Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2022 ·

2022 Sohbeti #30 — Mâtürîdî’ye Göre Enflasyon Hırsızlıktır

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2022 Sohbeti #30 — Mâtürîdî’ye Göre Enflasyon Hırsızlıktır. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Tevhîd Açılışı ve Cihâd Dezenformasyonu

Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, Bismillâhirrahmânirrahîm. Efdalü’z-zikr fe’lem ennehû. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Hak Muhammeden Resûlullah cemî’an enbiyâ-i ve’l-mürselîn. ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Selâmün aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi, Hakk’ı hak, batılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip, Hak yolunda mücâdele eden, batılı bâtıl bilip, batıla karşı cihâd eden kullarından eylesin inşâallâh. Bugün hızla sohbete gireyim inşâallâh. Çünkü yaklaşık 25 dakika, geç kaldım. O yüzden sizlerden ve canlı yayın bekleyen kardeşlerden, hepsinden de özür diliyorum.

Hakk’larınızı helâl edin. Allah hepinizden de razı olsun inşâallâh. Bir soru var, gündemle alakalı. Sonra, inşâallâh, geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz. Sorular geldiğine göre soru sahibi de gelmiştir herhalde. Görmedi gözüm. Hoş geldin. Nasılsın, iyisin? Bir mikrofon verin soru sahibine. İyisin? İyiyim iyiyim. Sizler nasılsınız? Allâh râzı olsun. Peki geçen haftanın yolunda nasıl oldu sence geçen hafta? Muhteşemdi ama son soru biraz siyâsî oldu. Ezanın Türkçesi. Ben siyâsî değil. Ben normalde bildiğimi söyledim. Senin açık yürekliliğin için sana da ayrıca teşekkür ediyorum. Bakalım böyle bizim Hakan kardeşte olan diyaloğumuz var. Böyle diyalog sorular üzerinden gidiyor. Tabii soruları ben almıyorum.

O da vermiyor zaten kopya çekme diye. Böyle bir tel yakıcı sorular oluyor bunlar. Ama hoş oluyor. Ben memnunum. Allâh râzı olsun kendisinden inşâallâh. Hürun Bey, Allâh râzı olsun kendisinden inşâallâh. Rusya’nın cepheye Tatar, Kazak, Özbek, İnguş, Çeçen, Dağıstanlı Türkleri ve Müslümanları sürdüğü doğru mudur? Bilmiyoruz. Bunlar hep böyle ne diyorlar dezenformasyon mu diyorlar bunu? Bu tip şeyler var. normalde neyin ne olduğunu neyin doğru olduğunu neyin yanlış olduğunu neyin arkasında ne hesabı var bilinmiyor. Bakın bunu hep ben böyle defalarca söylerim. Bir devlet bir hareket eder veya bir kimse bir şey yapar onun arkasında ne var önünde ne var bilinmiyor. Bunun çok açık örneğini yaşadık biz Afganistan’da.

Şimdi olayları izleyen ve olaylardan kendince ders çıkaran bir kimse o olaylardan kendince ders çıkarıp ona göre önlem almalı. Rusya Afganistan’a girdiğinde cihâd başladı. Bizim tabi kaç yıl oldu bu hadise olalı 30 yıl oldu. Bu hadise olalı bu hadise olalı 30 yılı geçmiştir. Allâhu a’lem bilmiyorum tarih olarak. Ve bütün dünya üzerinden herkes cihâd maksadıyla Afganistan’a gitti. Ben o zamanda aynı şeyi söylüyordum. Diyordum ki bunun arkasında ne var bilmiyoruz. Bütün ülkelerden Avrupa’dan Afrika’dan Orta Doğu’dan Türkiye’den buradan da gidenler var benim tanıdıklarım var. Hatta onlar geldiklerinde kafalarında o Afgan kafaları mı kalpakları mı bir şeyler ne diyorlar onlar bir şey diyorlardı onlarla geldiler hatta bir daha buraya geldiklerinde.

Hepsi de gittiler hepsi de sözde cihâd ettiler orada. Kime karşı? Rusya’ya karşı. Sonra Amerika geldi oraya işgal etti bir daha. Bu sefer cihâd edenler döndü Amerika ile savaşmaya başladı. Ardından Amerika bütün oraya gelen o cihâdçı diye nitelendirilen kimseleri Amerika katletmeye başladı. Hem de böyle öyle bir katliam yaptı ki bildiğiniz yasaklanmış bombalarla öldürdü hepsini de. Ardından orada ne çıkardılar? el-Kâide’yi çıkardılar. el-Kâide’yi çıkardılar. el-Kâide dünyada sözde ne yaptı? Teröristirdi. Sonradan el-Kâide de ne oldu? Terörist oldu. Sonra el-Kâide’nin üzerine çöktü Amerika. Sonra el-Kâide’nin lideri bu dedi onu öldürdü. Ardından el-Kâide renk değiştirdi isim değiştirdi Orta Doğu’da DEAŞ oldu.

Bir fırtına koptu birden. Adamlar ellerini, kollarını sallaya sallaya Irak, Sûriye dolaştılar. Ardından DEAŞ da terörist oldu. Ondan sonra DEAŞ’ın tepesine bindiler.


Devlet Sınırları ve Emperyalist Tuzak

Dayışı da yok ettiler. Ben şunu biliyorum. Bildiğim yer de ne zamandan? 12 Eylül’den. Bir ülkede sivillerin eline silah tutuşturuluyorsa devlet tarafından değil. Onun arkasında dünya emperyalist güçleri vardır. Hiçbirisine güvenilmez, hiçbirisine inanılmaz. Türkler, Türkler, Türkler, Türkler Hiçbirisine inanılmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları belli. Kim çizdiyse çizmiş, nerede çizildiyse çizilmiş. Benden önce olmuş. Kendime bu laf. Ben o sınırları korumakla mükellefim. Eğer benim sınırlarıma bir tecavüzde bulunulursa devlet de bana müsaade ederse, bir görev verirse ben çıkar meydana aslanlar gibi savaşırım. Kim benimle beraber hareket ediyorsa hep beraber gider savaşırız. Bu legal olur bu, illegal değildir.

Bunu devletten habersiz yapmam. Devlet benim devletim. Senin devletin, onun devleti, hepimizin devleti. Hükümetler gelir geçer. Bürokratlar gelir geçer. Orada kalıcı olan devlettir. O yüzden bu normalde Rusya Tatarları askere götürüyormuş. Götürüyordur gitmesinler. Müslümanlar gidiyormuş gitmesinler. Şimdi Ukrayna’da Müslümanları topluyor. Cihatçı Müslümanları topluyor. Kime karşı? Rusya’ya karşı. Gitmesinler. Ülkenizi savunun, ülkenizi koruyun. Ülkeniz için ayakta durun. Ülkeniz için canınızı verin. Ülkeniz için kanınızı verin. Eyvallâh. Benim bildiğim doğru bu. Bana deseler ki Ukrayna’ya savaşa gidiyoruz. Ben derim ki devletinin haberi var mı bundan? Yok. Devlet bunu öngörüyor mu? Yok. İşin gücünü az kalsın.

Bu kadar. Çünkü yine bulanık suda balık avlanacak. Avlananlar Müslüman olacak yine. Kanı dökülen Müslüman olacak. Kanı dökülen Müslüman olacak yine. Sûriye’de savaşmayan Müslümanlar, Irak’ta savaşmayan Müslümanlar şimdi nerede? Ürdün’den mi savaşacak? Ukrayna’da mı savaşacaklar? Bunu böyle siyâset olarak söylemiyorum. Ben NATO karşıtı bir insanım. Ben Amerikan karşıtı bir insanım. Ben İngiliz karşıtı bir insanım. Ben Avrupa Birliği karşıtı bir insanım. Çarşı her şeye karşı. Kabul edene. Ben kendi milletimden başka hiçbir şey tanımam. Ülkemin de bağımsız olmadığını düşünüyorum. Ben NATO’ya da Avrupa Birliği’ne de, normalde bütün emperyalist ne varsa hepsine de karşıyım. Eş değer devletler ilişkisine inanan bir insanım.

Eş değer. Muhakkak ki devletlerle ilişkimiz olacak. Muhakkak ki devletlerle anlaşmamız olacak. Eş değer olacak. Sizin Amerika dediğiniz yer, örneğin şu anda Yunanistan Dedaş sınırından komple silahlandırıyor, üs kuruyor. Dost mu bize? Değil. Bulgaristan’ı silahlandırıyor oraya, üs kuruyor oraya, silah getiriyor. Dost mu bize? Bunu görmüyoruz. Allâh bizi affetsin. Evet. Bu birinci sayfayı okuduk, ikiyi okuduk. En başa bir şey koymuşum, buradan mı başlayacağız? Üsteyiz değil mi? Bu böyle rakamsız, bu ne? Bunu arkaya bir ulaştırın. Kaçıncı sayfası olduğunu bilirim. En üsteydi bak o. Üstten başlayacağız değil mi? Tamam. Evet. Soruların üçüncü sayfasından başlıyoruz.


Mâtürîdî’ye Göre Allâh Aklen Bilinir

Konunun detaylarına girmeden önce, İmâm-ı Mâtürîdî bir nebze kafamıza bir şey söylemiştim. Mârifetullâh, Allâh’ı bilmek. Mâtürîdî’ye göre Allâh’ı bilmek aklen vâciptir. Eğer Allah hiçbir resûl göndermeseydi, o da bir resûl olsaydı, o da bir resûl olsaydı. Bu resûl olsaydı, o da bir resûl olsaydı. Eğer Allah hiçbir resûl göndermeseydi, yine de insanların akıllarıyla Allâh’ın varlığını ve birliğini, O’nu lâyık olduğu sıfatlarla tanımlamayı ve Allâh’ın evrenin yaratıcısı olduğunu bilmesi gerekir. Çünkü bunları bilmenin yolu akıldır. Dolayısıyla vahiy ulaşmayan kimse, bu konuda sorumlu olup mes’ûl görülmez resûl, ibadetlerin miktarı ve şekliyle şeriat konusunda gereklidir. Mâtürîdî Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Bekir Topaloğlu çevirmiş.

İmâm-ı Mâtürîdî’nin ve aslında İmâm-ı Mâtürîdî’nin piri hükmündeki İmâm-ı A’zam’ın muhteşem bir tespitidir bu. Bu tespiti ilk yapan İmâm-ı A’zam da değildir. Bu tespiti ilk yapan zatlar, ilk Selef-i Sâlihîn denilen Sufilerdir, Kindî gibi. Bunlar normalde ilk Sûfîler, Selef-i Sâlihîn’in içerisindeki ilk Sûfîler. Şimdi ismi aklıma gelmedi. Meşhur bir kimse o. Bu kimseler, ismi aklıma gelince söyleyeyim inşâallâh, bu kimseler Allâh’ı bilme dairesinde, noktasında peygamber olmasa dahi bir kimsenin aklederekten, kıyâs ederekten Allâh’ın varlığına ve birliğine ulaşacağına inanırlar. Ve o insanlar akletmezler mi, o insanlar düşünmezler mi? âyet-i kerimelerini insanın aklederekten, düşünerekten, tefekkür ederekten Allâh’ın varlığına ve birliğine ulaşacağına inanırlar.

Bu görüş Hanefîlerin içerisinde ve Ehl-i Sufinin içerisinde oturmuş, yerleşmiş bir görüştür. Ve Allah aklen bilinir ve aklen bilmek vâciptir. Bu değişmez kaidedir. Ve İmâm-ı A’zam’dan gelen o silsile bu kaideyi özellikle belirtir. Mesela bu konuda büyük Sufilerin de aynen bu şekilde görüş ve düşünceleri vardır. Derler ki, peygamber hiçbir peygamber gönderilmeseydi, insanoğlu bu akılla yine Allâh’ın varlığını ve birliğini tasdîk eder, ona inanır ve tevhide doğru yol yürürdü derler. O yüzden Sûfîler kalbi ilme, kalbi ilme bu manadan çok önem verirler. Çünkü Allâh’ı bulmak, Allâh’ı tanımak aklın işi, Allâh’ı sevmek, Allâh’ı sevmek kalbin işidir. Sûfîler aklı ve kalbi harmanlayarak yol yürürler.

Böyle olunca da bir kimseye peygamber ulaşmasa dahi o kimse aklederekten ve kalbi olarak Allâh’ı tanır ve bilir. Türklerin neden mağdûr ediliği benimseyip kabullendiklerini biraz açalım. Sonra zaten Eş’arîlik, Mu’tezile, hadîsçiler vs. bu olup gideceğiz. Devam edelim. Evet, Türklerin ben biraz önden koşmuşum demek ki geçen hafta mağdûr ediliği İmâm-ı A’zam üzerinden yürümeyi ve Hanefî olmalarının sebeplerinden birisinin Türklerin akleden insanlar olduğunu. Ve bu manada onların geçmişteki dinlerin de İslâm olduğunu söylemiştim.


Hanefî Mâtürîdî Çizgisi ve Dört Dâire

Mâtürîdî ekolünün inanç ve ibâdet ve ahlâk anlayışını gerek teorik gerekse pratik din görüşünü ortaya koyan bir kültür hazinesidir. Evet, gerçekten biz imam mağduridinin akkaytla alakalı iştahatlerine baktığımızda önümüze çok çarpıcı bir yelpaze çıkar. Hemen hemen bu tabi imam-ı azamdan kaynaklanır yine ben hep imam-ı azama atıfta bulunacağım. İmanın başlı başına ayrı bir daire olduğunu, ibâdetin ayrı bir daire olduğunu önce İmâm-ı A’zam koyar orta yere. Mesela Şâfiîler, Mâlikîler, Hanbelîler genel olarak böyle düşünmezler. Ama Hanefîler ve dolayısıyla imam Mâtürîdî ise ayırır bunu. İmanı ayrı bir kategoride ve dairede değerlendirir. İbadeti ayrı kategoride ve dairede ilgilendirir. Ahlakı da ayrı bir kategoride, ayrı bir dairede değerlendirir.

Bakın bu enteresan bir şeydir. Bunu hanefilerin dışında bulmanız çok zordur. Sebeb şudur, bir kimsenin ibâdetteki eksiklikleri olabilir, onun îmânsız olduğunu göstermez. Ama ahlâkî eksiklikleri varsa Mâtürîdî göre onun ibâdeti onu kurtarmaz. Hanefiye göre de. Bunu çok önemser Hanefî Mâtürîdî çizgisi. Şimdi ise biraz eleştirelim bakalım. Şimdi ise günümüz İslâm dünyası ne yazık ki ibâdet ediyor, ahlâkî umdelere itibar etmiyor. Ve ibadetle kibirleniyor ama ahlâkî umdelerle batıyor. Ve ahlâkî umdeler de şahsın kendisini ilgilendiren ahlâkî umdeler değil. Şahsın toplumu ve kamuyu, devleti ilgilendiren ahlâkî bozuklukların ile sıkıntı var. ellerinin tekbir getirirken kulak memesine değip değmediği kadar çok hassas düşünen bir Müslüman, bir başka bir Müslümanın hakkına riayet etmekte bu kadar hassas değil.

Evet o yüzden Mâtürîdî ekolinin inanç, ibâdet ve ahlâk buna ben bir şey daha ilave edeyim ve siyâset. Soru soran kardeş her ne kadar bundan uzak dursa da, Hanefî Mâtürîdî ekolünü siyâsetsiz, siyâsetsiz tanımlamamız mümkün değildir. Muhakkak inanç, ibâdet, ahlâk dediğimizde içine siyaseti de koymamız gerekir. Ayrı bir bap olarak. Diyeceksiniz ki inancın, ibâdetin, ahlakın içerisine siyâset girmez mi? Hayır. Girmez. Girmez. O ayrı bir bölüm olarak anlaşılmalı. Eğer ben burada kalır da inanç, ibâdet, ahlâk dersem, İslâm dünyasındaki hastalığa ben de tutulmuş olurum. İslâm dünyasındaki hastalık şudur. İslâm’ı sadece inanç, ibâdet, ahlâk düzleminde anlayıp yaşamaktır. Böylece bilmem nerenin kralı halkını soyuyormuş, bilmem nerenin kralı halkına zulmediyormuş, bilmem nerenin kral ailesi sarayda oturup milletine zulmediyormuş, bilmem nerenin kral ve kraliçe ailesi, bilmem nerede, bilmem hangi harâm işlerle iştigal ediyormuş, insanlar bunları konuşmaktan uzak duruyorlar.

Dini sadece ibâdet, îmân ve ahlâk düzleminde alıyorlar. Ve bu ibâdet ve bu ahlâk, bu îmân, avam için geçerli. Nasıl avam için geçerli? Halk için geçerli. Halk îmân edecek, ibâdet edecek, ahlakı düzgün olacak. E, halkı idare eden siyasetçiler, bürokratlar, elit tabaka aynı ibâdet, ahlâk, îmân dairesinde durması gerekmiyor mu? E, gerekiyor. İyi, ben ahlâklı dururken senin ahlaksızlığını kim konuşacak? Ben namussuz dururken senin namussuzluğunu kim konuşacak?


Siyâset İbâdete Dâhildir

Ben hakkaniyete riayet ederken senin haksızlığını kim konuşacak? İslâm dünyasının en önemli meselelerinden birisi de bu. O yüzden kardeşin yazmış olduğu bu paragrafa biraz daha ilave etmiş oldum. Yeni Müslüman olanlar Arapça bilmedikleri için namazda ayetlerin nasıl okunacağı problem haline gelince, Ebû Hanîfe, toplumun o anda bildiği dili göz önüne alarak ayetlerin Farsça tercümesiyle namaz kılınabileceğini ifade etmiştir. Mâtürîdî Tevhulatta bundan söz ederken önemli olan anlamanın doğru olarak nakledilmesidir. Dilin ve cümlelerin söyleniş biçiminin değişmesi, anlamın ve hükmün değişmesini gerektirmez bu tırnak içerisinde. Evet, normalde bu İmâm-ı A’zam Hazretlerinin o güne kadar hiç kimsenin cesaret etmediği bir fetvadır.

Bir kimsenin namazı kılarken Fâtiha-i Şerîfe okumak namazın içindeki vaciplerden birisidir, Hanifi’ye göre. Eğer bir kimse Fâtiha-i Şerîfe’yi okumazsa vacibi terk etmiş olur. Vacibi terk edene sevgisi secdesi gerekir. Herkes Fâtiha-i Şerîfe’yi okumayı farz olarak görür namazın içinde. Öyle değildir. Fâtiha-i Şerîfe’yi okumak namazın içerisinde vâciptir. Ve bir kimse Fâtiha-i Şerîfe’yi bilmiyorsa İmâm-ı A’zam’daki fetvâ öyledir benim okuduğum. Bunu ister el-İhtiyâr’a bakın, ister Dürerü’l-Hükkâm ve Gurerü’l-Ahkâm bakın, ister el hidayeye bakın, el-Hidâye’de muhakkak vardır. İsterseniz bunu İbn-i Âbidîn’e bakın, Hanifi kitaplarının hemen hemen büyük bir çoğunluğunda bu fetvâ vardır. Bir kimse o gün için o toplumda Fârisîce meşhur, farisiler de meşhur.

İmâm-ı A’zam, büyük bir, bana göre o güne kadar insanların cesaret edemeyeceği bir fetvâ bizim Hakan kardeşinin deyimiyle büyük bir devrimci. O öyle nitelendiriyor. Ben de kabul ediyorum onun nitelendirilmesini, reddetmiyorum. İmâm-ı A’zam bir kimsenin öğreninceye kadar el-Hidâye’de öyle geçer. burada el-Hidâye olması lazım, gerekirse bakabilirsiniz. Öğreninceye kadar Fâtiha-i Şerîfe’yi Fârisîce okumasında bir beis görmez. Bu tabii Fârisîce denilince bu kıyâs edip dünyanın bütün dillerini bunun içerisine koyabilirsiniz. Kıyasla, farisiçeye fetvâ verildiyse Türkçeye de verilir, farisiçeye fetvâ verilince de İngilizceye de verilir, Almanca’ya da verilir, İspanyolca’ya da verilir, İtalyanca’ya da verilir, Rumca’ya da verilir.

İstediğin dile de fetvâ verebilir misin? Evet. Önemli olan anlamın doğru olarak nakledilmesidir. Dilim ve cümlelerin söyleniş biçiminin değişmesi anlamın ve hükmün değişmesini gerektirmez. Burada o kimsenin anlamak dediği şey bir kimse bir şeyi anlar, dile dökemeyebilir. Anladığı şeyi kelimelere dökmekte zorluk çekebilir. Önemli olan oradaki, buradaki İmam Mâtürîdî’nin dediği şey o. Önemli olan o kimsenin anlamasıdır bir şeyi. biz Fâtiha’nın başında Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn deriz. Ve Fâtiha’nın başında Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn’i biz anlayarak mı okuduk, anlamadan mı okuduk? İmam Mâtürîdî bunu söyler. Eğer ki sen Fâtiha’nın başında Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn sözünden ne kadar anladıysan senin için mana o kadardır.

Eğer sen onun üzerinde tefekkür etmediysen, onu anlamadıysan, bakın onu anlamadıysan bu okumanın bir anlamı kalmaz.


Ebû Hanîfe Fâtiha’yı Anladığın Dilde Oku

Senin açından kalmaz. Okursun okumayı yerine getirmiş olursun. Okumak faziletli midir? Evet. Ama okumaktan daha faziletli olan anlamaktır. Allah bizi anlayanlardan eylesin. Âmîn. Doğrudur. Bu konuda normalde bir kimse, bunu hep ben, bu konu önüme geldiğinde hep aynı şeyi söyleyeceğim. İbâdet dili bir kimse öğreninceye kadar kendi lisanıyla, kendi diliyle, kendi anladığı diliyle yapabilir. Bunda tartışılacak bir konu yok zaten hanefilerce. Ama bu aşağı mezopotamya din anlayışı bunu kabul etmek istemiyor. Çatışmanın çıkış noktası bu. Ben bu mevzuyu biraz daha açayım. İçimdekini söylemezsem içimde dert olacak çünkü. Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ve beş halifeden sonra, beşinci halife Hazret-i Hasan Efendimizi koyuyorum.

Muâviye’yi deyip. Hep dört halife söylenir, beşinci halife Hazret-i Hasan Efendimizdir. Bu altı aylık bir dönemi vardır. O yüzden o beşinci halife dönemini İslâm dünyası böyle altı aylık bir zamana tekabül ediyor diye konuşulmaz. Bu beş halifelik dönemi vardır. Hazret-i Ebu Bekir Ömer Osman Ali sonradan da altı aylık Hazret-i Hasan Efendimizin zamanıdır. Bu beş halifeden sonra Emevî Devleti kurulur Şam merkezinde. Şam merkezi Emevî Devleti kurulduktan sonra Emevî Devleti tipik bir Arap milliyetçisi devletidir. Arap milliyetçisi devleti olunca en üstün ırk Arap’ın ırkı hükmüne girer. Zaten İmâm-ı A’zam Hazretlerinin o dönemdeki bu tip fetvaları Arap milliyetçiliğinin karşısında verilmiş olan fetvalardır.

Ve o gün için Emevî Devleti tüm her şeyi birinci derecede Arapların üzerine kurar. Ve Arap olmayanlar diğerleridir. Hiçbir hükümleri yoktur, devlette hiçbir vazifeleri yoktur, devlet kanadında da bir vazifeleri yoktur. Ve İslâm dünyasında vahşi Arap milliyetçiliğinin yeniden hortladığı zamandır bu. Bu Mekke’deki, bunlar sizin ilk defa duyacağınız şeyler, Mekke’deki müşrik kibirli devletin uzantısıdır Emevî Devleti. Ve Emevî Devleti’nin bu ırkçı, bu milliyetçi, bu üstün ırk tavrı diğer Müslümanların arasında tepki oluşturmaya başlar. İmâm-ı A’zam’ın bu konudaki fetvası, bunu küçümsemek için söylemiyorum, bu tepkinin sonucudur. Çünkü yeni Müslüman olan değişik kavimlerden insanlar, bu müslümanlarının bu müslümanlarının bu müslümanlarının bu müslümanlarının bu müslümanlarının kendi lisanıyla, anladığı lisanıyla ibâdet etmesi.

Şimdi bir Hadîs-i Şerîf’in bir Âyet-i Kerime’nin sebebi nüzulünü anlamazsak, biz o Âyet-i Kerime’yi ve Hadîs-i Şerîf’i anlamakta zorlanırız. Bu kendi lisanıyla ibâdetin çıkış noktasının sebebi nüzulünü anacağız ki, biz bu meseleyi anlayıp çözmüş olalım. zaman zaman devletlerin hangi dil olursa olsun tebaasına bir dili baskıyla kabul ettirmesi veya dilini değiştirmeyi ona böyle baskıyla zorlaması, ne kadar insan haklarına aykırı ise, Emevî Devleti’nin yaptığı da bir insan ve birey hakkına aykırıydı. Ve böylece de tepkisel bir şekilde herkes kendi lisanıyla ibâdet edebilir hükmü çıkardı. Ama bu hükmü çıkarırken, örneklemesi Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleridir. Nasıl?


Emevî Arap Milliyetçiliği ve Câriye Rivâyeti

O bir câriye bu konuda bir soru sorar ve câriye kendi lisanıyla dinden anladığını söyleyince, onun söylediğini kabul eder Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri. Bunun çıkış noktası da orasıdır. bu dinde aklın ve te’vîl yönteminin kullanılmasıyla ulaşılan bir sonuçtur. Ve te’vîl, dini sonradan kabul edenler için bilhassa Türkler için vazgeçilmez bir yöntem olmuştur. Evet, bu Türkler için gerçekten vazgeçilmez bir yöntem olmuş. Ve Türkler ne zaman ki bunu kaybetmişler, tarih sahnesinden silinip atılmışlar. Sebep, çünkü yeni iştihatlar, günü yakalayamama, geleceği yakalayamama, geleceğe kör olma ne yazık ki Türklerin içerisine yerleşmiş. Ve Türkler son 300 yıl tarih sahnesinden geriye itilmişler ve Türkler son 300 yıldır geleceği okuyamama, hastalığına tutulmuşlardır.

Çünkü akletmek, te’vîl etmek, yeniden iştihat etmek ama mevcut kurulu sistemin işine gelmemiştir. Ama mevcut devlet sisteminin haricinde değişik sistemlerin işine gelmemiştir. Bunlar ayrı bir sohbet ve tartışma konusu ama ne yazık ki sadece Türkler de değil, İslâm dünyası akletmeyi ve yeniden te’vîl yöntemine başvurup yeniden iştihat etmeyi ne yazık ki kendi aralarından kaldırmışlar. Ve bu acı bir şey, ben belki de çok eleştiriyorum bu konuda ama bu hastalık tedavi edilmiş değil, bu hastalık geçmiş değil, hatta bu hastalık daha acımasız, daha keskin, daha vahşi, daha cahilce İslâm dünyasının içerisini kemirmekte, İslâm dünyasının içerisini çürütmekte. Bu çok acı bir şey. Bakın bu çok acı bir şey.

Hem Müslümanız diyenler için acı hem de Müslüman olacaklar için acı. Araya bir soru sıkıştıralım. Bir, Mâtürîdî’nin en önemli eseri Kitâbü’t-Tevhîd’in bilinen tek nüssası neden Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi’ndedir? Evet. Bunu zaman zaman arkadaşlar hatırlarlar. Mâtürîdî’nin Türkçe’ye basılmış eserini bulamazsınız. Çok ender bulursunuz. Büyük kütüphanelerde bile zor bulursunuz. Evet. Tabi böyle Cambridge Üniversitesi’nde bulunmuş normal Mesnevî’nin çevirisinin Nicholson’dan olduğunu biliyor musunuz siz? Divanı Kebir’in çevirisinin Nicholson’un çevirisinden olduğunu biliyor musunuz? Faresi’den direkt Türkçe’ye değil, Faresi’den Nicholson’un İngilizcesine oradan Türkçe’ye çevrilme. Bunlar bizim acı taraflarımız.

Acı. Veya Hz. Mevlânâ araştırmaları Londra’da kurulduğunu biliyor musunuz? Araştırma merkezinde. Avrupa Üniversitelerinde, Türkiye’de hiçbir yerde Mevlânâ kürsüsü yokken Avrupa Üniversitelerinde olduğunu biliyor musunuz? İlk defa Çanakkale Üniversitesi’nde Mevlânâ araştırma kürsüsünün kurulduğunu biliyor musunuz? Bizim oradaki Yûnus Hoca, Hâlit Hoca hep beraber onların böyle gayretleriyle. Türkiye’de ilk defa Çanakkale’de kuruldu. Konya’da bile yoktu. Bunlar bizim acı taraflarımız. İmam Mâtürîdî için de aynı. Ben bunun arkasında yalnız bir hinlik görüyorum. Mesela örnekliyorum bunu. Şunu kapatır mısınız? Türkiye Diyânet İşleri Vakfı Türkiye’nin en zengin vakfıdır. Bakın tekrar söylüyorum. Türkiye Diyânet İşleri’nin vakfı Türkiye’nin en zengin vakfıdır.


Kitâbü’t-Tevhîd Neden Cambridge’dedir

Nakit para olarak, mal varlığı olarak. Evet. Vakıftır. Türkiye’nin en zengin vakfıdır. Ve Mâtürîdî’nin bir eseri yoktur. Türkçe’ye çevirmiş. Ben 15 yıl filan çalıştım. Ben 15 yıl filan oluyor. Ben böyle bir araştırdım. Yoktu 15 yıl önce. 15 yıl. Araştırmışındır sen Hakan kardeş. Var mı? 1900? 80. Hangisini çevirmişler? Kitâbü’t-Tevhîd tam Türkçesi var mı? Kim çevirmiş? Topaloğlu çevirmiş. Ben bir ara Kitâbü’t-Tevhîd’ini araştırdıydım. Onun çok önemli bir eseri İmam Mâtürîdî’nin. Bulamadığıyım o zaman için. Bilhassa Diyânet Vakfı’nı araştırdıydım. O zaman için o yüzden Diyânet Vakfı’nı söylüyorum. Yoktu diye. Her neyse. Şimdi, bunun yaygınlaşmamasının sebebinin arkasında bir hinlik arıyorum ben.

Çünkü İmam Mâtürîdî’nin hem îmân hem ibâdet hem ahlâk hem siyâset dairesindeki içtihatları baya insanı rahatsız eder. Baya insanı rahatsız eder. Bu baya insan dediğim bazen zaman zaman din baronları diyorum ya. Din baronlarını, bürokrasi baronlarını ve siyâsî baronları rahatsız eder. Rahatsız edeceği yerler onunla. İki, neden 1970’e kadar çevirisi olmadı? Zamanları kalmamıştır. Bunda ben gerçekten bir özel bir hinlik hissediyorum kendimce. Üç, Mâtürîdî’ye siyasal İslâm’ın kurbanı mı? Ben bunu siyasal İslâm’ın kurbanı olarak demeyeyim de Türkiye’de belli dini baronların kurbanı. Mesela zaman zaman söylüyorum ya, Abdüh’ün çevirisi var, İmam Mâtürîdî’nin yok. Cemalettin Afgani’nin çevirisi var, İmam Mâtürîdî’nin yok.

Fizil Alil Kur’ân’ın çevirisi var, Mâtürîdî’nin çevirisi yok. Hasan Benna’nın çevirileri var, Mâtürîdî’nin çevirisi yok. Ali Şeriâtî’ın çevirileri var, Mâtürîdî’nin çevirisi yok. Humeynî’nin çevirileri var, Mâtürîdî’nin çevirisi yok. İbn-i Teymiyye’nin çevirileri var, Mâtürîdî’nin çevirisi yok. Eğer siz Mâtürîdî’yi okuyup da örnekliyorum bunu, İbn-i Teymiyye’ye okursanız, İbn-i Teymiyye’ye bakış açınız farklı olur. Mâtürîdî’yi okuyup da bir Vehhâbî’yi okursanız, sizin ona bakışınız değişir. Mâtürîdî’yi okuyup da siz Hasan Benna’yı okursanız, sizin bakışınız değişir. Siz Mâtürîdî’yi okuyup da Türkiye siyasetine bakarsanız, Türkiye siyasetine bakışınız değişir. Mâtürîdî’yi okuyup da Türkiye’nin sosyal, kültürel, siyâsî, ticârî, askeri yapılanmasına bakarsanız, bazıları rahatsız olur bundan.

Evet, İmam Mâtürîdî’nin çevirisi bu kadar tehlikeli bir çeviridir. Bakın, İmam Mâtürîdî’nin çevirisi bu kadar tehlikeli bir çeviridir. Şimdi, İmâm-ı A’zam’ın bütün çevirileri vardır. İmâm-ı A’zam’ın bütün çevirileri vardır. İmâm-ı A’zam’ın îmân ile ahlâk ile ibâdet ile alakalı fetvalları vardır çevirilerde. İmâm-ı A’zam’ın devletle, siyasetle alakalı çevirleri İmam Muhammed’in devletler okundan okursunuz. El ihtiyardan okuyamazsınız onu. Veya da dürer, gürerden onu okuyamazsınız. Veya el hidayeden okuyamazsınız. Veya ibnabidinden okuyamazsınız. Veya fetvay-i hindiye’den onu okuyamazsınız. Devletle, sistemle alakalı İmam Mâtürîdî’nin veya İmâm-ı A’zam’ın iştahatlerini siz İmam Muhammed’in İslâm Devlet Hukukundan okuyabilirsiniz onu.

Onu başka bir yerden de okuyamazsınız. O yüzden İmam Mâtürîdî siyasal İslâm’ın kurbanı mı? Onlarda var içinde. Ama İmam Mâtürîdî komple sistemin ve sistemden geçinen din baronlarının kurbanı.


Tevhîd Aklen Vâcip ve Tahkîkî Îmân

İmam Mâtürîdî aynı zamanda emperyalistlerin kurbanı. Emperyalizmin kurbanı. Çünkü dünya emperyali hiçbir devleti ve hükümeti ahtopot gibi sarmadan bırakmaz. Onu ahtopot gibi sarar ve onu sömürür. Bu sömürüye karşı çıkılacak olan her türlü fikri akımı boğar. Sulandırır, tebdil eder, değiştirir. Muhakkak ve muhakkak onu tebdil eder, onu değiştirir. Kimse bir şey yapamaz. Muhakkak onu tebdil eder, onu değiştirir. Kimler neden engelledi? Evet buna da girmiş olduk. İnsanın Tanrı’yla kendi arasındaki ilk ilişkiyi tesis etmesini ve Tanrı’nın varlığının ve birliğinin farkında olmasını sağlamak toplumun görevi değildir. Çünkü bunun tevhîd ilkesinin aklı sağlam olan her ferdin bizzat kendisinin bulması gerekir.

Ve bu dini bir zorunluluktur. Ancak unutmamak gerekir ki akıl, i’tikâdî alanda bir temel ve esas niteliğindeki şeyleri kavrayacak. İtikadi bilgi kaynağı olmasına rağmen ameli alanda ibâdet ile ilgili işlerde bilgi kaynağı olmayıp naklim yardımına ihtiyaç vardır. Bu da demektir ki ibadetle ilgili fiillerde filozof ve alimlerin de belli ölçüde nakle kitap ve sünnete ihtiyaçları vardır. O halde dinde sadece bu konuda akıl bir alettir, bir kaynak değildir. He Özcan Maturi’de dini çoğulculuk. Evet, şimdi bir kimse birey olarak Allâh’ı tanımak ve bilmekle mükelleftir. Çünkü Âyet-i Kerime’de ben insanları ve cinlileri beni tanısınlar ve bilsinler diye yarattım der. Böyle olunca her birey kendi bireysel ananında kendince Allâh’ı tanımak ve bilmekle yükümlüdür.

Bu Allâh’ı tanımak ve bilmenin bir akıl yürüterekten bulmak vardır, iki peygamberlerin yolunu ve izini takip ederekten bulmak vardır. Sûfîler genel itibariyle peygamberin yolunu takip ederekten bulmayı önemserler. Ama asıl Allâh’ı tanımak ve bilmek noktasında kemale eren, kendince akli yönergeleri ve önergeleri takip eden kimsedir. Çünkü o taklîdî değil, tahkîkî yolda yürür. Şimdi siz bir kimseye paket bir din öğretirsiniz, paket bir din öğrettiğinizde o taklididir. Burada paragrafın sonunda filozof ve âlimlerin de belli ölçüde nakle kitap ve sünneti ihtiyaçları vardır dediği yer burasıdır. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hasreti, ibadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın der.

Bu nakli bir ilimdir. Ondan gören bize aktarır, o bize aktarır, o bize aktarır, bu devam eder gider. Ama bir kimse tahkîkî olarak Allâh’ı bulur ise onun Allah’la olan ilişkisi taklîdî bulanla aynı derecede ve noktada olmaz. Tahkîkî olan ondan daha faziletli olur. O yüzden İmâm-ı A’zam özellikle takliden tahkike geçilmesinin gerektiğini önerir. Ve der ki, tahkîkî imana geçmesi gerekir bir insanın der. Tahkîkî îmân sahiplerinin imanları kemale erer. Eğer bir kimse tahkîkî bir îmân sahibi değil ise o her an için küfre, her an için yanlışlıklığa ve boşluğa düşme ihtimali çok fazladır. Ama tahkîkî îmân sahibi öyle değildir. Sağlam adımlarla yürür. Tabiri caizse bir laboratuvarda yaşarmışçasına deneyliğe deneyliğe, gözlemliğe, gözlemliğe yürür ki bu imanın en berrâk ve tatlı noktasıdır.

İslâm toplumu ne yazık ki büyük bir çoğunluğu tahkîkî îmân dairesinde değil, taklîdî îmân dairesindedir. Bir kimsenin bir müddet taklide etmesi, taklîdî yolda yürümesi makuldur, malumdur, mübahtır.


Taklîdî Sûfîlik ve Topluma Ayna Olmak

Ama onun bir ömür boyu taklit yolunda kalması, onun tembel olduğunu, çalışmadığını, kalbinin de harekete geçmediğini, aklının da harekete geçmediğini işarettir. Oysa Allah bir mümini, bir bireyi kendisini bilmiş, tanımış olarak huzuruna istemekte, taklit ehli hiçbir zaman Allâh’ı tanıma ve bilme dairesinde durmayacaktır. Avam tabiriyle kıl beşi bitir işi yapacaktır. Beş vakit namazını kıldı, onun dini ve cebeleri yerine geldi. Otuz Ramazan’da oruç tuttu, mesele bitti. Hadîs-i şerif de var. Siz otuz Ramazan farz orucunuzu tutacağınıza, beş vakit farz namazı kılacağınıza ve dost doğru olacağınıza söz verin, ben de size cenneti söz vereyim. Bu taklidin, bu manadaki hadîs-i şerifi, onu reddetmiyoruz.

O taklidin de bir delili var mı? Evet. Ama Cenâb-ı Hak’ım bizden istediği kendisini tanımamız ve bilmemiz. Bu taklitle mümkün değil. Bu tahkik ile mümkün. Ben biraz da bu paragrafları sûfî hane açmaya çalışıyorum. Sebep aslında gerçek sûfîler toplumun kalibi ve akli perdelerini açan insanlardır. Eğer bir sûfî önce kendisinin ve sonra etrafının akli ve kalbi perdelerini aşamıyorsa o gerçek bir sûfî değildir. O hakikat hamurunda yoğrulmuş bir sûfî değildir. O perdeyi kaldıramamıştır. O taklîdî bir sufidir. Bugün İslâm dünyasındaki isimlerini tarîkat olarak nitelendirdiğimiz toplulukların yüzde doksanlarında, bu taklîdî bir sûfî. O taklîdî bir sufidir. Bugün İslâm dünyasındaki isimlerini tarîkat olarak nitelendirdiğimiz toplulukların yüzde doksan dokuz nokta dokuz nokta dokuz nokta dokuzu taklîdî bir sûfîlik yaşar.

Tahkîkî bir sûfîlik yaşamaz. Taklîdî bir sûfîlik yaşadıklarından dolayı sufiliklerinin ne kendilerine hayır vardır ne de başkalarına. Eğer tahkîkî bir sûfîlik yaşamış olsalar bulundukları topluma ya ayna olurlar ya da ışık olurlar. Ayna olması onun kendisine iyilik olmasıdır. Sadece kendini düşünmüştür tahkîklik noktasında. Işık olması başkalarına yol göstermedir. Başkalarına yol gösterme noktasında olan sûfî gerçek manada tahkîkî bir sufidir. E şimdi böyle olunca fıkıhçısı taklitçi, akâidcisi taklitçi, hadîsçisi taklitçi, tefsircisi taklitçi, sufizi de taklitçi bir İslâm dünyasının önüne gelen bir meselede çok affedersiniz apışıp kalması gayet normaldir. O yüzden mağturidiyi anlamaktan dahi uzaktırlar.

Mağturidî çizgisinden uzak oldukları gibi anlamaktan da uzaktırlar. Böyle olunca îmân Mâtürîdî’nin anlaşılması ve anlatılması mümkün görülmez. Ve burada şu aklınıza gelmesin. Nakil Kur’ân ve Sünnet’in nakledilmesi, vahyi nakledilmesi, Sünnet-i Seniyye’nin nakledilmesini küçük gördüğümü düşünmeyin. Bu dinin olmazsa olmaz, dünya var olduğunca ayakta duracak olan iki önemli unsuru. Size iki şey bıraktım, birisi Kur’ân, birisi Sünnet-i Seniyye’nin kim sımsıkı yapışırsa kurtuluşa erer. Bunu yok etmemiz mümkün değil ama her meselede oraya dönüş yapıp yeniden ictihâd edilmesi gereken konuları belirleyip, toplumun dinini özgür bir şekilde, hür bir şekilde bağımsız, bağlantısız yaşanabilir olduğunun da gösterilmesi gerekiyor.

Neredeyse sürekli eşarilikle aynı anda zikredilmek mağturidin kaderidir. Ul-Ric-Rudorp. Ne yazık ki böyledir çünkü İslâm dünyası kendince, bilhassa Sünni dünya eşarili ve mağturidiliği hak olarak görmüş. Eş’arî ve Mâtürîdî’nin dışında kaderiyye, Cebriyye, mütezili gibi, bilhassa mütezili hakkı görmediğinden dolayı imam mağturidilik karşılaştırılırken mağturidilik eşarilikle karşılaştırılmış.


Saîd Yazıcıoğlu ve Oryantalist Kataloğu

Tabi meseleye hakim olan bir kısım, zevat, meselelere bakarken Mu’tezile şunu demiş, kaderiyyeciler bunu demiş, cebriyeciler bunu demiş, Eş’arî bunu demiş, eşariden imam şafi bunu demiş, imam-ı hambel bunu demiş. Bunları tefaratta anlatırlar ama ne yazık ki İslâm dünyasında bir konu anlatılacağı zaman eşarilikle mağturidilik karşı karşıya getirilip, hatta zaman zaman dövüştürülüp, hatta zaman zaman kanlı katil ettirilip, bazıları tarafından kanlı katil ettirilip birbirleriyle kıyasaya mücâdele ettirilmiş. Oysa bu anlayışta olmayıp birbirlerinin doğrularını kabul edip birbirlerinin doğrularını kendilerine ölçü ve ilke edilmiş olsalardı daha farklı bir zenginlik çıkar, daha farklı bir din anlayışı ortaya da çıkabilirdi.

Bu tabii bizimkisi sadece şey, ne o? Bitemenli. Olan olmuş biten bitmiş. Bu saatten sonra da bunların doğrularını alıp, sentezleyip, analiz edip insanların önüne koyacak bir hareketin olacağını da düşünmüyorum. Bu böyle ümitsizlik gibi, umutsuzluk gibi oldu ama hakkınızı helâl edin. Ulrich Rudolph, Wilferd Madelung, Philipp Bruckmayr, Sönmez Kutlu, Montgomery Watt, Saîd Yazıcıoğlu ne demiş daha sonra şimdi devam edelim. Ulrich Rudolph’u uzaktan tanıyorum biraz ama Saîd Yazıcıoğlu’nu tanıyorum. Benim nazarımda son 40 yılın en entelektüel, en saygın, en dirayetli, en omurgalı Diyânet İşleri Başkanlarından birisiydi. Bir haç dönemindeki orada suudun yapmış olduğu hatayı kendi üzerine alıp, Diyânet İşleri Başkanından istifa eden bir kimse.

Ve aynı zamanda hiç kimsenin cesaretle yazamayacağı bir kitabı yazan kimse. Doçentlik tezi, nedir? İnsan fiilleriyle alakalı. Nedir kitabın adı? Sesli. Efendim? İnsan Hürriyeti, evet. Mehmet Saîd Yazıcıoğlu’nun İnsan Hürriyeti attığı kitabı, elinde bulunanlar elini kaldırsın. Çok üzüldüm. Hakan kardeş, sana bu kitaptan göndereceğim. Bende bir tane olması lazım fazlalıktan. Sen bu soruları hazırlıyorsun ya, ben onu tam okumadım. Ama sana göndereyim o kitaptan. Bu kitaptan muhteşem bir eser ve bence kıymeti bilinmemiş bir eserlerden birisi. İnsan ne kadar hür, nereye kadar hürriyet sahibi, o hürriyetten ne anlamalı gerçekten önemli bir kitap. Evet. Muhakkak edinin, muhakkak okuyun. Burada arkada kütüphanede orada birisi varsa bir baksın bakayım var mı?

Burada kütüphanede var mı? Kitablık ilk sağdaki tek olan kitablıkta ikinci rafta. Maşallah. Navigasyon gibi oldu. Tanıtayım şimdi kitabı size de o yüzden. Bulamadınız mı? Bir daha söyle, ikinci renne o sağda. Tamam bakıyorlar bakıyorlar. Yol açın şuradan. Yok yok siz oturun önünde. Şuradan ortadan yol açın. Mâtürîdî’ye göre îmân etmek mutlaka ibâdet etmeyi gerektirmez. Bunlar birbirinden ayrı olan şeylerdir. O bunu amel imanı dahil değildir şeklinde meşhur klasik formülle dile getirir. Evet. Bu imam azamdan gelen bir iştahattır. Mâtürîdî ve Nesefi’ye göre insan hürriyet kavramı. Kitap bu. Ham kameraya da göstereyim burada. Evet. Mâtürîdî’ye ve Nesefi’ye göre insan hürriyet kavramı. Bunu bir Müslümanın muhakkak okuması gerekiyor.

Yaratma ne, kesp ne, Allah bir şeyi yaratırken neye göre yaratır. Kesp istemek, bir fiiliyatın üzerindeki tecelliyat kime ait bu konuda çok muhteşem bir kitap. Evet. Bu hala da yanıyor mu? Yanmıyor mu? Tamam. Şunu Hakan’a götür. Aklımda Kâferi. Bana hatırlat ben de olmaz. Var mı? Tamam. Evet. İmam azama göre bir kimsenin imanla ameli ayırmıştır.


Tekfîr Yasağı ve Amel Îmândan Ayrıdır

Mesela Ehşaride, İmam-ı Şâfiî’de, İmam-ı Mâlikî’de, İmam-ı Hanbeli’de bir kimse namazı kasten terk etse küfür ehlidir. Ama İmam azam, İmam maatüridi çizgisine göre o kimse küfür ehli değildir. Bir kimsenin kasten bir ibâdeti terk etmesi onun küfrüne fetvâ vermez. İmam maatüridi çizgisi. Ama mesela İmam-ı Şâfiî çizgisinde veyahut İmam Malik’te veya İmam-ı Hanbel’de küfür ehlidir o. Zaten hanefili diğerlerden ayırıştıran en önemli ilkelerden birisi de budur. Bize göre bir kimse, İmam azam, İmam maatüridi çizgisinde ben Müslümanım diyen bir kimse Müslümandır. Siz asla onu tekfîr edemezsiniz. Ve İmam azama göre bir kimseyi haksız yere tekfîr eden kendisi küfre düşer. Siz İmam azama göre bir kimseye ey kâfir diyemezsiniz.

Ne günah isterse işlesin siz ona küfürle ithamda bulunamazsınız. İmam azama göre. Onu isterseniz hiç namaz kılmayan birisi olarak bilin yine küfürle itham edemezsiniz. Hiç oruç tutmayan olarak bilseniz dahi yine ona küfürle itham edemezsiniz. En önemli ayrışan çizgisi burasıdır. Ben zaman zaman derim ya arkadaşlar hiç kimseyi tekfîr etmeyin. Sebeb bir kimse bakın kelime-i şehâdet Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû. Bir kimse dedi. Müslüman oldu değil mi? Klasik şey bu. Bunu demesine gerek yoktur. Ben Müslümanım diyorsam Müslümanlar o. Bakın ben Müslümanım diyorsa bir kimse sen ona kelime-i şehâdet eşhedü ekleyip bakayım diyemezsin. O Müslümanım dedi. Sen onu Müslüman olarak hükmeder, Müslüman olarak onu kabul etmek zorundasın.

İsterse besmele-i çekmeyi bilmeyebilir. Sen onu imtihan edemezsin. Sen Müslümanım dedin oku bakayım besmele-i diyemezsin bunu. O kimse besmele-i bilmeyebilir. O kimse ben Müslümanım dedi kelime-i şehâdet getir bakayım. Bilemedi değil mi o? Sen ona kelime-i şehâdet getir diyemezsin. Sufilikte de ölçe budur. Ne enteresan değil mi? Geçenlerde bir video izliyorum. onlar kendilerince doğru yaptıklarını inanıyorlar. Müslüman mısın o kız da Müslümanım kelime-i şehâdet getir diyor. O ne diyor kız şimdi ona? Bu bir taraftan acı. Ama bir taraftan o. Eline mikrofon sırtına kamera koyan kimsenin hakkı değil. Bana gelse sorsa Müslüman mısın sana ne? Sana ne kardeşim Allah mısın sen? Bana dese ki kelime-i şehâdet getir sana ne?

Sen kimsin bana kelime-i şehâdet getir diyecek? Ama o din algısı insanların içerisinde o kadar dejenere oldu bozuldu ki. O kadar dejenere oldu bozuldu. Bir böyle parantez açayım şimdi. Bir de ben de bir de bir de. Bir de bir de. Bir de bir de. Bir böyle parantez açayım şimdi. Ben ilk dergaha girdim de dergahda bir ölçü vardı. Şimdi herkes beni tanıyor artık bu konuda benim tavrımı da biliyor. Bir bayan başı açıksa ona ders verilmiyordu. Benim etrafımdaki herkesin başı açık. Ben başladım ders vermeye. Beni Şeyh Efendi’ye şikayet ettiler. Başı açık bayanlara ders veriyor diye onlara ders tarif ediyor diye. Şeyh Efendi böyle tatlı, narin, nazik bir şey. Mustafa Efendi oğlum başı açıklara ders veriyormuşum dedi.

Evet veriyorum efendim dedim. Ben böyle evet veriyorum deyince baktı böyle. Evet veriyorum efendim dedim. Âlâ oğlum dedi. Şeyh Efendi şimdi. Hiç itiraz etmedi. Mustafa’yız baba bu cesaret alır durur mu? Dergan içerisinde ilk başı açık bayana çavuşluk veren kimseye ben. O zaman bir ırgalandı başı açık bir kadına sallayınca. Bir de bir de bir de bir de. O zaman bir ırgalandı başı açık bir kadına çavuşluk vermiş Mustafa Efendi diye. Bursa’dayım. Böyle Şeyh Efendi de bir şey var söyleyeceğimi söylemeyeyim mi böyle duruyor böyle. Efendim bir şey var dedim. Var Mustafa Efendi dedi. Oğlum dedi başı açık bir kimseye dedi çavuşluk vermişin dedi. Verdim efendim dedi. Kim o dedi? Ben o bayanın Şeyh Efendi’nin yanında ismini söyledim.

Yola çık seni alacağız şimdi yoldan dedim. Burayı iyi dinleyin. ismini Ayşe Fatma neyse ismini söylemeyeyim şimdi. Yola çık dedim alacağım seni oradan şimdi dedim. Şeyh Efendi baktı böyle. Kim oğlum bu dedi? Çavuşluk verdim bayanın efendim dedi. Bindik arabaya. O bir iş yerinde çalışıyor.


Şeyh Efendi ve Başörtüsü Îkâzı

İş yerinin kapısının önüne çıkmış. Böyle boynunu da yarım bükmüş. Ağlıyor. Ben iş yerinde arabayı durdurdum. Nasıl ağlıyor ama? Nasıl ağlıyor ama? Arabanın arkasına bindi Şeyh Efendi önde. Mustafa Efendi bu mu dedi? Bu efendim dedim. Bir tek bir şey yok. Bir tek kelime yok Şeyh Efendi de. Hüseyin nerede Hasan burada. Onların eski dergah ya o zaman. Bayanlar da gündüz orada toplanıyorlar ya. Tam onların tam ben bayanların toplandığı gündüz oraya kapının önüne geldim. Şeyh Efendi arabadan inemiyor. Ağlıyor ya devam ediyor. Anlamadım şimdi. Mustafa Efendi susmayacak mı dedi? Susmuyor efendim dedim. Bu model böyle Cevdet öyle diyor. Bu modeller böyle diyor arabayla alakalı. Dedim yok susmuyor efendim dedim.

Arabanın içinde ben Şeyh Efendi’yi indirdim. Ben dahi ona in diyemiyorum. Oradan bir bayan çağırdım birisi gelsin oradan dedim. Geldi oradan birisi dedim anı alın arabadan. O gro gibi durumda arabadan aldılar onu kulaklar içinde Hasan. Şeyh Efendi bir daha yorum yapmadı. Tabi başlamış şeyde diğer başka yerlerde sohbetlerde. Mustafa Efendi açık bayanlara ders vermekle üstüne bir daha açık bayanı çavuş ediyor diye. Şimdi toplumda şöyle bir algı var. Algı şu. bir bayan başı açıksa küfür ehlidir o. Veya bir erkek namazı terk ettiyse küfür ehlidir o. Ama bir kimse gıybet ediyorsa başı örtülü olsun gıybete devam etsin. Kimse onu küfür ehli görmez. Adam beş vakit namazı kaçırmıyor. Ama ne halt işleyecekse işliyor ona küfür ehli demiyor hiç kimse.

Toplumun algısı bu Allâh bizi affetsin. O yüzden İmâm-ı A’zam, İmam Mâtürîdî çizgisi bir kimse bir ibâdeti yapmazsa onu küfür ehli olarak görmez. Veya bir haramı işlerse onu yine küfür ehli olarak görmez. Ama bir kimse bir ibâdeti yapmazsa onu küfür ehli olarak görmez. Bunu yine küfür ehli olarak görmez. Ama harama helâl derse, helalı harâm ederse o küfür ehlidir bu ayrı. Amel imana dahil değildir şeklinde meşhur klasik formülle dile getirir. Evet onlar bir elma düşünün. Amel, ahlâk, itikat hepsi de bir elma, bir bütün. Bu bütünü işlersen imanın kemaline erer. Ama Hanefî Mâtürîdî çizgisi öyle değil. Bütün her şeyi bir tarafa alır imanı bir tarafa alır. Çünkü kıymetli olan îmân etmektir. Ona göre dinde öncelikle önemli olan tevhîd ilkesini deruni olarak yaşama ve yaşatmaktır.

Hüseyin Özcan Mâtürîdî’ye göre îmân İslâm. Evet o İmâm-ı A’zam, İmam Mâtürîdî çizgisinde önemli olan bir kimsenin îmân etmesi ve tevhîd birliğine ulaşmasıdır. Çünkü hem Sufice hem İmâm-ı A’zam, İmam Mâtürîdî’ye göre ibadetler bir kimsenin tevhide ulaşmasına birer sebep, birer yoldur. Ahlâk da buna ait. O yüzden önemli olan Allâh’ın bilinmesi ve tanınmasıdır. Yedinci sayfadan devam edeceğiz inşâallâh. Biraz vaktinizi aldım 22.48 oldu. Hakkınızı helâl edin. Bizden yana da helâl olsun. El Fâtiha. Âmîn. Ben yedinci sayfayı en üste koydum. O yine değiştirecekse değiştirebilir. Hakkınızı helâl edin inşâallâh. Allâh râzı olsun. Geceniz hayır olsun inşâallâh. Sen böyle inceleme araştırmayı çok seviyorsun.

O Türkiye’de bu konu hakkında öz bir şekilde hazırlanmış en der, entelüektel kitaplardan birisi. Ve muhakkak ve muhakkak Maturi dili bakarken, incelerken ondan çok fayda göreceğine inanıyorum. Nasıl bizim aklımıza gelmemiş biz onu es geçmişiz. sen bana kitap sorduğunda ben bir tek Kitâbü’t-Tevhîd’i biliyorum dedin sana. Ama bu tabi şeyden imam Maturi’den, imam Eş’arî’den, Mu’tezile’den, kaderiye’den, Cebriyye’den alıntılar yaparaktan birbiriyle dövüştürmemiş bu aldığın kitap. Bu dövüştürünce benim canımı sıkılıyor ilim girmiyor işin içerisine. Mesela ben birkaç yerde böyle üstün körü incelerken gördüm. Bazı yerlerde bakıyorsun mütezilenin o konudaki görüşü insana daha sıcak gelebiliyor öyle bir eser.

Bir şey sormak isterim hocam. Buyurun. Dediniz ki insanlar anlayabildiği dilde ibâdet ve duâ edebilir. Evet. Ta ki Arapça öğrenene kadar. Evet. Neden? Dinin dili o indirilen dinin dili Arap toplumuna indirilmiş. Ben Kur’ân-ı Kerîm’e özür dilerim. Arapça olarak nitelendirmem. Âyet-i Kerim’e de biz onu Arapça olarak indirdikler.


Dinin Dili ve Metropolit’le Gökçeada Hâtırası

Âyet-i Kerim’i inkar etmek değil. Ama Kur’ân’ı bu noktada oradaki Arap toplumu anlayabilir bütün içindeki dili o manada algılıyorum onu. Ama eğer bir kimse burada seninle anlaşamadığımız yer var zaten. Anlaşamadığımız yer burada seninle orası. Sen orada kalıyorsun. Böyle ya da ben burada kalıyorum. Öyle söyleyelim. Şimdi eğer dini veyahut da dinin içerisindeki belli şeyleri anlayabilmemiz için biz o kitabın dilini çözmemiz gerekir. Kitabın dilini çözeceğiz ki biz kendi dilimize onu aktaralım. Eğer kitabın dilini biz çözemeyizsek o zaman bizim onu kendi anlayışımıza yine dil ve kalp olarak aktaracağız çünkü. Evet kalbi olarak bir şeyi yakalamış olabilirsiniz. Bunu anlatırken kalbiye yakaladığınız şeyi kendi lisanınızla bir başkasına aktarabilirsiniz.

Çünkü Allâh’ı tanımak ve bilmek bireysel değildir. Allâh’ı tanımak ve bilmek tanıdığını ve bildiğini nakletmek, tebliğ etmek, Allâh’ın ilmini dağıtmakla mümkündür. Öyle olunca siz anladığınızı yine kendi lisanınızla nakledersiniz. Kendi lisanınızla anlatırsınız. Ben debitten beri burada anlatırken ben hep kendi lisanımla anlattım. Hatta belki de yöresel kelimeler seçmiş olabilirim, içinde geçmiş olabilir. Böyle hususi bir aklederekten seçmek değil bu. Kim hangi topluma giderse gitsin anladığını kendi diliyle akleder. Kendi diliyle de aktarırken kelime haznesi ne kadarsa o kadar aktarabilir. Kelime haznesi ne kadar dar ise o kadar dar anlatır. Kelime haznesi ne kadar genişse o kadar geniş anlatır.

Şimdi bir kimse düşünün o kimsenin bir adama bir adama bir adama soru soruyor. O kimsenin insanlara anlatacağı bir şey yoktur. Fazla. Ancak o kimse kalbi ilhamatını anlatabilir. Başka bir şey anlatamaz. Ama siz ona din anlatacaksanız dini anlatacaksınız. O kimsenin insanlara anlatacağı bir şey yoktur. Başka bir şey anlatamaz. Ama siz ona din anlatacaksanız dinin dilini öğrenebildiğiniz kadar öğrenmekle mükellefsiniz. Anlatacağınız şeyi dinin dilinden öğrenmek zorundasınız. Yoksa siz insanlara din anlatacaksanız o zaman dinin dilini öğrenmek zorundasınız. Ya da dinin dilini öğrenip sizin dilinize çevrilmiş olan eserleri okuyup anladığınızı aktarırsınız. Bunun başka yolu izah tarzı yok. Ya birileri dinin dilini öğrenecek, sizin lisanınıza onu aktaracak, siz onu oradan okuyup insanlara anlatacaksınız.

Örneğin Hüseyin Özcan’dan alıntı var. Hüseyin Özcan kim? Bildiğim kadarıyla ilahiyatta profesör. Doğru mu? Hüseyin Özcan, ilahiyatta profesör. O kimse Arapça diline sahip, hakim olması gerekir ki imam Mâtürîdî düzgün bir şekilde çevirsin bizim önümüze koysun. Kitâbü’t-Tevhîd’i. Örneğin orada birisi daha vardı Hüseyin Özcan’dan başka bir şey. Hasan Onat. Hasan Onat da ilâhiyâtçıdır bir kimse. Doğru mu? Hasan Onat ilâhiyâtçıdır. İyi bir Arapça bilgisi vardır. Hasan Onat’ı daha iyi tanıyorum Hüseyin Özcan’dan. Ve o kimse iyi bir dini dile sahip olacak ki oradan anladığını bize anlatsın. Başka nasıl anlatabilecek ki o kimse? Şimdi seninle yaşadığımız bir hatırayı anlatayım mı arkadaşlara? Biz Gökçeada’ya gittik.

Gökçeada, Metropolit’ın bizim birkaç davetimize icabet edince Gelibolu’daki iftarlara ben de ona söz verdim dedim bir gün sizce geleceğim. O da beklerim dedi. Metropolit sağda. Şeyi bekliyor Bartholomeos’u. Ölürse beş kişiden birisi o şey olacak, başpiskoposu olacak. Tabii gittik gerçekten çok iyi ağırladı bizi onun olsana. Hepsini anlatayım mı? Çok eski bir kilise var. Tabii ben kiliseyi de geziyorum orada. Orada bir Cebrâîl kapısı, Mikâîl kapısı var. Böyle bir şey yapmışlar, kimse giremiyormuş oraya. Ya Mustafa Özba için böyle şeyler, ben Beyoğlu çocuğuyum buraya giremezsin deyince zorla girmeye çalışıyorum. Buraya gir dese önemsemeyeceğim, buraya giremezsin deyince ben kendi memleketimde bir yere giremeyeceğim.

Lan gırt girdim ben. Papazlar hepsi de böyle bir telaş, bir telaş, ne telaş. buraya kimse giremiyor. Bir tek metropolitan ama papazlar giriyormuş. Ben kaldırdım telefonu metropolitanın, bir an dedim girdim içeri. O da Türkçe biliyor. Mustafa Bey oraya herkes giremiyor ama dedi, sen girmişsin artık yapacak bir şey yok ben zaten içerideyim. Şimdi masanın üzerinde bir İncîl duruyor. İyi. Bir, İncîl’e râbıt edeceksiniz o esnada orada burada ne yazıyor diye kalbinizde gelene göre anlayacaksınız. Dünya üzerinde kaç kişi vardır böyle? Ya da siz Latinciyi bileceksiniz orada ne yazdığını öğrenmek için. Bunun başka yolu var mı? Yok. Bir tanesi Türkçe biliyor, papaz. Dedim gel, geldi. Bir tane oradan incilin üzerinden bir yeri seçtim âyet.

Burayı oku bana. Latince’yi okudu, Türkçesini bana söyle dedim. Türkçesi şu, bir deveyi iğne deliğinden geçirebilirsiniz. Ama kalbinde dünya sevgisi olanı hidayete erdiremezsiniz. Hatırladın mı? Evet dedim ben. Bu dedim, deveyi iğne deliğinden geçme metaforu dedim. İslâm’da da var dedim. Tabi biz Cebrâîl kapısı ne, Mikâîl kapısı ne? Oraya baktık. Orada bir mum, orada bir ışık. Güzel tamam bitti işimiz. Gerisini de anlatacağım şimdi artık. Yemek yenecek dedi ki, şey, Metropolit burada mı yemek yeriz dedi, yoksa dışarıda mı yemek yeriz? Dedim bir insafiriz, sen nasıl istersen öyle yaparız. Biz dedi dışarıda sizi yemek tanzim ettik. Tamam dedim, dışarıda yiyelim. Saroz körfezi ayaklarımızın altında, yüksekte böyle bir restorana gittik.

Ondan sonra, ne balıydı o sen biliyorsun? Lüfer balığı geldi. Hakan böyle yapıyor şimdi bana, kafa salıyor. Tabi bu lüferin yanına Hakan’ın içinden geçiyor. Şimdi diyor bir kadeh diyor burada bir şey olması lazımdı. Bana diyor ki, balık isyan edecek midemizde diyor. Dayanamadı Hakan. Anladı Metropolit, kumundum kıvır kıvır ediyor her tarafı. Tam bunun damardan yankıldı. Sizde perhiz var değil mi dedi siz bir şeyleri yiyip içemiyorsunuz? Evet dedim, bizde perhiz var dedim. Ondan sonra bizde dedi, perhiz yok dedi, ben her akşam bir kadeh şarap içiyorum dedi. Ondan sonra, şimdi de tabi siz varsınız, balığın yanına bir kadeh şarap gider. Ama siz varsınız dedi, içmiyorum dedi. Dayanamadı. Dinin kıymetini bil dedi.

Metropolit bir hoşuna gitti. Bir hoşuna gitti. Hakan dinini bilmedi. Bir hoşuna gitti Metropolit’ın. Metropolit kendinden geçti adamcağız. Evet, şimdi bu normalde dille alakalı mevzuya döneyim şimdi örnekleyerekten. Şimdi biz oradaki o İncîl’i bilmediğimiz bir dil nasıl çözümleyecektik? bilen birinden. Ben de onu diyorum zaten. Başka bir şey demiyorum. Bir kimse kendince o ibâdet edecek kadar, dili öğrenecek kadar kendi lisanıyla Fâtiha mı okuyor? Allâhu Ekber mi diyor? Mesela İngilizce Allâhu Ekber ne demek? Yukarı soruyor değil mi? İngilizce dili edebiyat okuyan yok mu? Neredesin kızcağız? Evet. Bu yüzden kavga etmeyin.


Kaynakça ve Referanslar

  • Tevhîd Açılışı ve Cihâd Dezenformasyonu: Sohbet açılışında okunan istiâze-besmele-salavât — Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm (Nahl 16/98); Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh — Tirmizî, Daavât 9; Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle 828; Hakk’ı hak bilip bâtıla karşı cihâd duâsı — Müslim, Duâ 73 (“Allâhümme erine’l-hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ahû”); Rusya’nın Ukrayna harbinde Tatar-Kazak-Özbek-İnguş-Çeçen-Dağıstanlı Müslümanları cepheye sürdüğü iddiâsının dezenformasyon ihtimâli — Kafkasya ve Orta Asya Müslümanlarının askerî yapısı: Paul Goble, Russia’s Muslim Soldiers; 1979-1989 Afganistan cihâdı ve bütün dünyâdan giden cihâdcıların seyri — Steve Coll, Ghost Wars; Ahmed Raşîd, Tâlibân; sonra ABD işgâli ve aynı cihâdcıların ABD’ye karşı savaşması — Peter Bergen, The Longest War; el-Kâide’nin ABD eliyle hedef alınması — 9/11 Commission Report; Usâme b. Lâdin’in 2011 öldürülmesi — Seymour Hersh, The Killing of Osama bin Laden; el-Kâide’nin renk değiştirip Orta Doğu’da DEAŞ’a dönüşümü — William McCants, The ISIS Apocalypse; Graeme Wood, The Way of the Strangers; Irak-Sûriye’de DEAŞ’ın tepesine bindirilmesi — RAND Corporation raporları; 12 Eylül 1980 darbesi ve sivil silâhlandırma — Kenan Evren hâtırâtı; Hans Lukas Kieser, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu; “bir ülkede sivillerin eline silâh tutuşturuluyorsa arkasında dünyâ emperyalist güçleri vardır” tespîti — Başlangıç kuralı
  • Devlet Sınırları ve Emperyalist Tuzak: Hükûmet-bürokrat-devlet ayırımı ve devlet-i ebed-müddet anlayışı — Dîvânü Lügâti’t-Türk (Kaşgarlı Mahmûd), Türk devlet geleneği; İbn-i Haldûn, Mukaddime, asabiyye bahsi; Osmanlı’nın devlet-sultan ayrımı — Halîl İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ; Türkiye Cumhûriyeti sınırlarının Sèvres-Lozan sürecindeki çizilişi — Bilâl Şimşir, Lozan Telgrafları; Ukrayna harbinde Müslüman cihâdcıların toplanması ve “bulanık suda balık avlanması” — Kant’ın iktidar-savaş eleştirisi; NATO karşıtlığı, Amerikan-İngiliz-Avrupa Birliği emperyalizminin reddi — Samir Amin, Eurocentrism; Aijaz Ahmad, Iraq, Afghanistan and the Imperialism of Our Time; eş değer devletler arası ilişki prensibi — Westfalya (1648) egemen eşitlik ilkesi; Yunanistan-Dedeağaç ve Bulgaristan silâhlandırılması, ABD üslerinin kuruluşu — SIPRI Arms Transfers Database; Dimitar Bechev, Rival Power; Türkiye’nin NATO içinde tampon konumu — Behlül Özkan, “Turkey, Davutoğlu and the Idea of Pan-Islamism”, Survival 56/4; Mekke müşrik devleti anlayışının Emevîlerle devâmı — İrfân Aycân, Saltanata Giden Yolda Muâviye b. Ebî Süfyân; Avrupa Birliği, NATO, İngilizler ve Amerikan siyâseti karşısında Türk istiklâl şuûru — İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek; “Çarşı her şeye karşı” nüktesi — Beşiktaş taraftar söylemi
  • Mâtürîdî’ye Göre Allâh Aklen Bilinir: Mârifetullâh — Allâh’ı bilmek aklen vâciptir — İmâm-ı Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd (Bekir Topaloğlu neşri, İSAM); aynı müellif, Te’vîlâtü’l-Kur’ân (Bekir Topaloğlu neşri, 18 cilt, Ensar); “Eğer Allâh hiçbir resûl göndermeseydi de insân aklıyla Allâh’ın varlığını ve birliğini bilmekle yükümlüdür” hükmü — Kitâbü’t-Tevhîd, Bâbü’l-akl ve ru’yet; “resûl, ibâdetlerin miktarı ve şekliyle şerîat konusunda gereklidir” tespîti — Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Nisâ 165 tefsîri; İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin el-Fıkhu’l-Ekber ve el-Âlim ve’l-Müte’allim‘indeki aklın delâleti bâbı; Selef-i Sâlihîn sûfîleri olan el-Kindî (185-252 H.) — Risâle fi’l-Felsefeti’l-Ûlâ, Allâh’ın aklî delillerle ispâtı; Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye li-Hukûkillâh; akıl ile nakil kaynaklarının tamâmlayıcılığı — Ebû’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-Edille; Sa’duddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid; “akletmezler mi, düşünmezler mi” hitâbı — Bakara 2/164; Âl-i İmrân 3/190-191; Yûnus 10/24; Ra’d 13/3; Câsiye 45/13; sûfîlerin kalbî ilimle aklî ilmi harmanlaması — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlm ve Kitâbü Acâibi’l-Kalb; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb
  • Hanefî Mâtürîdî Çizgisi ve Dört Dâire: Mâtürîdî ekolünün inanç-ibâdet-ahlâk üçlü dâire sistemi — Ebû’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-Edille; Ömer en-Nesefî, Akâidü’n-Nesefî; İmâm-ı A’zam’ın ibâdetin îmândan cüz olmadığını beyânı — el-Fıkhu’l-Ekber (“Amel îmândan cüz değildir, îmân cüz değildir amelden”); Hanefî-Mâtürîdî ile Şâfiî-Mâlikî-Hanbelî ayrımı — Şemsüddîn Semerkandî, es-Sahâifü’l-İlâhiyye; Sönmez Kutlu, Türklerin İslâmlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri; “bir kimsenin ibâdetteki eksiklikleri îmânsız olduğunu göstermez ama ahlâkî eksiklikleri varsa ibâdeti onu kurtarmaz” hükmü — Mâtürîdî ahlâk-ibâdet denge teorisi; İmâm-ı Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, Bâbü’l-kebâir (büyük günâh); Eş’arî ile ayrılık — Ebû’l-Hasan el-Eş’arî, el-İbâne an Usûli’d-Diyâne; siyâsetin İslâm’ın dördüncü dâiresi olarak eklenmesi — Fazlur Rahman, Islam; Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîd‘inde imâmet ve hilâfet konularının ele alınışı; İslâm dünyâsındaki hastalık: İslâm’ı sâdece inanç-ibâdet-ahlâk düzleminde anlayıp siyâseti dışarıda bırakmak — Mehmet Âkif Ersoy, Safahât, “zulmü alkışlayamam” şiiri; Muhammed İkbâl, Reconstruction of Religious Thought in Islam; kralın halkını soyması, saraydaki kral âilesinin zulmü — Kur’ân’da Firavun misâli: Kasas 28/4; A’râf 7/127
  • Siyâset İbâdete Dâhildir: “Bilmem nerenin kralı halkını soyuyormuş, bilmem nerenin kral âilesi sarayda oturup milletine zulmediyormuş” sözleri ile siyâsetin İslâm’dan ayrılamayacağı — Bakara 2/30 (halîfe âyeti); Sâd 38/26 (Dâvûd aleyhisselâm’a adâlet emri); “elit tabaka aynı ibâdet-ahlâk-îmân dâiresinde durmalı” hükmü — Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 20 (“Kullar çoban olup halkından mes’ûldür”); Hazret-i Ömer radıyallâhu anh’ın “Dicle kenarında bir kurt bir kuzuyu yese Allâh onu benden sorar” tespîti — Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Harâc; Taberî, Târîh 4/213; İmâm Gazzâlî, Nasîhatü’l-Mülûk; Nizâmülmülk, Siyâsetnâme; ahlâksızlık karşısında ahlâklı durmak — Âl-i İmrân 3/104 (“Ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet olsun”); Tirmizî, Fiten 9 (“Kim bir münkeri görürse eliyle, güç yetiremezse diliyle, buna da güç yetiremezse kalbiyle inkâr etsin”); Fâtiha’yı anlamadan okumak ve sevâbın kaybolması — İmâm-ı Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Fâtiha sûresi tefsîri; İmâm Nevevî, el-Ezkâr, Fâtiha’yı huşû ile okuma bâbı; ibâdette anlam ile şekil dengesi — Müminûn 23/2 (“Namazda huşû içinde olanlar”); Fâtır 35/29 (“Allâh’ın Kitâbı’nı okuyanlar asla zarâr etmeyen bir ticâret umarlar”); Muhammed 47/24 (“Kalplerin üzerinde mühür mü var?”)
  • Ebû Hanîfe Fâtiha’yı Anladığın Dilde Oku: İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin “bir kimse Fâtiha-i Şerîfe’yi öğreninceye kadar Fârisîce okumasında bir beis görmez” fetvâsı — el-Mergînânî, el-Hidâye fî şerhi Bidâyeti’l-Mübtedî, Kitâbü’s-Salât, Fâtiha bâbı; İbrâhîm el-Halebî, Mülteka’l-Ebhur; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr; Muhammed Timurtaşî, Dürerü’l-Hükkâm ve Gurerü’l-Ahkâm; İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr alâ’d-Dürri’l-Muhtâr; Burhâneddîn ez-Zeylaî, Tebyînu’l-Hakâik; “Fârisîce” kıyâsla dünyânın bütün dillerinin kastedildiği — İmâmeyn’in (Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed eş-Şeybânî) çevirinin sâdece zarûret hâlinde câiz olduğu görüşü; İmâm-ı A’zam’ın bu meseledeki öncü tespîti — ictihâdî devrim niteliğinde; âyet-i kerîmenin mânâsı anlaşıldığı kadardır ilkesi — Kur’ân 4/82 (“Kur’ân’ı tedebbür etmezler mi?”); Muhammed 47/24; Sâd 38/29 (“Âyetlerini düşünüp öğüt alsınlar diye”); Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Fâtiha tefsîri; Zemahşerî, el-Keşşâf; “okumak faziletli, ama anlamak daha faziletlidir” tespîti — Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Âdâbi Tilâveti’l-Kur’ân
  • Emevî Arap Milliyetçiliği ve Câriye Rivâyeti: Hazret-i Hasan radıyallâhu anh’ın hilâfeti Muâviye’ye devrinin altı aylık târihi — Taberî, Târîh 5/158-165; Belâzurî, Ensâbü’l-Eşrâf; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, Hasan-Muâviye anlaşması (41 H./661 M.); Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Bu oğlum seyyiddir, umulur ki Allâh iki büyük tâife arasında onunla ıslâh eder” hadîsi — Buhârî, Sulh 9; Tirmizî, Menâkıb 31; İmâm-ı A’zam’ın beşinci halîfe olarak Hazret-i Hasan’ı sayması — İmâm Muhammed eş-Şeybânî, es-Siyerü’l-Kebîr; Mekke müşrik devletinin Emevî Devleti’nde devâm edişi — Abdülaziz ed-Dûrî, Muhâdarât fi’n-Neş’eti’l-Fikri’l-İslâmî; İrfân Aycân, Saltanata Giden Yolda Muâviye b. Ebî Süfyân; Arap milliyetçiliğinin devlette Arap olmayanları dışlaması — Patricia Crone, Slaves on Horses; Mâlik b. Enes’in el-Muvatta‘ında mevâlî âzâdlı köle hukûku; Câriye hadîsi — Muâviye b. Hakem es-Sülemî’nin câriyesinin Arapça konuşamadığı için mânâsını Türkçe/Rumca ifâde etmesi ve Hazret-i Peygamber’in câriyenin îmânını kabul etmesi — Müslim, Mesâcid 33 (“Allâh nerededir?” — “Semâda” rivâyeti); Ebû Dâvûd, Eymân 19; Nesâî, Sehv 20; câriye rivâyetinin Ebû Hanîfe’nin “dilini anladığı mefhûm ile îmân kabûl edilir” ictihâdına dayanak olması — Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân; dînî tebliğin dil ile irtibâtı — İbrâhîm 14/4 (“Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik”)
  • Kitâbü’t-Tevhîd Neden Cambridge’dedir: İmâm-ı Mâtürîdî’nin en mühim eseri Kitâbü’t-Tevhîd‘in bilinen tek tam nüshası Cambridge Üniversitesi Kütüphânesi, Ms. Add. 3651 — Bekir Topaloğlu, “Kitâbü’t-Tevhîd’in Müellif Nüshası Meselesi”, İslâm Araştırmaları Dergisi; Bekir Topaloğlu-Muhammed Arûçî neşri (İSAM, 2003); ilk tam çevirinin 1970’e kadar yapılmamış oluşu — Bekir Topaloğlu Türkçe çevirisi 2002; Muhammed Arûçî Arapça tahkîki; Hüseyin Özcan’ın Mâtürîdî tercümesi; Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde “Mâtürîdî” maddesi (M. Sait Özervarlı kaleminden); Mâtürîdî’nin baskısının diğer yazarlarla kıyaslanması — İbn-i Teymiyye’nin Mecmû’u’l-Fetâvâ‘sı 37 cilt Türkçe’de basılmış; Muhammed b. Abdulvahhâb’ın Kitâbü’t-Tevhîd‘i defalarca Türkçe’de; Ali Şeriâtî’nin eserleri Türkiye’de külliyat hâlinde; Humeynî’nin Velâyet-i Fakîh çevirisi; İbn-i Teymiyye’nin el-Akîdetü’l-Vâsıtiyye‘si — bütün bunlar varken Mâtürîdî Türkçeye geç kazandırılması üzerindeki sistematik ihmâlkârlık ve Türkiye’deki dînî baronların etkisi — Sönmez Kutlu, Türkler’in İslâmlaşma Sürecinde Mürcie; İlyas Üzüm, “Mâtürîdiyye”, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi; Mustafa Sinanoğlu, “Mâtürîdî”, DİA; Nicholson’un Mesnevî tercümesi ve Cambridge’le sûfî metinlerinin bağlantısı — Reynold A. Nicholson, The Mathnawí of Jalálu’ddín Rúmí (Cambridge-Leiden); Çanakkale’de Türkiye’nin ilk tasavvuf AnaBilim Dalı’nın kurulması — Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi; Yûnus ve Hâlit hocaların gayretleri
  • Tevhîd Aklen Vâcip ve Tahkîkî Îmân: İnsânın Tanrı’yla kendi arasındaki ilk ilişkiyi tesis etmesi aklı sağlam her ferdin bizzât kendisinin bulması gerekir hükmü — İmâm-ı Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, Mukaddime; akıl i’tikâdî alanda bir temel ve esas niteliğindedir — aynı eser, Bâbü’l-akl; Ebû’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-Edille; “her birey kendi bireysel aczinde Allâh’ı tanımakla yükümlüdür” — Zâriyât 51/20-21 (“Yerde kesin olarak inananlar için deliller vardır; kendi nefislerinizde de. Görmüyor musunuz?”); “Ben gördüğüm Rabbe ibâdet ederim” — Hazret-i Ali kelâmı — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 1/73; Kelâbâzî, et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf; peygamberlerin yolunu takîb ederek bilme ile akıl yürüterek bilme farkı — İmâm-ı Gazzâlî, Mi’yârü’l-İlm; İmâm Fahreddîn er-Râzî, Esâsü’t-Takdîs; taklîdî îmân ile tahkîkî îmân ayrımı — Eş’arî, el-İbâne; Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Kavâidi’l-Akâid (“avâmın îmânı taklîdî, havâssın îmânı tahkîkîdir”); “Sûfîler aklı ve kalbi harmanlar; Allâh’ı bulmak aklın işi, Allâh’ı sevmek kalbin işidir” tespîti — İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât; paket din öğretme — modern eğitim sisteminin hazır kalıb îmân pazarlaması eleştirisi — Muhammed İkbâl, Reconstruction; Nâsıruddîn el-Albânî reddiyesi ile hazır fetvâ kültürü eleştirisi
  • Taklîdî Sûfîlik ve Topluma Ayna Olmak: Tarîkat olarak nitelendirilen toplulukların %99.999’unun taklîdî sûfîlik yaşaması — Ahmed Yaşar Ocak, Türk Sûfîliğine Bakışlar; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarîkatlar Târîhi; sûfînin topluma ayna ya da ışık olması ikilemi — Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadîsi — Ebû Dâvûd, Edeb 49; Tirmizî, Birr 18 (“el-Mü’minü mir’âtü’l-mü’min”); ışık olma — Ahzâb 33/46 (“Sen insânları Allâh’ın izniyle aydınlatan bir kandilsin”); Nûr 24/35 (nûr üstüne nûr âyeti); Mâide 5/15-16 (“Size Allâh’tan bir nûr ve apaçık bir Kitâb gelmiştir”); fıkıhçı-akâidci-hadîsçi-müfessir taklîdî olduğunda ümmetin hâli — İbn-i Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ, 20/19; Şâtıbî, el-İ’tisâm; Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışma emri — Âl-i İmrân 3/103 (“Hep birlikte Allâh’ın ipine sarılın”); Nisâ 4/59; Ahzâb 33/21 (Resûlullâh’ta güzel örnek); “Size iki şey bıraktım, Kur’ân ve Sünnetim; bunlara sarıldığınız müddetçe sapmazsınız” hadîsi — İmâm Mâlik, el-Muvatta, Kader 3; Hâkim, Müstedrek 1/93; iştahat (ictihâd) kapısının her asırda yenilenmesi — Hâtemü’l-Müctehidîn dâvâsının reddi — Seyyid Bey, Hilâfetin Mâhiyet-i Şer’iyyesi; Muhammed Hamîdullâh, İslâm Peygamberi; her meseleye Kur’ân ve Sünnet’e dönüş yapıp yeniden ictihâd — Yûsuf el-Karadâvî, el-İctihâd fi’ş-Şerî’ati’l-İslâmiyye
  • Saîd Yazıcıoğlu ve Oryantalist Kataloğu: Ulrich Rudolph — Zürih Üniversitesi; al-Māturīdī und die sunnitische Theologie in Samarkand (Leiden, 1997); Türkçesi: Semerkand’da Ehl-i Sünnet Kelâmı (çev. Özcan Taşçı); Wilferd Madelung — Oxford; The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate (Cambridge UP); Mâtürîdiyye etüdleri; Philipp Bruckmayr, The Spread and Persistence of Māturīdī Kalām and Underlying Dynamics; Sönmez Kutlu (Ankara Üniversitesi İlâhiyat) — Türkler’in İslâmlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri; Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik (editörlük); Montgomery Watt, Islamic Philosophy and Theology; The Formative Period of Islamic Thought (Edinburgh); Mehmet Saîd Yazıcıoğlu — eski Diyânet İşleri Başkanı, Diyânet’ten bir Hac mevsimindeki Suûd hatâsını üstlenerek istifâ etmiş; Doçentlik tezi Mâtürîdî ve Nesefî’ye Göre İnsân Hürriyeti (MEB, 1992) — insân fiilleri (ef’âl-i ibâd), cüz’î irâde, kesb nazariyyesi — İmâm-ı Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, Bâbü’l-kesb; Eş’arî, el-İbâne; Cüveynî, el-İrşâd; Mu’tezile’nin insân hürriyeti görüşünün bazı meselelerde daha sıcak gelebilmesi — Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî fî ebvâbi’t-tevhîd ve’l-adl; Zemahşerî, el-Keşşâf, Mu’tezilî mîzân; Ebû Reyyân, el-Ictidâl bi-Mesâili’l-Kelâm
  • Tekfîr Yasağı ve Amel Îmândan Ayrıdır: İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin “Bir kimseyi haksız yere tekfîr eden kendisi küfre düşer” fetvâsı — İmâm Muhammed eş-Şeybânî, Kitâbü’l-Asl; Serahsî, el-Mebsût 26/112; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, Riddet bâbı; Buhârî, Edeb 73 (“Bir kimse kardeşine ‘ey kâfir’ derse bu söz ikisinden birine döner”); Müslim, Îmân 111; “kelime-i şehâdeti getiren Müslümandır” — Buhârî, Îmân 17; Müslim, Îmân 32; Ebû Dâvûd, Cihâd 95 (“Üsâme’nin Müslüman olduğunu söyleyen kişiyi öldürmesi karşısında Hazret-i Peygamber’in îkâzı”); “amel îmândan cüz değildir” klâsik formülü — Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ekber; el-Âlim ve’l-Müte’allim; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, Bâbü’l-îmân (îmân tasdîk ve ikrârdır; amel rükün değildir); Hâricî-Mu’tezile görüşlerinin reddi — İmâm Mâtürîdî, Bâbü Sâhibi’l-Kebîre; bir ibâdeti yapmayanın küfür ehli sayılamaması — Mürcie’nin ılımlı kolunun Ehl-i Sünnet tarafından kabûlü — Sönmez Kutlu, Mürcie ve Tesirleri; ancak “harâma helâl, helâle harâm diyenin küfür ehli” olması — Kur’ân’ı ve Sünnet’i açıkça inkâr — Mâide 5/44 (“Allâh’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir”); Elma-îmân-amel-ahlâk-i’tikâd bütünlüğü teorisi — Taşköprüzâde Ahmed Efendi, Miftâhu’s-Saâde; Birgivî Mehmed Efendi, et-Tarîkatü’l-Muhammediyye
  • Şeyh Efendi ve Başörtüsü Îkâzı: Şeyh Efendi’nin “başı açık bir bayana çavuşluk vermişin” diye îkâz etmesi ve genç bir hanımı dergâha çağırıp ağlatması menkıbesi — tarîkat terbiyesinde i’tirâz ve müdâhale usûlü; Tirmizî, Birr 59 (“Din nasîhattır”); “Müslümanım” diyen kişinin Müslüman sayılacağı kesin hükmü — Buhârî, Cenâiz 79 (“Lâ ilâhe illallâh diyen cennete girer”); mikrofon uzatıp “Müslüman mısın” demenin edepsizliği — Hucurât 49/11-12 (alay ve su-i zanndan nehiy); Nûr 24/12 (mü’minlerin birbirine hüsn-i zannı); başı açık hanıma küfür ithâmı ile namaz kılmayan erkeğe küfür ithâmı arasındaki çifte standart — İmâm-ı A’zam’ın “namaz kılmayanı da küfürle ithâm edemezsin, oruç tutmayanı da” fetvâsı — el-Fıkhu’l-Ekber; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; Hâricî görüşüne red — Buhârî, İstitâbetü’l-Mürteddîn 6; başörtüsünün farzlığı — Nûr 24/31 (“Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar”); Ahzâb 33/59 (“Cilbâblarını üzerlerine sıkı örtsünler”); Diyânet İşleri Başkanlığı Dîn İşleri Yüksek Kurulu fetvâları; “eğer Mustafa Efendi açık hanıma çavuşluk verdiyse sebebi onu yola getirmektir” — tarîkat pedagojisi: kötü ile iyi arasında değil, kötüden iyiye gidiş yolunda duran kişi hakkında hüsn-i zann ilkesi — Kuşeyrî, er-Risâle, Bâbü Hüsni’z-zann; Ebû Nasr es-Serrâc, el-Lüma’; herkesin kendi branşında uzmanlaşması ve dînî ihtisâssız kimselerin fetvâ vermemesi kuralı — İmâm Şâfiî, er-Risâle
  • Dinin Dili ve Metropolit’le Gökçeada Hâtırası: Dînin dili Arapça’dır ve Kur’ân Arap toplumuna indirilmiştir — Yûsuf 12/2 (“Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik”); Fussılet 41/3; Zuhruf 43/3; Şuarâ 26/195 (“Apaçık Arap dili ile”); “Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik” — İbrâhîm 14/4; İmâm-ı Şâfiî, er-Risâle, Arapça’nın Kur’ân’ın lisânı oluşu; anadili Arapça olmayanın ibâdet ve duâyı anladığı dilde yapıp Arapça’yı öğrendikten sonra asıl dile dönmesi — Ebû Hanîfe’nin bu meseledeki esnekliği — Mergînânî, el-Hidâye; İmâm Muhammed eş-Şeybânî, el-Câmiu’s-Sagîr; Gökçeada Metropoliti ile hâtıralar — Ekümenik Patrik Bartholomeos (İstanbul 270. patrik); Gelibolu iftârlarına icâbet — kültürlerarası diyalog; Paulo Bizim (Paulus) Kilisesi, Gökçeada’da tarîhî Aya Mamas manastırı — Alexandros Georgios Paschalidis; Cebrâîl-Mikâîl kapıları menkıbesi ve “bayındır (Beyoğlu) çocuğuyum, buraya giremezsin deyince girerim” nüktesi; İncîl’de “deveyi iğne deliğinden geçirebilirsiniz ama kalbinde dünyâ sevgisi olanı hidâyete erdiremezsiniz” âyeti — Matta 19/24; Markos 10/25; Luka 18/25; İslâm paralelleri: A’râf 7/40 (“Cennete giremezler, deve iğne deliğinden geçinceye kadar”); Câsiye 45/23 (hevâsını ilâh edinen); kıblelerin dünyâ sevgisi — “Hubbu’d-dünyâ re’sü külli hatîetin” (Deylemî, el-Firdevs 2/240); Saroz körfezi, lüfer balığı ve Metropolit’in dinini yaşama îkâzı — “Dinin kıymetini bil” sözünün tasavvufî derinliği; Arapça Allâhu Ekber ifâdesinin İngilizce “God is Great” tercümesiyle kaybolan derin lâhutî mânâ — Kuran’ın i’câz-ı Kur’ân doktrîni — el-Bâkıllânî, İ’câzü’l-Kur’ân; Abdülkâhir el-Cürcânî, Delâilü’l-İ’câz; sohbet kapanışı: Hayırlı geceler ve El-Fâtiha ma’a’s-salavât âdâbı

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, Velâyet, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı