Tevhîd Açılışı ve Zikrin Ardındaki İlhâmlar
Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak gündüzünüze hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammedî, Hakk’ı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakkı, hak bilip hak yolunda mücâdele edenlerden eylesin. Batılı, batıl bilip batılla cihâd edenlerden eylesin. Rabbim yeryüzünde kelime-i tevhîd hâkim oluncaya kadar bizleri de o yolda mücâdele eden kullarından eylesin. Cenâb-ı Hak arz, İslâm hukukuyla hukuklanıncaya kadar gayret gösteren, mücâdele eden, cihâd eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi afv-ü mağfiret eylesin. Cümlemizin tövbelerini de sahih eylesin. Tövbelerinden geri dönenlerden eylemesin. Rabbim cümlemizi son nefesimize kadar buyurun. اَيْشَدُ وَلَّا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَيْشَدُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ diyerek yaşamayı ve son nefeste de böyle diyerek ölmeyi nasip eylesin.
Allâh hepinizden de râzı olsun inşâallâh. Hem çaylarınız için hem sohbet edelim ya. Varsa sorusu olan sorsun. Söyle Yusuf. Efendim toplu zikrullâh halakasında veyahut da zikrullâhın hemen ardında oturduğumuzda o anlarda gelen ilhâmlar, havâ hâtırları şeytan karışabilir mi? Veyahut da nefis devreye girebilir mi? Girebilir, karışabilir. Bu şahsın kendisiyle alakalı. Şahsın kendisi zikrullâhı ne kadar verdi ne kadar vermedi, ne kadar sekr hâli yaşadı zikrullâh da ne kadar yaşamadı, ne kadar ayıktı, ne kadar sarhoştu bu onunla alakalı. Bunun bir matematiği var mı? Yok. Yok. Bunun matematiği kalp. Kalp de matematiğe uymaz. Akıl matematiğe uyar, kalp matematiğe uymaz. O yüzden bir kimsenin normalde o kalbi alışverişleri, kalbi tecelliyatları o kimsenin kendisiyle alakalıdır.
Kimine az olur, kimine çok olur, kimine çay kaşığından olur, kimine kepçe ile olur. Bu o kimsenin kendi ihlâsı, samimiyeti, günlüğü, aylığı, yıllığı, yaşantısı, o esnada Allâh’la olan muhabbeti, ilişkisi hepsini de bağlar. Kişi kendinde bunu mesela Kur’ân Sünnet’e vurdu, harâm bir şey yok. Kalbine gelen şeyle amel edebilir mi? Eğer harâm değilse amel edebilir. Tevile ihtiyâcı var mı? Tevile ettirirse daha hoş olur ama ettirmezse de normalde karını zararını düşünmeden uygulayacak, öf demeyecek ama. O zaman kar zarar düşünmeden, kar zararı hesaplamadan öf demeyecek. Birisi mal satıyor. O esnada bir müşteri geldi. Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri malı ver buna dedi. Verdi, mal battı. Bundan şöyle bir şey çıkartamaz.
Battı. O kimse ne düşünecek o esnada? Diyecek ki bunda hikmet vardır, belki de bu benim malım temiz değildi, Cenâb-ı Hak beni temizledi. Böyle mi düşünecek? Yoksa vay ya ben nereden uydum bu kalbi hale, bak gördün mü malım battı mı diyecek. Ya da ey pîrlerin pîri, sen desen ki malı denize dök gider denize dökerim mi diyecek. Kalbi vâridâtlar, kalbi tecellilerin bir kimse uyabilir mi? El cevap uyabilir. Şimdi yanındakilere okulda böyle öğretmezler. Derler ya rüyâyla amel olmaz diye. bu kalbi vâridâtlar da aslında rüyânın içindedir. O rüyâyla alakalı hadîsleri iyice incelediğimizde, uyanıkken görülen rüyalardan da bahsedilir. Öyle olunca o kalbi vâridâtlardır. Kalbi vâridâtlara uyulur mu? El cevap uyulur.
Uyulmasa bir şey gerekir mi? Gerekmez. Şerîaten söylüyorum. El cevap uyulur dedim mânâ olarak. Çünkü sahâbeden bir kim(se) Hazret-i Ömer Efendimiz de gördü, bir başkası da gördü.
Kalbî Vâridâta Uymak ve Rüyânın Delâleti
Ezanın rüyalarını da gördüler, okuyan Hazret-i Bilâl-i Habeşî oldu. Rüyayı normalde ezanın rüyâda gördüler. Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazreti o rüyâ itibar etti, uydu. ona normalde o itibar etmesi, ona uyması, sahih rüyaya tâbi olunacağına işaret. Ve delil olduğuna işaret. Bunun gibi Yusuf Aleyhisselâm’ın da rüyâları var. Diğer peygamberlerin rüyâları var. Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin rüyâları var. Uyulabilir mi? El cevap uyulabilir. Ama bir kimse uymazsa Muhammedî ümmeti olarak ona bir şey olur mu? Bir şey şuradan olmaz. Ama mânâ olarak, sûfîlik olarak olur. Hakikaten mi olur? sûfîlik olarak uyur. Normalde olur. Onun yapacağı şey belli. Neden bir Üstad gerekli?
Üstad o yüzden gerekli. O gidecek rüyâsını üstadın veya o vâridâtını üstadını anlatacak. O da diyecek ki bunu yap veya yapma. Ona o hükmetsin, kendisi hükmetmeyecek. Kendisi hükmetmeyince kendisi sorumluluktan çıkmış olur. Çünkü gitti bilmiyor, bilmediği zikir ehline sordu. Rüyâ tevilini bilmiyor, rüyâ tevilini ehil olanı anlatınız dedi hadîs-i şerîfte. Gitti ehil olanı anlattı, sorumluluk ondan çıktı. Mesela görür kimisi rüyâsında filancı evliyâ gördü gel beni ziyaret et dedi. Örnek. Rüyanın zahirine göre bakarsa o kimse gidecek, onu ziyaret edecek. Ama içinde onun rumûzları vardır. Ama normalde o rumûzu bilen bir kimse, hadi üç ihlâs bir Fâtiha oku onun ruhaniyetine. Tamam bitti gitmesine gerek yok.
Bunun gibi. O rüyayı mesela tevil ettirme aşamasında, orada mesela rüyânın bir bayatlaması, son kullanma tarihi gibi bir şey var mı? bunun normalde bazı rüyâlar vardır, anlık hükmedilmesi gerekir. O esnada onu söyleyecek. O yüzden üç aşağı beş yukarı bizim bütün iletişim kanallarımız açık şimdi. Önceden dervişler şeyhin dizinin dibinde dururmuş, aynı şehirde olurlarmış. Aynı şehirde oldukları için hemen gidip mürâcaat etmeleri kolaymış. Benim ilk derviş olduğum zaman da normalde başka şehirde de olsa hemen gidemiyordun. Böyle bir sıkıntı da vardı. Ama şimdi öyle değil, şimdi her türlü iletişim açık. Örnekliyorum ben perşembe gün burada oturuyorum. İşim bitince kadar buradayım. Kim ne söyleyecekse söyleyecek mâkul dâirede durumunu anlatacak.
Gerekli bir şeyse, gerekli görür görmez, üstat gerekli görür görmez, o onun bileceği iş. Buna daha önce mesaj yoluyla yazabilirsiniz demiştiniz ama bu sanki mesaj yolu biraz daha şey mi, yüz yüze mi anlatması lazım? Rüyanın en, dervişliğin en sahîh hali odur. Dervişliğin en sahi hali yüz yüzedir. Gelir dersin, haftanın bir günü ders var, örneğin perşembe günü. Gelir dersini yapar, varsa soracağı anlatır, sorarak gider. Her hafta gelemedi, iki haftada bir geldi, iki haftada bir gelemedi, üç haftada bir geldi. Muhakkak gelir, görüşür, konuşur, varsa soracağı sorar. Ama bazı şeyler vardır, anlıktır. O zaman da yazacak eğer ulaşamıyorsa. Okumadığımı zannederler, ben okuyamazsam dahi birisini görevlendiriyorum.
Sen oku, bana diyorum önemli gördüklerini bana at diyorum, atıyorlar mesela. buna bir bak, buna bir et diye. şey değil, ben bu konuda… görülerini gelip anlatmakta bir sakınca yok yani. Yok. Mesaj yazmak zorunda değil. Yok, mesaj yazmak da zorunda değil, sayfada paylaşmak zorunda değil. Bir kimse gelir anlatabilir, problem yok. Teşekkür ederim. Hem çaylarınız için. Efendim bir Âyet-i Kerime ile ilgili izniniz olursa sormak istiyorum.
Âl-i İmrân 31 — Allâh’ı Sevmek ve Peygamber’e İttibâ
Âl-i İmrân sûresi 31. âyet. Âyet-i Kerime’de. اَوْزُ بِاللَّهِمْنِ شَيْطَانِ الرَّجِمْ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ Kul emrin muhatabı Peygamber Efendimiz, tefsirlere andığımız geldi ki, Ey Muhammed! Eğer Allâh’ı seviyorsanız, فَتَّبِعُونِيِ Bana uyunuz. Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allah günâhları bağışlayan ve merhamet edendir. İzninizde burada dört tane virgül var efendim. Anlayabildiğim kadarıyla hata ediyorsam sizin izninizde tövbe ediyorum. Allâh’ı sevmek ne demek? Allâh’ı sevmenin ön kabulu, ön şartı olarak Cenâb-ı Allâh, Peygamber Efendimiz’e Fettebiûnî, Peygamber Efendimiz’e az önce sizinle buyurduğunuz ittibâyı, uymayı ön sürmüş. Bu iki şart gerçekleşirse Allah da sizi sever buyurmuş.
Allâh’ın bizi sevmesini demek, Peygamber Efendimiz uymamızı da demek. Bu üç şartı yerine getirdiğimiz zaman dahi demek ki bir insan günâh işleyebilir ve Allah günâhlarınızı bağışlasın diye Cenâb-ı Allâh eklemiş. ve’llâhu gafûrun rahîm diye bitmiş efendim. Buradaki dört virgülü ben izninizde sormak istiyorum efendim siz. Şimdi Allâh tırnak içerisinde mefhûmu somut bir kavramdır. Allah eşittir nedir? Allah’tır. Bakın Allah eşittir. Soru işareti nedir dediğimizde ona verilecek olan cevap deriz ki Allah’tır. Allah somut bir kavram olunca onu sevmenin yine somut bir tecelliyyât olması lazım. Bu insanları aldatır. şimdi bütün insanlar kendince bütün herkes Allâh’ı sevdiğini söylüyor. Çünkü Allah somut bir kavram olunca tabiri caizse kendi hevâ heveslerinin aldanışlarını Allâh mefhûmunun arkasına koyuyorlar saklanıyorlar.
Cenâb-ı Hak bu boşluğa düşmesin insanlar diye Somut olan Allah sevgisini soyuta çeviriyor kendisi. Diyor ki ey Muhammed de ki eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz. Bakın buradaki o soyut Allâh kavramını soyut sevgi kavramını Cenâb-ı Hak somutlaştırdı. realiteye döndürdü. Gerçeğe dönüştürdü. Dedi ki Allâh’ı sevdiğini söyleyen kimse Resûlüne ittibâ edecek. İttibâ etmek. İttibâ etmek ona komple uymak. Bakın ittibâ uymakla alakalıdır. sen peygambere uyacaksın. Aklına değil fikrine değil bilgine değil hevâ hevesine değil nefsine değil Ahmet’e değil Mehmet’e değil bakın herhangi bir kimseye değil hatta bunu daha ileri götürebiliriz. Şeyhine değil. İttibâ direkt peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine teslîm olma.
Ona uyma. Her şeyinde. Biz şeyhe normalde intisâb ederiz peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine ittibâ etmedi uymada hata yapmayalım diye. O da bir peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin yolcusu oldu diye yolcusu diye. Şeyhe bizim intisâbımız bu yüzdendir. o kimse ve şeyhe olan intisâb şeyhe olan itâ’at peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünneti içerisinde olma zorundadır. Çünkü Cenâb-ı Hak kendisine olan o sevginin soyutsal tecelliyyâtının gerçekleşmesini peygambere tabi olmaya bağlamış. Peygamberine ittibâ etme. Uymaya bağlamış.
Peygamber’e Uymak: Âyet-i Kerîmenin Dört Virgülü
Peygambere uyacaksın. O ağzına nasıl su aldıysa öyle alacaksın. Ya ben ağzım öyle çalkılarım mı? Yok hayır öyle çalkılayamazsın. Sen hazreti peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ağzına nasıl su alacaksan öyle su alacaksın. O nasıl yürüdüyse öyle yürüyeceksin. Eğer Allâh’ı sevme iddian var ise o yolda isen senin hayatın Sünnet-i Seniyye uygun olacak. Senin yemen içmen oturman kalkman konuşman sohbet etmen her şeyin Sünnet’e uygun olacak. Ondan sonra Cenâb-ı Hak seni ne yapacak affedecek. Öyle değil mi? Ondan sonra âyet-i kerime ne geliyor? Allah da sizi sevse. Evet. Sonra ki üçüncü adım ne? Allâh’tan. Allah da sizi sevsin. Ve Allah sevdikten sonra siz afv-ü mağfirete uğrayacaksınız.
Çünkü Allah sevmediklerinin afv-ü mağfirete uğratır mı? Hayır. Allah zâlimleri affetmez. Allah şirk üzerine duranı affetmez. Allah harâmda ısrar eden affetmez. Bakın Allâh’ın affetmeyecek. Allah her şeyi affeder. Şirkten geri döner. Tövbe edersen her şeyi affeder. Ama sen şirkte ısrar edersen, günâh-ı kebârede ısrar edersen Allah seni affetmez. Günâh-ı kebârede ısrar ettiğin için. Tövbe ettin ben bir daha bu günâhı işlemeyeceğim dedin. Allah affeder seni. Çıktın işledin. Ayrı işledin, gene işledin. Ayrı mesela. Şurada herkesin hata yaptığı bir şey şu. Bilhassa sûfîlerin üzerinde hata yaparlar. Bunlar nasıl Allâh’ı seviyor? Bunlarda günâh giriyor. Arkadaşlar Allâh’ı sevenler de günâh girer. Peygamberi sevenler de günâh girer. sahâbeden bir kimse vardı da ara sıra içiyordu ya.
Ara sıra da değildi o. İçiyordu devamlı. Onu anlatırken ara sıra diyor. İçiyordu. Bizim gibi sarhoştu o da. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. kaç sefer ona tazir cezası verdi. değnekle vuruluyor. Çünkü normalde evinde içse değnek falan yemeyecek. Bu kafayı çekiyor çıkıyor dışarı. Sahâbe. Yine böyle bir şey yaptığında sakın ha siz de böyle için demiyorum size. Öyle sakın ben de o sahabedenim ben de bir kafayı doğrultayım. Öyle bir şey yapmayın. sıkıntı yok. Ama burada böyle bir eksikliğe yanlışlığı düştüyse bir kimse onu da hor ve hakîr görmeyin. O yüzden anlatıyorum şimdi bunu. Yine böyle tazir cezası yine bu değnekle değnekleniyor. O esnada sahâbeler Allâh seni kahretmesin deriz ya böyle hani.
Sen yine mi aynı şeyi yaptın? Bu ne gibisinden böyle söyleyince Allah Resûl’ü sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. onu küçümseyen sahâbelere diyor durun. O diyor. Allah ve Resûlünü sever. Bakın o Allah ve Resûlünü sever. O zaman o Allah ve Resûlünü seven bir kimse hata yapar mı? Cevap yapar. Eksiklik yapar mı? Yapar. siz yine yapmayın ama arada iki kadeh attı adam. Şimdi normalde ham sofular adamı tart ederler. Ben derim ya gel sen bana. Sen gel. Seni herkes hiç kimse içine kabul etmez. Ben kabul ederim gel sen. Seni herkes halakadan atar. Ben atmam sen gel. Ben öyle sarhoşlara canım kurban benim. Gelsin onlardan hiç zararı görmedim bugüne kadar ben. Hep ham sofulardan zararı gördüm. Ben ciddi ciddi söylüyorum.
Burada var mı medreseden gelen? Elini kaldırsın medrese tahsili görüp de buraya gelen. Medrese tahsili görüp gelen var mı? Sen nerede okudun medreseden? Medrese medrese yavrum. Oğlum orada bol şimdi beni ağzın bozdurma siz bol bol deri topladınız orada. Allâh Allâh. Beni şimdi konuşturma şimdi sen de. Sen deri medrese orası. Sen ne alakası var? Beni patlatma lan molla. Allâh iyiliğini versin senin. Estağfurullah el-Azizim ya Rabbi ya. Estağfurullah el-Azizim ya Rabbi yâ Resûlallâh. Hala da aynı deri topluyorlar bol bol. Estağfurullah el-Azizim ya Rabbi yâ Resûlallâh. Estağfurullah el-Azizim ya Rabbi yâ Resûlallâh.
Ham Sofu ile Sûfînin Farkı ve Günâha Merhamet
Şimdi o böyle o ham sobu kaba softa derler ya onlar insanları iterler. Ama o sûfînin özü onu itmez. meşhur dur ya sûfîlerin arasında. Eğer her günâh işleyen her günâh işleyen içki içenler gibi etkisi olsaydı bütün insanlar sarhoş dolaşırdı. Eğer her günâh işleyen her günâh işleyen içki içenler gibi etkisi olsaydı bütün insanlar sarhoş dolaşırdı. Ayık olan kimse olmazdı derler ya eskiler. gıybet eden gıybet etmek içki içmekten de zina etmekten de daha şedid günâh. Gıybet etmek. Şimdi gıybet edenlerin gıybet bu içki gibi tesir olmuş olsaydı insanların üzerinde sokaklarda yürüyen olmazdı herkes yıkılırdı. Yıkılırdı herkes veya iftira atan. Yıkılırdı sokaklarda hiç kimse işine gücüne bile gidemezdi.
Adam evinden çıkamazdı. Sebeb evde başlıyor gıybet daha. Dışarı çıkmasına gerek yok. Şimdi günâh işleyecek mi insanlar? İşleyecekler. Ve o Allah ve Resûlüne sevgisine mâni mi? Değil. Ama böyle hamlık yaparsa bir kimse bir günâh işleyen bir kimsenin hemen tart eder, hemen red eder. Değil. Hepimiz için günâh kapısı açık. Herkes için günâh kapısı açık. Peygamberler hariç. Geçmiş peygamberlerde günâh yoktur. Küçük zelleler vardır. Hatalar. Yûnus Aleyhisselâm’ın Allâh’ın emrini beklemeden beldeyi terk etmesi gibi. Küçük hatalar. Hazret-i Muhammed Mustafâ’da sallallâhu aleyhi ve sellem’de o da yoktur. Biz onun üzerinde de küçük zelleler vardı, hatalar vardı. O tövbe etti, Allah onu affetti düşüncesine ben şey değilim.
Kabul edenlerden değilim. Onu dîn et, ilâhiyat, yeni yetime, bu kendisini dîn âlimi gören cahiller böyle söylüyorlar. Ve yetiştirdikleri öğrencilere de bunu söylüyorlar. Diyorlar ki Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın hata işledi. O da yanlışlık, eksiklik yaptı. Ama tövbe etti, Allah affetti onu diyorlar. Biz, ben buna katılanlardan değilim. Son nefesime kadar da katılmayacağım. Çünkü Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberî sıfatlarıyla alâkalı bu cümleye katılmıyorum. O zaman bu cümleye katılmıyorum. Bu zemine katılmıyor. Bu zemine katılmıyor. Bu zemine katılmıyor. Bu zemine katılmıyor. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. ile alakalı yine Kur’ân-ı Kerîm’de o hiç hevâ ve hevesinden konuşmadı.
O ne dediyse, Cenâb-ı Hakk’ın Rabbinin emriyle yaptı ve etti. O yüzden zaten Peygambere ittibâ şarttır, uyma. onun abdest alışı dahi, abdest alışı dahi Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu ilim nedir? Onun, çok özür dilerim, tuvalete girip çıkması dahi, Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu ilim üzerinedir. Onun yemesi, içmesi, gülmesi, üzülmesi, hepsi de Allâh’ın ilmi üzerinedir. Onun heva hevesi yoktur üzerinde. O yüzden Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın bütün her şeyine ittibâ edilir, uyulur. Şurasına uymayız demeyiz. Bütün her şeyine uylur. Uyulduktan sonra zaten Allah onu sever. Şimdi Allah neyi sever? Allah kendisine îmân edip Habîbine uyanları sever. Çünkü, Cenâb-ı Hak Habîbinin üzerinde bütün sıfatsal tecelliyyâtını yağdırmıştır tabiri caizse.
Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hz. üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz sıfatları tecellî eder. Her daim. Tecelli etti, bitti değil. Bakın hâlâ da tecellî eder. Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz sıfatları vardır. Sonsuz sıfatlarının tecellî gâhıdır Hazret-i Muhammed Mustafâ. Birinci derecede. O yüzden çağlar üstü, zamanlar üstü, mekanlar üstü, âlemler üstü bir şahsiyettir Muhammed Mustafâ Sallallâhu Aleyhi ve Sellem. Şu çağ, bu çağ, o çağ, bu çağ, o perdeye, bu perdeye birinci gök, sema, ikinci gök, sema yok Arş’a, Levh-i Mahfûz, Kürsî, Kürsî’nin şurası, burası, şu katı, bu katı hiç hiç hiç önemli değil.
Hazret-i Muhammed Mustafâ’da Günâh Yoktur
Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın rûhâniyeti ve nûrâniyeti hem yaratılmış varlıkların üzerinde tecellî eder daha ileri söyleyeyim. Hem de henüz daha varlık sahasına geçmemiş olan yaratılacakların üzerinde tecellî eder. Hem de henüz daha ilmi ilahide olanların üzerinde tecellî eder. Burası sır bir noktadır. Bakın Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hz’nin rûhâniyeti ve nûrâniyetinin üzerinden Cenâb-ı Hak hem yaratılmış olan bütün varlıkların üzerinde tecellî eder. Onun üzerinden hem yaratılacak olan yaratılacak olanların daha yaratılmamış yaratılacak olanların üzerinden de tecellî eder. Henüz daha ilmi ilahide Levh-i Mahfûz’a henüz daha tecellî etmemiş Levh-i Mahfûz’a henüz daha gelmemiş olanların da üzerinde tecellî eder. siz Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ilahiyesine ulaşsanız Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ilahiyesine ulaşırken dahi Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın rûhâniyeti ve nûrâniyetinin üzerinden ulaşırsınız.
Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın rûhâniyetinin ve nûrâniyetinin olmadığı bir alan mümkün değildir. O yüzden bütün varlık bütün varlık Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın rûhâniyetinden ve nûrâniyetinin üzerinden yürür. Ve Cenâb-ı Hak bütün sıfâtsal tecelliyyâtlarının hepsini de Nûr-u Muhammedî’inin üzerinden tecellî ettirir. Diyeceksiniz ki burada bazıları sûfîliği bilmez burayı da bilmez. Der ki Allah Muhammed Mustafâ’yı ortak mı etti? Hayır! Allâh’ı tanımlamada ve birlemede ve bilmede Hazret-i Muhammed Mustafâ’a sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri zirvenin en üstündedir piramidin en üstündedir. Tecelliyat direkt onun üzerinden gider ve gelir. Öyle olunca sadece insanlar değil bütün âlemin varlığının üzerinde her ne var ise hepsi de Muhammed Mustafâ’ya ittibâ etmek zorundadır.
İster velev ki aklı kâmil olsun, insan olsun, velev ki aklı hayvan olsun, velev ki aklı cin olsun, velev ki aklı şeytânî olsun. Evet. ister şeytan aklı olsun, şeytan olsun, ister cinnî aklı olsun, cinnî tayfesinin tamamı olsun, ister melekût âlemi olsun, tamamı olsun, ister hayvanlar alemi olsun, tamamı olsun, ister insanlar olsun, tamamı olsun, isterse bir kısım varlıklar vardır semada. Birinci kat gökte, ikinci katta, üç, dört, beş, altı, yedi de değişik varlıklar vardır. Bu varlıklara melek deseniz melek diyemezsiniz, cinnî deseniz cinnî diyemezsiniz, insan deseniz insan diyemezsiniz. Farklı varlıklar vardır tecelliyyât olarak. Bir başkasına bir başka türlü görünür, bir başkasına bir başka türlü görünür, bu bizi bağlamaz.
Bu buradaki sohbette olanları bağlar, dinleyenlere bağlar, inananlara bağlar. O varlıklar dahi Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın rûhâniyeti ve nûrâniyetinin üzerinden tecellî eder.
Nûr-u Muhammedî: Bütün Varlığın Üzerinde Tecellî
Arş’a Kürsî dahildir buna. O yüzden varlığın hangi tecelliyyâtına yürürsen yürü, varlığın hangi derecesine gidersen git. Varlık da kendi içerisinde derece derecedir, tecelliyat da derecelere uygundur. Hayvanın varlık derecesi ile insanın varlık derecesi aynı değildir. İnsanın Kâmil’in varlık derecesi ile meleklerin varlık dereceleri aynı değildir. Meleklerin içerisinde nasıl en üstünü Cebrâîl ise ve en üstünü ise meleklerin aynı, melekler de kendi içerilerinde kategori kategoridir, dereceleri farklı farklıdır. Hepsi de melektir ama Hazret-i Cebrâîl bir tanedir. Derece açısından meleklerin hiçbirisi de Cebrâîl aleyhisselâm’ın derecesine ulaşması mümkün değildir. Mikâîl ile İsrâfîl ile Azrâîl ile ulaşması mümkün değildir.
Ama insânı Kâmil o meleklerin derecesinden yukarı doğru yürür. İnsân-ı Kâmil. O Kâmil akıl sahibidir. O bildiğiniz akıl sâhibi değildir. Ben onu kalbe bağlarım. O insanlar da kendi içerisinde derece derecedir. En üstünü Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır. Ondan sonra kitap ehli peygamberlerdir. Ondan sonra diğer peygamberlerdir. Bunun gibi nasıl sahabenin en üstünü Hazret-i Ebû Bekr ise, ondan sonra Ömer, Osman, Ali, Aşere-i Mübeşşere olarak derece biz koyuyorsak onlara, aynı zamanda da Pîr Efendiler olarak da dereceleri farklıdır. Zamanın kutuplarının dereceleri farklıdır. Üçlerin, beşlerin, yedilerin dereceleri farklıdır. Evliyâların dereceleri farklıdır. Kendi içilerinde dereceleri vardır. O yüzden mü’minlerin dereceleri, dereceleri farklıdır.
Ve mü’minlerin içerisinde sûfîlerin dereceleri farklıdır. O sûfîlerin de kendilerine ait dereceleri vardır. Ve onların yaşadıkları ayrı ayrı mânâ ne yapar? Ne yapar? Ve onların yaşadıkları ayrı ayrı mânâ perdeleri vardır. Cesetleri burada durabilir mânâ perdelerinde onların sizi gördüğünüz gibi değildir. O yüzden cesedi burada zikrullâh yapmış olsa dahi mânâ perdesinde, farklı farklı perdelerde, farklı derecelerde zikrullâh yapan sûfîler vardır. O yüzden o sûfîlerin dereceleri de malum ehline malumdur. Adam burada hepsi de bir yerde zikrullâh edebilirler. Ama mânevî olarak perdeleri farklı farklıdır, dereceleri farklı farklıdır. Kimisi birinci kat gökte, kimisi ikinci de, kimisi üçte, kimisi dörtte, kimi beşte Allâh’ı zikreder, kimisi altıda, kimisi yedide Allâh’ı zikreder.
Hepsinin de derecâtı kendi içerisinde farklıdır ama insandır, sûfîdir, derviştir. Bunların bütün derecelerini bütün hepsini de düşündüğümüzde topladığımızda hepsi de Nûr-u Muhammediyye’nin üzerinde yürür. Nûr-u Muhammediyye’nin kapsamadığı, kavramadığı hiçbir yer yoktur. Ve ne tarafa dönerseniz dönün, hangi hâle gelirse gelin, Muhammed-i Mustafâ’nın ayak izlerini görürsünüz, tabirimi hoş görün.
İnsân-ı Kâmil’in Derecâtı ve Mânâ Perdeleri
Yani onun rûhâniyetî ve nurâniyetînin her perdede, her tecelliyatî, her semâda, her katmanda var olduğunu görürsünüz ve biraz mânevî olarak yol yürüyen bir kimsenin sesini işitmesi, görüntüsünü görmesi, onunla konuşması, onunla görüşmesi bu mânâda gerçektir, hakikattir. Şimdi böyle olunca o Muhammed-i Mustafâ’a uyulması gereken yeganetek Cenâb-ı Hakk’ın peygamberidir. Bütün peygamberler de ona uyarlar. O peygamberlerin de imamıdır. O insanın imamı olduğu gibi peygamberlerin de imamıdır. Bütün peygamberler, bütün peygamberler onun arkasında namaza saf dururlar. Ve bütün peygamberler onun zikrullâh alakasında dururlar. Ve bütün peygamberlerin hepsi de Muhammed-i Mustafâ’ya ittibâ ederler. Hepsi de.
Bir tanesi dahi Hazret-i Muhammed-i Mustafâ’ya, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine ittibâ etmezlik etmezler. Kaldı ki Hazret-i Muhammed-i Mustafâ’a, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri İbrâhîm aleyhisselâm’ı çok sever. O dahi ona ittibâ eder. Âdem aleyhisselâm dahi ona ittibâ eder. O yüzden hangi tarafa nereye giderseniz gidin, Hazret-i Muhammed-i Mustafâ’ya uymak zorundadır bir kimse. Maddi olarak da mânevî olarak da. Burada sufileri ilgilendiren şey zahir sünnetler olduğu gibi, mânâda da Muhammed-i Mustafâ’ya ittibâ etme hükümlülüğü ve zorunluluğu vardır. Bundan haberi olmayan şeyhler, mürşidler adına siz ne derseniz deyin, bunlar ondan habersizse onlar da bunu bilmezler zaten. Bu ancak seyr-i sülûk çıkarmış üstadlar, mürşidler bunu bilir.
Seyri sülük çıkarmamış bu noktada seyr-i sülûk olmayan mürşidlerin bundan da haberi olmaz. Onlar da Hazret-i Muhammed-i Mustafâ’yı sallallâhu aleyhi ve sellem’i sadece hadîsler nezdinde tanırlar, mânâ noktasında tanımazlar. Neden? Çünkü seyr-i sülûk noktasından onlar 1. kat, 2. kat, 3. kat, 4. kat, 5. kat, 6. kat, 7. kat semâ’yı, onlar yol yürümemişlerdir. Onlar bu yolları yürümediklerinden dolayı oradaki sıfatsal tecelliyatların Hazret-i Muhammed-i Mustafâ’nın üzerinden tecellî ettiğine râm değillerdir, görmemişlerdir. Böyle bir şey anlamamışlardır, böyle bir şeyden haberleri yoktur. Onlar Sünnet-i Seniyye’yi sadece zahir noktada bakarlar. O da okudukları kadardır. Okudukları kadardır. Okumadığı yeri bilmez.
Hangi kitabı okuduysa ona göre ittibâ eder. Filancanın kitabını okumuştur, ona göre alır. Fişmancanın kitabını okumuştur, ona göre alır. Hakikati Muhammed-i Mustafâ’nın sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’nin rûhâniyetinden, nûrâniyetinden benim tabirime göre ağzından almamıştır. Onun ağzından almadığından dolayı öyle zaten bilgisi kitâbîdir, kalbi değildir. o Muhammed-i Mustafâ’ya tabi olmanın bir şerîaten tâbi olma, ittibâ etme vardır. Bütün herkes onu bilir. Onun kıldığı namaz gibi namaz kılarız, onun tuttuğu oruç gibi oruç süt arız, onun abdesti bozduğu gibi abdest bozarız, onun aldığı abdest alırız. Bu şerîaten tabi olmadır, ondan gördüğümüz gibi biz amel ediyoruz. Biz başımızın dörtte birinin üstünü mest ederiz.
Çünkü Hadîs-i Şerîfler böyledir, bu ilmen uymadır. Eğer siz onun nasıl başını mest ettiğini görürseniz bu size ölçüdür. O zaman siz onun, onu gördüğünüz gibi başını mest edersiniz. Bu da nedir? Bu da Ayne’l-yakîn derecesidir. O zaman onun Hakk’el-yakîn derecesi nedir? Direk onun ağzından almaktır. Çünkü Hadîs-i Şerîf’te, ”Benden gördüğünüz gibi” demiş. ”Benden gördüğünüz gibi” bu sadece yaşadığı o günkü sahabeleri bağlayan bir söz değildir. Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın sözü ebedi en geçerlidir. O zaman bütün insanlar Hazret-i Muhammed Mustafâ’dan görmeleri gerekir nasıl abdest aldığını. Zaten nasıl abdest aldığını görürse o zaman îmânı hakîkate doğru yol açar onun. O zaman onun peygamberi olan ittibası daha da sağlamlaşır.
Şerîat, Ayne’l-Yakîn ve Hakk’el-Yakîn İttibâsı
Onu hiç kimse geri döndüremez. Onu hiç kimse o halden de geri döndüremez. Bilgisi kitâbî olanı yoldan geri döndürmeniz kolaydır. Sebep? Çünkü onun önüne başka bir kitap koyarsınız. O der ki bu kitap daha sahilmiş. Buradaki daha sahilmiş der. O kitaba doğru yönelir o kimse. O kitaba yönelir. Ama Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı mânâ olarak gören kimse. ”Gördüğüme mi, dediğine mi” der. Bir çıt ilerisi ”Bana söylenileni duyduma mı” der. Yoksa ”Senin dediğine göre mi” der. sûfîlik bu manada Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya hem zahir hem bâtın olarak ittibâ etme, uymadır. Eğer bu uyma şerîaten hakîkaten, mârifeten böyle olursa o zaman Allah onu sever. Çünkü o uyan kimsenin üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları tecellî eder.
Aslında ona uyarken Allâh’a uymuştur. Hoca daha iyi bilir Âyet-i Kerime’de. ”Sana itâ’at eden Allâh’a itâ’at etmiştir” der. ”Sana uyan bana uymuştur” der Cenâb-ı Hak. O yüzden de ne olur? Allah onu sever. Demek ki Allâh’ın bir kimseyi sevmesi için o kimse Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya uyacak, ittibâ edecek çünkü. Bakın başka Âyet-i Kerime’de itâ’at der. Bu Âyet-i Kerime’de ayrı bir özelliği vardır. Başka bir Âyet-i Kerime’de Allâh’a itâ’at edin, Resûl’üne itâ’at edin. O Mâide sûresinde. Sizden olan emir sahipleri itâ’at edin der. Buradaki itâ’at, orada kelime itâ’attir. Buradaki itâ’at ile Âl-i İmrân’daki ittibâ farklıdır. Orada itâ’at, burada ittibadır. Orada neden itâ’attir? Orada hukuk vardır, zorunluluk vardır, mecburiyet vardır.
Orada düzen vardır, sistem vardır, kâide vardır. Orada itâ’at vardır. Orada da senin nefsine bırakmaz. Der ki ittibâ, sen uyumayı gerçekleştirmiyorsan uyuma kendiliğinden oluşan bir şeydir. O kendi kendiliğinden oluşan, kendisinin kendi kendisine uyuma. derim ya, sûfîlik gönüllülüktür. Dîn gönüllülüktür gerçekten. Ama bir kısım hayvani takım ittibâ etmez. O zaman itâ’at etsen der onu. O devlet baskısı gibidir. O zaman itâ’at etsen der. Orada hukuk girer işin içerisine. sufilikte ise ittibâ vardır. o kimse gönül râzılığıyla, severek o işi yapar. Bu ittibadır. Ve o sonunda bakın, müjde muhteşemdir. Müjde nedir? Allah da sizi sever. Burası muhteşemdir. Sen Hz. Peygambere ittibâ edersen, uyarsan, o seni sever.
O seni sevince seni temizler. Seni pîr-i pâk eder. Neyin varsa ne yapar, döker gider seni. Ve Cenâb-ı Hak sevdiklerini karşılıksız affeder. Bu işin bu tarafı, bir de bir tarafı daha var. O kimse Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya karşı, Cenâb-ı Hak’a karşı öylesine bir sevgi besler ki. Belki de tam ayak izleri uymayabilir ama sevgisi çok yüksektir. O sevgi onu kurtarır. O sevgi onu kurtarır. Ümidimiz de, umudumuz da o sevgidir zaten. Allah bizi onlardan eylesin. Cenâb-ı Hak cümlemizi Hz. Allâh’ın sevdiği kullarından eylesin. Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın sevdiği kullarından eylesin. Cenâb-ı Hak katından, meccânen nîmetlendirdiği kullarından eylesin. Katından meccânen lûtfettiği kullarından eylesin.
Bizim böyle bir sayılacak, edilecek, toplanacak bir şeyimiz yok. Rabbim katından lütfetsin inşâallâh. Katından affetsin. Katından rızıklandırsın. Katından zorluklarımızı kolaylığa çevirsin. Katından sıkıntılarımızı rahatlığa çevirsin. Katından darlıklarımızı genişlesin. Katından sığlıklarımızı derinleştirsin. Katından sevdiği kullarla bizleri beraber eylesin. Âmîn. Allâh râzı olsun inşâallâh. Eyvallâh.
İtâ’at ile İttibâ Farkı ve Metaverse Kâbe Şakası
Suûdî Arabistan Kâ’be-i Metaverse evrenine taşıyacağını açıklamış. Sanal âlemde yapılan hac, hac sayılır mı? Para alacak mı acaba ki? Diyânet bununla alakalı muhakkak bir kart isteyecek mi? Diyanetin kartı olmadan Metaverse’e giremezsiniz diyecek mi? İllaki eğer böyle bir şey olacaksa Suûd Havayolları mı tercih edilecek? Suûd Havayolları tercih edilirse o zaman daha mı Metaverse girirken hesapsız kitapsız girilecek? Metaverse girileceği zaman Diyanetin bir kartı olacak mı yakalarımızda, boynumuzda? Örnek. Tabi insanlara yeni yeni tartışmalar lazım. Bir de bunun tartışması olacak. böyle Metaverse’dan sonra Kâ’be’yi ziyaret ederse hacı, hac olacak mı, olmayacak mı? Değil mi? Normal değil. var ya Ramazanlarda bir evden püften bir konu bulup onun üzerine bütün Ramazân tartışma.
Şimdi bu da onun gibi. Bunu böyle şimdiden siz alevlendirmeyin. Ramazân’ı bekleyin. Ramazân gündemsiz geçmez çünkü bir gündem lazım. Şimdiden hazırlıyorlar. Üç aylara giriyoruz ya. O yüzden şimdiden hazırlanıyor Ramazân muhabbeti. Şimdi boy boy docentler, profesörler, hocalar, alimler, televizyonlara çıkıp Ramazân programlarına çıkıp bir de Metaverse tartışması. Haydi bakalım bununla alakalı Dîn Kurulu’nun ne dedi? Ahmet Efendi ne dedi? Mehmet Efendi ne dedi? Şu şunu dedi, bu bunu dedi. Ramazân’ı bununla geçeriz. Allâh muhâfaza eylesin. Böyle boş boş şeylere bakmayın. Millete gündem lazım. Millet doğal gazını ödeyemiyor, suyunu ödeyemiyor, elektriğini ödeyemiyor. Millet evine bakamıyor. Millet perperîşân.
Bir kısmı lüks içerisinde yaşıyor, sefâhat içerisinde yaşıyor. Bir yemeye bin lira, bin beş yüz lira, iki bin lira veriyor. Öbür tarafta insanlar elektrik paraları, küçücük bir eve dahi üç yüz lira, dört yüz lira, beş yüz lira gelmiş. Küçücük eve dahi doğal gaz dört yüz lira, beş yüz lira gelmiş. Millet saçını başını yolluyor. Bunun altından nasıl kalkacağız diye uğraşırken biz şimdi Metaverse tartışacağız. Bu şuna benziyor. Fâtih orduyu İstanbul surları’nın önüne toplamış, topları da dikmiş. Ondan sonra şeyler, ne o? Hristiyan dîn âlimleri İstanbul’un içerisinde melekler erkek midir, dişil midir diye onu tartışıyorlarmış. İslâm dünyâsında ne yazık ki böyle boş muhabbetler var. İslâm dünyası düşünmesi gereken, kafa yorması gereken, çalışması gereken, gayret etmesi gereken, akıl yürütmesi gereken, kafa kaldırması gereken, hayır böyle olmaması gereken yerleri bırakmış.
Bu tip şeylerle uğraşıyoruz. Böyle eften püften şeylerle uğraşıyoruz. Başka bir şey değil. Bakın eften püften şeylerle uğraşıyoruz. Allâh bizi affetsin. Her tarafımız böyle sanki İslâm olmuş da derdimiz buymuş gibi. Ülkede çocuk fuhşu 12 yaşa inmiş. 15’miş 12’ye inmiş. Ülkede 12 yaşındaki kızlar para karşılığında cinsel ilişkiye giriyorlar. Fuhuş yapıyorlar. Bunlar birinci derecede babaları pazarlıyor, anneleri pazarlıyor, akrabaları pazarlıyor. Birinci derecede. Evet. Bazı ülkelerde, yabancı ülkelerde kız çocukların fuhuş yaşı 9’a inmiş vaziyette. 9. Uzakdoğu’da 9, 9, 9 yaşında. Dünyâ bunlara bakmıyor.
Dünyânın Yedide Biri: Açlık, Fuhuş, Uyuşturucu, Terör
Dünyânın yedide biri uyuşturucunun pençesinde uyuşturucudan geçiniyor. Kullananlar, uyuşturucudan geçinenler, satanlar, torbacılar, üretenler, satanlar, kullananlar dünyânın yedide biri. Dünyânın yedide biri fuhuşla iştigâl ediyor. Fuhuşla iştigâl ediyor. Bildiğiniz fuhuşla iştigâl ediyor. Dünyânın yedide biri anarşînin içinde, bir terör örgütünün içerisinde, adı ne olursa olsun bunun, dünyânın yedide biri, dünyânın yedide biri aç. Bildiğiniz aç. Türkiye bunun dışında değil. Dünyânın yedide biri aç, aç arkadaşlar aç. Yedide biri aç, yedide biri uyuşturucunun içerisinde, yedide biri fuhuşun içinde, yedide biri terörün içerisinde. Türkiye bunun dışında değil. Türkiye bunun dışında değil. Acı olan da bu zaten.
Ve İslâm dünyâsına baktığınızda, İslâm dünyası açlık, adaletsizlik, yolsuzluk, İslâm dünyâsında terör, fuhuş, kumar, uyuşturucu ve içki ve eşcinsellik. İslâm dünyası bunun altında inim inim iniyor. İnim inim, İslâm dünyası bunun altında inim inim iniyor. Ve İslâm dünyası bunlarla ilgilenmiyor. Bunlardan söz etmiyor kimse. Zaten bunlardan söz eden kimsenin de ensesini de boza pişiriyorlar. Senden başka yok mu bunları dile getirecek diye? Ama acı olan bu. Acı olan bu. Ve ne yazık ki İslâm dünyâsında ve ülkede zenginler iyice zenginleşiyor, fukaraları iyice fukaralaşıyor gün geçtikçe. Bu makas açılıyor. Bunu kimse görmüyor, kimse konuşmuyor. Allâh bizi affetsin inşâallâh. Rüyada siz ve tanımadığım başka birisi bir şey yapmamızı isterseniz nasıl davranmamız lazım?
Misal her gün şu sûreyi oku. Üstadına danışacak herkes. Üstadınızı ilk gördüğünüzde onun sizin mürşidiniz olduğunu nasıl anladınız? Ben daha önce görmüştüm onu. Üstadınızla karşılaşana kadar başka üsatlarla tanıştınız mı? Zahiren tanışmadım hiç. Dervişlik yoluna yeni giren birisi, çevresi ve âilesi tarafından baskılanıyorsa kullandığı kelimeler ve üssup nasıl olmalı? Üstadının yanına gitmek için keskin konuşabilir mi? Keskinlik hiçbir zaman bir insana fayda sağlamaz. Bu yola yeni giren kimseler yavaş yavaş usulüne uygun konuşmaya dikkat edecekler. Kırmadan, incitmeden, dökmeden yol yürüyecekler. Bildiğimiz bu. Bir katılım bankasında çalışmaktayım. Katılım bankaları bilindiği üzere faizsiz bankacılık olarak bilinmekte ve İslâm’ın usullere göre faaliyet göstermektedir.
Bir katılım bankasında çalışan olarak görev almak câiz midir, düşünceleriz, nelerdir? İstediğiniz yerde görev alabilirsiniz. Bu noktada sıkıntı yok. İster katılım bankası olsun, isterse garanti bankası olsun, isterse maliye bakanlığında olsun, maliye işlerinde olsun, isterse kamunun herhangi bir yerinde görev yapsın, ister özel bankada yapsın, ister devlet bankasında. İsterse benim gibi ticâret yapsın. Değişmiyor bir şey. Halkımız bunu tam tespit edebilmiş değil. Arkadaşlar, kıymetli dostlar, kıymetli yol arkadaşlarım, kardeşlerim.
Lâik Devlet Tanımı, Katılım Bankaları ve Kapanış
Bizim devletimiz İslâmî bir devlet değil. Bizim devletimizin bütün kural ve kanunları anayasadaki gibi lâik demokratik insan haklarına dayalı bir hukuk devletidir. Şey bu, tanım bu. bu devletin kurumlarında bu ibareye uymayan hiçbir kurum yoktur. Diyânet İşleri Başkanlığı kurumu da lâik bir kurumdur. İlâhiyatlar lâiktir, imâm-hatipler layıktır, diğer liseler layıktır, bankalar, devlet kurumları hepsi de lâik birer kurumdur. Bunların hiçbirisi de İslâmî bir kurum değildir. Bunu kalkar bir yerde İslâmî bir kurumdur derseniz devletin düzenini, teokratik düzene geçişi evirmekten, çevirmekten savcılığın önünde kendinizi görürsünüz. Türkiye’de İslâmî bir kurum yoktur. Türkiye’de İslâmî bir teşkilat yoktur.
Türkiye’de Muhammedî İslâmî bir tarîkat yoktur. Evet, bunları kafamıza koyalım, yerleştirelim. Böyle bir şeyin var olduğunu söyleyen bir kimse Cumhuriyet Savcısı’nın önünde alır solu. Var olduğunu söyleyen kimse gelsin tartışalım. Ben onun olmadığını ona ispat edeyim. O yüzden böyle bir katılım bankaları var, bunlar faizsiz iş yapıyor. Ödemeyince ne yapıyor? Ben çok basit bir soru sordum, geldiler bana ödemeyince ne yapıyorsunuz? Siz dedim Türkiye Cumhuriyeti Devleti icra-iflas hukukuna bağlı değil misiniz? Evet dedim. Ne anladım ben bu işten? Zaten ödemeyince zaten yanıyor o kadeyfın altı dövüşsü de. Ödemeyince ne yapıyorsun? İcra-i veriyor musun? Veriyorsun. İcra-i iflas hukukuna bağlı mısın?
Bağlısın. Ne yapacaksın ki? Tırnak içerisinde ticârî olarak bütün herkes icra-iflas hukukuna bağlı mı? Bağlı. Bankada bağlı. Ne o? Katılım bankası denilen yerde bağlı. Değişmiyor bir şey. Aldanmayın böyle şeylere. Yok isim vermeyeyim şimdi Kuveyt Türk var, başka ne var? Albaraka var, Türkiye Finans var. Türkiye Finans hala daha var mı? Milletin parasını üttü de onlar. Ha o ihlâs da tamam. Şimdi Türkiye mi oldu adı? Aynı grup mu? Ha farklı. Tamam. Bir ihlâs vardı ya o böyle götürdüydü değil mi paraları? Evet. Ona gitmiş aklım benim. Örnekliyorum bunların hepsi de, hepsi de bir bankacılık yasasına tabiler, iki icra-iflas hukukuna tabi. Nerede bizim savaş? Savaş farklı bir şey var mı? Bir şey var mı?
Bankacı icra şeyler ne o? Bu Albaraka veya Kuveyt Türk bankacılık yasasına bağlı değil mi? Sesin gelmedi. Hepsi de aynı. Evet hata yapmamak için sorayım dedim. Teşekkür ederim. Hepsi aynı. Değişen bir şey yok o yüzden aldanmayın. Allâh bizi affetsin inşâallâh. O yüzden normalde böyle kalkıp da herhangi bir kurumu, herhangi bir vakfı, herhangi bir derneği, herhangi bir topluluğu. Evet. Öyle bir ek boru nasıl İslâmî diye düşünmeyin. siz bir vakıf kurarken dahi Türkiye Cumhuriyeti Devleti hukukuna uygun vakıf kuruyorsunuz. Bir dernek kurarken dahi siz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yasalarına uygun bir dernek kuruyorsunuz. Böyle kendi kendinize bir algıya kaptırmayın kendinizi. Allâh bizi affetsin.
Ben buradan rüyâ okumuyorum dedim ama hakkınızı helal edin. Efdalü’z-zikr fâ’lem ennehû. Lâ ilâhe illallâh. El Fâtiha ma ma’a’s-salavât. Âmîn.
Kaynakça ve Referanslar
- Tevhîd Açılışı ve Zikrin Ardındaki İlhâmlar: Sohbet açılışında okunan şehâdet-i tevhîd — Müslim, Îmân 41; Buhârî, Îmân 16 (“Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlullâh”); efdal zikir hadîsi — Tirmizî, Daavât 9; Nesâî, Menâsik 55 (“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh”); Hakk’ı hak, bâtılı bâtıl bilme duâsı — Müslim, Duâ 73; İbn-i Hibbân, Sahîh 3/244 (“Allâhümme erine’l-hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ahû, ve erine’l-bâtıla bâtılan ve’rzuknâ ictinâbehû”); Kelime-i tevhîdin yeryüzüne hâkim olması duâsı — Tevbe 9/33; Fetih 48/28; Saff 61/9 (“Bütün dînler üstüne galip kılmak için”); şeyh efendinin âhir nefeste şehâdet duâsı kalıbı — Ebû Dâvûd, Cenâiz 16; Hâkim, Müstedrek; toplu zikir meclisinde gelen ilhâm — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü Acâibi’l-Kalb (kalp-ilhâm-vesvese ayrımı); Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, Bâbü’l-Havâtır (havâtır-ı rabbânî, melekî, nefsânî, şeytânî dört menşe’); Hâris el-Muhâsibî, er-Riâye li-hukûkillâh (kalbî havâtırların imtihânı); sekr-sahv kavramları — Serrâc, el-Lüma’ (Kitâbü’s-Sekr ve’s-Sahv); Kuşeyrî, Bâbü’s-Sekr; İhlâs-samîmiyet mîzânı — Beyyine 98/5; Abdülkâdir-i Geylânî’nin mal-mülk imtihânı menkıbesi — Şattanûfî, Behcetü’l-Esrâr; İbn-i Receb, Zeylü Tabakâti’l-Hanâbile — Ganiyyü’l-Hak’kın îkâzı
- Kalbî Vâridâta Uymak ve Rüyânın Delâleti: Sâdık rüyâ ve nübüvvetin 46 cüz’ünden biri oluşu — Buhârî, Ta’bîr 2 (“Mü’minin rüyâsı nübüvvetin 46 cüzünden biridir”); Müslim, Rü’yâ 6; Tirmizî, Rü’yâ 1; rüyânın üç kısmı — Buhârî, Ta’bîr 26 (“Rüyâ üç türlüdür: Sâdık rüyâ, nefsin hadîsi, şeytândan olan”); rüya ta’bîrini ehline sorma emri — Müslim, Rü’yâ 15 (“Rüyâ ehline anlatılmadıkça kuşun ayağı üstündedir”); Dârimî, Rü’yâ 11; Ezân’ın rüyâ ile meşrû kılınması — Ebû Dâvûd, Salât 28 (Abdullâh b. Zeyd’in rüyâsı ve Hazret-i Bilâl-i Habeşî’nin okuması); Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/43; Tirmizî, Salât 25; Hazret-i Ömer radıyallâhu anh’ın aynı rüyayı görmesi — İbn-i Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ; Hazret-i Yûsuf aleyhisselâm’ın rüyâları — Yûsuf 12/4-6, 12/43 (Kral’ın rüyâsı), 12/100 (rüyânın tahakkuku); Yûsuf sûresinin “Kıssaların en güzeli” oluşu — Yûsuf 12/3; Hazret-i Peygamber’in altı ay süren mübeşşirât rüyâları — Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 3; Müslim, Rü’yâ 9; rüyâda Peygamberi görmenin hak oluşu — Buhârî, Ta’bîr 10; Müslim, Rü’yâ 10-11 (“Kim rüyâsında beni görürse hak olarak görmüştür, zîrâ şeytân benim sûretime giremez”); kalbî vâridât ve rumûzlarının üstâd ta’bîrine bağlanması — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 1. Cilt 216. mektûb (havâtır ta’bîri); Reşehât-ı Aynü’l-Hayât (Hâcegân silsilesinde rüyâ âdâbı); Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb; mürşidle iletişim âdâbı: eskiden dervişlerin şeyhin dizi dibinde oturması — Mustafa Fevzi, Risâle-i Tarîkat; modern iletişim araçları ile mürâcaat — çağdaş sûfî fıkhı
- Âl-i İmrân 31 — Allâh’ı Sevmek ve Peygamber’e İttibâ: Âl-i İmrân 3/31 âyet-i kerîmesi (“Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkümüllâhu ve yağfir leküm zünûbeküm; vallâhu ğafûrun rahîm — De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana ittibâ ediniz ki Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın; Allâh çok bağışlayan, çok merhamet edendir”) — Taberî, Câmiu’l-Beyân, Âl-i İmrân 31 tefsîri; Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb (“bu âyet muhabbet iddiâsının mîzânıdır”); İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm; Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân; Âyetin nüzûl sebebi: Mekke müşriklerinin ve Ehl-i Kitâb’ın “biz Allâh’ı severiz” iddiâsı — İbn-i Ebî Hâtim, Tefsîr; Nisâ 4/80 (“Kim Resûl’e itâ’at ederse Allâh’a itâ’at etmiş olur”); Haşr 59/7 (“Resûl size ne verdiyse onu alın; neden men ettiyse ondan da sakının”); Ahzâb 33/21 (“Andolsun, size Resûlullâh’ta güzel bir örnek vardır”); Nisâ 4/65 (Peygamber’e tahkîm şartı); muhabbet hükmünde ittibâ — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü’l-Mahabbe (muhabbet ancak mahbûba uymakla tahakkuk eder); İbn-i Kayyım el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn, Makâmü’l-Mahabbe; “Somut Allâh mefhûmu — soyut muhabbet — gerçek ittibâ” silsilesi — Ebü’l-Hasan eş-Şâzilî, el-Hizbü’l-Kebîr şerhi; Âl-i İmrân 3/132 (“Allâh’a ve Resûl’e itâ’at edin”); Nûr 24/56; Teğâbün 64/12; 4 Kapı 40 Makam’da Tarîkat Kapısı’nın ilk makamı: Pîr’e teslîm olmak — Hacı Bektâş-ı Velî, Makâlât, Tarîkat Bâbı (10 makam: tevbe, mürîd olmak, saç kesmek, libâs, nefs mücâhedesi, hizmet, havf, ümîd, hırka-sofra-seccâde, nasîhat-muhabbet); Erkânnâme; Buyruk
- Peygamber’e Uymak: Âyet-i Kerîmenin Dört Virgülü: Ağza su almak, abdest almak, oturmak-kalkmak: bütün hayât Sünnet-i Seniyye’ye uygun olacak — İmâm Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn; Âdâbü’n-Nebevî ve’l-Hikem; Peygamber’e ittibânın abdesten yemeye kadar tafsîli — Buhârî, Vudû’ 24-26 (Hazret-i Osmân’ın abdest ta’rîfi: “Rasûlullâh’ın aldığı gibi abdest alayım”); Müslim, Tahâret 3; Ebû Dâvûd, Tahâret 50 (başın dörtte birinin mesh edilmesi meselesi — Hanefî mezhebinin delîli İmâm Muhammed el-Câmi’u’s-Sağîr); Mâlikî ve Şâfiî mezheblerinde başın tamâmının mesh edilmesi farzı — Mâide 5/6 (“Başlarınıza meshedin” âyetindeki “bâ” harfinin ta’bîz mi, ilsâk mı olduğu ictihâd farkı); harâm-helâl mîzânında affedilen ile affedilmeyen günâh ayrımı — Nisâ 4/48 (“Allâh kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bunun dışındakini dilediği kimseye bağışlar”); Zümer 39/53 (“Ey nefslerine karşı haddi aşmış kullarım, Allâh’ın rahmetinden ümid kesmeyin; şüphesiz Allâh bütün günâhları bağışlar”); günâh-ı kebâirde ısrârın tehlikesi — Mücâdele 58/19 (hizbüşşeytân); Tevbenin şartları — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü’t-Tevbe (nedâmet, terk, azim, özür); Tirmizî, Kıyâme 49 (“Her âdemoğlu hatâ işler; hatâ işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir”); tevbenin tekrârı — Hadîs-i Kudsî: “Kulum günâh işler sonra ‘Yâ Rabbi beni bağışla!’ der, ben de bağışlarım; sonra yine işler, yine bağışlarım; yoluna dön, istediğini işle ki günâhın bağışlandı” (Buhârî, Tevhîd 35; Müslim, Tevbe 29); Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretinin genişliği — A’râf 7/156; Mü’min 40/3; Âl-i İmrân 3/135
- Ham Sofu ile Sûfînin Farkı ve Günâha Merhamet: Hazret-i Peygamber döneminde sık sık içki içen ve had cezâsı gören sahâbî kıssası — Buhârî, Hudûd 4, 5 (“O Allâh’ı ve Resûl’ünü sever”); Ebû Dâvûd, Hudûd 38; Sünenlerde Nu’aymân b. Amr ve Abdullâh b. Himâr rivâyetleri — İbn-i Hacer, el-İsâbe; haddi tatbîk edenlerin onu lânetlemesi üzerine Peygamber’in îkâzı: “Ona lânet etmeyin, vallâhi bildiğim kadarıyla o Allâh’ı ve Resûl’ünü sever” — Buhârî, Hudûd 5; Fethu’l-Bârî, Bâbu mâ yukrahu mine’l-la’ni; içki, zinâ ve gıybetin “sarhoşluk etkisi” olsaydı insanların hepsinin yıkılması — sûfî darb-ı meseli; Ahmed b. Hanbel, ez-Zühd; gıybetin zinâdan da şedîd oluşu — Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân 5/307 (“Gıybet zinâdan daha şiddetlidir”); Hucurât 49/12 (“Birbirinizi gıybet etmeyin; sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?”); Müslim, Birr 70 (gıybet tanımı); Ham sofu ve kaba softa’nın sûfî lîteratüründe anlamı — Serrâc, el-Lüma’; Kuşeyrî, er-Risâle, Sûfî ve Müteshavvif farkı; Hüccetü’l-İslâm el-Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü’l-Kibr (takvâ iddiâsı ile kibrin izâlesi); peygamberlerin zelleleri ve küçük hatâlar meselesi — Yûnus 10/98 (Yûnus aleyhisselâm’ın beldesini emir almadan terki); Enbiyâ 21/87; Sâffât 37/142; Ebû Tâlib Mekkî, Kûtu’l-Kulûb; İmâm-ı Fahruddîn er-Râzî, İsmetü’l-Enbiyâ; Enbiyânın mâsûm olduğuna dâir Ehl-i Sünnet akîdesi — Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid; Bâkıllânî, el-İnsâf
- Hazret-i Muhammed Mustafâ’da Günâh Yoktur: Peygamberlerin ismet sıfatı — Ebü’l-Mu’în en-Nesefî, Tabsıratü’l-Edille; Sa’duddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, Bâbü’n-Nübüvve; Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’in asla günâh işlemediğine dâir Ehl-i Sünnet akîdesi — Kâdî İyâz, eş-Şifâ, Fasl fî İsmeti’n-Nebî; Peygamber’in hevâ ve hevesinden konuşmadığına dâir âyet — Necm 53/3-4 (“O hevâsından konuşmaz, o (söyledikleri) bildirilen bir vahiyden başkası değildir”); İmâm Süyûtî, el-İtkân; bazı müsteşrik ve dekolonizatör ilâhiyatçıların Peygamber’in hatâ-sevâb fâili olduğu iddiâsının reddi — Sâid Foudah, Tedim Bünyâni’l-Muhaddis; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz sıfatlarının Hazret-i Peygamber üzerinde tecellî gâhı oluşu — İbn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, Bâbü’l-Hakîkatü’l-Muhammediyye; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-Kâmil (Hakîkat-i Muhammediyye); Aziz Nesefi, Kitâbü’l-İnsâni’l-Kâmil; çağlar üstü, mekânlar üstü, âlemler üstü şahsiyet — İbn-i Ebî Cemre, Behcetü’n-Nüfûs; İmâm-ı Şa’rânî, Levâkıhu’l-Envâr; Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Mecmua-i Mürâselât; Hazret-i Peygamber’in daha yaratılmamış mahlûkât üzerindeki ruhânî tasarrufu — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 3. Cilt 123. mektûb (ta’ayyün mertebeleri); Bâkıllânî, İ’câzü’l-Kur’ân; abdest alışı, tuvâlete girişi, yürüyüşü hep Cenâb-ı Hakk’ın ilmi üzerine — Buhârî, Vudû’ 10; Ebû Dâvûd, Tahâret 3 (tuvâlet âdâbı); Nesâî, Tahâret 18; İlmihâl edebi — Ömer Nasûhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli
- Nûr-u Muhammedî: Bütün Varlığın Üzerinde Tecellî: Nûr-u Muhammedî’nin varlığın menşeî oluşu — Abdulrezzâk el-Kâşânî, Istılâhâtü’s-Sûfiyye; Hakîkat-i Muhammediyye mertebesi — İbn-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem, Fass-ı Muhammedî (“İlk mahlûk, Cenâb-ı Hakk’ın nûrundan Peygamber’in rûhunu halk etmesidir”); Hadîs-i şerîf: “Evvelu mâ halakallâhu nûrî — Allâh’ın ilk yarattığı benim nûrumdur” (Kastallânî, Mevâhibü’l-Ledünniyye; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1/311); İmâm-ı Süyûtî, el-Hâvî li’l-Fetâvâ; melekler, cinnler, insânlar, hayvanât, cemâdât, melekût âlemi üzerinde Muhammedî tecellî — Sâid Foudah, Salâlü’s-Sûfiyye; melekler içinde en üstünü Hazret-i Cebrâîl, arkasından Mikâîl, İsrâfîl, Azrâîl — Nûr sûresi 24/36; A’râf 7/206; Enbiyâ 21/27; Hadîs-i şerîf: “Cebrâîl melâikenin efendisidir” — Tirmizî, Menâkıb; meleklerin derecâtı — Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü’l-Esrâr; İnsân-ı Kâmil’in meleklerden üstün oluşu — İbrâhîm 14/32-33 (Allâh’ın insâna Arş’ı emrine verişi); Bakara 2/34 (meleklerin Âdem’e secdesi); meleklerin derecesini aşan mü’min — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/260; 1. kat gökten 7. kat semâya seyr-i sülûk — İsrâ Mi’râcı rivâyeti, Buhârî, Salât 1; Müslim, Îmân 259-263; arş, Kürsî, Levh-i Mahfûz, Cennet, Cehennem tabakâları — İbn-i Kayyım, Hâdi’l-Ervâh; İbrâhîm aleyhisselâm ve Âdem aleyhisselâm’ın dahi Muhammed-i Mustafâ’ya ittibâsı — Muhyiddîn İbn-i Arabî, Fütûhât, Fass-ı Âdemî; Fass-ı İbrâhîmî; A’lâ 87/14-15 (tezkiye ve zikir)
- İnsân-ı Kâmil’in Derecâtı ve Mânâ Perdeleri: İnsân-ı Kâmil kavramı — Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-Kâmil; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-Kâmil fî Ma’rifeti’l-Evâhiri ve’l-Evâil; sahâbenin derecâtı: Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ali — Aşere-i Mübeşşere — Tirmizî, Menâkıb 25; Ebû Dâvûd, Sünne 8 (on sahâbînin cennetle müjdelenmesi); Pîr Efendilerin derecâtı — Kuşeyrî, er-Risâle, Tabakâtü’l-Meşâyih; Ebû Nuaym el-İsfehânî, Hilyetü’l-Evliyâ; Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; Abdurrahmân Câmî, Nefehâtü’l-Üns; Zamânın kutbu — İbn-i Arabî, Fütûhât, Bâbü’t-Abdâl; Üçler, Yediler, Kırklar — Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/322 (Ebdâl hadîsi — isnâd tartışmalı, mânâca sûfîler kabûl etmiştir); Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm; sûfîlerin kendi içlerinde dereceleri — Kelâbâzî, et-Ta’arruf; Serrâc, el-Lüma’ Tabakâtü’s-Sûfiyye; Sûfînin cesedinin burada, mânâsının farklı perdelerde oluşu — Rûmî, Mesnevî, 1. Defter (cesed-can ayrımı); Abdülgaffâr en-Nablûsî, Dîvân; Nûr-u Muhammediyye’nin kapsamadığı hiçbir yer olmayışı — Zümer 39/75 (Arş’ı hâmil melekler); İsrâ 17/44 (her şeyin tesbîhi); Ra’d 13/15 (kâinâtın secdesi); Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın ayak izlerini her perdede görmenin edebi — Muhammed Pârsâ, Risâle-i Kudsiyye; Alâeddîn Attâr, Makâmât; mürşide mâkul dâirede mürâcaat ve cevap alma edebi — Tenvîru’l-Kulûb
- Şerîat, Ayne’l-Yakîn ve Hakk’el-Yakîn İttibâsı: Yakîn mertebeleri — Tekâsür 102/5-7 (“İlme’l-yakîn, Ayne’l-yakîn”); Hâkka 69/51 (“Hakk’e’l-yakîn”) — İmâm Süyûtî, el-İtkân, nevâdir; Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât (yakîn maddesi); üç yakîn derecesi tasavvufta — İmâm-ı Kuşeyrî, er-Risâle, Bâbü’l-Yakîn; Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr; İbn-i Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn, Menzilü’l-Yakîn; şerîaten ittibâ (ilme’l-yakîn): namâz-oruç-abdest sünnet-i seniyye dâiresinde — İmâm Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ; Şâfiî, er-Risâle, sünnetin hüccetliği; âdâb-ı nebevî — İbn-i Mübârek, ez-Zühd; ayne’l-yakîn: nasıl abdest aldığını görerek öğrenmek — Buhârî, Vudû’ 24; hakk’el-yakîn: Peygamber’in rûhâniyetinden doğrudan almak — İbn-i Arabî, Fütûhât, Bâbü’r-Rü’yâ; Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1/43 (Üveysî tarîk); Abdülkâdir-i Geylânî’nin Üveysî intisâbı — Behcetü’l-Esrâr; “Benden gördüğünüz gibi abdest alın” hadîsi — Buhârî, Vudû’ 7; “Namâzı benden gördüğünüz gibi kılın” — Buhârî, Ezân 18; Müslim, Mesâcid 292; Peygamber sözünün ebediyyen geçerliliği — Âl-i İmrân 3/144; Mâide 5/3; imâm-ı muvakkit kimsenin sâbit oluşu — Hz. Muhammed Mustafâ, bütün çağları kuşatıcı şahsiyet — Sâdeddîn Taftâzânî, el-Makâsıd; “Kitâbî olanı yoldan döndürmek kolay, mânâyı gören sâbit kalır” — Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Mecmua-i Mürâselât; kitâbî bilginin ma’rifet ile farkı — Kelâbâzî, et-Ta’arruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf; Sünnet-i Seniyye’ye zâhiren ve bâtınen ittibâ — Ahmed b. Zerruk, Kavâidü’t-Tasavvuf
- İtâ’at ile İttibâ Farkı ve Metaverse Kâbe Şakası: İtâ’at âyeti: Mâide 5/92 (“Allâh’a itâ’at edin, Resûl’e itâ’at edin”); Nisâ 4/59 (“Sizden olan ulü’l-emre itâ’at edin”); Nisâ 4/80 (“Kim Resûl’e itâ’at ederse Allâh’a itâ’at etmiş olur”); itâ’at ile ittibânın Kur’ânî ayrımı — Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât (t-b-a ve t-v-a maddeleri); itâ’at: hukûkun gerektirdiği mecbûriyyet — Âl-i İmrân 3/32, 132; Enfâl 8/20; ittibâ: gönül râzılığı, severek ve isteyerek uymak — Şuarâ 26/214-215 (ittibâ ehlinin kanatları); Yûsuf 12/108 (“Bu benim yolumdur, basîret üzere Allâh’a dâvet ederim”); Tarîkat kapısında gönüllülük: “Dîn gönüllülüktür” — Bakara 2/256 (“Dînde zorlama yoktur”); Yûnus 10/99; Kâf 50/45; Hacı Bektâş-ı Velî Makâlât Tarîkat Kapısı: 10 makam (tevbe, mürîdlik, saç tırâşı, mücâhede, hizmet, havf, recâ, hırka-sofra-seccâde, nasîhat, muhabbet); Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-Nüfûs; Yûnus Emre Dîvânı (tarîkat âdâbı); muhabbet mükâfâtı: “O seni sever, pîr-i pâk eder, karşılıksız affeder” — Hadîd 57/4 (“Nerede olursanız o sizinle beraberdir”); Bakara 2/152 (“Siz beni anın, ben de sizi anayım”); Hadîs-i kudsî: “Beni bir karış yaklaşan kuluma ben bir arşın yaklaşırım” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2); Kâ’be-i Mükerreme ve hac farîzası — Âl-i İmrân 3/97; Bakara 2/196-203; 2022 Suûdî Arabistan Metaverse Kâbe projesi — Al-Arabiya haber arşivi (Şubat 2022); sanal âlemde tahkîkî ibâdetin mümkün olmadığı — Mâlikî, Hanefî, Şâfiî, Hanbelî mezheblerinin hac bedeniyyâtına bakışı: Hac fiili bedenlerle yapılır — Zühaylî, el-Fıkhü’l-İslâmî; Fâtih Sultan Mehmed devri Konstantinopolis’te Bizanslı teologların “melekler erkek mi kadın mı” tartışması — Gibbon, Decline and Fall, 68. bölüm; Runciman, The Fall of Constantinople
- Dünyânın Yedide Biri: Açlık, Fuhuş, Uyuşturucu, Terör: Çocuk istismârı ve fuhuş yaşının 12’ye (Uzakdoğu’da 9’a) inmesi — UNICEF Global Report on Child Trafficking; ECPAT International raporları; Türkiye İstatistik Kurumu TUİK Çocuk İstatistikleri; çocuk istismârının şedîdî günâh oluşu — Nisâ 4/10 (yetîm mallarını yemek); İsrâ 17/31 (çocukları öldürmek); İsrâ 17/32 (zinâ yasağı); babalar-anneler-akrabalar eliyle pazarlanma — The Economist Asia Pacific raporları; dünyâ nüfûsunun yedide biri açlık — Dünyâ Gıda Programı (WFP) State of Food Security; FAO Global Report on Food Crises (2022 verilerine göre 828 milyon aç); BM SDG-2 hedefi; yedide biri uyuşturucu sektöründe — UNODC World Drug Report; yedide biri fuhuşla iştigâl — ILO Forced Labour Global Estimates; yedide biri silâhlı çatışma/terör sarmalında — SIPRI Yearbook; Global Terrorism Index (IEP); zenginle fakîrin makasının açılması — Bakara 2/273 (“Kendilerini Allâh yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamayan fakirler için sadaka veriniz”); Haşr 59/7 (“Mallar aranızda sadece zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın”); adâletsizlik ve yolsuzluk — Nisâ 4/135; Mâide 5/8 (“Ey îmân edenler, hakkâniyetle şâhid olun”); İsrâ 17/35; fuhuş-kumar-uyuşturucu-içki-eşcinsellik İslâm dünyâsını da pençesine almıştır — Bakara 2/219; Mâide 5/90-91; A’râf 7/80-84; Hûd 11/77-83 (Lût kavmi); Enbiyâ 21/74-75; Neml 27/54-58; eşcinselliğin haram oluşu ve tövbe kapısı — Furkân 25/70-71; İslâm dünyâsının bunlara lâkayd kalışı — Muhammed Kutub, Câhiliyyetü’l-Karni’l-‘Işrîn; Seyyid Kutub, Ma’âlim fî’t-Tarîk; Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm; sosyal eleştiri: Türkiye’nin istisnâ olmaması — Mustafa Özbağ’ın “bunlardan söz eden kimsenin ensesini boza pişiriyorlar” îkâzı
- Lâik Devlet Tanımı, Katılım Bankaları ve Kapanış: Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeni ve lâik demokratik hukuk devleti tanımı — 1982 Anayasası, Md. 2 (“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzûru, millî dayanışma ve adâlet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir”); lâiklik ilkesi, Md. 174 (İnkılâp kanunları); Diyânet İşleri Başkanlığı’nın anayasal konumu — Anayasa Md. 136; Diyânet’in resmî lâik devlet kurumu oluşu — 633 Sayılı Kanun; İlâhiyat fakülteleri YÖK bünyesinde lâik müfredât; İmâm-hatip liseleri MEB denetiminde lâik eğitim ilkesi; Türkiye’de İslâm devleti, İslâmî teşkilât, Muhammedî tarîkat resmen mevcûd olmadığı — 677 Sayılı Tekke ve Zâviyeler ile Türbelerin Seddine Dair Kanun (1925); 6102 Sayılı Türk Ticâret Kanunu; İcrâ ve İflâs Kanunu (2004 Sayılı, 1932) — lâik ticâret hukukunun çerçevesi; katılım bankaları (Kuveyt Türk, Albaraka, Türkiye Finans, Ziraat Katılım, Vakıf Katılım) “faizsiz bankacılık” iddiâsına rağmen 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu’na tâbîdir — BDDK düzenlemeleri; faizsizlik ile icrâ-iflâs hukuku arasındaki tenâkuz tartışması — Mehmet Asutay ve sâir akademisyenlerin İslâmî finans eleştirileri; Bakara 2/275-281 faizin mutlak haramlığı; Âl-i İmrân 3/130; Nisâ 4/161; Rûm 30/39; faiz ile ticâret hile-i şer’iyyesi (muhall-müstehlik gibi) tartışması — Diyânet Dîn İşleri Yüksek Kurulu Fetvâsı; Yusuf el-Karadâvî, Fetâvâ Muâsıra; Mûrinehem el-Mevdûdî, el-Ribâ; Önder Gümüşlü vs. Türkiye’de İslâmî finans uygulamaları araştırmaları; dernek-vakıf mevzuâtı lâik hukuk dâiresinde — 4721 Sayılı Türk Medenî Kanunu (dernekler); 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu; İhlâs Finans’ın 2001 Krizi’nde mudî mağdûriyeti — BDDK raporları; sohbet kapanışı: Efdalü’z-zikr fâ’lem ennehû Lâ ilâhe illallâh — Müslim, Zikir 30; El-Fâtiha ma’a’s-salavât kapanış âdâbı — İmâm-ı Âzam meclis kapanışı tavsiyesi; Sürç-i lisân ettiysek affola tasavvuf âdâbı
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Nefs, Sülûk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı