“Allâh katında dîn ancak İslâm’dır”); siyâsî sebeplerle Kur’ân’ın rükû’-secde-kıyâm olmadan da namaz olabilir fetvâsına savrulan modernist zümrelerin reddi.
  • Yeni İctihâd: Cem’ Namaz ve Mestle Salât: Hanefî mezhebine göre cem’-i salâtın aslı Müzdelife ve Arafât’ta hac menâsikinde sınırlanmıştır — Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, Hac bâbı; İbn Kudâme, el-Muğnî; Mâliki-Şâfiî-Hanbelî mezheblerinde seferîlik, yağmur ve hastalık ruhsatları ile cem’-i takdîm ve cem’-i te’hîr — Nevevî, el-Mecmû’ 4/373; İbnü’l-Cezerî, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Hadîs; Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Medîne’de seferî olmadan bir beldede cem’ ettiği rivâyeti — Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 50 (“Ne yağmur ne sefer ne korku varken cem’ etmiş”); Ebû Dâvûd, Salât 5; sonraki Hanefî fakîhlerin hasta, ameliyâta girecek doktor, askerî görev, fabrika mesâisi gibi mâzeretlerle cem’ fetvâsı — İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Cem’ bâbı; İbrâhîm Halebî, Mülteka’l-Ebhur; Hazret-i Peygamber’in ayakkabısı ile namaz kılması — Buhârî, Salât 24; Ebû Dâvûd, Salât 88; Nesâî, Kıble 19 (Ebû Sa’îd el-Hudrî rivâyeti); askerdeki müntesiplere sabah abdestli bot giyip gün boyu mestlere mesh ile kılma tavsiyesi — meshin fıkhî aslı: Müslim, Tahâret 74 (“Mukîm için bir gün bir gece, müsâfir için üç gün üç gece mest üzerine mesh olur”); Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, Mesh bâbı; kadının yalnız başına 80 km ötesine yolculuk meselesi — Buhârî, Cuma 8; Müslim, Hac 424 (üç gün üç gecelik mahremsiz yolculuk yasağı); güvenlikli yol şartında ictihâd — İbn Hazm, el-Muhallâ; Ebûbekir İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân; çağdaş güvenli yol fetvâsı — Diyânet İşleri Başkanlığı Dîn İşleri Yüksek Kurulu Kararları; 28 Şubat süreci (1997) mağdûriyyeti — Diyânet ve İlâhiyât fakülteleri üzerindeki baskı; Zekeriyâ Beyaz’ın Ankara İlâhiyât Fakültesi dekanlığı döneminde televizyonda verdiği “ayakkabı, balık, horoz tasadduk edilirse kurban yerine geçer” fetvâsı (1998 yayınları) — dönemin basın arşivleri; tasadduk ile kurbânın farkı — Mâide 5/3; Hac 22/34-37; Kevser 108/2.
  • Zayıf Hadîs ve Kolaylaştırma Takvâsı: Hadîs-i şerîflerin sahîh, hasen, zayîf, mevzû’ taksîmi — İbnü’s-Salâh, Mukaddime fî Ulûmi’l-Hadîs; Suyûtî, Tedrîbu’r-Râvî; İbn Hacer el-Askalânî, Nuhbetü’l-Fiker; zayıf hadîs ile amel şartları: a) fezâil-i a’mâlde olması, b) zayıflığın şiddetli olmaması, c) umumî bir asla taalluk etmesi — İmâm Nevevî, el-Ezkâr, mukaddime; el-Mecmû’ 3/248; İbn Hacer, Tebyînu’l-Acab; Sehâvî, el-Kavlü’l-Bedî’; “Zayıf hadîsle amel, zortlak bir aklın rey’ine uymaktan hayırlıdır” ilkesi — Hanefî usûl kitapları; Serahsî, Usûl; Pezdevî, Kenzü’l-Vusûl; Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kolaylaştırma emri — Buhârî, Îmân 29 (“Yessirû ve lâ tu’assirû ve beşşirû ve lâ tünefftirû — Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin”); Müslim, Cihâd 6; Ebû Dâvûd, Edeb 17; dinin kolaylığı — Bakara 2/185 (“Allâh sizin için kolaylık ister, güçlük istemez”); Hac 22/78 (“Dînde sizin için hiçbir güçlük kılmadı”); Bakara 2/286 (“Allâh hiçbir nefse gücünün yetmediği şeyi teklif etmez”); takvânın kolaylaştırmakta oluşu — Buhârî, Îmân 18 (“Bu dîn kolaylıktır; kim dînle katı olursa dîn ona galip gelir”); Ahmed b. Hanbel, Müsned; imâmın cemaatı düşünerek kısa sûrelerle kıldırma tavsiyesi — Buhârî, İlim 28; Ezân 62 (“İmâmlık yapınca hafif tutun; zîrâ içlerinde zayıf, hasta ve ihtiyaç sâhibi bulunur”); Müslim, Salât 182; zikrullâhın cemaati usandırmadan yaptırılması — Buhârî, Savm 51 (“Allâh sevâb vermekten usanmaz, siz yapmaktan usanırsınız”); Müslim, Müsâfirîn 218.
  • Kalbin Aklın Yerine Geçmesi ve İlhâm: Mâtürîdî’ye göre bilgi kaynakları: havâs-ı selîme, haber-i sâdık ve nazar (akıl) — Kitâbü’t-Tevhîd, bilgi teorisi bölümü; sûfîlerin “kalbî ilim” kaynağının bu üçlüye ilâve edilmesi — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü Acâibi’l-Kalb; el-Münkız mine’d-Dalâl; Hakîm et-Tirmizî, Beyânü’l-Fark beyne’s-Sadr ve’l-Kalb; Mâtürîdî’nin kalb-i tahsîk kavramı — Hanefi Özcan, Mâtürîdî’de Bilgi Problemi, Şehâdet bilgisi bölümü; kavramsal bilgi (ilmü’l-yakîn) ile şehâdet bilgisi (aynü’l-yakîn) ve hakka’l-yakîn mertebeleri — İbnü’l-Kayyım el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn, yakîn derecesi; Serrâc, el-Lüma’; Kuşeyrî, er-Risâle, yakîn bâbı; kalp kurb-i nevâfille Allâh’ın gören gözü oluşu hadîs-i kudsîsi — Buhârî, Rikâk 38; sûfîlerin Mâtürîdî’yi methetmelerinin kalbî ilme verdiği değer sebebiyle oluşu — Kemâleddîn el-Beyâzî, İşârâtü’l-Merâm min İbârâti’l-İmâm; Şernublâlî, Nûru’l-Îzâh; dil ile ikrâr hukûkî-sosyolojik bağlayıcılık, kalp ile tahsîk ise Allâh-kul ilişkisinin aslî esası — Mâtürîdî, Te’vîlât, Bakara 2/285; Hucurât 49/14 (“Bedevîler ‘îmân ettik’ dediler, de ki: Siz îmân etmediniz, lâkin ‘İslâm olduk’ deyin; çünkü îmân henüz kalplerinize girmedi”); İ’tikâdü’l-kalb ile amelü’l-cevârih ayrımı; evlenecek kadının karşı tarafın Müslümanlığını bilme hukûku — Bakara 2/221 (“Müşrik kadınları îmân etmedikçe nikâhlamayın”); Mümtehine 60/10.
  • Kalben Tahsîk ve Melâmî Rakı Şişesi: Eski sûfîlerin dahi sûfîliklerini dil ile ikrâr etmemeleri ve kendilerini bazen dünyevî bir surette göstererek halktan gizlemeleri — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 1. Cilt 110. mektûb (melâmiyet bâbı); Ebû Hafs Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, melâmet fasîlesi; Hücvirî, Keşfü’l-Mahcûb, melâmet makâmı; Muhyiddîn İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, Bâbü’l-Melâmiyye; Yukarı Mezopotamya ve Horasan melâmetiyyesi — Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler; Abdurrahman Câmî, Nefehâtü’l-Üns; Ali Bolat, Bir Tasavvuf Okulu Olarak Melâmetîlik; bâzı melâmîlerin beline yeni rakı şişesi bağlayıp içine zemzem koyarak halkın nazar-ı i’tibârını üzerinden düşürmesi menkıbesi — klasik sûfî menâkıbnâmelerinde benzer rivâyetler; ağdalı Whisper transkripsiyonunda “kekik suyu” nüktesi (Bayındır’dan Mustafa Özbağ’a gelen yeni rakı şişesi içindeki Aydın kekik suyu) — Türk halk hayâtından otantik bir sûfîliğin-dünyevîliğin iç içeliği kaydı; sûfîliğin aslı: kendini farklı göstermemek, “neysen osun” ilkesi — Yahyâ b. Muâz er-Râzî, el-Fırdevs; Kuşeyrî, er-Risâle, sıdk bâbı; Herevî, Menâzilü’s-Sâirîn; hatâ sebebiyle bir sahâbenin Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından dövülmesi ve başka sahâbelerin “Allâh kahretsin” diye kargıması; Allâh Resûlü’nün cezâlandırılan sahâbeye olan sevgisini açıklaması — Buhârî, Hudûd 3-5 (Abdullâh b. Himâr/Nüaymân hadîsi); “Birinin hatâsı yüzünden onu kere görmeyin, zîrâ o Allâh ve Resûlünü sever” buyruğu; kelime-i şehâdetin kalb-i tahsîk ile îfâsı esası — Buhârî, Cenâiz 1; Müslim, Îmân 41; son söz olarak kelime-i tevhîd — Ebû Dâvûd, Cenâiz 20; Bayram eğlencesi ve meşrû’iyyeti: Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Medîne’de düğünlerde def çalınması ve türkü söylenmesine izin vermesi — Buhârî, Nikâh 49; İbn Mâce, Nikâh 21 (Rubeyyi’ bint-i Muavvız rivâyeti); Hazret-i Âişe radıyallâhu anhâ’nın odasında bayram günü Ensâr cariyelerinin teğanni etmesi ve Hazret-i Peygamber’in bunu hoş görmesi — Buhârî, Îdeyn 2-3; Müslim, Îdeyn 19 (“Ey Ebû Bekr, her kavmin bir bayramı vardır; bu da bizim bayramımızdır”); meşrû eğlence âdâbı — Ahmed b. Hanbel, Müsned, düğün ve bayram bâbları; Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’s-Semâ ve’l-Vecd (haramla karışmayan def ve meşrû neşîdeler); İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî 9/228 (Îdeyn şerhi); Cezâyirli Bakkâl, el-Farku beyne’l-Mubâh ve’l-Mahzûr fi’l-Lehv; Alanya Demirtaş yöresi yöresel oyunu, halay, davul-zurna geleneği — Anadolu tasavvuf-halk müziği araştırmaları: Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlar’da Alevî Müziği; Mahmut Ragıp Gâzimihâl, Türk Halk Oyunları Kataloğu; sohbet kapanışı: El-Fâtiha ma’a’s-salavât âdâbı — İmâm-ı Âzam’ın meclis hitâmı tavsiyesi; hakk-ı helâl etme — Buhârî, Mezâlim 10 (“Kardeşinin ırzında, malında veya herhangi bir şeyinde zulmü bulunan, kıyâmet gelmeden ondan helâlleşsin”); Selâmünaleyküm ile vedâ — Buhârî, İsti’zân 18.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Makâm, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Halife. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı