Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Biz çenge dönmüşüz, mızrabı vuran sensin; inleyiş bizden değil sen inliyorsun. Biz ney gibiyiz. Bizdeki ses sendendir. Biz dağ gibiyiz bizdeki yankı sendendir. Kazanıp mat olmada satranç gibiyiz biz; a sıfatları hoş zat, kazanıp mat olmamız da senden. A bizim canımıza can olan, biz kim oluyoruz ki seninle beraber bu arada bulunabilirim. Biz yoklarız; bizim varlığımız geçici, şekiller izhar eden. Mutlak varlık olan sensin ancak. Biz aslanlarız ama bayraklardaki arslanlarız; onların oynayışı, saldırışı, soluktan soluğa yel yüzündendir. Onların oynayışları görünür de yel görünmez. O görünmeyen yok mu; hiç mi hiç eksik olmasın. Yelimiz de senin vergindir, varlığımız da; varlığımız, tümden senin icadındır.”
Sufiliğin üzerinde genel olarak ismi konulmasa da değişik fikri akımlar olmuştur. Bu fikri akımlar, malum bilhassa Muhyittin i Arabi hazretlerinden sonra doktrinler haline gelmiştir. Öncesinde bunun, bu fikri akımların isimleri yoktur. Bir anlayış, bir algı olarak devam eder. Herkes o sufi fikir akımlarını kendilerince kur’an sünnete dayandıraraktan ve onlardan aldıkları feyiz ile onlardan aldıkları bilgi ile bu akımlarını anlatmaya çalışırlar. Bu zaman içerisinde Arabi’ye gelinceye kadar isimlendirilmemiştir. Muhyiddin ibni Arabi hazretleri aslında çok yerde geçmez, vahdet-i vücut kelimesi ama vahdet i vücut anlayışı ve düşüncesi, Arabi’den sonra doktrinler haline gelmeye başladı. Bu, doktrinler haline gelmeye başlayınca, Arabi’nin vahded-i vücut düşüncesine karşı olarak vahdet-i şuhut düşüncesi gelişmeye başlar. Vahdet-i şuhut düşüncesi de gelişmeye başlayınca, Anadolu’daki ve bir kısım yerlerdeki sufiler, veyahut da bu konuda fikir yürütmeye çalışanlar,
son dönem örneğin Bediüzzaman Saidi Nursi hazretleri buna bir örnek teşkil edebilir, vahdet-i vücut ile vahdet-i şuhudu cem etme, ikisini birleştirme telaşı, ikisini birleştirme anlayışına çıkmıştır. Bediüzzaman Said-i Nursi, bunun kendince ortasına atmış, iki görüşü de cem edip birleştirmeye çalışmış. Ne kadar başarılı oldu olmadı, bu tartışmaya açıktır. Ama ne yazık ki Türkiye’de bazı şeyleri tartışmak, bazı şeyleri analiz etmek, ne yazık ki fincancı katırlarını ürkütüp dokunulmaz hale getirirliyor ürkütülüp de mesela Türkiye’de hiç kimse risalelerin üzerinde şurda hatası vardı, burda hatası vardı, burayı analiz ettiğimizde şu sonuç çıktı gibi çalışmalar yapamamışlardır, yapılmamıştır. Çünkü Said i Nursi bu noktada kutsanmıştır ülkede ve kutsanınca da onun risalelerinin üzerinde kolay kolay analiz yapmak, hiç kimsenin cesaret edemediği bir şey olmuştur. Bunun neticesi aynı şey. Cemaat de kutsanmıştır, arkasından cemaat ve başındaki hocası da kutsandığından, hiç kimse onlara burda hata yapıyorsun, burda kusur işliyorsunuz, burda bu fikri yapınız, doğru değil diyip analiz edememiştir etraflı bir şekilde analiz edemeyince de kutsanmış bir topluluk ve o kutsanmış topluluğun üzerinde kutsal bir mübarek zat ve herkes bu noktada o kutsanmışlığı kutsamıştır.
O yüzden biz Bediüzzaman’ın vahdet-i vücutla vahdet-i şuhudu cem etme, birleştirme düşüncesini de burda Türkiye topraklarında hiç kimse analiz ededip bu analizini yayınlama cüretini, cesaretini, ilmi ferasetini gösterememiştir. Nasıl Bediüzzaman’ın bu noktada risalelerinde ki hataya düştüğü, yanlışa düştüğü yerler topyekün bir şekilde görünmeden, bütün risalelerin hepsi haktır, hakikattir denmesi gibi, bunlar kutsandığı müddetçe, insanlar kutsandığı müddetçe, hiçbir zaman onlar analiz edilemeyecek, hiçbir zaman onların eksik ve kusurları bu noktada fikri planda insanların gözünün önüne konamayacak. Böyle bir handikap var yani Beyazıt-ı Bestami hazretlerinin fikri yapısını analiz edip işte burda hata yaptı demek herkes için kolay, yapabiliriz. Bu noktada, bu dairede hemen hemen 1300 yıllık islam tarihi boyunca 1300 yıl boyunca gelmiş olan bütün ulemaları, bütün alimleri, bütün sufileri bu noktada bütün tefsircileri fıkıhçıları analiz edip burda hata yapmışlar demek mümkün ama son yüzelli yılın, son yüzelli yılın, islami akım diyebileceğimiz, cemaat diyebileceğimiz cemaatleri hem de kimlik ve kişilikleri analiz etmek, hata yaptılar demek mümkün değil.
Aynı şey, Mısır’da Müslüman Kardeşler, aynı şey Suriye’de işte ihvan-ı Müslimin veyahut da Müslüman Kardeşler, ihvan-ı Müslimin Mısırdaydı bunun gibi aynı şekilde de Türkiye’de bir Süleyman Hilmi Tuna’nın cemaati, bir Risale cemaati Risale-i Nurcular, bir Fethullah Gülen cemaati gibi cemaatler kutsandıklarından dolayı asla eleştiriye maruz kalmamış, onların
üzerinde risaleler yazılmamış, burada hata yapılıyor, fikri planda, şahısların hataları değil bu, fikri planda burda sıkıntı var denmemiş. Şimdi böyle olunca da o kutsanmış insanlar, kutsanmış cemaatlere dokunmak mümkün olmamış. Yanlış yaptılarsa dahi, onların yanlışlıklarında hikmet görmüşler, asıl bu konuda sufilere laf söylenirken ne yazık ki sufileri bu islam dünyası ikiyüz yıldan beri sufileri lime lime etti. Şeyhleri, dervişleri, dervişanı lime lime etti. Tekkeleri, hepsini de lime lime etti ve bu dergahların şeyhlerin yerine, dikkat edin, kutsanmış cemaatler ve kutsanmış cemaatin içerisindeki hocalar, abiler oturdu ve sonunda da darbe oldu. Yani gelinen, sonuçta da darbe oldu. Neden? Kutsanmışlar çünkü yani o cemaat kutsanmış, kimse dokunamıyor. Cemaatin başındaki kimse kutsanmış, kimse dokunamıyor. Dokunmaya kalkanları da zaten kumpaslar ile yerle yeksan ediyorlar. Bir şeyler yapıyorlar, biz kelaynak kuşu gibi bizim dokunmak değil biz kur’an sünnet dairesinde işte gördüğümüz hakikati bangır bangır bağırmaya çalıştık. Bu oldu, başka bir şey değil.
Şimdi bu vahdet-i şuhutla vahdedi vücut fikri planda herkese de kendi içlerinde birbirleriyle kavga etmeden bir anlayış, bir zevk noktasında, bir algı noktasında devam etmiş gelmiş. Bunun bu noktada tasavvufi manada, sufi manada, vahdet-i şuhut düşüncesinin zirvesine imamı Rabbani Hazretleri oturmuş ve imam ı Rabbani’den sonra nakşibendilerin büyük bir çoğunluğu vahdet-i şuhut noktasında, varlığın üzerinde, felsefesini vahdet-i şuhudun üzerine oturturmuşlar ve nakşibendilerin dışındaki cehri zikir erbabı da kendilerince vahdet-i vücut noktasında kendilerini şekillendirmişler. Onların da fikri plandaki bu manadaki pirleri, birinci pirleri, öyle diyelim, Muhyiddin Arabi olmuş. Oysa Arabi’den önce Arabi’den daha ileri konuşanlar olmuş ama doktirin olarak Arabi öne çıkmış, yoksa sizin taptığınız Allah, Rab, Allah değil sizin taptığınız Rab, Rabda değil, sizin taptığınız benim ayaklarımın altında sözünün daha fazla, daha ileri, Beyazıt ı Bestami, var mı benden daha şanı yüce? Bugün kudret de benim, kuvvet de benim sözü var veyahut da gibi bu tip büyük sufi zatların sözlerinin neticesidir aslında Muhyiddin ibn i Arabi.
işte bu vahdedi vücut fikrine göre kainattaki her şey, bir vücudun içindedir. Vücuttan ayrı değildir aslında aralarında çok fazla bir fark yoktur ama kendilerince fark vardır ve o vücudun içerisinde bulunan her şey Cenab ı Hakkın bu noktada yönlendirmesiyle her şey olur. Varlıkla alakalıdır bu. Vahdet-i şuhudçular da der ki Allah zaat olarak farklı bir mekandadır, öyle diyelim, mekansız ama bu varlık bellidir. O yüzden varlığı da Cenab-ı Hakkın bu noktada zatından ayrı tutarlar. Arabi, tam net olarak, zatından ayrı veya gayri noktası yoktur Arabi’de. Arabi varlığı komple yok hükmünde
görür. Arabi, varlığı tamamiyetle, gerçekte yok hükmündedir. Vardır, ama yoktur, yani varlık, tamamiyetle hayalden ibarettir. Öyle söyleyelim ama aynı bu çizgide devam eden Hz. Mevlana, varlığı hayal üzerinde yürür gör diyerekten Arabi’nin belki de bu keskin düşünce fikriyatını, biraz daha yumuşatır, veyahut da bizim anlayacağımız hale getirir ve bu benim için bu benim kendi yolum için kendi dairemde Hz. Mevlana’nın kendi duruşunu çünkü kendi duruşunu vahdet-i vücut veya vahdet-i şuhud olarak nitelendirmez Hz.Pir, sadece kur’an ve sünnetten anladıklarını ve algıladıklarını anlatır. Bu noktada belli bir saplantı bulamazsınız Hz. Mevlana’da. Bir noktada, bir veçhete sanki zannedersiniz ki Hz.Pir tam bir vahdet-i vücutçu, bir noktada bir bakarsanız ki tam bir vahdeti şuhudcu, bir noktada bakarsınız cüzzi iradeyi öne koyar, bir noktada bakarsınız külli iradeyi öne koyar. Olaylara ve hadiselere göre, Hazreti Pir’in analizleri vardır.
O yüzden o analizlere bakaraktan insan ayağı kaymadan, sağlam basaraktan, sağlam basaraktan, kendince dinin akidevi noktasında fikri planını da sağlamlaştırır. Mesela cebriyecilere vurur Hz.Pir kaderiyecilere vurur, cebriyecilere vurur ve zaten bu şeyden önce, beyitlerden önce, cebriyecilere, kaderiyecilere vurdu. Şimdi de farklı bir yere giriyor. Şimdi farklı bir yere giriyor. Diyor ki biz çenge dönmüşüz. Çeng, çalgı aleti demek. Eski Türklerde kopuz dediğimiz şey var ya veyahut da sonradan saz olan şey. Bir de çeng diyorlar onlar, eskiler diyor ki Hz.Pir, biz bu noktada müritler, vezire diyorlar, müritlerin dilinden konuşuyor Hz.Pir ve müritlerin dilinden konuşurken bize de ders veriyor. Bize de ders veriyor, müritler diyorlar ki biz çenge dönmüşüz. Mızrabı vuran sensin. Biz senin elinde çalgı aleti gibiyiz. Bir mürit, üstadın elinde çalgı aleti gibi, mürit diyor ki biz senin elinde çalgı aleti gibiyiz. Sen bizden do sesi mi çıkacak mi sesi mi çıkacak, re sesi mi çıkacak, bu sesi çıkartacak olan sensin. Neden mızrap senin elinde? Biz geldik sana teslim olduk. Sana teslim olduktan sonra, biz senin eğitimini almaktayız. O zaman, senin bizden dinleyeceğin ses de senin vermiş olduğun eğitimin sesi. Bizden alacak olduğun aks i seda, senin kendi aks i sedan. Sen bizden ne üflersen, sen bize ne öğretirsen, bizden de alacak olduğun şey bu. Eğer bize kur’an ve sünneti öğretirsen, bizden sana dönecek olan şey, kur’an sünnet. Eğer sen bize kur’an ve, sünnetin dışında bir şey öğretirsen, bizden alacak olduğun şey de kur’an ve sünnetin dışında.
Gündemde ya, sen bize darbeciliği öğretirsen, bir gün gelecek biz darbe yapacağız. Ondan sonra sen de oturduğun yerden vallaha da billaha da benim bu noktada bir dahlim yok deme. Neden? Mızrap senin elinde çünkü. Biz senin öğretini almaktayız. Bir gün gelir siz de darbe karşıtı olursanız, siz de diyeceksiniz ki darbe karşıtı olmayı sen öğrettin bize. Darbeye karşı
sen yürüttün bizi. E şimdi de darbeye evet dememizi bekliyorsunuz. Ben ne diyeceğim? Hayır bundan haberim yoktu diyeceğim. Hayır, haberim var. Hepiniz de darbecilere karşı mücadele ettiniz, gücünüzün nispetinde, hepinize de teşekkür ediyorum.
Demek ki bir mürit, bir mürşidin elinde çenk gibidir. Mürşit ona ne öğretiyorsa, ne öğretiyorsa, ondan onu alacaktır. Bir çırak ustasından öğrendiğini alacaktır. Çırağa siz tornavidayı sol elle tutacaksın deyip de öğretip de ardından çırağın sağ elle tornavidayı sıktığını göreceğinizi beklemeyin. Mızrabı vuran sensin. inleyiş bizden değil, sen inliyorsun. O zaman bizden bir inleyiş, bir ses çıkarsa, aslında bu ses sana aittir. Şikayet etme bizden ne geliyorsa sana, bu sana aittir. Sebep? Sen öğrettin bunu bize. Öğreten sensin, öğretici sensin. O zaman devam edelim. Hazreti Muhammed i Mustafa(s.a.v.) da mürşittir. Eğer Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.) ‘e uyarsak, öğretici o. Bizden çıkacak olan ses ona gidecek yine ve bu ses gerçekte kimin olacak? Onun öğreticisi olacak. Eğer biz Allah’a bu noktada öğreti noktasında Allah’a yaslandıysak ve Allah’ın öğretisini biz kendimize öğreti olarak alırsak, bizden çıkacak olan şey yine Allah’ın öğretisi olacak. Bizden ne çıkacaksa, Allah’a dönecek. Allah’a dönen şeye Cenab-ı Hak bakacak. Kendisinden çıkan bir şeyse o zaten onu sevecek. Onu cennetlik edecek ama kendisinin razı olmadığı bir şeyse, onu da cezalandıracak. O zaman cezalandırma da ona ait. Biz burda cüzzi irade noktasında, biz nerde olduğumuza bakacağız. işte diyor ki biz ney gibiyiz. Bizdeki ses sendendir. Biz senin önüne, senin terbiyeni, senin öğrettiğini almak için oturduk ve biz bilgiçlik taslamadık senin önünde. Seni mürşit bildik. Seni veli bildik, seni hoca bildik, seni bu noktada ne demişlerdi onun için, zamanın seçilmiş kişisi gördük ve ne yaptıysan, bize ne öğrettiysen, sonucumuz da oldu. E o zaman normalde bizden sesi çıkartan gerçek manada sensin. Bizler birer ney gibiyiz. Bir tane ney ver şurdan bana bir zahmet. Bu neyin tek başına ses çıkarması mümkün mü? Mümkün değil. Bu, ustasının elinde eline geçip usta bundan üfleyince ses çıkacak. Usta bundan üfleyince, usta o sesi ne yapacak, kendi dinleyecek yine. Usta kendisi dinlerken ya bu ney düzgün ses çıkarmıyor veya bu neyde bir sıkıntı var derse, neyi tamir edecek. Örneğin bu sonradan boğum boğum yapılmış bir ney, orijinal değil. Kesilerekten yapılmış. Evet, baksın bakayım neyzenbaşı hata mı yapıyorum.
Uzak yoldan mı geliyor? Nerden geliyor ki? Dağları aşıp da mı geliyor. Ha ismail, bir ara yapıyordun. Bu orijinal değil değil mi? Ne işe var orijinal olmayan neyin burda, ver orijinalini bana, bunlar sonradan çıktı, orijinal olmayanları, sufiler bile orijinal olmayanlara yöneliyorlar. Evet, bunlar sonradan, hani sonradan çıkan her şeyden uzak duracaksınız diyorlar ya,
hadis i kutside diyor ki ‘yolun en güzeli ilklerin yoludur. Sonradan çıkanlardan uzak durun.’ diyor hadis i şeritte, dikkat edin. Yolun en düzgünü, en hakikisi ilklerin, eski yani, ilklerin yoludur. Siz, sonradan çıkanlardan uzak durun diyor, dikkat edin buna. Evet, ben hem böyle cemaatler şunlar bunlar için hep aynı şeyi söylüyorum. Kardeş siz daha elli seneliksiniz. Ya biz? Bin üçyüz seneliğiz. Sen kaç seneliksin? Yüz sene bile değilsin. Ne olacağın belli değil senin. Nereye gideceksin de belli değil ama sufilik dediğinde Muhammedi sufiliğin, binüçyüz yıllık, binüçyüz yıllık. Muhammedi sufilik. Ondan öncesi? Adem’den itibaren varız biz. Pişmişiz, yol pişmiş yani. Yol pişmiş, her şey oturmuş, yerleşmiş. Deneme yanılma, deneme yanılma, deneme yanılma, deneme yanılma, geçmiş onların hepsi de oturmuş yol, yerleşmiş. Muhammedi sufilik, bin üçyüzelli yıllık, bin üçyüzelli yıllık! Şu tekke dörtyüzelli yıllık. Dikkat edin, dörtyüzelli yıllık bu tekke. Bu oturdunuz tekke dörtyüzelli yıllık. Ne karlar görmüş, ne boranlar görmüş, ne fırtınalar görmüş, ne şeyhler görmüş, ne dervişler görmüş, ne meczuplar görmüş, ne alimler görmüş. Dörtyüzelli yıllık! Bunun felsefesi binüçyüzelli yıllık. Sufilik dediğinizde binüçyüzelli yıllık. Kadiri dediğinizde, altıyüzelli yıllık, yediyüz yıllık, sekizyüz yıllık, dokuzyüz yıllık, bin yıllık. Mevlevilik dediğinizde sekizyüzelli yıllık, sekizyüzelli yıllık! E Hazreti Mevlana da mantar gibi çıkmamış, daha onun şeyhi var, şeyhinin şeyhi var, şeyhinin şeyhi var, taa dayanır. Nereye kadar? Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’e kadar. Bütün yollar Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’e dayanır. Hani derler ya ya hala daha ayakta duruyorlar. Kardeş, bu yolun silsilesi Muhammed Mustafa(s.a.v.)’e ulaşır. Muhammed i Mustafa’ya sallallahü ve sellem hazretlerine ulaştığından dolayı bereketlidir, ayaktadır, yesyenidir, tazedir. Seninki şurda otuz yıllık daha, yirmi yıllık! Daha dur, ne bu, ne oldu? Üfledim söndü işte. Bitti ama düşünebiliyor musunuz? Cumhuriyetin o ilk yıllarının o ızdıraplı günlerinde dahi sufiler ayakta durmuşlar. Ayakta durmuşlar ayakta! Yılmamışlar hiç. Yirmisekiz şubatta ayakta durduğunuz gibi. Evet!
Şimdi diyor ki biz ney gibiyiz. Bizdeki ses sendendir. O zaman ney bu, bir sufi, bir mürit, mürşidin önünde ney gibi olmalı. Diyebilir mi şimdi ney benim şurama dokun burama dokunma, buramı del, buramı delme, buramı yak, şuramı yakma. ismail yaparken diyor mu sana? Bağrına ateşi saplıyorsun değil mi? O demiyor değil mi burama saplama diye? Yakıyor bağrını, kızgın demirlerle yakıyor. Orasını burasını kesiyor, yontuyor, orijinalden yapacaksa onu bir güzel ıslatıyor. Ondan sonra onun düzgün olması için güzelce her tarafını bağlıyor, bir güzel kurutuyor onu. Kuruturken olmazsa bir de fırınlıyor, ısıtaraktan bir daha düzeltiyor. Fırınlıyor, ardından bu böyle kalem gibi düpdüzgün hale getiriyor, değil mi ismail. Kalem
gibi düpdüzgün hale getirdikten sonra ne yapıyor? Bağrını deliyor onun. Orasını burasını yakıyor bir de güzel ses çıkarsın diye. Ondan sonra da en sonda ne yapıyor, başparesini koyuyor. Başparesiz bu ne? Kaval. Bu ney değil başparesiz. Ancak baş paresi olursa ney oldu. Başparesiz olursa bu olmadı. Başpare Muhammed i Mustafa’dır sallallahü ve sellem hazretleri. Bu alemde hayat var ise, bu alemde bir nağme var ise o neme Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’dir. Ruhaniyeti, nuraniyeti noktasında. Neyin de, neyin de, maneviyatı, ruhaniyeti, ses çıkarması başparedendir. Ondan sonra neyzen baş pareye dudağını değdirir. Dudağına dudağı değmeyen bir başpareden ses çıkmaz. Arada hiç nefes olmayacak. Dudağa yaslanacak. Dudağa yaşlanırsa başpare, ney o zaman aşka gelir. Dudak yaslanmazsa başpareye ney aşka gelmez, üflenmez o zaman.
işte Cenab ı Hak da varlığı Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in üzerinden üfler. Biz ney gibiyiz. Bizdeki ses sendendir. Biz geldik, biz müridiz. Senin önüne oturduk. O güne kadar bildiklerimiz ne varsa unuttuk. O güne kadar yaptığımız, ettiğimiz, her ne var ise hepsinden vazgeçtik, geldik. Biz sana ney misali teslim olduk. Sen bizim neremizi düzelteceksen düzelt. Neremizi yakıp yandıracaksan, yakıp yandır ve ardından duyacak olduğun ses senindir. Senin maharetin. Biz dağ gibiyiz. Bizdeki yankı sendendir. Hani çıkarsınız ya bir boşluğa bağırırsınız. Biz önceden, küçükken çok yapardık. Zeytin ağaçlarının dibine dağa çıkar, dağda böyle bir dere yatakları vardı. Zeytinler vardı. Oraya bağırırdık biz, işte geçmiş gün alloooooof diye bağırırdık, karşıdan alloooooooof diye ses gelirdi, yankılanırdı. Bir vadiye gittiğinizde, bir dağ başına gittiğinizde sesin geriye döneceği bir yere gittiğinizde, bağırdığınızda, ses yine size döner. Bu alemde siz ne yaparsanız, size döner her şey. iyilik yapanın, iyilik görmesi bu sebeptendir. Kötülük yapanın da o kötülükle karşı karşıya kalmasının sebebi budur. Aksiseda dedikleri. Müritler diyor ki biz dağ gibiyiz. Sen bize seslendiğinde kendi sesini duyarsın. Kazanıp mat olmada satranç gibiyiz biz. Biz kazandığımız halde mat oluruz. Satranç gibi. Bizim senin karşında bizim kazanmamız mümkün değil. Biz kazandığımız an, senin önünde mat olmuşuz demektir. Bir müridin, mürşidinin önünde haklılığı söz konusu değildir. Bir müridin, mürşidinin önünde kazanması söz konusu değildir. Kazandım dediği anda mat olmuştur. Ya? Mürid mürşidin önünde hep kayıpdadır. Sakın Allah’ın önünde de kendinizi zengin zannetmeyin. Zengin olduğunuz anda, o zengin olduğunuzu düşündüğünüz anda, fakirliğinizin göstergesidir bu. Sakın Allah’ın önünde kudret kuvvet gösterisinde bulunmayın. Onun önünde kudret kuvvet gösterisinde bulunmak, onun mat olduğunu gösterir. Sakın kendinde güç, kudret, kuvvet, ilim, akıl kendine ait olan olarak görme. Bunları kendine ait olarak
gördüğünde, mat olduğunun resmidir. Sakın biliyorum deme. Allah önünde biliyorum diyen kimsenin, mat olduğunun göstergesidir.
Sakın Cenab ı Hakk’ın önünde acziyetini, fakriyetini, mahfiyetini hiç unutma. Allah’ın önünde acziyetini, fakriyetini, mahfiyetini unuttuğun an, senin mat olduğun andır. Sen kendi kendine ben şu kadar okullar yaptım, şu kadar yurtlar yaptım, şu kadar benim müntesibim var, bu kadar paran var, bu kadar pulun var, bu kadar savcın var, hakim var, askerin var, paşam var. Ben bu darbeyi yaparım diye üşündüğün anda mat olduğun andır. Kendi kendini fil gördüğün anda bir sivrisineğin seni alıp yere çarptığı andır. Sakın kendinde bir şey görme. Sakın! Kendinde bir şey gördüğün an, mat olduğun andır. Sufiler sufilik noktasında kendilerinde bir erdemlilik görürse, erdemsizliklerinin işaretidir. Sakın kendini fazilet denizinde yüzdüğü dolaşma, mat oldun andık. Sakın ha ve her şeyini ona teslim et. Bil ki bu kaynakta gerçek kudret sahibi Allah’tır. Gerçek kuvvet sahibi Allah’tır. Gerçek ilim sahibi Allah’tır. Gerçek hikmet sahibi Allah’tır. Gerçek fiiliyatı yaratan Allah’tır. Sana aklı fikri veren Allah’tır. Sana zekayı veren Allah’tır. Bu alemde her şeyin sahibi Allah’tır. Yaratan Allah’tır. Ayakta tutan Allah’tır. Sakın gaflete düşüp de kendinden bir şey var zannetme. Herşey bu alemde, bu kainatta Allah’ındır. Sakın! Kendinde güç, kuvvet, kudret, kendinde akıl, kendinde ait bilgi, kendine ait şu bu gördüğün an, mat olduğun andır. Mat olduğun andır! Ben bazen derim ya müritlerin haklı en haklı olduğu yer, haksızlığının başlangıcıdır. Mürit haklı değildir hiçbir zaman veya zakir derviş arasındaki münasebette derim ki ben, atışmayın, tartışmayın. En haklı olduğunuz an, haksızlığınızın başladığı yerdir. Sakın. O yüzden Cenab-ı Hakk’ın önünde de bana bu hastalığı neden verdin? Onu zengin ettin, beni fakir ettin. Onu şöyle ettin, bunu böyle ettin. Sakın! Mat olduğun andır. Acziyetini, fakriyetini, mahfiyetini hiç unutma Allah’ın önünde. ‘A sıfatları hoş zaat. Kazanıp mat olmamız da sendendir.’ Müritler vezire diyorlar, a sıfatları hoş zat. Bunu vezire deyince, mürşide affettik. Mürşit eğer gerçi mürşit o yüzden mürşittir. Mürşidin üzerindeki bütün sıfatsal boyutlar Allah’a aittir. O yüzden mürşidin üzerinde tecelli eden sıfatlar Allah’a ait olduğundan, mürşidin üzerinden tecelli eden bütün her şey hoştur.
Müritler diyorlar ki a sıfatları hoş zat. Çünkü senin üzerinde tecelli eden her şey ona aittir. Sen atmadın, o attı. Sen öldürmedin, o öldürdü sırrına vakıftır. O sırla, tecelliyatla tecellilenmiştir mürşit ve diyor ki a sıfatları hoş zat. Bize yol babından kendimize bu manada gerçek hakiki mürşit, Allah’tır. Onun yeryüzünde somut kavramı, somut tecelliyatı sıfatlar noktasında en yüksek derecede olan Muhammed i Mustafa’dır sallallahü ve sellem . O yüzden Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in üzerinden tecelli eden her şey hoştur
ama o sıfatların gerçek sahibi kimdir? Allah’tır ve Canab ı Hakkın bütün sıfatları, bu manada hoştur. Allah’ın sıfatlarının tecelliyatında noksanlık görmek, eksiklik görmek insanı küfre götürür. Cenab ı Hakk’ın sıfatsal olarak tecelliyatlarında eksiklik, noksanlık, yanlışlık, fazlalık mümkün değildir. O zaman o sıfatsal noktada da hoştur. Hiçbir şey, hiçbir şey boşlukta kalmamıştır. A sıfatları hoş zat. Kazanıp mat olmamız da sendendir. Kazandığımız halde istersen bizi yine mat edersin. Biz kendi kendimizi kazanmış görürüz. Kendi kendini kazanmış görme. Son nefese kadar hep kulluğa devam et. Kendi kendini kazanmış görme. Her daim mat olacağını düşün. Amellerine güvenme. Amellerin seni kurtarmaz. Ne kadar amel işlersen işle, ameline rağmen mat olursun. Ne kadar ihlaslı olursan ol, ihlasının neticesinde mat olursun. Sen hangi noktada olursan ol, sen her an için mat olabilirsin. O zaman sen her an Rabbine yaslan. Her an ona dayan. Her an onunla alışverişte bulun. Her an onu görmeye çalış. Her an onu dinlemeye çalış. Her an onunla olmaya çalış. Yoksa mat olman her an beklenebilir.
O yüzden hali lisanınla her an Yarabbi diyenlerden ol. Hal i lisanınla her an onun kapısının eşiğinde duranlardan ol. Hal i lisanınla her an onu dinlemeye, onun emirlerini yerine getirmeye, onun çizmiş olduğu istikamette yürümeye ram ol. Sakın ha gaflete düşme. Yanlışlığa düşme. Eksikliğe düşme. Ben namaz kıldım deme, Allah lütfetti kıldım de. Ben oruç tuttum deme, Allah lütfetti de tuttum de. Ben şunu yaptım, ben bunu yaptım, ben şöyleyim, ben böyleyim deme. Allah lütfetti, Allah ikram etti, Allah ihsan etti, Allah meccanen katından verdi, Allah meccanen katından rızıklandırdı, Allah meccanen katından lütuflandırdı deyip, Allah’a her daim yaslan, dayan. Onu an, onu zikret. Bir an için onun zikrinden uzaklaşırsan bil ki Cenab ı Hak merhametinden ve rahmetinden uzaklaştığın için sana arkasını dönecektir. Sakın gaflete düşme. O yüzden sakın kendi kendini kazanıyorsun noktasında tutup da mat olanlardan olma ve asla ve asla sonucunu ve bilgisini bilmediğin meselelerde haklılık gösterisi yapma. Sakın ha, otur edebinle. Dergahtayasan, dergahta edebinle otur, bir ustanın yanındaysan, ustanın yanında edeple otur. Ondan meslek öğreneceksin. Bir öğretmenin yanındaysan edeple otur. Ondan ilim öğreneceksin, edebini terketme. Edebini aşma. Kendi kendine oldum bittim sevdasına düşme, gaflete düşme. Kendi kendine kendini dev aynasında görme. Bilki bir sivrisinek seni alt eder. Bil ki küçücük bir hücre seni alt eder. Bil ki hiç beğenmediğin kimse seni kolundan tuttuğu gibi binbeşyüz sefer seni silkeler yere. Sakın ha nefsine uyanlardan olma. Sakın ha kibre düşenlerden olma. Sakın ha kendini bir başkasından üstün görme. Sakın ha kendini ustandan, öğretmenden üstün görme. Sakın ha kendini bulunduğun topluluktan üstün görme. Acziliyeti,
fakriyeti mahviyeti hiç bırakma. Hiç bırakma. Allah’ın kulu olduğunu düşünmekten uzak durma. Her daim ben Allah’ın kuluyum, o peygamber, o Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in yolunun tozuyum de ve öyle yürü. Öyle hayata bak. ‘A bizim canımıza can olan, biz kim oluyoruz ki seninle beraber bu arada bulunabilelim.’ Biz müridiz, biz kim oluyoruz ki senin önünde varlık, senin önünde ilim, senin önünde bilgi kesilelim. Biz kim oluyoruz ki senin önünde kendimizce kendimize bir varlık payesi güdelim. Biz kim oluyoruz ki Allah’ın önünde kendi kendimizi bir şey zannedelim. Biz kim oluyoruz ki Allah’ın önünde varlık iddiasında bulunalım. Biz yoktuk, o vardı ve bizi yoktan yarattı. Biz şimdi nasıl kalkalım da ona kafa tutalım. Biz kalkalım nasıl ona şimdi kibirlilik taslıyalım. Biz ona nasıl kalkalım da şimdi isyan edelim. Biz yoktuk düşündüğümüzde, yüz yıl önce yoktuk, düşündüğümüzde yüzelli yıl önce yoktu bu alemde. Elli yıl sonra da yok olacağız.
Biz nasıl onun önünde kalkalım da kudretimiz var kuvvetimiz var diyelim. Biz nasıl kalkalım Allah’ın önünde Allah’a şirk koşalım. Biz nasıl kalkalım da Allah’ın önünde tanrılık koşalım. Biz nasıl kalkalım Allah’ın önünde Nemrutluk taslayalım, firavunluk taslayalım. Biz kim oluyoruz ki! Eğer o bizi yaratmamış olsaydı, biz olacak mıydık? Madem Allahlık taslıyorsun, hadi bir insan yarat. Hadi bütün ilahlar, ilaheler toplansın, bütün teknolojiler toplansın, topraktan bir insan yaratsın. Allah diyor ki ben sizi topraktan yarattım. Hadi, bütün teknolojileri toplayalım, bir insan yaratalım. Hadi, o insan bu insanın zıttı olsun. Hadi o insanın gözü bu insanın gözü önünde o insanın iki tane de gözü arkada olsun. Hadi bir ağzı da ensesinde olsun onun. Hadi bütün teknolojiler toplansın, alternatif bir insan üretsinler, alternatif bir insan yaratsınlar. Bir tane yaratsınlar. Hadi bir tane sinek kanadı yaratsından, geçtik insanı.Hani Cenab-ı Hak ayet-i kerimede kur’an’ın da böyle şatahat yapıyor ya, hani diyor o insanlar bir sineğin kanadını yaratsınlar. Sinek de değil, sineğin kanadı. Hadi bir sinekten çıkarın sineğin bir tane kanadını, bir tane kanat ekleyin oraya, yaptığınız bir kanat. Siz bir iki tane sinek kanadı üretin, mevcut sineğin kanadından daha fazla çırpsın. O saniyede bilmem kaç sefer kanat çırpıyor. Sen öyle bir şey yap, onun yarısı kadar kanat çırpsın ya fazlasını da istemiyoruz. Yarısı kadar. Hadi yarısından da geçtim, çeyreği kadar kanat çırpsın. Yok! Makine değil ama dediğim nefes alacak, kanlı canlı olacak. Evet, o kanadın kılcal damarlarında kan da dolaşacak, düşünebiliyor musunuz? Adamın aklıyla alay eder gibi ama kendi kendini çok akıllı görüyor ya ha çok akıllısın, şu sineğin kanadındaki kılcal damarı hadi bir oluştur. Çok akıllısın ya!
işte müritler diyorlar ki biz kim oluyoruz ki seninle beraber biz birarada bulunalım. Böyle yani kendimizi bu noktada senin katında görelim.
Sen mürşitsin, biz müridiz. Sen peygambersin, biz senin ümmetiniz. Sen Allahsın, biz senin kulunuz. Biz kim oluyoruz ki seninle eşdeğerde olalım. Biz kimiz ki Allah’la eşdeğerde olalım. Biz kimiz ki Hz. Muhammed’i Mustafa(s.a.v.) ile eşdeğerde olalım. Aaaa! Edep, edep, edep! Biz kim oluyoruz ki babamızla aynı olalım. Biz kim oluyoruz ki annemizle aynı olalım! Edebi aşalım. Allah’tan sonra itaat edilecek olan anne baba. Biz kim oluyoruz ki anne babadan kendimizi yüksek görelim. E küstah olursan, kibirli olursan, görürsün. Küstah olursan, kibirli olursan Allah’tan dahi kendini üstün görürsün. Ahmaklığın sonu yok. ‘Biz yoklarız, bizim varlıklarımız geçici şekiller ishar eden, mutlak varlık olan sensin ancak.’ Biz yokuz. Biz gelip geçiciyiz. Biz hadisiz sonra çünkü. Neden? Sonradan yaratılmışız. Bizler gelip geçici olanlarız. Mutlak varlık olan Allah’ım sensin. Mutlak varlık, başlangıcı ve sonu olmayan diğer yaratılan her şey, gelip geçici olan. Biz nasıl ona kafa tutarız. ‘Biz aslanlarız ama bayraklardaki arslanlarız. Onların oynayışı, saldırışı soluktan soluğa, yeryüzündendir. Hani flamalar var ya, bir bayrak düşünün. O bayrakta bir aslan resmi var. O bayraktaki aslan resmi, rüzgar esince, hareket ediyormuş gibi oluyor. Rüzgar esmeyince hareket eder gibi olur mu? Hayır. Onu hareket ediyormuş gibi gösteren nedir? Rüzgardır. Biz hepimiz resim gibiyiz. Bu alemde, bu alemde, bu perdede, bu alemde, bu perdede birer resim gibiyiz. Bizlere hayat veren, bizlere nefes veren, bizleri canlı tutan, onun yaratmasıdır. Onun nefesidir. Onun bizi bu noktada, bu perdeye hayat vermesidir. Yoksa biz kartondan birer varlık gibi olacağız. Karton bile değil, birer biz resim gibiyiz. Televizyondaki, televizyondaki resim gibi. Sinemadaki resim gibi. O resme hayat veren, o resmi oynatan, o. ‘Onların oynayışları görünür de yel görünmez.’ Bizim hareketlerimiz görünür ama bizim hareketlerimizi yaratan, bizim hareketlerimizi bu noktada yaratıp fiiliyatta koyan, görünmez. Hareketimiz görünür ama hareketimizi yaratan görünmez bizim fiiliyatımız görünür ama fiiliyatıımızı yaratan, görünmez fiilatımızı yaratan kim? O. ‘O görünmeyen yok mu, hiç mi hiç eksik olmasın’.
O görünmeyen, o kendisini saklayan, kendisini gizleyen Allah yok mu? Hiç, hiç mi hiç eksik olmasın bize çünkü bize hayat veren, bize bu noktada nefes veren, bizi bu noktada fiiliyatlarımızı yaratan o. ‘Yelimiz de senin vergindir. Varlığımızda’. Varlığımız tümden senin icadındır. Bütün bizden her ne varlık noktasında ve bu alemde varlık noktasından ne sudur ettiyse hepsi de ondandır ve varlığın içerisinde fiiliyatı tamamiyetle yaratan yine kimdir? Odur. 610’dan devam edeceğiz inşallah. Selamün aleyküm. Hakkınızı helal edin inşaallah. Destur.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Sünnet, Şeyh, Silsile, Vahdet, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı