28 Ekim 2017 Tarihli Sohbet
Kapısını çalıp ısrarla, ümitle pür dikkat bekledim.
Ta ki çehresinin azameti gözün önünde belirene kadar
Gel dedi… Hepsi bu.
Varlığın bilgisiyle doldu bütün kalbim.
Geride Allah’tan gayrısı kalmadı.
Hiç kimse eşyanın tabiatıyla ilgili hakiki bilgiye “ya o ya da bu” şeklindeki açıklamalarla ulaşamaz. Gerçek durum “hem O hem de bu” ya da “ne O ne de bu”nda aranmalıdır.
Eşyanın hakikatini gerçek anlamda teslim ettiğimizde hem Allah’ın
hakikatini hem de aynı zamanda Allah’ın O şey olmadığını teslim etmiş oluruz.
Eşya, mevcudiyeti ve belirli bir şey olması bakımından yalnızca bir nesnedir ancak varoluş ve nitelikleri bakımından tanrıdır. Bu durumu ne kadar tartışırsak dil o kadar karmaşıklaşır ve dinleyenler de o kadar hayrete düşer. Olması gereken de budur, zira kâinat hem O hem O değildir.
“Allahtan gayrı her şey” olan varoluşun tabiatını anlamaya yönelik bütün insanların sahip olduğu en anlaşılır yol ‘’hayallerimiz’’, özellikle ‘’rüyalarımız’’dır.
Hayallerimizin ruhumuzla bedenimiz arasında bir ‘’berzah’’ olduğu gibi
varoluş da vücudla hiçlik arasında bir ‘’berzah’’ tır.
Rüyalarda müşahede ettiğimiz alem manevi ve cismani, akli ve duygusal, anlam ve biçim olduğu gibi aynı şekilde tanrının “rüyasında” müşahede ettiği de vücud ve hiçlikten oluşur. Uyandığımızda rüyamızı anlamak isteriz ve onu yorumlar ya da yorumlatırız. Bunun gibi ölüp de tanrının kozmik rüyasına uyandığımızda bu “uyanmanın” kendisi bir başka kozmik rüyanın bir başka aşaması olsa da rüyamızın yorumunu bulacağız. (?)
Hangi düzeyde kavranırsa kavransın, hayale ve onun nasıl işlediğine dair bilgi sahibi olmadan dini düşüncelerin temel ruhuna ulaşabilmek mümkün değildir.
Aristocu filozofların ve kelamcıların rasyonel akıl ve mantık yasalarına uygun olmayan bütün vahiy bilgisini tevil etmelerinin sebebi, hayal dünyasıyla ilgili bilgisizlikleri ve cehaletleriydi. Diğerleri bunu anlamaya çalışmayıp “Tanrı böyle söylüyor, öyleyse doğrudur.” dediler. (Prof. William Chittick)
Hayal? İbn Arabi’ye göre “Hem o hem O değil.” durumunun hakikati
kâinatta yalnızca hayalle anlaşılabilir.
Örneğin hayalin bir fonksiyonu olan rüya halinde insan cisim olmayan cismani şeyler görür. Gördüğü nesnelerin maddi suretleri olsa da bu nesneler maddi alemde değil, ruh olan hayal aleminde yer alırlar. Hayal bir mana üstlenebilir, yani akledilebilir, dünyanın şekli olmayan bir gerçekliğine dönüşebilir, ona duyusal biçim (suret-i mahsusa) kazandırabilir.
Mana ve duyusal biçimler birbirlerinin zıddı olmalarına rağmen hayal bunları birleştirme gücüne sahiptir yani Arabi’nin ifadesiyle “el-kavi” (güçlü) ismi kendini gösterir.
Duyusal idrakin ya da akıl gücünün zıtlıkları bir araya getirmesinin olanağı yoktur ama hayal için bu imkânsız değildir. Ebu Said el-Harraz’a sordular: Hakk’ı neyle bildin? Cevap: Zıtları bir araya getirişinin hakikatiyle. (?)
Allah dostları zaman zaman melekleri, peygamberleri hatta tanrının somutlaşması (tecessüd) halini gördüklerinden söz ederler fakat bu gördükleri gerçekte mücessem görüntüler değildir. Bunun gibi kâinatın kendisi de zahir varlıkta görünen ya da vücud kazanmış olan yok hükmündeki (ma’dum) anlamlardan oluşur. Yani kainat bütünüyle bir hayalden başka bir şey de-ğil-dir.
İşlerin hakikati şudur ki ne türlü idrak gücüyle olursa olsun, gördüğün ya da idrak ettiğin her şey için tıpkı Allah’ın “Attığın zaman sen atmadın.” dediği gibi “Hem O hem O değil.” demen gerekir.
Rüya halindeyken gördüğün suretin, olduğu söylenenin aynı olduğundan şüphe duymazsın. Uyanıp da onu tabir edince ise gördüğünün aynısı olmadığından kuşku duymazsın. Sağlam bir akli muhakemeyle durumun hem O hem O değil hali olduğundan şüphe duymayacaksın.
Uykudaki hayal varoluştaki en tam ve genel durumdur. Çünkü hem ‘’ariflerin’’ hem de sıradan insanların sahip olduğu bir şeydir. Başka yerde olma (gayb), fena ve mahv gibi manevi hallere gelince sıradan insanlar bu gibi halleri yaşayıp tecrübe edemezler.
Allah bütün yaratılmış şeyleri kendi içlerinde kendileri olarak ancak bu mertebede varlık alemine getirmiştir. Böylece Allah hayal mertebesini kendisi olarak kendisindeki asıl durumu göstermek için var etti. Öyleyse bil ki mazharda ortaya çıkan (zahir) -ki onlar asıllardır (a-yân)- hakkın vücududur ve mümkünler olarak O’nun zuhur edişi olan suretler ve sıfatlardan dolayı O, O değildir. (Füsus II 379.3) (?)
Bu yazıda her şey alıntıdır. İnşaallah haftaya devam ederiz.
Birkaç yere not düşmek istiyorum. Önce şiirle başlayayım tabi.
Kapısını çalıp ısrarla ümitle pür dikkat bekledim.
Ta ki çehresinin azameti gözün önünde belirene kadar
Gel dedi… Hepsi bu.
Varlığın bilgisiyle doldu bütün kalbim.
Geride Allah’tan gayrısı kalmadı.
Sufilerde, Allah aşıklarında özel bir hususiyet vardır. Bu özel hususiyet onların kalplerine gelen ilhamdır. Genelde onlar da bu ilhamları şiirsel bir anlatımda dökerler orta yere. Çünkü o şiirsel anlatım onun kalbine gelen o ilhamın dışa vurumudur ama burada muhteşem bir şey var. Bakın burada muhteşem bir şey var: 1) Kapısı çalınacak birisi var. 2) Kapısının önünde durulması gerekiyor. 3) O kapısı çalınacak kimsenin “Gel.” demesi bekleniyor. 1) Kapısı çalınacak bir zat-ı kerim var. Bu Muhyiddin-i Arabî de olsa Arabî birisinin kapısını çalıyor. Bu kim? Zülcelal Hazretleri. Kapısını çaldıktan sonra ümitle, pür dikkat bekledim. Ve onun kapısında ümitle ve dikkatle beklemek gerekiyor. Ben kapıya geldim, kapıyı çaldım, ya dönüyorum, öyle bir şey yok. Kapıya geldi; kapıyı çaldı ve ümitle, pür dikkat bekledi. Ne zamana kadar? “Gel.” deyinceye kadar. Sufilik budur çok kısacası. Sevmek, aşıklık budur çok kısacası. Kapısında beklersin, çalarsın kapısını, beklersin ümitle ve pür dikkat ve ümit edersin, ümidini hiç kesmezsin. Pür dikkat. O kapıda nasıl davranılması gerekiyorsa pür dikkat öylece dikkatli bir şekilde, ehemmiyetli bir şekilde kapıda beklersin. Ümidini kesmek yok, dikkatini dağıtmak yok. Yani odak noktanı, menzilini karıştırmak yok. Asla şaşkınlık, şapşallık, dağınıklık, odağını başka bir yere çevirme, gönlüne başka bir şey koyma böyle bir şey yok. Ya? Kapıda pür dikkat beklemek var. Ve ardından o sesin geleceğine inanmak var, ümit etmek var. Sen kapıda pür dikkat ümitle beklersen içerden “Gel.” sesi sana gelir. İçerden sana kapı açılır. Bakın, içerden sana kapı açılır. O yüzden hiçbir zaman insan -haşa- Allah değildir. Hiçbir zaman varlık Allah değildir. Kapısında beklediğin var ise O’dur. Sen O değilsindir. O olsaydın kapısında beklemezdin zaten. Kapısını çaldığın varsa sen O değilsin. Kapısını çaldığın bir zat-ı kerim var. O zaman asla sen yine O değilsin.
“Ya o ya da bu” şeklindeki açıklamalarla ulaşamaz hakiki bilgiye. Gerçek
durum “hem O hem de bu”.
Hazreti Pir’in en önemli özelliklerinden birisi şudur: Tenzihi ve teşbihi, tenzihi ve teşbihi yolun belirli zamanında kabul eder. Ben kendim öyle algıladım, öyle söyleyeyim. Sufiliğin belli bir döneminde, sufilik başlangıcında o sufi pişinceye kadar hani “Ben insanları beni zikretsinler, beni tanısınlar, beni bilsinler diye yarattım.” burada tenzih etmek vardır ya, O değildir, O hiçbir şeye benzemez, tenzih
ederiz. O hiçbir şeye benzemez. Teşbih ederiz öyle değil mi? O Rahman’dır, O Rahim’dir, O Kerim’dir, O Basir’dir. Bu nedir? Teşbihtir, benzetmedir. Biz bir şeyi benzetiriz. O, benzettiğimiz değildir. Deriz ki, O hiçbir şeye benzemez. Bu, yolun ortalarıdır. Hazreti Pir bu noktada tenzihçi değildir, bir müddet sonra “O değildir.” demez. Bakın, bir müddet sonra “O değildir.” demez, yani tenzihi atar. Bakın, tenzihi atar. Öyle olunca her nerde ama bu da yanlış değildir çünkü fiiliyat haktır. “La faili illallah” fail olan Allah’tır. İşleyen, çalışan, bütün sıfatsal tezahür Allah’a aittir. Bu, kulların üzerinden, varlığın üzerinden, eşyanın üzerinden, neyin üzerinden giderse gitsin bütün tecelliyat bu noktada fiiliyat açısından Allah’a aittir. Öyle olunca “Sen atmadın ben attım.” sırrı olmuş olur. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir avuç toprak attı, bir avuç toprak atınca Cenâb-ı Hakk onu üzerine aldı, dedi ki, “Sen atmadın Allah attı.” O zaman kullarının fiiliyatını Allah üzerine aldı ama hangi kulunun fiiliyatını üzerine aldı? Kendisine “Gel.” dediği, kapıyı araladığı dostunun, peygamberinin fiiliyatını kendi üzerine aldı. O zaman hani bir hadis-i kudsi var ya: “Benimle görür.’’ E benimle görür noktasına gelmek için hadis-i kudsinin başında diyor ki: “Kul farzları yerine getirmekle Allah’a en sevimli işi yapmış olur. Nafilelerle yaklaşır, Allah’ı sever. Allah da onu sever. Allah onu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Benimle söyler, benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür.” der. Demek ki kim farzları yerine getirdi, nafilelerle yaklaştı, Allah’ı sevdi, Allah da onu sevince Allah da onu sevince o kulun bütün fiiliyatlarını Cenâb-ı Hakk üzerine aldı. Bütün yaptığı her şeyi üzerine aldı. Cenâb-ı Hakk onu üzerine alaraktan o kulun yapmış olduğu her şeyi, her şeyi kendi emri ilahisine bağladı. O yüzden Peygamber için dedi ki “O heva ve hevesinden hiç konuşmadı.” O yüzden Peygamberi için dedi ki “O Allah’ın emrini yerine getirdi.” O yüzden Peygamberi için dedi ki “O hiç şaşmadı.” O yüzden Peygamberi için dedi ki “O’nun gözü hiç kaymadı.” O yüzden Peygamberi için dedi ki “O’nun elinde tutan rabbinin elini tuttu.” Bakın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri üzerinde olan bütün her şeyi ne yaptı? Cenâb-ı Hakk kendi üzerine aldı. O biatlaşma seremonisi düzenledi, dedi ki “O el Allah’ın eliydi.” O bir avuç toprak attı düşmanın üzerine, dedi ki “Sen atmadın, ben attım.” Onun atmış olduğu bir avuç toprağı da kendi üzerine aldı. Mesela müşrikler dediler ki, bu delirdi, dedi ki “O delirmedi. O rabbinin emrini yerine getirdi.” Herkes dedi ki, bu adam acaba karıştırır mı? Cenâb-ı Hakk Onun bütün her şeyini bakın, kendi üzerine aldı. Kendi üzerine aldı. Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın nesi varsa kendi üzerine aldı. “Ya böyle bir hadis var.” kardeşim hadisin üzerinde kendince sen bir hadis ilmi olarak yap ama Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın üzerinde konuşma çünkü bunlar ayetlerle sabit. Bunlar hadislerle sabit değil, ayetle sabit. “Sen atmadın, ben attım.” Hevai hevesinden konuşmadı. Hevai hevesinden bir hareket yapmadı. Her şey
rabbinin emri ve izniyle oldu ve Cenâb-ı Hakk Onun üzerinden tecelli ettirdiği her şeyi kendi üzerine aldı. Bu yol Allah’ın Muhammedî velilerinin üzerine de açıldı. Hadis-i kudsidir dediğim şey, farzlarla kulun Allah’a en sevgili işleri yaptığı. Hadisi kudsi. Nafilelerle yaklaştı ve Allah’ı sevdi, Allah’ın da onu sevdiğini ve ondan sonra gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olduğunu ve o velinin de bütün fiiliyatını Cenâb-ı Hakk ne yaptı? Kendi üzerine aldı. İşte bu noktada olunca artık tenzih kalktı. Neden tenzih kalktı? Neden tenzih kalktı? Çünkü “la faili illallah” Allah’tan başka fail olan hiçbir şey yok. Bu zatlar için, bu zatlar için tenzih yoktur artık. Neden tenzih yoktur? Birisinden bir bela, bir musibet gelince de Ondan bilir. Birisinden bir güzellik gelince de Ondan bilir, birisinden bir nimet gelse ondan bilir. Birisinden bir zorluk gelse de ondan bilir. Ne dedi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kuzeni Abdullah’a: “Ey oğul, sana bir şeyler söyleyeceğim iyi belle. Buyur Ya Resulullah. İyi düşündün mü? Düşündüm ya Resulullah. Hazır mısın? Hazırım ya Resulullah. Bütün insanlar toplansalar sana kötülük yapmaya kalksalar Allah müsaade etmedikçe sana kötülük yapamazlar. Bütün insanlar sana iyilik yapmaya kalksalar Allah onu yaratmadıkça sana iyilik yapamazlar.” Bakın, ne yaptı? Bütün her şeyi O’na bağladı. O zaman Hazreti Pir hem O hem de bu, ya da ne o ne bu bak hem O hem de bu. Hem o, yani bunu işleten kim? Rabbim. Ama rabbin mi? Değil. Bu, yolun başını anlatıyor bize. Ne o ne bu. Tenzih var. Bize tenzihi anlatıyor. Bu, yolun başı. Başka bir noktada, başka bir dairede Muhyiddin İbn Arabî hazretlerinin, “O?” O, diyecek. “O?” O da O, diyecek. “Bu?” Bu da O, diyecek ama şu anda bize sufilik olarak yolun başı bu. Diyor ki: Hem o hem de bu ya da ne o ne de bu aranmalıdır. Yani nedir bu? Dur kardeş, bu tenzih. Önce bu tenzih. Bu tenzih kapısından geçecek mi? Evet. Teşbih kapısından geçecek mi derviş? Evet. Bu tenzih ve teşbih kapısından geçtikten sonra o kemale erecek. Ondan sonra ‘’la faili illallah.’’ Bakacak ki fail olan Allah ama bunu kelam olarak değil, bunu hal olarak yaşayacak. Bunu felsefi olarak değil, bunu hal olarak yaşayacak. Bunu hal olarak yaşamadığı müddetçe o kimse felsefi olarak ne kadar bu noktaya gelirse gelsin. Çünkü o tenzihi ve teşbihi bir derviş yaşamazsa Allah’ı tanımlamada ve bilmede sıkıntı yaşayacaktır, aldanacaktır çünkü. Nasıl aldanacaktır? Mesela teşbih o kimseyi hep arama noktasında götürecektir. Tenzih ise buldum, dediği anda reddetme noktasına getirecektir. Böylece o kimse her daim ne yapacaktır? O perdeden perdeye geçecektir. Ta ki ta ki bütün ‘’la faili illallah’’ haline erişinceye kadar. Bu tenzih ve teşbih yani önce teşbihten başlar, önce benzetmeye başlar, her benzettiğinde ne yapacak? “O değil.” diyecek. Bu derviş buradan geçecek.
Eşya, mevcudiyeti ve belirli bir şey olması bakımından yalnızca bir
nesnedir ancak varoluş ve nitelikleri bakımından tanrıdır.
Eşya bir nesnedir ama varoluş noktası, onu var eden Allah’tır. Bakın, var eden Allah’tır, yoksa bardak Allah değildir. Bardak bir nesnedir ama bunu varoluşuna ve niteliklerine baktığımızda varoluş ve nitelikleri Allah’a aittir. Varoluş matematik, denklem olarak görün. O denklem Allah’a aittir. O matematik denklemi, o kimya denklemi Allah’a ait. O kullara ait değil. O matematik denklemini yaparken onun niteliğini ve niceliğini belirleyen de Allah’tır. O yüzden eşya tamamiyetle varoluş noktasında Cenâb-ı Hakk’a aittir ama biz eşyayı tanrıdan bir parça, Allah’tan bir parça olarak görmeyiz veya komple mevcudatı Allah olarak da görmeyiz ama komple mevcudatın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatları tecelli eder mi? Evet. Bütün sıfatları tecelli eder mi? Evet. Sayısız, sonsuz sıfatlarının tecelligâhı varlıktır. Varlığın içerisinde bu varlığın tamamiyetle tecelliyatının üstünde tecelliyat peygamberlerin kalplerinedir. Onun bir çıt altı zamanın kutbunadır. Onun bir çıt altı üçleredir. Onun bir çıt altı beşleredir, onun bir çıt altı yedilere, onun bir çıt altı kırklaradır. Onun bir çıt altı nedir? Bütün yüz yirmileredir örneğin. Şimdi bu manada varlık dediğiniz şey sınırlıdır an itibariyle. Bakın, an itibariyle sınırlıdır. An itibariyle. Ama bu varlığı komple içine alan tecelliyat zamanın kutbundadır. Varlığı içine aldığı gibi bir çıt ilerisi varlık ötesine de kalbinin tecelliyatı açıktır onun. Bunun daha üstünü peygamberlerdedir, bunun daha da üstünü Hazreti Muhammed-i Mustafa’dadır sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde. Tekrar ediyorum bunu: Varlığın sınırı vardır, o yüzden varlık tanrı değildir. O sınırsızdır. Bakın, o sınırsızdır ama varlığın sınırı vardır. Eğer tanrı varlık, dersek o zaman tanrıyı sınırlandırmış oluruz veyahut da tanrıyı her an büyüyen bir varlıkmış gibi görürüz. Bu yanlıştır. Bu eksiktir. Çünkü “Kün.” diyen, var eden Allah’tır. Bir var eden var, “Kün.” diyen var. Var eden var olduğu müddetçe var olan asla tanrı olmayacaktır. Burada ona dikkat çekmek istedim.
Allah’tan gayrı her şey -bakın, Allah’tan gayrı her şey- olan varoluşun. Allah’tan gayrı her şey olan, Allah değil. Allah’tan gayrı her şey olan varoluşun tabiatını anlamaya yönelik bütün insanların sahip olduğu en anlaşılır yol ‘’hayallerimiz’’, özellikle ‘’rüyalarımız’’dır.
Altına yüz bin sefer imza atıyorum. Altına sonsuz imza atıyorum. Allah’tan gayrı her şey olan varoluşun tabiatını. Evet. Allah’tan gayrı her şeydir varoluş. Varlık Allah’tan gayrı her şeydir. Allah’tan gayrıdır ama aynı değildir. Gayrıdır. Varoluş Allah değildir. Bir kısım Arabiciler Uzakdoğu’dan etkilenerekten varoluşu tanrı olarak görüyorlar, varlığı tanrılaştırıyorlar. Bunlar maddeci, bunlar maddeperestler. Bu sufilik değil, bu doğru değil. Bu, Muhyiddin İbn Arabî’yi anlayamadıklarından bu konuda idraklerinin istidatları kısa. İstidatları yetmiyor anlamaya. Anlamak bir istidat meselesidir çünkü. Onu kavramak bir istidat
meselesidir. İstidadı olmayan bir kimsenin anlamadığı bir şeyi reddetmesi bu manadadır. İstidadı müsait değil ona, anlamaya müsait değil. Yani bir kimseye anlatırsın, anlatırsın, anlatırsın, anlatırsın, istidadı yok anlamaz. Matematik olarak istidadı yok. Ona matematikten hendek atlatmak lazım. Bu mümkün değil. Bunun gibi bir şey bu. Arabi’yi anlama istidadında değildir herkes. Mesela -Allah razı olsun-Hakan bu konuda gerçekten başarılı bir kimse. Yani ayrı bir bu konuda istidadı var, tebrik ediyorum kendisini. İyi de okuyor ve böyle konuştuğum için de kendisinden de özür diliyorum. Böyle soru insanı heyecanlandırmalı, insanın içerisini kıpır kıpır etmeli. Yani bir şey daha ilave edeyim, sohbete döneyim, hem arada bir kesit olsun: Bir şeyi taklit etmeyin. Yani ben burada methediyorum diye ertesi gün de birisi kocaman bir sayfa yazıyor, geliyor. Yapma kardeş, taklit etme. Bu doğru bir alışkanlık değil. Bizde böyle bir şey var ya, birisi bir iş yapıyor, aynı maldan herkes taklit ediyor, yürüyor ya. Birisi bir kebapçı dükkânı açıyor, bir iki para kazanıyor, bütün herkes kebapçılık yapacağım diye uğraşıyor. Bunun gibi bir şey. Yapmayın. Bu kendine münhasır bir şey, bu istidatla alakalı bir şey, bu bir şeye kendini vermekle alakalı bir şey. Konu bütünlüğü var mesela, akıp gidiyor öyle değil mi? Kendinizi alamıyorsunuz. Ben kendimi alamıyorum ve gerçekten muhteşem bir soru hazırlama tekniği. Bu bir istidat. Arabî kolay bir şey değildir öyle. Bir temel lazım Arabî için. Temeli olmayan bir kimsenin Arabi’yi okuması, anlaması, onu idrak etmesi çok zordur. Muhteşem bir şey. Allah’tan gayrı her şey olan varoluşun tabiatını anlamaya yönelik bütün insanların sahip olduğu en anlaşılır yol hayallerimiz, özellikle de rüyalarımızdır.
İlim edinme, bilgi edinme yolu vardır. Bunu Yunan Helenistik Çağ’ındaki Aristo’suna varıncaya kadar bilgi edinme yollarının birisinin metafizik yani rüyalar ve aynı zamanda kalbe gelen ilhamlar olaraktan nitelendirilir. Bilgi edinme yolu. Ama ne yazık ki biz Yunan Helenistik Çağ’ın büyük felsefecileri dahi bunu kabul etmesine rağmen son dönem, son iki yüz yıl, üç yüzyıldan beri böyle bir sufilere karşı savaş açma, sufilere karşı böyle bir kalkışma, sufi gelenek, kültüre karşı acımasız davranışların içerisine girildi. Belki de kendi zamanındaki sufiler de buna çanak tuttular yapmış oldukları şeylerle, burayı da göz ardı edemeyiz ama bilgi edinme, hakikate ulaşmanın en önemli yollarından birisi rüyadır. Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri rüyayı peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz olarak nitelendirir. Kırk altı cüzünden bir cüz. Salih rüyaların mübeşşirat kapısı olduğunu, mübeşşiratın da müjde olduğunu, bu noktada salih rüyaların bilgi edinme olduğunu mesela ezan rüyayla tespit edilmiştir örneğin. Okunan ezan-ı şerif sahabelerin rüyalarıdır. Rüya bu noktada insanı hakikate götüren, insanı bu noktada bilmediklerini öğreten bir yoldur ve rüyadaki metafizik
alem hiçbir okumakla elde edilecek bir şey değildir. Hayal, bildiklerimizle sınırlıdır. Bir de hayal vardır, bilmediklerin öğretilir. Hayalin bir halktan geleni vardır. Halktan gelen nedir? O kimse bilgisi kadar hayal kurar. Ne kadar ne biliyorsa o kadar hayal kurar. Bu, onun bilgisinin sınırları dahilindedir ama hayal vardır, haktandır, yani kulun kendisinin bir şeysi yoktur. Kulun o güne kadar almış olduğu bilgilerin üstüne bir hayal ona verilir. Bu hayal ise “Siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah sizin bilmediklerinizi öğretir.” Kapısıdır, ayetle sabittir. Ayet. “Siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah sizin bilmediklerinizi öğretir.” Allah’ın öğretmesi hayal ve rüyayladır. Metafizik olan şeyleri. Zaten metafizik olmayanları öğrenmen mümkündür, kitaplarda yazılıdır, bütün her yerde yazılıdır. Yazılı, çizili bulabilirsin onu. Bilmediklerinizi öğreneceğiniz kapı: 1) O hayaldir diyorum ya, hayal haktan gelince ilham olur sana. Adı onun ilhamdır. Adı ilhamdır. Haktan gelince uyuduğunda görürsün, salih rüyadır, zikrullah esnasında görürsün, salih haldir. Hal, rüyanın içerisinde tanımlanan bir şeydir. Hal, rüya şemsiyesinin içerisinde tanımlanır ama sufiler ona rüya demezler; sufiler onu uyanıkken gördükleri için adına hal derler. Zikrullah esnasında. Zikrullahta, o kimse zikrullah ederken ayrı bir perde ve pencere açılır. O farklı zatları görür, farklı zatlarla konuşur hatta bu hali daha da ilerlerse özel görüşmeler yapar, özel çağrılar yapar. Filancayla görüşmek istiyorum, der, onunla görüşür. Ona soracağı olur, ona sorar. Ondan cevap alır. Ondan ilim alır. O, orta yerde görünendir; gerçekte onu konuşturan Allah’tır. Orda bana Abdülkadir Geylani hazretleri geldi, bana böyle dedi, der derviş anlatırken veya söylerken öyle der. Abdülkadir Geylani hazretlerini gönderen, onun ruhaniyetini orta yere salan, onun ruhaniyetinin üzerinden konuşan O’dur. Nasıl Musa’ya ağacın üzerinden konuştuysa nasıl Musa’ya ateşin üstünden ateşin arkasından konuştuysa nasıl peygamberlere taşın arkasından konuştuysa ağacın arkasından konuştuysa Allah sufilere hal esnasında bu tip zat-ı muhteremlerin üzerinden konuşur. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyada görsek dahi itaat ederiz. Ne dedi Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem? “Beni rüyada gören gerçekte görmüş gibidir.” Onu rüyada gören gerçekte görmüş gibidir. Sebep? Çünkü Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şekline şemaline şeytan girmez. Sebep, neden? Mesela sahabeler, sahabenin önde olanları, pir efendiler, büyük velilerin üzerinden çünkü başka bir hadis-i şerifte de: “Benim ve salih ümmetimden benim halifelerimin şekline şemaline şeytan giremez.” der. O yüzden bu bilgi edinme yoludur. Bu, hakikate erme yoludur. 1) O kimsenin hayali. 2) Rüyalar. Hayalleri ikiye ayırdık, dikkat edin. Hayal, bir kimsenin kendi bildikleriyle kurduğu bir hayal. Arabaya bindin, Çin’i biliyorsun, Çin’e gittin. Arabaya bindin, Tayvan’ı var, Tayvan’a gitmeye hayal kurdun, biliyorsun çünkü ama Tayvan’ı biliyor musun, içini gezdin mi? Hayır, bilmediğin bir şey. O zaman
Tayvan’da sana adım adım bir yer gösterildi mi? Bakın, bu ayrı bir şey oldu. Bu, senin kurduğun hayal olmadı. Bu, sana bir paket geldi.
Bunu açık açık konuşacağım. Bunu dervişler beşinci esmanın sonuna doğru, altı ya doğru bunu yakalarlar. Beşinci esmanın sonuna doğru, altının içinde yakalarlar bunu. Allah hepinize nasip etsin. Bu, paket hayaldir. Bunda senin inisiyatifin yoktur hiç. Sen bakarsın gözünün önünde olaylar cereyan ediyordur. Bilmediğin şeyler, bilmediğin varlıklar, bilmediğin makinalar, bilmediğin alet edevat, takım taklavat. Bilmiyorsun. Öylesine devasa şeyler görürsün, öyle devasına gördüğün şeyler başka şeylere bürünür, başka şeylere döner, başka başka şeyler olur öylesine. Çünkü onları kitapla okuman mümkün değil, bir yerde bulman da mümkün değil ve onları gördüğünde hayret etmezsin. Neden? Onun daha yükseğini gördün çünkü sen. Bakın, bilgi edinme yolu bu. Bunun hayal kısmı var, bir de neydi? Rüya. Rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz. Yani peygamberlere vahiy, sana ilham. Mübeşşirat kapısıdır. Eyvallah. Rüyada da bilmediklerin öğretilir. Bunun karşılığındaki ayet-i kerime, hiç kimse oraya buraya kımıldamasın, bakın, ayetle bağlıyorum: “Bildiklerinizle amel ederseniz Allah sizin bilmediklerinizi öğretir.” Ne yapar? Allah size eşyanın hakikatine vakıf kılar, Allah sizin bilmediğiniz halleri, bilmediğiniz noktaları ne yapar? Size açıklar.
Hayallerimizin ruhumuzla bedenimiz arasında bir ‘’berzah’’ olduğu gibi
varoluş da ‘’vücud’’la hiçlik arasında bir ‘’berzah’’ tır.
Evet, yani burada Hazreti Allah, kendisi hayal kurmaz ama varoluşla Cenâb-ı Hakk’ın arasında bir hayal perdedir; berzahtır yani. Bir boşluktur öyle diyelim. Varoluşla Hazreti Allah arasında. Bize boşlukmuş gibi gelir ama aynı zamanda ilintidir, iletişimdir. Cenâb-ı Hakk varoluşun üzerinde bizatihi tecelli eden kendisidir ama arada perde vardır. Arada perde olmamış olsa o berzah olmamış olsa varoluş yanar, kül olur, yok olur zaten. Varoluş diye bir şey kalmaz. Varoluş diye bir şey kalmaz. O berzah olacak ki o berzahtan varoluş muhafaza olacak, korunacak çünkü kün dedi, kün dedikten sonra o varoluşun arasında da berzahı koydu. Şunu unutmayın! Her makam ve perde arasında berzah vardır. Her makamla perde arasında. Her makamın içerisinde 7 perde vardır, 7 perdenin içerisinde -kendi içerisinde- 7,7 ayrı ayrı dereceler vardır. Ben kısa kesiyorum bunları yormamak için. Her makam arasında da perde vardır, berzah vardır. Her makam ve her perde arasında. Bu hayalle alakalıdır. Siz hayali oturup sadece hayal etmek olarak algılarsınız, hayal aynı zamanda bir berzahtır, ayrı bir alemdir. Bakın, ayrı bir alemdir. İki perde arasında, iki oda arasında duvar gibidir; öyle söyleyeyim. Siz bir perdeden bir perdeye geçerken direkt geçemezsiniz. Direkt geçerseniz bu perdenin haliyle öbür perdenin hali aynı değildir. Ateşlere gelirsiniz, yangınlara gelirsiniz,
aklınızı yitirirsiniz, kendinizden geçersiniz. Bakın, kendinizden geçersiniz. Musa dedi ki, “Ben seni göremem mi?” Ona dedi ki, “Bu dağa bak.” Musa birden dağa baktı, arada berzah olmadı. Birden dağa baktı, dağa birden O tecelli ettiğinden bayıldı, gitti. Neden? Arada hayal perdesi yoktu çünkü. Arada berzah yoktu. O yüzden dedi Musa’ya “Dayanamazsın.” diye. Birden oluşa dayanamadı. Oysa Musa dayanabilir miydi? Musa dayanabilirdi. Mesela Musa dedi ki, “Yarabbi ümmetim seni görmek istiyor. Ümmetim seni tanımak istiyor.” Dedi ki, “Ya Musa (gün verdi) şu gün geleceğim.” dedi. Şehri temizlediler, yemekler yaptılar, sular getirdiler, her şeyi yaptılar. Yaşlının birisi geldi, Musa’nın cübbesinden tuttu. “Ya Musa çok açım.” dedi. “Bana şuradan yemek yedirsen.” Dedi, “Yediremem, çok önemli misafirimiz geliyor.” Dedi ki, “Ya Musa ben sana dua ederim, nolursun yaşlıyım, ihtiyarım, Biz şuradan bir yemek yedir.” Dedi, “Yok, yedirmem ya, yürü git başımdan. öyle bir misafir bekliyoruz ki ona yedireceğiz her şeyi, ona hazırladık.” Tekrar ona dedi. O dedi ki, “Yedirmem.” Akşam oldu hiç kimse kalmadı. Herkes bekle, bekle, bekle. Yahudiler enteresan bir ümmettir. Dediler ki, “Ya Musa rabbin sana yalan söyledi. Bak, o kadar da biz ziyafet hazırladık, yemek hazırladık, gelmedi.” Musa’nın taaccubuna gitti, Tur-i Sina’ya gitti, rabbisine yalvardı. Dedi, Ya rabbi! Sen ahdinde duransın, o kadar hazırlık yaptık, beni inananların önünde rezil rüsva ettin -tabiri caizse-. Dedi, gelmedin. Geldim ya Musa, dedi. O hani dedi senin cübbenden asılıp senden yemek isteyen kimse vardı ya, o bendim, dedi. Bakın, burada berzah var, burada ayrı bir perde de ayrı bir tecelliyat var. Ayrı bir perdede ayrı bir tecelliyata Musa dayanıyor, bakın, Musa dayanıyor ama öbürküne dayanamadı. Bazı aşıklar vardır, aşıklar kendi aşıklığını Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ilahisiyle örtülür. O aşığın gerçek hakikatini görse insanlar bakamazlar. Ona bakamazlar. Sebep? Çünkü onun üzerindeki tecelliyat öylesine dehşetlidir ki onun üzerindeki tecelliyat öylesine muhteşemdir ki onu gerçek manada göremez o kimse. Mesela sahabeler Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın üzerindeki gerçek nurunu ve tecelliyatını göremediler. Evet. Yanında duramazlardı. Bakın, yanında duramazlardı. Daha manyak bir şey söyleyeceğim de dervişlerin hallerindeki gördüğü peygamberi sahabeler görmediler. Evet. Görselerdi akılları kalmazdı hem zahiren hem batınen akılları kalmazdı. Evet. Kapısının önünde yatarlardı. Kapısının önünde yatarlardı. Bu da enteresan bir tespit olsun.
Rüyalarda müşahede ettiğimiz alem manevi ve cismani, akli ve duygusal, anlam ve biçim olduğu gibi, aynı şekilde tanrının “rüyasında” müşahede ettiği de vücud ve hiçlikten oluşur.
Şimdi gördüğümüz rüya, rüya görüyoruz ya yattığımız yerde, manevidir; aynı zamanda nedir? Cismani olan aklımıza ve duygumuza da hitap eder.
Gördüğümüz rüya manevidir. Gördüğümüz rüya mesela bir şekilselliği vardır, o şekilseller tanıdığımız bir kimseyse tanıdığımız şeylerse akla o rüya… Bakın, tekrar söylüyorum. Rüyayı görürüz, biz uyuyoruz ama o esnada bizim bilincimiz açık değil, gördüğümüz rüyayı akla tecelli eder, akıl onu hafızaya alır. Akıl onu hafızaya aldıktan sonra biz rüyayı anlatırken videodan tekrar izleriz rüya anlatırken. Hafızaya aldı, onu tekrar izleriz, onu tekrar izleriz, onu tekrar izleriz hafızadan. Çağırır, izleriz bir daha. Çağırır, izleriz acaba kaçırdığımız bir yer var mı, diye bakarız. Düşünürüz, ya o siyah siyah çikolatalardan kaç tane vardı ya yediğim? Şu kadar vardı. Şu kadar mıydı? Haydi rüyayı bir daha geriye sar. Bir daha. Bir daha seyret, bir daha seyret, bir daha seyret. Neden? Hafızada var. Yirmi yıl önce gördüğün rüya hafızada var, otuz yıl önce gördüğün rüya hafızada var. Beş gün önce gördüğün rüya hafızada var. Baktın, aa görmüştüm rüyamda, geldi şimdi, tamam. Şimdi şu olacak, çat o oldu, şimdi bu olacak, çat oldu, tamam rüya sahih. Başladı. Gözünün önünde tecelli ediyor. Gözünün önünde tecelli ediyor. Bakın, başladı tecelli etmeye. Harika. Hafızadan aldın, neymiş? Rüyan salih rüyalardanmış. Rüyalar da kaça bölünüyor? Üçe. Şeytani olanlar, bir şeyin etkisinde kalınarak görünen rüyalar, bir de rahmani rüyalar. Tevil ihtiyacı gören ne? Rahmani rüyalar. Şeytani rüyalar, solunuza euzü besmele çekip üç sefer tükürün. Şeytani rüyalarla alakalı Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri öyle diyor. Bir şeyin etkisinde kalınaraktan görünen rüyalar. Anlamı yok, herhangi bir tevili yok. Öbürkü de ne? Rahmani. Bunu kim anlayacak? Siz rüyalarınızı salih kimselere anlatınız. Rüya semada bulut gibi durur, nasıl tevil edilirse öyle tecelli eder. O zaman rüyanı ona göre -salih rüyayı- ona göre anlat. Evet.
…ve anlam biçim olduğu gibi, aynı şekilde tanrının “rüyasında” müşahede
ettiği de vücud ve hiçlikten oluşur.
Bu noktada Allah rüyasında bir şey müşahede etti, yani kul rüya gördü, Allah da rüya gördü. Bunu benim kabul etmem mümkün değil. Vücud ve hiçlikten oluşur. Bu noktada komple varlığı rüya olarak nitelendiriyorsak evet. Varlık rüyadan ibarettir. Biz böyle nitelendirelim bu meseleyi, orta yol olarak böyle bulalım.
Uyandığımızda rüyamızı anlamak
isteriz ve onu yorumlar ya da yorumlatırız. Bunun gibi ölüp de tanrının kozmik rüyasına uyandığımızda bu “uyanmanın” kendisi bir başka kozmik rüyanın bir başka kozmik aşaması olsa da rüyamızın yorumunu bulacağız.
O kimse rüyasının yorumunu burada bulamazsa bu dünyayla ilişkisini kestiğinde öteye doğru gittiğinde… Bu kozmik lafı Muhyiddin İbn Arabî’nin değil, bunu çeviren kimsenin şerhi bu. Arabî kozmik lafını kullanmaz çünkü hiçbir eserinde
kozmik lafı yok ama şöyle diyebiliriz: Biz bu dünyada uykuya daldık çünkü dünya hayatı uyku. Ne diyor: “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.” Biz uykudayız, rüyadayız şu anda. Tabi, belki de bunu çeviren kimse biz uykuda olduğumuz için bunu tanrının bizler için yaratmış olduğu bir uyku alemi olarak gösterebilir. Hadis-i şerifte çünkü bizler uykudayız ve biz bir rüyayız şu anda. Biz rüyadayız şu anda. Hatta gerçekte var mıyız, o bile tartışmalı. Biz öldüğümüzde rüyadan uyanacağız. Ölünce bu dünyada ölünce rüyadan uyanacağız. Uyandığımızda diyeceğiz ki, “Allah Allah dün gibi ya. Biz seksen yıllık bir hayat mı yaşadık?” diyeceğiz. “Ne kadar çabuk geçti.” diyeceğiz. Bir saniye iki saniye gibi geçecek bizim için. Allahım ahireti ne kadar çok merak ediyorum, biliyor musunuz? Hep beraber şuraya gitsek bir kurulsak oraya da “Ne günlerdi ya!” Ne günü ya, anlıktı işte. Ne günü? Biz diyeceğiz, ne günlerdi ama. Gün değil anlıktı. Rüya.
Hangi düzeyde kavranırsa kavransın, hayale ve onun nasıl işlediğine dair bilgi sahibi olmadan dini düşüncelerin temel ruhuna ulaşabilmek mümkün değildir.
Evet, hangi düzeyde kavranırsa kavransın; hayale ve onun nasıl işlediğine dair bilgi sahibi olmadan dini düşüncelerin temel ruhuna ulaşabilmek mümkün değildir. Öylesine ki hayali öylesine kendisine önemli görmüş ki bunun nerden oluştuğunu, nasıl oluştuğunu, nerden geldiğine, kaynağına inmedikçe dini düşüncelerin temel ruhuna ulaşmak mümkün değil; diyor. Bu ama bizim kurguladığımız hayal değil, bu paketlenip gelmiş olan hayalden bahsediyor. Bizim kurguladığımız hayal bizim bilgimiz dahilinde. Burada bahsettiği hayal –Allah u alem- paketlenip gelen hayalle alakalı.
Aristocu filozofların ve kelamcıların rasyonel akıl ve mantık yasalarına uygun olmayan bütün vahiy bilgisini tevil etmelerinin sebebi, hayal dünyasıyla ilgili bilgisizlikleri ve cehaletleriydi.
Bütün kelamcıları attı ya kenara, bütün tefsirciler gitti, bütün kelamcılar gitti. Eyvah eyvah. Yani bu kimseler Cenâb-ı Hakk’ın ayetlerine bakarken müteşabih noktadan bakmadılar hiç. Bunlar geçmiş dönemdeki Yahudi ve Hristiyanlar bu bataklığa düştüler. Bizlerde de bu bataklığa düşenler var şimdi. Bakın bizlerde de bu bataklığa düşenler var. Meseleyi sadece zahirsel boyutta ele alıp, işin metafiziğinden uzak duranlar var ve bu zahirsel boyutu alıp bunlar tabi hadisleri de mecbur inkâr etmek zorunda kalıyorlar çünkü hadisleri inkâr etmezlerse kendi sapkınlıklarına yol açamıyorlar. Hadisleri inkâr edecekler ki kendi sapkınlıklarına yol açsınlar çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri din için hiç kimseyi katletmedi, hiç kimseyi öldürmedi din için. İslam dünyasının içerisinde
Yahudiler de yaşadılar Hristiyanlar da yaşadılar. Medine-i Münevvere’de Hristiyanlar da yaşadı, Yahudiler de yaşadı. Birisi inancından dolayı katledilmedi Muhammed-i Mustafa’nın sağlığında, sallallahu aleyhi ve sellemin. Bazen örnekliyorum ya: Necranlı Hristiyanlar din tartışmaya geldiler, onları reddetmedi, onları dinledi. Onlar ibadet etmek isteyince Mescid-i Nebevi’nin kapısını açtı. Medine’de değişik kavimlerden insanlar vardı. O insanlar kendi kavimlerinin ulusal bayramlarında, neşe günlerinde eğlenirlerdi; onlar bayram yaparlardı; onları Hazreti Muhammed-i Mustafa reddetmezdi ve Mescid-i Nebevi’nin içerisinde onlar harbeleriyle oyun oynarlardı. Mescid-i Nebevi’nin içinde. Biz ne yazık ki bunları unuttuk, bunları es geçtik. Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar şimdi. ‘’La ilahe illallah Muhammeden Resulullah.’’ diyen bir kimsenin kanı herkese haramdır. Bir kimse ‘’La ilahe illallah Muhammeden Resulullah.’’ dedi mi? Evet. Onun kanı haramdır ama katlediyoruz biz şimdi. Mekke’ye hizmet etme görevini yüzyıllardan beri yapan aileye verdi yine, emaneti ehline teslim etti ve Cenâb-ı Hakk ayet-i kerime indirdi: “Emanetleri ehline teslim etmeniz Allah’ın çok hoşuna gider.” dedi. Biz bunu yapabiliyor muyuz şimdi? “Alo abi ya bizim arkadaşlardan bir adam var ya, bunu alır mısın ya? Şimdi girmeyecek de ne zaman girecek ya?” Bu hale geldik mi? Geldik. Bu hale geldik. Emanetler ehlinde değil. Kıyamet alameti. Kıyameti biz çağırıyoruz. Kıyamet öyle asılı duruyor, biz onu çekiyoruz kendimize doğru. Biz asılıyoruz, kıyamete doğru gidiyoruz. Biz gidiyoruz. Biz istiyoruz onu. Allah bizi muhafaza eylesin.
Diğerleri bunu anlamaya çalışmayıp “Tanrı böyle söylüyor, öyleyse
doğrudur.” dediler.
Yani meseleyi hep böyle zahir noktadan baktılar.
Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Müşâhede, Hayret, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı