Sufi: Vahabilik ve İslam Dünyasındaki Üç Ana Parça
Vahabilik nereden çıkmıştır, kimler türetmiştir? İslam’ın kalbi Mekke ve Medine bunların elinde olmasına nasıl bakıyorsunuz? Osmanlı’nın son döneminde ne yazık ki bu vahabilik Suud bölgesinde türedi. Dünya üzerinde normalde İslam üç parçaya bölündü. Üç ana parça. Daha önce iki ana parçaydı. Bir tarafta Şia vardı, bir tarafta Sünniler vardı. Buna ilave edildi, Osmanlı’nın son döneminde yıkılırken vahabilik.
Bu şimdi İbn Teymiye’den etkilenen ama sünnetleri reddeden bir anlayıştır. Sünneti Seniyye’yi kesinlikle bu noktada aşağıya çekmektedirler. İslam’ın kendince Müslümanların kendi ritüellerini de reddedip direkt ‘Kur’an böyle demiş’ diyerekten yeni bir anlayışla kendilerince Arap milliyetçiliğinin üzerine bir din oluşturdular. Tabii bunda Selefi dediğimiz akımın farklı bir versiyonu oluştu.
Bu biraz da Osmanlı’nın son dönemindeki milliyetçilik akımlarına uygun bir akımdır. Arap milliyetçiliğinin üzerine kurulu ve İngilizler tarafından desteklenen, İngilizler tarafından parlatılan bir algı ve anlayış oldu. Nasıl Suriye’de Nusayriler, Esed gibi İslam’ın içerisinden farklı bir noktaya ayrıldılarsa bunlar da farklı bir noktaya ayrıldılar.
Şimdi dünya üzerinde bu üç temel anlayış var: Bir tarafta Arap milliyetçiliğinin üzerine kurulu Selefi-Vahabi düşüncesi, bir tarafta Farisi milliyetçiliğinin üzerine kurulu Şia düşüncesi, bir tarafta da Sünniler var. Bu herhalde İslam’ın içerisinde en büyük handikaplarından birisi. Bu handikaptan dolayı İslam dünyası bayağı sıkıntı yaşıyor ve yaşayacağı da benziyor. Beş yılda, on yılda, yirmi yılda bu meselenin hallolması biraz zor.
Mekke ve Medine’de İmamiyet Meselesi
Mekke’de, Medine’de imamiyet noktasında önceden Malikiler ağır basardı. Hatta genel olarak halkın eskileri, klasik olanlar Maliki mezhebindedir. Yeni gençlerin, Arap milliyetçisi gençlerin bir kısmı bu noktada biraz Vahabi-Selefi çizgisinde duruyorlar.
Burada bir ayrım yapmak lazım: Normalde eski selef imamlarının yolundan gidenlere söyleyecek bir sözüm yok. Yeni selefilik, yeni Selefi-Vahabi düşüncesine karşıyım. Yoksa selef imamlarının düşüncesine karşı çıkmak, İmam-ı Azam da selef imamı sonuçta, insanın kendi durduğu yeri reddetmek gibidir. O yüzden özellikle konuşurken bunu ayrıştırın. Bugünkü Selefi-Vahabi çizgisindeki düşünceye karşıyız. Bu noktada kardeşler bir şey söylerken de tekfir etmesinler. Durdukları çizgi meydanda, IŞİD çizgisi de meydanda.
Sufi Dergahlarında Ders Alma Usulü
Sufi dergahlarında bir kimsenin ders alması için orada kendisinin yerinin olup olmadığını rüyasında görmesi lazım. Üstadımız Nevşehirli Abdullah Efendi Hazretleri derdi ki iki çeşit ders alınır.
Birincisi: Bir kimse gider, bakar, Kur’an-sünnet dairesinde inceler, oradan ders alınması gerektiğine kalben karar verir. Kur’an-sünnet dairesinde zahire bir sıkıntısı yoktur der, ders alır oradan.
İkincisi: Bunun manevi tarafı var. O kimse orada sahih rüya görmesi lazım. Herkes rüya görecek diye bir kaydı yok ama orada sahih rüya ile o kimsenin ders alınabileceği yahut da kendisinin oraya ait olduğuna dair bir rüya görmesi gerekir. Bu işin en temiz ve sağlam tarafıdır.
Çünkü öbür türlü Kur’an ve sünnet dairesinde incelemiş olsa dahi zaman içerisinde o kimse aklıyla orayı yorumlamaya çalışıyor. Bir hadisi bilmiyor yahut bir hadis yorumlamasını bilmiyor, şeytan oradan giriyor. Bir fıkıh bilgisi yok, şeytan oradan giriyor.
Fıkıh Bilgisi Olmadan Hüküm Verme Tehlikesi
Bana mail ile gönderiyorlar. Diyorlar ki ‘böyle böyle biz geldik derslere, sizin bu faizle alakalı meseleniz kafamızı karıştırdı.’ Ben de soruyorum: Evde İbn-i Abidin var mı elinin altında? Yok. El-Hidaye var mı? Yok. Dürer Gürer var mı? Yok. El-İhtiyar var mı? Yok. Elinde fıkıh kitabı ne var? Susuyor, ses yok. Elinde bir fıkıh kitabı yok. Bu kanıya nereden vardı? Bu bilgiye nereden ulaştı?
Sufi Hayatının Çalkantılı Doğası
Bizim yolumuz normal bir tarikat yolu gibi değil. Biraz fazla canlı, heyecanlı, hareketliyiz biz. ‘Kenarda çekil, dersini çek, namazına bak, orada hayatına devam et’ — öyle bir tasavvuf anlayışım yok benim. Hiç olmadı. Bizimki biraz daha kanlı, canlı, heyecanlı, koşuşturmalı. Adam koşması lazım. Mücadele etmesi lazım. Dersleri takip etmesi lazım. Bir vazife alması lazım.
Böyle canlı heyecanlı yol giderken birisi onun ayağına basacak. Biz basacağız. Birisi ona ‘öteye git’ diyecek. Biz diyeceğiz. Veyahut da çekeceğiz adamı, ‘gel burada otur’ diyeceğiz. Orada kaynayacak biraz. Böyle olunca o kimsenin nefsine vurursa, burada onun peşinden gidecek olan kimse yok.
Şeyh Efendi, Allah rahmet eylesin, öyle derdi: ‘Nice başlar kesilir, kan parasını soran olmaz.’ Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Adam küsmüş, eve gitmiş, oturmuş. Ömrünce küssen ne olacak?
Rafting Gibi Bir Sufi Yolu
Ben 1986’da ders aldım. Şeyh Efendi, Allah rahmet eylesin, 2004’te vefat edene kadar. Bitmedi, devam ediyor. Ne zaman bitecek bildiğimiz yok. İnişli çıkışlı, engebeli arazi bu. Bizim sufi hayatımız raftingçilere benzetiyorum ben. Dalganın nerede vuracağı belli değil. Nerede bir şelale var belli değil. Nerede bir kaya var, ne zaman önüne bir kocaman kaya çıkıp ters köpçe seni getirecek belli değil. Hiçbir şey belli değil. Sabahleyin kalktığında sağlam tutun. Kayık bir tarafta, sen bir tarafta kalabilirsin.
Herkes sufi olacak diye bir kaide yok. Bizim öyle bir kaidemiz yok. İnsanlar adam toplamak için kalabalık olacaklar ya, önüne gelene yolda ders veriyorlar. Biz sufi bir topluluğuz. Ben ta başından beri söylüyorum. O yüzden bizde renk çok, cümbüş çok, hayat çok, girinti çok, çıkıntı çok, yokuş çok, iniş çok. Her şey var elhamdülillah.
Mürşid-i Kamil Meselesi
Her insanın mutlaka bir mürşid-i kamili, bir şeyhi olması gerekir mi? Bütün ehli tasavvuf böyle söyler. Bu bir doğrudur, hakikattir. Ama bunu böyle söylediğinde karşıdaki kimse de kendini bir şey zannediyor. Eğer sen ‘nefsini bilen Rabbini bilir’ hadis-i şerifinin senin üzerinde tecelli etmesini istiyorsan, nefisle alakalı mücahedede sana bilgi verecek, eğitim verecek birisine ihtiyaç duyacaksın. Ama öbür türlü lazım değil.
Dergahlarda Para Meselesi ve Sadelik
Ben hep böyle sohbetlere gittim ama hep gittiğim yerlerde hocanın minderinin altına para sıkıştırıyorlardı, ortada şapka gezdiriyorlardı. O yüzden hepsinden soğudum. ‘Burası öyle değil’ diyorlar ama gene de içimde şüphe var, demiş bir kardeş.
Bizde öyle para sıkıştıracak bir minder yok. Öyle ortada takke-şapka da dolaştırılmıyor. Bir adam zikrullah yaptı, ibadet etti, takkesi para için ortalıkta gezdirilmez bizim burada. Birisine desen ki ‘takkeni ver, para için gezdireceğiz’ — adama hakaret etmiş gibi oluruz. Adamın takkesi zikrullahla terlemiş ya, onun içerisine para doldurulur mu? ‘Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidin’ — ayet-i kerime.
Ben onu da gördüm. Cuma mübareğinde bir şey efendiyi, herkes geliyor el öpüyor, bir eliyle de onun şallarının cebine para sıkıştırıyor açık olarak. Ben ortasına doğru denk geldim, baktım cep bayağı şişmiş. Halifesine dedim: ‘Maşallah, düğüncü parası gibi olmuş.’ Kıpkırmızı oldu. ‘Sizde yok mu Mustafa Efendi?’ dedi. ‘Vallahi benim şeyhim’ dedim, ‘hiç böyle görmedim, hiç böyle bir şey yaşamadık bizde.’ Allah bizi muhafaza eylesin.
Dergahların Kapatılması ve Yeniden Dirilişi
Osmanlı zamanında bu dergahların, halifelerin, kadıların devletin içinde olduğu söyleniyor. Bu dergahlar nasıl unutturuldu, nasıl nefret ettirildi? Cumhuriyet kurulunca bunların hepsi oldu, oluştu. Uzun bir mesele ama bir şey oluyorsa böyle, insanlar onun kıymetini bilememilerdir de o yüzdendir. Ya da Cenab-ı Hak daha iyisini verecektir o yüzden olmuştur.
Din de böyledir, sufilik de böyledir. Bir müddet sonra gelir, o elbise eskir, renkleri solar. Öyle olunca yeni bir elbise, yeni rengarenk canlı renklerle dikilmesi gerekir. Sufiler de bir elbisenin renkleri gibidirler. Cenab-ı Hak İslam’ı yeniliyor, Kur’an ve Sünnet’i yeniden yeniliyor. O yeni elbisenin de bir süsü, bir rengi, bir tadı lezzeti olması lazım — bu da sufilerdir.
Bayındır’da İlk Zikrullah
Ben derviş oldum, dergaha girdim diye Bayındır’da yer yerinden oynadı. ‘Nasıl olur böyle bir şey?’ diye. Camide ilk zikrullahı yaptık biz Bayındır’da, Mevlüt adı altında. O ana kadar camide hiç kimse zikrullah yaptırmamış. Hacı İbrahim Camisi’nde ilk zikrullahı cemaat halinde yaptırdık.
Belediye hoparlöründen ilan verdim. Bir hafta boyunca ilan yayınlıyor: ‘Hacı İbrahim Mahallesinde Mustafa Özbağ, rahmetli babası adına Mevlüt ve Tevhid okutacaktır. Bütün Bayındır halkı davetlidir.’ Allah esmasının ortasında Mevlüt okuyan imam mikrofonu bıraktı, dışarı çıkıyor. Zikrullahı duyunca imamı zor geri döndürdük.
Ertesi gün karakoldaydım. Bırakırlar mı seni? Sıkıntı yok, normaldi. Gerçekten yıkıntıydı. Şeyh Efendi için ‘Alevi’ diyor daha hiç kimse tanımıyor. Dakika bir gol bir: ‘Aleviyimş, kaç tane hanımı olduğunu bilmiyormuş, ne kadar parası olduğunu bilmiyormuş.’ Duydum, hafta biterken biri geldi söyledi. ‘Sen gördün mü?’ dedim. ‘Görmediğin, bilmediğin bir kimse hakkında böyle konuşuyorsun’ dedim. Söylenti bitti.
Hadid Suresi 16: Kalplerin Yumuşaması
‘İman edenlerin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçek (Kur’an) için kalplerinin yumuşaması zamanı hala gelmedi mi?’ (Hadid, 57/16). Demek ki iman edenlerin kalbini yumuşatan iki önemli amel var: Birisi Allah’ı zikretmek, ikincisi Kur’an’ın hükümlerine uymak.
Sadece zikrullah yaparsanız ve Allah’ın hükümlerine uymazsanız, sünneti Resulullah’a tabi olmazsanız, imamların içtihatlarını hiçe sayarsanız kalbiniz yumuşamaz. Kalbin yumuşaması için zikrullah ve Kur’an-sünnet dairesinde durmak lazım. İkisi bir arada olacak.
Zikrullahın insan üzerindeki tecelliyatını anlatıyoruz: Zikrullah bir kimsenin kalbini yumuşatacak. Kalbi hangi noktada yumuşacak? Kur’an ve sünnet dairesinde. Kalbin yumuşaması demek, Allah’ın haram ettiği şeylere yumuşak davranmak demek değil! Bu insanları aldatıyor.
Zikrullah ve Haramların Terk Edilmesi
Kalbin yumuşaması demek Allah’ın lanet ettiği bir fiile yumuşak bakmak demek değil. Bir kısım bozuk sufi anlayışlar bunu yapıyorlar ve insanlar da sufiliği öyle zannediyorlar. Allah’ın hukukunu ve hududunu çiğneyen kimseye yumuşak davranamazsınız; ancak ona tebliğ edersiniz.
Sufilik yoluna gelen kimseler haramı terk edecekler. Kendi kendilerine diyecekler ki ‘biz haram işlemeye gelmedik buraya.’ Öğrendikçe, duydukça, dinledikçe kendilerini düzeltecekler. Ama kendisini düzeltmiyorsa, harama devam ediyorsa, o kimsenin kalbi yumuşamıyor. Zikrullah onun kalbine tecelli etmiyor. Sebebi: Allah’ın indirdiği Kur’an’a tabi olmadığından.
Zümer 23: Kalplerin Zikre Dalması ve Huşu
‘Sonra ciltleri yumuşar ve kalpleri Allah’ın zikrine dalar.’ (Zümer, 39/23). O kimse Allah’ı zikreder ve Kur’an-sünnete tabi olursa, kalbi yumuşamakla kalmaz, komple merhem gibi olur. Her haliyle Hz. Peygamber (s.a.v.) Hazretlerinin haliyle hallenir. Onun haliyle hallenince o kimse artık Allah’ın zikrine dalar.
Zikrullahın tecelliyatı: zikre dalmak, etrafınla ilişki kesmek. Artık hiçbir şey düşünmemek, sadece ve sadece zikrullahı düşünmek. O kimse bu hale gelince müminliğin tadını çıkarır. Allah zikredildiğinde edep, haşyet, ümit, sevgi, anlayış ve ilim ile ağlayarak da zikreder, huşu içinde zikre dalar.
Hz. Peygamber ve Huşunun Kalkması
Bu ayet-i kerime hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.) Hazretlerine sormuşlar. Buyurmuş ki: ‘İnsanlar arasında ilk kalkacak olan şey huşudur.’ Demek ki kalbin yumuşamasının tecelliyatı huşudur. Huşu nedir? Allah’ı önce korkarak, sonra severek ibadet etmek. Korku, o kimsenin içinde kaybolmayacak. Eğer korkmazsa haram işler, Allah’ı sevmeyen kimse haram işler. Huşu, insanı haramlardan uzak tutup Allah’ı sevmeye doğru yönlendirecektir.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Müminler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanları artar ve Rablerine tevekkül ederler. Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğinizden infak ederler. İşte onlar inanmışların ta kendileridir.’ (Enfal, 8/2-4). Kim bu haliyle hallenirse onlar Allah’ın evliyalarıdır, Allah’ın dostlarıdır.
Malın En Faziletlisi: Tevbe 34 ve Seyban Hadisi
Seyban (r.a.)’dan rivayet edilmiştir: ‘Altını ve gümüşü biriktirip onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte bunlara pek acıklı bir azap müjdele.’ (Tevbe, 9/34) ayeti inince biz Resulullah (s.a.v.) ile bir seferdeydik. Ashab’tan biri: ‘Ayet altın ve gümüş hakkında mı indi? Hangi malın hayırlı olduğunu bilseydik onu edinirdik’ deyince Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
‘Malın en faziletlisi: Allah’ı zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve kocasına imanında yardımcı olan bir eştir.’ Demek ki bir kimsede Allah’ı zikreden bir dil, Allah’a şükreden bir kalp ve kendisini haramlardan uzaklaştıran bir eş varsa, o kimsede malın en faziletlisi varmış. Fazilet ölçüsü çıktı: Allah’ı zikreden bir dil, Allah’a şükreden bir kalp ve bizi haramlardan uzaklaştıracak olan bir eş. Cenab-ı Hak bu üç hal ile bizi hallendirirse biz en zengin insanlarız.
Cem ve Fark Meselesi: Tevhid Makamı
‘Cemsiz fark şirktir, bu şeriat makamıdır. Farksız cem zındıklıktır, bu marifet makamıdır. Cem ile fark birlikte tevhiddir, bu marifet makamıdır.’ Bu sözü Hz. Ali (r.a.) Efendimizin sözü olduğu söylenir. Ama bu söz hadis kitaplarının hiçbirisinde rastladığım bir söz değil. Bu sözü genelde Melami ve Alevi-Bektaşi çizgisinde olanlar söylerler. Sahih bir kaynağını bulamadım.
Buradaki cem, bir şeyi toplamak; fark, gördüğün şeydeki farkı görmek. Varlığı bütünleyip kesreti vahdete ulaştırıp vahdetin içerisindeki farkı yakalamak. Farksız cem zındıklıktır: O farkları görmezsen namaz bir farktır, oruç bir farktır; bunları yapmazsanız zındıklık olur. Cem ile fark birlikte tevhiddir: Bütün varlığı bir görüp ama içerisindeki farklı renkleri görmek marifettir, tevhiddir.
Bu tip kelimelerin arkasına sığınarak namazı terk edenler, orucu terk edenler, ‘biz cem ehli olduk’ deyip ibadetleri küçük görenler var. Allah muhafaza eylesin.
Sohbet ve Kardeşlik Adabı
Bir topluluğa geldiğimde ben size vaaz etmeye geliyormuş noktasında değilim. Ben, sizin kabul ederseniz kardeşinizin sufi sohbetidir bu; kardeşlik sohbetidir. Biz buraya geliyoruz, soru soran varsa soruyor, bir şey anlatmak isteyen anlatıyor. Siz biz hep beraber yarenlik yapıyoruz, kardeşlik yapıyoruz.
Bizde bir ritüel saplantısı var. Medreselerde derin hoca efendiler çıkarlar, eüzübesmele çekerler, Allah’a hamd ederler, hutbe okur gibi. Bu hutbe adabıdır; hutbeye başlayacak olan kimse eüzübesmele, hamd ve salatu selam eder. Ama biz sufi toplantısında değiliz ki, hutbe adabını uygulamaya çalışırlar. Biz haftada bir-iki gün toplanıyoruz, sohbet ediyoruz, yarenlik yapıyoruz. Bunun adı vaaz değil, hutbe değil.
Sufiler İnsanların Renklerine Karışmazlar
Sufi, karşısındaki kimseyi kendi rengine boyamaya çalışmaz. Eğer ben sizi hepinizi Mustafa Özbağ rengine boyamaya kalkarsam bu hepinize ağır gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de ümmetine ağır geleceği için ‘ibadetleri benden gördüğünüz gibi yapın’ dedi; ‘benim yaptığım gibi yapın’ demedi. ‘Benim yaptığım gibi yapın’ deseydi helak olurduk.
Bizim topluluğumuzda herkes kendi rengi neyse o rengiyle gelir. Biz arkadaşlara bir sarık tavsiye etmeyiz, bir renk takke tavsiye etmeyiz, bir renk haydari, bir stil cübbe-şalvar tavsiye etmeyiz. Bizim işimiz millete don-fanila biçmek değil. Adam göbek deliyle diz kapağının arasını kapattı, geldi oturdu; hiç umurumuzda değil. Bakın, sahabe de böyleydi. Rengarenk geliyordu kavimlerden, dini öğreniyordu, oturuyordu orada Allah’ı öğreniyordu.
Kaynakça
Ayet-i Kerimeler
- Hadid Suresi, 57/16 — İman edenlerin Allah’ı anması ve kalplerinin yumuşaması
- Zümer Suresi, 39/23 — Ciltlerin yumuşaması ve kalplerin Allah’ın zikrine dalması
- Tevbe Suresi, 9/34 — Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar
- Enfal Suresi, 8/2-4 — Allah anıldığında kalpleri ürperen müminlerin vasıfları
- Yasin Suresi, 36/21 — ‘Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidin’
Hadis-i Şerifler
- Seyban (r.a.) Hadisi — ‘Malın en faziletlisi: Allah’ı zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve kocasına imanında yardımcı olan bir eş.’ (Tirmizi, Tefsir, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/278)
- Huşu Hadisi — ‘İnsanlar arasında ilk kalkacak olan şey huşudur.’ (Taberani, el-Mu’cemül-Kebir; Heysemi, Mecmauz-Zevaid, II/136)
- ‘Nefsini bilen Rabbini bilir’ — Tasavvuf kaynaklarında yaygın; hadis olarak tartışmalı (Acluni, Keşfül-Hafa, II/262)
- ‘İbadetleri benden gördüğünüz gibi yapın’ — (Buhari, Ezan, 18; Hac, 6; Edeb, 27)
Fıkıh Kaynakları (Sohbette Zikredilen)
- İbn-i Abidin, Reddül-Muhtar aled-Dürril-Muhtar — Hanefi fıkhının en kapsamlı şerhi
- El-Hidaye, Burhaneddin el-Merginani — Hanefi fıkhının temel kaynaklarından
- Dürer ve Gürer (Dürerül-Hükkam), Molla Hüsrev — Osmanlı dönemi Hanefi fıkıh eseri
- El-İhtiyar li Talilil-Muhtar, Abdullah b. Mahmud el-Mevsili — Hanefi fıkıh metni
Tasavvufi Referanslar
- Nevşehirli Abdullah Efendi Hazretleri — Mustafa Özbağ Efendi’nin şeyhi, 2004 vefat
- Cem-Fark-Tevhid Sözü — Hz. Ali (r.a.)’ye atfedilen, Melami ve Alevi-Bektaşi kaynaklarında yaygın; sahih hadis kaynağı tespit edilememiş
- 1986 — Mustafa Özbağ Efendi’nin ders aldığı tarih
- Bayındır, Hacı İbrahim Camisi — İlk cehri zikrullahın yapıldığı yer
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Tevekkül. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı