Dolayısıyla emir hem fakih alimi hem siyasal lider hem de davranış modelidir, ona bağlılık yemini (biat) edilmelidir. Buradan devam edeceğiz.
İslam’da bugünkü dille başkan, geçmiş dille emir veya halifeden fazla, sis-temin çalışması önemlidir. Eğer sistem doğru çalışır, dolu işletirse o zaman harika bir şey orta yere çıkacaktır. Başkanın da başkanlığı ehil olması gere-kir. Başkanın genel olarak İslam alimlerinin ortak birleştikleri özellikleri o başkanın İslam olması, akıllı olması ve akıl baliğ dediğimiz buluğa ermesi, hürriyetinin elinde bulunması, cinsiyet olarak -bunu önemsemişler- erkek olması, ilim ehli olması, adalet ehli olması, dünyaya karşı haris olmaması ve ruhi ve cismi olarak yeterli bulunması İslam ümmetinin başında başkanlık yapmaya olarak yeterli görülmüş. O yüzden illa ki her şeyiyle ruhani bir li-der olarak görülmesi gerektiği İslam ümmeti tarafından, ümmetin alimleri tarafından çok önde görülmemiş. Bu ruhaniyetlik biraz daha Şia’da yer bul-muş. Şia, devlet başkanını biraz daha ruhani dairede görmeye çalışır.
Afgan Hizb-i İslami’nin programında yorum hakkı yalnızca emire ta-nınmıştır ancak şimdiki yönetici Gülbeddin Hikmetyar dinsel ilimlerde eği-tim görmemiş bir mühendistir. Burada siyasetin din karşısındaki önceliği ve çelişki görülür. Bu ise İslamcıların fazlasıyla ürktüğü bir şeyi, ulema-nın önceliği riskini beraberinde getirmektedir. (A.Mevlüdi emirin yetkile-rinin sınırlandırılması konusunda ısrarcıdır.)
Bununla birlikte son zamanlardaki İslamcı ve daha çok yeni funda-mentalist hareketlerde emir kavramının ve figürünün zayıfladığını gözle-mek gerekmektedir. (Cezayir’deki FIS, Sovyet İslami Yeniden Doğuş Partisi)
Şimdi halifenin veyahut da başkanın toplum içerisinde en faziletli olması şartı yoktur. Milletin işlerini görmeye, vazifesini yapmaya uygun olan seçilirse
illa da en üstün olması şart değildir. Bu söylediklerim benim kendimce genel olarak sünni alimlerinin ortak içtihatları veya düşüncesi. Önemli olan baş-kanın mesuliyetini idrak edip memur olduğu işi ifa etmesidir.
Memur olduğu iş nedir? İslam devlet başkanının en önemli vazifesi, Kur’an ve sünnetin yaşanması ve yaşatılması için gayret göstermektir. Ve Kur’an ve sünnetin dışında olan batıl her ne var ise onları iptal etmek, hakkı yaygın-laştırmak, hakkı üstün tutmak, insanların neslini, nefsini, malını, aklını ko-rumaya çalışmak, İslam ahlakının yaşanması ve korunması için mücadele etmek, adaleti tesis etmek, ülkesinin ve ardından dünyanın komple arzın imarına çalışmak, adaleti tesis etmek, millete şefkat ve nasihatle yaklaşmak, halka örnek olmaktır, İslam devlet başkanının vazifeleri. Halka da o başkan hak yolu izlediği müddetçe itaat etmeleri düşer ve itaat etmekle beraber o İs-lam halifesine, İslam başkanına yardım etmek, onu korumak, nasihat edip uyarıda bulunmak, azledilmediği müddetçe bu vazifeyi de halk da yerine ge-tirir başkana karşı ve bunlar da halkın haklarıdır.
O zaman İslam devlet başkanlığında halk; devlet başkanı hakkı ve hu-kuku kurduğu müddetçe, adaletli davrandığı müddetçe onun yanında yer alır, onu korur, onu muhafaza eder hatta halk; İslam devlet başkanına na-sihatlerde bulunur, uyarılarda bulunur. Bunun ölçüsü nedir? Bir gün Haz-reti Ömer radiyallahu an hazretleri hutbeye çıkar. “Ömer şaşarsa ne yaparsı-nız?” dediğinde bir sahabe kılıcını kınından çıkarıp “Bununla düzeltmesini biliriz.” der. Hazreti Ömer radiyallahu an hazretleri bu sözün ve hareketin karşısında kendisi üzülmez, sinirlenmez, sevinir, Allah’a hamd eder. Der ki: “Ömer saparsa onu düzeltecek olan Allah’ın kulları var. Allah’a hamd edi-yorum ” der. O yüzden halkın seçilmiş devlet başkanına uyarılarda bulun-ması, halkın seçilmiş bir belediye başkanına veya seçilmiş bir valiye veya se-çilmiş bir emniyet müdürüne veya seçilmiş bir milletvekiline veya seçilmiş bir bakana uyarılarda bulunması, ona nasihatlerde bulunması, onların eksik ve noksanlıklarını, yapmış oldukları işlerde eksik ve noksanlıklarını onlara nasihat etmesi halkın görevlerinden birisidir İslam hukukunda. O seçilmiş başkan; her ne başkanı olursa olsun; halkın bu uyarılarını bu, nasihatlerini dikkate almak zorundadır. Çünkü seçilen kimse, Şia’dadır o; aşırı derecede onu ruhani bir lider olarak görürler, masum hükmünde görüp ona uyarıda bulunulması ona karşı nasihatte bulunmasını mümkün görmezler. Oysa ehli sünnette bu böyle değildir. Diyeceksiniz ki ehli sünnette halk bu vazifesini ye-rine getiriyor mu? Hayır. Diyeceksiniz ki şimdi Müslümanlar bu vazifelerini yerine getiriyorlar mı? Yine hayır. Çünkü bizdeki şuanda dünya üzerindeki demokrasi anlayışı ve dünya üzerindeki demokrasinin çalışması: Seçimden seçime gideceksin, oyunu vereceksin, hangi partiye hangi lidere vereceksen.
342 | Çağdaş Siyasal İslam
Oyunu verdikten sonra o seçilen kimseyi denetlemek, seçilen kimseye uya-rarılarda bulunmak, seçilen kimseye nasihatlerde bulunmak hatta seçilen kimse yanlış yapıyorsa eksik yapıyorsa bununla alakalı gidip görüşme tertip edip onunla görüşmek ne yazık ki yok. Zaten İslam toplumunun da şuanda geri kalmasının veyahut da İslam toplumunun başındaki yöneticilerinin böyle -çok özür dilerim ama- başıboş iş yapmaları, kafalarına göre iş yapmaları-nın bir sebebi de o. Mesela seçilen kimselerin ama bu devlet başkanı olsun ama bu belediye başkanı olsun ama bir yerde muhtar olsun ama bir yerde yönetici olsun, onların dikkat edeceği prensiplerden en önemli birisi de şûra üyeleri ile -bunun karşılığı nedir şu anda? Belki de tam anlamıyla değil ama meclis diyelim, belediye başkanının meclis üyeleriyle istişare etmesi veyahut da devlet başkanının şûra üyeleri ile istişare etmesi ve şura üyeleri ile idari işleri- milletin işlerini istişare etmesi gerekir. Başkanın kendisinin müçtehid veya müceddid olması veyahut da çok büyük bir fakih alimi, bir hadis alimi, bir tefsir alimi veyahut da bütün bu meselelere içtihad edebilecek bir müç-tehid olması veyahut da dini yeniden anlamaya, yeniden anlatılmaya müsait olan müceddid olması gerekmez. O yüzden bu konuda etrafında danışman-lar bulundurması, danışmanların raporlarıyla birlikte istişare edilecek olan her şeyi şûra üyeleri ile istişare etmesi de başkanlara farzdır. Sebep? Çünkü Cenab-ı Hakk ayet-i kerimede Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine: İstişare et ve istişarede bir karar aldıktan sonra da o yolda de-vam et, o yolda kararlı ol, o yolda yürü, diye emreder ve istişareyi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine emretmiş olur. Bu manada bir başkanın, bir yöneticinin, bir devlet başkanının, elinin altında birileri-nin olup da idare eden idarecilerin etrafında istişare edeceği, etrafında ko-nulara hakim konusunda uzman kimseleri bulundurma zorunluluğu vardır ve onlarla bu İslam devlet başkanı istişare etmek zorundadır. Bu, Kur’an’ın ve sünnet-i seniyyenin ve icmanın öngördüğü bir farzdır.
Seçim ve danışma konseyi?
Egemenlik sadece Allah’a ait olduğuna göre İslamcılar halk egemen-liği ilkesini reddetmekte ve seçim ilkesine olumsal bir değer vermektedirler.
Emir bir danışma meclisi (şûra) tarafından ya da hatta genel oyla seçile-bilir. Danışma meclisi ya da genel oy bu durumda belli bir egemenliği değil sadece cemaatin uzlaşması ilkesini (icma) ifade ederler. (Mısırlı Müslüman Kardeşler’de Emirin Belirlenmesi Konusundaki Tartışmalar, R.P Mitchell)
Şimdi halife olma yolları daha önceki bu konuyla alakalı sohbetlerde kısa da olsa tarihi seyirle anlatmıştık. Yani Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerinin seçilmesi, Hazreti Ömer Efendi’mizin halife seçilmesi, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinin halife seçilmesini ve
sonradan Muaviye’nin ve sonra da Muaviye’nin oğlunu atamasını bu mese-leleri daha önce tarihi süreçlerinde görüşmüş; tartışmış hatta biz bu konuyla alakalı geniş bir şekilde sohbet etmiştik. Bunları geniş bir sohbette anlattık-tan sonra ben kendimce bir sonuç olarak şunu çıkarıyorum: En önemlisi ve birinci yolu halifenin seçimi. Seçimle. Bunu zaman zaman ben derslerde hep arkadaşlara kardeşlere derdim, gerçekten belediye başkanlarının seçildiği gibi valilerin de seçilmesi ve valilerle beraber emniyet teşkilatının başındaki em-niyet müdürünün de seçilmesi gibi veyahut da hakimlerin arasında bir baş hakim seçilmesi gibi veya savcıların içerisinde bir başsavcı seçilmesi gibi, il-lerde başsavcının, baş hakimin veyahut da valinin veyahut da belediye baş-kanının ve aynı zamanda da bir ilin milletvekillerinin de il tarafından ilin içerisinde seçilmesi. Yani buna hiç kimsenin karışmaması bir parti başka-nının da karışmamasını yeğlerim. Öyle olunca birinci yol seçim oluyor, yani bunu zaman zaman hep arkadaşlara kardeşlere söylüyorum ben. Biz şimdi örnekliyorum bunu, örneklemek için söylüyorum. Belki de ben bilmiyorum-dur, biz Amerika’da cumhuriyetçilerin parti başkanının ismini biliyor mu-yuz? Bilmiyoruz, hiç kimse bilmiyor veya biz Amerika’da demokratların parti başkanının ismini biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Veyahut da Almanya’da zannediyorum Hristiyan demokratlar var orada. Hristiyan demokratların parti başkanının ismini biliyor muyuz biz? Hayır, ben bilmiyorum en azın-dan. Ama bu İslam dünyasına geldiğimizde particilik o kadar çok keskin bir hale gelmiş ki parti başkanı veya partilerin başındaki kimse o kadar tanın-mış, o kadar öne geçirilmiş ki parti başkanı haşa bir peygamber gibi görü-lüyor. O yüzden Mevdudi veya o yüzden Müslüman Kardeşler kendi başla-rındaki liderlere ruhani bir elbise giydiriyorlar. Bu biraz da herhalde Şia’daki ruhani elbiselere özeniyorlar veyahut da Suudi Arabistan krallık var, Suudi Arabistan krallığının ruhani elbisesine özeniyor olabilirler. Ama ehli sün-netin böyle bir ruhani elbise giydirmesi söz konusu olmaması gerekir. Ehli sünnet için ruhani bir elbiseli kimse varsa o, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir.
Burada ne zaman ki İslam dünyası söz konusu olan şeyin sistem olduğunu idrak eder ve insanları ilahlaştırmaktan, ruhanileştirmekten, putlaştırmaktan kurtulursa o zaman sistem çalışır hale gelir. Ve seçilecek olan devlet başkanı, seçilecek olan vali, seçilecek olan belediye başkanı veyahut da diğer seçilecek her kimse diğerleri hiçbir zaman ruhani bir havaya bürünmez. Ama nerdeyse biz örneğin Mustafa Kemal Atatürk’ü kendi zamanında ve ondan sonraki-ler “Araplar sizin Muhammed-i Mustafa’nız var, bizim de Mustafa Kemal’i-miz var.” deyip Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin karşısına ruhani bir lider olarak çıkarması veyahutta insanların kendilerince
344 | Çağdaş Siyasal İslam
parti başkanlarını Mehdi gibi görmesi, onlara ruhani bir elbise giydirmesi İslam ümmetinin en büyük sıkıntılarından birisi. Veyahut da bir kimsenin, bir cemaatin başındaki hocayı Mehdi görmesi ve onu “Gelecek olan o Mehdi budur.” demesi veyahut da kendi hocasını, kendi şeyhini, kendi cemaat li-derini Mehdi görmesi hatta kendi cemaat liderini o olmazsa bu kainat dön-mez noktasına getirmesi bunların hepsi de insanların kendi içlerindeki sap-kınlıkları, inananların kendi içersindeki dini bilmeyişlerine bağlıyorum. O yüzden evet, İslam dünyasında bir başkanın en ideal yolu seçimle gelmesi-dir ve seçimle gelmesi gerçekten benim nazarımda çok önemli ve çok kıy-metli ve bunu da ben 4 halifenin seçimlerinde, 4 halifenin halifelik işlerini icra ederlerken halife olmalarına bağlıyorum. Ehlü’l-hal ve’l-akdin uygula-dığı Hazreti Ebubekir ile Hazreti Ali’nin halife seçilmesi yoludur bu. Çünkü sünni İslam alimleri arasında halifeyi de belirleyen birinci yol seçim olduğu konusunda hemen hemen görüş birliği vardır ve o görüş birliği hemen he-men sünni kesimin hepsinde de oturmuş, yerleşmiştir.
Ehli sünnet halifenin ümmetin hakimiyetini temsil ettiğini ve ümmetin seçimiyle işbaşına gelmesi gerektiğini kabul etmiş, bu arada ilk 4 halifenin meşruiyetini de koruyan bir esneklikle devlet başkanını ehlü’l-hal ve’l-akd denilen grubun belirlenmesi gerektiğini ağırlıklı olarak da işlemeye başla-mışlar. Yani bu ikinci yol ne? Veliaht tayini. Bakın, ikinci yol veliaht tayini. Emirin veya başkanın tayin yollarından birisi de: Önceki halifenin Müslü-manlardan seçeceği, bu makama layık gördüğü kimseye vasiyetidir. Halife ecelinin yaklaştığını hisseder de topluma kendilerinden birisini halife bırak-mayı isterse seçilecek kimse hakkında ehlü’l-hal ve’l-akd ile müşavereye koyu-lur. Görüşü, bu makama uygun belli bir şahıs üzerinde yoğunlaşır, ehlü’l-hal ve’l-akd de ona da muvafakat ederse halife kendinden sonra onu veliaht ha-life olarak tayin eder. Burayı şimdi tırnak içerisinde söylüyorum. Bunu bazı fıkıh kitaplarında ve bu meselenin nasıl olması gerektiğiyle alakalı değişik yerlerde bu minval üzerine bir şeyler bulabilirsiniz. Bunu bulurken bu işin içerisinde biraz Emevi-Abbasi halifeliğinin kırıntıları ve kokuları var. Tabi bu Hazreti Ebubekir veya Hazreti Osman veya Hazreti Ali ve Hazreti Ömer Efendi’lerimizin zamanındaki gibi olan bir şey değil çünkü bu. Bu biraz da böyle Emevi-Abbasi halifelerinin oğullarını halife seçtirmek için izledik-leri yol olarak görünüyor ama buna zaman zaman İmam-ı Azam, hanefiler bu seçim türüne karşı çıkmışlar mı? Evet. Bu seçim türüne Hazreti Hüse-yin Efendi’miz de karşı çıkmış mı? Evet. Bu yolu ben çok uygun görenlerden değilim, bunu bir ilim olarak buraya aldım ve anlatıyorum. Bu hem sufilik olarak hem de siyasi olarak bu yolu çok uygun görenlerden değilim. Sebep? Sufilikte bu, çok zor zaten de ama bunu böyle yapanlar da var mı bazı ehli
tarikatlarda? Var. Yani ne yapıyorlar? Şeyh efendi kendi sağlığında oğlunu halife edip onu atıyor. Eğer gerçekten oğlu yetişmiştir, o işi yapabilecek sevi-yede ve kapasitede ve yetkinliktedir, buna söylenecek bir laf yok. Ama o se-viyede, etkinlikte ve yetkinlikte olmadığı halde bu ehli sünnetin -bu benim nazarımda, benim kendimce diyorum bunu- zayıf içtihadına bu zayıf icma-sını bir delil gösterip bu yolda yürüyorlar. Benim oyum buna karşı ret oyu, ben buna katılmıyorum. Ben bu yolu anlattım, ilim olarak anlattım, benim nazarımda başkan seçimle gelmeli ama bir şûranın seçmesi ile gelmeli ama bütün inananların ortak seçimiyle gelmeli. O yüzden ben seçimden yana tavrımı koyuyorum hatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde başkanlık siste-mine geçilmesine evet dememin bir sebebi de bu. Yani başkan bütün başkan olarak gelmeli. Cumhurbaşkanı seçilecek olan bir kimse; kapalı odalar arka-sında, gizli mahfillerde seçilmemeli. O seçilen cumhurbaşkanını halk seçmeli, halk onu seçince de ona sahip çıkmalı, bir darbe olduğunda da veya darbe olacaksa veya değişik darbelerle halkın seçtiği cumhurbaşkanını veya hal-kın seçtiği başkanı darbe ile değiştireceklerse halk bunu korumalı, muhafaza etmeli ve kendi oyuna ve başkanına sahip çıkmalı. O yüzden bunu öngör-düğümden dolayı cumhurbaşkanlığı sistemine ben evet diyenlerden oldum.
Şûra, kelimenin dar anlamıyla bir konseydir. Egemenlik aslında sadece Allah’tan geldiği için cemaatin sahip olduğu tek yetki emire bizatihi İslami ilkeler açısından öğüt vermek. Şûra bir parlamento biçimi olabilir. Demiş. Kim? (E.Sivan Radical İslam İçinde) Sayfa 74’ten alınmış.
Bu ehlü’l-hal ve’l-akd ne? Bu böyle değişik hep ibare olarak geçer. Bunu bir açayım istedim çünkü ehlü’l-hal ve’l-akdden bir şûra oluşuyor ya, bu eh-lü’l hal ne o zaman?
Dinde, ahlakta insanların hallerini, işlerini düzenlemeyi bilmede belli bir dereceye ulaşan insanlardan bir topluluktur. Bunlara ehli ihtiyar, ehli şûra, ehli rey ve ehli tedbir ismi verilmektedir. Ulemanın bazıları şöyle de tarif et-mişlerdir: Onlar alimler, reisler, üzerinde insanların kolaylıkla birleştiği şan ve şeref sahipleridirler. Ümmetin dini ve dünyevi maslahatlarına bakmak bu topluluğa bırakılmıştır. Maslahatlardan birisi de Müsmanların imamının se-çilmesidir. Bu önemli makamı üzerine almaya müsait olanların hallerine iyi-den iyiye bakıp düşünmek ve bu konuda gayret etmektir. Bu makamı üze-rine almaya uygun olanı görür iseler Allah’ın kitabı ve Resul’ünün sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine göre o kimseye biat ederler. Masiyet olmayan hususlarda da yani günah olmayan hususlarda da itaat ederler. Bu topluluk bütün ümmetin yerine vekaleten imamı seçme işini de yürütebilir. Onlar sırf kendilerini değil, bütün ümmeti temsil ederek seçim işine girişirler. Bundan
346 | Çağdaş Siyasal İslam
dolayı ehlü’l-hal ve’l-akd imama bey’at ederken ümmetin diğer fertlerine de imama bey’at etmek ve itaat etmek vacip olur.
İşte ehli hal veya ehli ihtiyar veyahut da aksakallılar, siz ona öyle de di-yebilirsiniz çünkü. Türklerde gelenektir bu, aksakallılar vardır. O aksakallı-lar Ötüken’den itibaren Türklerin geleneğidir. Onlar devlet başkanını tayin ederler hatta devlet başkanından sonra gelecek olan devlet başkanını da tayin ederler. Bunlar böyle devam edip gelmişlerdir. Ben hala daha Türkiye Cum-huriyeti Devleti’nde aksakallıların olduğuna inanırım. Siz ona derin devlet diyebilirsiniz, bugünkü anlamda derin devlet olarak nitelendirilebilir. Evet o derin devlette olabilir. Bunlar ama çok fazla değildir, bunlar ne yaparlar? O milletin bekasını düşünürler, milletin bekasını düşünerekten uygun olan kim devlet başkanı olacaksa onun seçimiyle uğraşırlar. Aynı zamanda mil-letin faydasına, milletin yarına her ne yapılacaksa onlar o şûrada karar alıp devlet başkanına bu şûra kararlarını iletirler. Türkiye Cumhuriyeti Devle-ti’nde bunun izdüşümü Milli Güvenlik Kurulu gibiydi. Önceden Milli Gü-venlik Kurulu en önemli devletin kurumlarından birisiydi, Milli Güvenlik Kurulu isterse darbe de yapıyordu ve Milli Güvenlik Kurulu da 28 Şubat’ta değişik kararlar aldı, o kararları da hükümete ne yaptı? Nasihat niteliğinde, tavsiye niteliğinde hükümete bildirdi; hükümet de bu nasihatı, bu tavsiye niteliğindeki bu emirleri harfiyen yerine getirmeye gayret etti. İslami ola-rak bunu düşündüğümüzde böyle bir şûra var, bu şûra böyle bir karar alı-yor. Bunu tabi İslami olarak düşündüğümüzde bu mümkün mü? El-cevap: Evet. Şunu söyleyelim, şimdi demokrasi adı altında bu tip şûralar oluşturul-duğunda bu suç değil ama İslam devleti adı altında bu tip şûralar oluşturur-sanız bu suç. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre bunu isimlen-dirmeniz dahi mümkün değil.
Önemli olan, hangi somut biçimleri alırsa alsın “öğüt verme” işlevinin
(yasama değil çünkü kuralları sadece Allah koyar) öngörülmesidir.
Bakın biz bunu İslam’ın kendi içerisindeki bu sistematiğinin demokrasiye uygun olmadığını söyleyip bunu kalkıp da itiraz edebiliriz ama ne yazık ki Türkiye’deki veyahut da dünya üzerindeki demokratik cumhuriyetlere bak-tığımızda İslam’ın hemen hemen öngördüğü bütün kurum ve kurullar deği-şik isimler altında orada örgütlenmiş ve kurulmuş vaziyettedir. Mesela bütün ülkelerde bir milli güvenlik konseyi vardır veya kurulu vardır veya işte as-keri şûra vardı, malum toplanırdı, kimin komutan olup kimin komutanı ol-mayacağına karar verirdi. Ve askeri şûra hala daha toplanıyor; hala daha ki-min orgeneral, kimin korgeneral olacağını, kimin albaylıktan orgeneralliğe terfi edeceğini o şûra tespit ediyor ve o şûradan geçiyor bütün kararlar. Ve hiç kimse de -daha önce öyleydi şimdi nasıl bilmiyorum- o şûra kararlarını
mevcut mahkemeye götüremiyor ve mahkemede hakkını arayamıyor. Şûra kararıyla emekli olan bir paşa emekli oluyor, hayır ben emekli olmak iste-miyorum, ben daha duracaktım, deme lüksüne sahip değildi önceden, şimdi nasıl bilmiyorum, bunu da açıkça söyleyeyim.
Demek ki bu tip şûralar demokratik cumhuriyet dediğimiz bütün her yerde var. Ve o her yer o şûra kararlarıyla birisini görevden, vazifeden atma, önceden polislerde de böyle bir şura vardı. Polislerde de örneğin polislikten atıyordu o kimseyi veya komiserlikten atıyordu veyahut da müdür adam, onun işine son veriyordu; meslekten ihraç ediyordu ve bunlara da mahkeme kapıları kapalıydı ve neydi adı? Demokratik cumhuriyetti veyahut da ona göre dizayn edildiği söyleniyordu ve genelkurmay başkanlarının üç kuşak dört kuşak, beş kuşak, altı kuşak öncesi genelkurmay başkanının dahi tes-pit edildiğini ve ona göre dizayn edildiğine dair söylentiler vardı halkın içe-risinde. Demek ki böyle bir örgütlenmeler var ve bu örgütlenme anayasada geçtiği için hukuki görülüyor ama bunun demokrasiye aykırı olup olmadığı, mevcut dünya demokrasilerine aykırı olup olmadığı hiç bakılmaksızın devam ediliyor. Buna eğer İslami idareden, İslami noktadan ele alacak olursak bir sıkıntısı var mı? Hayır. İslami de olarak bu örgüt veya bu şûralar kurulabi-lir mi? El-cevap: Evet ama İslami olunca tu kaka oluyor ama adı demokratik cumhuriyse tu kaka olmuyor. Bu şûralar da öğüt veriyorlar mı? Evet. İşlevleri olarak onlar bir kanun çıkarabiliyorlar mı? Hayır. Bir yasa çıkarabiliyorlar mı? Hayır ama bir öğüt verme veyahut da bir nasihat verme veyahut da bir öneri koyma gibi işlevleri var mı? Evet. O yüzden 28 Şubat çok tartışılmıştı, 28 Şubat kararları da çok tartışılmıştı. Neden? Çünkü Milli Güvenlik Kurulu o günkü hükümete tavsiyelerde bulunmuştu ve o günkü hükümet o tavsiye-lere uymak zorunda kaldı. Yasa mıydı? Değildi. Bakın yasa mıydı? Değildi. Kanun muydu? Değildi ve o tavsiyelere uyarak Necmettin Erbakan Hoca baş-bakanlıktan istifa edip “İki ortağız biz, benim yerime Tansu Çiller olacak.” dediğinde dönemin cumhurbaşkanı kendince -benim nazarımda kendince-bir darbe yaptı. Yani çok az grubu olan Mesut Yılmaz’a başbakanlık görevini verdi ve bunu da yaparken dedi ki; ben çoğunluğa uymak zorunda değilim; ben başbakanlık görevini istediğim kimseye, hükümet kurma görevini iste-diğim kimseye veririm; o kimse de hükümeti kurar veya kurmaz; dedi. Ve halkın büyük ekseriyeti ile iki parti en fazla oy almasına rağmen ve parla-mentoda da en fazla milletvekiline sahip olmasına rağmen cumhurbaşkanı aldı bir başkasını, burada hükümet başkanı olarak atadı ve hükümet başkanı olarak atadığında da ne yaptılar? Bazı milletvekillerini de devşirdiler o tarafa doğru ve üçüncü parti olan o günkü ANAP Mesut Yılmaz’ın başkanlığında
348 | Çağdaş Siyasal İslam
hükümet kurdu. Ve 28 Şubat kararlarını uyguladı, tabi ardından devletin eko-nomisi çöktü, siyaseti çöktü, hukuku çöktü, kimse buna bakmadı.
Şimdi demek ki biz onlara öğüt verme gibi olarak algılarken Türkiye’deki uygulamada öğüt verme olarak değil, emir verme olarak nitelendiriliyor. O yüzden İslami şûralarda öğüt verecekler emir değil ama o bugüne kadar Os-manlı’dan sonra Osmanlı’yı da ben İslami bir devlet sistemi, İslami bir dev-let olarak görmüyorum; bunu görmediğimi de söyledim. Selçuklu’yu da gör-müyorum, Emevileri de görmüyorum, Abbasileri de görmüyorum. Yakinliği olabilir, bunların içerisinde dört halife dönemine en yakın devlet sistemi Os-manlı’dır, diyebiliriz, ondan öncesi Selçuklu da diyebiliriz. Ben tam olarak konuya vakıf olmamakla beraber çünkü ben bir tarihçi değilim, bu konuda bir hukukçu değilim, ben bu konuda uluslararası siyasetçi değilim, ben bir siyaset akademisi de bitirmedim. Böyle bir iddiam yok ama bu benim kendi şahsi görüşüm, kendi fikri edinimlerimle yola çıkarak söylüyorum. İslam’a en yakın, zamanın içerisinde en yakın devlet olarak nitelendirilebilir mi? Za-man zaman belli dönemler içerisinde evet ama orada da bu şûralar, bu kural-lar olmuş mu? Evet. Bunlar herhangi bir İslam’a karşıtlığı var mı? Yok. Böyle olabilir mi? El-cevap: Olabilir. Devam ediyoruz.
Peki şûrayı kimlerden oluşturacağız?
İslami düşünce, Kur’an’ın bir ayetine göre “ehlü’l-hal ve’l-akd” adı ve-rilenlere bağlama ve çözme gücüne sahip kişilere atıf yapar. Çağdaş me-tinlerde üç grubun rekabet halinde olduğu görülür.
1) Din adamları yani ulema; bunlar, İslamcıların hep ortadan kaldır-maya çalıştıkları ikili düzeni, ruhban ile cemaat arasındaki ikiliği yeni-den devreye sokarlar.
2) Cemaatin bütünü bu genel oyu haklı çıkarmaktadır ancak günü-müzde İslamcıların pek çoğu tarafından hiç sevilmeyen “Batılı demok-rasi” yi çağrıştırır.
3) İslamcı aydınlar, yani çağdaş İslam’ın aydınları ve militanları, sos-yolojik açıdan bakıldığında bunların hemen hepsi de “laik”tir. (E.Sivan, Radical İslam)
Şimdi bu ehlü’l akd kimlerden olmalı, nasıl olmalı, nasıl oluşturulmalı bunlar? Evet, bunlarla alakalı değişik görüşler olmuş, değişik bu konuda ön-görüler olmuş. Baktığımız zaman son dönem -soruyu yazan kimsenin tabi-riyle söylüyorum- İslamcılar, cemaatin bütünü, din adamları veya ulemalar arasında işte böyle zaman zaman çatışmaya, fikri çatışmaya, zaman zaman böyle değişik söylemlerle çatışmalar olmuş mu? El-cevap: Olmuş. İslam dünyasının içerisinde tefsirciler fıkıhçılarla, fıkıçılar hadisçilerle veyahut da
sufilerle diğerleri gibi zaman zaman fikirsel çatışmalar hep olmuş mu? Ol-muş. Bugüne süregelen çatışmalar hala daha var mı? Var. Mesela sufilerle, bir kısım dar dairede duran fıkıhçılarla çatışmalar olmuş mu? El-cevap: Olmuş. Bugün de İslam dünyasında böyle kendisini aydın gören, entelektüel gören kimseler var. Bu kimseler hadisleri inkar ediyorlar, ayet-i kerimeleri tarihsel görmeye çalışıyorlar, bunlarla da çatışma var mı şu anda? Evet var. Veyahut da İslam dünyası şu anda gerçek manada sufiliği yaşamaya çalışan, sufiliğin kendi içerisindeki Kur’an ve sünnete dayalı anlayışını yıkmaya çalışan in-sanlar var mı? Ne yazık ki var hatta siyasilerle bunlar kol kola girip sufilerin üzerinde bir baskı oluşturmaya çalışıyorlar mı? Evet çünkü bu kimseler ne yazık ki mevcut -tırnak içerisindeki- düzenin insanı değiller gerçek manada, -tırnak içerisinde- bu kimseler dünya üzerindeki mevcut düzenlere karşı sa-vaş açmış, onlara karşı duran kimlikteler, böyle bir inanışa sahipler. Neden? Çünkü dünya üzerindeki bütün her şey deccalist sisteme, kapitalist sisteme dönüştürülmüş. Din de kapitalistleştirilmiş ne yazık ki insanlar tarafından, insanlar eliyle. Yani bu kendilerini entelektüel görenler, kendilerini belli bir dairede belli bir seviyede görüp de sufileri beğenmeyenler kendilerince su-filere karşı savaş açmışlar mı? Evet. Bunu genelde siyasiler yapıyorlar, sebebi de şu: Çünkü siyasiler kendilerinin eleştirilmesini, kendilerinin uyarılmasını, kendilerinin gözünün üstünde kaşın var; denilmesini istemiyorlar. Ama ger-çek sufiler bu konuda cesaretli olduklarından, onlara gözünün üstünde ka-şın var; deme cesaretleri bulunduğundan ve aynı zamanda da gerçek sufiler gerçekten ve gerçekten sufiliği yaşıyorlarsa koyun değiller; güdülmüyorlar; öyle olunca da onlar güdülen insanlar istiyorlar. Veyahut da bu ulema dedi-ğimiz kimseler güdülen insanlar arıyorlar veyahut da bu İslami aydın gibi görünen kimseler güdülen insanlar istiyorlar. Güdülen insanlar olunca on-ların işlerine yarıyor. Onlar oy zamanı geldiğinde oylarını atacaklar, yürü-yün, dediklerinde yürüyecekler, oturun, dediklerinde oturacaklar. Böyle bir sistematiğin içerisine koymak istiyorlar.
Tarih boyunca sufiler böyle bir sistematiğin içerisine girmemişler. Bakın sufiler diyorum, özellikle sufileri söylüyorum, tarikat erbabını demiyorum. Çünkü tarikat erbabı su yoluna girer mi girer. Örneğin seçimlerden önce ne zaman görülmüş ki bir kısım tarikat erbabının kalkıp da biz filanca siyasi parti destekliyoruz, diye açıklamada bulunmaları veyahut da ne zaman gö-rülmüş ki kendisini ehli beyt hizbi görüp biz Türkiye’de filanca partiyi des-tekliyoruz, deyip de açıklaması gibi. Yani bunlar ne ehli beyt topluluklarına yakışacak bir şey… Daha da bunu açık ve net bir şekilde söyleyeyim. Me-sela Türkiye’deki Alevi toplumun önderleri kalkıp da seçimlerden önce biz x partiyi destekliyoruz, diye açıklamada bulunmaları kendi bulundukları
350 | Çağdaş Siyasal İslam
dairede kendi bulundukları ortama uygun bir davranış değil veyahut da Tür-kiye’deki tarikat yapılanmanın bilhassa Nakşibendilerin kalkıp da seçimler-den önce biz filanca partiyi destekliyoruz, filanca partiye desteğimiz orada, oyumuzu oraya atacağız, gibi söylemeleri aslında sufi literatürüne uygun de-ğil. Bunu da böyle cesaretle söyleyebilecek, ifade edebilecek Türkiye’de in-san çok az. Sebep? Korkuyorlar çünkü. O yüzden bu İslamcı aydınlar diye nitelendirdiğimiz, Türkiye’deki böyle kendince okumuş, yazmış olanlar su-filere savaş açıyorlar. Bu İslamcı aydın gibi gördüğümüz Ali Şeriaticiler ör-neğin. Bunlar sufilere savaş açıyorlar. Ali Şeriati’yi inceleseler o zaman belki de savaş açmayacaklar. Veyahut da selefi vahhabiler sufilere savaş açıyorlar. Bakın, sufilere savaş açan enteresan gruplar bunlar. Bunların sufilere savaş açma sebebi: Sufilerin kendilerince kendilerine ölçü olarak, kendilerine dokt-rin olarak Kur’an ve sünneti seçmeleri. Bizim için ölçü Kur’an ve sünnettir, sonra imamların içtihadı, sonra ilk sufilerin yoludur. Bizim için x bir kim-senin sözü Kur’an ve sünnete uyduğu müddetçe muteberdir, Kur’an ve sün-nete uymazsa muteber değildir. O yüzden bilhassa dünya üzerinde Ali Şeri-ati çizgisindeki İslamcı aydınlar ile tarihselci olarak gören İslamcı aydınlar ile Türkiye’de hadisleri inkar eden İslamcı aydın görünen kimseler; sufi, ger-çek sufi yapılanmalara karşı savaş açıyorlar. Bu tartışmalar, bu mücadeleler, bu atışmalar devam ediyor mu? Evet. Bunlar devam edecek mi? Evet çünkü Kur’an ve sünnetin doğrularını eğip bükmek, Kur’an ve sünnetin emirle-rini yumuşatmaya çalışmak, eğip bükmeye çalışmak bunların işi. Çünkü bu -tırnak içerisinde- İslamcı aydın gibi görünen kimseler gidip bir siyasi hiz-bin peşine takılıyorlar ve o siyasi hizbin peşine takılıp öyle yürüyorlar. Se-lefi vahhabilerin de veyahut da Selefi akımın da en büyük önündeki engel-lerden birisi de Suudi Arabistan’ın yönetim biçimidir. Bu Selefi Vahhabiler az önceki ikinci yol olan veliaht tayin etme yolunu o yüzden çok öngörür-ler ve derler ki; veliaht tayin ediliyor, o yüzden Suudi Arabistan’ın veyahut da krallıkla yönetilen Ürdün gibi o devletlerin yönetim biçimini şeriat ola-rak bize aktarmaya çalışırlar. Değil.
Kıymetli dostlar; ne Afganistan’da şeriat devleti kuruldu, ne İran’da bir şeriat devleti kuruldu, ne de Suudi Arabistan’da bir şeriat devleti var, ne Ür-dün’de bir şeriat devleti var. Dünya üzerine hiçbir yerde bir şeriat devleti yok benim bildiğim. Benim yakın dairemde yok. Ben yakın daireye, yakın tarihe baktığımda bu devletlerin içerisinde şeriata uygun bir devlet olarak gördüğüm bir yer yok. O yüzden ne Afganistan’da, ne Pakistan’da, ne Suudi Arabistan’da, ne Mısır’da, ne de İran’da, ne de Türkiye’de İslami bir devlet yapılanması yok; bunun altını çizelim. Şimdi böyle olunca bunu üç grup de-ğil; dört grup, beş grup, altı gruba çıkarabiliriz. Herhalde bu E.Sivan bunu
yazarken belki de bundan 10 yıl, 15 yıl önce 20 yıl önce bu tespitleri yapmış olabilir. Bugün baktığımızda ehlü’l akdi, biz şûrayı kimlerden oluşturaca-ğız; bu oluştururken İslam’ın kendi içerisindeki fikirsel parçalanmanın veya kendi içerisinde birbirine karşı olan acımasızca vuruşlarının olduğu bir za-manda bunu tespit etmek bunu yakalayabilmek güç mü? Gerçekten güç evet. Bakın bugünkü zaman için bu gerçekten güç mü? Bugün için gerçekten güç. Sebep? Çünkü İslam dünyasında dışarıdan beslenen, dışarıdan beslenen ne yazık ki böyle DNA’sı bozulmuş, organizması bozulmuş, -tırnak içerisinde-aydınlarımız çok; o yüzden çatışma var. Bunlar neden dışarıdan beslenmiş? Bunlar İngiltere’de eğitim görmüşler, İngiltere’de masonik bir eğitim almış-lar, İngiltere’de darvinist eğitim almışlar. İngiltere’de, Amerika’da, orada, burada değişik yerlerden zehirlenmişler; değişik yerlerden hormonlu bir şe-kilde beslenmişler. Bir kısmı gitmiş 3 bin dolar, 5 bin dolar, 10 bin dolar hala daha orlardan maaş alan, hatta Amerika’ya sığınan, İngiltere’ye sığınan, Ka-nada’ya sığınan -tırnak içerisinde- İslami entelektüel görünen kimseler var. Bunlar; içinde bulundukları devletlerin gizli örgütleri tarafından korunmuş, muhafaza edilmiş, gerektiği zaman kendi ülkelerinde darbe yapılması için ortalık karıştırması için beslenen kimseler. Ben bunu zaman zaman örnek olarak veriyorum. İmam Humeyni’nin İran’a nereden geldiğine bakarsanız bunu daha iyi anlarsınız. Veyahut da Irak’ta İngilizlerle oradaki Müslüman-lar Irak işgalinde çatışırken Sistani’nin nereden geldiğine bakarsanız ve Sis-tani’nin gelip de oradaki Sadr’ı nasıl durdurduğuna baktığınızda bu mese-leyi anlarsınız. Veyahut da zamanın en büyük Çeçen mücahit komutanının sonra İngiltere’den oturum alıp İngiltere’de bir kazada lüks bir villada İn-giliz maaşı ile geçindiğine baktığınızda bunu daha iyi anlarsınız. Veyahut da Almanya’da kurulan, Anadolu İslam Federe Devleti nerede kuruldu? Al-manya’da kuruldu. Oradan tahtadan üç, beş tane tüfek bamyadan fişek kar-gıdan tüfek orada yürüyüş yap. Ne? Yıkmaya, yıkmaya yıkmaya, geliyoruz; de. Kim besledi bunu? Almanya besledi. Kim bunun böyle sesini çıkarttırdı? Almanya çıkarttırdı. Bizi çok sevdiğinden mi, İslamı çok sevdiğinden mi?
İşte bunlar hep çatışmaları örgütleyen, çatışmaları düzenleyen, çatışma-ları İslam dünyasının içerisinde derinleştiren unsurlar. Kimler bunlar? Batı emperyalistleri. Bugün örneğin hadis inkarcısı neydi o? Bir tane adam var, YouTube’dan yayın yapıyor, babası oğulluktan reddetmişti hatta, mahkeme-liğiz biz onunla, bana da hakaret ediyor. Edip Yüksel. Edip Yüksel nerede? Amerika’da. Bunu kim finanse ediyor acaba? Edip Yüksel Amerika’da. Sahte peygamber vardı, peygamberliğini ilan ediyordu, vefat etti, öldü, geldi, Bur-sa’ya gömüldü. Evrenesoğlu, neredeydi? Amerika’da. Fethullah Gülen nerede? Amerika’da. Bakın şimdi bunlara baktığımızda biz, bunlara baktığımızda
352 | Çağdaş Siyasal İslam
veyahut da Mısır’da Abduh nereden geldi? İngiltere’den geldi, Fransa’dan geldi. Yani baktığımızda biz bunlara İslam dünyasındaki çatışmaları, İslam dünyasındaki ayrılıkları derinleştiren kimselerin hepsi de emperyalist Ba-tı’nın kucağında büyüyorlar hepsi de. Bakın büyük bir çoğunluğu. Bunlar bizim önümüze… Bir de mesela Ali Şeriati neredeydi? Batıdaydı. İslamcı Ay-dın olarak geliyor ve Türkiye’de -işin enteresan noktası böyle parti ismi de vereyim, çok vermek istemiyorum ama- Ali Şeriatici hem eski Refah Partisi şimdi Yeniden Refah Partisi olan partinin içerisinde hem de AK Parti’nin içe-risinde Ali Şeriati’nin fikirlerini destekleyen, Ali Şeriati’yi ilahlaştıran, putlaş-tıran, Ali Şeriati’yi ruhanileştiren kimseler var. Ali Şeriati’nin hastası bunlar. Ali Şeriati böyle yere göğe sığdıramıyorlar. Ya Ali Şeriati baktığınızda hadis inkarcısı bir kimse, Ali Şeriati’yi yerden yere vurursun fikri olarak, Kur’an sünnet dairesinde baktığımızda. Ama bizim içimizde yer ediniyor ve bunlara baktığımızda bu tip insanlar var olduğu müddetçe bu çatışma devam edecek mi? El- cevap: Edecek canım kardeşlerim. Bakın, el-cevap: Edecek. Çünkü ortak nokta Kur’an ve sünnet ise İslam dünyası ortak nokta olan Kur’an ve sünnette birleşmediği müddetçe birbirleriyle çatışmaya devam edecek, ha-dis inkarcıları komple hadisleri inkar ettiği müddetçe çatışma devam ede-cek. Kader inkarcısı, kadere imanı reddediyorsa bir kimse onunla çatışma devam edecek veyahut da siz kalkıp da kabir azabını reddediyorsanız hadis-lerle sabit olan kabir azabını reddediyorsanız veyahut da siz mahşeri redde-diyorsanız hesabı kitabı reddediyorsanız cenneti, cehennemi reddediyorsa-nız o zaman çatışma devam edecek. Siz sünnet-i seniyyeyi reddediyorsanız fiili sünnet-i seniyyeyi reddediyorsanız çatışma devam edecek. Siz kalkıp da Suudi Arabistan’ın yönetim biçimini bize naif, güzel, süslü göstermeye ça-lıştığınız müddetçe çatışma devam edecek veya siz bugünkü Mısır’da mev-cut Sistani’yi bize güzel göstermeye çalışırsanız bu çatışma devam edecek veyahut da ama Müslüman Kardeşler’in ama Hizb ut-Tahrir’in, -ben sizi Pa-kistan’a Hindistan’a kadar götüreyim- değişik kesimlerin değişik yanlışlık-larını ve eksikliklerini bize doğruymuş gibi aktarmaya çalışırsanız çatışma devam edecek veya sufilerin içerisinde kendilerince Kur’an ve sünnete uy-mayan, Kur’an ve sünnetin dışında bir kısım edep, adap adı altında bir sürü ritüeli bize Kur’an ve sünnettenmiş gibi sufiliğin genel adabından, erkanın-danmış gibi dayatmaya kalkarsanız çatışmalar hep devam edecek. Benim bir tezim de şu: Bunlarla çatışa, çatışa, çatışa 250 yıllık sapkınlıktan kurtu-lup Allahualem biz doğruyu bulacağız; ben ona inanıyorum. Çatışmaya de-vam edeceğiz. Yani çatışmaya devam edeceğiz derken biz Kur’an ve sünneti haykırmaya devam edeceğiz, biz Kur’an ve sünnet dairesindeki imamların bugüne göre bugün için yaşanabilir fıkhî ölçülerini nasihat etmeye devam
edeceğiz. Bakın; yaşanabilir, yaşanabilir fıkıh ölçülerini. Sebep? İmamların bazı içtihadları var, ben de uygun görmüyorum bu zamanda yaşanabilecek noktada değil. Neden? Onların yeniden içtihad edilmesi lazım, yeniden on-ların konuşulması lazım, Buna hemfikirim ama içtihadı reddetmek, komple mezhepleri reddetmek buna hemfikir değilim. Ama birisi kalkar da imam-ların bugün yaşanması zor olan bazı içtihadlarını örnek gösterip mezheple-rin tamamının dibine kibrit suyu dökmeye kalkarsanız, deriz ki; kardeşim yok hayır, buna hakkınız yok, derim ben. Veyahut da ben; canım kardeşle-rim; hadis kitaplarında geçen hadislerin hepsini ben sahih olarak nitelendi-riyorum ve ben böyle iman ediyorum, dediğimde birisinin de kalkıp cahi-lane bir şekilde sen Kur’an’ın yanında yeni bir kitap oluşturuyorsun, deyip de cahilane çıkışı olduğu müddetçe biz onunla çatışırız. Be cahil adam! Kur’an ve sünnet diyen bir adamı sünnet-i seniyyenin veyahut da hadis-i şeriflerin ben hepsini de sahih olarak kabul ettim, demek Kur’an demek mi? Geri ze-kalı şey. Sonra “ya başındaki sarıkla böyle söylüyor.” Ne yapayım geri zeka-lıya sen üstün zekalı mısın diyeyim? Ne yapayım cahil adama “sen çok bil-gilisin mi diyeyim?” Ne yapayım yani cahilliğini dahi bilmeyen zır cahil, kara cahil bir kimseye “sen çok biliyorsun.” deyip, alkışlayıp ilme mi haka-ret edeyim? Allah muhafaza eylesin.
O yüzden bu çatışmalar devam edecek veyahut da siz kalkıp da şirin gö-rünmek için eşcinselliği överseniz siz şirin görünmek için kalkar da Lut aley-hisselamın kavminin yaptığı o pislikleri, o cinayetleri uygun görmeye kal-karsanız çatışırsınız canım kardeşim, çatışırız. Kur’an ve sünnetin dışında heva ve hevesinizden gelen, batıldan gelen bir şeyi haktanmış gibi bizim önü-müze koyarsanız çatışırız canım kardeşim. Siz adaleti konuşmanız gerekir-ken, siz doğruluğu konuşmanız gerekirken, siz insanlar açlıktan ölürken, aç-lığı konuşmanız gerekirken, siz insanlar yüz küsur, bin tane kadın bilmem ne evlerinde çalışıyor; yüz küsur, bin tane Türkiye’de kadın bilmem ne ev-lerine girmek için izin beklerken, siz iki tane kadın cinayetini önüne koyup, kadın cinayetlerini öne çıkarıp kadınların fuhuş yapmasını tenlerini satma-sını görmezden gelirseniz çatışırız canım kardeşim. Hiçbir kadının, hiçbir çocuğun ölmesini istemem; hiçbir insanın haksız yere ölmesini istemem. Oradan da bunu çıkarmaya çalışmayın. Ama kıymetli dostlar, hiçbir kadın ölmesin ama 200 bin tane fuhuş yapan Türkiye’de kadını görmezden gelir-seniz çatışırız. Ülkede fuhuş son 10 yılda % 1700 arttıysa ve siz buna kör alı-yorsanız bunu görmemezliğe geliyorsanız oturup da siz namazda eller ku-lağa değdi mi, değmedi mi, tartışmasına girdiyseniz çatışırız sizinle biz. Ülkede uyuşturucu kendi başını alıp gitmişken, ülkede uyuşturucu almış ba-şını gitmişken, uyuşturucu yaşı 12’ye 11’e düşmüşken, ülkede fuhuş yaşı 15’e
354 | Çağdaş Siyasal İslam
düşmüşken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesinde fuhuş yaşı 15, uyuş-turucu yaşı 13’e düşmüşken, siz kalkıp da kavanozla deve sidiğini koyup ma-sanın üzerine televizyonlarda deve sidiğini tartışıyorsanız biz sizinle çatışı-rız! Çatışırız. Siz bunları görmüyorsanız bunları görmek istemiyorsanız sizlerle çatışırız. Bakın, çatışırız. Varoş mahallelerde yaşayan, varoş mahal-lelerde eğitimsiz olan, varoş mahallelerde uyuşturucuya, fuhuşa, teröre ma-ruz kalan genç çocukları görmeyip de siz gidip lüks villalarda, lüks daire-lerde, lüks arabalarda keyfinize keyif çatıyorsanız lüks kafelerde, lüks restoranlarda, otellerde keyfinize keyif çatıp siz orada İslam’dan bahsediyor-sanız biz sizlerle çatışırız. Biz çatışırız! Siz belediyelerden kendi arsalarınıza özel, kendi mülklerinize özel imar planları çıkarıyorsanız ve kendi 3 liraya aldınız arsayı 30 liraya satmak için İstanbullarda uğraşıyorsanız lüks otel-lerde uğraşıyorsanız sizinle çatışırız, sizin İslam’ınızla da çatışırız. Bizim an-ladığımız İslam, bizim inandığımız din o değil çünkü. Sizlerle biz çatışırız. Siz siyaseti, siz bürokrasiyi, siz geldiğiniz makamı mevkiyi, siz geldiğiniz ko-numu, durumu kendinize maddi menfaatler devşirir de etrafınızdaki insan-lara devlette, belediyede, orada, burada makamları mevkileri peşkeş çeker-seniz ve bunu da tırnak içerisinde din algısıyla yaparsanız sizlerle çatışırız. O yüzden biz ortak noktada buluşamayız. Evet. Siz, “Sizden ücret isteme-yenlerin peşinden gidiniz.” ayet-i kerimesini inkar edecek halde gelip de işte dinden ücret kazananları siz böyle neden, ücret alanlara neden böyle kızı-yorsunuz, neden böyle bağırıyorsunuz? Yok işte imamlar ücret almayacak mı, müftüler ücret almayacak mı, profesörler ücret almayacak mı, yok işte şunlar ücret almayacak mı, yok şeyh efendiler nereden geçinecek, yok der-gahlar nereden geçinecek? deyip de “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz.” ayet-i kerimesini siz eğip bükmeye kalkarsanız çatışırız canım kar-deşim. Biz çatışmaya da razıyız, korkumuz da çekintimiz de yok, çatışmaya devam ederiz.Hak hakim gelinceye kadar biz çatışmaya devam ederiz. O yüz-den asla ve asla bu çatışmalar durmaz, bitmez. Sebep? Ya birisi gelecek, Se-lefi Vahabiliği bize dayatmaya kalkacak. Neden? Siz seçimlere evet diyorsu-nuz, seçim Avrupa’dan gelme, demokrasiden gelme. Sen de evet dedirttiğin için seçimlerde de evet oyu attırdığın için sen de küfür eylesin, diye bana fetva vermeye kalkarsa seninle de çatışırız canım kardeşim, çatışırız. Sen se-çime küfür adeti dersen seninle çatışırız. Sen seçime küfür adeti derken Haz-reti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali Efendi’lerimizin hilafete geçiş sistemine küfür dediğin için seninle çatışırız; sen küfüre giri-yorsun asıl. Sen bırak, Suud’u korumaya çalışma, din Suud demek değil. Sen Suudu prensleri korumaya çalışma, din Suud demek değil. Kıvırma karde-şim, Kur’an ve sünneti söyle bize, Kur’an ve sünneti söyle. Biz çatışmaya
razıyız. Kabullenmeyeceğiz, ben kendi nefsimi için söylüyorum, kanımın son damlasına kadar, kanımın son damla ona kadar Kur’an ve sünnet neli em-rettiyse ben onu haykırmaya devam edeceğim. Kur’an ve sünnetin dışında neyi görüyorsam nerede bir çarpıklıklar, nerede bir sapkınlık varsa nerede bir eksiklikler nerede bir noksanlık varsa ben bunu anlatmaya, bunu haykır-maya devam edeceğim; devam edeceğim. Rahatsız olacaksınız; koltukları-nızda, lüks koltuklarında oturamayacaksınız. Hakkımızda bir sürü dedi-kodu, laf küf yapacanız; yapcanız. Hiç umurumuzda değil, hiç de umurumda değil, hiç de umurunda değil. Rezzak olan Allah, Galip olan Allah, kuvvet sahibi Allah, kudret sahibi Allah, vekilimiz Allah, sahibimiz Allah, hasbi-nallahu ve nimel vekil, hasbinallahu ve nimel vekil, hasbinallahu ve ni-mel vekil. Geldik bu dünyada, göçüp giriyoruz O yüzden dünyanın kralla-rından korkumuz yok. Hazreti Mevlana’nın dediği gibi: Bir sinek sidiğin üzerindeki saman çöpünün üzerine çıkmış, kendine kaptan-ı derya zanne-diyor. Bu cife olan dünyanın üzerinde kendisinde bir varlık gören, varlık gö-ren, bu cife dünyanın padişahı zanneden kimseler bizi korkutmaya mukte-dir değiller. O yüzden şimdi şûra kimlerden oluşturacağız, biz yine ilme dönelim. Bu çatışmalar olacak mı? El-cevap: Olacak, olsun zaten hak yerini buluncaya kadar olsun, hak yerini bulsun. Sebep? Bu insanlar uyansınlar, İs-lam dünyası kendine gelsin, emperyalistlerin çizmesinin altında inim inim inlemesin. Adam sabahleyin erken kalkıp bombalıyor, bir ülkeyi yerle bir ediyor ve İslam dünyası hala daha kendinde değil. İsrail; Filistin denilen o bölge komple işgal ediyor, İslam dünyası uyuyor komple. Ve gitmiş insanlar; kendi koltukları, kendi, kendi koltukları, kendi bakanlıkları için İsrail an-laşmanın yolunu arıyorlar Sisi gibi. İsrail’le anlaşmanın yolunu arıyorlar Su-udi Arabistan gibi. İsrail’e anlaşmanın yolunu, yolunu arıyorlar Bahreyn gibi. Yazık. Ve bu yönetimler İslam dünyasının başında olduğu müddetçe çatış-malar devam edecek. Müslümanların içerisinde İslamcılar -özür dilerim-Müslümanların içerisinde Amerikancılar, Rusçular, Çinciler, Fransızcılar, İn-gilizciler olduğu müddetçe çatışma devam edecek. Allah bizi iyilerden eylesin inşallah. Evet ehl-i akd veya şûrayı kimlerden oluşturacağız ve ehl-i akd olarak kimleri seçeceğiz? Öyle ya şimdi Kur’an-ı Kerim’de Nisa suresi ayet 59: “Ey iman edenler Allah’a itaat ediniz, Resul’üne ve sizden olan ulul emre itaat ediniz.” bu ayeti kerime var ya, mümkün olsa emperyalist Batı bu ayeti kerimeyi Kur’an’dan çıkaracak. Fransa’da tartışılan en önemli ayet-i kerimelerden birisi bu. Sebep? Çünkü burada sizden alan ulul emre itaat ediniz emri var. Ulul emre itaat ediniz yok, sizden olan ulul emre. Al-lah’a itaat edin, Kur’an-ı Kerim; Resule itaat edin, hadisi şerifler. Ulul emre, sizden olan ulul emre itaat edin; sizden olan, sizden olan deyince bütün Ulul
356 | Çağdaş Siyasal İslam
emir olan alimler, idareciler hepsi de İslam olmak zorunda. Başka bir ayette de diyor ki: “Şayet onu peygambere sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onlar-dan müminlerden emir sahiplerine, ulul emirlerine döndürülmüş yani onlara müracaat etmiş olsalardı o haberi arayıp yayanlar bunu elbet on-lardan öğrenirlerdi.” (Nisa 83) Yani bir mesele var, bir konu var, bu konuyu nereye götüreceğiz biz? Peygambere ve onlardan yani ulul emre, bizden olan ulu emre götüreceğiz; başka bir kimseye değil. Bakın, burası çok önemli. Biz bir problemi Allah’a, Resul’üne ve bizden olan ulul emirlerine götüreceğiz. Yani başka bir kimseye değil, yani Birleşmiş Milletler’e değil, yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne değil. Dikkat edin bunlara. Ya bizden olan emir sahiplerine. Böyle olunca o, o zaman ortaya bir bu şûra ile alakalı genel bir daire çıktı. Genel bir dairene ne? Bizden olacak bunlar, yani İslam olacaklar, yani Kur’an ve sünnete iman etmiş olacaklar, yani bizden olacaklar. Yani kal-kıp da bir Hıristiyan’ı, bir Yahudi’yi, bir masonu, bir dönmeyi biz kalkıp da ulul emir olarak seçemeyiz. Bakın, biz seçemeyiz Müslüman olarak. Biz kal-kıp da domuz etini yiyen ve domuz etini helal gören bir kimseyi ulul emir olarak seçemeyiz. Biz onu belediye başkanı olarak seçemeyiz. Bizden olan emir sahibi olduğunda biz onun namaz kılmasını göreceğiz, biz oruç tuttu-ğunu göreceğiz, biz onun Kur’an ve sünneti kendisine bir ölçü olarak aldı-ğını göreceğiz, bizden olan emir sahibi olacak o kimse çünkü. Bunu bütün idareciler, bütün yöneticiler için -tırnak içerisinde- İslam’ın emri bu. Bunu biz bulmak zorundayız. Sünnetten delil ne? Hadis-i şerif, Hazreti Peygam-ber sallallahü ve sellem hazretleri şöyle buyuruyor: Kavimlerine haklarında olan şeylere vekalet etmeleri için bana kendinizden 12 başkan çıkarın, se-çin. Bu ikinci Akabe Biatı’nda ensara söylemişti. Yani dedi ki: Siz içinizden 12 tane başkan seçin, siz 12 tane bir akil kimse seçin, biz onlarla biz biatla-şalım. Demek ki böyle, böyle de ne oldu? Sünnet-i seniyeden de bir ölçü çıktı. Şûrada girecek olanın o zaman birinci önemli özelliği ne oldu? İslam olması geldi. Vi İslam beldelerinde her idareci için temel şarttır bu. İslam ülkele-rinde ve İslam beldelerinden her idareci, idareci seçilecek olan bir kimsenin İslam olması birinci şarttır. Müslüman olmayan bir kimsenin Müslümanla-rın başına idareci olması caiz değildir. Bütün mezheplerde Hanefi, Şafii, Mâ-likî, Hanbelî dört mezhebin dördünde de o kimsenin İslam olması lazım. Şia’da da İslam olması lazım, Vahabilerde de İslam olması lazım. O yüzden İslam olmazsa yönetici seçilmesi mümkün değil. O zaman ayeti kerime Nisa 141: “Allah kafirlere müminler üzerinde hakimiyet için bir yol kılmaya-caktır.” O zaman müminlerin başında hakimiyet olarak kafirler olması müm-kün değil. Bir kâfirin Müslüman’ın başında idareci olması mümkün değil, onun şûraya seçilmesi mümkün değil, İslam olarak söylüyorum bunu. Çünkü çiçbir kafir hiçbir Müslüman’ın üzerinde idareci olamaz. İbn-i Münzir diyor
ki: kendisinden ehli ilim diye bahsedilen herkes, kâfirin Müslüman üzerinde idareci olamayacağını icma etmişlerdir. Bu konuda ümmeti Muhammed’in üzerinde icma, toplu bir fikir var mı? Evet. O zaman bir Müslüman’ın ba-şına kafir bir idarecinin olması mümkün değil. İkinci şartı ne ehli sünnetin? Akıl sahibi olması lazım, akılsızların idarecileri caiz değildir. İster akılsızlık büluğa ermemiş, küçüklükten dolayı olsun; ister aklın tamamını yok eden veya noksanlaştıran bir arızadan dolayı olsun; bu birdir. Şimdi sarhoş edici unsurlar insanın aklına alıyor mu? Alıyor. O zaman içki içen, uyuşturucu kullanan bir kimseden de Müslümanların başına idareci olmaz. Bir kimse alkol kullanıyorsa içki içiyorsa uyuşturucu kullanıyorsa o kimse Müslüman-ların başında idareci olmaz. Bir kimse dünya sarhoşu olduysa o kimse Müs-lümanların başına idareci olmaz. Neden? Onun çünkü dünya sarhoşu da in-sanın aklını alır. O yüzden akılsızlara Müslümanların işlerinden hiçbir şey verilmez, veren adam akılsızdır. Allah muhafaza eylesin. Üçüncüsü erkek ol-mak. Bu şimdi cinsiyetçiliği ortadan kaldırmaya çalışıyorlar ya; bunların cin-siyetçiliği ortadan kaldırmaya çalışmaları eşcinselliği önermek için, eşcinsel-liği orta yere çıkarmak için. Erkek olmak, yönetici olacaksa bir kimse Müslümanların başına erkek olmak zorunda. İslam hukukçularının büyük bir çoğunluğu genel olarak idare, idarecilikte erkek olmayı şart koşmuştur. Bu da şu ayetten çıkıyor. Nisa 34: “Erkekler kadınlar üzerine yöneticidir-ler çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır çünkü erkekler kadın-lara mallarından harcamaktadır.” ayeti kerime bu, Nisa 34. Yine hadis-i şe-rifte bunun ölçüsü var mı? Var. Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri: “Bir ülkenin, bir milletin idareciliği kadınlara düştüyse onlar helak olmuşlardır.” diye hadis-i şerif var. Ve Kisra’la da alakalı bu hadis-i şerif mevcuttur. Dördüncüsü hürriyet. Bakın, idarecilik şartlarının en önemli ögelerinden birisi de hürriyet. Çünkü bu temel bir şart ve şûraya girecek olan kimseler için tam bir hürriyet gereklidir. Beşincisi adalet. Yani o kimse adil insanlar olması gerekir. Çünkü insan nefsine yerleşmiş, insana büyük, kü-çük günahlardan sakınmayı kişiliği öldüren mübahlardan basılan kaçınmayı gerektiren bir durumdur adalet sahip olmak. Altıncısı ilim sahibi olacak. Bu şûraya girecek olan kimseler halife seçiminde kendilerini ehil kılabilecek belli bir bilgi seviyesine ulaşmış olmaları gerekir. Yedincisi görüş ve hikmet sahip olmalı bunlar. Çünkü şeriat hükümlerini bilmeye ek olarak ehli hal vel akd-din insanları, insanların tabiatlarını, devlet ihtiyaçlarını bilen bir bakış sa-hibi, doğru görüş sahibi olmuş olmaları lazım. Belli bir tecrübeye sahip, belli bir eğitime sahip olmaları lazım. İnsanların neye ihtiyacı var, sistemin neye ihtiyacı var, insanlar arasında ne olmalı, ne olmamalı, devletin çalışan çarkı nasıl çalışmalı, sistem nasıl olmalı bunları bilmesi lazım. Ve bir de devlet başkanı seçecekse o şûra o zaman devlet başkanının üzerinde temsil etmeye
358 | Çağdaş Siyasal İslam
güç var mı, yok mu, devlet başkanının devlet başkanını yapmaya muktedir mi, değil mi, bunu da bilmesi lazım. Şûraya katılacak olanların ben kendimce böyle daha başka maddelere sıralamak mümkün veya bunları eksiltmek müm-kün değil. Şimdi kim? J. Esposito’dan alınan bir paragraf okuyoruz. Bütün sünni İslam düşüncesi aslında emir ve şûra kavramlarını kendisini oluş-turan bireylerden bağımsız, istikrarlı bir siyasal uygulamayı ortaya koya-bilecek özel kurumlara dönüştürme anayasa çatısı alma konusunda güçlü bir isteksizliği ifade etmektedir. Sünnilerde anayasamız Kur’an’dır sloga-nından öteye gidilmez. Yasamanın olduğu kadar yürütmenin de alacağı kesin biçim esasa ilişkin görünmemektedir. Çünkü Turabi’nin belirttiği gibi yürütmenin aldığı biçim ne olursa olsun bir yönetici şeriatta belirtildiği gibi her zaman hem şeriata hem değişmeye tabidir. Suni İslamcılar İran-lıların tersine devlet konusunda genel olarak kuşkulu, güvensiz bir tavır içindedirler. ( J. ESPOSİTO, Voices of Resurgent İslam, Oxford ,1983) Evet. Şimdi doğru bir tespit demişim buraya, tespit doğru demişim. Evet tespit doğru. Ne yazık ki sünni İslamcılar nerde neyi nasıl yapacaklar, nerede neyi nasıl oluşturacaklar bununla alakalı çok böyle yaygın, geniş bir yazılı bilgiye sahip değiller. Allah affetsin, ben bu sorulara cevap verirken birçok kaynak-tan kendimce ölçü almaya ilk etapta öyle uğraştım ama böyle çok kaynak bulamadım. Hep eleştirel kaynaklar var, bu sefer ben döndüm, Kur’an sün-netle alakadar olmaya başladım. Ve hadis-i şeriflerden farkındaysanız, bun-lara cevaplar çıkarmaya gayret ediyorum. Bir de hani yakın tarihte benim şahit olduğum meselelerden tecrübeyle hareket ediyorum. Bu sünni İslam perspektifine baktığımızda bununla alakalı çalışmalar az mı? Evet. Bununla alakalı bilgi birikimi az mı? Evet. Mesela bugün İslam; bir devletin başında iktidar olsa yönetimsel biçimi ana hatlarıyla nasıl olacak, bunu bir yerde bul-mak mümkün mü? Değil. Mesela örneğin Türkiye’de böyle bir çalışma ya-pabilir mi Türkiye Diyanet Teşkilatı? Yapamaz. İlahiyat Fakülteleri böyle bir çalışma yapabilirler mi? Yapamazlar. Mısır’da yapabilirler mi? Yapamazlar. Suudi Arabistan’da yapabilirler mi? Yapamazlar. Pakistan de yapabilirler mi? Yapamazlar. Fas, Tunus, Cezayir yapabilirler mi? El cevap yapamazlar. Ba-kın, çok iddialı bir şey söylüyorum, yapamazlar. Sebep? Her yerde sistem on-ların önünü tıkar çünkü her yerde sistem Batı ve Batıcıların elindedir, yer-leşmiş. Bu tespitler, bu kısır döngü doğru mu? El-cevap doğru. Şimdi ben kendi ülkeme döneyim, tehlikeli mecralarda dolaşayım biraz, müsaade eder-seniz. 10 Nisan 1928 tarihinde yapılan değişiklikle anayasanın ikinci mad-desinde yer alan Türkiye Devleti’nin dini islamdır, hükmü çıkarılmıştır. Böy-lelikle her ne kadar laiklik ilkesi 1937 yılında anayasaya girmiş olsa da 28’den itibaren her alanda fiilen uygulanmaya başlanmıştır. Hatta bir kısım Türki-ye’deki insanlar 10 Nisan’ı laiklik günü olarak kutlarlar. Ve Türkiye’deki
laiklik sürecinden az bir şey bahsedecek olursak 1921 Anayasası Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır, 1924 Anayasası Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır, 1924 Anayasası’ndan daha sonra 1928 yılında bir değişiklik daha yapılaraktan Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır maddesi kaldırıl-mıştır. Ve bir sonraki anayasa olan 1937 Anayasası’nda Türkiye Cumhuriyeti laiktir maddesi yer almıştır. 37- 21 16 yıl. 16 yılda 4 sefer anayasa değişmiş, 16 yılda 4 sefer anayasa değişiyor, karar veremiyorlar da ve 1937 Anayasa-sı’nda Türkiye Cumhuriyeti laiktir maddesi yer almıştır. İsmet İnönü ve 120 arkadaşının teklifi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi 10 Nisan 1928 tarihli toplantısında anayasanın laikleşmesi ilkesinden hareketle anayasanın ikinci maddesinde yer alan Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır fıkrası kaldırıldığı gibi -buraya dikkat edin- 26. maddenin baş tarafında şeriat hükümlerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yürütüleceğini belirten cümle de kaldırılmıştır. Bundan başka milletvekilleri ve cumhurbaşkanının yaptığı ye-minlerde Allah üzerine yemin kaldırılıp namus üzerine ant içilmesi şekli ka-bul edilmiştir. Geldik 82 Anayasası. Geleyim mi yavaş yavaş ya. Madde 24: Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Ne kadar güzel de-ğil mi? Altındaki paragrafa dikkat edin! 14. madde hükümlerine aykırı ol-mamak şartıyla ibadet dini ayın ve törenler serbesttir. Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlana-maz. Dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenli “kısmen de” olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkarı yahut nüfus sağ-lama amacıyla her ne surette olursa olsun; dini veya dini duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez; kötüye kullanamaz. Madde 14 bir daha değişiyor. Bakın, madde 14 bir değişiklik daha. Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milleti, bölünmez bütünlü-ğünü bozmaya ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. (Sola ceza 312) 312’den Türkiye’de millet yargılandı mı? Evet. İçeri atıldı mı? Evet. Onun ceza Türk Ceza Hukukunda 312. madde vardı, yani bir kimse dinin ve hük-münü ve hukukunu konuştuğu anda bu Anayasanın 14. maddesinden Ana-yasaya aykırılıktan 312 yıldan? ceza alıyordu. Söyleyebilir misiniz Türkiye’de İslam devletinin nasıl olması ile gerektiği ile alakalı kim çalışma yapabilir bu şartlarda? Kimse yapamaz, hiçkimse yapamaz. Sebep? Türkiye’de son dö-neme kadar Anayasanın 14. maddesine aykırılıktan ceza yiyenler oldu mu? Oldu. Nasıl geliştireceğiz biz bunu? Geliştiremeyiz. Yani örneğin -tırnak içe-risinde- bilimsel olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üniversitelerinde, üniversitelerinde, İlahiyat Fakültelerinde böyle bir çalışma dahi yapamazlar. Nasıl bir İslam devlet modeli olması gerekir? Bunun çalışmasını
360 | Çağdaş Siyasal İslam
yapamazlar. Mısır’da yapamazlar, Suudi Arabistan’da yapamazlar, Türkiye’de yapamazlar. Sünni kesim olarak nitelendirilen yerler. Yapmaya kalkarlarsa dinozorlara çarparlar, onları perperişan ederler. Bakın, onları perperişan ederler. Çünkü İslam dünyasındaki yönetimler, yönetimsel mecrada bulu-nanlar Müslümanlardan şunu istiyorlar: Ey Müslümanlar yiyin, için canınız istediğinde namaz kılın, harika oruçlar tutun, hacca gidin ama yönetimle alakalı birşeye karışmayın. Oy zamanı gidin, oy verin ama bu haramlar ne-den serbest konuşmayın, yönetim ile alakalı bunların böyle böyle böyle ol-ması lazım, bunları konuşmayın, konuşmayın. Siz -tekrar söyleyeceğim- bir sufi topluluk gördünüz mü siyasal İslam konuşacak olan? Bir tarikat gördü-nüz mü, siyasal İslam’a veya bir İslami yönetim modeli nasıl olması lazım? Konuşamazlar. Siz bir gidip profesör dinlediniz mi hiç bunları konuşan? Ko-nuşamaz. Bakın Ramazan boyunda televizyonlardaki profesörleri dinlediniz mi? Dinlediniz. Neler konuştular? Her sene konuştuklarını konuştular. Orucu bozan, bozmayan, tırnak ojesi abdesti bozar mı; bozmaz mı? Saç boyası ab-desti, guslü bozar mı; bozmaz mı? Dişimizi doldururken, hayız halindeyken dişimizi doldurur muyuz; dolduramaz mıyız? Evet bunları konuştular. Başka ne konuştular? Başka hiçbir şey konuşmadılar. Ve çıktılar 1 aylık program-larla, kimisi 300 milyar aldı, kimisi 500 milyar aldı. Evet. Kimisi ottan çöp-ten şeyleri konuştular. Konuşamazlar ki. Bir bilgileri yok, iki cesaretleri yok. Böylece de imanları zayıf. Allah muhafaza eylesin. Uzun bir paragraf oku-mayacağım ama böyle yavaş yavaş gideyim inşallah. Saat 23.16 oldu ama in-şallah niyet ettiğim yeri bitirmek istiyorum. Sıkıldıysanız bırakabilirim. Ne kadar 1 saat 31 dakika olmuş, çok olmuş değil mi? Çok olmuş. Karmaşık ve etkin bir anayasa geliştiren İran Devrimi istisna tutulursa İslamcı düşünce-nin siyasal kurumlar alanındaki yoksulluğu insanı sarsar. Oysa İslamcılık siyaset sorununu her şeyin önüne koymaktadır. Doğru, tespite katılıyorum. Bir İslami toplumun yerli yerine oturtulmasında siyasal iktidar zorunludur. İslam’ın getirmek istediği reformla sadece vaazlarda gerçekleştirilemez. Doğru. Bunları gerçekleştirebilmek için siyasal iktidar zorunludur. Doğru. Diye ya-zıyor Hurşit Ahmet, bu da doğru. Mevdudi de bu görüşe katılıyor, eyvallah. Bir Müslüman’ın -tırnak içerisinde- İslami bir yaşam modelini uyma niye-tini İslami olmayan bir hükümet sisteminin otoritesi altında başarıya ulaş-tırmak imkânsızdır. (Mevdudi) Doğru. Fakat öte yandan anahatları kabatas-lak çizilen kurumlar hakkındaki tartışmanın içi yöneticileri, nitelikleri ve erdemleri hakkında tartışmaları lehine olacak biçimde boşaltılmıştır. Doğru. İslamcı siyaset anlayışının temelinde yatan emir ve şûra kavramlarının so-mut siyasal kurumlara nasıl dönüştürmeli? Mevdudi bunu daha baştan ke-sinlik getirir. İslam danışma kurulu ya da kurullarının ortaya konuşunda önceden belirlenmiş hiçbir biçimi şart koşmaz. Bunun basit nedeni ise
bütün zamanlar ve mekanlar için geçerli evrensel bir din olmasıdır, der. Evet, kabul ediyorum, doğru. Ve bu normalde kabul ettim, doğru derken bunu da delillerimi ben sıralayayım, meseleyi bitireyim. Ben bu kabul ediyorum, doğru derken bunu böyle hani bir başkasının fikrini doğru kabul etmek gibi değil. Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin kendi fiiliyatında var bu. Kendisinden sonra gelen halifeye dair hiçbir nas, yani söz ifade etmeden vefat etmiştir Hazreti Peygamber sallallahü vesselam hazretleri. Ancak gör-düğümüz kadarıyla bir halife olacak kimseye haber verdi. Bunu da daha önce defalarca söyledim, Hazreti Ömer’in şu sözü Buhari’de, Müslim’de, Tirmi-zi’de Ahmed ibn-i Hanbel’de, Ebu Davud’da geçer bu Hazreti Ömer Efen-di’mizin sözü müthiştir. Halife bırakmış olsam benden daha hayırlısı -yani Hazreti Ebubekir- kendine halife bırakmıştır, ona uymuş olurum. Eğer ha-lifesiz bıraksam -hani birini kimseye halife tayin etmesem kendimden sonra-benden daha hayırlı olan Resulullah sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine uymuşumdur ki o da sizi halifesiz bıraktı, der. Böylece yani ondan ona ha-life bırakmanın veya bırakmamanın kesin kaideliği yoktur. Ve böylece hali-felik seçimi veyahut da bu kurullarının oluşumu 4 halifenin içerisinde ör-neklendirmek mümkün. Ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dilinden şöyle olmalıdır, demek mümkün değil. Şimdi bura-dan çıkan gerçek, benim kendi nefsimi ilgilendiriyor. Beni şu sonuca çıkarı-yor: Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hazretleri bir devletin ba-şına bir imam tayin edilmesinin, bir başkan seçilmesinin, bir halife seçilmesini muhakkak emrediyor. Çünkü bu mümkün değil. Bunu Kur’an’la mümkün, sabit. Bu hadisle sabit bu çünkü bir halifenin seçilmesi farz. Evet. Ve kendisinden sonra hiçkimseyi seçmemesi, vasiyet etmemesi de bu seçi-min Müslümanlara kaldığının bir göstergesi. Bunu Müslümanlar kendileri halledecekler, kendileri seçecekler, bunu kendileri oluşturacaklar. Ve bu se-çim meşru hale geliyor. Çünkü Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri kılıçla gelmedi devletin başına, Hazreti Ömer Efendi’miz kılıçla gelmedi dev-letin başına, Hazreti Osman Efendi’miz kılıçla gelmedi devletin başına, Haz-reti Ali radıyallahu anh hazretleri de kılıç devletin başına gelmedi. Dikkat edin buraya! Hepsi de ya bir şûranın seçimi ile geldi genel olarak, şûra’nın seçimi ile geldi. Yani bir seçim oldu. Burda ana unsur seçimle oluşması, ana unsur bu. Şimdi yine Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine di-yorlar ki; sizden sonu kimi seçeceksiniz, kimi vasiyet ediyorsunuz? Tespitler muhteşem. Eğer Ebu Bekir’i emir yaparsanız -bakın Ebu Bekir’i emir olarak seçiyorum, demiyor- eğer Ebu Bekir’i emir yaparsanız onu dünyaya karşı za-hid ve emin; ahirete de rağbet eden, meyleden kimse olarak bulursunuz. Eğer Ömer’i emir yaparsanız onu kuvvetli, emin, Allah yolunda kınayanın kına-masından kınanmasının tesir etmediği kimse olarak bulursunuz. Eğer Ali’yi
362 | Çağdaş Siyasal İslam
emirliğe bırakırsanız onu sizi sırat-ı müstakime götüren, doğru yolu tutan, doğru yolu ileten kimse olarak bulursunuz, buyurdu. Bundan da şu sonucu çıkarabilirim çok rahat. Seçim caiz olmasaydı, -bu selefi vahabilere söylüyo-rum onu- seçim caiz olmasaydı fiyanı emir yaparsanız şöyle yapar, filana da emirlik verirsiniz şöyle yapar, şöyle bulursunuz, sözünü söylemezdi. Ve böyle söylemediği için Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ha-life tayinini seçime bıraktı. Ben seçimden yana oyumu kullanıyorum. Biz Hulefa-i Raşidin’e de uymak zorundayız. Çünkü hadisi şerifler var Hulefa-i Raşidin’e uyulması ile alakalı. Ve onları uymamız, uymamızle alakalı hadisi şerifler var. Hazreti Ömer Efendi’miz diyor ki burası da önemli: Her kim meşveret yapmadan Müslümanlardan herhangi bir adama beat ederse onun beyatı kabul edilmez, o beat eden de beat edilen de kendilerinin öldürülme tehlikesine atmış olurlar. (Buhari, Ahmet Bin Hanbel) Söz Hazreti Ömer Efendi’mizin sözü. O zaman meşveret yapmadan, yani bir yerlere danışma-dan, istişare etmeden bir kimseye beat edilmeyecek. İstişare edecekler, meş-veret edecekler ve ondan sonra biat edecekler. Eğer meşveret siz olursa diyor, beat eden de beat edilen de kendilerini öldürülme tehlikesiyle baş başa ka-lırlar. Nevevi’ den bu. Meşhur hadis alimi Nevevi, aynı zamanda Hanefi ken-disi. “Riyazüs Salihin” ben çok methederim. İslam alimleri hilafetin önceki halifenin yerine halife tayin etmesi ile halife olabileceği üzerinde ve önceki hanifenin yerine kimseyi bırakmadığı zaman ehli hal vel akdin birisini ha-life seçmeli ile de halife olabileceği üzerine icma etmişlerdir. Bu da az önce dediğim ikinci yol. Diyeceksiniz ki; ikinci yol benim için çok zorunlu kalı-nırsa uyulacak bir yol. Mecbur kalırlarsa ama o da ehli hal seçiyor bunda da o yüzden ben birinci yola tabiyim. Yani seçimden yanayım.
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Nefs, Sünnet, Şeyh, Hamd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı