Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 144-147. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 144-147. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 1 • 24/55

Mesnevî-i Şerîf 144-147. Beyitler Şerhi Hakkında

144-147. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Eren, padişahım dedi, odada kimse kalmasın. Yakını da uzaklaştır

Cariye, hasta, hasta olan cariyeyi iyileştirecek olan hekim geldi. Hekim cariyeyi normalde gördü, ondan sonra dedi ki padişaha ‘Ey padişahım, odada kimse kalmasın.’ Hekim, hasta ile baş başa kalacak. Hasta ile baş başa kalaraktan, onun hastalığını tespit edecek. Dehlizlere,

“Dehlizlerde kimse kulak vermesin, kimse dinlemesin de şu cariyecikten bir şeyler sorayım. Oda boşaltıldı. Hekimle hastadan başka kimsecik kalmadı. Hekim yumuşak yumuşak nerelisin sen diye sordu. Çünkü dedi her şehir halkının ilacı ayrıdır.”

Hekim hastayı tedavi edecek. Hastayı tedavi etmek için padişaha dedi ki bizi yalnız bırak. Bizi başbaşa bırak. Hiç kimse de kulak kabartmasın. Hiç kimse de benim hasta ile olan konuşacaklarımızı dinlemesin. Hani bu hikaye, Hz. Mevlana’nın deyimi ile bizim hikayemiz dediydi ya edep çıktı buradan. Edep ne? Bir mürşid ile bir mürid konuşurken, ona kulak kabartılmaz. O dinlenilmez. Bir müritle bir mürşit özel görüşüyorsa o yalnız bırakılır. O ne soruyordu, ne anlatıyordu diye dinlenilmez veya bir üstâda işte böyle sorular geliyorsa, sorular okunmaz, içine bakılmaz. Ne sordular, ne yazdılar diye merak edilmez. Dehlizlere kulak kabartılmaz. Dehlizlerde durup bir şeyler öğrenmeye çalışılmaz böyle. Edeptir bu. Bir kimse, bir mürit üstâdı ile konuşuyorsa ona yakın dahi durulmaz. Paldır küldür onun yanına gelinmez. Ne zaman o kardeşin işi bitti veya üstâd onu gördü, gelebilirsin dedi o kimse gelir. Müsaade dahi istenmez. Müsaade isteyince

ne diyecek, müsait değilim mi diyecek! Müsaade dahi istenmez. Bir üstâd bir dervişle görüşüyorsa, ikinci şahıs gelip müsait misin demez, görüşebilir miyiz demez. Edeple görebileceği bir yerde, uzaklıkta durur, dinlemez de.

işte padişah dedi ki hekim dedi ki padişaha, bizi yalnız bırak. Bizi başbaşa bırak. Hiç kimse de kulak kabartmasın. Bizi dinlemeye kalkmasın. Oda boşaltıldı. Hekimle hastadan başka kimsecik kalmadı ve dedi ki her şehrin hastalığı ayrı ayrıdır. Hastalıklar ayrıysa, şifası da ayrı ayrıdır. Her beden, her sufi bir şehir hükmündedir ve o şehir hükmündeki sufinin, her hastalığı ayrıdır. Birinin hastalığı öbürkünle aynı değildir. Birine vereceğiniz ilaç, öbürkü için aynı değildir. Birine verilecek olan esma, öbürkü için aynı değildir. O yüzden hepsinin tedavisi farklı, hepsinin ilacı farklı, hepsine verilecek olan sohbet, edilecek olan nazar farklıdır. Hekim diyor ki her şehrin hastalığı vardır. Bunu normalde zahire yormuyorum ben. Zahire yorarsak Bursa şehrinin hastalıkları kendine aittir. Burda sanayi var. Sanayi hastalıkları fazladır. Burda ticaret var, ticaret hastalıkları fazladır. Burda panik atak insan çoktur. Neden? Ticaret var. Depresif haller yaşayan insanlar çoktur. Neden? Ticaret ehli. Tarımla yaşayan insanlarda depresif haller göremezsiniz. Hayvancılık yapanlarda bu kadar fazla depresif haller göremezsiniz ama büyük şehirlerde ticaret yapan, sanatla uğraşan ne bileyim bir normalde kendince bir dükkan çalıştıran, pisişik depresif haller yaşar. işçi parası, maliyeydi, sigortaydı, vergilerdi, mal parası, çekti, ödenen, senetler, ödenmeyen sepetler… adamları, insanları, pisişik psikolojik hastalıklar haline getirir ama aynı hastalıkları tarımla iştigal eden başka bir yerde göremezsiniz ama bunu zahiren yormuyorum bunu ben. Bu nedir? Her sufinin hastalığı farklıdır. Siz onun hastalığını öğrenmekle bir şey elde edemezsiniz veya bir başkasına hastalığını sormakla bir şey elde edemezsiniz.

O yüzden adap nedir? Bir veli, bir üstâd, bir mürşit birisiyle konuşuyorsa, onu yalnız bırakmak gerekir. Onu dinlememek gerekir. Bu manada birisi de soru soruyorsa, onun sorularını bu noktada okumamak, incelememek, araştırmamak gerekir. Ben o yüzden sohbetlerden sonra buradaki soruları böyle yumar, katlar, atın derim. Kimisi adını soyadını yazar altına, tanıyım diye. Gayet normal, doğal bir şey. Bunu bir başkasının okuması, öğrenmesi dervişlik adabına erkanına uygun değildir. Allah bizi muhafaza eylesin. 148 de kaldık.

El Fatiha maassalavat.

https://www.youtube.com/watch?v=CPc-CAS2QsE Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Hekim, yumuşak yumuşak nerelisin sen diye sordu ; çünkü dedi her şehir halkının ilacı ayrıdır. O şehirde yakınlarından kimler var kime yakınsın, neye bağlısın? Elini nabzına koymuş, bir bir feleğin cefalarını sorup duruyordu.”

Şimdi, her şehrin şifası, derdi ayrıdır. Şehri böyle algılayabilirsiniz. Bursa şehri. Bursa şehrinin kendine göre dertleri vardır. Maddi manevi. Bursa, sanayi ve ticaret merkezi. Buranın dertleri vardır. Burada faiz çok olur, kandırma çok olur, aldatma çok olur, para çoktur. Paranın çok olduğu yerde şehvet çok olur. Paranın çok olduğu yerde makam çok olur, hırs çok olur, dünya çok olur ama gitse bir kimse bir köyde yaşamış olsa böyle olmaz. Hastalıkları ayrıdır. Dertleri ayrıdır. Onun şifası da ayrıdır. Bunu bir şehir olarak algılayın. Bir de bunu bir cemaat olarak algılayın. Her şehrin hastalığı ayrıdır. Her cemaatin de hastalığı ayrıdır. Bunu bir de birey olarak algılayın, şehri. Her birey bir şehirdir. Her bireyi bir şehir olarak algılarsanız, her bireyin hastalığı ayrıdır. Her bireyin devası da ayrıdır. işte o yüzden her birey bir mürşide gider. Bir mürşidin sohbetine oturur ve o sohbetten hastalığına şifa bulur ve her hastalık sahibi şöyle düşünür. Bu sohbeti bana yaptı, bunda beni kastetti. Bunda bana söyledi. Bunu, hastalığına tedavi olmak isteyen, tedavi maksatlı sohbeti üzerine alır. Kimisine ilaç ters tepki yapar. Diyeceksiniz ki ilaç ters tepki, ters tesir yapar mı? Yapar. Kime yapar? Hastalığından kurtulmak istemeyen de der ki gördün mü, bu lafı bana söyledi. Burda beni kastetti. Böyle şey mi olur. Nasıl sohbette benim bir meselemi

anlatır, nasıl sohbette beni kinayesine böyle konuşabilir. isim yok ama bu benim, böyle bir şey mi olur der. Duyar arkadaşlar bunları.

Ben şimdi, benim ne diyorlar ona twitter var. Twitter’da bir hadis yazıyorum, on gün sonra o hadisi bana yazdın diyor birisi veya birkaçı veya başkaları. Ya bir hadis paylaşmayacak mıyım ben orada, bir ayet paylaşmayacak mıyım, bir söz paylaşmayacak mıyım? Ama o kimse direkt kendi üzerine alır. Benim için söyledin onu. iyi, senin için söylediysem o hastalıktan kurtul o zaman. Yok, daha suizan eder, daha cepheleşmeye çalışır. O hastalıktan kurtulmaya niyeti yok onun. Hastalıktan kurtulacak olan kimse cepheleşmez, kabul eder. Bir doktora gitmişsin, doktora müracaat etmişsin, demişsin ki böyle bir rahatsızlığım var. Ben gittim dedim doktor şeker benim dedim tavan yaptı. Ne yapacağım? Ölçtü biçti. Dedi ki son iki ayın 239-240’da yürümüş. Herkesin şeker ayrı dedi. Seni de dedi 240 etkiliyor demek ki. Ne yapacağız dedim ben. Hemen hapa başlayacağız. Ben hap içmek istemiyorum dedim. O zaman dedi çok sıkı diyet yapacaksın. Her gün kontrol edeceğim, her gün dedi bana mesaj çekeceksin dedi. Şeyini, şekerini. Ben, ona her gün mesaj çekeceğim diye sıkı diyete başladım. Şimdi hem doktora gideceksin. Doktor hastalığını teşhis edecek. Sana tedavisini söyleyecek. Sen diyeceksin ki bunun bana kastı var.Tedaviyi uygulamayacaksın. Dedim doktora, hocam dedim ben disiplinli insanımdır. Ben dedim senin koyduğun çizgiye uyarım. Hemen başladı yazmaya. Unlu yasak, şekerli yasak. Asla dedi unlu mamül yemeyeceksin, asla dedi şekerli mamül yemeyeceksin. Günde bir tane meyve yiyeceksin yersen, bol bol su içeceksin. Orucu bırakacaksın. Sinirlenmeyeceksin, üzülmeyeceksin, kızmıycaksın. Olur dedim. Bu dedim yeme-içme olur yalnız bu dedim mümkün değil bende. E dedi hiç olmazsa yemeye içmeye dikkat et. iyi, yemeye içmeye dikkat edelim dedim. Ben bu şeker Allah’ın izniyle dedim ben diyetle dedim onu hallederim. Allah’ın izniyle dedim. Tamam. Cenab ı Hak denk getirdi. Bir de çay yaptık. Ay ne iyi dedim. iyi dedik, yine sabahları 175, 180, 185 gidiyor yine açlık şekeri. Ama 200’ün üstünde değil. Allah’ım şifa versin herkese.

Şimdi hem doktora gideceksin, hem diyeceksin ki ben rahatsızım. Bir kimse o yüzden mürit olur bir mürşide. Bir kimsenin bir tekkeyye, bir tarikata, bir mürşide bağlanmasının sebebi budur. Bende manevi hastalıklar var. Ben buraya, bu manevi hastalıklardan birinci derecede kurtulmaya geldim. ikinci derecede ben Allah’a vuslat yolunda yürümeye geldim. Üçüncü derecede ben Allah’a vuslat olmak ümidiyle buradayım. Bu yolun, bu yolun istikameti budur. Niye geldin? Hepimiz hastayız biz. Ben dahil. Biz hastalıklarımızdan kurtulmaya geldik buraya. Ben dahilim buna, ben de buradayım hastalıklarından kurtulmak için. Zannetmeyin ki bende hastalık

yok, zannetmeyin ki bana hastalık bulaşmıyor. Ben de bu dünyada yaşıyorum. Ben de bu dünyanın içindeyim. Ben de sizin gibi sabahleyin işe gidiyorum. Ben de sizin gibi ne yaşanacaksa yaşıyorum gün içerisinde. Bende de eş var bende de çocuk var. Bizimkiler kapının arkasında süpürge değil. Biz de ben de sizin gibi yiyorum, içiyorum.Bu bölgede bu şehirde ne bir hastalık varsa, bana da bulaşıyor. Kim değil ki? O zaman hep beraber biz bu tekkede, maddi manevi hastalıklarımıza şifa için buradayız.

işte Hz. Mevlana diyor ki her şehrin hastalığı ayrıdır. Burada hepimizin hastalığı ayrıdır. Kimimizde kibir vardır, kimimiz de gösteriş vardır, kimimizde makam sevdası vardır, kimimizde mevki sevdası vardır, kimimizde de mal sevgisi vardır, kimimizde çocuk sevgisi, kimimizde eş sevgisi vardır, kimimizde normalde büyüklenme vardır. Kimimiz malım deyip dört elle sarılmışşızdır. Kimmimiz param deyip dört elle sarılmışızdır. Hepimizde vardır. Kimimiz deriz ki aman ya tekkeye gidersek bizim paramızı yerler. Aman gitme oraya demişlerdir size de. Aman gitme, sağlığını kaybedersin, paranı kaybedersin, aman gitme makamını kaybedersin, aman gitme o adam sizin paranızı yer… Demişlerdir hep. Derler,derler! O arabaya o nerden biniyor.Tabi! O evleri nereden yaptı. Derler! Hepinize söylerler. istanbul’da birisi dayanamadı. Attıydı orta yere. Dedi ya iste bu gece de dedi, bitsin dedi. Dedim ona ya ne isteyeceğim? Dedi. Her gece buraya gelirken dedi ailem diyor ki dedi o hoca sizden para isteyecek. Dedi, ya üç yıldan beri geliyorum dedi hiç istemedin dedi. Dedim ömür boyu istemiyeceğim, merak etme. Dedim bu yaşa kadar ben istemedim hiç, bu yaştan sonra hiç istemem artık dedim ama dinlemez! Hatta Bursa’daki bazen arkadaşlara örnek veriyorum. Dedim ki diyorum bir derste, arkadaşlar eğer sizden kendi nefsim için bir şey istersem vermeyin. Verirseniz de hakkım helal değil dedim. Bunu tekrar söylüyorum. Bir gün yanılır, yenilir, sizden ekmek parası dahi istersem vermeyin. Aç kaldım, naçar kaldım, susuz kaldım, yemeksiz kaldım, ekmeksiz kaldım der de sizden bir şey istersem, vallaha vermeyin billaha vermeyin.Vermeyin! Yeminle söylüyorum vermeyin. Kendi nefsim için. Bu bütün dergaha bu sözüm. internetten dinliyor herkes. Bütün dergaha! Mustafa Özbağ bir gün yanılır, yenilir sizden bir kuruş isterse, vallaha vermeyin, billaha vermeyin ve sizden bir kuruş istersem, dilim bir sefer deyil binbir sever kopsun. Sizden bir sefer, bir sefer istersem, bu dilim, bu dilim mahşerde onsekiz arşın değil, binsekizyüz arşın büyüsün, taşıyamayayım ben onu. Bir sefer istersem, bir sefer! Bakın bir sefer diyorum! Bir tane ekmek, bir tane, bir lokma ekmek, bir yudum su, bir tane zeytin istersem dilim bir sefer değil, binbir sefer kopsun. Allah istetmesin inşallah. Cenab-ı Hak, kendisinden başkasına çevirmesin inşallah. Cenab -ı

Hak kendisinden başkasından istetmesin inşallah. Ama şehir hastalığı ya! O şehirde para pul çoksa, herkes ona sevdalanır. Mal mülk çoksa, herkes ona sevdalanır. O şehirde ticaret çoksa, şehvet de çoktur. Herkes ona doğru hastalanır. Allah muhafaza eylesin.

işte Hz. Mevlana diyor ki her şehrin hastalığı farklıdır. Sen hangi şehirdensin? Her nefsin hastalığı farklıdır. Her nefis farklıdır. Her nefsin ilacı da farklıdır. Nasıl her hastalığın ilacı farklıysa. Öyle değil mi Sefa, eczacısın sen değil mi? Eczacılık değil mi meslek? Gözlükçü, sün. Her gözün numarası aynı mı? Değil. Adam gözüm görmüyor diyor. Kimisi yakın; kimisi uzak. Benim yakın da gidik uzakta gidik. Şimdi normalde her gözün numarası aynı mı? Değil .Sen sokaktaki gözlükçüden alırsan, o sana bir takıyor, görüyor musun? Görüyor. Gördün mü, gördün. Hangisi görüyor, hangisi görmüyor bilmiyor. Gideceksin göz doktoruna. Baktırıyor, kapatıyor bir tanesini. Oradan da benim birisi az görüyor, birisi çok görüyor. Yani az çok dediğim, yüzde yirmibeş fark var. Benim sol, daha az görüyor galiba. Öyle miydi? Değil mi, sol daha az görüyor. Enteresan. Halbu ki, sağ daha az görmesi lazım. Ben de sol daha az görüyor. Neden sağ daha az görmesi lazım biliyor musun? Beyne giden arkadaki damarlardan sağ taraftaki daha fazla tıkalı. Halbu ki o gözün daha az görmesi lazım. Bende tersine ya her şey. Benim sol az görüyor, tersine ama bakın aynı gözlüğü kullanamıyorsun. Onun derecesi farklı. Aynı hastalıklarda farklı. Her nefisteki hastalık da farklı.

işte hekim diyor ki cariyeye hangi şehirde yaşadın. Her şehrin hastalığı ayrıdır. Her nefsin hastalığı ayrıdır, anlat. Hangi şehirden geldiğini, ne iş yaptığını. Şimdi sufi gelir. Sorarım ben şimdi. Sen, ne, hangi mahallede oturuyorsun?. Filanca. Ne iş yapıyorsun sen? Şu işi yapıyorum. O kendisi de der ki sorguluyor beni. Sorgulamam! Adamın yaptığı işe göre hastalığı farklıdır çünkü. Adamın yaşadığı ortama göre hastalığı farklıdır. Devam ediyor;

“ Elini nabzına koymuş, bir bir feleğin cefalarını sorup duruyordu.”

Ama ondan önce o kişiye: ‘O şehirde yakınlarından kimler var, kime yakınsın, neye bağlısın?’ Sen nefis olarak kime yakınsın. Bana arkadaşını söyle, senin dinini söyleyeyim. Hz. Ebubekir efendimizin sözü. Sen kime yakınsın. Senin en yakın arkadaşın kim? Senin dostum dediğin kim? Sen yarın mahşere, huzurullaha çıktığında kim benim dostum demek isterdin? Yarabbi, benim en kıymetli arkadaşım bu. Benim en çok sevdiğim bu. Kimi demek isterdin? Allah’ın huzuruna çıkarken, kimle kol kola çıkmak isterdiniz. Huzurullahta, mahşerde kiminle halk olmak isterdiniz? Hani diyor ya hadis-i şerifte, kişi sevdiği iledir. Kim sevdiğin?Kimle mahşerde beraber olmak isterdin. Kimin yanında olmak isterdin mahşerde? Şimdi normalde dünyayı seven der ki Koç benim arkadaşımdır. Kim? Vehbi Koç, veya ki

işte, Mustafa Koç! Aaaa, ne büyük adamsın ya! Kim? Sabancı benim dostumdur ya, kahve içeriz beraber. Muhteşemsin ya! Bursa’nın zengini kim? X kimse. Adam iş görecek ya, filanca benim dostumdur ya. Harika! Dünyevi de iş tamam. Mal alacan, soruyor. Ya kimlerden alışveriş ediyorsun sen? Mal alacan. Sen de diyorsun ki kim iyi tüccarsa, onun ismini veriyorsun. Kim zenginse onun ismini veriyorsun. Diyorum ki ya filanca arkadaşım olur, dostum olur, yer içeriz biz onunla. Harika, kendini kabul ettireceksin orada. Eyvallah, veya adam der ya, benim savcı arkadaşım var. Aaa, ne kadar güzel ya! Yani kabul edeceğiz onun dediğini veya da filanca vali benim arkadaşım. Harika ya, tamam. Vali senin arkadaşınsa bütün kapılar açıldı sana. Bu dünyada.

Hekim soruyor. Kim senin yakının. Bana arkadaşını söyle, senin dinini söyleyeyim bana sevdiğin kimseyi söyle, senin ahlakını söyleyeyim. Kim senin dostun? De bana dostunu. Geçen gün the end dedim ya, kafa yapıyorlar benimle. Mail çekmiş birisi the end diye bana. Kızacağımı zannediyor. Evet, bu akşam vefat ettin, öldün, the end oldu. Ne üzerine öleceksin? Allah sondan başa doğru bakar. Bakın kuluma nereye gitmiş, tekkeye gitmiş. Ne yapmış orada? Sema izlemiş, Allah’ın zikretmiş. Sondan başa bakıyor ya, eğer kulun en son hali iyi amellerle ise Cenab -ı Hak der ki, Cenab-ı Hak der ki mahşere bıraktım onun hesabını. Sondan başa bakıyor. Baştan sona bakmıyor. Bu akşam namaz kıldı, hasbelkader bu gece ilk defa namaz kıldı o kimse. Sdan başa bakıyor.Ya bir gün önce kılmadıydı! Bugün kıldı ya! Öyle bir Allah! Normal muhasebecilerin muhasebesi gibi muhasebe tutmuyor. Sondan başa bakıyor.

Kaldın, kim senin dostun? Kim gelecek cenazene? Kim indirecek mezara? Kim en kıymetli dostun? Seni kim indirecek mezara? izmir’e cenazeye gittik. Hacı Mehmet burada. Akrabalardan birisinin babası vefat etti, adamın cenazesini indirecek olan kimse yok aşağıya. Hatırladın mı Hacı Mehmet? Cenazeyi kabre koyacak kimse yok. Hacı Mehmet’e dedim. Hacı Mehmet, in kabrin içine. Hacı Mehmet indi. Hatırlamıyorum ben indim mi, inmedim mi bilmiyorum. Hacı Mehmet indi yalnız.Hacı Mehmet’e dedim Hacı Mehmet in sen. Kabre indi. Birisi daha indi herhalde değil mi? Kim indiydi, öyle mi herhalde. Bilmiyorum, şimdi tam hatırlamıyorum. Hacı Mehmet’in indiğini biliyorum yalnız. Kendi kendime o gün onu düşündüm. O gün bakın. Taa yıllar geçti üstünden. Dedim ki ya arkandan seni mezara, kabre indirecek bir adam dahi yok. Akrabaların hepsi de görüntüde akraba. Herkes bakıyor. Oğlu dahil buna, oğlu dahil, damadı dahil adamın, kardeşi dahil, kardeşinin çocukları dahil. Yeğenler, kuzenler dahil!

Dostun kim, kim arkadaşın? Kiminle haşr olmak istiyorsun? Mahşerde, kimle beraber olmak istiyorsun? Yanında kim olsun isterdin? Bu dünyada da onun yanında ol. işte diyor ki Hz. Mevlana, hekim dedi ki diyor yakınların kim, kimlerle arkadaşsın, kimlerle akrabasın, kimlerle dostsun, kimlerle yemek yedin, kimlerle su içtin, kimlerle yolculuk yaptın, hangi sofrada oturdun? ‘Elini nabzını koymuş, bir bir feleğin cefalarını sorup duruyordu.’ Soruyor ki ona öyle ona göre şifa verecek. Allah bizi onlardan eylesin. 150. beyitte kaldık.

El Fatiha maassalavat.

https://www.youtube.com/watch?v=Ivl7LNd_NoY&t=3s Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Birisinin ayağına diken battımı, ayağını diziniin üstüne kor. İğnenin ucu ile dikenin ucunu arar. Bulamazsa dikenin battığı yeri dudaklarıyla ıslatır.”

Bir kimsenin bir yerine bir şey batar, bir yerine bir şey batınca canı acır onun. Canı acıyınca o canını acıtan o şeyi çıkarmaya çalışır. Onu çıkarmaya çalışmak için başka bir acıya daha dayanmak zorundadır. O acı, ancak başka bir acıyla tedavi olur. O acıyla tedavi edemezse, dudaklarıyla tedavi eder o kimse onu. Diliyle tedavi eder. O iğnenin, o dikenin battığı yeri dudaklarıyla, diliyle ıslatıp, o dikeni yumuşatması gerekir. O dikeni siz yumuşatamazsanız, çıkaramazsınız çünkü. Ehil olmayan insanlar, dikeni iğne ile çıkarmaya çalışırlar. Ona ilk defa daha diken batmıştır. Ona ilk defa daha diken battığından, o dikeni ya daha sert bir dikenle ya da iğne ile çıkaracağım diye uğraşır. Uğraşırken daha da canı yanar onun. Hekimi ise diken battığı yeri öper. Hekim ise dikenin battığı yeri diliyle ıslatır, nemlendirir onu, yumuşatır.

Birisi sizin bağrınıza bir hançer vurur. Hançeri, hançerle çıkarmaya kalkarsanız yüreğinizi parçalarsınız, ciğerinizi parçalarsınız. O cahil insanların işidir. Siz hançer yarasını dilinizde tedavi edersiniz, yalarsınız. Siz diken gönlünüze battı mı onu iğne ile çıkarmaya kalkarsanız, gönlünüzü bir daha incitirsiniz. Gönül kıran kimsenin, gönlünü kıraraktan gönül tamir olmaz. O bir acı daha getirir. Gönül kırana, dudak gerektir. Gönül kırana, dil gerektir. O sizi incittiyse, siz onu dudaklarınızla yumuşatırsınız. O size bir diken batırdıysa, siz onu dilinizle yumuşatır öylesine çıkarırsınız. O zaman

o hasar vermez size. Eğer dikeni iğne ile çıkaracağım derseniz, yarayı azdırırsınız. Dikeni iğne ile çıkaracağım derseniz, zarını yırtarsınız. Dikeni dikenle çıkarmazlar. Sufiler, dikeni öperler. Sufiler, hançeri öperler. Hançer yarasını yalarlar. O insanı olgunlaştırır. O insanı kemale erdirir. Yoksa dikenden intikam alacağım derken, kendi yüreğinizden intikam alır, kendi yüreğinizi kanatırsınız. Allah bizi onlardan eylemesin.

El- Fatiha maassalavat.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı