Radikal-Ilımlı Ayrımı ve Kur’ân Hükmü
Selamun aleyküm, hayırlı akşamlar. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim son nefesinize kadar İslâm üzerine yaşayan, İslâm üzerine son nefesini veren, yeniden İslâm üzerine dirilen, inşallah Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde gölgelenen kullarından eylesin. Cenâb-ı Hak dillerimizi zikrinden, gönüllerimizin muhabbetinden eksik koymasın. Rabbim her daim kendisini zikreden, kendisine muhabbet besleyen, kendisini seven, kendisine ibadet eden kullarından eylesin inşallah. Cumartesi’leri bir süredir devam ettiğimiz, batılıların siyâsî İslâm dediği, bizim için İslâmî bir devlet, siyaset kurum kuruluşları nasıl olmalı veyahut da İslâm’da siyaset veyahut da siyâsî İslâm, siz buna ne derseniz deyin.
İslâm benim nazarımda İslâm’ın devlet başkanı seçimi, devleti nasıl olmalı nazarından bakıyorum. İnşallah faydalı oluyordur, kardeşlerimiz bundan faydalanıyordur. Bunu dinleyenler, inşallah kendi kafalarında varsa soru işaretleri, o sorularını bu minval üzerine sorabilirler. Şimdi geçen hafta o bir soru manzumesi var, öyle söyleyeyim, yaklaşık 40 kusur sayfa veya 40 sayfaya yakın, zannediyorum 28-29. sayfaya geldik. Az kaldı artık, inşallah bitince yine Mesnevillere devam edeceğiz inşallah. Geçen hafta paragraf başında bırak dedik, yine paragraftan devam ediyoruz. Büyük harflerle, peki ama İslâmî toplum nasıl kurulmalı, ben öyle anladım ya da kurmalı. İslâmî toplumu nasıl kurmalı? Soru işareti. bir topluluğu İslamileştirmeli, nasıl İslâmî olmalı toplum.
Ilımlı İslamcılarla radikaller arasında zıtlaşma, İslamcılığın bütün tarihine yayılmıştır. Siyasal iktidarın denetiminin gerekli olduğu konusunda hepsi birleşmektedir. İlımlılar tabandan İslamileştirme taraftarıdırlar. Bir yandan da yukarıdan aşağıya İslamileştirmeyi teşvik etmek için şeriatın yaşama sokulması, yöneticilere baskı yapmaya yönelirler. Bu elbennâ ve mevdûdinin politikasıdır. Eğer hükûmet şeriatın dışına çıkacak kadar kendi duasına yabancılaşırsa, bu durumda birey ayaklanma hak ve yükümlülüğüne sahiptir. Bu İslâm’ın devrimci yönüdür. J.S. Posito, parantez içerisinde Oxford Üniversitesi 1983. Tarih boyunca daha doğrusu İslâm’a inanan Müslümanlar güçlerini kaybettikten sonra yeniden Müslümanların güç kazanması, yeniden İslâm’ın yaşanır ve yaşatılması nasıl olmalı, bunun için bilhassa Osmanlı Devleti’nden sonra bunun değişik tartışmaları olmuş.
Çünkü her ne kadar Osmanlı Devleti zamanında devletin sınırlarının içerisinde İslâm tam olarak yaşanamamış olsa da, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra hiç yaşanmaz hâle geldi. Tabii Osmanlı Devleti’ni yıkmaya çalışan iç unsurlar, bunların içerisinde Arif Nihat Özür dilerim, bunların içerisinde Bediüzzaman Said-i Nursi de var, zamanın entelöktelleri var, bürokratları var, onlar da bu işin içerisinde girerlerken kendilerince Osmanlı’da bir şeylerin yanlış gittiğini, bir şeylerin doğru gitmediğini, bir şeylerle alakalı herkesin sıkıntısı vardı. Burada isimleri zikretmek istemiyorum. Tarihi sorumluluklarını almış vefat etmiş gitmiş kimselerin isimlerini saymanın bir anlamı yok. Ama nasıl bir İslâm olmalı, nasıl İslâmî toplumu bu noktada bilinçlendirmeli, bunun hep değişik tartışmaları olmuş.
Bir kısmı daha böyle demişler ki tepeden inme bir İslâm gelsin, bu bir ihtilal olabilir, bu bir kan aktaraktan olabilir, bu böyle bir zorlama ile olabilir. Ama biraz daha böyle sufi terbiyesi almış, sufi düşüncesine sahip olanlar, bunlar toplumun zaman içerisinde İslâm’ı öğrenip İslâmî bir bilince ulaştıklarından sonra böyle bir şeyin olması gerektiğine inanmışlar. Ve radikal unsur gibi görünen Ortadoğu’daki Müslüman kardeşler ve onun içinden çıkmış olan cihat örgütleri, Filistin’deki İsrail’in acımasızlığı, Mısır-İsrail savaşları, İsrail’in Golan Tepelerini işgal etmesi ve İsrail’in Filistinliler ve Müslümanlara karşı çok acımasız davranması, Batı’nın dağılmış olan Osmanlı’yı işgal etmesi Batı’nın dağılmış olan Osmanlı’daki topraklarda insanların canlarına, mallarına, namuslarına tecavüz etmesi ve Batı Osmanlı dağıldıktan sonra hem yerel Batılılar hem de Batılılarının teslim aldığı kimseler Ne yazık ki insanları Kur’ân’la ve Sünnet’ten uzak bir eğitim sistemine ve modeline tabi tutmuşlar.
Jacob’ın baskıcı bir layıklık getirip hem Kuzey Afrika’da hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’nun değişik ülkelerinde her türlü dini İslâm’la alakalı her şeye karşı çıkmışlar, buna savaş açmışlar. Layıklık adı altında ve layıklık adı altında insanların din özgürlüklerini ellerinden almışlar ve böylece bu baskı altında Müslümanlar kendilerince bir kısım Müslümanlar keskinleşmişler, tabiri Batı diliyle konuşacak olursak radikalleşmişler ve bu radikalleşme ilk önce Filistin’e başlamış çünkü İsrail’in acımasız ve hala da devam eden Filistinlileri topraklarından etme, onları katletme, onları öldürme, evlerini yıkma, onları yurtlarından etme bütün acımasızlığıyla devam edince insanlar oradaki İsrail terör devletine karşı mücadele etmek, topraklarını korumak, namusunu şerefini, haysiyetini korumak, İsrail terör devletine karşı kendisini muhafaza etmek için değişik radikal düşüncelere, bu fikriyata haklı olarak sapmışlar çünkü hangi toprağın sahibi olursan ol eğer ki sana zulmediyorsa ve senin kanını akıtıyorsa, evlerini yıkıyorsa sen de onlarla mücadele etme gereğini hissedersin, bu farzdır çünkü bir Müslüman için nasıl Anadolu’de işgale geldilerse Anadolu halkı tamamiyetle bu işgale karşı çıkmış, topraklarını, camisini, kutsalını korumak için bütün işgalcilere karşı büyük bir savaş başlatmış ve bu savaştan galip çıkmış ve kendi topraklarında aslında misaki milli sınırları değil bu ama velakin misaki milli sınırları olmamış olsa dahi kendince bir sınır oluşmuş ve bu sınırda devletini kurmayı başarmış ama devleti kurarken de belki de dış güçler, devleti tanzim etmişler nasıl kurulması gerektiği ile alakalı gibi gibi bir sürü tarihi hadiseler ve olaylar yaşarmış.
Şimdi böyle olunca yeniden İslâm’ın neş’ü neva bulması insanların nefsinde, yeniden İslâm’ın sokaklarda, şehirlerde yaşanması ve yeniden İslâm’ın hukukunun tecelli etmesi için Müslümanlar kendi bölgelerinde, kendi yerlerinde, para kendi olarak kendilerince bir şey yapmaya çalışmışlar ve tabi Batı İslâm’ın yeniden yaşanması ve yaşatması mücadelesi veren Müslümanlara zaten hemen anında terörist damgası, anında radikal İslâmcı damgası vurmakta. radikal İslamcıyı ile radikal olmayan İslamcıyı Türkiye’deki yerli unsurlara da baktığımızda onlar için radikal İslâmcı, Kur’ân’ın ve Sünnet’in hukuk ve hükümlerin uygulanmasını isteyenler, radikal İslâmcı, Kur’ân’ın hüküm ve hukuklarının uygulanmasını istemeyenler ise ılımlı Müslümanlar olarak nitelendiriyorlar.
Kur’ân-Sünnet Bey’atı ve Zenci Köle Hadîsi
Doğru değil. Nasıl doğru değil? Çünkü bir Müslüman Kur’ân’ın bütün Âyet-i Kerimelerine îmân eder ve Kur’ân’ın bütün Âyet-i Kerimelerinin yaşanması ve yaşatılması için mücadele etmekle mükelleftir, yükümlüdür. O yüzden buradaki Kur’ân nasıl yaşanacak, Kur’ân nasıl insanların içerisinde hayat bulacak sorusuna verilen cevaplarda aramalıyız. Bir kısım Müslümanlar demişler ki Kur’ân’ın böyle yavaş yavaş tedirci bir şekilde öğretilip yaşanmasını beklemeyelim. Evet ihtilal yapalım, tabiri caizse devrim yapalım ve İslâm’ı ülkeye getirelim. Tabii bu bilhassa İran’daki Hümeyni devriminden, ihtilalinden sonra bu daha da sıkça görülmeye başlamış ve hatta Hümeyni’den sonra Mısır’da bu daha da şiddetlenmiş.
Böyle olunca da yerel hükümetler bu kimselerin üzerinde, bu toplulukların üzerinde aşırı derecede baskılar yapmış ve baskıların neticesinde insanlar keskinleşmişler. O yüzden ben onları biraz böyle radikalizm olarak görmüyorum. Bu İslamileşmek, İslamileşmek veya dindarlaşmak veya İslâm’ı yeniden öğrenmek, yeniden tecrid etmek, yeniden Müslümanca bir hayat kurma özlemi bütün Müslümanların içerisinde vardır. Ama bu nasıl icra edilecek, yolu nedir bununla alakalı değişik tartışmaları olmuş. Hala da böyle bir ihtilalle olmasını isteyenler var. Ben onlardan değilim. Benim buradaki durduğum nokta insanların tabandan tavana doğru İslamileşmesi’dir ki bu Peygamber’in, salallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yoludur.
O tabandan tavana doğru bir dinileşme, dindarlaşma İslamileşme’yi öngördü. Tabii burada önemli olan bir nokta var. tepeden inme bir İslamileştirme nasıl olacak ve bunu nasıl tecelli ettirilecek. Bunlar tabii ayrı meseleler olarak nitelendirilmeli. Şurada şunu biraz açmak istiyorum. Eğer hükümet şeriatın dışına çıkacak kadar kendi duasına yabancılaşırsa bu durumda birey ayaklanma hak ve yükümlülüğüne sahiptir. Bu da İslâm’ın devrimci yönüdür. Bu pararrafı biraz açmak istiyorum. Şimdi kıymetli dostlar bu Allah’a itâat edin, Resulüne itâat edin, sizden olan emîr sahiplerine itâat edin ayeti kerimesi bunu tefsirciler genel olarak bu son itâat olan sizden olan emîr sahiplerine itâat edin ayeti kerimesini tefsir ederlerken bizden olan bu ulu emîr ve hatta itâat edilmesi gereken bu emîr sahipleri alimler, fakîhler, mürşidler, ordu komutanları, devlet başkanları, emirler, idareciler ve hakimler.
Normalde bunların hepsinde ulu emîr kavramının kapsamı içerisinde düşünmüşler ve öyle itâat etmişler, öyle tefsir etmişler. Ve gerçekten de bu ayeti kerimede ki ifade genel anlamda bir alt kademede ki emîr verme yetkisinde sahip olan herkesi kastediyor. o normalde İslâm’a göre evin reisi erkektir, kadının kocasıdır, çocuklarının babasıdır, o zaman o da evin içerisinde ulu emîr hükmündedir. Bir patron iş yerinde ulu emîr hükmündedir veya mahkemede bir hakim ulu emîr hükmündedir. Herkes onun hükmüne boyun eğmek zorundadır. Veyahut da savaşta bir komutan veya savaşta da olmasa askeri olarak bir komutan ulu emirdir, emîr sahibidir. Altındaki elinin altındakiler ona itâat etmekle yükümlüdürler. Veyahut da fakîhler, alimler, tefsirciler, bir tarikatın veya bir sufi topluluğunun başındaki üstadlar ulu emîr hükmündedir.
Ayeti kerime çünkü kim emretme yetkisine sahip ise onu ulu emîr olarak görür. Ve hadîs-i şeriflerde de kavramın bu hem halîfe ulu emîr hem de diğer mehsek sahiplerini de içine alacak şekilde rivayetler bulmak mümkün. Ama genel ilki olarak şu vardır. Kur’ân ve sünnete aykırı olmayan her konuda bu emirlere itâat etmek İslâm devletinde yaşayan tüm Müslümanların görevidir. Ve böyle olmakla beraber bugün hükümete karşı veya ulu emre karşı itâat nasıl olmalı ve bu itaatin dairesi ne olmalı tartışılabilir, konuşulabilir. Tabi bununla alakalı bu sohbeti takip edenler bizim genel düşüncemizi biliyorlar. Bu genel düşüncemiz nedir? Bir kimse seçilmiş olan devlet başkanına veyahut seçilmiş olan hükümete biat eder tırnak içerisinde İslâmî olarak biat eder.
Veyahut da bir kimse kendince bir mezheb imamına ve mezheb imamlarının o mezheb içerisindeki fakirlerine biat eder. Der ki ben hanefiyim, hanefi mezhebinin imamlarına biat ediyorum der kendince ve ibadetlerini ona göre yapar. Bunun gibi veya bir kimse bir üstada biat eder ve der ki ben tasavvufu o üstadın önerileri doğrultusunda anlayıp yaşamaya gayret edeceğim der biat eder. Tabi biat edilene de itâat etmek için biat eden söz verir. Der ki ben senin her türlü Kur’ân Sünnet tarihindeki yapılması gereken, söylenilmesi gereken her şeyi yapacağımı der söz verir. O yüzden biat devlet başkanına yöneticilere Allah için yapılır. Ve Allah için yapılınca da başka bir gaye, başka bir maksat da gözetilmez. tırnak içerisinde hükümete bey’at veya devlet başkanına bey’at Kur’ân ve Sünnet içerisinde Allah rızası içindir.
Sıkıntı da zaten buradadır. Beyatların tamamı Allah rızası için mi yoksa herhangi bir dünyevi menfaat için mi? Dünyavi menfaat için olan beyatlar doğru bey’at değildir ve dünyavi fayda sağlamak. bir makama mevkiye gelmek, bir yere müdür olmak, bir yere milletvekili olmak, bir yere belediye başkanı olmak, bir yerde böyle bir makam mevkii koltuk sahibi olmak için yapılmış olan beyatlar doğru beyatlar değildir. Ve böyle Allah için olmayan beyatlarla da alakalı Hz. Peygamberin Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin hadîs-i şerîf mucibince Cenab-ı Hakk’ın mahşerde onlarla konuşmayacağına dair rivayetler var. Böyle olan bir kimse çünkü Allah için olmayan bir beyatta o dünyevi bir menfaati bittiğinde, dünya olarak veya hatta Allah için olanın haricinde bir şeye kavuştuğunda veya onu bulamadığında bu beyatı sarsılır.
Sadakat göstermez ona. O yüzden sadakat göstermeyeceği için Allah için beyatlar kabul edilmiş. Ve bu Allah için böyle beyatlar edilmiş eyvallah ama bu beyatta karşı taraf bey’at edilen kimse beyatın hakkını, hukukunu, beyatın işlevlerini yerine getirmezse ne olur bu tartışma söz konusu. Ve eğer bey’at edilen o makam sahipleri Kur’ân ve Sünnet tarihinde devam ediyorlarsa bunda bir sıkıntı yok. Çünkü Nesai İbn-i Maci, Tirmizi Buhari Darimi’de geçen meşhur bir hadîs-i şerîf var. Sizi Allah’ın kitabı ile yönettikçe başınıza geçen zenci bir köle olsa bile onu dinleyip itâat ediniz diyor. O zaman bu hadîs-i şerîf mucibince tırnak içerisinde İslâmî dairede eğer bizim bey’at ettiğimiz kimse Kur’ân ve Sünnet dairesinde yönettiği müddetçe, bizim ona beyatımızda herhangi bir eksiklik ve noksanlık göstermemiz mümkün değil.
Tekfîrcilik ve Müşrik Damgası
Biz onun zenci, zenci köleler önceden müşrik toplumda dinlenilmezmiş ya, hadîs-i şerîf de ona işaret ediyor. Diyor ki bir başınıza geçen zenci bir köle olsa bile diyor. Hatta başka rivayetlerde kulağı kesik, başka bir rivayette burnu kesik, zenci bir köle olsa dahi o Kur’ân ve Sünnet de sizi yönettiği müddetçe ona bey’at ediniz diyor. Böyle olunca devlet başkanı veya hükümetin Kur’ân ve Sünnet dairesinde ve Kur’ân ve Sünnet’e uygun kararlarını uyguladığı müddetçe, bu Kur’ân ve Sünnet dairesinde yönetmelikler, genelgeler, emirler olduğu müddetçe bir sıkıntı yok. Ama eğer böyle değilse o zaman sıkıntı var. O zaman sıkıntı olunca biz ilk önce o zaman Teba’nın eski dilde, yeni dilde halkın hakları ne?
Öyle ya. bu hakkı ne? Bu hakkı ne olmalı? Bunu konuşmamız lazım. Öyle olunca halkın hükümetten beklentileri ne olmalı? Halkın bu noktada hükümete karşı hakkı ne olmalı? Veya da halkın devlet başkanına karşı hakkı ne olmalı? Bunları hükümete karşı bir tavır alacaksa bir kimse veya seçilmiş devlet başkanına karşı bir tavır alacaksa kendince iki önemli dayana olması lazım. Bir, bu haktır çünkü Teba’nın hakkıdır. Yöneticilere marufu emîr ve münkerden nehyetme hakkı vardır Teba’nın. bir yönetici eğer Kur’ân ve Sünnet’i vatandaşlar ona emrederler, doğru yola girmesi için ve onu münkerden kötülüklerden nehyederler. Çünkü din nasihattır din nasihattır diye buyuran Hazret-i Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine sahabeler sorar kime?
Sizin emîr sahiplerinize yöneticilere der. O zaman hatta cihat hükmündedir zalim bir yöneticiye Müslümanların ona nasihat etmesi. Bakın zalim bir yöneticiye bir Müslümanın bir alimin nasihat etmesi cihatı ekber olarak görülmüş. O zaman eğer ikinci Teba’nın hakkı yöneticilere karşı çıkmaktır. Eski dilde huruç etmek. huruç etmek değil huruç etmek. Heyle. Bu da Teba’nın yöneticilere karşı hakkı mıdır? Evet. Şimdi az önce soruyu soran kardeşimiz demişti ya eğer hükümet şeriatın dışına çıkacak kadar kendi doğasına yabancılaşırsa bu durumda birey ayaklanma hak ve hükümlülüğüne sahiptir diye. Evet. Kur’ân ve sünneti seniye Teba’yı bu hakkı vermiştir. Eğer yöneticiler Kur’ân ve sünneti uygulamıyorlarsa yöneticiler Kur’ân ve Sünnet dairesinde insanlara davranmıyorlarsa bu sefer yöneticilere karşı Teba’nın huruç hakkı karşı çıkma hakkı doğar.
O zaman bu hak hangi noktalarda geçerli olur hangi dairelerde geçerli olur önümüze de bu çıkıyor bizim. Şimdi aslında bu konu çok geniş baktığımızda hadîs-i şeriflere âyet-i kerimelere fıkıhla akayetle alakalı meselelere ben hafta içerisinde baktığımda bu o kadar çok genişliği için alıyor ki biz sadece nerelerde nasıl hükümete karşı çıkılır devlet başkanına karşı çıkılır bunu konuşmak belki de günlerimiz alabilir. Ben böyle ince ince böyle birkaç maddede bunları toparlamaya gayret ettim hakkınızı helâl edin. Bunları da toparlarken böyle hadîs-i şeriflerden ve Kur’ân-ı Kerimlerden bazı âyet-i kerimelere bakaraktan bunları kendimce maddelendirdim. Eksim kusurum olabilir hatam olabilir özür diliyorum kardeşlerden eksimiz kusurumuz varsa bana ulaşıp bu konuda ne yapmamız gerektiğini nasıl davranmamız gerektiğini bize söyleyebilirler.
Şimdi bence maddelendirdim maddeleri söylüyorum şimdi. Halifeler veyahut da hükümetler İslâm’ın genel kaidelerinin içerisindedir. Allah ve Resulünün hükmünün bulunmadığı konularda istişare etmekle hükümlüdürler. Ve istişareyi terk ediyorlarsa ve istişare kararlarını uygulamamakta direnirlerse o zaman halîfe az edilebilir. Veya da hükümet az edilebilir. Çünkü devlet başkanını seçmekten asıl gaye Allah’ın ve Resulünün hükümlerinin uygulanmasıdır. Bu hükümler halîfe tarafından etkisiz hale getiriliyorsa halîfe az edilmeli. İslâm’ın hukuku bu ve bu az edilirken olmayan hükümler Kur’ân ve Sünnet’te olmayan hükümler var ise olmayan bir mesele var ise bunun da istişareyle karar bağlanması lazım. Eğer halîfe bu istişareyi reddediyor ve Kur’ân ve Sünnet’e aykırı kararlar alıyorsa o zaman yine az edilir.
Ve halifenin bu hadîs-i şeriflerde de var, fıkıh kitaplarında da var. Bedeninde, sıhhatinde, görevini yapmaktan aciz bırakacak şekilde bir aksaklık var ise yine halîfe az edilmeli. Bununla alakalı bazı padişahların az edilmesi gibi. O padişahlar az edilirken Şehri-i İslâm’lık tarafından az ettirildi, fetvalarla az ettirildi. Ve yine bir maddede adalet sıfatını kaybedip fıstıka yöneldiğinde, fıstıka yönelmek, tabrica ise günah-ı kebayelere yönelmek, Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki şeylere yönelmek o zaman da halîfe az edilebilir. Bunlardan sıraladığım birinci ve ikinci nedenler, dördüncü neden içerisinde de ele alınacak olunursa, halifenin azini gerektiren konuları biz iki noktada birleştirebiliriz.
Birincisi halifenin adaletten ayrılması, ikincisinde de bedeninde noksanlıkların gelmesi. Şimdi zaten asıl sıkıntı bu az edilirken silahlı bir kalkışmanın olup olmaması ile alakalı problemler var. İslâm genel manada anarşiye karşıdır ve eğer bu azle karşı bir iç savaş söz konusu olacak olursa İslâm ve bugüne kadar bütün fakihlerin ortak bir anlayışıdır. Bu ortak anlayışı nedir? Kan dökülmesin, anarşi çıkmasın, anarşiye sebebiyet vermeyelim. Çünkü bu anarşiye sebebiyet verilirse, anarşi söz konusu olursa o zaman çok kan dökülmesinden dolayı fakîhler bundan uzak durmuşlar. Ve uzak durarak iç savaş çıkmasını, Müslümanların kanlarının dökülmesini biraz böyle tabircay ise istememişler. Öyle olunca da silahlı bir kalkışma Müslümanların arasında çok revaçta olmamış.
Pararaf okuyorum yine. Buna karşılık radikalılar, mevcut Müslüman toplum ile herhangi bir uzlaşmanın mümkün olmadığını düşünür, siyasal bir kopuşu savunuyorlar. Ve 100 yılın ilerici ideolojilerinden ödün çalınan bir başka kavramı, devrim kavramını kullanıyorlar. Kopuşun teorisyenliğini yapan ve 70’li yıllarda devrimci gruplara esin kaynağı olan Mısırlı Müslüman kardeşlerden Seyyid Kutuptur. 1966’da idam edildi. Evet, Seyyid Kutup ve etrafında ve Seyyid Kutuptan sonra bir kısım böyle unsurlar olmuş. Bir kısım böyle unsurlar da Müslümanların içerisinde yayılmışlar. Ve onlar, bunların içerisinden çıkan bazı gruplar eğer onlardan değilseniz sizi müşrik ve kâfir hükmüne sokup bütün herkesi küfür dairesine sürükleyip bırakmışlar.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu tip insanlar olmuş mu? Olmuş. Bu tip insanlar hala da var mı? Var.
Halîfe Seçimi ve Hazret-i Ebû Bekir
Ve onlar mevcut Müslüman toplum olan la ilahe illallah Muhammeden Resûlullah deyip kah namaz kılan, kah kılmayan, kah oruç tutan, kah tutmayan Veyahut da böyle İslâm hukukundan çok haberi yok. İslâm hukuku olsa da olur, olmasa da olur. Bu konuda bir bilinci yok. Cahil. Bu tip insanları direkt karşı safhını alıp, bunları küfür safhını alıp, bunlarla da mücadele etmeyi göze almışlar. Ve malum son bu radikal olarak, tırnak içerisinde, batıların radikal olarak tanımladığı bu toplulukların içinden çıkma olan bu son Suriye’de, Irak’ta Suriye İslâm Devleti kurdum, Irak Suriye İslâm Devleti kurdum deneyen bir grup Suriye’de ve Irak’ta Müslümanları şehit ettiler. Müslümanların şehirlerini yaktılar, yıktılar.
Ondan sonra asıl Müslümanlara karşı savaştılar. Ve bunlar çünkü kendilerince kendilerinden başka hiç kimseyi Müslüman görmeyen kimseler. Allah bizi ve onları Kur’ân ve Sünneti sık sıkı yapışanlardan eylesin. Peki İslâmî düşüncede devlet ve kurumlar nasıl? İslâmî düşüncede devlet ve kurumlar Kur’ân ve Sünnet’e göre devam eden, Kur’ân ve Sünnet’e kendince adayan ve kendi geçerliliğini, kendi hukuksallığını Kur’ân ve Sünnet’ten alan kurumlardır. bugünkü mevcut dünya üzerindeki kurumlardan farklı bir şey değildir. Onlarda da Kur’ân ve Sünnet tarihinde tırnak içerisinde İslâmî devletin de hukuku vardır, yürütmesi vardır, yargısı vardır, eğitimi vardır. Bunlarda kendi içerisinde kurumları vardır. Sonuçta 1400 yıllık bir din, 1400 yıllık bu din, devletler bazında da temsil edilmiş.
Devletler kurulmuş, medeniyetler kurulmuş. Bunlar eksik noksan bazı fıkihi meseleler olsa da bunların hepsi de temeli mevcut. Anne yasamız Kur’andır. Bu sologana Mısırlı Müslüman kardeşlerden Afgan İslamcılarına kadar her yerde rastlanır. Fakat bu genellemeden hangi kurumlar çıkartılabilir? İslâm’ın bu genellemeden hangi kurumlar çıkarılır dediğimizde bütün kurumları sıralamamız mümkündür. Her ne kadar Afganistan’da, İran’da bu tam anlamıyla icra edilemese de, edilmemiş olsa da, devletin kendi içerisinde, İslâmî tırnak içerisinde, İslâmî bir devletin de yasaması vardır, yargısı vardır, mali tasarrufu hazinesi vardır, maliyesi vardır, kültürel meseleleri halledecek, ondan sonra fonksiyonları vardır.
Bu böyle bugünkü bizim modern devlet yapısı dediğimiz devlet yapılarından daha aktif, daha yönetilebilir, daha insanlara kendi tebaasıyla barışık bir yönetim sistemi uygulanabilir. Tırnak içerisinde, İslâm devlet sisteminde çok böyle karışık kurguçlu kargaşa yoktur. 1400 yıllık İslâmî tecrübeden baktığımızda kargaşasız, gürültüsüz, daha sade ama insanların hak ve özgürlüklerinin sağlamlaştığı, akıl emniyetinin, din emniyetinin, can emniyetinin, mal emniyetinin, namus, şeref, haysiyet emniyetinin alındığı bir sistem düşünün. Çok kargacık burgacık değil ve hatta bu sistemi oluşturan maddeleri, anayasa maddesi gibi algılanacak olan maddeler belli zaten. Ve değişken olmayan maddeler, Kur’ân değişken olmayan bir anayasa, öyle olunca insanlar 100 yıl sonra da bir kanunun değişeceğini düşünmeyecekler.
Ama şu anda görüyorsunuz ki insanların önüne getirilen kanunlar 10 yılda mihatlarını dolduruyorlar. biz bugün Adalet Bakanlığı’nın adaletle alakalı kanun, hüküm ve yürürlüklerine baktığımızda 100 yıl içerisinde belki de her 2-3 yılda bir kanunlar değişmiş, cezalar değişmiş. Bu konuda yapılanların bir öncekinden hiç farkı, bir öncekiyle hiç benzeri olmayan şeyler olmuş. Hatta bu ülkede biz onu da gördük, anayasa mahkemesi meclisin çıkarmış olduğu bir kanunu iptal edip, kendisi bir kanun idame ettirip, malum bu ülkede refah partisinin kapatılmasını dahi hükmetmişti. O yüzden modernitenin tasallutu altında olan devletlerin hepsinde bu tip kanunsuzluklar ve hükümlülükler söz konusu olmakta bugün için suç unsuru olmayan ve karşılığında ceza hukukunda cezası olmayan herhangi bir şey yarın önünüze suç olarak gelebilir.
Ve siz onu işlediniz diye mahkemede yargılanır ve siz ceza yatabilirsiniz. Bunun gibi şeyler de bulmak mümkün. O yüzden İslâmî devlet dediğimizde o devletin de bütün organları, bütün fonksiyonları bir şekilde çalışır. Bunu şöyle de örnekleyebiliriz. 600 yıllık bir Osmanlı devleti var, ondan önce Selçuklu devleti var, ondan önce Abbasi’ler var, Emeviler var. İslâmî devlet modeli olarak baktığımızda Emevilerden önce dört halîfe dönemi var, dört halîfe döneminden Hazret-i Peygamber’in dönemi var. Biz bu dönemlere baktığımızda devletin bütün fonksiyonları çalışmış, devlet bizatihi bütün her dairede ihtiyaçlara cevap vermiş. O yüzden İslâmî devlet dediğimizde İslâmî devleti konuştuğumuzda o zaman her türlü halkın ihtiyacını karşılayacak devletin fonksiyonları hep var olmuş.
İslâmcı teorisyenlerin büyük bir çoğunluğunda iki kavram öne çıkıyor. Yönetici emîr danışma konseyi, şuura. Peki emiri kim belirler? Soru işareti, İslâmî literatürde emirin belirlenmesinin somut usulleri ve emirin iktidarının kapsamı ve sınırları konusunda söylenen azdır. Oylama ve seçim birçok İslamcıya İran istisna tutalım. Ümmetin birliğini zayıflatan, yalnızca Allah’tan asıl olan bir şeyi nispileştiren, insanileştiren bir düşünce gibi görülür. Tabii emîr nasıl seçilecek, bu işin doğrusunu söylemek gerekirse bizim önümüzde örnekler var. Bu örneklerden ilk örneğimiz Hazret-i Peygamber’in, hem Peygamber’i, hem Medîne-i Münevvere’de aynı zamanda devlet başkanıydı. O yüzden Hazret-i Muhammed Mustafa’a, sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, Mekke döneminde bir devlet başkanının vazifesi yoktu.
Ama Medîne-i Münevvere’ye hicret ettiğinde, Peygamberliğinin yanına bir de devlet başkanının vazifesi çıktı. Ve peygamberlik görevin sırada devlet başkanının da şahsında topladı. Bu nedenle Hazret-i Peygamber’in hayatında kendi elleriyle gerçekleşen bir İslâm devleti var. Ve bu İslâm devletinin ilk başkanı da Hazret-i Muhammed Mustafa. Hazret-i Peygamber’in döneminde bir halîfe nasıl seçilecek, nasıl seçilmeli, böyle bir ibara söz konusu değildi. Ve Hazret-i Peygamber de, sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de kendisinden sonra gelecek olan halifeyi açık bir şekilde söylememişti. Bunu Şia’nın Hazret-i Ali Efendimiz’le alakalı olan söylemlerini parantez içerisinde kenarda tutuyorum. Şia’nın bu konuda değişik söylemleri var biliyorsunuz.
O yüzden kenarda tutuyorum. Ve Hazret-i Ebû Bekir halîfe seçilince kadar olan kısa dönem içerisinde halîfe seçimiyle alakalı değişik görüşler çıktı. Mesela Hazret-i Ebû Bekir Radıyallâhu Anh Hazretleri seçilmezden önce Ensâr kendi arasından bir halîfe seçmek istedi. Öyle olunca muhâcirler de kendi aralarından bir halîfe seçimiyle alakalı bir kıpırdanma oldu. Bir kısmı Hz.
Hazret-i Ömer İçtihâdı ve Peygamber Ayrımı
Ali Efendimiz’e halîfe olmasını istiyordu sahabelerden. Bu tabiri caizse muhâcirler bir kısmı Hazret-i Ali Efendimiz’e, bir kısmı Hazret-i Osmân’a gitti, bir kısmı, özür dilerim, Ömer’e gitti. Bir kısmı da Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz’e gitti. Baktılar ki bilhassa Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh Hazretleri bu meselede keskin bir iştihada sahip. Çünkü Mekke müşrik devletinde önemli vazife almış bir kimse Hazret-i Ömer Efendimiz. Devleti, devletçiliği bilen bir kimse. Muaviye de aynı. Muaviye de Mekke müşrik devletinde üst düzey yöneticilik yapmış bir kimse. Böyle olunca Hazret-i Ömer Efendimiz hızla Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz’in adaylığını ortaya çıkarıp Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz halîfe seçildi.
Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz de halîfe seçilirken tabiri caizse seçimle geldi Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz. Ve seçimin içerisinde aşere-i mübeşşere vardı. Hızla seçildi. Hızla seçilerekten görevini yerine getirdi. Ve Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz’in seçilmesiyle de sahabenin içerisindeki anlaşmazlıklar hemen hemen son buldu. Herkes Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz’in etrafında toplandı. Hazret-i Ali Radiyallahu anh Hazretleri hariç. O da 6 ay sonra biat etti ona. Tabi Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz’den sonra Hazret-i Ömer Efendimiz’i aşere-i mübeşşere seçti. Ondan sonra Hazret-i Osmân seçildi. Sonra Hazret-i Ali Radiyallahu anh Hazretleri seçildi. Ve Hz. Hasan Efendimiz Hazret-i Ali Efendimiz’den sonra 6 aylık kadar bir halifelik yaptı.
Ardından muaviye adına geri çekildi. Ama muaviyeye hedef şunu söylemişti. Demişti ki senin adına geri çekiliyorum. Senin oğlun adına değil. Ve normalde genelde burada bir tek şiha ile alakalı mesele vardır. şiha halifeliğin Hazret-i Ali Efendimiz’e vasiyet edildiğini, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin böyle bir vasiyet yazdığını, ama sahabelerin bu vasiyeti ortadan kaldırdığını ve bu vasiyete uymadığını, bundan dolayı da bütün sahabeyi küfür ehli gibi gören şiha olduğu gibi, Hazret-i Ebû Bekir Ömer Osman efendilerimiz de küfür ehli gören sahabeler, hatta su içerken lânet olsun. Ebû Bekir’e, Ömer’e, Osman’a, Ali’ye, Ayşe’ye deyip lânet okuyup da su içen şiha dahi var.
Böyle olunca buradaki bu kendilerine ait olan bu meseleyi halifelik seçimi ile alakalı konunun içerisine almak istemiyorum. Bir not almıştım da ona bakmak istiyorum. Baya baya notlar almışım, hakkınızı helâl edin. O notların içerisinden böyle bir şey arıyorum ya bir şey ararken hep böyle bir şeyleri not alıyorum. Ondan sonra kendimce de bunları böyle not alırken de Allah affetsin konu uzamasın diye şey yapmıyorum, söyle ver şunu not almıyorum, oraya Allah muhafaza eylesin ondan kaynaklandı bulamadım. Hakkınızı helâl edin inşallah. Evet. Emîr arayışı çoğu kez onun göstermesi gereken niteliklerin tasvirine indirgenir. Bu açıdan siyâsî İslâm’ı modern bir anayasal çerçeve içine sokma kaygasını hep taşımış olan mevdu diye göre siyasal yönetici şu koşullara cevap vermelidir.
Müslüman erkek yetişkin sağlıklı hicret etmiş yollaşmış bir toplumdan ayrılmış. Allah’tan korkmak, bilgili olmak, göreve aday olmamak. Bu normalde devlet başkanında aranması gereken özellikler var. Devlet başkanında aranması gereken özellikler, ben özellikle bir şey daha koymuşum oraya şimdi onu da gördüm. bu yöneticilerdeki koşullar konuşulmamış aslında. işte erkek olması, yetişkin sağlıklı olması gibi şeylerin yanında biz bunu böyle bu daireye tutarsak biz de bu meseleyi tam anlamıyla konuşmuş olmayız. benim için erkek olması, İslâm olması ben kendimce söylüyorum. Yetişkin sağlıklı olması yeterli değil. Benim için yeterli değil. Benim için devlet başkanının seçimle belirlenmesi önemli. atamayla olan bir devlet başkanı değil.
Benim için seçimle belirlenme. Bu benim kendi şahsi düşüncelerim öyle söyleyeyim ama ben bu düşüncelerimi de kendimce tespit ederken ben bunu mesela seçimle derken örneğin Hazret-i Ali efendimizin seçimle iş başına gelmesi, Hazret-i Ebû Bekir Radı’l-Lahvan Hazretleri’nin seçimle iş başına gelmesi gibi, hadiselerden ilk halifelerin bu seçilme esnasındaki ölçütlerden hareket ederekten bu kanıya varıyorum. İkincisi seçimin serbest olması. o seçimdeki serbestliyetlik söz konusu olmalı. Ve bu serbest olması herkesin kendince evet seçilecek olanlarda biz belli özellikler tespit edelim. O özelliklere uyan herkes o seçimlere katılabilmeli. Ve seçmen olabilecek nitelikli herkesten katılmasını isteyelim.
Böylece herkes seçmeye katılsın ki yarın öbür gün söyleyecek sözü kalmasın. O yüzden bu seçim değişik şekillerde olabilir. Ben onun şekliyle alakalı çok önemli olarak görmüyorum. Bakın bunları siz farklı farklı kitaplardan toparlayabilirsiniz belki de. Ama benim kendimce toparlayabildiğim dört halîfe ile alakalı ve hadîs-i şeriflerden toparlayabildikleri bunlar. Mesela örnekliyorum bunu. Halîfe adayları tarafsız bir kurul aracılığıyla da belirlenilir. Ve o kurul tarafından seçime şunlar, şunlar, şunlar katılabilinir de deline bilinir. O yüzden aday sınırının da olmaması gerektiğine inanıyorum. O yüzden bir kişi de olabilir bu bir grup da olabilir. Ancak adaylarda halîfe olma şartlarına taşımaları gerektiğine inanıyorum.
Bunları da ben raşit halifelerin dört halifenin halifelerin seçim esnasında gözetilen kurallar neticesinde sonuca ulaşıyorum. Ve tabi bunda çok önemli unsurlardan birisi de o kimsenin Kur’ân ve Sünnet dairesinde bu çizgide olması önemli. Ali Merad’a göre İbn-i Badis açısından en iyi çözüm aydınlanmış ve sorumlu kişilerden oluşan bir meclisin cemaati müslüminin yardım ettiği adil bir şeftir imamdır. Tabi emîr hiçbir zaman peygamber düzeyinde görülmemekte bir davranış modeli olarak alınmaktadır. Bu çok kuramcı emire iştahat hakkını dinsel yasanın yorum hakkını tanımaktadır. Bu ise onun ulemanın üzerine çıkartmaktadır. Burada evet bir şura da sorumlu kişilerden oluşan bir meclisin cemaati müslüminin yardım ettiği adil bir şeftir imamdır diyor. bir şura seçilebilir çünkü şuraya girecek olan insanların özellikleri de var.
O şura oluşturulabilir. O şuranın içerisinde bir devlet başkanı da seçilebilir mi el cevap seçilebilir. Ama burada tabi o seçilen devlet başkanı asla hiçbir zaman peygamber düzeyinde görülmemesi gerekir. Bakın kıymetli dostlar hiçbir şey, hiçbir üstâd, hiçbir mürşid, hiçbir devlet başkanı, hiçbir emîr peygamber düzeyinde bir kimse değildir. Böyle algılanmaması gerekir. Ama tarihi süreç içerisinde bir kısım devlet başkanlarını peygamber eş değerinde tutma veya peygamber düzeyinde görme, bir kısım üstadları, velileri, mürşidleri, alimleri, peygamber düzeyinde tutma sapkınlığı oluşuyor Müslümanlarda. Bu üzerinde durulması gereken en önemli problemlerden birisi.
Emîre İtâat ve Kur’ân-Sünnet Hâkimiyeti
Ya bizler Müslümanlar bir devlet başkanını veya bir alimi veya bir üstadı peygamber düzeyinde görme sapkınlığında bulunabiliyoruz. Veya bir kimse kendini peygamber düzeyinde görme veya gösterme sapkınlığına düşebiliyor. Allah muhafaza eylesin. O yüzden tarih boyunca bu tip insanlar ve bu topluluklar görülmüş mü? Evet cevap görülmüş. Şimdi bir topluluğun başındaki emîr el müminin konumundaki bir kimsenin iştahıdır. Buradaki devlet başkanı o yüzden tabiri caizse tırnak içerisinde Kur’ân ve Sünnet’i iyi bilmeli dememin sebebi o. Çünkü o yeni genelgelerle, kanunlarla bir ülke yönetecek. O ülkeyi yönetirken onun Kur’ân ve Sünnet’i iyi bilmesi lazım ki o Kur’ân ve Sünnet’e göre yeni iştahatlar oluştursun.
Veya genelde böyle ikinci söylediğim uygulanmış bir İslâmî şuura gibi bir fetvâ meclisi gibi bir meclis kurulmuş. Ve her çıkarılacak olan kanun veya kanun hükmünde kararınameler ve hatta genelgeler yönetmelikler o şuura tarafından tasvik edildikten sonra uygulanır hale gelmiş. Genelde son dönem Osmanlı’da 400-500 yıl önce ve Selçuklular’da buna ehemmiyet gösterdiklerine dair elimizde tarihi vesikalar var. O yüzden onlar bir kanun çıkaracaklarında, bir yönetmelik çıkaracaklarında fetvâ meclisine, fetvâ mercihine sormuşlar ve öyle yönetmelik çıkarmışlar, kanun çıkarmışlar. Ama bu ilk dönem halifelerin de uyguladığı bir yol idi. Hazret-i Ebû Bekir Radıyallahu anh Hazretleri Kur’ân’a bakar, Sünnet-i Seniyye’den bildiği varsa ona bakar, eğer bulamazsa ashaba danışırdı.
Ashabın büyüklerine derdi ki bununla alakalı peygamberden bir şey duyan var mı? Herkeste peygamber salallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden duyduğu bir şey varsa aktarıdı. Hadislerin toplanması ve hadislerin ezberlenmesi bu sebepten dolayı çok önemliydi. Çünkü İslâm toprakları genişlerken değişik kültür ve inançlara da karşılaştı. Karşılaşınca değişik kültür ve inanışlardan, inanışlardan değişik şeyler öğrenmeye başladılar. Öyle olunca bu İslâm’ın neresinde vardı, var mıydı, yok muydu, burada neyle hükmedilmesi lazım, nasıl hareket edilmesi lazım, dönüp sahâbe birbirine soruyordu. İlim böyle gelişti, böyle derinleşti ve Âyet-i Kerimelerin tefsirleri gerçek manasını bir şekilde bulmaya çalıştı.
O yüzden bu ilk Raşid Halifeler dönemi en zengin dönemlerden birisidir. Mesela günümüzde koronavirüs var ya, koronavirüs ile alakalı karantina hadîs-i şerifleri Hazret-i Ömer’in zamanında ortaya çıktı. Bir yerde veba salgını oldu. Veba salgını olunca orada sahabeler vardı. Hazret-i Ömer Efendimiz o kasabaya gitmek istedi ve sahabeler dediler ki biz Allah Resûlü’nden duyduk. Orada salgının olduğu bölgeden hiç kimse dışarı çıkmasın, oraya da hiç kimse girmesin hadîs-i şerifini. Biz öğrendik dediler ve Hazret-i Ömer Radıyallahu anh Hazretlerini Emîr el Mü’minin engellediler bu hadîs-i şeriflerle. Öyle olunca İslâm hukukçuları genel manada bu dört halîfe dönemini didik didik etmişler ve böylece dört halifenin nasıl uyguladığını nasıl yaptığını ve nelere hükmedip nelere hükmetmediklerine bakmışlar. kanun çıkarmak ve hatta bir şeye fıkh etmek bu hadiseden hareket ederekten Emîr el Mü’mininin hakkı olarak görülmüş. bir alimin bir şeyde iştahat etmesi o alimin hakkı olarak görülmüş.
Bir fıkhçının bir mesele de iştahat etmesi o fıkhçının hakkı olarak görülmüş. Çünkü konusunda Emîr el Mü’minin veya bir devlet başkanının fıkh etmesi o meselede iştahat etmesi onun hakkı olarak görülmüş. Veya da bir eski dilde tarikat yapılanmasının ondan önceki dilde sufi yapılanmasının içerisindeki bir üstadın bir mesele de iştahat etmesi bir meseleyi yasaklaması v.a. serbest etmesi hakkı olarak görülmüş. Ve bu hatta öyle bir hadîs olmuş Kur’ân ve Sünnet’in yasaklamadığı bir şeyi geçici olarak yasaklayan halifeler ve yasaklayan fıkhçılar olmuş. Bu neden kaynaklanmış orada bir zarar görmüşler. O zararı gördükler için Kur’ân ve Sünnet’in serbest ettiği bir şey dahi o bölgede o insanda zararlı olacak diye orada yasaklamalar olmuş.
Böyle olunca Raşid halifelerin uygulamaları İslâm dünyası için çok değerli olmuş ve onlar veliül emîr olarak Mü’minlerin kendilerine itâat etmelerindeki yükümlülüklerini ve iyi tespit etmişler. İslâm’ın özünü iyi anlamışlar ve bu iştahatlarıyla da Müslümanların önleri aşmışlar. Mesela akıma geleni söylüyorum şimdi Hazret-i Ebû Bekir Radıyallâhu Anh Hazretlerinin ilk savaşı zekât vermemek için direnen ve onlara karşı savaş karar alması. Bunun yanında Hazret-i Ömer Efendimizin halifeliğinde Irak topraklarıyla alakalı görüşleri, düşünceleri, iştahatleri ve mesela Hazret-i Ali Radıyallâhu Anh Hazretlerinin özür dilerim. La ilahe illallah diyen haricilerle savaşmaları örneği, bunların hepsi de iştahattır sonuçta.
Mesela Hazret-i Ebû Bekir Radıyallâhu Anh Hazretleri sen la ilahe illallah diyenlere mi savaş açacaksın dedi diyerekten Hazret-i Ebû Bekir Efendimize karşı çıkması, Hazret-i Ebû Bekir Efendimize karşı çıkınca Hazret-i Ömer Efendimizin, Hazret-i Ebû Bekir Efendimizin ona cevaben, vallahi Hazret-i Peygamber zamanında ne oluyorsa aynen ya yerine getirirler ya da onları ben kılıçtan geçiririm deyip savaşının haklı gerekçelerini ortaya koyup ve Hazret-i Ömer Efendimizin ona bu konuda biat etmesi gibi örnekler gösterilebilir. Onlar çünkü kendi dönemlerinde Kur’ân’ı ve Sünnet’i en üst seviyede kendilerince özümsediklerinden dolayı bu tip iştahatları yapmışlar ve bu tip iştahatları yaparak hareket etmişler.
Böyle olunca emîr el mümini aynı zamanda da ulemanın üstünde bir konuma ve duruma geçmiş oluyor. Bu geceki son paragraf. Genellikle parti ne kadar radikal ise emîr figürü de o kadar merkezidir, merkezcidir. Çoğunlukla Hasan el-Bennan’ın metinlerinin açımlanmasından ibaret olan Hizb-i İslâmî’nin programında yöneticinin parti üyeleri tarafından ruhane bir liderlik olarak görülmesi gerektiği yazılıdır. Zaman zaman bunlar böyle görüldüğü zamanlar olmuş, böyle ruhane bir lider olarak görüldüğünde de değişik sıkıntılar çıkmış. O değişik sıkıntılar çıktığında da bugün İran’da yaşandığı gibi, Allah muhafaza eylesin, problemlerin önü arkası kesilmemiş. O yüzden partinin radikalliği, radikal olup olmaması seçilen halifenin radikal olup olmaması değil, seçilenlerin ve onları seçenlerin Kur’ân ve Sünnet’in ne kadar iyi anlayıp, ne kadar iyi uygulayıp uygulamadıkları bence önemli.
Allah bizi Kur’ân ve Sünnet’e sımsık yapışan kullarından eylesin inşallah. Önümüzdeki Cumartesi gün 32. sayfadan devam edeceğiz. Konuyla alakalı ilgililere duyurulur inşallah. Şimdi Allah izin verirse inşallah sorulara geçeceğiz, Cenâb-ı Hak nasip ederse. Sorularınızı da inşallah kısa bir zamanda bitirip geceyi sonlandıracağız.
Koronavirüs Sonrası Sohbet ve Helâllik
Şimdi Koronavirüs bittiği için tahmini söylüyorum bunu. Sohbete devam izleyenlerde bir düşüş söz konusu olur. Çünkü yasak ortadan kalktı, yasak ortadan kalkınca da insanlar işine gücüne oraya buraya gitmiş olabilirler. Tahmin ediyorum öleler. Ondan sonra da benimki bir tahminden ibaret hakkınızı helâl edin. Ne olursa olsun biz inşallah Allah’tan bir şey gelmezse önümüzdeki hafta ayın 13 oluyor. Allah izin verirse inşallah 13’ün de bu konuya devam edeceğiz. Efendim birinci sorunuza cevaba. Metafizik sözlüğe baktım doğa ötesi, fizik ötesi anlamına geliyormuş. Sonra döndüm kendime baktım, sordum bilmiyormuşum. Ne çıkarttın diye soracak olursanız da öylesine sormuş olmak için sormamak, susmak konuşmamak gerektiğini daha iyi anladım.
Hakkınızı helâl edin inşallah benden yana helâl olsun. Bu herhalde geçen haftadan beden evimizin özgür olma bulma hangi merakı gerçekleşir. Bununla alakalı soru soran kardeşimiz bunu yazmış. 2. Kul hakkı bile isteyen maddi zararı uğratmak haberi var veya yokken değeri olan para veya altın vs. gibi almış ya da çalmış olmak. Ancak hatadan dönmek istediğinde tövbe etse fakat hakkına girdiği kişilerin nerede olduklarını bilmediği için helallık almadan değerince ödemek istese nasıl olur? Ne yapmalı? Allah razı olsun. Rabbim içinize dışınıza, çevrenize sağlık, sıhhat, afiyet versin. Amin. Kul hakkı çok önemli. Birinci derecede o kimse kul hakkı oluşmaması için gayret etmeli. bunu kolaylaştırıcı unsurlar konuşulduğunda insanlar kendilerince bunu basit bir şey zannediyorlar.
Bu sadece maddi değil. Bunun bir de manevi boyutu var. Birisinin gıybet ettiniz, birisine dedikod ettiniz, birisinin üzerinde iftira attınız. Bunlar da kul hakkı. Bir kimsenin üzerinde olmayan bir şeyi söylediniz, iftira ettiniz. Bu da kul hakkı. Onunla helallaşmadan ölürseniz bunun karşılığını mahşerde ödeyeceksiniz. O gıybet ettiğiniz kimseyle helallaşmazsanız bunun karşılığını mahşerde ödeyeceksiniz. Bundan kaçışı yok, bundan kurtuluşu yok. Ya bundan kaçışı var, kurtuluşu var. Canım kardeşim, bundan kaçışı ve kurtuluşu yok. O yüzden dilini gıybetten sakla. Bunun kaçışı, kurtuluşu yok. Dilini iftiradan sakla. bu Müslümanların arasında çok basit bir şey oldu artık. insanlar böyle göz açıp kapatıncaya kadar istediği gıybeti ve iftirayı çok rahat yapıyorlar artık.
Ve insanlar göz açıp kapatıncaya kadar istediği kadar insanların kul hakkına giriyorlar. Hele bu sosyal medya denilen, bu Twitter olsun, Instagram olsun, oralarda sohbet sayfaları veyahut da yorum sayfaları insanlar en fazla buralardan günaha giriyorlar. bir kimsenin faişi olduğunu nereden biliyorsunuz? bir kimse çok rahat bir kadın hakkında faişe diyebiliyor. Diyene diyorum ki sen başında mı durdun? Diyene diyorum ki sen nereden biliyorsun nikahsız olduğunu? Diyene diyorum ki çok affedersiniz. sen mi sattın kadını diyorum ya? Böyle iftira atmak veyahut da erkeklerin üzerinde iftira atmak çok rahat. Veya bir bayan kardeşimiz telefon açıyor bana, kocam beni aldatıyor. Allah Allah. Ben telefonda diyorum ki gözünle gördün mü?
Hayır. Ya diyorum bir erkeğin zina ettiğini hükmetmek için dört tane adil, bakın adil bir de, şahit lazım diyor hadîs-i şeritte. Siz onun zina ettiğini nereden hükmettiniz? Veya hatta bir erkek eşim beni aldatıyor diyor. Ya canım kardeşim bir kadının seni aldattığına dair dört tane adil erkek şahit lazım. Bunu nasıl söyleyebiliyorsunuz? E bunların hepsi de kul hakkı. bir kimse televizyonda, basında, resimde, orada burada bir çıplak fotoğraf görüyor bir kadın dekote. Bir fotoğraf koymuş oraya. Adına da sanatçı demişler. Altına olanca yorumlar, iftiralar. Ya bunları nasıl yapabiliyorsunuz? Bir de bunları yapan insanlar İslâm’dan bahsediyorlar. Bunları yapanlar bir de Müslümanız diyorlar. bunu böyle söylüyorum sakın ha böyle ya yine kendi hakkında konuşuyor filan terenelesine şey yapmayın.
Ben kendim şahidim. Benim hakkımda o kadar çok gıybet ediliyor, o kadar çok iftira ediyorlar ki kendi kendime düşünüyorum. diyorum Mustafa Özbör nafile ibadet etmene gerek yok. Bunlar diyorum bunca iftirayla, gıybetle bütün yaptıkları ibadetlerin sevapları sana geliyor diyorum yani. İçimden öyle söylüyorum. Ama durmuyorlar. adam bilir bilmez her şeyi konuşuyorlar. İnsanlar bilir bilmez her şeyi konuşuyor, söylüyorlar. kul hakkı bir maddi bir şey olmuş olsa 5 lira. Git 5 lirayı mirasçılarına öde. yine sıkıntı var ama iyi 5 lirayı git öde. Ee gıybet ettin, öldü gitti adam ne yapacaksın? İftira etti adam öldü gitti ne yapacaksın? Senden alacağını alacak o. Şimdi bana iftira eden bana gıybet edenlerden ölenler var.
E ne yapacaklar şimdi nasıl ödeyecekler? mezardan kalkıp benden helallık mı olacak? Hayır büyük sıkıntı bunlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden insanlar sadece maddi olarak meselelere bakmasın. Gıybetimiz, iftiramız bir kimsenin böyle yüzünü ekşitmemiz bizim. Bir kimseye gözde kaşla onu aşağılamamız. Bunlar da kul hakkı. buna dikkat etmekte fayda var. öbür taraftan bir kimse yarın ödeyeceğim bana 10 lira borç para verir misin diyor. Yarın ödemiyor. Kul hakkı. Veya da bir kimse ben bunu hallederim, ben bunu çözümlerim. Bana bu konuda yardımcı ol diyor. Yardımcı oluyorsun çözümlemiyor. Kul hakkı. o kul hakkıyla insanlar Allah’ın huzuruna nasıl çıkacağını düşünmüyorlar. İşin en enteresan noktası da bu.
Allah muhafaza eylesin inşallah. Canım kardeşlerim bu telefon numarasına böyle internette dolaşan örnekliyorum. Ne güzel bir dua. Allah karşımıza haddini kendini ve edebini bilen güzel insanlar çıkarsın. Amin. Bunu neden yazdınız gönderdiniz şimdi? Allah yesin inşallah. Selamünaleyküm. Allah iyiliğinizi versin. Amin. Türkiye darül harb midir? Bu konuyla alakalı son Şeyhülislam’ın Osmanlı’dan kalma son Şeyhülislam ve şeyin Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı aklında kaldığı kadarıyla Mustafa Sabri Efendi olması lazım. Onun Türkiye’nin darül harb olduğuna kadar fetvâ verdiği söyleniyor. Fetvâ vererekten hicret ettiği söyleniyor. Zaten Türkiye darül İslâm’dır diye hiç kimse diyemez.
O rol on deodorantları sürmek abdesti veya namazı mani olur mu? Bu deodorantların içerisinde ne var ne yok bildiğim bir şey değil, kullandığım bir şey de değil. O yüzden bu konuda size cevap veremeyeceğim. Hakkınızı helâl edin. Lüks arabalara zekât düşer mi? Şimdi bineklerin bir kimsenin, bir şahsın kendisine ait şahsi bineğinin ticaret malına girmediği ve bunlara zekât düşmediği ile alakalı genel bir hüküm var.
Zekât, Lüks Araba ve Emlâk İhtilâfı
Ama son dönem fakîhler bunu tartışıyorlar. lüks arabalar zekatın içerisine girmeli mi girmemeli mi? Lüks evler, çok değerli mülkler zekatın içerisine girmeli mi girmemeli mi diye bunu tartışan kimseler var. Şimdi ismini vermek istemiyorum. Çok samimi görüştüm, dostum, kardeşim diyebileceğim. İstanbul’da bir kardeşim var. O mesela zekât hesaplarken bütün son birkaç yıldır nasıl hesaplı bilmiyorum ama hesaplarken bütün gayrimenkul ve arabaları da koyuyordu zekatın içerisine. Öyle hesaplıyordu. Benim çok hoşuma gidiyordu onun öyle hesaplaması. Dinliyorsa inşallah bu konuda devam edip etmediği ile alakalı. Çok merhamında değil, öyle yapıyordu. Bu uygulanabilir bir şey, bir kimse bunu uygulayabilir.
Fıkıh olarak çok lüks bir araba, çok lüks bir daire, villa, çok yüksek kira getiren bir dükkanın maliyeti zekatın içerisinde hesaplanabilir mi? Vallahi hesaplanırsa güzel olur. Hesaplamadı bir kimse, onun sorumunu tutabilir miyiz? Din olarak sorumunu tutamam ben. Kamarına selamlar yine. Dün Tasavvuf Vakfı Instagram’da bir sohbet yapıldı. Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem tecelliyatı ile alakalıydı. Rica etsem bu videoyu benimle paylaşır mısınız? Cevap vermediniz demiş. Canım kardeşim, o gün de söylemiştim. Biz o videoyu buradan paylaşmam benim biraz mümkün olmuyor. Çünkü bu farklı bir numara. Farklı bir numara olunca buradan bu numarayı göndermem biraz zor. Ama inşallah Allah denk etersin.
Selamun aleyküm ben Bulgaristan’dan yazıyorum. Bütün kardeşlerimize selam ediyoruz. Bulgaristan’da ders yapan kardeşlerimiz var hamdolsun. Orada da bir Zakir kardeşimiz var. O Zakir kardeşimiz Bulgaristan’da ders yapıyor. Böyle birkaç şehire gidiyor orada hamdolsun. İnşallah Allah’tan bir şey gelmezse buradan da size selam ediyorum. Haber ediyorum bu koronayla alakalı problemler bitince bir Balkan seyahatim olacak. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah Bulgaristan’da da kardeşlerimize söz verdim. Kardeşimize söz verdim. İnşallah Bulgaristan’a geleceğim. Oradan Üskübe söz verdim. Üskübe geleceğim inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse. Kosova’ya söz veremiyorum geçen gün oradan da yazdılar. Kosova’ya söz veremiyorum.
Ama inşallah Allah’tan bir şey gelmezse Bulgaristan Üskübe böyle bir sancak Bosna yapmayı inşallah düşünüyorum. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah böyle bir seyahat yapacağız. Tabi İran’dan da izliyorlar. İran’daki kardeşlere de sözüm var. Tabrize’de inşallah Allah’tan bir şey gelmezse bu koronavirüs vakaları biterse inşallah oralara da gideceğim. Geçenlerde Arjantin’den Allah affetsin davet ediyorlar. Bu kadar zamanım yok. Buralara gidemem. Oradan dinliyorlar sohbetleri. Kanada, Arjantin, Brezilya Allah hepinizden razı olsun. Camerun’a kadar Allah razı olsun hepinizden de. Ama bu kadar çok yere gidebileceğimi inanmıyorum. Buna zamanım çok olmayabilir. Ama inşallah Bulgaristan’a geleceğim. Allah izin verirse inşallah.
Size bir rüyamım paylaşmak istiyorum. Siz rüya yazmayın demiştiniz. Fakat ben daha yeni yeni ders aldım. Dilerseniz okumayabilirsiniz. Bu aralar yoğundum. Namazlarımın vaktinde kılamıyorum. Kılamıyordum. Akşam olduğunda kaza olarak kılıyordum. Dün gece günlük kaza olarak namazlarımı kıldım. Yatsıyı kılmadan biraz dinleneyim dedim. O arada hatırlamıyorum. Uyumadım. Gibi bir karanlık yerde olduğumu tek başıma hiç kimsenin olmadığını gördüm. Ve birden önümde bir yılan. Ama kocaman Kobra türünden bir yılan belirdi. Ve yüzüme saldırdı. Sol tarafımı, yanağımı ısırdı. Ve o korkuyla kendime geldim. Kalktım abdest almaya. Ve sol tarafımda bir ısırık izi vardı. Abdest aldıktan sonra kalmadı. Hala etkisi altındayım.
Rüyanın, rüyanın paylaşmak istedim. Özür dilerim. Hakkınızı helâl edin. Helâl olsun. Bu normalde o karanlık kabre işaret. Yılanda kabir azabına işaret. O namazlarla alakalı Kur’ân ve sünneti tam olarak yaşamamakla alakalı. Biraz tövbe edelim inşallah. Cenâb-ı Hak tövbelerimizi kabul eylesin. Ve biraz dini yaşantımıza dikkat edelim inşallah. Rabbim muhafaza eylesin. Ben soruyu buradan komple okuyacağım. Ama uzun. Hakkınızı helâl edin uzun olduğundan dolayı. İlahiyatçı Mustafa Öztürk. Kur’ân’da Allah’ın dilinden lânet eksik olmuyor. Kuluna övünmeyi yasaklıyor. Kendisi ha babam, de babam övünüyor şeklinde bir söylemi var. Ne buyurursunuz? Allah’a hidayet eylesin. Ne buyuralım? Allah ona Kur’ân ve sünnete dost ori îmân edip dost ori yaşamayı nasîb eylesin.
Son zamanlarda bazı kesimler İslâm’ın puta tapmayı yasakladığını lakin haccın da puta tapmak olduğunu namazın da bu ritüele girdiğini söylüyorlar. Sayı olarak ciddi bir kesim de bunları destekliyor. Pususta ne buyurursunuz? Normalde insanlar sapkınlıklar, sapıklar hiç eksik olmadı dünya üzerinde. Yine eksik olmayacak. Bunlarda o sapkınlardan, o sapıklıklardan sapkınların sapıklıkları bitmez. O yüzden biz her sapkınlığına cevap aramaya kalkarsak biz dinimizi yaşamaktan, dinimizi öğrenmekten uzak dururuz. Yasal bütünlüğe tehdit içeren hal ve davranışlar anayasal düzeni bozmaya çalışmak suçlamasıyla yargı önüne çıkartılıyorken vatandaşın dini ve vicdan hürriyetini yasal olarak üstlenen devlet neden bu İslâmî inanç ve hadîs-Sünnet bütünlüğüne karşı işlenen hal ve davranışları bu yasa kapsamında kurumuyorlar? bugünkü mevcut devlet sisteminin dini koruma, dini kollama adına bir şey yapması zaten layıklığı aykırı.
İslamiyet’te bir kişiye, bir simge, taşa, mermere tapmak var mıdır? Böyle bir şey yok. Geçen Perşembe dersimiz şirk ile alakalıydı. Bunların hepsi de şirke düşürür insana. Allah muhafaza eylesin. Hac ziyareti Arapların İslâm öncesi putperest bir ritüeliydi. Hayır, İbrahim Aleyhisselâm’dan itibaren hac ibadeti vardı. Peygamber sülalesinin Kerbelâ’da öldürülmesiyle, sonra da Müslüman olmuş hac ziyaretinden para kazanan Mekke müşrikleri tarafından Müslümanlığının gereği diye dine sonradan sokuldu tekrar. Bu yalancılıktan başka bir şey değil. Kerbelâ olayıyla hac ibadeti ayrı şeyler. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri kendi sağlığında hac yaptı. Ve Hazret-i Öbübekür Ömer Osman zamanında da hac ibadetleri yapıldı.
Hazret-i Ali radıyallahu anh hazretleri zamanında da hac ibadeti yapıldı. Ve bu yapıldığı Kerbelâ bundan sonra bir meseledir. O yüzden hac ibadeti İbrahim’den itibaren yapılagelen bir ibadet. Bu putperestliğe hâlâ Müslümanlık zannetme olası, insanların Kur’ân’ın ve Peygamber’in yolundan ayrılıp putperestliğe dönmeleriyle İstan toplumlarının bugünkü sefaleti mi olmuştur, oluşmuştur. Hiç alakası yok.
Şeytân Taşlama ve Bilim İlâhlaştırması
Şeytân diye taşı taşlama ilkelliğini gösterip bu çağda hâlâ bunu din ve dinin gereği zanneden, aklı gelişmemiş, bilime sahip olmayan toplumlar, bilimde gelişmiş ülkelerin ancak uçağı olmazlar mı çağımızda Tıpkı bizim olduğumuz gibi siz bilim bilim bilim diyerekten bilimi ilahlaştırırsanız o zaman dünya üzerinde dini inanışların hepsini yok edersiniz ve dini inanış yerine bilimi koyarsınız. Biz onlardan eliz Allah muhafaza eylesin. Selamun aleyküm ben Hollanda’dan Şükran Akkanoğlu 2016’da Karabasi Tekke’ye gelip sizden ders aldım Elhamdülillah. Bize de dua eder misiniz? Benim iki oğlum var. Ben sizi çok seviyoruz. Allah razı olsun, Allah yardımcınız olsun. Allah razı olsun, Allah yardımcınız olsun.
İnşallah Hollanda’ya da selamlar. Selamun aleyküm. Bir işveren olarak kardeşlerimle personel alırken veya çıkarılarken o kişi hakkında eksiğini ve artısını değerlendirmemiz gerekiyor. Mesela bu çok yalan söylüyor. Bu gevşektir, bunu beceremez, eli çok ağırdır, becerikli değildir gibi sözler söylemek zorunda kalıyoruz. Bunlar da gıybet midir? Bunlar gıybet status’ın içerisine girmiyor. Sebebi şu, bir iş yerinde o kimsenin performansı analiz ederken ahlakı da analiz ediliyor. O iş yerine uygun olup olmadığına kara verilecek. Bu şuna benziyor. bir bayan geldi, benim filanca ve filanca istiyor dedi. Öyle deyince onun birisi için, onun eli vıraktır dedi. Ama hali vakti yerindedir. Öbür kül vırak değildir ama hali vakti yerinde değildir dedi.
Bu buna benziyor. Geliboldan selamlar, Mevlevi Hane programı olmayacak mı? Siz gelmeyince Mevlevi Hane’nin bahçesi içler acısı, otlar, çöpler, duvarlarında otlar bitmiş, merdivenleri, kuş pislikleri, bahçesinde içki şişeleri, otlar ekin tarlası gibi bir virane olmuş. Ne yapmalı, ne etmeli, kime gitmeli? Kaymakamama gitmeli. Bugün bilemedim. Kendi gücümün yettiği kadar kendim mi yapsam bilemedim. Siz gelmeyince sahipsiz kalmış. Estağfurullah her şeyin bir sahibi vardır. Allah yardımcınız olsun inşallah. İyi bir kaymakam var orada. O bununla ilgilenir gibi geliyor bana. Selamun aleyküm. İslâm’da Helâl’lar ve Harâm’lar kitabında Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, Ey gönülleri istediği tarafa çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzerine sabit kıl derdi.
Sen de mi korkuyorsun diyenlere cevap veren? Şüphesiz kalp Allah’ın Teala’nın iki kudret parmağı arasındadır. Onu dilediği tarafa çevirir buyuruyor. Bu hadîs-i şerife göre her şey onun kudretinde bu olay cebriyeciliğe girmiyor mu? Aqab-ı binda âyet-i kerimesinde Allah kişiyle kalbi arasındadır buyurmuştur. Allah kişiyle aklı arasına girer de insan ne yaptığından haberdar olmaz yazıyor. Bu yazılarını anlayamadım açıklayabilir misiniz? Bu normalde kalbimiz İslâm’da sabit, dininde sabit kıl demesi dua. bu şu demek, eğer Allah kalbi başıboş bırakırsa kalbin nereye savrulacağı belli değil. Bunu bir cebriyecilik olarak değil. Allah bir kalbi başıboş bıraktığında o kalbin ne tarafa savrulacağı belli değil.
İstikametini bulup bulamayacağı belli değil. O yüzden Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hazretleri bir örnekleme yapıyor. Diyor ki, Ya Rabbi Allah’tan bir dilekte bulunuyor. Benim kalbimi senin dininde sabit kıl. O yüzden kalp iki parmağının arasında diyor ya, kalp kötülüğe de gitse iki parmağından birine gitti, iyiliğe de gitse iki parmaktan birine gitti. kötülüğü de halkeden Allah, iyiliği de halkeden Allah. İki parmak deyince, iki parmak bakın ne oldu? İkisi de benim kolumda birleşmiş oldu. İkisi o iki parmak da Allah’ın Zat-ı Ülüiyeti’nde birleşti. Bu Hadîs-i şerîf’e bakarken, bu eğer o kalp rüzgara bırakılır gibi orta yerde bırakılırsa, ne tarafa gideceği belli değil. Öyle olunca burada tehlike var.
Her daim kalbimizi bu tehlikede maruz kaldığı için tevhîd ile kalbimizi tevhide bağlamamız gerekiyor. Ayetinde, âyet-i kerimesinde Allah kişi ile kalbi arasındadır buyurmuştur. Allah kişi ile aklı arasında girer de insan ne yaptığından haberdar olmaz. Bu Allah kişi ile kalbi arasındadır, aklı arasındadır. o kimse kendisini ve aklını Allah’a yönlendirirse anında Allah’ı bulabileceğini görebileceğini işaret. Ben de buradan onu anlıyorum. Selamün aleyküm, hayırlı geceler. Bir padişahın huzurunda saygıdan ve korkudan onun emirlerine karşı koyulamaz. Gel derse gelinir, git derse gidilir. Ancak yanından ayrılınca kişi kendi dilediğini yapabilir. Bu örneğe bineyen müminler Allah’a karşı edep ve harâm işlemekten korkmak, ona itâat ve saygı göstermek noktasında Allah’ın kendilerine vermiş olduğu cüzi iradeyi bırakıp kendilerini külli iradeye teslim etmiş mi olur?
Rabbine karşı kendi cüzi iradesi kalır mı? Bu noktada gerçek anlamda Allah’a teslim olmuş mümin cüzi iradesini nasıl neye karşı kullanılır? Allah’a teslim olmuş mümin demek cüzi iradesini külli iradeye teslim etmiş, külli iradenin emrine vermiş demektir. Külli irade, ona farz ibadetlerini yerine getir dediği için cüzi iradesiyle farz ibadetlerini yerine getiriyor. Ona haramlardan uzak dur dediği için cüzi iradesiyle külli iradenin emrine ayak uydurup bu noktada farzları haramlardan uzak duruyor. Selamünaleyküm. Kur’ân ve Sünnet’in dışında hükmet taraf olan halîfe az edilecekse, ikinci Abdülhamid’in genel ev ve içki fabrikasına müsaade etmesi, sonrası az edilmesi doğru bir karar mıydır? O kararların içerisinde, az edilme kararların içerisinde bu da var. biz böyle bunları çok ince detaylarına araştırmış insanlar değiliz ama bunların olduğu söyleniyor.
İkinci Abdülhamid tahttan indirildikten sonra devletin daha kötüye gitmesini nasıl yorumlarsanız? Evet, ikinci Abdülhamid’den devleti derleyip toparlamıştı ama devleti derleyip toparlarken öbür tahttan da Kur’ân ve Sünnet tarihinde hatalar yapmış olabilir. O yüzden tarihçilerin işi, tarih, bu konuda çok tarihi bir birikimim yok. Tarihi bir birikimim olmadığı için hükmetmem de mümkün değil. Selamünaleyküm. Eşimle şiddetli geçimsizlik yaşıyoruz, çok kavga ediyoruz. Sinirli bir kimse, küçük bir tartışmada dahi bayan olduğu halde ağızdan küfür eksik olmuyor. Sus diyorum susmuyor, alttan almıyor. Ben dahi sinirlenmeye başlıyorum. Dayanmaya çalışıyorum. Bir umut yumuşama olur diye. Lakin her defasında da boşa beni diyor, boşanımımdan bahsediyor.
Size dahi gelmiştik, anlatmıştık. İlk yılımızda nikahımızın durumu nedir? Bu sözlerinden dolayı ne yapmalıyım? Ben boşanma taraftarı değilim. Akıllanması ve yürümesi için bu evliliğin talâk mı vermem gerekir? Ne demem, ne yapmam gerekir? Sizden dua istiyoruz. Bu benim genel felsefem. Bunda herkes uyacak diye bir zorunluluk yok.
Boşanma, Talâk ve Eş Hakları Kapanışı
Eğer bir kadın, bir erkeğe beni boşadıysa, ben arkadaşlara tavsiyem şu, yürümeyecek noktada değilse kadının isteğini geri çevirmeyin, boşayın. Birbirlerinizi hayatı zulmetmeyin. Veya bir erkek bir kadından boşanmak istiyorsa bir kadın olarak ondan hakkınızı alın, erkeğin isteğini yerine getirin. Boşayın, boşanın. mesele boşanma noktasına geldiyse, taraflar birbirlerinden hak ve hukuklarını alıp boşanabilirler. Veya birbirlerinden hak ve hukuklarını ferahat ederekten de boşanabilirler. Bu benim genel felsefem. Bu benim genel kaydım. Eğer yürümüyorsa boşanın. Ben zaman zaman derslerde söylerim, bir kadın benden boşanmayı istersen sorarım ona. iyi düşündün mü? İyi düşündüm diyorsa boşarım. neden hayatı zulmedeyim ona?
Veya hatta bir erkek bir kadından boşanmayı talep ediyorsa, kadın boşanmamak için bir iki ona söyledi. Ama adam boşanmayı istiyor, boşanmayı talep ediyor. Kadının da bu konuda direnmesi doğru değil. boşansınlar herkes hayatına baksın, yoluna baksın. Hele böyle geçimsizlik söz konusuysa, taraflardan birisi psikolojik problemler yaşıyorsa, çünkü aşırı derecede sinirlilik, bir psikolojik rahatsızlık da olabilir. Tedavisi yok ise veya hatta bu konuda bir problem yaşıyorsa insanlar hayatları birbirlerine zehir etmesinler, boşanabilirler. Evet, Salı gün siz rüya yazmışsınız. Kur’ân-ı Kerim harflerinin okunmaması ile alakalı. Bu rüyanızı yorumlamıştım. Oradan dinleyebilirsiniz inşallah. Selamünaleyküm, geceniz hayır olsun.
Neden mürşid-i kamiller devlet başkanlığı yapmak istemezler? Böyle bir kanunu ve ibarenin olduğunu bilmiyorum. Neden devlet başkanlığı yapmak istemezler ki? Yaparlar. Mürşid-i kamillerden daha hala devlet başkanlığı yapacak kimse olmaz. O yüzden mürşid-i kamillerden devlet başkanı olmaz diye bir kaydı yok. Hem de en iyisi olur. Selamünaleyküm, koronavirüs ile alakalı. Kimseyle tokalaşmamak ve sarılmamamız gerektiğini söylüyorlar. Çok mu abartılıyor, ne tavsiye edersiniz? Sonuçta bulaşıcı hastalık var. Bulaşıcı hastalıktan dolayı insanlar devlet, böyle bir önlem alıyor. Bu önleme uyma hakkı var insanlar. Kendilerince uyabilirler. Bunda bir problem yok. Oyuncak bebek örüp satmak uygun mudur? Bu görünenlerdiniz fotoğraf uyguntur.
Selamünaleyküm, Kur’ân’ın yasaklamadığı birtakım şeylerin zararını görülerek yasaklanması konusunda bazı tarikatlarda helâl olan şeyler yasaklanıyor. Buradaki insanlar diğer Müslümanlar bu yasaklıklar uyumadığı için onlara günahkar ya da cehennemlik olduklarını söyleyebiliyorlar. Böyle kimseler akrabamızda da mevcut. Yöre insanlar bu tip bazı konular öyle yaygınlaşmış ki doğrusunu hadîs örnekleriyle söylesek de bazen inanmıyorlar. Bu konular açıldığında nasıl bir yol izlemeliyiz? Bu helâl olan şeylerden perhiz edilebilir. Bu yasaklamak değildir. Perhizdir. Bu ne demektir? Mesela bir kimse ete karşı çok duyarlılığı vardır. Ona dersiniz ki siz et yemeğiniz. Et helâl mı? Evet. Ama onun ete karşı bir alerjisi var, bir problemi var.
Bu perhiz. Ona et yeme denilebilir. O yüzden bazı tarikatlarda helâl olan şeyler bu noktada yasaklanıyor olabilir. Perhizdir bu. Bu mümkündür. Ama yok böyle bir hastalıktan rahatsızlıktan dolayı. Değilse o zaman farklı bir şey. Ama kendisine yasaklanmış, et yemesi kendisine yasaklanmış bir kimse, et yiyenleri kâfir hükmünde görmesi, münafık hükmünde görmesi veya siz doğru yapmıyorsunuz diye görmesi bu cehalet. Allah muhafaza eylesin. Kendi kendimize tek başımızdayken bir başkası hakkında kötü konuşsak, düşünsek gıybet olur mu? Bu kalp kararmasına sebep olur. Bu gıybet olmaz ama kendi kendine, birisinin hakkında kötülük düşünmek kalp kararmasına sebep olur. Allah muhafaza eylesin. Geçen konuşmanızda medet ya Abdülkadir diyen kâfir olur.
Medet ya Allah demek gerekir dediniz. Benim videolarını izlediğim sarıklı cüppeli ölmüş bir şahıs. Konuşmalarına başlamazdan önce medet ya Sultanul Evliya diyordu. Böyle diyen kâfir mi olur? Yoksa adamı çok imanlı bir Müslüman olarak tanımıştım. Kim ne der beni ilgilendirmez? Biz iyyaken Abdü ve iyyaken Es’teyne bakarız. ancak ona ibadet eder, ancak ondan yardım dileriz. Bakın vesile etmek farklı bir şeydir. Bir zattan medet ummak farklı bir şeydir. Bu Abdülkadir Geylani Hazretleri de olabilir. Abdülkadir Geylani Hazretleri’ni vesile etmek farklı bir şeydir. Yetiş ya Abdülkadir demek farklı bir şeydir. Allah muhafaza eylesin. Hamburg’tan sevgili selamlar. İnşallah bize de gelir ve misafirimiz olursunuz.
Bir el Almanya seyahatiniz olsun. İnşallah Allah nasip ederse gelirdin inşallah. Şu anda her ne kadar plan ve programımız dahilinde değilse de inşallah gelmeye gayret ederiz. Kenyalı kardeş görüntülü arama yapmış ama cevap verebilmez. Mümkün değil hakkınızı helâl edin. Selamünaleyküm. İçinde her atom bir güneş saklar derken eğer atom ağzına şöyle bir açar bu güneş bir çıkarsa şayet o pusadan gökler ve yer tuz buz olur ışıltısından mesnevi 4610 yukarıda pirimiz atom bombası tarif etmiş yıllar öncesinden. Böyle ilimler hangi mertebede verilmeye başlanır? Bir de tasavvuf yolunda hayatında zina etmiş kişiye rüya ilmi verilmez diye duymuştum. Bu yolda buna benzer kurallar var mıdır? Hiç ilk defa duyuyorum zina etmiş bir kimseye rüya ilminin verilmez denildiğini.
Burada da atom bombasının da bahsettiğini inanmıyorum mesnevinin bu beytinde. Bu mesnevinin bu beytinde farklı şeyler olabilir. Zor durumda kaldığında aniden yapabileceğimiz dua nedir? Bağışlama yapıyorum ama siz neyi önerirsiniz? Eşim için de dua eder misiniz? Allah muineyiniz olsun. Normalde bir kimse hangi zor durumda tevhîd çeker bile. Hasbinallahu ve nimel vekil diyebilir gibi. Allah bir kalbi neden başıboş bırakır? Kulu bu noktaya düşüren sebepler nelerdir? O Allah’la olan ilişkisini başıboş bırakmıştır. Allah da onun kalbini başıboş bırakmıştır. Kim Allah’ı unutursa Allah da unutur. Kim Allah’a sırtını dönerse Allah da ona sırtını döner. Bir günahından dolayı birine kızmakla onun günahından dolayı kanamak arasında fark nedir?
Bir kimse eğer böyle elinin altındaki bir kimseyse onu günahından dolayı günahından geri çevirmek için kızabilir. Ondan sonra kınamak farklı bir şey. Kınadını sizin başınıza gelir diyor. Ona dikkat etmekte fayda var. Evet kıymetli dostlar sorularınız bitti. O yüzden Allah gecenize hayırlı eylesin. Allah en kısa zamanda buluşmamıza, en kısa zamanda görüşmemize vesile eylesin. İnşallah önümüzdeki perşembe günü sohbetimize devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helâl edin. Şimdi yine mutadımızı yerine getireceğiz. Tevhidimizi çekeceğiz. İnşallah geceyi sonlandıracağız. Eftar zikir falemennehu. Fâtiha.
Kaynakça ve Referanslar
- Siyâsî İslâm ve Radikal-Ilımlı Ayırımının Re’di: “Radikal İslâm” kavramının oryantalist kökeni — Bernard Lewis, The Political Language of Islam; Kur’ân’ın bütün âyetlerine îmân zorûnluluğu — Bakara 2/85 (“Yoksa siz Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”); Mâide 5/44-47 (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler); Nisâ 4/65; Ahzâb 33/36; Diyanet İslâm Ansiklopedisi “Siyâsî Düşünce” maddesi
- Bey’at ve Zenci Köle Hadîsi: “Başınıza küpürü kesik Habeşî bir köle emîr tâyîn edilse, Allah’ın Kitâb’ı ile yönettiği müddetçe dinleyip itâat ediniz” — Buhârî, Ezân 54, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned VI/402-403; bey’atın şer’î şartları — Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye; İbn Teymiyye, es-Siyâsetu’ş-Şer’iyye; Allah’a isyânda mahlûka itâat yoktur kaidesi — Ahmed, Müsned I/131
- Tekfîr Fıtnesi ve Havâric Tarîhi: Hazret-i Ali döneminde Havâric’in zuhûru ve Müslümanları tekfîr etmeleri — Taberî, Târîhu’r-Rusûl ve’l-Mulûk; “Bir kimse kardeşine ‘ey kâfir’ dediğinde bu sıfat ikisinden birine döner” — Buhârî, Edeb 73; Müslim, Îmân 111; lâ ilâhe illallâh diyen Müslüman sayılır — Buhârî, Îmân 17; İmâm-ı Gazzâlî, Faysılı’t-Tefrıka; Dâış/ISİD tekfîrci ideolojisinin re’di
- Hazret-i Ebû Bekir’in Sakîfe Beî Saîde Seçimi: Resûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in vefâtı sonrası Ensâr’ın Sa’d b. Ubâde etrâfında toplanışı; Muhâcirlerin müdâhalesi — Buhârî, Had 31; İbn Hişâm, es-Sîre; İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ; “İmâmlar Kureyş’tendir” hadîsi — Ahmed, Müsned III/129; Hazret-i Ömer’in bey’atını ve ümmetin ictimâı — Taberî, Târîh III/218-223
- Hazret-i Ömer’in İdârî İçtihâdı: Câhiliye dönemi dış işleri tecrübesi ve sefâret görevleri — İbn Sa’d, Tabakât III/265; Dîvân teşkilâtı ve âtîyye sistemi; Hicrî takvîm; kadılık kurımı — Kettânî, et-Terâtîbu’l-İdâriyye; peygamberlik ile devlet başkanlığının karıştırılması re’di — Şâh Velîyullah Dihlevî, Huccetullâhi’l-Bâliğa; velî ve üstâda peygamber derecesi verme sapkınlığı — Mesnevî, I. cilt
- Emîre İtâatin Sünûru: Nisâ 4/59 (“Allah’a, Resûl’e ve sizden olan emîr sâhiplerine itâat edin”); “Mâ’siyette mahlûka itâat yoktur” — Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39; Ebû Dâvûd, Cihâd 87; zulüm ve bid’ata sükun — İmâm-ı Nevevî, Şerhu Müslim; şurâ prensibi — Şûrâ 42/38, Âl-i İmrân 3/159; Kur’ân ve Sünnet dairesinde yönetim ve emîru’l-mü’minîn kavramı
- Koronavirüs Dönemi Sohbet Fıtrı ve Helâlleşme Edebi: Salgın dönemi câmi kapânışları sonrası cemâat edeplerine dönüş; “Mü’min mü’minin aynasıdır” — Ebû Dâvûd, Edeb 49; helâlleşmenin fazileti — Buhârî, Mazâlim 10; kıyâmet gününde hak sahipleri — Tirmizî, Sıfatı’l-Kıyâme 2; sohbet hâlıkasının adabı — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu Âdâbi’s-Sohbe
- Zekâtın Şâmıl Olmadığı Mallar ve Fıkıh İhtilâfı: Şahıs bineği, mesken ve gerekli malın zekâtdan muâf tutulması — Ebû Dâvûd, Zekât 4; Tirmizî, Zekât 10 (Müstedümhem ve’l-hayl hadîsi); Hanefî mezhebinde zekât nisâbı ve sâime şartı — Mergınânî, el-Hidâye; İbn-i Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr, Kitâbu’z-Zekât; son dönem fakîhlerin lüks mal tartışması — Karadavî, Fıkhu’z-Zekât; Yûsuf el-Kardavî görüşleri
- Şeytân Taşlamasının Maşruiyeti ve Bid’atin Re’di: Hac’da Cemerât’ın sünnet menseki — Buhârî, Hac 134; Müslim, Hac 305 (Hazret-i Câbir hadîsi); Hazret-i İbrâhîm’in şeytânı taşlaması kıssa — Sâffât 37/100-109; taşlamanın rûhî mânâsı — Allah’ın emrine uyma ve nefse karşı di-reniş; putperestlik zanediln re’di; bilimi ilâhlaştırmanın (scientism) reddi — Seyyid Hüseyin Nasr, Knowledge and the Sacred; Bakara 2/164
- Talâk, Boşanma Edebi ve Eşler Arası Haklar: Bakara 2/228-237 ve Talâk sûresi tümü; “Allah katında helâllerin en soğuğu talâktır” — Ebû Dâvûd, Talâk 3; İbn Mâce, Talâk 1; eşlerin birbirine zulüm etmeden ayrılma hakkı — Bakara 2/229 (“Ya iyilikle tutun ya da güzellikle ayrılın”); hul’ (kadının talâk talebi) — Buhârî, Talâk 12 (Hâbise bint Sehl hadîsi); İmâm-ı A’zam ve İmâm Şâfiî görüşleri; mahr, nafaka ve müt’a — İbn Kudâme, el-Muğnî
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Kalb, Sünnet, Halife, Muhabbet, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı