1. Şeriat Kapısı 2. Tarikat Kapısı 3. Marifet Kapısı 4. Hakikat Kapısı 1. ŞERIAT KAPISI: 1. İman etmek 2. İlim öğrenmek 3. İbadet etmek 4. Helal kazanmak ve haramdan uzaklaşmak 5. Nikah yapmak 6. Çevreye zarar vermemek 7. Peygamber(s.a.v.) Hz.nin. emirlerine uymak 8. Şefkatli olmak 9. Temiz olmak 10. Yaramaz, sakıncalı işlerden uzak durmak 6 | 2. TARIKAT KAPISI 1. Tövbe etmek 2. Mürşidin terbiyesine, öğütlerine uymak 3. Temiz Giyinmek 4. İyilik yolunda savaşmak, mücadele etmek, 5. Hizmet Etmek ( Hizmet etmeyi sevmek.
Hizmet almayı değil hizmet etmeyi sevmek.) 6. Haksızlıktan korkmak 7. Ümitsizliğe düşmemek. 8. İbret almak (yani ders almak, nasihat almak) 9. Nasihat sahibi olmak. 10. İnsanın kendi özünü aciz görmesi 3. MARIFET KAPISI: 1. Edepli olmak. 2. Bencillikten, kinden garezden uzak durmak 3. İsteklerden kendini korumak, muhafaza etmek. (Çok aşırı isteklerden kurtulmak) 4. Sabır ve kanaat sahibi olmak. 5. Haya, utanma sahibi olmak. 6. Cömert olmak. 7. İlim erbabı olmak, ilme sahip olmak. 8. Hoşgörü sahibi olmak 9.
Özünü bilmek 10. Kendini bilmek 4. HAKIKAT KAPI | 7 1. Toprak gibi olmak, tevazu sahibi olmak, kimsenin ayıbını görmemek 2. Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek 3. Allah’ın her yarattığını sevmek 4. Tüm insanları bir görmek, 5. İnsanları birliğe yönelmek ve yöneltmek 6. Sır sahibi olmak 7. Manayı Bilmek 8. Manevi Yolculuk İlahi olarak o kimsenin uruc edip vahdete ulaşması, birliğe ulaşması 8 | Önsöz Bu eser, sohbetlerde ele alınan Yesevî geleneğinin Anadolu’daki akışına yaslanır; Mesnevî’nin şerhinde de görüldüğü gibi “dört kapı kırk makam”, yukarı Mezopotamya tasavvufunun vazgeçilmez ana düsturlarındandır.
Seyr-ü sülûkun bu metinlerdeki ana omurgası, kadim bir irfan haritasını izler: Dört Kapı Kırk Makam—Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat. Bu dört kapı, her biri on makamla açılır; okur, kapı eşiğinde durup içeri adım attıkça hem kalbî hem amelî bir olgunlaşmaya davet edildiğini görür. Merkezde nefis terbiyesi vardır. Nefis, “demir ve taştan çakmak; günah dürtüsü ise onun kıvılcımı” benzetmesiyle anlatılır; kıvılcım suyla söner ama çakmak yerinde durur—imtihan sürer. Bu yüzden Efendimizin “göz açıp kapayıncaya kadar dahi beni nefsimin eline bırakma” duasını, yolun her durağında kendimize hatırlatırız.
Okurdan dileğimiz; her bölümün sonunda kendine bakmasıdır. Çünkü bu kitap ve mürşid-i kâmil, nihayetinde bir aynadır: Kimi satırda nasihat, kimi satırda teselli, kimi satırda da “yola devam” çağrısı bulacaksınız. Bu yüzden asıl söyleyişi koruyup yalnızca imlâ, noktalama ve paragraf düzeni yaptık; akışı bozmadan, cümlelerin anlamına müdahale etmeden bir “baskı kıvamı”na taşıdık. Bu kitap, yıllara yayılan sohbetlerin bir araya getirilmiş hâlidir. Amacımız; sözün sıcaklığını kaybetmeden, dervişlik yolunda yürümeye niyet edenlerin elinde düzenli bir metne dönüşmesini sağlamak ve bir hafıza oluşturmaktır.
1- ŞERIAT KAPISI Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Eftali zikir falemenne hu Lailaheillallah Lailaheillallah Lailaheillallah Hak Muhammeden Resulullah Cemiil Enbiyayı Velmurselin Velhamdülillahi Rabbilâlemin Allah gecenize hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü, ömrünüzü, ayınızı, yılınızı her şeyinizi hayırlı eylesin inşallah. Rabbim nefeslerinizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak cümlemizi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin.
Hakkı hak bilip hak yolunda yürüyenler den ve son nefesine kadar hak için mücadele edenlerden eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden batılı yenmek için yeryüzünden yerle yeksan etmek için cihad eden kullarından eylesin. Allah amin diyen dillerinizi ebedi cehennemden azad eylesin inşallah. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Sorulara bir zaman ayıralım inşallah…İnşallah biz mesnevi okumasına devam edelim kaldığımız yerden Ne yaptırdıydı Rum kayseri?
Hz. Ömer efendimizin radıyallahu anh hazretlerinin yanına geldiydi. Hz. Ömer efendimiz de ona nasihat etmeye başlamıştı. Önce korkma dedi. Korkma dedikten sonra devam etti: “Ondan sonra en güzel bir yoldaş olan Allah’ın tertemiz sıfatlarına dair ince bahislere daldı.” Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri aynı zamanda bir mürşidi kamili temsil ediyor. Ondan sonra ne yaptı Rum kayserine? Önce korkma dedi, onu sakinleştirdi, onun gönlünü bir feraha kavuşturdu, ondan sonra bakın en güzel yoldaş kimmiş?
Allah’mış(c.c.) ve Allah’ı tanıtmaya başladı. Ne yaptı? Onun sıfatlarına dair ince bahislere daldı. Hadis-i şerif: ‘Allah’ın yarattıkları hakkında düşününüz fakat Allah’ın zatı hakkında düşünmeyiniz. Gerçekten siz buna hiç güç yetiremez siniz.’ Yani demek ki Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının üzerinde ne yaptı? Ona anlatmaya başladı. Allah’ın sıfatlarının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah’ın sıfatlarının başlangıcı ve sonu yoktur ve başlangıcı ve sonu olmayan bir Allah’ın yarattıklarının da başlangıcı vardır, sonu yoktur.
Yaradılışın başlangıcı vardır, sonu yoktur. Cenab-ı Hak hep yaratmaya devam eder ama evvelinde Allah kendi zatında yaratıcı mıydı? Evet ve Cenab-ı Hakk’ın sonsuz sıfatları vardır ama bu sonsuz sıfatlarının içerisinde Rabbimin bir de özel, hususi, tabiri caizse ana sıfatları diyeceğimiz sıfatları vardır ve Allah sıfatlarıyla tanınır. Bakın Allah sıfatlarıyla tanınır. O yüzden zatını tefekkür etmek yasaklanmıştır ama sıfatları ile tanınır mı? El-cevap evet ve Cenab-ı Hak bütün her şeyi bilen olduğu için sıfatlarının da tecelliyatlarının tam manası ile ne olduğunu yine kendisi bilir.
Biz hangi sıfatının ne manaya geldiğini tahmin edebiliriz ama şu manaya gelir diyemeyiz. O yüzden Cenab-ı Hakk’ın Bir zati sıfatları vardır. Bunu imamlar, akaid imamları tasnif etmişler. Bir de nedir? Subuti sıfatları vardır. Bu sıfatları biz hadi ana sıfatlar diyelim, ana hat gibi. Bu zati sıfatlar da vücut sıfatı vardır, kıdem sıfatı vardır. Vücut sıfatı nedir? Allah vardır. Kendi vücuduyla mukimdir. Bu vücudunun zıttı yoktur, bak vücudunun zıttı yoktur. Vücudunun eşi yoktur. Vücudunun benzeri yoktur.
O yüzden vücut ismi şerifi, sıfatı Cenab-ı Hakka aittir. Hiçbir varlığın onun vücudunun içerisinde var olarak görülmesi dahi mümkün değildir. Öbürkü nedir? Kıdem ismî şerefidir. Kıdem sıfatıdır ve o nedir? Başlangıcı ve sonu yoktur. Başlangıcı ve sonu olmayan bir tek Allah’tır. Yaratılmış olanların hepsinin de başlangıcı ve sonu vardır. Bir sonla karşılaşırlar ve aynı zamanda Beka ismî şerifi de bu kıdem ismi şerifi iledir yani sonu yoktur dedim ya varlığının sonu yoktur Cenab-ı.
Hakkın. Bu direk, tabiri caizse zati sıfatlarıdır bunlar ve aynı zamanda Allah sonradan hiçbir şeye benzemez. Allah hiç bir şeye benzemeyendir. Bu da ‘Muhalefetün li’l Havadis’ sıfatıdır. Allah ne yarattıklarına benzer ne de sonradan başka bir şeye benzer. Başlangıçta hiçbir şeye benzemediği gibi başlangıçta, varlığın başlangıcında hiçbir şeye benzemedi gibi herhangi bir yaratmış olduğu varlığın sonunda da bir şeye benzemeyecektir. Allah hiçbir şeye benzemez. Yaratmış olduğu varlıkların içerisindeki herhangi bir varlığa da benzemez.
Öbürküsü ne beşincisi? Vahdaniyettir. Allah kendi zatında ve sıfatlarında tektir. Vahdet tek demek, birleşmiş demek. O yüzden bütün fiillerinde de Allah tektir. Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Allah’tan başka da sıfat ve fiillerinde herhangi bir eşi benzeri yoktur.‘Kıyame bi-nefsihi’ vardır. O da altıncı zati sıfatıdır. Varlığı Cenab-ı Hakkın kendiliğindendir. Allah kendi kendini var etti diyemeyiz. Allah kendiliğinden başlangıçsız vardı. Bakın başlangıçsız vardı. Allah sonradan oluşmuş bir şey değildir veyahut da şimdi son zamanlarda böyle şeyler söylüyorlar, hani Allah kendi kendini mi yarattı!
Canım kardeşim Allah var zaten. Neden kendi kendini yaratsın? Hani böyle kimyasal bir oluşum gibi düşünüyorlar, bir tane nüve gibi bir şey, hücre gibi bir şey, ondan sonra büyüdü. Böyle değil. Allah zaten vardı. Bütün esma ve sıfatlarıyla her şeyiyle vardı. Yaratılan hiçbir şey olmadığı için bilinmiyordu. Yaratılan hiçbir şey yoktu. O yüzden bilinmiyordu. Yaratmaya başlayınca bilinirliği de başladı. Öbürkü ne? Öbür ana hat diyeceğimiz, subutî sıfatlar. Varlığı zorunlu olan ve olgunluğu ifade eden sıfatlardır.
Bunlar işte hani Allah diridir, Allah idare edendir. Allah kuvvetlidir, kuvveti elinde tutandır gibi… Bunlarda da ana sıfatlardan birisi nedir? Allah’ın ‘Hayat’ ismî şerifidir. Allah her daim diridir, canlıdır. Her daim. Allah diridir, istediğini diriltir, Allah istediğini de öldürür ama Allah ölmez. Öbürkü de nedir? ‘İlim’ ismî şerefidir, subutî sıfatlardan. O da nedir? Allah her şeyi bilendir. Varlığın evvelini de bilir, ortasını da bilir, ahirini de bilir, sonunu da bilir. Allah yarattığı her şeyi bilir.
Allah’ın bu bilgisi sonradan da oluşmaz. Bunu böyle söylüyorum çünkü yine bir ilahiyat profesörü televizyonda söylüyordu, Allah kaderi bilmez diyordu hâşâ! Ne o, hadisleri inkâr eden bir İstanbul İlahiyat fakültesinde bir şey var, Abdulaziz Bayındır. Yani canlı yayında çekmişler, videodan izlemiştim. Allah kaderi bilmez diyor, hâşâ. Burdan geri dönmedi ise küfür ehli. Burdan geri döndüyse ne ala. Allah kaderi bilmez diyor, yarını bilmez Allah diyor! Bunların ismini söylemiyordum önceden, artık isim söylüyorum yani halk tanısın, insanlar tanısın bunları.
İlahiyat profesörü diye başına taç ediyor insanlar. Allah’ın bilmediği hiçbir şey yoktur. Allah ilmiyle her şeyi bilendir ve ilmiyle her şeyi kuşatandır. Allah’ın bilmediği zerre miktarında bir şey dahi yoktur. Nokta dahi bir şey yoktur. Birisi Allah bunun böyle olacağını bilmiyordu derse küfür ehlidir, tecdid- i iman, tecdid-i nikâh gereklidir, tövbe etmesi gerekir. Nikahı da düşmüş olur evli ise muhakkak bir daha yeniden nikahını tazelemesi gerekir. Neden? Allah her şeyi bilir. Bizim bilmediğimiz kaderi de bilir, bizim bilmediğimiz ilm-ü ledünü de bilir, bizim bilmediğimiz levh-i mahfuzu da bilir, bizim bilmediğimiz levh-i mahfuzda yazılmayanı da bilir.
Yani levhi mahfuza, bütün bildiklerini oraya yazmadı, bizim bilmediğimiz levh-ü mahfuzun öncesinde kalan ilmi de bilir. O zaman Allah bilicidir. Biz bilmeyiz. Biz yarın ne olacağını bilmeyiz, Allah bilir. Yüz yıl sonra ne olacağını Allah bilir, biz bilmeyiz. Bin yıl sonra ne olacağını Allah bilir, biz bilmeyiz. Allah için böyle bir bilmeme söz konusu değildir. O yüzden kendisine ilahiyat profesörlüğü makamı verilmiş olanların söylediklerine itibar etmeyin. Böyle bir şey yok. Allah muhafaza eylesin.
Semî’ işitmek demektir ama Allah nasıl işitir? Allah’ın işiticiliğinin tecelliyatı nasıldır biz bilmeyiz ama Allah her şeyi işitir mi? Evet. Allah’ın işitmediği hiç bir şey yoktur. Allah ‘Basîr’, basar görendir. Allah’ın görmediği hiçbir şey yoktur. Hani ayet-i kerimede böyle tarif eder ya, gecenin yarısında, karanlığın içerisinde karıncanın ayak seslerini de Allah işitir der. Allah çünkü ‘Semi’ işitir ve Allah gecenin karanlığında o küçücük karıncayı da görür. Allah’ın görmediği hiç bir şey yoktur.
Allah’ın işitmediği hiç bir şey yoktur. Beşinci subuti sıfatı ‘İdare’dir. İrade nedir? Dilemektir. Bir şeyi, iradesini onun üzerine koymak, onu dilediğince güç kuvvet onun üzerinde tesis etmek. En büyük dileyici Allah’tır. Allah kendi dileyiciliğini kullarının önünde tutar. Kullarının yarattıklarının önünde tutar Allah kendi dileyiciliğini. O yüzden ayet-i kerimede der ki ‘Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.’ Allah’ın dilemesi senin dilemenden öndedir. Allah en yüce dileyicidir ve Allah’ın dilemesinin üzerinde bir dileme yoktur ancak Allah diler!
Ancak Allah diler. İşte Ömer radıyallahu anh hazretleri böylece o kayzere, Allah’ın zati ve subuti sıfatlarını anlattı. Tabiri caizse o kayzere Allah’ı anlattı. Ona Allah’ı tebliğ etti. Ona Allah’ı söyledi ona. En büyük tebliğ de budur. Bir kimseye Allah’ı anlatmaktır. İşte Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri de o kayzere, o Rum sefirine Allah’ı tebliğ etti, onu anlattı: “Elçiye makam nedir? Hal neye derler? Anlasın bilsin diye Allah’ın abdallara gönderdiği lütuf ve ihsanları nakletti.” Bakın yol bellidir.
Sonra Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri Allah’ın abdal dediği veli kullarıdır. Türkçede Veli kulların adı abdaldır. Bildiğimiz aptallardan değil veya da küçümsemek için söylemiyorum Anadolu’da saz çalıp keman çalıp türkü söyleyenlere de abdal denir, bu öyle değil. Allah’ın veli kulları ebdal olarak geçer, ‘e’ ile. Kütüb-ü Sitte’de bununla alakalı hadisi şerifleri bulmanız mümkündür. Ayet-i kerimede: ‘Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar mahzun ve mahcup olmayacaklardır. Onlara dünyada da ahirette de iyilikler vardır’ dediği, ayeti kerimenin tecelliyatı.
Demek ki Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri ona Allah anlattıktan sonra o kimseye sûfiliği anlattı. O kimseye ne dedi? Hal neye derler, makam nedir, onu anlattı. O zaman biz Ahmet Yesevi’nin, Hace Ahmet Yesevi’nin yolundan giden sufiler olarak çünkü Anadolu’daki sufi yapılanması Hoca Ahmet Yesevi’ ye dayanır. Türklerdeki sufi yapılanması Hoca Ahmet Yesevi’ye dayanır. Anadolu’daki öz sufi öğretisi, Hoca Ahmet Yesevi’den gelmedir. Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundadır Hacı Bektaşi Veliler, Hz. Mevlana’lar, Yunuslar, Hacı Bayramlar, Üftadeler, Eşrefoğlu Rumiler…
Bunların hepsi de Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundan olanlardır. Zaten ne zaman ki bu ülke insanlarını Yunus’tan, Hacı Bektaş’tan, Hz Mevlana’dan, Üftade’den, Eşrefoğlu Rumi’den, Niyazi Mısrî’den kopardılar, ülke, Anadolu Müslümanları dağıldılar. Bunları koparanları Allah bildiği gibi eylesin. Çünkü bu ülkeye fitne tohumunu eken, bunlar bu ülkeye dinsizlik tohumunu eken, bunlar bu ülke gençlerini değişik radikal akımlara, MOSSAD’ın kucağına, CIA’nın kucağına iten bunlar. Bunlar CIA’le, MOSSAD’la, KGB’yle, İngiliz derin devleti ile ortak iş yapıp bu ülke topraklarında saf, tertemiz İslam’ı, saf tertemiz İslamca yaşamayı kirleten insanlar.
Gençleri zehirlediler. Ben yaşta ve benden büyük olanları zehirlediler. Benden sonrakileri de zehirlediler. Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı, Üftade’yi, Hacı Bayram’ı bilmeyen, bunları okumayan Kevserî’yi bilmeyen, bunları okumayan, Gazali’yi bilmeyen, bunları okumayan, Arabî’yi bilmeyen, bunları okumayan, Ebû Hanefi’yi bilmeyen, İmam Muhammed’i bilmeyen, Serahsî’yi bilmeyen, bunları okumayan, Buharî’yi bilmeyen, bunları okumayan ne yazık ki bir İslam gençliği düşünün. İçi boş, kafası boş, fikri boş!
Nerde hadis inkârcısı var, nerde Mason Abduh’un talebeleri var, nerde ipe sapa gelmez hadis ve ayet inkârcısı, mezhep inkârcıları var, onları bizim içimize kattılar. Biz çocuklarımız dindar olsun diye imam hatibe gönderdik, imam hatipten mezhep inkârcısı çıktı. İmam hatipten ilahiyata gönderdik, ilahiyatta hadis inkârcısı çıktı. O ilahiyattan mezun olanı camiye müftü olarak koyduk, müftü hepsinin de inkârcısı oldu. Kendi diyanetini, kendi eserlerini bilmez hale geldi. Bir kısmımız bilmem hangi efendiye intisab etti, Kur’an’ı sünneti bıraktı onun yazdığı kitapları okudu.
Bir kısmımız bilmem hangi kitabı yazan bilmem hangi alime tabi oldu, yine ayet hadis okumadı. Yine Yunus’tan bihaber, Mevlana’dan bihaber, Hacı Bektaş’tan bihaber, bu toprakların içerisinde büyümüş, bu toprakları, İslam’ı, sevgi ile yoğurmuş, o insanları bize terk ettirdiler ve bizim insanımız Nıckelsen’dan Mevlana’yı öğrenmeye çalıştı Nıckelsen’dan Arabi’yi öğrenmeye çalıştı ama hızla Hasan Bennan’ın kitapları çevrildi Türkçe’ye. Hızla Seyyid Kutub’un kitapları çevrildi Türkçeye.
Hızla Mevdudi’nin kitapları çevrildi Türkçeye. Hızla Mason Abduh’un kitapları çevrildi Türkçeye. Hızla Mason Abduh’un talebelerinin risaleleri Türkçe’ye çevrilip Türkiye’de dağıtıldı bedava, gazeteler dağıttı. Belli cemaatler, belli topluluklar, siyasi topluluklar dağıttı ve bu insanlar Müslüman! Müslüman, hadis inkârcısı! Müslüman, mezhep inkârcısı! Müslüman, sufi inkârcısı. Müslüman, Hz. Mevlana’yı küfürle yaftalayan! Müslüman, İbni Arabi’yi küfürle yaftalayan! Müslüman, sûfileri komple kâfir hükmüne koyan Müslüman tipleri oluştu.
Bu tipler oluştu. Evet! Var şimdi. Bir zikir halakası koyuyorum ben twittera, adam yazıyor, dayı bu hangi dinde var diyor, alay edercesine söylüyor. Evet, ben cesaretle, inatla, ben onları paylaşıyorum. Tabiri caizse milletin gözüne sokarcasına. Hakaretin bini bir para. Yüzün üstünde dava var bana hakaret edenler ile alakalı. Müftüsü karşı! Müftüye desem ki Yunus Emre zikirsiz miydi? Hz. Mevlana zikirsiz miydi? Hacı Bektaşi Veli zikirsiz miydi? Bunca tekkeyi neden kurdular? E tabi Bursa’daki bir tekkeyi de bugün haberlerden bizim Yunus atmış bana, Musevi cemaatine vermişler tekkeyi.
Evet! Bu tekkeyi değil, galeyana gelmeyin ya, orayı bir yere veremiyorlar daha, öyle duruyor. Daha öncesinde. Bunca tekkeyi neden kurdu senin ecdadın? Bunun cevabı yok. Bakın bunun cevabı yok ama şimdi diyanet, tekke düşmanı. İlahiyat, tekke düşmanı. Siyasetçiler, tekke düşmanı. Herkes sufi düşmanı. Sufi düşmanlığı revaçta. Onlara laf söyleyecek, onun küfrüne fetva verecek, siz yanlış yapıyorsunuz diyecek, sizin yolunuz yanlış diyecek… E benim yolum yanlışsa Üftade hazretlerinin de yolu yanlış!
Benim yolum yanlışsa Emir Sultan hazretlerinin de yolu yanlış o zaman? Benim yolum o. Benim Bursa’ya yerleşmeme sebep Emir Sultan hazretleri. Ben şeyhimin ağzından çıkanı söyleyeyim, oğlum seni istiyor, dedi, Bursa’ya dedi. Göçeceksin Bursa’ya dedi. Emredersiniz efendim. Hatta bana dedi darda kaldığında git dedi selam söyle, ben geldim de, ben burdayım de dedi. Evet, birisi benim paramı yediydi. Hatta o zaman dedi ki git Emir Sultan hazretlerine söyle dedi. Ben paramı yedi diye gidip söyleyemedim.
Diyemedim yani. O zaman onların yolu da yanlış! Yürü geriye doğru; Hz. Mevlana’nın da Hacı Bektaşi Veli’nin de Hacı Bayramı Veli’nin de İstanbul’da o kadar büyük zatlar var, onların da yolları yanlış o zaman! Eğer onların yolları yanlış değilse sensin yanlış o zaman ki gerçekte de bu. Yanlış olan sensin ama bu ülkeyi bu hale getirdiler. Şimdi makam nedir dediğimizde kimse bilmez. Şeyhler de bilmez ama Hz. Ömer’in dilinden radıyallahu anh hazretlerinin dilinden, Hz. Mevlana diyor ki o elçiye makamı da öğretti.
Makam Türk musikisindeki solfejler değildir. Yok kürdilihicazkar, yok hicazkar, değil mi Ali, kaç makam var? 128 makam var Türk musikisinde. Bu tam yüzyirmisekiz bin peygamber gibi oldu ya böyle haşa, Allah muhafaza eylesin. Yüzyirmisekiz makam var. Bu bizim bahsettiğimiz makam o değil. Makam ne? Ayak basılan yer veyahut da bir yüksek bir yer durulan bir yer, makam, Türkçesi ama tarikatta ise tarikatta bir kimsenin, bir kimsenin durduğu yerdir. Mesela zakirlik makamdır, çavuşluk makamdır, nakiplik makamdır, nükebbalık makamdır, halifelik makamdır, şeyhlik makamdır.
Bakın makam. Bir böyle bir makam vardır bir de ne vardır? İnsanın daim olarak durduğu alandır. Mesela namaz kılmak makamdır örneğin. Namaz geçici olursa bir kıldı bir kılmadı, o haldir. Bir kimse namaza başladı, hiç bırakmadı, namaz onda makam olur. O namaz kılan, daim namaz kılan haline gelir. Hani bir de Ahmet Yesevi’den bahsettik ya Yesevi’nin öğretisinde ne vardır? Dört kapı kırk makam. Bakın dört kapı kırk makam. Bu, Yesevi hazretleri bunu böyle teknik olarak konumlandırmış. O yüzden Yesevi’nin dört kapı kırk makamı, Anadolu sufiliğinin özüdür.
Özü! Mesela ben zaman zaman böyle söylerim, Mesnevi dört kapı kırk makamın açılımıdır, anlatımıdır. Dört kapı kırk makamın. Hacı Bektaşi Veli ‘Makalat’ında dört kapı kırk makamı anlatır mesela. Makalat’ı oturup kendisi yazmamıştır o. Zaten büyük zatların oturup da kendilerince, böyle sufi zatların oturup da bir kitap yazmaları yoktur. O da sonradan sufilerin içerisinde çıkan bidatlardan birisidir o. Sufi oturup kitap yazmaz. Sufi kitaba bakaraktan kitap da yazmaz. Sufi, Allah’tan gönlüne geleni konuşur.
Sohbet eder sufi. Oturup kitaptan kitap yazmak zaten herkesin işi. Ayet belli hadis belli, aç binlerce cilt kitap var. Aç ordan herhangi bir kitaptan kes kopyala yapıştır, oldu sana kitap. Bu sufinin usulü değildir. Sufi, sohbette ona soru sorulur. Sufi soruya cevap verir. İş bilen uyanık müritler, sohbetlerden not çıkarırlar. Derler ki bunlar okyanusun dibinde inci tanesi gibi. Bunları not alalım, döner döner açar okur bakarız, kendimize ona göre bir yol çizeriz diye düşünürler. Makalat da öyle yazılmıştır, Mesnevi de öyle yazılmıştır.
Onlar oturup kitap yazmazlar. Ben Serahsi’yi neden severim? Serahsi Mebsut’unu kuyunun içerisinde hapsedildiğinde, ordan yazdırır. Talebeler kuyunun başında, her sabah geliyorlar, Serahsi konunun en başından en sonuna kadar. Türkçeye çevirdiler, otuz iki cilt. Otuz iki cilt, Türkçeye çevrildi. Kuyudan yazdırdı. Âlim o, alim! O alim. Sufi oturup da kitaptan alıp kitap yazmaz. Yok öyle. Yok öyle şey. O Muallim olmuş o. O mutasavvıf olmuş, o sûfi değil. Sûfi, kalbine geleni okur.
Şair oturur, günlerce kendince tefekkür eder, bir şiir yazar, onun adı şairdir. Sufininki şairlik değildir. Onunki nefestir. O kalbine geleni söyler. Ama şiir olur ama manzum olur, ne olursa olur. O sufidir. Bunlar tabii bilinir mi? Bilinmez. İşte kırk kapı, pardon, dört kapı kırk makam Yesevi’ye aittir. Nedir kapılar? Şeriat kapısıdır. İkincisi tarikat kapısıdır. Üçüncüsü hakikat kapısıdır. Dördüncüsü marifet kapısıdır. Bu dört kapı bizim sufiliğimizin ana öğretilerinden birisidir. Bizim sufiliğimiz, batının, uzak doğunun hegemonyasında değildir.
Bizim için şeriat kapısı, birinci kapıdır, önemlidir. Ordan geçmeyen bir kimsenin tarikatta durması hoş değildir. Nedir bu kapının ana şeriat kapısının ana maddesi nedir? İman etmektir. İman etmeyen bir kimsenin sûfiliği de olmaz makamı da olmaz. O ilk önce, buyurun: ‘Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu veresuluhu’, o kimse şeriat kapısından bir makama adım attı, iman etti. Eğer bu kapıdan geçmediyse o kimse, ne olursa olsun, o hiçbir şey olmaz. Bakın o ne olursa olsun, o hiçbir şey olmaz.
Ne olursa olsun! İkincisi nedir? Bakın, ilim öğrenmektir yani dinini öğrenmektir. Sen günlük hayatında yaşayabileceğin kadar dinini öğrenmekle mükellefsin. Bunu öğreninceye kadar bir üstadın elini öpüp dizinin dibinde oturup orda öğreneceksin. Öyle kendi kendine öğreneceğim diye uğraşma. Nefsine uyma. Üçüncü makam nedir? İbadet etmektir. Sen öğrendiğini fiiliyata geçireceksin. İbadet edeceksin. İbadet ne? Birinci derecede abdest almak, gusletmek, namaz kılmak, oruç tutmak. Bitamam yapabileceğin ibadetleri, güç yetirdiğin ibadetleri yerine getirmektir.
Yol odur ki Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v)’in tarif ettiği ibadetleri yerine getirsin o kimse. E bitmedi daha şeriatın kapısındaki makamlar. Ardından ne? Helal kazanmaktır. Helal! Asla bir başkasının malına, mülküne, parasına, puluna göz dikmemektir. Ticaret yaparken aldatmamaktır tartıda, ölçüde. Helal kazanmaktır. Bu olmazsa sufi yol alamaz. O yüzden bazen eski dergahlarda bir adam geldiğinde sufi olmak için kimisine demişler ki malını tasadduk et de gel! Malını tasadduk et de gel!
Neden? Malındı şüphe olabilir. Helal kazanmaktır, haramdan yüz çevirmektir. Harama dokunma, helal kazan, haram kazançtan uzak dur. Haram kazançtan uzak dur. Bir yerde çalışıyorsun sekiz saat, sekiz saat çalış, haram kazanma. Kazancın helal olsun, aldatma. Kazancın helal olsun. Sonra nedir? Nikah yapmak, evlenmektir. ‘Evleniniz, dininizin yarısını tamamlayınız.’ Hadisi şerif. Şimdi insanlar evlenmiyorlar. Haklı olanlar var, haksız olanlar var. Evlenme, Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v) ile beraber Adem’den itibaren bütün peygamberlerin sünnetidir.
Evlenecek olanlara da kolaylık göstermek sünnettir. Evlenmek isteyen gençleri evlendirmek anne babaların vazifeleridir. Evlenmek isteyen bir genci anne baba evlendirmiyorsa günaha girer. Çocuk geldi, baba beni ever, anne beni evlendirin dedi, evlendireceksin. Evlilik isteyeni evlendireceksin yoksa günahı kebaire girer. Sonra nedir? Daha şeriat kapısındayız, şeriatayız daha. Etrafına zarar vermemektir. ‘Sizin en hayırlınız etrafına zarar vermeyendir.’ Faydaya geçmedik daha, daha zarardayız.
Şeriat kapısı, önce zarar vermemeyi bil. Kimsenin malına, mülküne, parasına, puluna, evine, eşyasına zarar verme. Kimseye dilinle zarar verme. Gıybet etme. İftira etme. Diline sahip çık. Dilinden zarar görmesin kimse senin. Bu nasıl sufilik! Sen dilinle ortalığı perişan etme. Bu nasıl sufilik! Olmadı! Kimseye zarar yok. ‘Müslüman odur ki dilinden diğer insanlar emin ola’, hadisi şerif. O zaman dilinden emin olacaklar senin. Sen kimseye böyle tepeden bakma, tepeden konuşma.
Kimseyi iğneleyeceğim diye uğraşma. Alay etme, hicvetme. Diline sahip çık. Dedikodu etme. Gıybet etme. İftiraya maruz bırakma insanları. Doğru dahi olsa Müslüman kardeşinin arkasından konuşma. Doğru olabilir, konuşma, diline sahip çık. Allah muhafaza eylesin. Sonra ne? Hazreti Peygamber sallallahü vessellem hazretlerinin sünnetlerine uy. Sabahtan kalkıp gece yatıncaya kadar sünneti seniyyeye tabi ol. Sünneti seniyyeye tabii ol. Bakın bunlar şeriat kapısının normalde makamları. Bakın makam bu.
Bir kimsenin sünneti seniyyeye devamlı tabi olması, makam. Etrafına zarar vermemesi, makam. O gelip geçici şey değil artık o. O hiç kimseye kafasından zarar vermeyi düşünmüyor kimseye. İşte o makama oturdu. Adım adım! Kırk basamaklı merdiven düşünün. Bir on basamak var, böyle bir sahanlık var ya, ardından bir on basamak daha, bir sahanlık daha var, bir on basamak daha, bir sahanlık daha var, bir on basamak daha, bir sahanlık daha var… Burası ne? Kırk makam. Perdeleri konuşmuyorum daha, perdeleri konuşmuyorum!
Haller ayrı. Devam ediyoruz. Ondan sonra, o kimsenin şefkatli, merhametli olması, affedici olması, böyle insanlara güler yüzlü olması. Kalbi katılaşmış, dili katılaşmış, sözü katılaşmış, eli katılaşmış, ayağı katılaşmış, onun kalbi de katılaşır. Dili, gözü, kulağı, eli, ayağı katılaştı mı kalbide katılaşır. Allah muhafaza eylesin. Öyle olmayacak. Şefkatli olacak, merhametli olacak. Ardından ne? Temiz olmak. Bakın kırk makamdan birisi de temiz olmak. Müslüman temiz olacak. Temiz kokacak, temiz yiyecek, temiz içecek, temiz giyecek, temiz bir yerde yaşayacak, temiz bir yerde yaşayacak!
Sorarım size, namazgâhtaki zikrullah yaptığınız yer temiz mi? Kimin aklına geliyor? Müslüman temiz olacak Burda toz var silecek. Burda bir şey var, hemen düzeltecek. Birileri yapar ya…Sen yap kardeşim. Dergâh senin, tekke senin, zikrullah yattığın yer senin. Temizle ya, kirletme. Temizlemiyorsan da kirletme, kirlenmesine müsaade etme. Evini kirletme, kirlenmesine müsaade etme. Üstünü başını temiz tut. Bir misyon sahibisin. Neysin? Sufisin. Ailen öyle biliyor, sülalen öyle biliyor, mahallen öyle biliyor, apartmanın öyle biliyor seni, iş arkadaşların çevren öyle biliyor seni.
Tertemiz ol. Saçın, sakalın dağınık olmasın. On günde bir yıkanma. Su yoksa suyunu verelim, sabun yoksa sabununu verelim. Ekşi ekşi kokma. Nefesin kokmasın, bedenin kokmasın, dosdoğru tıraşını ol, temizliğini ol, bakımlı ol. Daha şeriat kapısındayız. Ne güzel kaideler koymuşlar değil mi? Baktığınız zaman o Müslümana insanın bakası gelir değil mi. O yüzden diyor zaten, o sûfiye bakıldığında Allah hatıra gelecek. Sufi her sabah kalktığında bunları üzerinde manevi olarak elbiselerini giyecek.
Manevi elbisesi bunlar. Sabah kalktı, manevi elbiselerinin zırhına bürünecek. Sabahleyin, ‘bismillah eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu veresuluhu’ diyecek, imanını tazeleyecek. Neden? Ahir zamanda imanlı yatıp kafir kalkar diyor bir kısmı. Senin nasıl kalktığın belli değil. O yüzden kalkar kalkmaz kelime-i şehadet getir. Yatarken de kelime-i şehadet getir. Ondan sonra hızla abdestini al. Saat kaçta kalkarsan kalk, sonra namazını kıl, ibadetini yap. Geç kaldım, ben bugün kılmayayım!
Kıl kardeşim kıl. Ben bugün kılmayayım deme. Saat kaçta kalkarsan kalk, kıl. Tembellik yapma, yobazlık yapma, geriye dönme, namazsız olma. Namazsız sufi mi olurmuş! Namazsız sufi olmaz, olmaz mümkün değil! İki tane hadis oku, ilim öğren. İki tane fıkıh kitabı oku, iki tane iki madde oku, abdesti bozan şeyleri sor, okuyuver ordan. Yarın öbür gün çocuğun olacak, çocuğuna anlatacaksın. Erkekler, eşinize dini tedrisatı verebilecek kadar ilim sahibi olun. Birisi bir şey sorsa, evde kadın dese ki ya bey, bunun hakkında ne diyorsun, e kemdi kümdü, kemdi kümdü…Kaç yıldır dervişsin?
Yirmi yıldır. Eee? Eşine cevap veremiyorsun daha, çocuğuna cevap veremiyorsun! Cevap veremiyorsun. Ya da zamanı yok zaten adamların! Bak ordan googla! Ha tabi ya! Google hazretleri hazır orda! Ne olacak, devlet dahi googledan bilgi alacağım diye uğraşırsa yani koca devlet, valilik googledan bilgi alacağım da Mustafa Özbağ’ın dosyasını koyacağım diye uğraşıyor! Googledan! Gülünç ya! Googledan arama yapmış, Mustafa Özbağ hakkında şunu söylüyorlar, bunu söylüyorlar, mahkeme dosyasına koymuş!
Dedikoducu devlet! Böyle bir mantık var mı! Bütün insanlar böyle şimdi. Yaz Mustafa Özbağ googla söveni de var seveni de var. Kalbin bozuksa sövenlere katıl. Öyle! Tanı tanıma, bil bilme. Adam böyle bakıyor bana. Ne sert bakıyorsun öyle dedim ben. Siz Mustafa Özbağ’sınız değil mi dedi. Evet dedim. Ben oyum. Kafasını salladı böyle. Yavrum! Sana ne dediler dedim ben? Bu kaldı. Tanıyor musun? Hayır. Yedin içtin mi? Hayır. Yolculuk yaptın mı? Hayır. Muhabbet ettin mi? Hayır. Sordun mu? Hayır. Şunu yaptın mı?
Hayır. Bunu yaptın mı hayır. Nerden tanıyorsun beni dedim Söylediler dedi. Duyduğunu aktarmak yalan olarak yeter sana dedim. Bu hale geldi Müslümanlar. Allah bizi affetsin. O yüzden sabah kalktığımızda tövbemizi edeceğiz, namazımızı kılacağız. Daha dur bakalım, bitmedi. Ne var? Yanlış işlerden uzak duracağız. Hayırsız işlerden uzak duracağız. Bu da şeriatın onuncu makamı. Bir şey yanlış, uzak duracağız. Bir şey haram, uzak duracağız. İşte Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri, ona bu makamları anlatıyordu.
Önümüzdeki hafta biz de makamlara devam et edeceğiz. Biraz bu konu uzun sürecek, daha tarikat makamı var. Ondan sonra da hakikatti, marifetti, sonra bir de ne var? Haller var. Bakın Hz. Pir oraya bir cümle ile yazdı attı, dedi ki siz doldurun önünü arkasını. Biz de inşallah doldurmaya çalışacağız önünü arkasını. Hakkınızı helal edin, Bizden yana da helal olsun. Cenab-ı Hak cümlemizi duyduklarımızla amel eden kullarından eylesin. Yoksa burda biz anlat, anlat, anlat amel etmezsek bir faydası yok ama inşallah amel ederiz, inşallah bize de fayda olur.
Çünkü bizim anlattığımızla amel ederse bir kimse inşallahu Rahman biz de ondan ne yapacağız? Sevap kazanacağız. Benim sevap kazanmamı istersiniz herhalde, değil mi? Allah iyi etsin cümlemizi inşallah. Allah hepinizden de razı olsun. Hepinizde hoş geldiniz tekrar. Bir şey daha, es geçmeden, teşekkür etmeden es geçmeyeyim. Bu son kandille alakalı, kardeşlerin arkadaşların katılımlarından dolayı herkese ayrı ayrı teşekkür ederim. Gerçekten benim için güzel bir mutluluk oldu, tatlı bir mutluluk oldu.
En azından şuna böyle çok mutlu oldum. Arkadaşlarımız, kardeşlerimiz o kadar çetin esen rüzgarlara rağmen dağılmamışlar, böyle bir yalpalamamışlar hamdolsun. Böyle çok mutlu oldum, çok böyle tabiri caizse heyecanlandım, içim kıpır kıpır oldu. Kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, yollarına, davalarına sımsıkı sarılmış vaziyette yollarına devam ediyorlar. Buna çok sevindim hamdolsun. Arkadaşlar dediler ki sordum bir son fasıl, herkes çok memnun olduğunu söyledi, çok iyi geçtiğini söyledi. İnşallah şubatın yirmiyedisinde, kandilde gene orda olacağız bir aksilik çıkmazsa.
O yüzden emeği geçen, gelen gelmeyen, katılan katılamayan, gönlü bizimle olan herkese teşekkür ediyorum. Allah hepinizden de razı olsun. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El- Fatiha maassalavat. https://www.youtube.com/watch?v=d4x1_HFv970
Kaynaklar ve Referanslar
- Ayet-i Kerime: Allah dilemedikçe siz di-
leyemezsiniz.
- Hadis-i Şerif: un talebeleri var, ner-
de ipe sapa gelmez hadis ve ayet inkârcısı, mezhep inkârcıları var, onları
bizim içimize kattı…
- Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=d4x1_HFv970
Dört Kapı Kırk Makam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92739-3-8 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Sülûk, Kalb, Sünnet, Muhabbet, Vahdet, Sabır. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı