Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 840-845. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 840-845. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 3 • 24/46

Mesnevî-i Şerîf 840-845. Beyitler Şerhi Hakkında

840-845. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşaallah. Cenabı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Arefe geceniz de mübarek olsun. Cenabı Hak inşaallah bayrama ulaşmayı, bayramın sevincini yaşamayı cümlemize nasib eylesin inşaallah. 840’da kalmışız.

“Taşı demire vurunca kıvılcım sıçrar. Fakat kıvılcım (senin çakmağı çakmanla değil), Allah fermanıyla dışarıya ayak basar. Zulüm demiriyle taşını birbirine vurma. Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi çocuk meydana getirirler. Taş ve demir sebepten ibarettir ama ey iyi adam sen daha ileriye bak”.

Zulüm demiriyle taşı birbirine vurma.Yani insanlara zülmetme, insanlara zulümle yaklaşma. Etrafındaki hiçbir şeye zulmetme. Elinin altındakilere zulmetme. Zulüm nedir? Zulüm, kuran ve sünnetin dışındaki herşeydir. Bu, birinci derecede bir insanın kendi fiiliyatıdır. O yüzden bir kimse kuran ve sünnetin dışındaki fiiliyat içerisindeyse, o etrafına zulmediyor demektir. Kuran ve sünnet içerisindeyse o kimse, o zaman o zulmetmiyordur. O yüzden insanların birinci derecede sorumlu olduğu şey odur yani Cenab ı Hak insanları haramlardan sorumlu tutar ya, haramlardan sorumlu tutması o kimse haram işlerse çünkü, birinci derecede kime karşı haram işlediyse, ona karşı zulmetiştir. O yüzden zulüm demiriyle taşı birbirine vurma yani sen zulmetme, sen zulmedersen o zaman Allah muhafaza eylesin, sıkıntılar çoğalır.

insanlar, bakın hayatınıza bir ölçü alacaksanız bu noktada, haram işlememe göz göre göre, bunu ölçü olarak alacaksınız. Bu haram işlememe

ölçüsünün en önemli maddesi, bir başkasına zarar vermemek. Bunu bir sufi, hayat disturu haline getirecek. Bir başkasına zarar vermemek, elinizin altındakilere zarar vermemek, bir çıti etrafındaki insanlara zarar vermemek, hiçbir şeye zarar vermemek. Senin elinden kurt kuş börtü böcek yeşil insan hayvan hiç kimse zarar görmeyecek. Hiç kimse! Birisi senden zarar görüyorsa, senin bu insanlığınla alakalı sıkıntı var demektir. Kimse senden zarar görmemeli. Sen o eğer bu noktada geri çekileceksen, sen geri çekilmelisin. Zarar edeceksen sen etmelisin. Sıkıntı yaşayacaksan sen yaşamalısın. Birisi senden zarar görmemeli, birisi senden için öf dememeli, birisi senden için bir problem yaşamamalı. Sen yaşa ama yaşatma. Sen sıkıntıyı çek ama bir başkasına sıkıntı çektirme. Sen güneşte kal, bir başkası gölgede otursun. Sen bataklıkta kal ama bir başkası düzgün yolda yürüsün asla bu noktada sen zarar ettirenlerden olma. Bu bir hayat düsturu. Bu yüzden normalde evet o sebepler de Cenabı Hakk’ın yaratmasıdır.

Hani bir ara sohbette dediydim ya her sabah iki tane gişe var bir, haram gişesi, iki helal gişesi. Bir, iyiliklerin verildiği iyi rollerin dağıtıldığı gişe; iki, kötü rollerin dağıtıldığı gişe. Sen hangisindesin? Muhakkak ki herkes diyecek ki ben iyilik isterim. Herkes diyecek ki ben hayır isterim. iyi, sen hayır istedin de kim senin hayrına engel oldu ama kötülük yapıyorsun? Sen namaz kılacağım dedin de kim engelledi seni? Sen oruç tutacağım dedin de kim engelledi seni? Sen bir açı duyuracağım dedin de kim engelledi seni? Sen bir çıplağı giydireceğim dedin de kim engelledi seni? Hoş çıplakları giydirmeye kalkarsak yoruluruz şimdi, çok çıplak var da hangi birini giydireceksin? işin bir de o tarafa var yani açtan fazla çıplak var şimdi. Giydirmeye kalksak, kumaş yetmez. Her neyse, giydirelim yani sen bir çıplağı giydirmeye kalktın da kim engelledi? Çıplakların haricinde onlar engelliyorlar, onlar giyinmek istemiyorlar o ayrı bir mesele. Kimisi var yokluktan giyinemiyor, kimisi var varlıktan giyinemiyor, kimisi var yokluktan doymuyor, kimisi var varlıktan doymak istemiyor.

Dünya enteresan! E şimdi sen bir iyilik yapmaya kalktığında kim engelledi seni? Sen iyi insan olmaya kalktın da kim engelledi seni? Allah muhafaza eylesin. O zaman taş ve demir evet, sebepten ibarettir ama o sebebi isteyen biziz, o sebebe elimizi uzatan biziz. Şöyle düşünün kuyuda su var, o kuyudan suyu çıkarmamız lazım. Bir; kuyuya kova sarkıtacağız çıkartacağız, bir tane de çıkrık kuracağız iptidai de olda döndüreceğiz kovayı, salacağız kovayı içine su dolduracağız, çıkaracağız. iki; şimdi teknoloji var, kuyudan normalde doldurup motoru bağlayacağız, suyu çıkaracağız. Üç; keramet sahibi olacağız. Hani, ibrahim Ethem hazretleri seyahat ederken abdest alacak, kuyuya salmış kovayı, çekmiş kovayı kuyudan, bakmış bir kova altın

ve demiş Ya Rabbi, hala daha beni imtihan mı ediyorsun dünya malıyla demiş, altını kovanın içerisine kuyunun içerisine tekrar geri dökmüş. Ne garip imtihan, değil mi! Yani insanlar Normalde bunlar için annesi ile babası ile kavga ediyor, kardeşleri ile arası bozuluyor üç kuruş para için veya üç karış toprak için, üç karış toprak, bir dönüm toprak, beş ağaç zeytin için birbirini kırıyor insanlar. Hele bu zamanda, birbirini yiyor insanlar. Ne? Para! Ona daldırmış kovayı, kuyudan su çekecek, bakıyor ki bir kova altın geliyor. Bir kova altın gelince altını kuyunun içerisine boca ediyor tekrar diyor Ya Rabbi hala daha beni dünya ile imtihan ediyorsun. Ben senin rızan için abdest alacaktım diyor. Abdest alacaktım, amacım abdest almaktı. Kuyunun içerisinden su yükseliyor, başlıyor ibrahim Ethem’in önüne dökülmeye su. Ondan sonra abdestini alıyor, namaza duruyor.

Şimdi, kuyudan su çekmenin yolu: Bir; neyapacağız, çıkrık yapacağız, veyahut da ne bileyim iptidai bir şey veya teknolojik bir şey yapacağız, suyu yukarı çekeceğiz. Sebep. Orda çıkrık sebep oldu, ip sebep oldu, kova sebep oldu ya da her şeyi isterse sebepsiz halk eden Allah’a yaslanacağız, biz abdest almak için niyetlendiğimizde kuyudan suyu ne yapacak o? Yukarı kendiliğinden çıkacak. O zaman sebep nedir? Bir şeyin olmasına, bir şeyin olmasına yol açan birşeydir. Hani bir şey olacak ya ona yol açıyor. Bu sebeptir veyahut da bir şey olacak, ona vasıta da der eskiler. Bir şeyin olmasına vasıta olmak. Bir şeyin olmasına araç olmak. Sebep odur. Hz. Pir diyor ki demirle, zulüm demiriyle taş sebeptir ama sen zulümden uzak dur, sen ileriye bak, ey iyi adam, sen daha ileriye bak, sen sebebi geç, sen daha ileriye bak, sen normalde zulüm etme, sen haram işleme, sen yanlış yapma ama sen daha ileriye bak, sen görünenin üstüne, görülenden daha ileri bir görüşe sahip ol. O nedir? irfandır o. Onun normalde ilk adımı mükaşefe derler ya keşf sahibi olmak, perdenin arkasını görmek, daha ileriyi görmek. Sen ey iyi adam, sen daha ileriye bak. Sen perdenin gerisine bak. Sen ötelere dur bak.

“Çünkü bu sebebi o sebep olmaksızın zuhura getirmiştir. Zahiri sebep,

hakiki sebep olmaksızın kendi kendine nasıl meydana gelir?”

O zaman normalde zahirde bir sebep var, görünen bir sebep var, bu görünen sebebin arkasında bir hakikat var.Sen o hakikati gör. Bütün insanlar, orta yerde çalışan sebebi görür. Bütün insanlar haklı, şeriaten avamca, ortada dolaşan sebebi görür. Ortada dolaşan sebebi gördüğü için, ona göre hükmeder ama sen, hakikat gözü ile bak. Sen hakikate er. Sen hakikate edersen Hızır gibi olursun. Hani ne yaptı şeyi, ne o, gemiyi deliyor. Musa aleyhisselam diyor ki ya sen ne yapıyorsun bu gencecik çocuklar bizi ordan, kıyıdan aldılar, gemilerine bindirdiler, yedirdiler, içirdiler, bizi misafir ettiler, bir güzel rahat ettirdiler, etrafımızda pervane dönüyorlar, sen şimdi kalktın

gemiyi deliyorsun. Geminin içi su alacak. Hani bizde bir tabir vardır ya, ekmek yediğin tekneyi kırmak veya yemek yediğin çanağa tükürmek, işte ordan nasipleniyorsun, ordan bir fayda görüyorsun, ordan bir fayda gördüğün, nasiplendiğin yere hainlik yapıyorsun. Şimdi toplumda bunlar çoğaldı ya, kapitalist sistemin getirmiş olduğu şeyler bunlar.

Önceden hani bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı ya, önceden sana birisi bir yardım etmişti ya, önceden sana bir tebessüm ettiydi ya, bunlar önemli şeylerdi ama bu kapitalist, emperyalist sistem, deccaliyet, dinsiz sistemi ar, edeb, namus, şeref, haysiyet, gelenek, görenek, kültür tanımıyor. Bu dünya üzerindeki deccalist sistem, insanların imanını, inancını, insanlığını yok ediyor. insanlığını yok ediyor insanların. insanlar gün geçtikçe çok özür dilerim ama insanlıktan uzaklaşıyorlar. Erdemlilikleri yok. Kemalatları yok.

Nerde ne konuşacağını, nerde nasıl davranacağını bilmiyorlar. Yani bu böyle facefood kültürü. Ye at, yemesen de at, ısır at. Bir şeyi atıyoruz ya hani, neden? Kıymet yok. Şimdi kimin evinde yüz yıllık, yüzelli yıllık bakır var? Yok kimsenin evinde. Yiyeceksin, atacaksın. Yiyeceksin, kıracaksın. Kimsenin evinde eski hiçbir eşya yok. Sebep? Yeni kültür bu. Tüketime ve vefasızlığa dayanıyor. Kültürsüzlüğe dayanıyor, irfansızlığa dayanıyor. irfanı yok, ilim var, irfan yok. Bilgi var, hakikat yok. Bilgi var ama hakikat yok. ilim var, biliyor ama irfan yok. irfan sıfır, hakikat sıfır. Hani bazen derslerde diyorum ya sahabe sizin bildiğiniz ayeti kerimeleri bilmiyordu, sahabe bu kadar fıkıh bilmiyordu, bu kadar hadis bilmiyordu, bu kadar ayet bilmiyordu, yemin ediyorum bu kadar tefsir bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı ama her biri hakikat ehliydi, her biri irfan abidesiydi. Bir ayeti kerimeyi, bir ayeti kerime ile Kur’anı ordan geçirirlerdi. Öylesine hikmet ehliydi herbiri, kalpleri güldür güldür çalışıyordu.

Ha içki haram olmazdan önce Hz. Ömer efendimizin kalbine ayeti kerime ilham olarak geliyordu. Düşünebiliyor musunuz! Henüz daha ayet inzal olmamış. Henüz daha ayet inzal olmamış ayeti kerime Hz. Ömer efendimizin kalbine inzal oluyor. Hz. Ömer efendimizin kalbine ilham oluyor. Böylesine irfan sahipleri, böylesine mükaşefe ehli her biri, böylesine hakikat ehli. işte Hz. Pir, bizi bu sebeplerin arkasındaki gerçek müsebbibe bizi döndürüyor. Diyor ki sen bu zuhur eden sebeplere bakma o sebeplerin arkasında hakiki bir sebep var. Yani hakikat var. Sen Adem’in elmasına takmışsın. Vay, oturdun kalktın elmayı neden yedi. O elmayı yemeseydi biz bu dünyaya gelmeyecektik, o Havva‘yı istemeseydi, bu dünyaya gelmeyecektik o Havva’yı istedi, bak bak bak bak! Nerden yakalamış. Onun kulağına eğildim, kadınsın ne yapardın dedim, durdu. Eşcinsel misin sen dedim. Şimdi moda ya. Şimdi islam dünyasında eşcinsellik moda oldu, ülkemizde eşcinsellik moda

oldu. Adına eşcinsel diyoruz artık biz de böyle. Hani bildiğimiz isim var ya, i ile başlayan, b ile devam eden, Niğde’nin nesi ile koşturan, Edirne’nin esi ile sükun bulunan, biz onu şimdi öyle söylemiyoruz, neden? Bu bir de toplum arasında ayrımcılık oluşturdu. Bir de işin bu tarafı var. Allah muhafaza eylesin. Şimdi yani Adem’in meyva yiyişine takılma. Arkasında bir hakikat var. O hakikate göre, o sebepler dairesinde öyle oldu, onun arkasındaki hakikati gör. Adem onun arkasındaki hakikati gördü zaten, onun ardındaki hakikati görmesine rağmen, isyan etmedi, dedi ki ben nefsine zulmedenlerden oldum. Hatayı kendi üzerine aldı. Demedi bunun arkasında böyle bir hakikat var, o hakikatten dolayı ben bunu yedim. Bu, küstahlık, bu şeytanın yolu. Burda bu cebriyeye giriyor zaten, bu şeytanın yolu. Bu değil, arkasındaki hakikati görüp o arkadaki hakikate teslim olmak, sebebin arkasındaki hakikati görmek, sebebin arkasındaki hakikate teslim olmak. işte erdemlilik bu. işte mukaşefe bu. işte irfan sahibi olmak bu. O yüzden Hz. Pir diyor ki sen, bu sebepler, zahir sebepler dairesinde, görünenin arkasındaki hikmeti sebepleri gör. Hikmeti sebepleri görmezsen, bu zahir sebeplerin içerisinde bocalanır, debelenir durursun. Allah muhafaza eylesin.

“Enbiyaya rehber olan o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir.”

O hakikate, hakikat olan o sebepler, hakikat olan o ilim, enbiyaya yani peygamberlere rehber olmuştur. Peygamberler o hakikat ilmine, ilmi ledüne vakıf olduklarından dolayı, o hakikate göre hareket etmişlerdir. Orta yerde görülen sebeplere göre değil. Ümmetlerine, etrafındaki insanlara tavsiye ederken, nasihat ederken, sebeplere göre nasihat etmişler, demişler ki demiş ki Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem , sen demiş deveni bir kazığa bağla da tevekkül et. Deveni kazığa bağla. Bu kim için? Bu avam için, bu insanlar için, hakikatin hakikatin hakikatine ram olmayan, hakikatin hakikatin hakikatinden haberi olmayanlar ne yapacaklar? Develerini kazığa bağlayacaklar. Hakikatin hakikatin hakikatini görmeyenler, kapılarının önlerine bir sürü ne yapacaklar asker dikecekler, koruma dikecekler ama Hazreti Muhammedi Mustafa sallallahu ve sellem , çadırdan kafasını çıkaracak, benim çadırımın önünde ben bir nöbetçi istemiyorum, ben koruma istemiyorum, beni Allah korur diyecek çünkü enbiyaya rehber olan, o perdenin gerisinin gerisindeki öz ilimdir. işte hakikatin gerçeği odur. Bütün peygamberler, o hakikate göre hareket ederler. O yüzden Cenabı Hak, peygamberinin üzerinde sallallahu ve sellem için dedi ki, o heva ve hevesinden konuşmadı, o mecnun değildir, o deli değildir, o akılsız değildir. O ne söylediyse benim emrimi yerine getirdi dedi. Sebep? Çünkü o peygamberler, hakikatin hakikatin hakikatine göre hareket ederler. Allah Kur’anında bir şeyi emreder. Onun nasıl icra edileceğini, ondan ne anlamamız gerektiğini,

peygamberler bize anlatırlardı. Çünkü onlar, hakikatin hakikatin hakikatine ram olmuş, o hakikati bilen, o hakikatten konuşan, o hakikatten davranan seçilmiş insanlar vardı.

O yüzden kurbandan ne anlamamız gerektiğini bize hazreti Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem gösterdi. Şimdiki ziptirikler değil. Biz namazdan ne anlamamız gerekiyor, namazı nasıl kılmalıyız, Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bize öğretti. Şimdiki zırtapozları dinleyecek değiliz. Dinin nasıl yaşanılması gerektiğini, hazreti Muhammedi Mustafa bizlere öğretti ve Cenabı Hak ayeti kerimesinde de dedi ki bugün dininizi tamam ettim. Kurban belli, zekat belli, haramlar belli, ibadetler belli. Şimdiki sonradan çıkan zırtapozların da aklına ihtiyacımız yok. Çünkü o peygamberlere rehber olan, Cenabı Hakk’ın kendi zatı ulûhiyetinden kopup gelen, ilmi ledündür. Cenabı Hakk’ın direk zaatınden gelen, o hakikate ram olmuş onlar. O yüzden peygamberlerin hepsine de iman eder, o yüzden Muhammedi Mustafa (s.a.v) ‘in ayak izini takip ederiz. işte Hazreti Pir de diyor ki enbiyaya rehberdir, o hakikat sebepler. O hakikat sebepleri enbiyaya nedir? Rehberdir. Asıl ilim, asıl irfan orasıdır, asıl doğru ordadır. Eğer orayı görmüyorsan, o zaman mevcut zahir ilme göre hareket edersin, bu da farzdır. Musa Aleyhisselam’ın sen burayı ne yapmaya kırıyor döküyorsun demesi caizdir. Onun öyle itiraz etmesi de caizdir ama Hızır Aleyhisselam’ın gemiyi delmesi, kendince de caiz ve doğrudur, onun hakikat ilmine göre geminin delinmesi lazımdı. Tabii bu gemiyi güm güm güm baltayla dibini deler, dibini deldikten sonra foooş sular yukarı çıkar. Hızır Aleyhisselam suya işaret eder, yeter dur der. Buraya kadar. Geminin içi az bir şey su alır durur, başka su almaz, başka su almaz. Gemiden çıkarlar, giderler. Bakın, su emre amade, su emre amade! Biz suya sabahtan akşama kadar desek ki burda dur, bizi nereye dinleyecek, sel alır götürür bizi. Sel alır götürür bizi. Biz diyeceğiz ki ateşe dur yakma, kavlandığımızı görürüz ama o Cenabı Hakk’ın emri ilahisi yetişti mi ateş emre amade olur, su emre amade olur. Hızır Aleyhisselam da ne yaptı? Suyu böylece durdurdu. Hud Suresi, ayet 84-85, Cenabı Hak, Hud için söylüyor: ‘Gerçekten biz onu yeryüzüne yerleştirip imkanlar verdik. Biz ona her şeyin sebebini verdik. O da sebeplere sarıldı.’ Hud ile alakalı. Ne yapıyor? Biz diyor ona sebepler verdik, o da sebeplere sarıldı. Hud aleyhisselam ne yapardı? Rüzgara yön verirdi, sebepti. Eliyle yön verirdi, rüzgar da sebepti, el de sebepti.

“Bu sebebi messir bir hale getiren, o sebeptir.”

Yani ortalıkta bir sebebi işler haline getiren, hakiki sebeptir. O hakiki sebep olmazsa, ortada işleyen bir sebep olmaz. Hakiki sebep nedir? Allah’ın ilmi ilahiyesindedir.

“Bazen de olur ki semeresiz ve atıl kılar, hükümsüz bırakır.”

Bazen de Cenabı Hak orta yerde görünen o sebepleri ne yapar? Hükümsüz kılar. Yani bütün her şey yağmur, yağmaya müsaittir, yağmaz, bütün her şey, kar, yağmaya müsaittir, yağmaz veya erimeye müsaittir, erimez. Hani bıçak keserdi, sebep ortalıktan kalktı, kesmedi. Kesen bıçak kesmez oldu. Ne yaptı? Yakan ateş yakmaz oldu. Ne yaptı? Batıran su batırmaz oldu. Sebeplerin orta yerde tecelliyatı kalmadı. Sebeplerin bir anlamı kalmadı. Sebepler hükümsüz kaldı. Cenabı Hak isterse bu manada sebepsiz bir şey verir mi? Evet. Sebepsiz bir şey alır mı? Evet. Hiç sebepsiz bir şey olur mu? Evet. Evet ama biz avam mantığımızla herşeyin sebebini araştırır mıyız? Evet. Herşeyin sebebini öğreneceğiz diye tutturur muyuz? Evet. Bunu öğrenmek için tiftikler miyiz? Evet. illa ki dibine darı ekecek miyiz? Evet. Ya bırak arada da bir bırak geç! Bırakıp geçmeyiz. O yüzden diyor Cenabı Peygamber sallalahu ve sellem , geçmiş ümmetler diyor çok soru sormaktan helak oldular. Biraz da teslimiyet lazım. Allaha teslim ol ya, bu da böyle olacakmış de, geç yürü, benden dolayı böyle oldu de yürü tövbe et, Allah’a şükret, hamd et, yapmışımdır bir hata de, yürü. Yok! Biz dibine darı ekeceğiz. Allah muhafaza eylesin.

“Bu sebebe akıllar mahremdir.”

Akıl, sebeplerin üzerinde delil arar, mahrem olur, yani inanç olur. Aynı zamanda mahrem yani bu sebebe akıl böyle gizliymiş gibi orta yerde, akıl onu araştırır. Akıl ehli, delil ister. illa ki sebebini öğrenecek. Sebebini öğrenmezse kabul etmez, akıl ehli. O, sebep araştırmakla yürür. O şüphe etmekle yürür. O, şüphe edecek sebebini araştıracak. Şüphe edecek şüphesini araştıracak. Araştıracak Allah araştıracak. Akıl ehli! Hikmet ehli, işaret arar. O, işaretle yol arar. O ne? Onun için rüya işarettir. Onun için keramet işarettir. Vay ya! Ben gittim, benim kalbimden bir soru geçiyordu, şakkadak cevap verdi. O işaret arıyor. Hikmet ehli. Bunu kim arar? Ehl-i tasavvuf arar. Ehli tarikat onu arar. Kendi kendine der. Benim gittiğimde, sohbetine gittiğimde, benim kalbimden geçenleri cevaplandırması lazım. Vardır ya öyle. Ona diyeceksin ki sen hikmet ehli misin? Yok. Ya nesin? Hangi esmaya kadar geldin? Hangi esmadasın? Senin bir önceki şeyhin hangi esmaya kadar çıkardı? E kem küm. E sen geliver ayvazım, gidi ver dingozum yapmışsın! Sen bir esma da almamışsın? Kalbin de açılmamış, içinde yarılmamış senin, eee? Ama o gene de derviş ya! Önemli derviş bir de. Ona hikmet lazım ! Ne? işaret lazım. Ona işaret lazım, o muhakkak o işareti görecek, o işareti görmezse, o kendince o, bu şeyh efendi, olgun değil, kemale ermemiş, doğru değil. Neden? O kendince o hikmet ehli işareti görecek! Hakikat ehli ise şehadet arar. O, marifetullah arar. O hakikat ehli, işin marifetini arar o. Onlar

da ayrıdır. O yüzden normalde orta yerdeki görülen sebepler akıllara mahsus, akılla alakalı. Asıl sebep, o ayrı. işte o mahrem olan, o böyle gizli olan, o sebepler, o hakiki sebepler, peygamberlere mahrem değildir. Bir kısım velilere mahrem değildir. Burda sakın peygamberlere mahrem noktaya o veliler gelir diye aklınıza gelmesin ha dereceleri var herkesin. Peygamberlerin de kendi aralarında dereceleri var. Hud’a verilmeyen, Muhammed-i Mustafa(s.a.v.)’e verilir. Musa’ya verilmeyen, Muhammed-i Mustafa(s.a.v.)’e verilir. isa Aleyhisselam’a verilmeyen, Muhammed-i Mustafa (s.a.v.)’e verilir. Hepsi de peygamberdir ama Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem , diğer peygamberlerin üstündedir. O hem peygamberlerin evvelidir, hem de peygamberlerin âhiridir. Onun derecesi diğer peygamberler gibi değildir.

Hani ashabın içinde de aynıdır. Hiçkimse, Hazreti Ebubekir gibi olmaz. Hiç kimse Hazreti Ali efendimiz gibi olmaz, hiç kimse Hz. Hüseyin, Hz. Hasan efendimiz gibi olmaz. Hiçbir kadın, Hz. Fatıma gibi olmaz. Dereceleri var. E, pir efendilerin de, velilerin de dereceleri var. Sen şimdi ben zamanın Abdulkadir Geylanisiyim dersen, senin dilinden asarlar, haddini bil! Sen dersen ki ben de bugünün imamı Azamıyım, senin dilinden asarlar, haddini bil. Sen dersen ki biz ashaptan da üstünüz, senin dilini koparırlar, kargalara yem ederler, haddini bil! Herkesin derecesi var demek ki ‘velilerden öyle derece sahipleri vardır ki beni israil peygamberleri mesabesindedir’ diyor bir hadis-i şerifte. imamı Gazali’nin aldığı hadiste, üstündür diyor ama sen peygamber sallallahu aleyhive sellem ile kıyaslama kendini. Edepli ol! Sen kendini Geylani hazretleri ile kıyaslama, edepli ol! Sen kendini hazreti Mevlana ile kıyaslama, edepli ol! Sen kendini bir şeyh efendi ile kıyaslama, edepli ol! Sen kendini bir zakir ile kıyaslama, edepli ol! Sen kendini bir eski dervisle kıyaslama, edepli ol ya! Kolay mı bir şeyhin yanında yıllardır durmak, yıllarca durmak, etrafında durmak, onun yolunda koşmak, edepli ol! O durmuş o yıllarca orda, ben onu tanımam! Seni kim tanır ya? Edepli ol! Edepli ol! Neden? Ya onun yıllarca emeği var. Edepli ol! Senin nefsin bir gün zorlansa, gidiyorum ben selamünaleyküm, diyorsun. Edepli ol! Ayağını topla demiştim birisine, çekmiş gitmiş. Bana ayağını topla dedi diyor. Toplama diyelim, yayılalım! Hani bir gün sohbette demişim böyle önde oturanlar iki dizlerinin üzerinde oturacaklar, edepli olacaklar diye, oda ya bana böyle söyledi demiş, çekmiş gitmiş. Allah Allah! Yani insanlara iki dizinizin üzerine oturun demeyeceğiz de, ee böyle bir zamanda yıllardır iki dizinin üzerinde oturan kimseyle, bir dizinin üzerinde otur denince çekip giden kimse aynı olur mu ya? Vefasızlık olur o zaman. Şimdi insanlara burdan değil, ordan git diyorsun, çekip gidiyor, tü yansın diyor. Ne oldu? Ee, ben ordan gidecektim ya. Ha sen ordan gidecektin, benim de sana ordan

git dememi bekledin! Ben ordan git demeyince çekti gitti. iyi, git! Hiç itaat edenle etmeyen bir olur mu? Hiç koşuşturanla koşuşturmayan bir olur mu? Hiç küçücük bir sıkıntıda tü yansın deyip gidenle, sıkıntıya ram olan bir olur mu? Hiç çile çekenle çile çekmeyen bir olur mu? Hiç sevenle sevmeyen bir olur mu ya? Hiç aşıkla aşık olmayan bir olur mu? E birlemek lazım da… Yok! Kardeş! Bir görmek ayrı bir şeydir, onun hakkını vermek ayrı bir şeydir. Aaa, olmaz! Olmaz! işte o sebepler de enbiyanın mahremidir;

“O sebeplerin mahremi de enbiyadır.”

O peygamberler, onu bilirler. Onlar peygamberlerin sırlarıdır. Aynı şekilde peygamber gibi değil, velilerin de sırları vardır. O Hak dostlarının da sırları vardır. Senin görmediğini görür o Allah gösterirse. Senin bilmediğini bilir o Allah gösterirse. Otur o da onun sırrı, teslim ol. E biz de öyle değil! Allah kafamıza göre olsun, peygamber kafamıza göre olsun, Kur’an kafamıza göre olsun, ya şu ayetleri kaldıralım, Peygamber(s.a.v.) hazretleri kafamıza göre olsun ya, bazı hadisi şerifleri atalım… E, bu şimdi Kur’an kafamıza göre, Allah kafamıza göre, peygamber kafamıza göre, hadisler kafamıza göre, e bu şeyh de kafamıza göre olsun! Onlar kafana göre olduktan sonra, o da olması lazım. O zaman din kalmadı! Allah muhafaza eylesin.

“Bu sebep kelimesinin Türkçesi nedir denirse, iptir diye cevap ver. Bu

ip, bu kuyuda işe yarar.”

Hani biz sebepleri konuşuyoruz ya hakikatleri konuşuyoruz ya, bu se-

bep diyor bu kuyuda işe yarar. Bu ip, bu kuyuda işe yarar diye cevap ver.

“Çıkrığın dönmesi, ipin sarılıp koyverilmesine sebeptir. (Hazreti Pir’i

iyi dinleyin.) Fakat çıkrığı döndüreni görmemek hatadır.”

Çıkrık döner, iple sarkıtınca içerden suyu çeker. Çıkrık sebeptir ama o çıkrık tek başına kolunu döndüren bir güç olmadıkça suyu çeker mi? Çekmez. O zaman o çıkrığa kovayı daldırıp çıkrığı çevireni gör. Hiç der misiniz siz çıkrık, bana bir kova su getir? Yok. Çıkrığı kim döndürecek? Oğlun. Oğlum git şu kuyudan bir kova su çek gel. Suyu çektin mi? Çektim baba. Aaa, ne ile çekti? Çıkrıkla. Der miyiz çıkrık suyu çıkardı diye? Demeyiz. Ne deriz? Kim, kız, oğlan önemli değil, işte hanım veya kim, çıkrığı aldı geldi deriz. Orta yerde hiç çıkrığı görmeyiz, kovayı görmeyiz, ipi görmeyiz. Oysa hepsi de sebep mi? Sebep ama sebepleri hareket ettiren arkada gerçek bir sebep var. Evet! Eee? insanın arkasında da gerçek bir sebep var değil mi. Biz şimdi insanı gör, onun arkasındaki sebebi görme.

“Dünyada bu sebep iplerini sakın ha, sakın ha bu başı dönmüş felekten bilme ki felek gibi bomboş ve sersem bir halde kalmayasın, akılsızlıktan çıra gibi yanmayasın.”

Demek ki bu sebeplerin hepsinin arkasında asıl sebep var. Ben şimdi yine bununla alakalı, bu sebeplerle alakalı Hazreti Pir’e müracaat edeyim. Hz.Pir, bu sebepleri nasıl açıklamış:

‘Ne Hazreti Musa’nın ne de Peygamberimizin mucizeleri sebeplerle değil, Allah’ın yaratması ile olmuştur. Yoklara kabiliyet nereden geliyor? Allah, anlayanlar için bu gök kubbenin altında bir adet koydu, sebepler ve yollar yarattı. Olayların pek çoğu o adete göre olagelir. Fakat bazı da olur ki kudret, o adeti yırtar, kaldırır. Fakat arayan muradına erişsin diye çok defa yaptığı işleri sebeple yapar, sebeple yaratır. ibrahim’i ateş içinde besler, korkuyu ruhun emniyeti selameti yapar. Onun sebeb yakıcılığına hayranım. Onun hayallerinde Sofestai gibiyim. Güzel gözlülerden işve cilve öğrenmişsek, neden gözümüzü sebeplere dikip duruyoruz. Sebeplerin de başka sebepleri var. Sebebe bakma da asıl olana bak. Peygamberler sebepleri gidermek için geldiler. Mucizelerini ta Zuhal yıldızına ulaştırdılar. Sebep ve vesilesiz denizi böldüler. Ekmeksizin buğday yığınını buldular. Çalışmaları yüzünden kum taneleri un olurdu. Keçinin yularını çektiler mi ellerinde ibrişim olurdu. Bütün Kur’an, sebebi gidermeye aittir. Zahiren yoksul olan peygamberin yüceliğini yine zahiren yoksul olan Ebu Leheb’in helakini anlatır durur. Ebabil kuşları iki üç taş attılar mı o koca Habeş ordusunu kırıp geçirdiler. Taa yukarılardan uçan kuşun attığı bir taş, fili delik deşik eder. Öldürülmüş adama kesilmiş öküzün kuyruğu ile vur da hemen dirilsin, kefeniyle kalksın. Kesilmiş boğazı yerinden davransın, kanını dökenlerden kanını istesin.’ denir.

Demek ki sebeplerin arkasında Cenabı Hak’kın hakikatindeki sebepler yatar. Biz ortadaki sebeplere bakar isek, ortadaki sebeplere bakmamız bizi yanıltabilir . O yüzden biz ortadaki sebeplere değil, o taaa perdenin gerisindeki hakikate bakacağız inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Cenabı Hak cümlemizi, bu cümle Ümmeti Muhammed’i af ve mağfiret eylesin.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 3 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-6-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Sünnet, Şeyh, Tevekkül, Çile, Hamd, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı